EXPERİMENTER (2015)

 

 

Teröre ve Şehit haberlerine nasıl alıştırıldığımızı öğrenmek için bu filmi seyretmeniz gerekiyor.

Süre: 98 dk

Yönetmen: Michael Almereyda

Senaryo: Michael Almereyda

Ülke: ABD  

Tür: Biyografi, Dram, Tarihi

Vizyon Tarihi:25 Ocak 2015

Dil: İngilizce

Müzik: Bryan Senti

Oyuncular: Winona Ryder, Taryn Manning, Peter Sarsgaard, Anton Yelchin, Kellan Lutz

Özet

1984’te hayatını kaybeden Yale Üniversitesi Psikoloji Hocası, ünlü psikolog Stanley Milgram’ın hikayesinin anlatıldığı filmin yönetmen koltuğunda Michael Almereyda oturmaktadır.

Milgram insanların otoriteye boyun eğmelerini araştıran Milgram Deneyinin ve dünya üzerindeki her hangi iki insanın birbirine en fazla altı insan kadar uzak olduğunu anlatan Six Degrees of Separation yasasının sahibidir. Kişinin davranışlarını belirleyen, karakteri değil; içinde bulunduğu durumdur.” diyerek sosyal psikolojinin önde gelen isimleri arasında yer almıştır.

1961 yılında Stanley Milgram (Peter Sarsgaard) insanların başka bir odada,bir sandalyede bir yabancıya (Jim Gaffigan) elektrik şoku vererek düşüncelerini kontrol edebileceğini düşündüğü bir psikoloji deneyi tasarlar.

Merhametini göz ardı ettiği uygulamalarda, deneklerin çoğunluğu onlara söylendiği gibi hareket etmektedir, çünkü ölümcül elektrik şoku ne düşündüğünü ve uygulaması gerekenleri engellemektedir. Karısı Sasha (Winona Ryder) herkesin aksine ona ve deneylerine karşı çıkar.

Filmden

Deneyi bitirdik..

Tamam.

 Şimdi gidip öğrenci ile konuşacağım. Sanırım bir miktar üzgün olabilir. Bu arada  asistanım size bazı sorular soracak.

 – Sakıncası yoksa.

 – Elbette sorabilir.. Doktor Milgram?

 Nasılsınız?

 Şey size  Hayır, teşekkürler.

 – Size bazı sorular sormak istiyorum.

 – Buyrun.

Yan odadaki adama  yani öğrenciye neden şok verdiniz?

 Gördüğünüz üzere, yarıda durmak istedim çünkü  her şok verişinizde adam bağırdı.

Sesi acı çekiyor gibi miydi?

 Evet.

Sizden deneyi durdurmanızı istedi mi?

 Evet.

Deneyi durdurma hakkımız var mı?

 Bilmiyorum.

Size dur dediği anda  – neden durmadınız?

 – Neden mi durmadım?

 – Mm-hm.

 – Çünkü  Çünkü bana devam etmemi söyledi.

Neden acı çeken adam yerine devam et diyeni dinlediniz?

 Çünkü  çünkü bu deneyin bana bağlı olduğunu sanıyordum.

-Ve kimse bana dur demedi.

 – Öğrenici size dur dedi. Doğru ama o  ona denek diyebilir miyiz?

 Kim  bu adamın şoklandığı gerçeğinin sorumluluğunu kim alıyor?

 Bilmiyorum.

Önünüzdeki anketin sorularını 6’dan 18’e kadar  doldurur musunuz lütfen?

 Buyrun kalem. Biraz tırstım. Gerginim. Yan odada Bay Wallace’a da açıkladığım gibi  bu şoklama cihazı aslında laboratuvar deneyleri için  küçük hayvanlar üzerinde kullanılıyor. Fareler, sıçanlar gibi. Görsel olarak aslında yanıltıcı olabiliyor. Aslında bu şoklama cihazının ayarları ile oynandı  yani sizin deneyimlediğinizden bir miktar fazla hissediliyor.

İyi misin?

 Evet iyiyim.

Pek bir şey hissedilmiyor. Muhtemelen aynını ben de yapardım. Görüşürüz.

Her deney, öğrencide bir uzlaşı sağlıyor. Denekten olanları gizli tutmasını istiyoruz  ki kendinden sonrakilere ipucu vermiş olmasın. Yolun sonunda, daha tarafsız oluyoruz. Söylemek istediğim ilk şey  yan odadaki adam aslında şoklanmadı. Gerçek olan, başta size uygulanan deneme şokuydu. Biz asıl olarak, tanımadığınız birinin  canını acıtırken verdiğiniz tepkiyi incelemek istedik. Bu deney, emirlere itaat etmekle ilgili. Yan odadaki adam, ekibimizden bir çalışan.

Jim, artık çıkabilirsin.

Gerçekte hiç şok hissetmedi, keyfi yerindeydi. Sizi aptal yerine koymaya çalışmadık, tepkilerinizi incelemek istedik.

Hayvan herif. Ben  ben çok endişelendim. Sandım ki  Sen iyi bir adamsın. Canını sıkma, sorun yok.

Ama adama gerçekten şok sinyali gönderdiğini sandın. Adamın sesi soluğu kesildiğinde  işte o anda endişelendim.

Devam etmek istemedim.

 – Ama devam ettin.

 – Evet ama istemeyerek.

Nasıl olduğunu gördün, durmak için nasıl savaştığımı.

Deneyin amacını senden gizleme nedenimizi anla. İnsanlardan gerçek tepkiler almak istiyoruz, anlatabildim mi?

 Proje tamamlandığında, raporun bir kopyasını sana iletiriz. O zamana kadar, konuyla ilgili tek kelime etmemeni istiyoruz.

Potansiyel bir katılımcı ile konuşuyor olabilirsin. Şimdi gerçeği bildiğine göre, buraya gelip  deneye katılmakla ilgili ne hissediyorsun?

 Yani  Artık gerçeği bildiğim için, umursamıyorum.

Geldiğiniz için çok teşekkür ederim. Bize vakit ayırdığınız için minnettarız.

**

Stanley Milgram:

1933 Bronx doğumluyum. Babam Macar, Annem Roman. Yahudi göçmenler. Doğu Avrupa’daki milyonlarca insan gibi  toplama kamplarına alınıp  Naziler tarafından öldürülmek yerine  çocuk yaşta ABD’ye gelip  New York’ta bir aile kurmaları büyük şans. İtaat deneylerinin arkasındaki asıl neden de bu. Aradığım ipucu  benim başıma bela olan şey.

Nasıl oldu da uygar insanlar  yıkıcı, insanlık dışı eylemlere iştirak etti?

 Nasıl oldu da soykırım bu kadar sistemli, etkili biçimde uygulandı?

 Ve nasıl oldu da cinayetin failleri kendilerine katlanabildi?

 

 Kızım Michele, kıymetlim, –ki hikayenin bu kısmında henüz doğmadı- Okuldaki çocuklara: “babam bir psikolog ama uzanmış insanlarla konuşan türden değil” derdi O deneysel bir psikolog.

Milgram mı?

 Milgram İbranice’de nar demek. Nar mı demek istedin?

 İncilin yedi meyvesinden biri.

 – Sen de benim gibi Yahudisin.

**

Beni buradan çıkarın!

Acıya dayanamıyorum!

Adamın canı yanmış gibi görünüyor.

Kalıcı bir doku hasarı yok.

Evet ama şokların insana ne yaptığını biliyorum. Ben elektrik mühendisiyim, daha önce çarpılmışlığım var. Şok geçirirsiniz, hele de bir akımın daha geldiğini biliyorsanız. Üzgünüm.

Mutlak surette devam etmeniz gerekmekte.

Etmiyorum, hele de dışarı çıkarın diye bağıran bir adam varken.

Başka seçeneğiniz yok.

Nedenmiş o?

 Buraya kendi irademle geldim. Bir araştırma projesine katkım olacak sanmıştım. Ama eğer can yakacaksam  ya onun yerinde olsaydım.. Hayır, devam edemem. Şimdiden çok ileri gittim bile. Çok üzgünüm.

Ağlayabilirim. Beni pataklamak istiyor gibi baktı bana. Anlıyor musun, ağlamaktan bahsediyorum. Çünkü bütün gün “Yanlış” “Zzzzt” sesinden başka bir şey duymuyoruz. Bütün gün oturup senin çığlıklarını dinliyorum?

 Ne var ben de seni dinliyorum.

Nereliydi?

 Danimarkalı mı?

 Hollandalı.

Evet ama onu durduran memleketi değil mesleğiydi. Elektrik işi yapıyor.

Hmm. Herkes seni etkilemek istiyor

 – neden bilmem.

 – Mm-hm. Ama neden?

 Neden herkes, -büyük çoğunluk- son düğmeye kadar gidiyor?

 Neden Hollandalı adamın meydan okuması standartların dışındaydı?

 Görüşünü aldığım tüm psikolog ve psikiyatrlar  sonuna kadar tıkır tıkır giden bir kişi bulmakta  zorlanacağımız konusunda hemfikirdi.

**

Neredeyse her deneyde başlıca sonuçlar hep aynıydı. Tereddüt ettiler, iç çektiler, titrediler ve sızlandılar ama son düğme olan 450 volta ilerlediler

“Tehlikeli Şiddetli Şok XXX”, çünkü kibarca ilerlemeleri söylenmişti. Sonuçlar ürkütücü ve düşündürücü. Amerikan toplumunda oluşturulan karakter tipinin, vatandaşlarını, kötü niyetli otoriteye tepki olarak gaddarlıktan ve insanlık dışı muameleden muaf tuttuğu söylenemez.

**

26-27 Mayıs 1962. Dört gün sonra, Adolf Eichmann Kudüs’te infaz edildi. Eichmann, soykırımın mimarı, milyonlarca Yahudi’nin katlinin sebebi, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Arjantin’e kaçtı.

1960’ta Mossad tarafından yakalanıp yargılandığında Ricardo Klement takma adıyla ailesiyle beraber yaşıyor, Mercedes-Benz’de çalışıyordu tamamlanmış tercümeler, 887 sayısının Almanca çevirisini göndermek için..

Eichmann suçlarını inkar etmedi, hiç bir suçluluk ya da pişmanlık göstermedi. Sadece verici görevi gördüğünü söyledi.

“Üstlerimin talimatları dışında büyük ya da küçük hiç bir şey yapmadım” dedi

Stanley Milgram ve düşünce fili (1)

**Stanley Milgram ve düşünce fili (2)

Beşik bir uçurumun üzerinde sallanır ve  sağduyumuz bize varoluşumuzun iki ebedi karanlık arasında kısa bir ışık çakmasından başka bir şey olmadığını söyler.

**

Solomon E. Asch. Harvard’da bitirme tezimi okudu, Princeton’daki Gelişmiş Çalışmalar Enstitüsü’nde özenle ve sefilce asistanı olarak çalıştım.

Çizgi Deneyi’ni Asch yaptı değil mi?

 Yıllar önce. Bugün görev aldığınız çalışma, çizgi uzunluklarının algıya etkisini irdeliyor. Gördüğünüz gibi, numaralı kartlarımız var ve her kartın üzerinde bazı çizgiler var. Göreviniz çok basit. Soldaki çizgiye bakıp sağdaki 3 çizgiden hangisinin soldaki ile aynı boyda olduğunu bulmak. 70’lerde çektiğim bir kayıt. 6 katılımcıdan 5’i bizim adamımız. Beyaz tişörtlü olan tek gerçek denek  kendi cevabını açıklamadan önce herkesin cevabını duyuyor.

 – İki.

 – İki.

 – İki.

 – İki. İki. Çok güzel. Diğer karta geçelim. Beyler soru aynı.

 – Üç.

 – Üç.

 – Üç.

 – Üç. İlk bir kaç turdan sonra, gruptakiler  yanlış çizgileri seçiyor.

 – İki.

 – İki. Denek, gözüyle gördüğünü inkar ederek grubun etkisinde kalıyor. İki. Çok güzel. Teşekkürler. Sosyal bilimler dilinde, bu deney, “Grup Baskısının Muhakemedeki Değişim ve Bozulma Üzerindeki Etkisi” olarak biliniyor.

 – Ne başlık ama. Deney Asch’i üne kavuşturdu  -sosyal bilimciler arasında- Deneyin çizgilerle alakalı oluşu beni hep rahatsız etti. İnsani olarak daha manalı şeyler yapmak istedim.

**

Stanley, neden itaat etmenin olumsuz yönleri üzerinde durmak istiyorsun?

 Neden itaatin yıkıcı gücüne odaklanıyorsun?

 İtaat her zaman bir kötülük aracı değildir. Son hikayeye bakarsak, sanırım hemfikiriz. sizi bu ülkeye getiren, zorbalığın gücünü gördüğümüz, benzersiz canilikteki hikayeye.

Deneyin bana neden pis şeyler hissettiriyor?

 Bu sonuçları almayı beklemiyordu. Şartları değiştirmeyi denedi, böylece insanlar itaat etmeyi reddedecekti.

 Bütün zaman  Üzgünüm, bu biraz ürkütücü. 780 deneğin içinden, bir tanesi bile yerinden kalkıp kapıya gidip çığlık atan adam iyi mi diye bakmadı. Bir tanesi bile.

Sasha okuluna, yani Smith College’a sosyal hizmet eğitimi için geri döndü. Neredeyse 2 sene önce Anormal ve Sosyal Psikoloji Dergisi’ne gönderdiğim itaatle ilgili ilk çalışmam Harvard Sosyal İlişkiler Bölümü’nde asistan profesör olarak işe başlamamın hemen ardından nihayet 1963’ün Ekim ayında yayınlandı.

Harvard’da çalışmaktan dolayı kendimle böbürlendim mi?

 Doktoramı burada yaptım, Harvard gidilebilecek en güzel okul. Denekler küfürler etti, titredi, kekeledi, dudaklarını ısırdı, tırnaklarını köküne kadar yedi.. bunlar karakteristik tepkilerdi, istisna değil. Bu davranışlara rağmen, çoğunluk boyun eğdi.

**

Hile yapmayı nasıl haklı buluyorsunuz?

 Ben bunu bir ilüzyon olarak görüyorum, aldatmaca değil. Anlamsal denebilir, ama ilüzyon?

 Bilirsin.. ilüzyonun meydana çıkarıcı bir özelliği vardır. İllüzyon, açıklayıcı olmak için sahnelenir bazı anlaması güç gerçekleri açığa çıkarır. Ama yine de izlemek için bilete para ödersiniz. İzlediğiniz bir oyundur, bilirsiniz.

Denekler, gerçek olmadığını bilmiyordu.

Onları kandırdınız.

Merhaba, bugün kötü niyetli otoriteye körü körüne itaat hakkında bir deney yapacağız. Sizden, bu makinayla, yan odadaki kişiye acı dolu elektrik şokları gönderiyormuşsunuz gibi davranmanızı istiyorum. Bunun ne kadar sahici olacağını düşünüyorsunuz?

 Düşünsenize, gerçekten, deneklerinize elektrik veriyorsunuz. Psikolojik şoklar.

 – Ve kaygılar

 – Hayır metodik olarak, bir yıl boyunca. Eğer gerekçelerin hayal gücün kadar sağlam olsaydı,, bunun yanlış bir benzeşim olduğunu anlardın. Kierkegaard’ın dediği gibi, “düşünürden paradoksu alın  – sizin bir profesörünüz var.”

– Asistan bir profesör

Şu an için, Dr. Milgram ve bendeniz tek asistan profesörleriz. Doğru.

Şu an asansördeki beyefendi gizli çekimin yıldızı. Asansöre giren şu beyaz tişörtlü adam, mantolu kadın ve sonradan binen diğeri; hepsi ekibimizin elemanları sırtlarını dönüyorlar bireyselliğini korumaya çalışıyor. ama azar azar saatine bakıyor ama aslında duvara doğru birazcık dönmesi için bahanesi oluyor. Aslında doğru. Neredeyse bütün işimde birazcık ilüzyon vardır. Anlaşılan bu adam daha önce de grupta bulunmuş. Gizli kamera bir referans noktasıdır, bunu inkar edemem.

Yale’de başlayıp Harvard’da bitirdiğim Kayıp Mektup Tekniği’nde bunu açıkça görebilirsiniz.

Birinin bulması için, damgalı pullu ama postalanmamış bir mektup bırakın. Kaldırıma, bir mağazanın içine, telefon kulübesine koyun. Mesela park etmiş bir aracın cam sileceğinin altına “arabanın yanında buldum” notuyla koyun. Bütün mektuplar aynı posta kutusuna yazılmış olsun. Ama mektuplar 4 gruba ayırılıp üstlerine 4 farklı alıcı ismi yazılsın. Komünist Parti Dostları Nazi Partisi Dostları, Medikal Araştırma Topluluğu ve Bay Walter Carnap. Hepsi de hayali isimler. Şayet birisi yeterince merak edip zarfı açar da okursa, içeriğinde Max’ten Walter’a yazılmış ve yaklaşan bir toplantıyı bildiren zararsız bir mesaj görecek.

Carnap. [Eşi benzeri olmayan bir isim. Ünlü filozof Carnap gibi mi acaba?]

 İki hafta içinde, her 4 isim için 100’er kayıp mektup  dağıtıldı Medikal Araştırma Topluluğuna 72 tane mektup ulaştı, Bay Walter Carnap’a 71 tanesi ulaştı, Ancak Komünist Dostlar’a sadece 25 tane, ve Naziler’e de yine 25 tanesi ulaştı.

Buradan şunu çıkarmamız mümkün; Amerikan halkı, komünizmden ve Nazilerden pek haz etmiyor. Açıklanabilir ve rahatlatıcı sonuçlar, şaşırtıcı değil. Ama neden bir adım ileriye gitmeyelim?

 Taketo Murata, bir başka öğrenci, yeni bir grup mektup kaybetmek için Kuzey Carolina’ya Charlotte ve Raleigh’e gidiyor. Mektuplar adreslere ulaştığında, yüzdeler beklediğimiz tahminleri yine doğruluyor. beyazların yaşadığı mahallelerde beyazlara yazılan mektuplar daha sık postalandı. Siyahlara yazılanlar da siyah mahallelerinden postalandı. Çeşitlilik.

Worcester, Massachusetts’te alçaktan uçarak kayıp mektuplar bırakması için tek kişilik uçakla bir pilot tuttum. Mektuplar ağaç dallarına, havuzlara, çatılara düştü. Bütün fikirlerim parlak değilmiş demek. Ana sayfada değil, çok tuhaf. Buldum. Onuncu sayfada. Tamam. Uh  “Yale deneyi, zulmetmekten rahatsız olanların  yine de durmadan zulmettiğini gösterdi” Gazetede birinin ismini görmek tuhaf, ama belki alışmalıyım.

“Deneyler, 24 farklı deneysel durum altında çalışıldı” Bin değil miydi?

 Muhabirle yarım saatten fazla konuştum ağzımdan çıkan tek bir laf göremiyorum.

 “Doktor Milgram, 1933’ten 1945’e kadar, milyonlarca insanın sistematik emirler nedeniyle katledildiğini söyledi.

“Gaz odaları inşa edildi, ölüm kampları himaye edildi, ölüm aletleri işgüzarca imal edildi, aynı şekilde cesetler üretildi.”‘

Böyle yazıyor. Bu gazeteyi okuyan var mıdır?

**

Muhtemelen alınganlığın zirvesindeyim, bu doğru ama “Amerikalı Psikolog” dergisinde “Araştırma Etiği Üzerine Bazı Görüşler: Milgram’ın İtaat Üzerine Davranışsal Çalışmasına Cevap” başlıklı bir makalede saldırıya uğrasan ne hissederdin?

 Psikiyatristler, bu odadakilerin çoğu, 500 volta kadar sınırlanmış bir tahminle bin kişiden birinin levhaya şok ileteceğini öngördüler. Labaratuvarda olan şeyler keşfedildi; önceden planlanmadı. Ama umdun, birilerini endişelendireceğini biliyordun.

 – Mmm.

 – Baskı, aslında.

 – bir parçasıydı.

 – Aslında her  Aşırı stres. Her deney, tahmin edilemez, başarısızlık ihtimali olan, sonunun ne zaman geleceği belli olmayan bir süreçtir.

Belirsizlik, heyecanın bir parçasıdır. Etik. Etik anafor. İtaatin psikolojik işlevleri ile alakalı bir takım sorulara cevap almak istedim. Şartlar şekil verirken, savunma mekanizması da şarta bağlar. İnsanı itaat etmeye iten duygusal etkenler. Savları olan ahlaki bir öğretici olarak, bilimin, ahlaki kişiliğimizi güçlendirmesi gerektiğini söylemeliyim; azaltması gerektiğini değil. İnsanları, diğerlerine işkence yapmaya zorladınız.

 – Hayır.

 – Ne yapacaklarını gör  Hayır hayır hayır. Bu benim görüşüme aykırı. Kimse zorlanmadı, tamam mı?

 Denekten bir eylem gerçekleştirmesi istendi. Komut ve sonuç arasındaki sürede yaşananlar bireyseldir. Vicdan ve irade söz konusu ise, kim itaat eder ya da etmez. Toplu cinayete taammüden katılımın olduğu bir laboratuvar incelemesinde mağduriyeti nasıl eşitlersin anlamıyorum.

Mağduriyet mi?

 Bak  Deneyler tamamlandığında  bütün denekler bu anketi doldurdu. Burada bir kaç örnek var. Yüzde 84’ü deneye katıldığı için memnun olduğunu söyledi. Yüzde 15’i iyi ya da kötü bir şey hissetmedi. Yüzde 1,3’ü olumsuz hissetti. Yüzde 1,3. Beşte dördü bunun gibi deneylerin daha çok yapılmasını önerdi. Ve yüzde 74’ü deney sayesinde insan eylemlerini şekillendiren durumlar ve kendi benlikleri hakkında bir şeyler öğrendiklerini söyledi. Çalışmadan bir yıl sonra, Muhtemel olumsuz etkilerden zarar görebilecek deneklerle çalışması için Paul Errara isimli bir psikiyatr görevlendirildi. Bu yeni bir deney değil. Burada hiç bir hile yok. Bazı şüpheleriniz olduğunu anlayabiliyorum.

 – Evet.

 – Evet. Bu, bir bilgi aktarım toplantısı. İkincil etkileri belirlemek için burada bulunuyoruz. Bize ne hissettiğinizi söyleyin. Bunun amacını bilmek isterim. İnsan doğası hakkında birşeyler öğrenmek. Amaç buydu. Professor Milgram?

 Umuyorum Kalpten umuyorum ki, bu deneyin bir parçası olmamış olmayı tercih etmiyorsunuzdur. İlginç bir yaşam deneyimi. Birinin canını yakmış gibi hissetmiyorum sonuna kadar gittiğim için de kendimi anlayamıyorum.

 – Kendimi suçlu hissettirdi.

 – Mm-hm. Kahve içmemiz gerekmez mi?

 Evet. Kocama anlattım. Biliyorum anlatmamam gerekirdi. Ama bana söylenen her şeyi yapmıyorum zaten. Kocam, “yerinde olsam şokları vermezdim, redderdim” dedi. Ağlamak istedim ama gülmeye başladım.

 – Galiba hem ağladım hem de güldüm.

 – Oldukça ürkmüştüm, titriyordum, bennn  Aslında ben de kelime çiftlerini anımsamaya çalıştım devreyi açmış olsalardı ben bu şokları almak zorunda olmazdım. Kişinin, yaptığı her şeyin içindeki duygu ya da fikirlerden kaynaklandığını düşünme eğilimi vardır. Kahve almadınız. Kahve içer misiniz?

 – Evet.

 – Süt ya da şeker alır mısınız?

 – İki şekerli.

 – Sütlü şekerli lütfen. Evet, teşekkürler. Bazen bireyin eylemleri kendini içinde bulduğu duruma göre değişiklik gösterir. Ve bu deneyde, durumun gücü kişisel gücünüzü yendi. Ben anlayışlı bir kişiyim. Tamam mı?

 Zeki bir insanım. Bana gerçeği söyleyin  acı bir gerçek olsa bile sizinle işbirliği yaparım ama bana yalan söylemeyin. Amaç, bilimi geliştirmek, bir şeyler öğrenmek. Eğer aldatmak zorundaysanız, belki de bu tarz deneyler yapmamalısınız. Bakın, diğerlerini kandırabilirsiniz ama beni kandırmayın. Errara ve davetli deneklerle yarım düzine toplantı yaptık. Toplantılar, az katılımlı, bol karmaşalı ve sızlanmalıydı ama hiç kimsenin zarar görmediği, kimsenin travma yaşamadığı sonucuna vardık.

**

Artık kitabını bitirmen lazım. Yayınla ya da yok et değil mi ama?

 Aslına bakarsan,”Küçük Dünya Deneyi”yle uğraşmaktan kitaba bakamadım.

Küçük Dünya Deneyi için, Kansas ve Omaha’lı insanlardan Massachusetts’te yaşayan birine paket kargolamalarını istedik.

Talimatlar basitti. Hedefte tek kişi vardı: Massachusetts’te yaşayan Jacobs isimli bir borsa simsarı. Dosyayı bir arkadaşına, akrabana ya da tanıdığı birine zincirleme gönderebilirsin ancak mutlaka gönderilmek zorunda ve ipucu şu ki, sadece ismiyle bilinen birine gönderilecek. Bir liste ve süreci izlemek üzere Harvard’a geri postalanması için ücretsiz cevap zarfları var. İşe yarayacak mı?

 Bilmiyoruz. Omahalı kadın, dosyayı Iowa’da bankacılık yapan lise arkadaşına gönderiyor. bankacı, Massachusetts’li bir yayıncıya, yayıncı, Sharon’da yaşayan bir tabbaka, tabbak Sharon’da yaşayan metal işçisi üvey kardeşine, kardeş bir dişçiye, dişçi matbaacıya, ve matbaacı da Bay Jacobs’a gönderiyor. Zincirde yedi halka var. Zincir ortalaması, aslında 5,5 halka içeriyor. Ömrünüz boyunca karşılaşacağınız ya da karşılaşmayacağınız birbirinden farklı milyonlarca yabancı ile sizin aranızda altı katmandan daha az bir ayrımın varlığını tespit ettik. Bu iletişim ağının yapısını kavradığımızda, toplumun yapısı hakkında daha iyi bir sentez yakalamayı başardık. Bu ortak insanî şikayet, belki de mutlak olarak savunulmamıştır. Paramparça olmuş, yabancılaşmış ve yalnız kalmışlık hissi. Detaylandırmama gerek yok değil mi?

 Bükreşte 16 yaşındayken yaşadığım şeyler işte. Cinayetler, işkenceler, terör.

 – Bunları nereden çıkarıyorsun şimdi?

 – Konu ile ilgili. Adamın Harvard’daki kadro başvurusu reddedildi. Trajediye biraz derinlik vermek istiyorsun. Tam olarak öyle değil. Çünkü, katlanması zor ama İnsanları mezbahalara götürüp canlı canlı et çengellerine astılar. Karınlarını tıpkı bir sığır gibi deştiler. 5 yaşında bir oğlan çocuğu. Bağırsaklarının dökülmesini izlediler, kan gölünü, notlar yazıp cesetlerin üstüne iğnelediler. “Helal gıda” Serge bana bir ders verdi  Gerçeklik hakkında mı?

 Savaş esnasında Romanya’daki kıyım hakkında. Demir Muhafız  insanları kor ateşlerde yaktılar, binalardan attılar. Kocanın işinin oldukça önemli olduğunu söylememim cezbedici yolu  ve de vakitli. Çünkü teknikler değişir, kurbanlar değişir, ama soru aynıdır. Tüm bunlar nasıl meydana geldi?

 Nasıl kurumlaştılar?

 Cezayir Savaşı, işkenceler. Sizin Amerika’da bu olanlardan haberiniz var mı?

 Evet, elbette. İtaat deneylerini Avrupa’da yapmalısın Stanley. Fransa, Almanya. Yinele. Farklı olur mu?

 – Sanmıyorum.

 – Kim finanse eder ki?

 Deneyler ahlaka aykırı. Hatırladın mı?

 Kadro yoksa, fon da yok. Ya Bilimsel Etik Kurulu?

 Etik Kurulu, evet Normalde Etik Kurulu’na başvuru yapmadan bu deneyleri yapamazsın. Kitabını bitirdikten sonra Stanley itaat deneylerinden ayrılmak istiyor, neden olmasın?

 Bir kayanın altındaymışsın da çirkin yaratıklar görüyormuşsun gibi bir haldesin, çirkinlerle yüzleşmeliyiz. Diğer deneylerin, mektuplar, haritalar, zekice ve umut verici ancak itaat deneylerine devam etmen lazım.

**

Her sabah metroya yürüyüp şehre giden trene biniyorum. Bu rutin hoşuma gidiyor. Günün görevi: Yerel bir otobüse binip, otobüs hareket halindeyken, yolcuların duyabileceği kadar yüksek sesle, en sevdiğiniz şarkıyı söyleyin. İstek şarkı var mı?

 Sözleri bildiğiniz kadarıyla ama yüksek ve net bir sesle. Biriyle eşleşin. Eşlerden şarkı söylemeyen notlar alsın, sonra rolleri değişin. “Eeee yani?” diyebilirsiniz. Şarkı söylemeyi herkes becerebilir. Ya da “ben şahsıma münasırım, uyumlu biri değilim” Ve yahut “Bu çok aptalca, şarkı söylemek dünyayı değiştirmez” Sizden istediğim şey bu. Otobüse binip şarkı söyleyin. Şimdi gidin, hemen, haydi! Mırıldanmak yok.

**

Sıradaki konuğum New York Şehir Üniversitesi Lisansüstü Merkezi’nden bir psikoloji pofesörü. Kendisi etkileyici bir kitap yazdı, huzur bozucu bir kitap. “Otoriteye İtaate Deneysel Bir Bakış” Harper & Row yayınevi tarafından yayınlandı. Lütfen oldukça yaratıcı, ihtilaflı sosyo psikolog Stanley Milgram’a hoşgeldin deyin.

Doktor Milgram. Yani 450 voltluk elektrik veren denekleriniz şokların gerçek olduğunu mu sandı?

 – Yüzde 65’i.

 – Mm. Ancak özellikle sadist ya da agresif insanlar değillerdi. Yale Üniversitesi civarında yaşayan ortalama bir Amerika vatandaşının tipik örnekleriydi. Deneyi New Haven’da yapacaktık itaat etme oranı oldukça sınırlı olacaktı sonra deneyi Berlin’de yapacak, ve itaat oranını oldukça yükseltecektik. Yol masrafından kâr ettiniz demek?

 Açıklığa kavuşturmama müsade edin. Deneyi 60’ların başında yaptınız değil mi?

 1974 senesindeyiz ve kitabınız ekranlarda. Neden böyle?

 İnsanların otoriteye direnecek becerileri yok. Deneyin bize öğrettiği şey tam olarak bu. Fakat insanlar bunu duymaya hazır değil. Deney, sosyal düşüncede bir tür çatlak, donukluk olduğunu, ahlaki değerlerin askıya alındığını açıklıyor.

Size yöneltilen eleştiriler –ahlaki sapmanın sizde olduğunu söyleyen eleştiriler- hakkında ne düşünüyorsunuz?

 Eleştirilerden biri, deneylerin son derece duygusuz, hilekâr olduğu yönündeydi. Bir diğeri deneylere ahlaken itici ve aşağılık dedi.

“Milgram şok makinasının diğer ucundaydı” Deneylerde belirgin bir kalite var, Franz Kafka’nın romanlarındaki gibi. Kafka derken?

 Deney, şeyi düşündürüyor  insan doğasının işlenebilirliğini. Kötülük ya da fevrilikten bahsetmiyorum, kesin bir işlenebilirlik. Gönüllülerin yüzde 65’i itaat etti. Ahlakî sorumluluk hisseden kalan yüzde 35’i hareketlerinin sorumluluğunu aldı ve emirlere karşı koydu. Kalıcı doku hasarı yok. Bu senin fikrin. eğer devam etmek istemiyorsa  Talimatları öğrenciden alıyorum. Deneye göre devam etmeniz gerekiyor. Başka seçeneğiniz yok. Rusya’da olsak dediğiniz doğru olabilirdi, Amerika’da değil. Fakat denekler arasında itaat etme, boyun eğme yaygın olarak gözlendi. Siz söyleyin, “Bunu yapamazdım, bunu asla yapmazdım.” Montaigne ne demiş?

 “İçimizde daima iki kişi var. İnandığımızdan kuşkulanıyoruz, ve kınadığımız şeyden kendimizi kurtaramıyoruz.”

Deneylerimden bir diğeri. NY Üniversitesi lisansüstü öğrencisi Hank, “Kalabalık Kristali” adı verilen deneyde, var olmayan bir şeye, havadaki sabit bir noktaya bakıyor. Paydaşları çoğalttığınızda, meraklarını uyandırdığımız için yukarı bakan insanların sayısı katlanarak artıyordu. Bu esnada, Otoriteye İtaat sekiz dile tercüme edildi ve ulusal kitap ödülüne aday gösterildi.

**

24 Ekim 1974, 16:25

Sheila Jarcho, J-A-R  Nasıl yazıldığını biliyorum Stanley C-H-O, Zihin haritaları projesi için çalışıyor ve gelip 500 adet bastırılan merkezi haritada yapılmış hataları söylüyor. bir araştırma asistanı olarak kapasitesinin tamamını sergilediği yüz ifadelerinden anlaşılıyor. Gözlerim birbirine gerçekten bu kadar yakın mı?

 Bütüne bakınca, kadınlar da erkekler de kendi fotoğraflarını irdelerken hayli acımasız oluyor. İnsanlar kendi görüntülerini yargılarken, kibir faktörü sıradanlıktan çıkıyor. İtaat Deneyleri’nden sonra her şeyin biraz heyecanını yitirdiğinden, işinin, yaptığın her şeyin, saman alevi gibi bir anda bitmesinden rahatsız oluyor musun?

 Doğrusu şu ki; hakimiyet fikrine yatırım yaptın ve bunu başımıza kakmaya da bayılıyorsun. Benim, diğer öğrencilerin hatta karının bile.

 – Ben mi?

 – Evet sen. Burada çalışıyorum çünkü maaş alıyorum, söylediğin çok komik. Sheila, neyin var?

 Kocan ne yapmanı söylüyorsa yapmaya devam et. Öğrencilerim olmadan yapamıyorum. Saman alevi mi?

 Kaç kişi üstesinden gelebilir ki?

 Bir takım psikolojik deneyler yaptım ama aklımda hâlâ Broadway müzikali yazmak var. 16:27. Paul Hollander, bronz tenli ve formda, Massachusetts’ten geliyor. Bronz tenli, formda ve zavallı. Çok üzgünüm Paul. Bir evlilik daha heba oldu.

 – Böyle olacağını bilmeliydim.

 – Korkunç, berbat. İyi görünüyorsun ama. En kötüsü de, karımın, kızımla aramıza – bir Berlin Duvarı inşa etmiş olması.

 – Oh.

 – Ofisin güzelmiş.

 – Bir Harvard değil tabi ama teşekkürler. Harvard, buranın yarısı kadar bile bir oda vermezdi sana böylesi büyüleyici bir sektere de. Nerde iş varsa orda çalışıyorum. Eee benim fotoğrafımı da çekmeyecek misin?

 Düşünüyorum. Bir an kendini yenilmez hissedip sonrasında değersiz hissettin mi?

 Hem evet hem hayır. Kamera, göstermek istediğiniz şeyi çeker. Kameraya pasif bir kayıt cihazı diyemeyiz bilakis kaydettiği insanları aktif şekilde etkisi altına alır. Stanley Milgram mı?

 Nasıl bu denli yaşlandım ben?

 Şu Kierkegaard sözü neydi?

 “Hayat daima  sadece geriye doğru bakıldığında anlaşılabilir.”

**

24 Ekim 1974, 16:29

Paul Hollander’le görüşmem, İtaat Otoritesi’nin Almanca baskısını getiren kuryenin içeri girişiyle yarıda kaldı. Kapağında kaba saba dikenli tel resmi var. Tanrım! – Adın ne?

 – Thomas Shine. Deneyime dahil olmak ister misin?

 Bilmem ki. Sadece fotoğrafını çekmek istiyor. Herkes katılıyor.

 – Tamam, önce bir imza alayım.

 – Tabi. Fotografik imgelerin teyit edilmemiş gücü ilgilisi çekiyor. Peki. “Hayat geçmişe bakarak anlaşılabilse de yalnızca geleceğe doğru yaşanır.”

Bu zaman zarfında, “Tanıdık Yabancı” üzerinde çalışıyorum.

Tren peronunda bekleyenlerin fotoğrafları çekiliyor. Fotoğraflardaki her figüre numaralar veriliyor. Fotoğraflar çoğalıp öğrenciler, figürleri takip ediyor. Selam, NY Üniversitesi’nde okuyorum, Şu anketi doldurmak ister misiniz?

 – Peki.

 – Ayrıca, şu insanlardan her hangi birini daha önce gördünüz mü?

 Hayır.

 – Peki bu?

 – Aa bu benim. Evet. Başka birini tanıyor musunuz?

 İsmen değil. Çoğu katılımcı, günlük rutinlerinde görüp de daha önce konuşmadıkları kişilerden ortalama 4 tanesini anımsadılar. Tanıdık yabancılar. “Sosyometrik yıldızlar” Figürler sadece yüzleri anımsamıyor, aynı zamanda tahmin de yürütüyorlar. Bu yabancıların nasıl hayatlar yaşadıklarını işlerinin ne olduğunu merak ediyorlar. Başka bir yerde karşılaşsalar, ya da bu rutinden bir sebeple sıyrılsalar, birbirleriyle konuşurlar, aslında birbirlerini tanıyorlar. NY Üniversitesi’nde ders veriyorum ve seni burada hep görüyorum, merak ettiğim şeyler var. Seni gözüm ısırıyor. Hangi bölümdesin?

 Sosyal psikoloji. “New York şehri koca bir laboratuvardır.” İngiliz olduğunu bilmiyordum. İngilizsin değil mi?

 – Evet.

 – Sanırım bu aksan gerçek.

 – Sizi TV’de gördüm.

 – Günaydın Amerika’da.

 – Bir yerden gözüm ısırıyor demiştim.

 – Elektrik şoklarıyla – insanlara işkence ediyor.

 – Doğru değil. Hakkında çok şey söyleniyor. Kitabımı okudunuz mu?

 Sen?

 Çok istiyorum ama henüz fırsatım olmadı.

 – Sorun değil.

 – Hakkındaki eleştirileri okudum. Epey çok eleştiri vardı. Times dergisindeydi değil mi?

 Acımasız. Evet öyle, acımasızcaydı. Kitabım bir ödüle aday gösterildi ama kimin umrunda?

 Neden önyargılarınızdan sıyrılmıyorsunuz?

 Ne?

 Bayan sizi kızdırmak istemem. Sadece  iyi günler, tamam mı?

 Abe, seninle tanışmak güzeldi. Kitap hakkında yazılanları okuduğumda sarsıldım, Times’daki röportajda da. Sonrasında kitabın kendini ve bilimsel yayınları okudum ve derin derin düşündüm.

 – Derin derin?

 – Evet. Bu irdeleme, gerçekleştirdiğiniz deneyleri ve sonrasını kurgusal biçimde işleyen yüksek nitelikli, nezih bir yetişkin Tv programı yapma fikrini doğurdu. Karakterlerim için bir başlangıç noktası olacaksın ve bazı durumsal sahneler için. Ben  bunu sakladım. Nasıl sararmış gördün mü?

 Stan, afedersin, yardımın gerek. İsminin etimolojisini, nereden geldiğini merak ediyorum. Milgram İbranicede “nar” demek. İncil’in yedi meyvesinden biri. Yahudiyim, sormaya çalıştığınız buysa.. Elma da İncil’deki diğer meyve değil mi?

 incir, üzüm. Zeytin, tabi eğer meyve ise?

 Hannah Arendt, Kötülüğün Sıradanlığı, My Lia Katliamı, hepsi ama hepsi arasındaki paralelliği, bağlantıyı gösterdiğinizde herhalde nereli olduğunuz anlaşılıyor. Teklif ettiğim dramaya karşı çok ciddi bir önerim olduğu için buraya geldim.

**

Temelde, insanlar üçe ayrılır. Deneyin bunu gösteriyor.

Birşeylerin olması için uğraşan insanlar, olan biteni izleyen insanlar, “ne oldu” diye soran insanlar.

Değil mi?

 Ben bir senaristim, çok belli, bilim adamı değilim. Çalışman, temel insan inançlarını açığa çıkaran bir başlangıç noktası. Danışmanlık ücretini aldın.

**

Kötülüğün Sıradanlığı.

Sorumluluk almıyorum.

Sorumluluğu sen alıyor musun?

 Sorumluluğu ben alıyorum. Yanlış say. Cevap verilmezse yanlış olarak kabul ediliyor. Düğmeyi çek, kahretsin! Hadi düğmeyi çek! Bay Dahlquist, bu sizin işiniz. Yapmam. Bu şekilde kimse birşey öğrenemez.

Kadın ve erkelerin, ne olursa olsun, varlığım dünyaya tamamen daldığında insani tepkiler verdiğine dair şüphelerim oldu. İnsanlar bütünü görmek yerine daha ziyade küçük parçalarıyla ilgileniyor.

Bir iş bölümü var ve insanlar, küçük, sınırlı, uzmanlaşmış işler yapıyor, ve yukarıdan gelen yönelndirmeler olamadan hareket edemiyoruz. Buna “Agentic Hâl” diyorum. insanların kendi kendini idare hakkını erteleyip, akla uygun bir otoritenin, bir başka kişinin idaresine girmesi. Bay Dahlquist, kuralları kabul ettiniz. Agentic Hâl, bir “mağaza polikası”dır. “İşimi yapıyorum” ya da “Bu benim işim” ve ya “Kuralları ben koymuyorum” “Bunu burada yapmıyoruz.” “Emirlere uyuyorum.” “Kanun böyle” “Agentic Hâl”de kişi, kendini diğerlerinin isteklerini gerçekleştiren bir araç olarak görür. Asker, hemşire, yönetici. Oyuncu. Şirket çalışanı hatta akademistenler ve sanatçılar.

– Devam et lütfen.

 – Tanrım. Tanrım.

 – Mr. Dahlquist?

 – İki dakika sesini kes! Şimdi, dayan! – Hadi, hadi – Orospu çocuğu!

Kişiler seçim yapabilir. İtaatkar olmayı seçebilir. Ancak seçiminizi bir kez yaptınız mı geri dönüşü imkansızdır.

**

Piaget’i tercüme ettiğimi hatırlıyor musun?

 Çocuk gelişimi için çizgiyi aştım. gelişme çağındaki çocuğun, var olan ve var olabilecek şeyler arasındaki mesafenin varlığını farketmesi önemli bir noktadır.

Bana öyle geliyor ki, eşimizi seçerken gerçekliğimizi de seçiyoruz.

Ne demek bu?

 Evlilik bir fantezi değildir.

Yo yo yooo Doğru.

Bir seçimdir. Seni seçtiğimi bil. Her gün seni seçiyorum.

**

1984. 1984 benim için önemli bir yıldı. Ders ücretlerim zirve yaptı. Tüm dünyada itaat deneylerimi anlatmam istendi, tabi ki Orwell’in kahin kitabıyla ilişkililendirerek. O kitap ki, insanların kendilerini düşünmekte pek de iyi olmadıkları totaliter bir dünyayı anlatıyor.   Kim açıklayabilir?

     Nedenini kim söyleyebilir     Aptallar gerekçeler sunar     Zekiler asla denemez   

1984 yılı aynı zamanda öldüğüm yıl. 51 yaşındaydım.

Afedersin?

 Derhal doktoru görmemiz lazım. Ben Stanley Milgram. Kimliğim. Sanırım ellinci kalp krizimi geçiriyorum. Dr. Heissenbuttel  Geçen sefer beni tedavi eden doktor. Bunu doldurmanız lazım. Agentic kişilik. Belirli bir durumun gereklilikleri sunulduğunda kimse ne yapıp yapamayacağını kestiremez.

2008’de, Santa Clara Üniversitesi’nde bir profesör, itaat deneylerini yineledi ve neredeyse aynı sonuçları aldı.

Gönüllülerin yüzde 60’ı öğrencisine şok dalgalarını verdi.

Deneyler, 2010’da “Le Jeu de la Mort”, Ölüm Oyunu isimli bir Fransız realiti şovunda uygulandı.

Katılımcılar canlı yayın yapan bir tv stüdyosuna alındı, Yüzde 80’i sonuna kadar ilerledi. Alexandra Milgram, Sasha, Riverdale’deki dairemizde yaşıyor.

Çocuklarımız, kendi çocukları ile birlikte Boston ve Toronto civarında yaşıyor.

Sasha tekrar evlenmedi.

İtaat deneylerinden, neredeyse dünyadaki tüm psikoloji kitaplarında bahsedildi.

İtaat deneyimin videosu West Point’teki her sınıfta izletildi.

Yöntemlerim ve sonuçlarıma meydan okunmaya devam edildi, küçümsendi, açıklanmaya çalışıldı.

Dünyaya zorbalığın salındığı, şiddetin sistematik ve teyit edilen eylemlere dönüştüğü her an İtaat deneyleri, cevapsız sorulara yeni pencereler açması için konuşulur oldu.

Biz kuklayız diyebilirsiniz.

Algı süresi ve farkındalığı olan kuklalar olduğumuzu düşünüyorum.

Bazı zamanlarda ipleri görebiliyoruz ancak farkındalığımız özgürlüğe giden yolda ilk adımımızdır.

BAKINIZ

THEY LİVE / Yaşıyorlar (1988)

 

“MİLGRAM DENEYİ” İLE 7 MADDEDE İÇİNİZDEKİ İŞKENCECİ İLE TANIŞIN!

 

 Arslan Ural Karabağlı
30 Aralık 2014

“İnsanların çoğunun muhakeme yeteneğinin olmaması,
muktedirler için ne büyük bir nimettir”
Adolf  Hitler

Tanıdığınız bütün insanların bir gün gelip  acımasız birer işkenceciye dönüşeceğini söylesek ne düşünürdünüz?

Dehşet verici değil mi?

Ama ne yazık ki aynı zamanda bir ‘gerçek!’ 

Nasıl mı? Adı Milgram olan bir deney aracılığıyla içinizdeki işkenceciyle tanışmaya hazır olun..

1961 yılında sıcak bir Temmuz günü Yale Üniversitesi’nin eski kampüsündeki tarihi yapılardan biri sıradışı bir trafiğe sahne oluyordu. Giriş katındaki laboratuvara sırayla alınan gönüllü denekler de, onları denek olarak istihdam eden uzman da, birazdan başlayacakları sosyal deneyin, 20’nci yüzyıl psikoloji tarihinin en ünlü, en tartışmalı deneyi olacağını ve insan doğasıyla ilgili muazzam sorulara kapı aralayacağının henüz farkında değildiler.

Aşağıdaki galeri Cemal Tunçdemir’in (www.amerikabulteni.com) sitesindeki yazısından hazırlanmıştır.

Kaynak: http://amerikabulteni.com/2014/12/18/sir…

1-) Solomon Asch’in ‘Uyumluluk’ Deneyi

Deneyi yöneten Stanley Milgram, Harvard Üniversitesi’nde sosyal psikoloji alanındaki doktorasını kısa süre önce tamamlamış ve Yale Üniversitesi’nde sözleşmeli asistan profesör olarak işe başlamıştı.

Doktora dönemindeki temel ilgi ve araştırma alanı ‘uyum’du. Nitekim, doktora tezini de psikoloji profesörü Solomon Asch’ın 1951 tarihli ünlü ‘uyum’ deneyi üzerine hazırlamıştı.

Asch’ın deneyinde, bir grup deney işbirlikçisi ile bir denek yer alıyor. Denek, içinde yer aldığı grubun tamamının kendisi gibi denek olduğunu sanıyor ama aslında sadece kendisi denek. Diğerleri deney ekibinin üyeleri. Ve Profesör Asch, gruba iki ayrı kart gösteriyor. Birinci kartta tek bir siyah çizgi yer alıyor. İkinci kartta ise farklı uzunluklarda üç ayrı siyah çizgi yer alıyor.

Asch, gruba tek tek birinci karttaki çizginin, ikinci karttaki çizgilerden hangisiyle aynı uzunlukta olduğunu söylemelerini istiyor. Soru önce işbirlikçilere soruluyor. Denek kasten en sona bırakılıyor. Ve bütün işbirlikçiler aynı yanlış çizgiyi gösteriyor. Sıra asıl deneğe geldiğinde, aslında hangi çizginin doğru olduğunu apaçık gördüğü halde, kendinden öncekilerin tamamının gösterdiği yanlış çizgiyi o da gösteriyor. Asch, insanların önemli bir kısmının, kendi başınayken doğru olduğuna inandığı şeyi, yanlışta ısrar eden bir grubun içinde açıktan söyleyemediğini belirleyecekti.

2-) Adolf Eichmann Yargılandığı Dava, Milgram’ı Harekete Geçirir

Milgram, Asch’ın deneyindeki bireysel bulguların, toplumsal düzeyde ve hatta ulusal boyutta bir karşılığı olup olmayacağını merak ediyordu. Zihninde kıvılcımı yakan, 11 Nisan 1961 günü başlayan bir mahkeme oldu. Arjantin’de yakalanan Nazi SS subayı Adolf Eichmann, İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudi toplama kamplarındaki işkencelerinden dolayı Kudüs’te yargılanıyordu.

Yargılanan eski Nazi subayı Eichmann, son derece soğukkanlıydı ve kötü bir insan olmadığına inanıyordu. Çünkü, Nazi hiyerarşisinde karar alıcı değildi ve bütün yaptığı kendisine emredilen şeyleri yapmaktan ibaretti.

Eichmann’ın aslında özel olarak Yahudi nefretine sahip olmadığının anlaşılması ve yaptığı onca zalimlikten suçluluk duygusu duymaması, psikolojik açıdan bir çok soruyu gündeme getiriyordu. Davayı izlemeye dünyanın her yerinden gazeteciler akın etmişti.

Bunlardan biri de New Yorker dergisi adına Kudüs’e gelen Yahudi kökenli New Yorklu politik teorisyen Hannah Arendt’ti. Arendt’in daha sonra ‘Eichmann in Jerusalem (Eichman Kudüs’te)’ adıyla kitaplaşacak yazı dizisinin son cümlesi, sosyal psikolojinin en çok atıf yapılan terimlerinden birine dönüşecekti. Arendt, Eichmann’ı, ‘kötülüğün sıradanlığı’nın vücut bulmuş hali olarak niteleyecekti.

Arendt, kötülüğün sadece zalim ruhlu insanlar tarafından yapılan bir fiil olmadığını, şartları sağlandığında ve yeterli motivasyonla sıradan insanların da korkunç zulümleri soğukkanlılıkla yapabilecek potansiyele sahip olduğunu savunuyordu.

Otoriteden emir alan, sonuçlarını çok da düşünmeden emri yerine getirebiliyordu. Nazi toplama kamplarından sağ çıkanlardan biri olan yazar Simon Wiesenthal da, 1988 tarihli, ‘İntikam değil Adalet’ adlı kitabında, Eichmann’ın ruh halinin, dünyanın, ‘masa başı zalimlerinin de varlığının farkına varmasına yardımcı olduğunu’ belirtiyordu.

Zulmetmek, psikopatlara, fanatik sadistlere özgü değildi. Emirleri sorgusuz sualsiz yerine getiren sıradan bir insan da zalimleşebilirdi.

Nitekim, Eichmann’ı kaldığı hücrede ziyaret edip günlerce gözlemleyen altı psikolog da, Nazi subayının her hangi bir akıl veya ruh sağlığı problemi bulunmadığını tespitin yanı sıra arkadaşlarına ve ailesine düşkün son derece normal ve sosyal bir kişiliğe sahip olduğunu belirleyecekti.

3-) Kariyer ve Terfi Beklentisi Zalime Dönüştürüyor

 ‘Kötülüğün sıradanlığından söz eden yazar Hannah Arentd, Eichmann’ın zulüm emirlerini rahatsızlık duymadan yerine getirmesindeki motivasyonlarından birinin de kariyerinde yükselmek olduğuna da dikkat çekecekti.

Eichmann’ı yönlendiren ana saik Nazi ideolojisi değil, profesyonel kariyer endişesi ve terfi beklentileri, amirlerinin gözüne girme isteğiydi. Eichmann, sadece emirleri yerine getirdiğini ve böylece sadece emirlere değil kanunlara da uyduğunu dile getirerek, yaptığı zulümlerden sorumlu tutulamayacağını ifade ediyordu. Eichmann, tek başına bir şeyi değiştirebilecek güçte olmadığını da dile getiriyordu.

Arendt, netice olarak, Nazı subayının başkalarına zulmetmekten zevk alan bir sosyopat veya fanatik olmadığını, ancak, muhakeme yerine klişelere dayalı bir düşünme biçimine sahip, yüksek seviyede bir ahmak olduğunu yazacaktı.

Arendt, ‘sıradanlık’ derken, bu subaylarca yapılan korkunç kötülüğü kastetmiyordu. Sadece muhakeme yeteneği olmayan her hangi sıradan bir insanın bile nasıl korkunç bir zalime dönüşebileceğine dikkat çekiyordu.

Küçük kişisel çıkarlarına odaklanmış, terfi derdindeki insanlar, nasıl büyük bir zulmün dişlisi haline geldiklerini farketmiyorlardı bile. Bireysel olarak zararsız ve normal bir hayat yaşadıkları halde, topluluk olarak ahlaksız ve zalimce bir yıkıcılığın parçası olabilen insanlar için kullanılan “Little Eichmanns (Küçük Eichmann’lar)” tabiri de sosyal psikoloji literatürüne Eichmann’a atıfla girecekti.

4-) Milgram Deneyi

 

Hannah Arendt’ın oldukça tepki gören tespitlerinden etkilenenlerden biri de 28 yaşındaki Stanley Milgram’dı. İşte bu genç psikolog,1961 yılının Temmuz ayında Yale Üniversitesi’ndeki tarihi deneyine başlarken, şu temel soruya cevap arıyordu: Sıradan hayat yaşayan zararsız bir insan, kendisi gibi bir insana zulmetmekte, acı çektirmekte ne kadar ileri gidebilir?

Bu sorunun cevabını bulmak için bir elektro şok makinesi geliştirdi. Ve Yale Üniversitesi’nin bulunduğu Connecticut eyaleti New Haven şehrindeki yerel gazetelere, bir öğrenme yöntemi deneyi için gönüllü yetişkinler aradıkları ilanı verdi. Başvuranlar arasından normal bir mesleği olan ve normal bir hayat yaşayan yetişkinleri denek olarak seçti.

 

Deney odasında her defasında biri deney yöneticisi kılığında olan üç kişi bulunuyordu. Aslında denek gibi davranan diğer kişi de işbirlikçiydi. Denek, odadaki tek denek olduğunu bilmiyor, diğer kişiyi de denek sanıyordu. Beyaz bilim adamı önlüğüyle deney yöneticisi rolünü oynayan, kura çekeceklerini ve iki kişiden birinin öğretmen diğerinin öğrenci olacağını söylüyordu.

Tabii ki kurada hile vardı ve deneğe öğretmen rolü çıkıyordu. Denek bir paravanın arkasına oturtulan öğrenciye elektro şok kablolarının bağlanmasına bizzat nezaret ediyor ve şokun fiziki etkisini hissetmesi için de deney başlamadan deneğe 40 voltluk hafif bir şok uygulanıyordu. Öğrenci rolü oynayacak işbirlikçi sandalyesine bağlandıktan sonra denek paravanın öbür tarafındaki elektro şok makinesinin başına oturtuluyordu.

Milgram deneyi Otoriteye boyun eğmek 1

Elektrik şoku veren makinede 15’den 450’ye kadar çeşitli voltaj seviyelerine ait düğmeler vardı. Ayrıca bu düğmeler de ‘hafif şiddetli (75-120 volt), ‘şiddetli (135 – 180 volt arası)’ gibi etiketlerle gruplandırılmıştı. 375 volt ile 420 volt arası ‘tehlikeli’ diye gruplandırılırken, en yüksek şok seviyesi olan 435 – 450 volt arası ‘XXX’ şeklinde etiketlendirilmişti.

Denekten, diğer tarafta elektro şok makinesine bağlanan öğrenciye elindeki kağıttaki kelime eşleme sorularını sorması istendi. Yanlış cevapta öğrenciye elektrik şoku vermesi ve her yeni yanlış cevapta da bu şokun voltajını 15 volt artırması istendi. Denek, paravanın öbür tarafındaki öğrencinin her yanlış cevapta gerçekten de elektrik şokuna maruz kaldığını sanıyordu. Ama gerçekte öğrenciye her hangi bir şok verilmiyordu.

Deneğin her voltaj artırımında öğrenciden duyduğu acı çığlıkları ise önceden kaydedilmişti ve teypten çalınıyordu. Voltaj derecesi yükseldikçe, öğrencinin çığlık derecesi de yükseliyor, belli bir voltajdan sonra paravanı yumruklamaya başlıyor ve kalbinin sıkıştığını haykırıyordu. Belli bir voltajdan yükseklikte ise öğrencinin sesi ve tepkisi tamamen kesiliyordu. Bu aşamada bir çok denek, deneyi durdurup, öğrencinin iyi olup olmadığını kontrol etmeleri gerektiğini söylüyordu. 135 volttan sonra, bazı denekler, deneyin amacını sorgulamaya başlıyordu. Ancak çoğunluk, sonuçlardan sorumlu tutulmayacakları garantisi verilince, öğrenciye şok vermeye ve artırmaya devam ediyordu.

Milgram deneyi Otoriteye boyun eğmek 2

Denek, deneye son vermeleri gerektiğini söylediği her anda, yöneticinin 4 aşamalı sözlü uyarısına maruz kalıyordu. Deney yöneticisi rolünü oynayan kişi, şok vermekte tereddüt eden deneğe ilk olarak, ‘lütfen devam et’ diye sesleniyordu. Ardından, ‘deney, devam etmenizi gerektiriyor’ diyordu. Eğer yine tereddüt gösterirse, ‘devam etmeniz çok önemli’ deniyordu. Son olarak, ‘başka seçeneğiniz yok, devam etmeniz lazım’uyarısı yapılıyordu. Bu son uyarıdan sonra da denek, deneye devam etmeme iradesi gösterirse, deney sonlandırılıyordu. Aksi halde deney, öğrenciye verilen şokun voltajı450 volt olana kadar devam ediyor ve bu seviyede 3 kez elektro şok uygulanıyordu.

Deney başlamadan önce, Milgram, deneklerin çoğunun bir başkasına 150 volttan fazla elektrik şoku vermeyi reddedeceği tahmininde bulunmuştu. Yale Üniversitesi’ndeki bir grup psikiyatrist ve psikolog arasında yaptığı ankette de, deneklerin sadece yüzde 1’inin 450 volta kadar çıkacağı tahmini yapılmıştı. Ama öyle olmadı. Herkesi şok eden bir sonuç ortaya çıktı. İlk deney grubunda bulunan 40 denekten 26’sı, yani yüzde 65’i, acı içinde bağıran öğrenciye kulaklarıyla duydukları halde, otoriteye itaat ederek 450 voltaj uygulamaya kadar çıktı. Daha da vahimi, deneklerin tek biri bile, 300 volt seviyesinden önce deneyi bırakmadı.

Deneklerin çoğunun, paravanın öbür tarafındaki kişi acılar içinde çığlık atarken, büyük bir stres ve huzursuzluk yaşadıkları belli oluyordu. Kiminde terleme, kiminde elini, dudağını sıkma gibi vücut hareketleri oluşuyordu. Ama buna rağmen, otoritenin emrine itaat edip voltajını artırarak şok vermeye devam ediyorlardı.

5-) Milgram’a Göre Sonuçlar Ne Anlatıyor?

Milgram, ‘İtaatin Riskleri’ başlıklı makalesinde, deneklerin kötülük yaptıklarını düşünmediklerine dikkat çekiyor. Bir zulmün parçası olan sıradan insan, sadece görevini yaptığını düşünüyor. Böylece, içinde herhangi bir nefret ve düşmanlık hissetmeden de muazzam bir yıkıcılığın parçası haline gelebiliyor.

Ahlakın temel ilkeleri ile çatışan bir hareket yapmaları istendiğinde, çok az insan bu emre direnebiliyor. Bir hiyerarşinin ve otoritenin emrini yerine getirdiğini düşünen kişi, oluşan zalimlikten kendisini sorumlu görmüyor. Milgram’a göre bu itaatin zararlı sonuçlarının oluşmaya başladığı kritik eşik. Bu eşiği geçen kişi her kötülüğü yapmaya hazır hale geliyor.

Yine deneğin, öğretmen rolünü kurayla kazandığını düşünmesi de çarpıcı bir detaydır. Yani, denek, aslında elektrik şoku verilecek öğrenci de olabilirdi. Bu durumda, yan odada elektrik şokuyla acı çeken kişinin kendisi de olabileceğini bildiği halde, hiçbir empati hissi yaşamadan otoriteye itaate devam ettiler.

Milgram, sonradan deneyini, itaatin farklı varyasyonlarını test ettiği daha izole faktörlerle de tekrarladı. Bir varyasyonda, deneyi daha az bilimsel görünen bir mekan ve ortamda yaptı. İtaat oranı yüzde 48’e kadar düştü ancak hala çok yüksek bir orandı.

Bir başka varyasyonda ise deney yöneticisi rolünü oynayan deneğin yanı başında oturmak yerine telefonla yönetti. Odada otorite figürü olmayınca, deneklerin sadece yüzde 21’i 450 volta kadar çıktı. Milgram, odada otorite olmayınca, bazı deneklerin voltajı her yanlış soruda 15 volt artırmak yerine daha düşük voltajda şok verdiklerini gözlemledi.

İlginç bir başka varyasyonda ise deneğin yanı başında, bir yerine en az 2 otorite figürü yer aldı. Bu iki otorite figürü, voltaj yükseldikçe,  kendi aralarında deneğin de duyabileceği yükseklikte, devam edip etmemeyi tartıştı. Bu varyasyonda, tek bir denek bile devam etmedi.

Yine, öğrenci ile denek arasındaki mesafe de sonucu etkileyen bir başka faktördü. Şok verdikleri öğrenciyi gözleriyle de gören deneklerin sadece yüzde 40’ı itaate devam edecekti. Kurbanı görmek, empatinin gücünü artırıyordu.

Cinsiyetin de çok fark oluşturmadığı tespit edilecekti. Kadın denekler de erkek deneklerle neredeyse aynı oranda otorite emirlerine itaat sergileyerek zulmü sürdürüyordu. Tek fark, kadınların kendi iç dünyalarında çatışma yaşadığı daha belirgin gözlemlenebiliyordu.

6-) Philip Zimbardo, “Herkes bir işkenceci olabilir”

Stanford Üniversitesi psikologlarından Philip Zimbardo, Milgram deneyindeki bir başka ayrıntıya dikkatimizi çekiyor:

Milgram’ın araştırmasıyla ilgili sorulacak soru, ‘normal insanların çoğunluğu neden böylesi bir kötülüğü yapabiliyor?’ sorusu değil, ‘açıkça acı çeken  birine acı vermeyi reddeden itaatsiz azınlık ne yaptı?’ sorusudur. Deneye devam etmeyi reddedince, bu zulmü durdurmak için müdahalede bulundular mı? Acı çeken mağdurun yardımına koştular mı? Hayır! İtaatsizlikleri bile ‘onaylanma’ endişesi çerçevesindeydi. Koltuklarından kalkmadılar bile. Oturmaları istenen sandalyede kibarca oturup, otoritenin onlara çıkmalarını söylemesini beklediler.

Philip Zimbardo Hapishane Deneyi – 1. Bölüm

Zimbardo kendisi de, 1971 yılında yönettiği ünlü bir deney ile, iyi insanların şartları uygun bir ortama bırakıldığında diğer insanlara muazzam kötülükler yapabileceklerini gösterecekti. Stanford Üniversitesi’nde kurulan bir hapishane ortamındaki denek öğrencilerin yarısına gardiyan, yarısına da mahkum rolü verildi. Deneklerin rollerine kısa süredeki uyumu Zimbardo’nun kendisini bile şaşırtacaktı. Gardiyan rolündekiler kısa sürede sert, zalim birer işkenceciye dönüşürken, mahkumlar ise otorite, işkence ve istismarı kabullenen birer zavallıya dönüşecekti. Zimbardo, ‘Lucifer Etkisi’ adlı kitabında, öğrencilerin kişilikleriyle rolleri arasındaki mesafenin kayboluş hızını farkedince korkudan altıncı gününde deneyi sonlandırdığını anlatıyor.

7-) Otoriteye İtaat

Milgram Deneyi, ilk olarak 51 yıl önce ‘Journal of Abnormal and Social Psychology’ adlı bilimsel dergide yayınlandı. Çok büyük yankı yaptı. Çok tartışıldı. Milgram, deneyin sonuçlarını ve düşüncelerini, 1974 yılında yayınladığı, ‘Obedience to Authority (Otoriteye İtaat)’ adlı kitabında topladı.

New York Times gazetesi, Milgram deneyini duyurduğu haberinde, ”Kim bir köle gibi kendine her emredileni yapıp, milyonları gaz odalarına gönderebilir?” diye soracak ve ”Herhangi birimiz” yanıtını verecekti. “İnsanların çoğunun muhakeme yeteneğinin olmaması, muktedirler için ne büyük bir nimettir” diyen Hitler bu gerçeğin farkındaydı belki de…

 İngiliz fizikçi ve edebiyatçı C.P. Snow, “insanlığın uzun ve iç karartıcı tarihine baktığınızda, itaat adına işlenen korkunç suçların, isyan adına işlenenlerden çok daha fazla olduğunu görürsünüz” diye yazıyor. Milgram, hepimizin içinde, açığa çıkmayı gözleyen itaatkar bir Nazi toplama kampı subayı olduğunu gösterdi.

 Otoriteye İtaat kitabında şöyle yazdı Milgram:

 “Milyonlarca siyahın ülkeye getirilip köle yapılması, Amerikan yerli nüfusunun imhası, Japon kökenli Amerikalıların toplama kamplarına tıkılması, Vietnamlı sivillere napalm kullanılması, demokratik bir toplumun otoritesince, toplumun itaati sağlanarak gerçekleştirildi”.

 

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s