CEM’ VE SIRLARININ BİLİNMESİ

İki Yüz Yirmi İkinci Bölüm

Hakk ile duyduğunda veya baktığında

Duyan, gören, bir ve tek O’dur

Sen ise O’nda değilsin, varlıklar vardır

Nefs, akıl, ruhlar ve beden

Cem’u’l-cem’i alırsan, ona eşlik eder

Sen ise orada efendi ve muhtaç olmayansın

Bunu bilip kendisiyle nitelenirsen

 Bütün iş senin için çözülür

Bilmelisin ki, bazı sûfılere göre cem’, ‘halk (yaratıklar) olmaksızın Hakka işaret eden’ kimsenin ifadesidir. Ebu Ali ed-Dekkak şöyle der: ‘Cem’, senden olumsuzlanandır.’ Bazı sûfıler ise şöyle demiştir: ‘Cem’ Hakkın sana senin vasıtanla gerçek anlamda gösterdiği fiilidir.’ Bir gruba göre cem’, marifeti görmektir. Bunun delili ‘Ancak senden yardım dileriz” ayetidir. Bazı sûfıler ise şöyle demiştir: ‘Cem’ yaratıkları Hakk ile kaim olarak var görmektir.’ Cem’u’l-cem ise hakkın dışındaki her şeyi görmekten ‘fani’ olmaktır. Bazılarına göre cem’, başkaları Hakk vasıtasıyla görmektir. Cem’u’l-cem’ ise bütünüyle kendinden geçmek ve hakikatin egemen olması halinde Allah Teâlâ’nın dışındaki hiçbir şeyi hissetmemektir. Bazı sûfıler şöyle demiştir: ‘Cem’ Hakkın her şeyi yönlendirdiğini görmek demektir.’ Sûfılerin cem’ ve fark hakkında söyledikleri dizelerden biri şudur:

Cem’ ettim Ve kendimden O’nunla ayrıldım

 Vuslatın nihayeti ikilik

Sûfılerin cem’ ve cem’u’l-cem’ hakkında bize ulaşan bazı sözlerini zikretmiş olduk. Bize göre cem’, senin üzerinde bulunan Hakka ait şeyleri toplaman demektir. Bunlar, kendini nitelediğin hakka ait isim ve niteliklerdir. Bunun yanı sıra, Hakkın kendisiyle nefsini nitelediği sana ait isim ve nitelikleri de toplaman ve cem’ etmen demektir. Bu durumda ‘sen, sen’, ‘O, O’ olur. Cem’u’l-cem’ ise, senin üzerinde O’na ait bulunan ve O’nun üzerinde sana ait bulunan her şeyi (isim ve nitelikleri) bir araya getirerek, hepsini O’na irca etmendir. ‘Bütün iş O’na döner” ve ‘Bütün işler Allah Teâlâ’ya döner.” Öyleyse âlemde ancak hakkın isimleri ve nitelikleri vardır. Şu var ki yaratıklar, bu niteliklerin ve isimlerin bir kısmında (sahiplik) iddia etmiş, Hakk da onların bu iddialarını dilemiş, onlara iddia ettikleri şeye göre hitap etmiştir. Bu bağlamda yaratıkların bir kısmı, örfte Hakka özgü olarak bilinen isimleri sahiplenmiş, bir kısmı hem bunları hem de şekilci alimlere göre yaratıklara özgü olabilecek fakat şeriatta geçen nitelikler hakkında iddiada bulunmuştur. Bize gelirsek, biz bu konularda herhangi bir iddiada bulunmadık. Aksine hepsini Hakta topladık (cem’).

Şu var ki biz, bu niteliklerin mümkünlerin hakikatlerinin istidatlarının Haktaki etkilerinin bir hükmü olduğuna dikkat çektik. Bu, gizli bir sırdır. Bu sırrı, Hakkın varlığın aynı olduğunu ve mümkünlerin hakikatlerinin bulundukları hal üzere -herhangi bir nitelikleri değişmeden-kaldıklarını bilen insan anlayabilir. Bu bağlamda selim akıl sahibi insana onların Cem’ sözleri yeterlidir. Çünkü bu söz, çokluğa imkân ve çok varlıkları ayrıma imkân veren bir lafızdır. Bu bağlamda ayrım yönünden cem’, ayrımın ta kendisidir. Fakat ayrım, cem’in aynı değildir. Benzerlerin şahıslarının ayrımı ise böyle değildir. Çünkü o, aynı anda hem cem hem ayrımdır (fark). Çünkü tanım ve hakikat, insanlık örneğindeki gibi, benzerleri bir araya getirir. Bu türün şahısları ise ayrımla nitelenirler. Bu bağlamda, her birisi de insan olsa bile, Zeyd Amr değildir. Bütün benzerler ve bir türün bireylerinin hepsi böyledir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: ‘O’nun benzeri bir şey yoktur.’ Bu ayet farklı şekillerde yorumlanmıştır. Allah Teâlâ bu ayetle ilgili olarak tevil yapan herkesin yorumunu ve bunların arasından en üstününü bilir. Bu yoruma göre varlıkta Hakka benzeyen veya Hakkın misli bir şey yoktur. Çünkü varlık, Hakkın aynıdır ve varlıkta O’ndan başkası yoktur ki O’nun benzeri veya O’ndan farklı olsun. Böyle bir şey düşünülemez.

Şöyle sorabilirsin: ‘Peki bu görülen çokluk nedir?’ Şöyle deriz: ‘Hakkın varlığında onlar, mümkün istidatların hükümlerinin nispetleridir. Nispetler ise ne hakikat ne de bir şeydir. Onlar, nispetlerin hakikatlerine göre, var olmayan durumlardır (umur-ı ademiyye). Varlıkta O’ndan başka bir şey yok ise, O’nun misli bir şey de yoktur, çünkü (O’ndan başka) herhangi bir şey yoktur! ima ettiğimiz şeyi anla ve iyice öğren. Çünkü mümkünlerin istidadan, sadece varlık kazanmışlardır. Varlık ise Haktan başka değildir. Çünkü varlığın Hakk olmayan (Hakka) ilave bir şey olması imkânsızdır. Apaçık delil bunu gösterir. Öyleyse varlıkta, varlık ile sadece Hakk zuhur etmiştir. Yani Varlık, Haktır ve birdir. O’nun benzeri olabilecek bir şey yoktur. Çünkü birbirinden farklı veya birbirine benzer iki varlığın olması mümkün değildir. O halde gerçekte cem’, daha önce de belirttiğimiz gibi, varlığı O’na tahsis etmendir. Bu durumda varlık O’nun aynı olur. Ortaya çıkan sayı ve ayrımı ise, mümkünlerin ayan’ına tahsis edersin (cem’). Bunlar, onların istidatlarının aynıdır. Bunu öğrenince, cem’in, cem’u’l-cem’in ve çokluğun varlığının anlamını öğrenmiş olursun. İşleri asıllarına katmış, hakikatleri temyiz etmiş olursun. Bu durumda, Hakk her şeye yaratılışını verdiği gibi, sen de her şeye hükmünü verirsin. Cem’i söylediğimiz şekilde anlamazsan, ona dair bir bilgin yok demektir.

Sûfilerin zikrettiğimiz işaretlerine gelirsek, onların bu konuda anlatmak istedikleri bazı hususlar vardır ki, Allah Teâlâ izin verirse onları zikredeceğim. Bununla birlikte onlar, bizim vardığımız görüşü veya içlerinden büyüklerin görüşlerini bilirler. ‘Cem, yaratıklar olmaksızın Haktır (veya O’nu müşahede)’ tanımına gelirsek, bu ifade, Hakkın varlığın aynı olduğu hakkında belirttiğimiz görüşün aynıdır. Şu var ki tanım, mümkünlerin hakikatlerine ait istidatların Hakkın varlığındaki etkilerine değinmemiştir. Bu etki sayesinde Hakkın varlığı, onların nitelendiği şeylerle nitelenir (yaratıkların özellikleriyle Hakkın nitelenmesi). EdDekkak’ın cem’i ‘senden olumsuzlanan şey’ diye tanımlamasına gelirsek, bu onun makamına (bakmayı) gerektirir: Burada ed-Dekkak, kendisinde iddianın gerçekleştiği fakat O’na ait olan şeyi olumsuzlamayı kast etmiş olabilir. Örnek olarak güzel isimlerle ahlaklanmayı veya fiillerin sana nispetini verebiliriz. Bunlar, O’na aittir. Bu, Dekkak’ın sözünün değil, halinin verisidir. Çünkü bir başkası bu sözü söylemiş olsaydı, belki de onu ‘senden olumsuzladığı şey varlıktır’ anlamında söylemiş olabilirdi. Çünkü varlığın aynı olduğu için, senden olumsuzlayan O’dur. Diğer iki kişinin sözüne gelirsek, (birine göre), cem’ Hakkın senin vasıtanla olan fiilini gerçekte sana göstermesidir. Burada senin Hakkın fiillerinin aktığı bir yer olduğunu kast etmektedir. Gerçek ise bunun tersidir. Aksine mümkünlerin hakikatlerinin kendisindeki hükümleriyle nitelenmiş olan Hakkın kendisidir. Şu var ki tanım, ‘seninle olan fiili’ derken fiil seninle ortaya çıkmıştır demek isteyip etkinin kimde ortaya çıktığına değinmemiş olabilir. Bunu kast etmiş olabilir. Bu bizim vardığımız ve hakikatlerin verisi olan görüştür. Bu görüşün sahibinin kim olduğunu bilseydik, makamını ve halini bildiğimiz ed-Dekkak hakkında haline göre hüküm verdiğimiz gibi, onun hakkında da haline göre hüküm verirdik.

Başka bir tanımda ise ‘Cem marifeti müşahede etmektir’ denilmişti. Bilmelisin ki, Allah Teâlâ’yı bilmek, kulun fiiliyle doğru ve geçerli bir bağı olduğunu kabul eder. Bu bağı Hakk ortaya koymuştur ve bu nedenle de kulunu amelleri nedeniyle yükümlü tutmuştur. Hakkın da amelle ilgisi vardır. Bunu da Hakk kendisi adına ortaya koymuş ve kuluna amelinde “Senden yardım isteriz” demeyi farz kılmıştır. Hz. Kelimullah Musa -ki Allah Teâlâ’yı en iyi bilenler peygamberlerdir-kavmine şöyle demişti: ‘Allah Teâlâ ile yardım dileyin, sabırlı olun.” Bize göre, Allah Teâlâ’nın niteliği hakkındaki ifadelerinde güvenilirlik ve nispet bakımından Allah Teâlâ’nın söylediği ile peygamberlerinin söylediği arasında bir fark yoktur. Allah Teâlâ ise şöyle buyurmuştur: ‘Namazı kendim ile kulum arasında ikiye böldüm.’ Sonra kulun söylediği ile Allah Teâlâ’nın söylediğini ayırmış, sonra kulun sözünü kula doğru bir bağla nispet etmiştir. Söz bir ameldir. Burada söz, o amelde Allah Teâlâ’dan yardım dilemedir. Böylelikle amelde ortaklık geçerli olmuştur. Böylelikle amelde Allah Teâlâ ile insanı bir araya getirmiş oldun (cem’) ki, cem’in anlamı da budur.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, kul bir mazhardır. Zuhur eden ise Haktır. Hakk da kulun niteliğinin aynıdır. Amel ise nitelikle ortaya çıkmıştır ve gözüken amel sahibidir. Öyleyse amel bilhassa Allah Teâlâ’ya aittir.

Şöyle dedik: bunu ortaya koyunca şunu da ortaya koymuş olduk: Kulun aynının özel bir istidadı vardır. Bu istidat, (kendisinde) zuhur edende etkindir ve o zuhur edende -ki Haktır-suretlerin değişmesine yol açan da bu durumdur. Söz konusu istidat, Hakka ‘Ancak senden yardım dileriz” dedirten şeydir. Burada namaz kılanın ayn’ıyla (hakikati) zuhur eden Hakk, belli bir ismin hükmüne hitap ederek, amelini yapmak üzere yardım etmesini istemektedir. Çünkü mümkünün ayn’ının (-ı sâbitesi) istidadı acizlik ve zayıflık verdiği için, bunun hükmü kendisinde zuhur edende ortaya çıkmıştır. Öyleyse zuhur edenin sözü, mümkünün dilinin ta kendisidir. Daha doğru bir ifadeyle mümkünün sözü zuhur edenin diliyle söylenmiştir. Nitekim Hakk kulunun diliyle ‘Allah Teâlâ kendisini öveni duydu’ demiştir. Böylelikle marifet, ameli yapanına tahsisi (cem’) gerektirmiştir. Bunun nedeni amelde ortaya çıkan bir takım iddialardır. Bu iddialarla akılcıların bir kısmı amelleri sadece kullara izafe ederken bir kısmı onları sadece Allah Teâlâ’ya izafe etmiştir. Doğru ise iki grubun, yani iki görüşün arasındadır. Buna göre kulun belirttiğimiz anlamda amelle bir ilgisi olduğu gibi aynı zamanda Hakkın da belirttiğimiz anlamda amelle bir ilişkisi vardır. Kulun amelle ilgisi, mümkünün hakikatinin istidadının kendiside zuhur edene etkisi iken Hakkın amelle ilgisi, söz konusu etkiyi kabul etmesidir. Çünkü kul zuhur edendeki etkisinin diliyle şöyle der: ‘Sana ibadet eder, senden yardım dileriz-’ Bu, bizim vardığımız görüştür.

Cem’ hakkında görüş belirten kişi, onun mârifetin müşahedesi olduğunu söylerse ve marifeti müşahede etmeyi tanımlarsa, bizimle aynı görüştedir. Çünkü biz, marifeti müşahedenin anlamı hakkında konuştuk, onu dile getirenin makamı hakkında konuşmadık. Bu lafzın -biz açıklarken dile getirdiğimizin-daha aşağısında yorumları vardır. Biz ise onu en yetkin ve kamil tarzda açıkladık. Bizim açıkladığımız, gerçeğin kendiliğinde bulunduğu durumdur. Bu yönlerin bir kısmı nedeniyle, bu görüşü söyleyenlere bu kitabın özetinde itiraz ettik. Sûfılerin bölümün başında aktardığımız ve zikrettiğimiz bütün görüşleri, cem’ hakkında söylediğimiz ve ortaya koyduğumuz görüşlere dayanır. ‘Allah Teâlâ doğruyu söyler ve doğru yola ulaştırır.,

TEFRİKA (AYRILIK) HALİNİN BİLİNMESİ

İki Yüz Yirmi Üçüncü Bölüm

 

Cem haline gelirsen, ayrımı kabul etmişsindir

Kur’an (cem’) ve furkanı (ayrım) anladığın gibi

Hakikat bir, hüküm değişik

Söylediğime delil getirdim ben

Cem’ ve fark daima eksik iki hal

Vazgeç sen, insan isen tek ol

Cebrail’in ve arkadaşının yolunu tut

Senin için Müslümanlığı ve imanı tanımladıklarında

Sonra o ikisinden sonra sahih olan geldi

Senin için ihsanı, bir daha ihsanı tanımladılar

Bunlar dörttür, yok bir beşincisi

Hakk Celle’den yardım alandan başkası

Bilmelisin ki, sûfilerin bir kısmına göre tefrika, ‘Hakk olmaksızın halka işaret etmek’ demektir. Ebu Ali Dekkak’a göre ise ‘Fark sana nispet edilen şeydir.’ Bazı sûfılere göre ise ‘Fark, edebin gereği, Hakkın sana gösterdiği fiillerindir.’ Bazılarına göre fark, kulluğu görmek, bir görüşe göre yaratıkları var saymak, bir görüşe göre ‘başkalarını Allah Teâlâ adına görmektir.’ Bir görüşe göre ise yaratıkların halden Hakk girmesini müşahede etmektir. Tefrikanın ilahi ilimdeki dayanağı, ‘Sizin için boşaltacağız’ ayetinde belirtilir. Bu, miktarı Allah Teâlâ’nın bilgisinde takdir edilmiş olan ve her bir şahıs adına dünya hayatındaki hayat zamanı olan (ömür) sürenin dolmasıdır.

Bilmelisin ki, bütün eşyanın aslı tefrikadır (ayrım). Tefrika önce ilahi isimlerde ortaya çıkmıştır. Böylelikle ilahi isimler, anlamlarının farklılaşmasıyla farklılaşmıştır. Öyle ki, insan hepsinin tek hakikate delalet etmeleri bakımından isimlere baksa bile, onların arasında anlamlan arasında belli bir fark vardır. Bu anlam bilinir ve onun nedeniyle birisi şöyle, öteki böyle diye isimlendirilir. Özellikle de, isimler övgü ve metih yoluyla nitelikler anlamında kullanıldığında, tefrika daha bellidir. Allah Teâlâ tefrika ile bize tanınmış ve şöyle buyurmuştur: ‘O’nun benzeri bir şey yoktur.’ Başka bir ayette ise ‘Yaratan gibi midir, yaratamayan?’ buyurmuştur. Böylece Allah Teâlâ, yaratan ile yaratamayanı ayırt etmiştir. Eşya arasında sınırları ve tanımları, ayrım ve tefrika ortaya çıkartmıştır. Makamlar ve haller tefrika vasıtasıyla orta çıkmış, yaratıkların mertebeleri çoğalmış, onlarla birbirlerinden ayrışmışlardır. Bu bağlamda (söz gelişi) Allah Teâlâ’nın seksen kulu vardır, onları imanın hakikatlerine ulaştırmıştır; yüz kulu vardır, onları ilahi isimlerin ve niteliklerin hakikatlerine ulaştırmıştır. Allah Teâlâ’nın altı bin ve daha fazla kulu vardır, onları Muhammedi nebiliğin hakikatlerine ulaştırmıştır. Allah Teâlâ’nın üç bin kulu vardır, onları ilahi ahlak hakikatlerine ulaştırmıştır. Böylece Allah Teâlâ, kullarını mertebelerle farklılaştırmıştır.

Cem’ farkın aynıdır, çünkü o, çokluğun varlığına delildir. Cem’ diye isimlendirilmesinin sebebi ise ayrımı toplayan tek hakikattir.

Bu bağlamda tefrikayı ‘Hakk olmaksızın halka işaret etmek’ diye tanımlayanın müşahede ettiği şey, tanımların verisidir. Tanımlar ise ancak yaratıklarda ortaya çıkabilir. Çünkü Hakk, âlemlerden müstağni olduğu için, bilinmezdir Başka bir ifadeyle Hakk herhangi bir alametin kendisini göstermesinden münezzehtir. Öyleyse O, tanımsız bilinen, tanım ile bilinmeyendir. Tanımlar, eşya arasında farklılığı ve tefrikayı ortaya çıkartmıştır. Zevk ehli olan her insan, haber verişinde, müşahede ve zevkinin sınırını aşmaz. Çünkü onlar, doğru sözlülerdir. Onlar, aktararak değil, gördüklerini bildirirler.

Ed-Dekkak ise ‘fark sana nispet edilen şey’ demişti, bunu belirtmiştik. Çünkü nispet edilen şey, tanımlardır. Çünkü Hakka bir tanım nispet edilmez.

Kula nispet edilen her şey ise sonuçta yokluğa ve silinmeye gider. Hakka nispet edilen şeyler ise beka ve varlığa gider. Öyleyse sen de yaratıklara değil de hakka nispet edilen kimselerden ol!

Bu durum ‘O’nun nezdinde olan bakidir” ayetinde belirtilir. Hakk bize nispet edilen şeyleri ise tükenme ve yok olmayla nitelemiştir. Ayette geçen ‘şey (ma)’ ise her şeyi gösteren bir sözdür. Nitekim Sibeveyh böyle demiştir. ‘Allah Teâlâ’nın katında olan şey ise bakidir” Öyleyse bizden Allah Teâlâ katında olan şey adına beka geçerliyken yaratıkların katında olan ise tükenicidir. Bakınız! Allah Teâlâ’dan başkasına ait kölelerden ölüm geldiğinde kölelik kalkar. Başında bir efendisi varsa, yok olur. Öyleyse yaratılmışa nispet edilen her şey, ölümle veya tanıklıkla yok olur. Yok olan her şey ise bulunduğu kimsenin yanından ayrılmıştır. Böyle bir şey ise Hakta bulunmaz, çünkü hiç bir şey O’ndan ayrılmaz. O bizimle beraberdir ve işler O’na döner. İşte bu Dekkak’ın ‘Fark sana nispet edilen şeydir’ sözünün anlamıdır.

Başka bir tanımda ise ‘Fark, edebin gereği olarak, Hakkın sana gösterdiği fiillerindir’ demişti. Burada tanım, gerçekte Allah Teâlâ’dan olsalar bile, saygı gereği Allah Teâlâ’ya nispet edilmeyen fiillere işaret eder, yoksa hem saygı gereği ve hem de gerçekte Allah Teâlâ’ya nispet edilebilen fiillere işaret edilmez. Kulların fiillerinin var olma anlarının dışında kulda bir kalıcılıkları yoktur. Var olma anlarından sonraki ikinci anda bu fiiller ortadan kalkar. İşte bu Dekkak’ın söylediğinin aynıdır. Böylece iki sûfı, aynı anlamda buluşmuştur. Şu var ki bu şûfi, ‘edebin gereği’ diyerek bazı fiilleri sınırlamıştır. Bu fiillerin hakikatlerini Allah Teâlâ’ya izafe ettiğinde ise beka ve kalıcılık özelliğiyle nitelenirler. Bu kalıcılık onların hakikatlerinden kaynaklanmaz, aksine Allah Teâlâ tarafından görülmelerinden kaynaklanır. ‘Allah Teâlâ’nın katında olan şey bakidir.’ Aynı şekilde, kendisini gördüğün sürece fiil de senin katında kalıcıdır. Kendisini görmediğinde ise onun varlığı senin müşahedenden kaybolur. Bu nedenle ‘Hakkın sana gösterdiği fiiller’ demiş, sana gösterilene değinmemiştir. Aynı zamanda bu tanım, sana nispet edilmelerine rağmen, övülen fiillerine de değinmemiş, ‘edebin gereği’ demekle yetinmiştir.

Başka bir tanıma göre ‘Fark, kulluğu görmektir.’ Çünkü bu, kulun kendisiyle bilfiil var olan bir niteliğe mensubiyeti demektir. Bu nitelik ise ancak Allah Teâlâ’ya nispet edilebilir. Kulluk, kula ait bir niteliktir. Kim kulluğunu görürse, gördüğü kimseye ait olur. Bu nedenle Allah Teâlâ’nın kulları, kulluğa değil, (zorunlu kulluk anlamındaki) ubudete nispet edilmiştir. Öyleyse onlar, herhangi bir nispet olmaksızın, Allah Teâlâ’nın kullarıdır. Kulluğa nispet edildiklerinde ise durum farklıdır. Çünkü Hakk, kulluk nispetini kabul etmez. Çünkü Hakk kulun aynı değil, kulun niteliğinin aynıdır. Öyleyse her kim kulluğu müşahede eder de Allah Teâlâ’nın kulu olduğunu görmezse, niteliğe nispet edilen ile Allah Teâlâ’ya izafe edileni ayırt etmiş demektir. Dilciler şöyle der: ‘İnsan hususiyet ile husus, ubudiyet ile ubudet arasında bulunur. Ubudiyet kendisine nispet edilen bir şey iken ubudetin nispeti ise (kendisine değil) efendiyedir.’

Başka bir tanımda ise şöyle denilir: ‘Fark halkı (yaratıklar) ispattır.’ Bu da, daha önce zikredildiği gibi, sûfilerin ‘Hakk olmaksızın, halka işaret” dedikleri tanım gibidir. Ancak yine de aralarında bir fark vardır. Çünkü burada tanım ‘halkı ispat’ demiş, ‘halkın (yaratılmışlar) varlığı’ dememiştir. Çünkü yaratılmışların varlığı Hakkın varlığının aynıdır. Halk ise kendi hakikati bakımından sabittir ve sabitliği de ezelî olarak kendisindendir. Onun varlıkla nitelenmesi, ortaya çıkmış geçici bir durumdur.

Böylece bu sözden anlaşılan anlamları açıklamış olduk. ‘Halkı ispat”, ezelde Allah Teâlâ ile yaratılmışlar (halk) arasında bir ayrım gerçekleşti demektir. Bu yönüyle Hakk ayan-ı sâbite’nin aynı değildir. Varlık ile nitelendiklerinde ise durum farklıdır. Binaenaleyh Allah Teâlâ, varlık ile nitelenenin aynıdır, yoksa o değildir! Bu nedenle bu tanımı yapan sûfi ‘halkı ispat’ demiştir.

Başka bir tanıma göre ‘Fark, başkalarını Allah Teâlâ için görmektir.’ Burada Allah Teâlâ’dan dolayı görmeyi kast eder. Buradaki ‘için’ sebeplilik bildiren edattır. Böylece insan, Hakkın varlığında ayan-ı sâbite’nin hükümlerini -ki Hakk ise ancak onların hükümleriyle zuhur eder-müşahede eder. Bu nedenle tanımlar ortaya çıkmış, hakikatlerin mertebeleri Hakkın varlığında ortaya çıkmış ve melekler, felekler, unsurlar, türeyenler, cinsler, türler, şahıslar denilmiştir. Varlığın kendisi ise tek, hükümler farklıdır. Hükümlerin farklılığı ise, varlıkta değil sübutta (birbirinden) başka olan ayan-ı sâbite’nin farklılığından kaynaklanır.

Başka bir tanıma göre ‘fark, onların hallerinde türden türe girmesini müşahede etmektir.’ Burada onların hükümlerinin Hakkın varlığında zuhurunu kast etmektedir. Çünkü bu hükümler türlü türlüdür. Hakk ise değişmeyi kabul etmez. Buradan değişmenin ayan-ı (sâbite’nin) bir hükmü olduğu anlaşılır. Bu kula gözüken şey ise türden türe girmektir. Öyleyse ona görünen, a’yan’dır (ayan-ı sâbite). Böylece onlar ile varlık arasında fark görmüştür. Tefrika hakkında şöyle denilir:

Topladım, kendimden ayrıldım

O’nunla Vuslatın sonu, ikiliktir ancak

Burada sûfi, bir’in sayı basamaklarında gözükmesini kasteder. Bir’in basamaklarda gözükmesiyle iki, üç, dört ve sonsuza değin bütün sayılar ortaya çıkar. Bu, bir şeyin zuhur edenin aynı -fakat o olduğunu bilmezden-olmasını anlatabilecek en nihai örnektir. Söz gelişi rüyamda Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin muhaddis Ebu Muhammed İbn Hazm ile kucaklaştığını görmüştüm. Biri diğerinde kaybolmuş, artık sadece birini görüyordum, o da Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem idi. Bu, vuslatın nihayetidir ve ‘ittihat (bir olma)’ denilen şey budur. Başka bir ifadeyle varlıkta iki varlığın ilave değil-birbirinin aynı olmasıdır. Nitekim insan olmada Zeyd Amr’ın aynı, hatta bütün insan türleri onun kendisidir. Başka bir ifadeyle insanlık yönünden biri diğerinin aynı iken şahsiyet yönünden aynı değildir. Öyleyse bir’in sayı basamaklarından ikide kendisiyle bir olması, İkinin ortaya çıkmasıdır. Burada birden başkası yoktur. Sonsuza varana dek, bütün sayılar böyle devam eder. Öyleyse ince düşünce sahibi isen, tefrika hakkında yaptığım açıklamayı iyice öğren!

‘Allah Teâlâ doğruyu söyler ve doğru yola ulaştırır.’

 

Futuhat-ı Mekkiye, Onsekizinci Sifr;  Türkçesi: c. IX, sh: 294-303

Kaynaklar:

Muhyiddin İbn  Arabî, Futûhât-ı Mekkiyye

Futûhât-ı Mekkiyye Tercümesi, hzl: Ekrem Demirli, 2011,İstanbul

 

BAŞA DÖN

 

Reklamlar