ÂRİF ve HAYRET

 

Hzl: Nurgül KARAYAZI

“Tanıyan, bilen, vâkıf ve âşinâ olan, hâlden anlayan” gibi mânâlara gelen ârif, daha çok tasavvufta kullanılan bir terimdir. Ârifin bilgisine mârifet denir. Mârifet, kelâm ve felsefede ilimle eş anlamlı olarak umumiyetle bilgi mânâsına kullandığı gibi mârifetullâh şeklinde ve Allah hakkındaki bilgi için de kullanılmıştır. Tasavvufta ise Allah’a dâir olan bilgi başta olmak üzere bütün varlık ve olayların mâhiyeti hakkındaki bilgiye mârifet denilmiştir.

Mârifet iki nevidir:

Hakk’ı tanımak, hakîkati tanımak.

Hak ile ilgili olan mârifet, sıfatlarından anlaşıldığı gibi Allah Teâlâ’nın birliğini kabul etmektir. Hakîkatle ilgili olan mârifet, ‘Allah Teâlâ’nın birliğine ulaşmanın yolu yoktur’, diye ârifin inanmasıdır. Zîrâ samediyet bunu imkânsız hâle getirmiştir.”[1]

Fuzûlî’ye göre “ârif” sıfatını alacak kişi şöyle olmalıdır:

Hikmet-i dünyâ vü mâ-fîhâ bilen ârif değül
Ârif oldur bilmeye dünyâ vü mâ-fîhâ nedür

“Dünyâ ve âlem felsefesinden anlayan, bilge sayılmaz; bilge ona derler ki, bilmesin hiç, dünyâdakiler ve dünyâ nedir!”

Mesnevî’ de bu mânâda bir beyit yer almaktadır:

“Tek renkli denizlerin aksine, her ne kadar karalarda, kesret âleminde binlerce renk varsa da, vahdet denizinin balıkları, kurulukla ve çeşitli renklerle savaştadır. ”

Şefik Can, bu beyitle ilgili olarak, “Vahdet denizinin balıkları Hak âşıkı âriflerdir. Onlar vahdet deryâsına dalmışlardır. Renklerden, şekil ve sûret âleminden çokluk âleminin kuruluğundan kurtulmuşlar, Allah aşkından başkasını bilmezler. ”[2]

Mutasavvıflar nazarında da ârif, Fuzûlî’nin söz konusu beyitte zikrettiği gibi Hak’tan başka hiçbir şeyle meşgûl olmayan, göz açıp kapayıncaya kadar da olsa İlâhî dostluk ve huzûrdan gaflete düşmeyen kişidir. “O, yaratılmışlardan uzak ve yalnız irfân mevzûu ile meşgûl olur. O, hiçbir şeyle üzülmez. Her şey onda safâsını bulur ve kederini unutur. Ârif, Hak’tan başkasını düşünmez ve O’ndan başka söz söylemez. Kendi için O’ndan başka koruyucu da bilmez. Ârifin sevinci mârifetle, dostluğu ise vahdetle olur.” Onlar, mü’min için bir hapishane olan dünyâyı unutmuş, Rab’lerine şükür ile meşgul olma melekesi kesbetmiş kimselerdir. Onlar hapishaneyi görmezler. Çünkü Rab’leri onları kendisine şevk, kendisiyle ünsiyet, kendisini talep, kendisiyle birliktelik ve halktan gâfil olma suyuna gark etmiştir. Dolayısıyla onlar hapishaneyi de mahbusları da görmezler.[3] Nitekim ârif iki cihanı terk etmiştir, [4] yoklukla varlık arasındaki bir mevcuttur.[5]

Bu mânâda ârifin son mertebesi neresidir, sorusuna Zünnûn-ı Mısrî şu cevabı vermiştir: “Tıpkı olmadan evvel olduğu gibi olunca”. Bu söz, kul kendini ve fillerini değil, sadece Rabb’ını ve onun fiillerini müşâhede etmesi, mânâsına gelmektedir. [6]

Mahmûd-ı Şebusterî, Gülşen-i Râz adlı eserinde şöyle buyurmuştur:

“Ârifin kalbi vücûd-ı vâhidi bilir, derk eder.
Dâima onun nazarında vücûd-ı mutlak meşhûd olur. ”

“Ârif, ya ilme’l-yakîn dercesinde bir ma’rifet ile yalnız mevcûd-ı hakîkîyi bildi, başka mevcûd bilmedi; yahut ayne’l-yakîn dercesinde bir ma’rifet ile mevcûdiyet-i mevhûme olan varlığı külliyen oynadı ya’nî gayb etti. ”[7]

Ârif, Hakk’ı bilen, Hakk’ı bulan, Hak’ta olandır.[8]

“Kalbini Allah’a, cesedini halka veren kişidir.”

Nitekim o, kendi varlığında fâni, Hak ile bâkîdir. Âlim, ilmi bir tahsil ve çalışma sonucu elde ederken ârif irfâna, ilhâm ve hâl ile ulaşır. [9] Cenâb-ı Hakk’ı keşf ve müşâhede yoluyla yâni mânevî ve ruhî tecrübelerle Allah hakkında zevkî ve vecdî bilgilere sahiptir.[10] Sûfî müellifler, bilgiye güvenme bakımından ârifin âlimden üstün olduğu görüşündedirler. Buna göre âlim bilgisine güvenmekte, ilmî faaliyetleri ilerledikçe bilgisinin de ilerlediğini düşünmektedir. Oysa ârifin mârifeti arttıkça hayreti artar ve bu şekilde hayreti bilgisini aşar; sonunda mârifetten âciz olduğunu idrâk etmesi en yüksek mârifet olarak kalır. Böylece ârif (irfâniyye, gnostisizm) bilinmezciliğe (lâedriyye, agnostisizm) varır. Âriflerin konuşmaktan çok susmayı tercih etmelerinin sebebi, onların, mârifette ulaşabildikleri son mertebede hiçbir şey bilmediklerini yahut da bildiklerinin eksik ve kusurlu olduğunu kavramış olmalarıdır. Bu düşünceyle Bâyezîd-i Bistâmî, “Kul cahil olduğu nisbette âriftir” demiştir. Ârife hiçbir şey gizli kalmaz, çünkü onda bilen kendisi değil Allah’tır.[11] Vücûd-ı ârifte tasarruf Hakk’ındır. Onun gözünde gören, kulağında işiten, ayağında yürüyen, velhasıl bütün zâhirinde ve bâtınında harekât eden, söyleyen, dinleyen bir olan Allah’tır.[12] İbnü’1-Arabî, Mevlânâ gibi bazı sûfîlere göre ârif Allah’ın bütün isim ve sıfatlarıyla kendisinde tecellî ettiği insân-ı kâmildir.[13]

“Bir kısım ermişler de vardır ki ilâhî aşk şarâbını içmekle kendilerinden geçmişlerdir. Onlar yalnız Yaratan’la hemhâl olur, yaratılmışları ve dolayısıyla halkı artık görmez olurlar. Tecellînin bu şekline mazhar olanlar, daha dünyâda iken dünyâyı tamâmıyla unutmuş cezbe insanlarıdır.

Ermiş vardır ki göz ve gönül bakışlarını yalnız o büyük sevgiliye çevirmiştir. Rûhu yalnız ona hayrândır. Baktığı her yerde ve gördüğü her varlıkta yalnız onu görmek cezbesindedir. Ancak böyle erenler, büsbütün vücutlarından fânî olmamış, fenâya yaklaştıkları hâlde henüz insan olmanın îcaplarından kurtulamamışlardır. Fakat ermiş de vardır ki bakışları, Hakk’ın bir başka görünüşü demek olan halka çevrilidir. Böyle erenler, birlik şarâbından içmiş, fânîlik derecesinden bâkîlik derecesine ulaşmışlardır. Onlar, tam bir birlik içindedirler. Birlik, ikiliğin ortadan kalkması demek olduğuna göre onlar Hakk’a değil de halka bakınca yine o büyük sevgiliyi görürler. Bu hâl, göze çokluk şeklinde görünen birliği görme hâlidir. Sûfîlikte Allah ile bakıp yine Allah’ı görmek budur.”[14]

Fuzûlî, birtakım hakîkatlerin, güzelliklerin ârif olmayan insanlara açılmaması gerektiği görüşündedir. Çünkü bunlar san’atı görüp san’atçıyı idrâk edemeyen, san’atın güzelliğine takılıp kalan ve yol alamayan insanlardır.

Gerek ruhsâre-i ma ‘şûk mahfî gayr-ı ârifden

Ki ârif olmayan idrâk-i sun‘-i Zülcelâl etmez

“Ma’şûk’un yüzü, bilge olmayandan gizli kalmalı; çünkü bilge olmayan, Allah’ın san’atını idrâk etmez.”

Yüz, çehre anlamına gelen ruhsâre kelimesinin yanı sıra şiirlerde aynı anlamda ruh, dîdâr, vech gibi kelimeler de kullanılmıştır. Mutasavvıf şâirler bu kelimelerle, Allah’ın tecellîsini, Hakk’ın cemâlini, ilâhî güzellikleri kastetmişlerdir. Hakk’ın cemâli, âriflerin ve âşıkların kıblesidir. Parlatılmış bir ayna gibi olan âşıkın /ârifin gönlüne ilâhî güzellikler akseder ve ancak oradan bu güzellikler seyredilebilir.[15] Şeyh Mimşâd ed- Dîneverî (ö.299/911), “Allâhu Teâlâ, ârife kendi kudretinden bir ayna vermiştir. Sırrında her an O’na bakar, O’nu görür, gayrıyı görmez. ”[16] demiştir.

Ârif her yerde Hakk’ın bin bir tecellîsini müşâhede edebilen kimsedir. Ârife göre kâinat bir aynadan ibârettir. Ona baktığında Hakk’ın tecellîsini müşâhede eder.[17] Bu nedenle “mümin Allah’ın nûruyla görürken, ârif Allah’la görür”[18] denilmiştir. Başka bir ifâdeyle ârif, Hz. Peygamber’in “mü’minin ferâsetine dikkat edin, zîrâ o, Allah’ın nûru ile bakar” hadîs-i şerîfinde ifâdesini bulan mü’mindir. Âriflik mertebesine ulaşmayan ise kâinattaki bu tecellîleri anlamlandıramaz, bunlardaki hakîkati idrâk edemez.

Şeyhu’l-Ekber İbnü’l-Arabî göre, “Hakk’ı Hak’tan, Hak’ta, çeşm-i Hak ile gören kimse Hakk’ı âriftir. ” “Ve Hakk’ı Hak’tan, Hak’ta, kendi nefsinin gözüyle gören kimse, gayr-i âriftir. ” A. Avni Konuk, bu cümleyi şöyle açıklar: “Ya’nî bu kimse vücûd- i mutlak-ı Hak’tan , kendi sûreti üzere zâhir olan Hakk’ı, Hakk’ın vücûdunda görür, ammâ nefsinin gözüyle görür. Hâlbuki çeşm-i Hak’tan gayri, O’nu bir göz göremez. Maahâzâ böyle olan kimse câhil değildir. Çünkü Hakk’ı Hak’tan, Hak’ta ârif olmuştur. Ancak ârif-i kâmil değildir. ”

Ârif olan kimsede “Bir şeyi görmedim, illâ ki o şeyden evvel Allah’ı gördüm” demek hâli hâsıl olur. Zîrâ o bilir ki, vücûd-i kevn hayâlden ibârettir. Ve bu hayâlî sûretlerde zâhir olan vücûd-i hakîkî-i Hak’tır. “Binâenaleyh suver-i eşyâya nazar ettikde irfân-ı tâmı hasebiyle evvelen vücûd-i hakîkî-i Hakk’ı müşâhede eder; ba’dehû suver-i eşyâyı müşâhede eder. Bu ise cenâb-ı Sıddîk-ı Ekber Ebû Bekir (r.a.) efendimizin meşreb-i ârifâneleridir.”[19]

Mârifet makamında olan ârif, ayrıca Hakk’ın nefsini müşâhede ettirdiği kimsedir. Ârif nefsini bilen, bunun neticesinde ise Rabbini bilen anlamında da kullanılır. Hz. Peygamber, [Kendini bilen Rabbini bilir][20] buyurmuştur. Bu nedenle bir zât mârifet ve ârifin mâhiyeti kendisine sorulunca, şöyle cevaplamıştır: “Mârifet kendi hakkını ve O’nun hakkını bilmendir. ”[21]

Tasavvufta ârif kelimesinin yanı sıra “ârif-billâh” da kullanılır ki, “Allah hakkında mârifet ve irfân sâhibi olan, kâmil insan, hikmete ve esrâra âşinâ olan, fenâ mertebesine eren, velî” mânâlarına gelir.

Bâyezîd-i Bistâmî’nin şu sözleri de ârif-i billâh’ın hâlini özetler, “Halkın ahvâli vardır, ârifin ahvâli yoktur. Çünkü onun eserleri mahvedilmiş, hüviyeti başkasının hüviyeti içinde fânî olmuştur. İzleri başkasının izleri için kaybolmuştur. ”

Mârifet ehli olan ârifin, Hakk’ı tamma yolunda ulaştığı makamlardan biri de hayret makamıdır. Sözlükte “Şaşmak, şaşırmak” anlamına gelen hayret, tasavvufî bir terim olarak kalbe gelen bir tecellî (vârid) sebebiyle sâlikin düşünemez ve muhakeme edemez hâle gelmesidir.[22] Başka bir ifâdeye göre de teemmül, tefekkür ve huzûr sırasında âriflerin kalplerine gelen onları teemmül ve düşünmeden alıkoyan “bedîhet”; yâni aydınlanmadır. [23] Hayret aym zamanda Allah hakkında hırslı olmakla, ümitsiz olmak arasında; aym şekilde, korku ve rıza, tevekkül ve recâ’ arasında bir duraktır. Âriflerin bazısı, hayreti, kavuşma, onu iftikâr, onu da tekrar hayretin izlediği kanâatindedirler.[24] Bunun mânâsı, tahayyürü recâ’ takip eder; onun peşinden arzulanana kavuşma gelir. Bundan sonra sûfî Allah’a olan ihtiyacı sebebiyle tekrar hayrete düşer. Zîrâ Rabbi, Ganî’dir, Samed’dir. Kul ise noksanlı ve muhtaç durumdadır. Allah’a kavuşma isteğinin devamlı oluşu sebebiyle, daha önce düştüğü hayrete tekrar düşer. Ârif, bu durumda, hayret ve kavuşma ile sürekli iftikâr (muhtaçlılık) hâlindedir.[25] Bu durum farklı bir şekilde de yorumlanmıştır: Birinci hayret, kulun fillerinin Allah ile vukûa gelmesi ve Allah’ın kulu nezdindeki büyük nimetleri ile ilgilidir. Bu durumda kul kendi şükrünü O’nun nimetine denk bulmaz. İkinci hayret, tevhîdin uçsuz ve bucaksız sahralarındaki hayrettir. Allah Teâlâ kudretinin azameti, heybeti ve büyüklüğü karşısında kul, düşünmenin yolunu kaybeder, akıl bu yolda âciz kalır.[26] Kısaca hayret, Allah’ın gücüne, sun‘una, hikmetine karşı duyulan aşırı bir arzudur.[27] Hayretin İbnü’l-Arabî’deki tanımı ise; “Hayret tecellîlerinin sürekliliğine bakmak ve her tecellîde kendisini tanımakla Allah’ı bilme yolundaki her sülûkun vardığı son noktadır. ”[28]

Şeyh Ebû Yakûb-ı Nehrecûrî, şöyle buyurmuşlardır:

“İnsanlardan Hakk’ı en fazla bilen, hayreti en çok olandır. ” “kişi Hakk’ı halktan daha fazla bildikçe, onun hayreti onlardan ziyâde olur. Yâni, mârifeti her ne kadar çoksa, hayreti de o kadar çok olur. ” “Bu sebepledir ki keşf ehlinin hayreti daha büyüktür.” Nitekim, “Hayret eden ermiştir/Hidayete eren ise ayrılmıştır. ” Bu makamdaki insan Hak’ta müstağrak ve onun tecellîyâtından sarhoş olmuştur.[29]

Hayret iki kısımdır; bir kısmı övülmüş, bir kısmı yerilmiştir. Övülmüş olanı, Allah’ı müşâhedeyle, O’nun isim ve sıfatlarından oluşan hayrettir. Yerilmiş olam ise dünyâ ve içindekileri, Allah’tan gayri şeyleri sevmek sûretiyle nefs ve arzunun şehvetlenişinden oluşan hayrettir.[30] Bir başka ifâdeyle hayret ya delilde ya da medlulde olur. Allah’ın varlığını ispatlayan delilde hayrete düşmek zındıklık ve mülhitliktir. Medlulü, yâni delille varılan Hakk’ın tecellîlerini temâşâda hayrete düşmek ise sıddıklıktır.[31]

Mesnevîde çok zikredilen kavramlardan biri olan hayret, Fuzûlî’nin tasavvufî kavramlara olan bilgisini ve bu konudaki hâkimiyetini göstermektedir.

Ammâ çü sana kadîmdür zât idrâk sana yeter mi heyhât

idrâkümüze kemâl-i hayret Tevhîdüne besdürür delâlet

“Ama senin zâtın kadim (öncesiz) olunca, akıl seni idrâk edebilir mi? Hayhât! (Seni idrâk etmedeki) şaşkınlığımızın büyüklüğü, senden başka ilâh olmadığına yeterli delildir.”

Bu beyitlerde Fuzûlî’nin dile getirdiği birinci kısımdaki hayrettir. İbnü’l- Fârız da, bu iki kısım hayrete işaretle buyururlar ki:

“Senin sevgini mezhep olarak seçmedikçe hayret etmedim. Hayretim senin hakkında değilse eğer hayret değildir. Allah’ım, beni Zâtının sevgisi konusunda hayret edenlerden, sıfatların konusunda korkudan emin olmuş ve sana yaklaşmış olanlardan eyle. Kalbimi, ruhumu ve sırrımı Kendine yönelt. Ey isteyenlere karşılık veren, sana olan övgü sayıya gelmez. Sen Kendini övdüğün gibisin. Seni özleyenin duâsına, sana, sevgilin olan peygamberine âşık olanın ricâsına karşılık ver, ey merhametlilerin en merhametlisi… ”[32]

İbnü’l-Arabî, [Hâlbuki sizi ve yaptıklarınızı Allah yarattı],[33] [(Savaşta) onları siz öldürmediniz, fakat Allâh öldürdü; attığın zaman da sen atmadın, fakat Allâh attı][34] âyetlerinin hayret konusuyla ilgili olduğunu söyler. “Hz. Peygamber bu âyetlerin kapsamında şöyle buyurmuştur: ‘Ben senin övgünü hakkıyla yerine getiremem, sen kendini nasıl övdüysen öylesin.’ İşte bu kavuşma hâlidir. Ebû Bekir es-Sıddık ise bu bağlamda şöyle der: ‘İdrâkin yetersizliğini idrâk idrâktir..’ Böylece o da hayrete düşmüş ve dolayısıyla ermiştir. O hâlde Allah’ta hayrete ulaşmak, O’na ulaşmanın ta kendisidir. En büyük hayret, tek hakîkatte sûretlerin farklılaşması nedeniyle tecellî ehlinde gerçekleşir.”[35]

Sâfiyye sıfatı makamında bulunanların yükseliş hâllerine de hayret makamı verilmektedir ki bu makamda da üç derece vardır:

a)                             Hayret

b)                             Hayret içinde hayret

c)                             Hayret içinde hayret, hayret içinde hayret, hayret içinde hayret.[36]

İbnü’l-Arabî de şöyle der:

“Ma’lûm olsun ki ilim ikidir: Birisi ‘ilm-i hakîkat’ diğeri ‘ilm-i hayâl’dir. ‘İlm-i hakîkat’ enbiyânın ve onların vârisleri olan evliyânın teblîğ buyurdukları ilimdir ki, ‘hakîkat’ ile ‘hayâl’ beyini câmi’dir. Bu ilmi tahsîl edenler hakîkat-i vücûd ile hayâl arasındaki revâbıtı ârif oldukları için ‘hayret’e düşerler. Bu hayret hayret-i mahmûdedir. Zîrâ ilm-i hakîkî neticesidir. Onun için (salla’llâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz ya’nî ‘Yâ Rabbi, sende benim hayretimi tezyîd eyle! [artır]’ buyurdu. [37]

İbnü’l-Arabî, hayretle vuslat arasında da bir ilgi kurmuştur. Ona göre Hakk’a vâsıl olan hayret eder. Bu durumda hayret “ilim, irfân, yakîn ve hidâyet” anlamına gelir. Celâl tecellîleriyle cemâl tecellîlerinin bir noktada birleşmesi ve özdeşleşmesi sûfîde hayret hâlinin doğmasına yol açar. Sûfî, nasıl olur da birden çok çıkıyor veya çok bir oluyor diye de hayret eder. Buna göre Hakk’ın keyfiyetini anlama çabası içinde hayrete düşmek yakîn alâmetidir. Bu anlamdaki hayret de bir tür mârifettir. Hayret, Ferîdüddin Attâr’ın Mantıku’t-tayr’ında bu anlamda olmak üzere yedi vâdinin altıncısı olarak tasvir etmiş;[38] Şeyh Gâlib de Hüsn ü Aşk mesnevîsindeki kahramanlarından birinin adını “Hayret” olarak zikretmiştir.

Hayret mertebesi, vahdet-i vücûdu [varlığın birliği] kabul eden sınıfın ulaştığı son mertebedir. “Bu sınıf iki kısma ayrılır: Birincisi Hakk’ın mümkünlerin sûretlerinde tecellî ettiğini kabul edenler, ikincisi ise sûretlerin Gerçek Varlık’ta zuhûr ettiklerini kabul edenlerdir ki her iki kısım da doğruyu dile getirir. O hâlde hayret nihaî hakîkatin zıtları kendinde birleştirmesinden kaynaklanır.” [39]

844. Mecnûnda karâr dutmayup hûş Deryâ-yı tehayyür eyledi cûş “Mecnûn’un aklı (başından) gidip hayrânlık denizi coştu.”

Sözlükte “şaşkınlığa düşmek” anlamına gelen tahayyür, tasavufî bir terim olarak Matlûb ve Maksûd olan Allah’a vusûl sırasında âriflerin kalplerinin ümidle ümidsizlik arasında gidip gelmesi olarak adlandırılmıştır.[40]

Ahmet Avni Konuk şâirini belirtmediği Farsça bir beyti şu şekilde tercüme etmiştir: “Her ne kadar nakd-i ma’rifet, bizim deryâmız ise de, ubûdiyet ve acz ve hayret bizim makamımızdır. ”[41]

Fenâ-fillâha ulaşmak için geçilen makamlardan olan hayret makamını aşanlara hayrân denilir.[42] Hayrânlık, ilim ve yakînin kemâlinden ve ilâhî sıfatları müşâhededen doğar. Hz. Mevlânâ, aklı atarak, aşkın ikizi olan hayranlığı satın almayı tavsiye eder: “Aklı, zekâyı sat da hayranlığı satın al; akıl ve zekâ zandır, hayrânlıksa bakış, görüş. ” 1413 Hayret veya hayrânlık Allah’ın kudretine, yaratıcılığına, hikmetine karşı duyulan en son mertebedir ki ifâdeye sığmaz. Orada ancak susulur ve o hâl yaşanır.[43]

Ger men men isem nesen sen ey yâr
V’er sen sen isen neyem men-i zâr

Fuzûlî hayret makamında terennüm ettiği bu soruyu Mevlevî Nakşî Dede’nin şuhûdî tevhîd makamından söylediği şu beyitte buluyoruz::

Ben ben değilim, ben dediğim sensin hep Cânım dediğim, ten dediğim sensin hep

“Allah’a ulaşmak yolunda seyr ü sülûk yahut Rahmânî bir cazibe ile ona yönelmiş olanlara göre bu işin nihâyeti şudur ki, muhib mahbûbun kendi aynası olduğunu görmekle beraber kendisi de onun aynası olur.”

“Âşık her ne zaman mahbûbun yüzündeki safâya bakarsa bütün cihânın nakışları hakîkatiyle karşısında görünür.

Bir de dönüp de kendi gönül sahâsına bakınca dilberinin güzel yüzünü güneş gibi görür, kâh bu onun şâhidi kâh o bunun meşhûdu olur. Kâh bu onun nâzırı kâh o bunun manzûru olarak görünür.

Aşk, saç tarayıp güzelliğe renk veren bir süsleyicidir. Hakîkati mecâz rengiyle gösterir.

İşte bu makam aşk makamıdır[44] ki makamların en yükseğidir. [45]

insâf hemîn ola mahabbet

Bu dâiredür makam-ı hayret [46]

“Pes doğrusu! Aşk ve sevgi böyle olur; hayret makamı işte bu makamdır.”

Bir başka beyitte de şöyle der Fuzûlî:

Yoh Fuzûlî haberüm mutlak özümden bes kim
Vâlih-i nakş-ı hayâl-i ruh-i dildâr olubem

“Ey Fuzûlî, kendimden asla yoktur haberim; ben artık yâr yüzünün hayâli nakşına hayrân olmuşum.”

Ken’an Rifaî hazretleri der ki; “Allah’ın hikmetini ona hayran olanlar sezer…Hakk’ın hakîkî hayranları, yüzlerini halka ve arkalarını Hak tarafına çevirmiş olanlar değildir. Yüzünü halka çevirmek ancak halkın varlığında ve çehresinde Hakk’ı görebilenlerin işidir. Esâsen bu şekildeki halk hayrânlığı hakîkatte Hak hayranlığıdır. Bu ermişler çevrelerine topladıkları dostlara Hakk’a varılacak yolu gösterir ve bu yolda şâd olurlar. ”[47] Nitekim, “şuhûd-ı Hak hayrânlıktadır; ve bu hayrânlık hayret-i mahmûdedir.”[48]

Olanlar Şeyhi İbrahim Efendi (ö.1066/?)’nin “Tasavvuf” manzûmesinde yer alan bir beyitte, tasavvufun “hayret ve hayrânlık” yolu olduğu dile getirilmiştir:

Tasavvuf hayret-i kübrâda mest ü vâlih olmaktır

Tasavvuf Hakk’ın esrârında hayrân olmağa derler

Sh: 254-267

Kaynak: Nurgül KARAYAZI,  Fuzûlî’nin “Leylâ Ve Mecnûn”unda Tasavvufî Kavram Ve Unsurlar , T.C. Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İlâhiyat Anabilim Dalı Tasavvuf Bilim Dalı, 2007, İstanbul

 

 


[1]        Kelâbâzî, s.193.

[2]        Mevlânâ, Konularına Göre Açıklamalı Mesnevî Tercümesi, Şefik Can (trc.) s.44 dipnot no.40; beyit no.503.

[3]        Gürer, s.293-294.

[4]        Uludağ, “Ârif’, s.361.

[5]        Kelâbâzî, s.193.

[6]        Kelâbâzî, s.197.

[7]        Şebusterî, s.173-174.

[8]        Hâs, s.96.

[9]        Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, s.60.

[10]      Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, s.44.

[11]      Uludağ, “Ârif”, s.361.

[12]      Ozan, s.154.

[13]      Uludağ, “Ârif”, s.361-362.

[14]      Rifaî, s.53.

[15]      Ögke, s.340-341; Pala, Ansiklopedik Dîvân Şiiri Sözlüğü, s. 117.

[16]      Hâs, s.96.

[17]     H.Kâmil Yılmaz, Anahatlarıyla Tasavvuf ve Tarîkatlar, s.201; Ayrıca bkz. Mevlânâ, Celâleddîn Rûmî, Fîhi Mâ Fih, s.66.

[18]      Schimmel, İslamın Mistik Boyutları, s.136.

[19]      Ebu Abdullah Muhyiddin Muhammed b. Ali İbnü’l-Arabî, Tedbirât-ı İlâhiyye Tercüme ve Şerhi, Ahmed Avni Konuk (çev.), Mustafa Tahralı (yay. hzl.), İstanbul: İz Yayıncılık, 1992, s.262.

[20]      Suyûtî, ed-Düreru’l-mensûre, 152; Suyûtî,. el-Hâvî li’l-fetevâ, II/412; Aclûnî, Keşfu’l-hafâ, II/362; Aliyyü’l- Karî, Esrâru’l-merfûa, 351; Zebîdî, İthâfu’s-sâde, I/453. Bu sözün Hz. Ali’ye (r.a.) ait olduğu da söylenir.

[21]      Kâşânî, s.363-364.

[22]      Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, s.163.

[23]      Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, s.622.

[24]      H. Kâmil Yılmaz, Ebû Nasr Serrâc Tûsî, el- Lüma’ İslâm Tasavvufu Tasavvufla İlgili Sorular – Cevaplar,

s.338; Kelâbâzî, s.197;Hucvîrî, s.401; Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, s.622.

[25]      Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, s.260.

[26]      Kelâbâzî, s.197-198.

[27]      Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, s.260.

[28]      El-Hakîm, s.274, Ayrıca bkz. aynı eser, s.274-276.

[29]      Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevî-i Şerîf Şerhi, c.I, s. 175.

[30]      Tektaş, s.142; Ankaravi, s. 159; Ayrıca bkz. Abdulvehhâb eş-Şa’rânî, s.30.

[31]      Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, s. 163.

[32]      Ankaravi, s.159-160.

[33]      Sâffât, 37/96.

[34]      Enfâl, 8/17.

[35]      El-Hakîm, s.273.

[36]      Nakşibendî, s.220

[37]      Konuk, C.IV, s.141; Ayrıca bkz. Ebu Abdullah Muhyiddin Muhammed b. Ali İbnü’l-Arabî, Tedbirât-ı İlâhiyye Tercüme ve Şerhi, s.212,297-298,384,386,418.

[38]      Erhan Yetik, “Hayret”, DİA, C.17, İstanbul, 1998, s.61.

[39]     El-Hakîm, s.274, Ayrıca bkz. aynı eser, s.274-276.

[40]     Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, s.622.

[41]      Konuk, C.III, s.341.

[42]     Pala, Ansiklopedik Dîvân Şiiri Sözlüğü, s.199.

[43]      Kurnaz, s.100.

[44]      Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar, s. 153-154; Eraydın, Tasavvuf ve Edebiyât, s.43.

[45]      Ali Nihat, “Şeyhî’nin Kasîdeleri”, Şeyhî Dîvânını Tetkik, İstanbul: Sühulet Basımevi, 1934, s.11.

[46]      Mesnevîde diğer geçen hayret ve hayranlıkla ilgili beyitlerin numaraları şunlardır:139, 163, 772, 847, 922, 1134, 1632, 2131, 2280, 2467, 2527, 2626.

[47]      Rifaî, s.53.

[48]      Konuk, C.II, s.352.

BAŞA DÖN