XII. ASRIN SON YARISI İLE XIII. ASRIN İLK YARISINDA ANADOLU

Seyyid Burhâneddîn’in yaşadığı XII.asrın son yarısı ile XIII.asrın ilk yarısında Anadolu halkı henüz haçlı ordularının zulüm, yağma ve katliâm etkilerinden kurtulmadan, doğudan daha büyük tehlike olan Moğol tehlikesi başgösterdi. Eflâkî’nin Menâkıbı’nda anlatıldığına göre Bahâeddîn Veled, Belh’ten ayrılmadan önce, Seyyid Burhâneddîn Belh’ten ayrılıp, Tirmiz’e gitmiş ve orada inzivâya çekilmiştir. Arkasından da Hocası Bahâeddîn Veled, Belh’ten göç etmiş, O’nun Belh’ten göç etmesi hususunda çeşitli görüşler varsa da, asıl sebep Moğol tehlikesinin yaklaşmış olmasıdır.

Doğuda Horasan bölgesinde Moğollar büyük tahripler ve katliâmlar yapmışlardı. Cengiz Han Belh üzerine yürüdüğü vakit, Belh’liler büyük bir direnme göstermiş, bu durum Cengiz Han’ın gücüne gitmiş, tekrar Belh üzerine hücum ederek onları mağlup edip, büyük küçük herkesi öldürmüş, hâmile kadınların karınlarını yarıp, hayvanlarını öldürüp, Belh’i yerle bir etmişti. Yine Moğol ordusu Belh’te bulunan birçok mescidi ateşlemiş, bunun sonucu, bu mescidlerde bulunan dört bin Kur’ân metni yanmış, elli bine yakın bilgin, öğrenci ve hâfızı öldürmüşler, iki yüz bin inşam da katledip yere gömmüşlerdi.

Bahâ Veled, seyahati esnasında henüz Bağdat’tan ayrılmadan Önce, Cengiz’in Belli ve Horasan bölgelerinde şehir ve köyleri yağmalayıp, insanlarım öldürüp, birçok esir aldığı haberi O’na ulaşmıştı.

İşte yukarıda belirttiğimiz hususlar, doğuda, Moğol zulmünün ne derece şiddetli olduğunu göstermektedir.

Seyyid Burhâneddîn, Babası Bahâeddîn Veled’in ölümünden (H.628 /M.1231) bir yıl sonra Konya’ya geldiğine göre, Seyyid’in Anadolu hayâtı, Sultan I.Alâeddîn Keykubâd, (M. 1220-123^7) ile oğlu II. Gıyâsieddîn Keyhüsrev’in (M. 1237-1246) saltanâtlan zamanını kapsamaktadır.

– I. İzzeddîn Keykâvus ölümünden önce Haleb’e sefere çıkmıştı; fakat Melik Efdal’ın hiyâneti üzerine Elbistan’a dönmeye mecbur kaldı. Sultan hiyânete uğradığı düşüncesiyle, devlete birçok; hizmet etmiş değerli emirleri öldürttü. Bu yüzden aşın vicdan azâbı duyması ve Eyyubilere karşı fazla hiddet ve öfkesinden dolayı vereme tutularak, vefât (M. 1220) etti .

I.İzzeddîn Keykâvus’un vefâtı üzerine kardeşi I.Alâeddîn Keykubâd hapisten çıkarak, sultan olması ile Anadolu Selçuklu Devleti en büyük yükselme devrini yaşamıştı.

Halîfe Nâsır li-Dînillah, Keykubâd’a saltanat menşûru, şâir hâkimiyet âlâmetleri ile meşhur süfî Şihâbeddîn Ömer Suhreverdî’yi? Konya’ya gönderdi (M. 1234). Suhreverdî’nin Seyyid Burhâneddîn’i ziyâreti bu seyahat esnâsında vuku’ bulmuştur.

Alâeddîn Keykubâd sultan olunca, tehlikenin büyüklüğünü anlayıp, Moğol istilâsına karşı ülkeyi içten ye dıştan düzenleyip, tedbirler almaya başladı. Zira Moğollar Hârizmşahlar imparatorluğunu kısa sürede çökertmiş, süratle batıya doğru ilerlemekteydiler.

Keykubâd gelecekte bir istilâ tehlikesine karşı siyâsî ve askerî tedbirler alıp, hudud kalelerini tahkim ederken, memleketin ortasında bulunan Sivas, Kayseri ve Konya gibi büyük şehirlerin de surlarını ve kalelerini yeniden inşâ ettiriyordu. Eflâkî’nin ahlattığına göre, Alâeddîn Keykübâd, Konya’da yaptırdığı sur ve kaleleri Mevlânâ’nın babası Sultanu’l Ulemâ’yı, gezdirdiği vakit, Bahaeddîn Veled,” Sellere ve düşman süvarilerine karşı çok güzel ve kuvvetli bir kale yaptıaFakat mazlûmların duâ oklanna karşı ne yapabilirsin? Şen adâlet ve ihsan kalesi yapmağa çalış,” der.

Görülüyor ki O,maddî tedbirleri takdir etmekle beraber Sultan’dan adâlet göstermesini, halka iyilikte bulunmasını istemiştir.

Antalya yakınında: bulunan askerî ve ticârî önemi büyük olan Kölonores kalesi fethedilip (M. 1223), şehir ve kalesi yeniden inşâ edildikten sonra, Sultanın adına izâfeten, Alâiye (Alanya) ismi verilmiştir’ Bu şehir Keykubâd ve halefleri için kışlık konaklama merkezi olmuştu.

Kastamonu uç beyi Hüsâmeddîn Çoban, Kırım’daki ticâret limanı Sugdaki alıp, birçok Rus ve Kıpçak beylerini Selçuklu Devletine katılmaya mecbur etti. Güneyde Anamur ve Silifke’ye kadar bütün kaleler fethedilip, bu bölgelere Türkmenler yerleştirildi.

Moğollarla uğraşan Celâleddîn Harezmşah’la, Hrıstiyanlarla savaşan Keykubâdın araları önceleri iyi idi. Celâleddîn, Keykubâd’a yazdığı mektubunda: “Ayni dine ve millete mensubuz ve cihâd yolunda beraberiz” diyor. Keykubâd’da cevâbî mektubunda: “Tatarlara karşı müslümanları sevindirdiğini” belirtiyordu. Fakat Celâleddîn’in, Eyyûbîlerin elindeki Ahlat şehrini alıp, halkını katliâm yapması ile Alâeddînle araları açıldı.

Harezmşah, cesur ve askerî alanda büyük kumandanlardan biri sayılmasına rağmen siyâsî hatâlarından dolayı ve Erzurum emiri, Cihânşahin tahriklerine uyarak, Keykubâd’a karşı cephe aldı. Neticede aralamada vuku’ bulan savaşta, Erzincan yakınında Yassı Çemende Celâleddîn mağlup (M. 1.230) oldu. Mağlup olan Celâleddîn, Harput tarafına kaçınca, bir kürt tarafından 1231 de öldürüldü. Celâleddîn’in ölümünden sonra Selçuklu Devleti, Malatya havalisine kadar yağma yapan, Moğollarla komşu olmuştu. Eflâkî, Menâkıbı’nda, Celâleddîn’in Mevlânâ hânedânına ve halka karşı zulüm ettiğinden bu olay başına geldiğim belirtip,’ şu beyiti kaydeder

“Zâlim öldürüldü,dünya insanları hayata kavuştu.

Herbiri yeniden Allah’ın kulu oldu ”

Keykubâd, Moğol elçileriyle-temas ederken, gelecekteki Moğol tehlikesine karşı da. tedbirler ve hazırlıklar yapıyordu. Emîr Kemaleddîn Kâmyâr da Van’dan Tiflis’e kadar beldeleri fethediyor, müstahkem mevkilere asker yığıp ve nüfusu seyrekleşen bölgelere de Türk halkı yerleştiriyordu.

Mısır Eyyûbî hükümdan Melik Kâmil’in Mardin’e kadar gelip, bu bölgeleri tahrip edip, ahalisini katletmesi üzerine, Alâeddîn Keykubâd, ordusunu Kayseri yakınında Meşhed ovasında toplayıp, geleceğe âit önemli kararlar aldı. Oğlu İzzeddîn Kılıçasları’m velîahdlık merâsimi icrâ edildi. Merâsime katılan yabancı devlet; elçileriyle, Musul’a kadar ilerlemiş Moğol tehlikesine karşı müşterek hareket etmek üzere karara varıldı. Fakat Keykubâd, elçilere verdiği ziyâfette zehirlenerek öldürüldü (M.1237) ve bu ittifak da gerçekleşemedi.

Alâeddîn, düşmanlarına karşı şiddetli davranmış, fakat adâletten de ayrılmamıştır. Bu yüzden haşmet ve kudreti halk arasına yayılmış, kendisine de itâat edilmiştir. Alâeddîn’in ölümünden sonra Selçuklu Devletinin haşmeti sönmüş, ilerleme devri duraklamaya ’yüz tutmuştur.

Keykubâd’in vefâtı üzere velîahd İzzeddîn Kılıçaslan’ın yerine beylerin ve emirlerin müdâhale etmesi ile Erzincan Meliki II. Gıyâseddîn Keyhüsrev tahta (M.1237-1246) çıktı. Alâeddîn; Keykubâd, büyük oğlu Keyhüsrev’in kifâyetsizliğini bildiğinden, İzzeddîn’i velîahd tayin etmişti. Keyhüsrev kendisini meşrû Vârisi olmadığını bildiğinden, herşeyden korkuyor Ve öldürülmesinden endişe ediyordu. Bu liyâkatsiz Sultan muhteris Sa’deddîn Köpek’in tesiri altında kaldı. O’nun telkinleri ile Harezm beyi Kayır Hanı öldürttü .Kayır Han’ın ölümü üzerine Hârizm beyleri ve askerleri, Selçuklu Devletine hizmeti bırakarak, Kayseri’den ayrıldılar. Yollan üzerindeki köy ve kasabaları yağma ve tahrip ederek, Malatya’ya doğru çekildiler. İsyan eden Harezmli kuvvetleri uzun zaman devletin başına gâileler açıp , Suriye hududlarında asâyişsizlik unsuru hâline geldiler.

Bu arada Selçuklu ülkesini baştanbaşa sarsan Babâî harekâtı (M.1240) patlak verdi . Babâî harekâtı Selçuklu Devletinin güç birliğini sarstığı gibi, Moğolların da Anadolu’da baskı ve zulümlerini arttırmalarına sebep oldu. Baba İshak’ın az bir güçle Selçuklulara karşı ayaklanması, Moğolların cesâretini artırıp, Anadolu’ya istilâ girişimlerini sağladı . Moğol, kumandanı Baycu Noyan Erzurum’u işgal (M, 1242) edip, şehri yakıp yıkarak, halkını katletti. Ertesi yıl yine Baycu, bir ordu ile Anadolu içlerine girerek, büyük bir Selçuklu ordusunu Sultan II.Gıyâseddîn Keyhüsrev’in korkaklığı ve tedbirsizliği yüzünden Kösedağı mevkiinde yenilgiye (M. 1243) uğrattı .Bu yenilgi Anadolu Selçuklu Devletini esârete düşürüp, yıkılmasına sebep oldu.

Kösedağ yenilgisinden sonra Moğollar, Sivas’ı yağmalayarak, yürüyüşlerine devam edip, Kayseri’yi muhâsaraya aldılar, Hajik oğlu Husâm adlı Ermeni dönmesinin ihâneti ile Kayseri’yi işgal edip, halkını kılıçtan geçirdiler .

Seyyid Burhâneddîh’in Kayseri’de, Moğol askeri ile karşılaşması, bu yağma sırasında olsa gerek. Seyyid’e karşı Moğol askeri kılıcını çekerek, hücresine geldi. O’na:”Ey! sen kimsin ?”diye bağırdı. Seyyid,” Ey! deme, çünkü sen her ne kadar Moğol kıyafetine bürünmüşsen de bizce biliniyorsun “. Seyyid, yanında olan arkadaşlarına :” Hırka içinde saklı olan bu adam, Tanrı kubbeleriyle örtülü olanlardandır” dedi. Biraz sonra bu adam Seyyid’in ayaklarına dinârlar saçıp, müridi oldu . Bu yağma ve katliâm olayları Selçukluların merkezilik siyâsetini sarsıp, Moğollara bağlı haraç veren, tâbi bir beylik hâline getirdi.

Gıyâseddîriin ölümünden (M. 1246) sonra üç oğlu, I. îzzeddîn Keykâvus, IV.Rükneddîn Kılıçaslan ve II.Alâeddîn Keykubâd’ın aralarında taht mücâdelesi başladı.

– Üç kardeş arasındaki taht kavgası, Mu’inüddîn Pervâne’nin desteği ile IV. Rükneddîn Kılıçaslan’ın lehine sonuçlandı .

Mevlânâ ile birçok münâsebeti olan Selçuklu veziri Pervâne, kendi devrinde nisbî bir düzen sağlamasına rağmen Moğollara bağlı siyâseti ile kendi mevkiini kuvvetlendirip, Selçuklu Devletini ağır vergiler altında ezdirip, koskoca Selçuklu Devletini Moğol eyâleti hâline getirmişti .

Sosyal Durum

Siyâsî bölümde belirttiğimiz üzere Anadolu Selçuklu ülkesi I. Alâeddîn Keykubâd’ın gayret, çalışma ve almış olduğu geniş güvenlik tedbirleri sayesinde, ülkenin refah seviyesi yükselmiş ve her sahada ilerleme kaydetmişti. Başlangıçta Moğollar Selçuklu devletinin kudret ve haşmetini düşünerek, Selçuklu ülkesine saldırıp istîlâ etmekten çekinmişlerdi.

Moğollar Türkistan’dan sonra Horasan, İran, Azerbaycan ve Kafkasya’ya kadar istîlâ dalgaları şeklinde ilerleyince, ölüm korkusu ile bu bölge halkları Anadolu içlerine doğru akın ediyorlardı. Bu göç dalgası içerisinde, birçok âlimler, mutasavvıflar, şeyhler, şâirler, sanatkarlar ve tüccarlar da bulunuyorlardı. Anadolu’ya gelen ilim ve sanal adamlarından bazıları da Arap ülkelerinden geliyorlardı:

Anadolu Selçuklu topraklan konumu bakımından büyük ticâret yollan üzerinde bulunuyordu. Bu durum ülkenin iktisâdî ve medenî bakımdan yükselmesini ve gelişmesini sağlıyordu. Anadolu’da gelişen milletler arası ticârî faaliyetler sayesinde, Keykubâd büyük şehirleri sağlam surlarla çevirmekle kalmayıp, çâmî, medrese, hamam, hastahane, tersane, köprü ve kervansaraylarla da süslemişti. Keykubâd, ticâret kervanlarının emniyet ve istirahatı için birçok kervansaraylar kurdurmuş, bu kervansaraylarda konaklayan yolcuların ihtiyâç ve iâşelerini temin etmek üzere, vakıf koyun sürüleri de bulundurmaktaydı. Kervanların yollarda tecâvüze, uğraması hâlinde, zararları devlet tarafından karşılanıyordu. Bu konak yerlerinde yolculara zengin-fakir, müslüman-hıristiyan din farkı gözetmeksizin eşit miktarda karşılıksız yemek verilip, hayvanlarının bile ihtiyâcı temin ediliyordu. Selçukluların sahip olduğu bu hayırseverlik örneklerine, henüz çağımız insanları ulaşmış değildir.

Sultan Alâeddîn, Moğol istilâsını kaygu ile takip edip, saltanatı esnasında gerekli tedbirleri alarak, ülkesini Moğol tehlikesinden korumayı başarmıştı. O’nun ölümü ve oğlu II.Gıyâseddîn Keyhüsrev’in şahsi meziyetlere sahip olmayışı sebebiyle Moğollar Selçuklu topraklarını istilâya giriştiler.

Sultan Alâeddîn’in ölümü ile Anadolu’da düzen ye âsâyişin kalmayacağını. Eflâkî, Menâkıbı’nda naklettiği bir rüya yorumu ile halkın bu düşüncesine tercümân olur. I.Alâeddîn Keykubâd rüyâsında : Başını altun, göğsünü ham gümüş, göbeğinin aşağısını da tunçtan olduğunu görür. Bu rüyânın yorumu Mevlânâ’nın babası Sultânü’l-Ulemâ’ya sorulduğu zaman, O da: “Sen dünyada oldukça insanlar rahat, temiz yaşayacaklar ve altun gibi kıymetli olacaklar.. Senin ölümünden sonra âdî ve haris insanların başa geçeceğini Moğol istilâsının dünyayı harabeye çevireceğini, din âlimlerinde vekar ve temkinin kalmayacağı” tarzında yorumlar.

Keykubâd’m ânîden ölümü ve ülkedeki sosyal bozukluklar sonucu ortaya çıkan Babâîler (M;1240) harekâtı ile dürüm birdenbire değişmiş, devletin zaafı görülmüş ve Moğolların Selçuklu topraklarına saldırmasına imkân vermiştir.Gerçekte Babâî harekâtını hazırlayan Baba İshâk, ülkenin sosyal ve ekonomik bozukluklarını iyi değerlendirip, câhil halkın dinî duygularını istismar ederek,; fakir halka mal ve ganîmet va’dederek, Sultan II.Gıyâseddîn Keyhüsrev’in kötü idâresini ve sefâhat hayatını da yayârak; O’na karşı halkı ayaklandırmaya hazırlamıştı .Bu ayaklanma esnasında kendisini güvende hissetmeyen, Sultan II. Gıyâseddîn Keyhüsrev ordusunu terkederek, soluğu Kubâdâbâd sarayında almıştı. Sultan, aklî ve ahlâkî zaafları yanında, korkaklığı ile de devleti sahipsiz bırakmıştı. Bu isyan sırasında baba taraftarları ve Selçuklu kuvvetleri büyük kayıplar verip isyanlar bastırılmıştı.

Babâî isyanına katılan bir kısım halk, Baba İshak’ın peygamberliğine inanacak kadar cehâlet göstermiş, hattâ O’nun peygamberliğine inanmıyanları öldürmekten bile sakınmamışlardı. Baba İshak öldürüldükten sonra bile Babaîlerin etkisi uzun zaman Anadolu’da devam etmişti. Selçuklu devletinin idârî kadrosunda Horasanlı ve İranlı kimselerin bulunması, Türkmenlerin geri plânda kalmasına sebep olmuş, bu yüzden de uç bölgelerde otonom bir hayat yaşıyorlardı. Türkmenler, nüfûs ve siyâsî bakımdan büyük bir önem taşımakta olmasına rağmen sıkıntı ve fakirlik içerisinde hayat sürmekte idiler. Halbuki Türkmenler savaşçı ve mücâdeleci bir ruha sahip oldukları için Moğollara karşı direnmelerde ve ayaklanmalara öncü olmuşlardı. bütün sıkıntı ve güçlükleri daha fazla bu kesim çekmekte idi.

Selçuklu idârecilerinin ve yüksek zümrenin Moğollara karşı tutumları, Türkmenler tarafından çeşitli eleştirilere uğramıştır. .Selçuklu devleti zayıf düşünce, idâreciler, tabiîlerinin yanında mevki elde etmek uğruna halka kötü davranıp, ağır vergiler koymuşlardır. Mustevfî Fahreddîn Kazvînî, Moğolları memnun etmek amacı ile halka ağır vergiler koymuştu. Yine Mültezim Kızıl Hamid de, siyâsî çalkantılardan faydalanarak, vergileri kendi adına toplamaya başlamıştı. Bu olayların çoğu idârenin zaafından kaynaklanmaktaydı.

Mevlânâ ve taraftarlarının da Moğollara karşı davranışları Türkmenler ve Karamanlılar tarafından tenkide uğramıştır. Bu konudâ bazı rivâyetler vardır. Mevlânâ’ya Moğol sülâlesinin ne vakit sön bulacağı! soralduğunda, O da,” Babası Bahaeddîn Veled’e karşı Hârizmşah’ın kötü davrandığından, Allah’ın Moğol ordusunu doğudan harekete geçirdiğini söyler. Yine Mevlânâ, Moğol istilâ ve hakimiyetinin Allah’ın istemesi ile olduğunu belirtir . Fakat Mevlânâ Moğolları ağır bir dille de eleştirir: Onların kıyamete inanmadıklarını, inansalar halka bu kadar zulüm yapmıyacaklarını ve müslümanların Moğollara karşı saygı göstermesini, puta tapmakla eş değerde olduğunu belirtir. Mdevlânâ:” Hilekar Moğollar, Mısırlılardan birini arıyoruz, derler de bu suretle hepsini hileyle toplayıp, kafalarını kestiklerini ” anlatarak, onların zulüm ve hilekarlıklarının boyutlarını açıklar.

Bu asırda zulüm, işkence, karışıklıklar ve kötü idâre yamnda kuraklık yüzünden kıtlıklar da meydana gelmiştir. Aksarâyî, Musâmeretü’l-Ahbârı’nda Aksarây’da kadınlar, kediler gibi çocuklarını yediler “diyerek, kıtlığın şiddetini belirtir.

Diğer taraftan siyâsî hâkimiyetin zaafı Selçuklularda velîahdlık ve saltanat verâseti bir kanunla tesbit edilmediğinden dolayı ülkede çoğu zaman karışıklıklara ve çekişmelere ve savaşlara sebep oluyordu . Bu yüzden de halk ye idâreciler ve ülke büyük zarar ve tehlikelerle karşılaşıyordu. Bazen kardeşler arasında taht kavgaları çıkıyordu.

Alâeddîn Keykubâd’dan sonra sultanlann sefahata düşmeleri, Sadettin Köpek ve Süleyman Pervâne gibi entrikacı vezirlerin işbaşına gelişi, bazı sultanların küçük yaşta hükümdar olmaları, doğu sınırlarının açık oluşu, ekonomi ve ticâretin zayıflaması, halkın zulüm görmesi, Acem kültürünün girişi, aydın sınıfının yabancı hayranlığı, millî birliğin bozuluşu, Selçuklu devletinin yıkılma sebepleri olarak gösterilmiştir .

Bilhassa devletin başında bulunan bazı muhteris insanlar, iktidarı elde tutmak uğrana, Selçuklu devletine karşı ihanette bulunmak pahasına da olsa, Moğollara yaranacak tarzda hareket etmişlerdir. Aslen bir franlı olan Pervâne Mu’inüddîn bu karışık devrede kendi adına faydalanmış, Moğollara hediyeler verip, onlarla işbirliği ederek, Anadolu’da sınırsız nüfüz ve kudret kazanmış, ülkenin idâresini uzun müddet elinde tutmuştur.

Halk bu asırda Moğol işkence ve zulümden, kıtlık, yoksulluk ve ağır vergilerden dolayı korku ve ümitsizliğe düşmüştür. Halk manevî sultanlara, şeyhlere ve tasavvuf büyüklerine yönelmişlerdir. Tasavvuf şeyhleri ve âlimler, halka ümit ışığı olmuş, onların maddî ve manevî sahada ilerlemelerine âmil olmuştur. Bu âlimler ve şeyhler halka hürriyetin değerini öğretmiş, esâretin kötülüğünü anlatmış, Moğol akımının devamlı olmadığını belirterek, onlara ümit ışığı olup, mâneviyatlarını yükseltmişlerdir İşte Seyyid Burhâneddîn de, Anadolu halkına bu duygu ile hizmet edip, onlann maddî ve manevî sahada yükselmesine katkıda bulunmuş, değerli insanlardan biridir.

Fikrî Durum

Anadolu toprakları Selçuklu hakimiyeti altına girdiği zaman, çeşitli milletlere mensup halk, düşünce bakımından farklı yapıya sâhip olup, taassubtân uzak ve fikrî cereyanların yayılmasına müsâit bir ortam hâzır bulunmaktaydı; I. Alâeddîn Keykubâd’ın Anadolu ‘da sağladığı güven ortamı ve âlim ve san’atkarlârâ karşı gösterdiği saygı sonucu, Moğol istilâsı önünden kaçan Türkistanlı, Iranlı ve diğer milletlere âit bir çok âlim, şâir, mutasavvıf ve san’atkar Anadolu’ya göçerek, ülkenin İlmî, kültürel ve san’at bakımından yükselmesine sebep olmuşlârdı.

Bu âlimler arasında Fahreddîn-i Irakî (ölm.M. İ 289), Necmeddîn Dâye (Ölm.M.1256),Evhadüddîn-i Kirmânî (ölm.M. 1298)48,Bahâeddîn Veled (ölm.M. 1231) gibi şöhretli âlim ve mütasavvıfları sayabiliriz.

Bu asırda geçen şu olay, âlimlere karşı sultanların tutumlarının göstermesi bakımından kayde değer: I.Âlâeddîn Keykubâd, Mevlânâ’nın babası Bahâeddin Veled’i Karamandan Konya’ya dâ’vet ettiği zaman O,” Sultan içki içiyor ve çalgı sesi dinliyor. Ben O’nun yüzünü nasıl görebilirim? ” diyerek, da’vetini kabul etmezse de, Sultan, kötü alışkanlıklarım terkedeceğine dâir söz verince, Bahâeddîn Konya’ya gelir. Konya’da Sultanla beraber büyük bir halk topluğu O’nu saygı ve hürmetle karşılayıp, Sultan, O’nu kendi sarayında misâfır etmek isterse de, O, kabul etmiyerek,” îmâmlara medrese münâsibtir ” diyerek, Altunaba medresesinde konaklar. Alâeddîn, çok miktarda para ve hediyeler vermek istediyse de, Bahâ Veled,” Sizin mallarınız haramla karışık ve şüphelidir ” diyerek, kabul etmez. Hattâ Keykubâd, O’nu kendi tahtına oturtmak isterse de, Bahâ Veled,” Ey melek huylu, mülk sâhibi hükümdar! dünya ve ahiret mülkünü kendine malettiğine, şeksiz şüphesiz emin ol” diyerek, Sultan’ın gözlerinden öper ve yanındakiler O’nun ağırlamasını pek beğenirler.

İşte bu olayda görüldüğü gibi gerçek âlim ve şeyhler, kimseye minnet etmeyen, haramlardan sakınan, gösterişe ehemmiyet vermeyen ve nefislerini yenmiş insanlardır.

Başlangıçta süfîler inzivaya çekildikleri yerlerde, bazı müritleri ile tek başlarına bir hayat sürüyorlardı. Daha sonra süfîler ise, önemli merkezlerde büyük hangahlar kurarak, dervişleriyle beraber toplu bir hayat geçiriyorlardı. Türk göçebelerinin İslamlaşmasında da ve bunlar arasında bir Türk tarikatının kurulmasında, en önemli rolü Ahmet Yesevî ve dervişleri etkili olmuşlardı. Ahmet Yesevî ve dervişleri, Türkçe’yi tarikat dili kabul ederek, Türk tasavvuf edebiyatımnın kurulmasında da önemli rol oynamıştır.

Kerametleri ile de büyük şöhret kazanmış süfîler, etraflarına çeşitli halk sınıflarından binlerce mürit toplayabiliyordu. Çeşitli bölgelerde yayılıp ve teşkilatlanmayı başaran tarikatlar ise, daha geniş nüfuza sahipti. Sultanların ve devlet adamlarının bir sûfîye veya bir tarikata intisab etmesi ile, bu nüfuzu daha da güçlendiriyordu. Hârizm de XII. yüzyılın sonlarında şeyh Necmeddîn Kübra’nın (M.l 145-1221) büyük bir nüfûz kazandığı görülüyor. İçlerinde Mevlânâ’nın babası Bahâeddîn Veledin de bulunduğu pek çok değerli şeyh O’nun halifeleridir. Aynca bu asırda halk arasmda büyük nüfûza sâhip, tarikatı ve şöhreti her tarafa yayılmış Hacı Bektaş Velî’yi, tasavvufi Türk Halk Edebiyatının ölümsüz isimlerinden ve Mtislüman-Türk halkının sözcüsü Yunus Emre’yi de sayabiliriz.

Medreselerde İslâmî ilimler yanında, matematik, hendese, mantık, astronomi, tıp ve felsefe gibi aklî ilimlere de geniş yer veriliyordu. Bü asırda Selçuklu Türkiye’sinde fikir hürriyeti ve hoşgörü o derece hâkim idi ki, Il. Sultan Kılıçarslan’m (M.l 115-1102) huzurunda çeşitli dinlere mensûb ilim adamları serbest fikrî tartışmalar yapabiliyordu.

Devrinde birçok ülkelerde dinsizlikle itham edilen Muhyiddîn ’Arabî Konya’da fikir hürriyetine kavuşup, evlatlığı Sadreddîn Konevî (ölm.M. 1274)’ de, O’nun eserlerini şerh ederek, fikirlerini yayıp, pek çok taraftar topluyordu. Muhyiddîn ’Arabî; bilgisiz kimselerin başkalarını küçümseyeceğini, bilginin ise insana hoşgörü kazandıracağını belirtip, “herkesi gelişigüzel tekfir etmeyin” diye de, öğüt veriyordu.

[Eğer bu çalkantılı dönem olmasaydı Muhyiddin Ârabî kuddise sırruhu’l-âlî görüşlerini yayamazdı.]

Anadolu Selçuklu sultanları, yüksek İslâm ve Türk terbiyesi ile yetişmiş; hoşgörülü, münevver insanlardı. Sultanlardan bazılârı arapça, çoğunluğu farsça bilip, bu dilde şiirler yazabiliyorlardı. Alâeddîn Keykubâd, bilgili ve kültürlü Sultan olduğu kadar, mimarlık, marangozluk, oymacılık, saraçlık ve ressamlık san’atlarında da, son derece maharetli olduğu belirtilmektedir.

Seyyid Burhâneddîn, Mevlânâ Celâleddîn, Yunus Emre ve halefleri çeşitli din ve mezheplere mensûb insanları çevrelerine toplayıp, birleştirerek, müşterek sevgi ve dostluk bağları kurmuşlardı.

Mevlânâ’nın çağdaşı Necmeddîn Dâye, kendisinde olan hoşgörü duygusunu şöyle açıklar

Düşmanımız bahtiyar olsun

Dünyada Ömür boyu mutlu olsun ,

Kim ki bizim yolumuza diken koyarsa

Bizim dikenimiz onun yolunda gülistan olsun !”

İşte böyle bir ortamda, Anadolu’da hoşgörü ve fikir hürriyeti hâkimdi: Mevlânâ Celâleddîn, farsça gazellerini semâ esnasında okuyor, dinleyen insanlar bundan zevk duyup, heyecanlanıyordu . Yine Mevlânâ; devrinde halk tabakasından her sınıf insanlarla yakınlık kurduğundan dolayı tenkide uğramış, O da, Mansûr’umuz hallaç değil miydi, Buhârâlı Ebûbekr bez dokumaz mıydı, bir başka Kâmil, camcı değil miydi ” diyerek, san’atların fikrî ve tasavvufî sahada ilerlenmesine engel teşkil etmediğini açıklıyordu,

İbn Battuta dâ, Anadolu halkı arasında mezhep taassubu ve fikrî bozukluk olmadığını, Anadolu gezisi esnasında müşahedelerine dayanarak, müslüman halkın çoğunluğunun Hanefî mezhebine mensup olup, aralarında kaderci, mu’tezile, hâricî ve ehl-i’bid’at bulunmadığını kaydeder .Böylece O, dînî bakımdan müslüman halk arasında fikir birliği olduğunu açıklar.

Ülkenin her sahada, yükselmesi ve birliğinin sağlanmasında tasavvuf şeyhlerinin ve dervişlerin büyük rolü olmuştur. Bazı çevreler, tarikatların müntesiblerini tembelliğe ve miskinliğe götürüp, uyuşturucu bir rol oynadığını, ileri sürmüşlerse de, gerçekte böyle olmadığı, bu asırda tasavvufî düşünce, Türk sûfîsine, akıncı ve mücâdelecı bir ruh vermiştir, ilk devirlerde Anadolu’ya gelen Türk sûfîsi sadece şeyh veya postnişîn değil, ayni zamanda Alp-Eren, Gazi, Enıîr ve Ahî’dir. Türk sûfîsi vasıtaşiyle gelişen tasavvuf, fûtuvvet ehliyle de her sınıf halka inmiştir. Başlangıçta yerleşen dervişler, köylere isimlerini vermişler, elinin emeği ve alnının teriyle toprağı işleyip, bağ ve bahçe yetiştirerek, zâviyeler kurup, batiya doğra ilerlemişlerdir. Şeyh Edebâlî (ölm.M.1326), çevresindekilere, “Toprağa bağlanın, suyu israf etmeyin, ilim sâhiplerim gözetin, ağaç dikin” diye tavsiyelerde bulunuyordu. Gerçek sûfiler, çalışma ve gayreti ön planda tutup, böyiece maddî ve manevî sahalarda ilerlemeler kaydetmişlerdir.

Selçuklu sultanları ve devlet adamlarının destek ve himayesiyle, kıymetli ilim adamları, edip ve şâirler yetişerek, çök güzel eserler meydana getirmişlerdir. Genelde dil bakımından edebiyatçılar arasında ve sarayda farsça, medrese çevresinde Arapça, Selçuklu Hânedanı ve Türkmenler arasında ve orduda da Türkçe konuşulup, yazılırdı.

Bu asırda, mîmarlık sanatı pek gelişmiş, sanat eserlerinin çoğu birer şaheser olup, hâlen ülkemizde, bu ecdad yadigârları varlıklarını muhafaza etmektedirler. Türkler Anadolu’ya yurt edinmek amacı ile geldikleri için şehirciliğe yönelmişler, bir çok külliyeler, medreseler, imâretler, hastahâneler, kervansaraylar, hamamlar ve köprüler inşâ etmişlerdir.

Anadolu’da gelişen ahilik teşkilâtı, sanat ve kültürün gelişmesinde önemli rol oynamıştı :Ilk defa Abbasî Halîfesi Nâsır li Dînüllah (M 1180-1225), batinîlere ve siyâsî rakiplerine karşı kurduğu futüvve teşkilâtımn menşei Hz. İbrahim (aleyhisselâm) ‘a kadar ulaşan, bir çok ahlakî esasları bünyesinde topluyordu . Abbasî halîfesi, devrinin İslam hükümdarlarını bu teşkilâta girmesini sağlayarak, siyâsî mevkiinî sağlamlaştırmaya çalışıyordu .

Anadolu’da, tasavvulî ve iktisâdî bir esnaf teşekkülü tarzında görülen bu ahîlik teşkilâtı pek gelişmişti. Bu teşkilat, her sanat türünde çalışan insanları, manevî, yüceliğine inandığı ve mesleğin şart ve kurâllarına bağlı birer pîrin, müritleri hâline getirip, her mesleğin en usta pîrine de “ÂHΔ ismi veriliyordu . Bu teşkilat sayesinde, her esnafın yaptığı ürünler ve verdiği hizmetler kontrol ediliyordu. Bu yünden de her esnaf yaptığı işin en iyisini yapıp, en güzel eserler meydana getiriyordu. Sonuçta verilen hizmet ve kaliteli ürün sayesinde, halk da verdiği paranın karşılığını aldanmadan tam olarak alabiliyordu. Böylece insanlar arasında, toplumda güven duygusu da sağlanmış oluyordu.

Ahî teşkilatlan konuk ağırlama ve yoksullara yardım etmede de, büyük hizmetler veriyordu.îbn Battuta, Anadolu gezisi esnâsında, Denizli’ye uğradığı zaman, burada iki ahî teşkilatı konuk etmek isterler. O’nu misâfir etmek için aralarında kur’a çekmek meçbûriyetinde kalırlar .

Dünyada yardım teşkilatı olarak bilinen izci teşkilatı! ilk defa İngiltere’de: 1908 tarihinde kurulabilmiştir.

Islâm-Türk toplumunda ahî teşkilatına mensûb kimseler, islamın çalışmâ esasına inanmış ve insanlara yük olmamayı kendilerine şiâr edinmiş, dünyadan el etek çekmeyen, doğru, çalışkana, yalnız ıhvâna değil, bütün insanlara karşı yardım etmeyi seven, cömert ve yiğit insanlardır;

XIII.asrın sonlarındâ, devlet otoritesinin kalmadığı Samanlarda, şehir ve kasabalarda düzenin sağlanmasında, ahî teşkilatlan önemli görevler almışlardı

Anadolu’ya göçebe olarak gelen Müslüman-Türkler; her türlü maddî ve manevî fedâkarlıkları göstererek ve çeşitli vakıflar kurarak, binlerce hayır eserleri meydana getirmek suretiyle ve bunlara millî bir üslûp vererek, müşterek kültürün temelini atarak, Anadolu’yu anavatan hâline getirip, ilmî ve ahlakî seviyenin ide yükselmesine sebep olmuşlardı.

Sh:1-18

[Not: Bu kadar güzellikler varken, neden Moğollar Anadolu’yu perişan ettiler. Hatırımıza gelen, iktidardakilerin hırsları, uzun emelleri ve sapık inanç sahiplerinin tanrı veya peygamber rölüne soyunmaları zulmü çekici olmuş olması, kaderi ilahinin her alandaki, yani maddî ve mânevi büyüklerin hatasını affetmediğini gösteriyor. ]

Kaynak: H. Ahmet SEVGİ, Seyyîd Muhakkık-i Tirmîzî (Mevlânâ’nın Hocası) ( 1166-1240 ?), Erciyes Üniversitesi Gevher Nesibe Tıp Tarihi Enstitüsü Yayın No: 19, 1995, Kayseri

BAŞA DÖN