HÜSEYİN SUAD YALÇIN ESERLERİNDE DİN

 

XIX. yüzyılda kendisini göstermeye başlayan yeni hayat görüşü, değerlerin sarsılmasını da beraberinde getirir. Akif Paşa’nın “Adem” kasidesi, huzursuzluğun ifadesidir. Tanzimat sonrası şairlerimizden Şinasi’nin akılcı din ve Allah anlayışı, bir gönül mes’elesi olan imam farklı bir mecraya taşımıştır. Şinasi’nin “Münacaat”‘ı ile alışılmış kalıpların dışına çıkılır. Abdülhak Hâmid’le felsefî şüphe, fizik ötesi âlemin, insan kaderinin ve ölümün sorgulanışı gibi mes’eleler şiire girer. Divan Şiiri’ndeki “mutlak irade” karşısındaki “mutlak teslimiyet”, yerini akim sorgulayıcılığına bırakır. Servet-i Fünûn yazarlarının bazılarında dinî duygularda, inkâra kadar varan zikzaklar gözlenirken, bazılarında da bu hususta tam bir oturmamışlık, kavranılan yerli yerine koyamama hâli dikkati çeker. Dönem yazarlarının bir çoğunda göze çarpan kötümserliği, marazı hassasiyeti ve yer yer melankoliye kaçan ruh hâletini, dinî duygulardaki tatminsizliğe bağlayabiliriz. Devrin siyasî ve tarihî şartlan kadar, fertlerin iç âlemlerinde cereyan eden medd ve cezirler de esere yansımıştır. Belki dinin sanatkâr tabiatına kazandırdığı “derinlik” ve “sonsuzluk” gibi iki önemli kavramdan mahrum bulunmak da, bu şiirlerde görülen sığlığın sebeplerindendir.

Servet-i Fünûn şairleri, çoğu zaman kendileriyle sulh içinde olmayıp, kıyasıya bir mücadelenin içine girerler. Bu mücadelede ezilen veya boşlukta kalan insan, tıpkı Fikret’in “İnanmak İhtiyacı” adlı manzumesinde görüldüğü gibi mustariptir ve tutunacak bir dal arar. İnanmak ihtiyacıyla kıvranan bir ruhun bütün sancılarım şu mısralarda yakalamak mümkündür.

“Bütün boşluk: Zemin boş, âsuman boş, kalb ü vicdan boş;”

Tutunmak isterim bir noktaya yok pîş-i hasârımda.

Bütün boşluk: Döner beynim berâber; ihtiyârım, sanki bir sarhoş.[1]

diyen şair, kendisine rağmen inanmak ihtiyacında olduğunu da itiraf eder. “Halûk’un Amentüsü” imanın şartlarını değiştirir.

Hüseyin Suad, yeni bir amentü peşinde değildir. Bilâkis, o inanmış bir insandır. Yalnız Tanzimat sonrasındaki akılcılığı onda da görürüz.

Görüldüğü gibi “Münacatım” başlıklı bu şiirinde Hüseyin Suad, Tanrı’yı bulup, ona teslim olmuş bir gönlün değil, onu arayan bir akim sahibidir. “Görmediğim Allah’a tapmam” diyen eski mutasavvıf şair yerine, “Ey ismi var, kendi yok” diyen bir şair ile karşı karşıya kalırız.

Ey ismi var, kendi yok,

Ey eşi menendi yok,

Nerdesin? Söyle bana,

Yolunun derbendi yok.

Bununla beraber tasavvufî Türk edebiyatı geleneği devam etmektedir. Hüseyin Suad, bu şiirini hece vezniyle yazmıştır ve son derece sadedir. Bize Yunus’u çağrıştırır. Tabiatiyle ondaki coşkunluğu ve derinliği, Hüseyin Suad’da bulamayız. Buna rağmen,

Sen nerdesin, nerdesin?

Diyorlar her yerdesin,

Zannedersem, ey Tanrım

Biz hayal, sen perdesin.

derken o, tasavvufî imaya hiç yabancı değildir. İkinci ve bilhassa dördüncü mısralarda bu açıkça görülmektedir.

Biz hayal, sen perdesin.

Fakat bu anlayış hemen yerini, yeni, modem insanın sorgulamasına bırakır:

Kudret, kuvvet sen de mi?

Kâinat pençende mi?

Sen yarattın yaşattın.

Bu kabahat bende mi?

Nasıl varayım sana?

Yol göstermedin bana

Gerçi Kur’an var, fakat

Dilim değil, ne fenâ!

Şair, Tanrı ile söyleşirken araya yeni unsurlar girer. Tekke şairleri de Tanrı ile lâubâli bir şekilde söyleşirlerdi. Bu çeşit manzumelerin bizim edebiyatımızda hususî bir yeri olduğunu, şathiyye adım aldıklarını biliyoruz. Fakat onlarda Kur’an dili tartışma konusu yapılmazdı. Hüseyin Suad’da elbette tekke şairlerinin lirizmi ve samimiliği yoktur. Burada bilhassa önemli olan Hüseyin Suad’ın, Mehmet Emin Yurdakul’un “Türkçe Şiirler'”le başlattığı anlayışa, Türkçecilik hareketine kayıtsız kalmamasıdır. Şinasî ile şuurlu bir şekilde başlayan sadeleşme hareketi, Mehmet Emin’le ve daha soma Genç Kalemlerdeki yeni lisan hareketi ile gelişerek ve etkileri yayılarak devam eder. Burada Gökalp’in etkilerini unutmadığımızı hattâ onun bazı şiirlerini hatırladığımızı belirtelim.[2] [3]

Okudum anlamadım

Tercemeler pek yavan

Mânâsı, ruhu büyük

 Bu lisan, başka lisan

mısraları bize, basit ve coşkusuz da olsa Tanrı ile doğrudan iletişim kurmak isteyen bir psikolojiyi düşündürür. Kültür ve eğitim anlayışındaki değişmeler, Kur’an dilinden aydım uzaklaştırmıştır. Hiçbir tercüme asim aynı değildir. Bunun için tercümeler asim sıcaklığım vermez. Mânânın büyüklüğü tercümelerde kaybolur. Kur’an tercümeleri bilgilendirir, ama heyecanım vermez. Aslında onun lisanı sırf Arapça da değil; o başka, farklı, ilahi bir lisandır.

Hüseyin Suad; İslam felsefesinin, tasavvufun derinliklerine açılabilecek işaretler verir. Ama bunlar, düşüncenin kolayca ulaşabildiği ve kültürde hazır bulunan anlayışlar olmaktan pek de öteye gitmez. Başka bir söyleyişle bunlar onun hayatının meselesi veya parçası değillerdir.

Tanrı elle tutulmaz, gözle görülmez, ama vardır. Onun varlığı her şeyi kaplamıştır. Dolayısıyla onun dışında bir darlık yaşanır. O zaman ister istemez onun dışında birşeyin olup olmadığı sorusu akla gelir. İşte bu noktada, mısra doldurma, kafiye tamamlama anlayışı bizi bırakmaz. Fakat şair, bizim bu konuda derinleşmemize hiç yardımcı olmaz. Hattâ bizde kafiye hatırı için söylenivermiş duygusunu uyandıran mısralar dile getirir. Nitekim

Yokluğun varlık mıdır?

Varlığın darlık mıdır?

Ebediyyet içinde,

Âlem mezarlık mıdır?

mısraları bu duygumuzda pek de haksız olmadığımızı düşündürür.

Dünyâ, âlem oyuncak,

Hakikat ben, sen ancak,

Almaz hayâlim seni,

Ey hayâl üstünde hak!

mısraları ile Tanrı’nın idrakin de üzerinde olduğunu hissederiz. Ve

Olma sen benden uzak

Kalamam senden uzak

Elbet seni bulurum,

Olursam tenden uzak.”

mısraları ile de maddî varlığrmızı silmeden ona ulaşamayacağımız söylenmiş olur.

“Diyorlar”, “zannedersem” gibi şüphe ve tereddüt ortaya koyan fiilleri kullanan şair, yalvarıp yakarmak yerine, kötümser bir bakış açısı içinde Tanrı, kâinat ve insanı bir değerlendirmeye tâbi tutar. Görüldüğü gibi ifade, nâzikâne ve hürmetkâr olmaktan uzaklaşıp, sitemkâr bir hal almıştır.

Sosyal olayların dayanılmazlığı, hele Balkan, I.Dünya ve İstiklâl Harbi yıllarında yaşanan ıstıraplar pekçok aydınımızı ve şairimizi bunaltmıştır. Bu bunaltı onları Tanrıya serzenişte bulunmaya sevketmiştir. Bunun en çarpıcı örneklerini Mehmet Akif te görürüz. Bir şiirinde o,

Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabahı?

Mahşerde mi bîçârelerin, yoksa felahı!

Nûr istiyoruz,.. Sen bize yangın veriyorsun!

“Yandık!” diyoruz.. Boğmaya kan gönderiyorsun![4]

derken bir başka şiirinde

Ey bunca zamandır bizi te’dîb eden Allah;

Ey âlem-i İslâm’ı ezen, inleten Allah! [5]

demektedir. Hüseyin Suad da İstiklâl Harbi yıllarında ordumuzun Eskişehir ric’atinde, “İsyân” başlıklı bir manzume yazmıştır. Şairimiz “Hakk için”, “hakkımız için” girişilen bu savaşta, iki yıldan beri maddî plândaki bütün çabalara ve edilen bütün dualara rağmen bir zafere ulaşılmadığı için ıstırap içindedir, bunalmıştır. Tanrı’ya

“Var mısın yok musun nesin söyle?

Durma karşımda put gibi böyle [6]

diyerek âdeta isyan eder. Fakat bu isyanın hemen arkasından tövbe edilir ve aff dilenir. O, vatanım çok seven bir insandır.

“Tövbe bin kere tövbe Allah’ım

Yanıyor rûh-ı kalb-i iz’ânım

Beni affet bugün perişânım

Çünkü bir taş değil, bir insânım.

Tövbe ey Tanrı ey penahgâhım

 Beni affet… bugün lisânımdan

Ne çıkarsa küfr, figan, isyân

Hepsinin sâiki: Bu derd-i vatan.” [7]

Şair “Gâve’nin Kadir Duası” başlıklı manzumesinde şathiyye üslûbunu kullanır. Yalnız sonunda Tanrı’dan günahlarım affetmesini taleb eder. Talihinden şikâyetçi olduğu halde, kendisi olmaktan memnun bulunduğunu da ifade eder. Bu mısraların altında Allah’a karşı bir serzeniş ve hafif bir küskünlük yatar. Kendi kendisine yeterli oluşunu söylerken de bu incinmiş duyguların tesiri sezilir. Bu arada kendi kısmetsizliğinden de yakman şair, Allah’ın kısmetleri dağıtırken kendisini saf dışı bıraktığını söyler.

“Dağıtırken elin herkese kısmet

Taksimde der-kenâr oldum akıbet,

İstersen afvetme, istersen affet,

Kendime kendi var olduğum yeter.”

Taassubtan şikâyet eden şair, hurafelerden kurtulmak için Tanrı’ya dua eder. “Biraz da Fânilik” adlı manzumede kozmik unsurlardan hareketle varlığın sırrı üzerinde durur. İnsan zihniyeti değişmeli, cehaletten doğan batıl inançlardan kurtulmalıdır. Canlı bir varlık olarak düşünülen kâinatın ruhu, bir ölçü dahilinde hareket eder, sallanır. Ve onun beşiği, asla ninni dinlemez. Burada kâinâtın bir düzen içinde olduğu söylenmektedir. “Ninni” kelimesi masal, hurafe ve hakikat dışı manalarım ifade etmektedir. Bir feza, diğer fezanın seyredildiği penceredir. Acaba bu kâinatın ucu hangi hayal edilen göklere kadar uzanır. Kâinat, bütün haşmeti ve değişmez düzeni içinde yer alırken, “feylezofân-ı hayat” (insanlar) hâlâ efsaneleri dinler dururlar. Zihniyet bozukluğunun her yerde bin kurbanı vardır. Cehaletin yeryüzüne açtığı yaranın derinliği çok büyüktür. Son beyitte taassubun din yoluyla salgın bir hastalık gibi yayıldığı söylenir.

“Sallanır rakkas-ı mikyâs üzre ruh-ı Kâinât,

Dinlemez bir ninniyi asla onun gehvâresi

Hangi eflâk-i tahayyüldür acep hiçin ucu,

Bir fezâ diğer fezânın revzen-i nezzâresi,

Nağme-i efsâneyi inler durur hâlâ bakın,

Feylezofan-ı hayâtın zuma-i nakkaresi,

Karha-i zihniyetin her yerde bin kurbânı var

Pek derindir, hakk-ı cehlin yeryüzünde yâresi,

Kurtar, ey Tanrım, bu salgın hastalıktan âlemi,

Neşreder taunu edyân-ı taassub faresi.

 

Âkifin

 

“İnmemiştir hele Kur’an, bunu hakkıyla bilin,

Ne mezarlıkta okunmak, ne fal açmak için”

beytini “Müslüman olanlara” adlı manzumesinin hem başında, hem de sondan bir evvelki beyitinde iktibas eden şair, insanımızı hurafenin ve cehaletin karanlığından çekip çıkarmak ister. Biraz da ironik bir üslûpla kaleme alınmış olan bu manzumede şair, ikaz vazifesi görmek ister. Taassup mes’elesi, bu dönemin roman, tiyatro, hikâye ve şiirlerinde en çok işlenen konulardan biri olarak karşımıza çıkar.

“Kara kuvvetten evet, Mehdi çıkar, cinci çıkar,

Bu bataktan ne bir elmas, ne de bir inci çıkar.

Okuyun taşlara, din bilmeyen insanlar için,

Ne kadar varsa hurafât, o mu sermâye-i dîn?

Vatanın dîni bugün hakka ibâdet yalnız,

Bunu öğrenmeliyiz hâsılı câhil kalırız.

Ne demiş bak, koca Âkif, koca dindâr şaîr,

Okudukça okurum, rûhuma bir cezbe gelir.

“inmemiştir hele Kur’an, bunu hakkıyla bilin

Ne mezarlıkta okunmak, ne fal bakmak için.”

“Bizi irşâd edecek işte İlâhi bir söz,

Oynatıp durmayalım perdede artık Karagöz.”

Hüseyin Suad, eşi Efzayiş Suad’ın ifadesine göre, Bektaşî tarikatına giren bir yakınından etkilenmiştir. Şairin manzumelerinde zaman zaman kendisini gösteren bu tesir “Hz. Ali”, “Hz. Haşan ve Hüseyin”, “Haydar”, “Murtaza”, gibi isimlerle “Düldül”, “Zülfikar” gibi kelimelerin kullanılmasına vesile olmuştur. Bu kelimeler İslâm kültürünün, bilhassa tasavvuf ve tekke anlayışının kullandığı unsurlardır.

“Hak Erenler Bağından” adlı manzumede dolaylı yoldan bir tesirden ziyade, doğrudan doğruya bir bağlılığın mevcudiyeti hissedilir.

Sönmeyen bir ocağın nârına hasret külüyüz

Savurup kahredemez bâd-ı kazâ örgülüyüz

Hak erenler sesimizden de mi fehm eylemedi

Biz bu bâğ-ı İremin bağrı yanık bülbülüyüz

Nefha-i pîr ile sahn-âver-i gülşen olalı

Sahn-ı gülzâr-ı kemâlin lekesiz sünbülüyüz

Uçurup aşk-ı Hüseyin ü Hasan’ı tâ bade

Murtezâ-yı ezelin şâh-per-ı Düldül’üyüz.”

Bazı nefesler de kaleme alan şair, Mazlûm Baba adlı bir Bektaşî Dedesi’ni konu alan bir manzume yazar. Bir ramazan günü, iftar vakti Mazlum Baba’ya misafir olan şair, sade bir söyleyişe Yunusvarî bir edaya bürünür.

“Attık topu biz cümleten

Bâb-ı rızâya girmeden

Ey Haydar-ı Kerrâr Ali

Kurtar bizi gel bari sen

 

Mecnûn’u yok, Leylâsı yok

Sahrâların sevdâsı yok

Bin âdem-i bîçârenin

Bir tanecik havvâ’sı yok

Ben neyleyim Havyaları

Bekler gönül ferdâları

Zâhidlere terk eyledim

Cennetteki tûbâları

Ben kimsesiz, sen kimsesiz

Öksüz müyüz dünyâda biz

Girdik erenler bâğına

Ehl-i âbadır gayemiz

Çektim sona bir hak nefes

Râzı dilimdendir bu ses

Dandan da dan, dandan da dan

Allah bes bâki heves

Hüseyin Suad’ın dine karşı olmadığını, serzenişlerine rağmen Tanrı’ya sığındığını, esasen bu serzenişlerin imandan kaynaklandığım, özellikle Bektaşiliğe ilgi duyduğunu, tekke kültürüne ait unsurlara yer verdiğini söyleyebiliriz. Ama bunlara rağmen onun dindar bir şair olduğunun eserlerinden çıkarılamayacağı, dinî ve İlâhî meselelerin onda ne huzursuzluk, ne de bir huzur kaynağı olduğu; belki de kültürün bir parçası olarak yer aldığı söylenebilir.

Sh: 56-67

Kaynak: Hüseyin Suad Yalçın Ve Eserleri ,Yrd. Doç. Dr. Belkıs GÜRSOY, Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü 1996, Ankara

[1]Tevfik Fikret, Rübâb-ı Şikeste, İkinci Tab, Dersa’adet 1316/(1900-1901), s.218-219

[2] Ziya Gökalp’in bu konudaki şiirleri burada anılabilir. Ziya Gökalp, “Vatan”, Şiirler ve Halk Masalları, haz. Fevziye Abdullah Tansel, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1977, s.100-101,

[3]”Lisan”, A.g.e., s. 106-107 (Daha geniş bilgi için bk. Dinî Müceddidler, Mustafa Sabri, Evkaf Matbaası, İstanbul 1338 (1922), s. 197-200, Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi, Eser Matbaası, İstanbul 1977, 5.cilt, s.1916-1939

[4]Safahat, İstanbul 1993, s. 191 (Şiirin altında 10 Nisan 1913 tarihi var.)

[5]A.g.e., s.267 (Bu şiirin altında 14 Ocak 1915 tarihi kaydedilmektedir.)

[6]Gâve Destanı, s.68

[7]A.g.e, s. 68

BAŞA DÖN

 

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s