ŞÜKÜR

 

 

Hzl: Aslı Gül

Eskiden bir köşede gözleri bu dünya’dan öteleri izlerken bir eliyle tesbih çeken büyüklerimize “nasılsın?” diye sorulduğu zaman, o an irkilip:

-Allah’ıma şükürler olsun. Hamd olsun. Çok şükür! 

Deyiverdikten sonra sorulan “ nasılsın”  sorusunu sanki yaratandan gelen bir hal hatır sorma sayarlardı. Hazret-i Mevlânâ ne güzel buyurmuştur:

“ Allah’a şükretmek herkesin boynunun borcudur. Kavga etmek, suratını ekşitmek, “şükür” değildir. “

 Şeyh Sâdî-i Şîrâzî de bizleri şükür konusunda:

“Yolu üzerindeki kuyuyu fark etmekten âciz bir kör gördüğün zaman (sana verdiği görme nîmeti için) Allâh’a şükret. Şükretmezsen, sen de kör sayılırsın.”

Diyerek uyarıda bulunur.

Nedir ki bu şükür diyenler için : Arapça ş-k-r kökünden gelip, teşekkür, nimeti dile getirme, yapılan iyiliğin makbule geçtiğini dile getirme, iyiliği yapanı övme, nankör olmama, nimetin kıymetini bilme manalarına gelir.

Şükür, nimet verenin nimetini saygı ile itiraf etmek demektir. Yahut şükür, nimetin yalnız Allah’tan olduğunu bilmektir ki bu tevhidin esasıdır.

Şükrün üç çeşidi vardır.

Dilin şükrü, kalbin şükrü, bedenin şükrü.

Kalbin şükrü, nimeti verenin Allah olduğunu bilmektir. Dilin şükrü, Allah’ın verdiği nimeti zikrederek O’na hamdetmektir. Bedenin şükrü ise Allah’ın yasaklarından uzak durup, emirlerini tutmaktır..[1]

Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem buyururlar ki:

“Îman iki kısımdır. Yarısı sabırda, yarısı şükürdedir.”

(Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, VII, s. 127)

Sadece hâl ile değil kâğıt ve kalem ile bir edebi eserin yazış aşamasında bile önce besmele sonra şükredilerek başlanırdı. Kanunî zamanında meşhur olmuş şâir ve âlim Za’ifî de Gülşen-i Mülûk adlı siyaset-nâme nitelikli risalesinin sebeb-i telif bölümünde, eserini Kanunî Sultan Süleyman’ın isteği üzerine yazdığını söyler.[2]  Ve

 

Olsa bin başum bin ağzum her ağuzda bin dilüm

Bunca diller her nefes şükr itse dimem şâkirüm

 

Ben niçe kâdir olam şükr itmeğe dâyim sana

Şükre tevfîk itdigün şükrinde dâyim kâsırum

 

Yani şöyle anlatılmak isteniliyor:

 

“Bin başım, bin ağzım ve her ağzımda bin dilim olsa,

Bütün dillerim de her nefeste şükretse yine de şükreden bir kulum diyemem.

 

Ey Allah’ım sana layıkıyla şükretmeye benim gücüm nasıl yetsin…

Şükretmeme yardım ettiğin halde buna şükretmekten bile acizim.[3]

 

Hakka şükür ederek sözlerine başlarken, şairlerimizden Fazıl Hüsnü Dağlarca Hamd ü Sena isimli şiirinde :

 

“Ne ki mevcûd ise âlemde, güzel, doğru iyi;

Arayan fikri, bulan rûhu, seven sevgiliyi

Bize bahşetmiş olan Hazret-i Rahman’a şükür

 

O büyük Rabb’e şükürler ki, ayak bastığımız

Yeri halketti barınsın diyerek varlığımız;

Ve yer üstünde hayâlin cereyânınca uzun,

Serdi gök kubbeyi seyrânı için rûhumuzun;

O büyük Rab ki, ışıklar yakıyor göklerde,

Lûtfunun feyzini görsün diye insan yerde;

En büyük nimete hamd, en küçük ihsâna şükür”

 

Ve  sonra bizlere şair:

“En güzel vuslatı tattırmak için mahşerde

Bize, gündüz gece, zehrettiği hicrâna şükür.”

Dizeleri ile bu dünyadaki acılara da şükür etmemiz gerektiğini anlatır.

Dertsiz baş mezarda dikili taş demiş atalarımız. Bu dünya bir imtihan dünyası. Peki ne yapmalı sorusuna bir cevap arayanlar için  Sultan Veled, Hz.  Rebabname isimli eserinde :

 

“Ey şöhret sahibi,

dünyada iyi, kötü, yaş, kuru ne varsa…

Cümlesinde şükürle şikayet gizlenmiştir. Kiminde az, kiminde çok. Bir kısmı  zevk ve neşe bir kısmı da keder ve mihnettir.

Yarısı tatlı ve iyi, yarısı da acı ve kötüdür.

Bunlardan hangisi gözüne ilişirse ondan haber verirsin. Eğer iyi tesadüf ederse şükür, fenaya rast gelirse şikayet edersin.

Bazen iyi tarafını görerek memnun, bazen de fena tarafını görerek dertli olursun. Çünkü bulunan her şeyin yarısı neşe, yarısı kederdir.

Mutluluk kısmı, cennet ağaçlarından kopmuş bir dal, keder kısmı da cehennem ateşinden ve dumanından bir parçadır. Cenab-ı Hak bu dünyada her ikisinden de örnekler vermiştir. Ta ki faydanı, zararını anlayasın. Bütün eşyada bunu görürsün.

Bazen kabul, bazen red.

Dünyada zahmetsiz hazine (emeksiz nimet) yoktur. İlim de tekrar tekrar okumakla elde edilir. Dikkatin bizzat ilme yönelince sever, imrenirsin. Nasıl elde edileceğini düşününce de, kolay olmadığını anlayarak, vazgeçmek istersin. Yalnız ilim değil, her şey böyledir. Bir taraftan kabul, diğer taraftan red. Fakat bu haller aşktan doğarsa, aşk bir şahıs, âşık da onun aleti olursa, o vakit her iki tarafa da şükür gerekir. Âşığı her ikisi de vuslata erdirir.

Hastalık da sağlık da aşkı visale erdirmek hususunda beraberdir. Bu sıfat âşıkların özelliğidir. Başkalarında bulunmaz. Nasıl olur ki istenmeyenler aynı zamanda istensin. İyi de kötü de her şey âşık için ilerleme vasıtasıdır.

Âşık olmayanlar için fena, fenadır. Âşık olmayanlar için iyi şeyler faydalıdır, fakat fena şeyler onu visalden men eder. Eğer bu noktada nurlu bir şuur elde edebilirsen, dikenler, yanında gülşen olur.[4]

 

Sözümüzü Sultan Veled kuddise sırruhu’l-âlî Efendimizin bu güzel sözleri ile tamamlayarak bizi yaratan rabbimize her an şükreden kullardan olmamızı niyaz ederiz.

Aslı Gül

 

 

 

 

 


[1] http://isamveri.org/pdfdrg/D02364/1997_2/1997_2_SOYSALDII.pdf, Tasavvufta sabır ve şükür kavramları üzerine bir inceleme, s:108

[3] Gülşen-i Mülûk, Vedat Ali Tok, s:63

[4] http://semazen.net/download/Rebabnname.pdf, Sultan Veled, Rebabname, s:9-10

BAŞA DÖN