MEHMET ALİ AYNÎ HAYATI – ESERLERİ VE TASAVVUFİ GÖRÜŞLERİ

Hzl: Harun ÖZKAN

Türk ilim ve fikir hayatını tanıyışımdan itibaren son dönem Osmanlı ilim ve fikir hayatı benim merakımı mucip olmuştur. Bu bize okul yıllarından itibaren verilen kültürün ağırlıklı olarak söz konusu dönemden kalmış olmasındandır.

Milli şairimiz Mehmet Akif, bunun tipik bir Örneğidir, ülkemizde veli kültünün çok yaygın oluşu sebebiyle tasavvufa da ilgi duymaktayım. Yine bunun sebebi öz kimliğimize şekil ve anlam veren şahısların sufi oluşudur. Buna örnek olarak Mevlana, Yunus ve Hacı Bektaş-ı Veliyi örnek olarak zikredebiliriz .

Ayrıca son yıllarda tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de tartışılmakta olan İslâmcılık akımları ve bu akımların sadece Arap ve Hint dünyası orjinli imiş gibi taktim edilmesi, bizi üzerinde yaşadığımız topraklarda söz konusu akımların tarihten gelen köklerini araştırmaya sevk etmiştir.

Tezimizin konusu olan Mehmet Ali Aynî, tüm bu beklentilerin odağı olma tahminlerimizi doğrulamakta gecikmemiştir. Başta söz konusu zat olmak üzere son dönem Osmanlı aydın ve uleması bugün dahi tartışılan konularda tartışmalar yapmışlar, fikirler beyan etmişler, eserler kaleme almışlardır. Fakat ülkemizde vuku bulan harf devrimi, genç kuşaklar ile, sözü edilen dönem arasında aşılması güç engeller meydana getirmiştir. Bahsi geçen dönemde vücuda getirilen “Felsefi terimler ve Osmanlıca karşılıkları” sözlüğü konuya tipik bir örnektir. Yoğun fikri ve ilmi emekler sonucu oluşan bu değerli çalışma daha sonra unutuldu, ama yeri uzun yıllar doldurulamadı.

Şu halde daha önce çalışılıp vücuda getirilen konular yeni kuşaklara sür’atle aktarılmalı ki, daha ileri ilmi faaliyetlere zaman ayrılabilinsin, eskinin tekrarıyla uğraşılıp durulmasın, zaman israfı yapılmasın. Her konuda ilerlemenin temel kuralı da bu olmalıdır. Bizim ülkemizin diğer ülkelere göre maalesef ilim sahasında böyle bir handikabı vardır. Mehmet Ali Aynî otuza yakın eseriyle işte bu akıbete maruz kalmış, yapılacak çalışmalarla gün yüzüne çıkarılmayı bekleyen ender ve önemli müelliflerimizden birisidir. Bugün ülkemizde tartışılan demokrasi, milliyetçilik, pozitivizm, laiklik, din özgürlüğü gibi hususlarda onun değerli fikirleri vardır. Eğer onun fikirleri yeterince iyi bilinirse toplumsal uzlaşmamız daha hızlı olacaktır. İçinde bulunduğumuz toplumun her katmanı için onun değerli fikirleri vardır. Çünkü o hem iyi bir İslâmcı, tutarlı bir batıcı ve şovenist olmayan bir milliyetçidir. O sadece Türkiye’de yaşayan insanlar için değil, Osmanlı devletinin toprakları üzerinde yaşayan diğer müslüman milletler için de değerli bilgi, gözlem ve tesbitler kaydetmiştir. Bu çalışma bunalımlarla yüzyüze olan İslâm dünyasına, onun ilerlemesi için ömrünü veren, değerli bir alimini tanıtmayı gaye edinmiştir. Bu noktada yapabileceği en küçük bir katkı onun hedefine ulaştığını gösterecektir.

Harun ÖZKAN/BURSA

I Giriş.

1) Tasavvufa genel bir bakış.

İslâm tasavvufunu bazı müellifler Hz. Peygamber (salla’llâhu aleyhi ve sellem) ile başlamış olarak kabul etmişlerdir. Söz konusu zatlara göre Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellemin şahsi hayatı, gerçek manada tasavvufun ve kavramlarının kaynağı durumundadır. Nitekim o, sonraki dönemde sufilerin kendi yaşam tarzlarının temel ilkeleri olarak doktrine edecekleri, tevbe, züht, rıza, zikir ve mücahede v.b. gibi esasları kendinde cemetmiş, ashabına tavsiye etmiştir. O nedenle ashab-ı kiramdan bazıları züht ağırlıklı bir yaşam tarzına yönelmişlerdir.

Ebu Nasr es Serrac (öl.988) “El luma” isimli eserinde, “Sufilerin işaratıyle konuşan ilk kişi olarak Hz. Ebu Bekir (radıya’llâhu anh)ı” gösterirken yukarıda geçen görüşe isnad etmekteydi.’ Bu görüşü temel aldığımızda, tasavvufun menşei hakkındaki tartışmalar kendiliğinden ortadan kalkmaktadır.

Daha yaygın olan görüşe göre ise, Hz. Peygamber ve sahabe, bazı sebepler ileri sürülerek, tasavvufi hayatın üstünde tutulmuştur. Bu görüşü savunanlara göre peygamberlik ve sahabilik başlı başına manevi bir makamdır. Nitekim söz. konusu esas gereği “Hiç bir veli ne bir peygamberin ne de bir sahabenin derecesine ulaşamaz.” denmiştir. Yine Hz. Peygamber ve sahabenin imanı şuhudidir. Yani onlar iman ve İslâm esaslarını bizzat görerek iman etmişler, vahyin gelişine Şahit olmuşlardır. Halbuki daha sonra hiç bir dönemde hiç bir müslüman böyle bir imkana kavuşamamıştır.

Ayrıca birçok sufinin hayatında tabii olarak bazı çelişkiler olabilmiştir. Tüm bu neticeler gözönüne alınırsa, izah etmeye çalıştığımız bakış açısının daha tutarlı olduğunu söylemek mümkündür.

Bir tasavvuf tarihi yazılırken her ilmi disiplinde olduğu gibi bazı metodlar akla gelmektedir. Tarih boy, tasavvufun gelişimleri ilme konu olmuştur. Gerçek sufilerin arzu etmedikleri tasavvufun bu “ilmileşmesi” bugün bir realite olarak devam etmektedir. Günümüzde tasavvuf tarihi tasniflerinden birisi şöyledir:

1 )Züht devri.

2) Tasavvuf devri.

3) Tarikatlar devri.

4) Tekkeler ve teşkilat.

Bunun yanında daha değişik tasnifler de görülmektedir, örneğin her asırda gelişen tasavvuf olaylarını ele alan tasnifin yanında, sufilerin hususi meyil ve yeteneklerine göre yapılan incelemeler de olmuştur. Başka bir tasnif şekli olarak her hangi bir tarikat, kavram veya şahsı tarihi süreç içinde ele alıp inceleyen çalışmalar zikredilebilir.  Fakat bütün bu tasnifler konunun ana hatları için geçerlidir. Söz konusu tasnifler kesin çizgilerle ayrılamaz. Örneğin, aşk ve cezbe ehli olan bir sufi züht ve takvayı tamamen dışlamaz. Yine züht dönemi içerisinde yer alan bazı sufiler, aşk ve muhabbet ehli olarak karşımıza çıkmaktadır.

Müslümanlar arasında bazı ilim ve displinler asr-ı sadetten alınan ilham sonucu, sonraki dönemde, sistematik bir ilmi disiplin haline ulaşmıştır. Buna göre tasavvuf Hz . Peygamber ve sahabenin zahidane yaşayışının ötesinde hususi bir yaşam tarzı olarak oluşurken, bir takım, siyasi, kültürel ve sosyal realitelerden etkilenmiştir. Bu etkenlerin başında, Hz. Peygamberin vefatını müteakip, müslümanlar arasında arzu edilmeyen siyasi ve dini ihtilaflar gelmektedir. Söz konusu ortam bazı müslümanların bir kenara çekilip, zikir-fikir ve ibadetle yoğun bir şekilde meşgul olmalarına sebep olmuştur.

İIk donem zahitlerine verilen bazı lakap ve ünvanlar bile bu duruma ışık tutar mahiyettedir: Nitekim o dönemde sufi kelimesi henüz yaygınlaşmamışken bazı müslümanlara, kurra, nüssak, kussas, şikeftiye, v.b. denmekteydi.

Diğer bir amil, İslâmiyet ve müslümanlar maddi olarak güçlendikçe bir çok müslüman dünyaya ve onun debdebeli yaşamına dalmışlardır. Halbuki bu durum, Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellemin hayatında yoktur. Sözü edilen duruma tepki duyan bazı müslümanlar bu sebeple zahidane bir yaşam şekline yönelmişlerdir. Tasavvufun gelişmesinin önemli diğer bir etkeni, zahiri ilimlerin alabildigine gelişmesine karşın, ayn, derecede ameli olarak yaşanmamasıdır. Bunun etkisiyle bazı müslümanlar ilim tahsilinden ziyade amel etme yolunu –Velevki- ilimleri az bile olsa, çünkü sahabe böyle idi.- tutmuşlardır.

Geçtiğimiz yüzyıldan günümüze batıda ve doğuda tasavvufun menşei hakkında çok mürekkep tüketilmiştir. Onun İslâmî olup olmadığı hususunda özellikle batılılar geniş çalışmalar yapmışlardır. Fakat günümüzde hem İslâm dünyasında hem de batıda tasavvufun İslâmdan neş’et ettiği hususu, yukarıdaki sistematik izahlar neticesi genellikle kabul görmektedir .

Onun İslâmî olduğuna dair, Kur’an ve hadiste güçlü dini delillerin olduğu bugün için aşikardır. İlerleyen sayfalara- bu tesbitler bizim çalışmamızda da görülecektir. Bahsi geçe: deliller tasavvufun bütünü için olabileceği gibi, bir kavramı veya bir esası için de olabilir.

Fakat Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem döneminde nasıl ki bugün anladığımız manada bir İslâm hukuku, bir tefsir veya kelam ilmi yok idiyse, tasavvuf da yoktu. Müslümanlar temel kaynaklan olan Kur’an ve hadisten aldıkları ilham sonucu, kültür ve medeniyette ilerledikçe bahsi geçen ilimleri tasnif edip geliştirdikleri gibi, tasavvuf ilmi ve yaşamını da kurup geliştirmişlerdir. Tasavvufa hariçten idhal edilmiş kavram ve esaslar sözkonusu temel olguyu değiştiremez. Bu olguyu reddetmek bilgi çağı olan günümüzde herhalde akli mantıki bir davranış olmamalıdır.

Tarih boyu müslümanları gerek fert gerekse toplum planında Şekillendiren, yönlendiren etkenlerden birisi kuşkusuz tasavvuftur. Müslüman toplumlar incelendiğinde görülecektirki tasavvuf, askeri hayattan ticarete, sanattan ilme birçok medeni harsın maverasındaki itici güçtür. Birçok ülkelerin müslümanlaşması gezici dervişlerin gayret-i diniyelerinin bir sonucudur. Tarihin sıkıntılı dönemlerinde büyük veliler mazim insanların sığınakları olmuş, toplum onlardan aldığı cesaretle esaret zincirlerini kırabilmiştir. Kısacası tasavvuf tarih boyu insanlığın vaz geçemediği bir ilim irfan mektebi olmuştur. O, bu yönüyle evrensel bir gerçek olarak karşımıza çıkıyor.

Mehmet ali Aynî’nin belirttiği gibi, eğer boz kır veya çöllerin kıl çadırlarında yaşayan göçebe insanlar, yeryüzünün en büyük medeniyetlerinden birini kurabilmişlerse, bunda bizzat insanın kendisini gaye edinen tasavvufun manevi iksiri çok olumlu etki yapmıştır. Tarihte Türk, Arap, Hint ve İranlıların, millet olabilmelerinde tasavvufun derin izlerine rastlamak çok olağan bir şeydir. özellikle bizim milletimiz için söz konusu durum daha belirgindir. Devletimiz Şeyh Edebali (öl.1325) ve Akşemseddin (Öl.1459) ile gayesine yürümeyi gerkli görmüştür. Estetik ve san’atımızın en büyük ustaları tekkenin tezgahından yetişmiştir. Bugün için fertlerin san’at ve estetiksiz yaşayabileceği, ancak toplumların yaşamayacakları çok kat’idir. Mehmet Ali Aynî’nin ömrünü savunmasına verdiği tasavvuf, insanlığın en yüksek terakkiyatlarından birisidir. Fakat günümüzde alabildiğine teşvik edilen sekülarizm böyle güzellikleri ikinci plana itilmeğe mahkum etmiştir. İnsanı bir makina veya ekonomik varlık olarak gören söz konusu anlayış, mutlu kılamamakta, insan eliyle ittiği, beğenmediği gerçeği tekrar arar hale gelmek durumunda kalmaktadır. Yukarıda gösterilen gerekçeler sonucu Aynî ve benzerlerinin yapmış olduğu çalışmaların toplumumuzda tam yansıma bulduğunu söylemek maalesef güçtür.

Yirmibirinci yüzyılın eşiğinde sadece maddiyat ile mutlu olunamayacağını bizzat yaşayarak öğrenen çağdaş insana, bu gerçeği anti parantez ifade etmek durumundayız. Gelecek yüzyılda, insanın manevi yönünü ihmal ve inkar eden anlayışlar, en çok sorgulanan konulardan olacaktır. Çünkü bahsi geçen anlayış çağımızda uyuşturucu, çevre kirliliği, savaşlar, ölümcül hastalıklar gibi bir Çok soruna sebep olmuştur. İnsanlık sözkonusu değişmelerden ders almış 21. yüzyılın din çağı olacağını ciddi olarak ifade etmeye başlamıştır.

Bütün bu izahattan sonra, “tasavvufun hiç mi olumsuz yönü veya etkileri olmamıştır?” sorusu akla gelmektedir. Gerçekten bu soru yerinde ve önemli bir sorudur. Elbetteki tasavvuf ve özellikle onun müşahhas örnekleri ve görünümleri olan sufilerin, bir takım hata ve olumsuzlukları ola gelmiştir, özellikle Osmanlı devletinin çöküş döneminde gerek dini sahada, gerekse diğer sosyal sahalardaki çözülmeler, tasavvufi hayata bir takım olumsuzluklar yansıtmıştır. Nitekim tasavvufun özünden yoksun birtakım insanlar, tekkeleri yiyip içme, yatıp kalkma yeri olarak algılamışlardır. Tasavvufta vasıtalar gaye halini almış, her şey merasimden ibaret görülmüştür. Fakat en acı olanı her tür ilim ve marifetten uzak şeyhzadeler, irşad makamını sırf tekkenin maddi kaynaklarını kullanabilmek gayesiyle ellerinde tutmuşlardır. Bu duruma, tasavvufa gönül verenler “Beşik şeyhliği” unvanını vermişlerdir. Sözü edilen durumu Değil İslâm ve tasavvuf adına anlamak, salt insani gerçekler adına bile anlamak mümkün değildir. Sözü edilen durum Kuşeyri (öl. 1072 den itibaren gerçek sufiler tarafından izale edilmeye çalışılmışsa da, her zaman başarılı olunamadığı anlaşılıyor. Fakat söz konusu durum tarih boyu çürümeye yüz tutmuş her kurum için geçerlidir. Örneğin eğitim kurumlarındaki bozulma ve çözülmeler için yapılacak Şey, onları temelden yok etmek değil, ıslah etmektir. Böyle durumlarda akıl ve mantık açısından yapılacak olan budur. Şu halde aynı tespiti tasavvuf için de ifade etmek mümkündür.

Bu çalışma Aynî’nin alabildiğine zengin ilim ve kültür dünyasını, günümüz insanına tanıtmayı gaye olarak seçmiştir. Böylece onun kendi ifadesiyle, yeni kuşakların daha ileri gidebilmeleri için, daha önce tesbit edilmiş, sonuca bağlanmış ilmi ve kültürel gerçekler için zaman israfı önlenmiş olacaktır. Aynî’nin bazı çalışmaları günümüz Türkçesine aktarılmış ise de, başta tercümeleri olmak üzere eserlerinin bir çoğu maalesef kütüphanelerde eski harfli basma Şeklinde beklemektedir. O nedenle diyebiliriz ki, onunla ilgili yapılacak çalışmaların gerekçesi hazırdır. Günümüzde Sözü edilen çalışmalar yapılmadığı için, tarih tekerrür etmektedir, örneğin ona göre din, ve tasavvuf duygusu fıtridir. İnsanda yeme, içme, bilme ve hürriyet v.b. içgüdüler nasıl fıtri ise, din ve tasavvuf duygusu da fıtridir. Söz konusu duygu ve ilgileri bilim, teknik ve diğer maddi öğelerle dolduramazsınız. Mantık, akıl ve kıyas ile deruni arzuların cevaplanması imkânsızdır. Hâlbuki birçok insan zikri geçen gerçekleri bilmediği için bunalıma düşmektedir. Eğer bu çalışma sahasında insanımıza bir katkı sağlarsa amacına ulaşmış olacaktır.

Bu çalışma yürütülürken onun yaygın olarak bilinen “tasavvuf tarihinin” yanında, anılan eserin ikinci cildinin taslağı mahiyetinde olan “Tasavvuf tarihi 2” de kullanılmıştır. Bu sebeple elinizdeki eser okunurken anılan duruma dikkat edilmelidir. Diğer bir husus, “Fikirleri” bölümlerinde tercüme eserleri mümkün olduğunca referans olarak alınmamıştır. Ancak tercümelerin yapılış saiklerine işaret etmekle yetinilmiştir. Ayrıca bazı eserlerine ulaşılamamış olup, buna da yeri geldiğince işaret edilmiştir. Başka bir husus, eserleri tanıtılırken dipnot kullanılmamış oluşudur. Eserleri ile ilgili harici değerlendirmeler ya Ali Kemali Aksüt, Ya iş mecmuası veya Hilmi Ziya Ülken gibi müellif veya eserlerde kayıtlıdır. Buna şifahi olarak işaret etmekle yetinilmiştir.

2) Mehmet Ali Aynî’nin içinde bulunduğu döneme bir bakış.

Mehmet Ali Aynî Türk tarihinin en hareketli, en bunalımlı, en hızlı gelişmelerinin yaşandığı bir dönemin insanıdır.

O, olayların bizzat içinde olan bir insandır. Bu sebeple, birinci ve ikinci meşrutiyeti hissetmiş, Balkan savaşlarını görmüş, Osmanlı devletinin çöküşünü en acı şekilde müşahede etmiş, Cumhuriyetin kuruluşunu bizzat yaşamıştır. Bahsi geçen tarihi evrelerde etkin görevleri sebebiyle olayların aktif olarak içinde yer almıştır. Onun bazı fikirleri olayların gelişmelerin dayatması sonucudur. Milliyetçilik fikri, bunun tipik bir örneğidir. Osmanlı devletinin birçok sahada kan kaybetmesine dönemin entellektüelleri tabii olarak ilgisiz kalamamışlardır. O nedenle söz konusu dönem fikri açıdan hareketli bir devre olarak karşımıza çıkıyor. İfade etmeye Çalıştığımız dönmemin tarihi gerçeklerini anlamaksızın günümüz Türkiyesini anlamak mümkün değildir. Mehmet Ali Aynî’yi anlamak ta dönemini anlamaktan geçmektedir. Söz konusu dönemde batının maddi ilerlemesi sonucu, aşağılık kompleksine düşen insanlar siyasi ve sosyo-kültürel konularda kurtuluşu batılı değerler mazumesinde aramışlardır. Anılan değerlerin, toplumu her sahada kurtaracağı yanılgısına düşülmüştür. Bu kavramlardan pozitivizm Aynî’nin de ifade ettiği gibi dinsizlik olarak algılanmıştır. Birçok Osmanlı aydını, pozitivizm adına, bilimsellik adına, dine karşı cephe almıştır. Bu duruma karşı, o ve fikirdaşları bir çok makaleler ve kitaplar kaleme almışlardır. diğer bir husus, Cumhuriyetin ilkyıllarında ansiklopedik tarzda biyografiler modadır. Osmanlı döneminde bilim ve teknikte toplumu batıya açmaya çalışan Aynî, taktik değiştirerek, Yunan klasiklerinin tercüme edildiği bir sırada Hacı Bayram veli, İsmail Hakkı, Türk ahlakçıları v.b. çalışmalarla toplumun karşısına çıkıyor. Görüldüğü gibi içinde bulunduğu dönemin tahlili onun anlaşılması için, önem arzediyor. Biz onun döneminin fikri ortamını incelerken değerli araştırmacı İsmail Kara’nın “Türkiyede İslâmcılık Düşüncesi, metinler / şahıslar kişiler,” (İst. 1986-87) isimli çalışmasını esas aldık. Söz konusu dönemde ana hatlarıyle Osmanlı aydınları üçgruba ayrılmaktadır:

a) Garpçılar.

b) Milliyetçiler.

c ) İslâmcılar .

Bu fikirleri savunanlar Osmanlıdan Cumhuriyete intikal etmiştir. Mehmet Ali Aynî daha ziyade İslâmcılık cereyanı içinde mütaala edilmiştir. İfade etmeye çalıştığımız Fikri cereyanlar daha çok, Osmanlı devletinin çöküşüne engel olmak için ileri sürdükleri tezler sonucu bu isimlerle anılmışlardır. Diğer bir ifadeyle kurtuluşumuzu siyaset, san’at, eğitim v.s. ile batılılaşmakta görenler batıcıları, tüm Türklerin birleşmesinde görenler milliyetçileri, kurtuluşumuzu İslâmda görenler de İslâmcılık cereyanını oluşturmuşlardır. Ayrıca her bir grubun diğerleri için de olumlu veya olumsuz fikirleri bulunmaktadır.

Bazı nüans farkları olmakla beraber, İslâmcılık cereyanı temel olarak şu hususları tartışmıştır:

a)Teeceddüt, içtihat, İslâm hukuku:

Tarihin her döneminde toplumları ayakta tutan unsurların başında kuşkusuz hukuk gelir. Bu sebeple İslâmcılar da İslâm hukukunu ihya etmeyi içtihat, müessesini çalıştırmayı -Yani çalışmadığı anlaşılıyor- savunmuşlardır. Özellikle Sebilerreşat çizgisinde olan münevverler teceddüt, içtihat, v.b. konuları hararetle savunmuşlardır. Bu akım, Mısır’da gelişen “Selefiye” akımını referans alarak hararetli yazı ve fikirler ortaya koymuşlardır. Ahmet Hilmi (Öl.1914) Elmalı Hamdi (öl. 1942) içtihadı bir heyetin yapmasını savunmuşlardır. Sait Halim Paşa(Öl:1921 )ise fıkhın diriltilmesini savunuyor. Nitekim ona göre İ s lamın ruhunu skolastisizm öldürmüştür. Mehmet Akif (öl.1936), Abduh’u (öl.1905) çekemeyenlerin karaladığını savunuyor. Aynı kanaatlere yaklaşmaya çalışan Elmalılı, (öl.1942) İslâm hukukunun güçlü ve şumullü olduğunu, ancak üzerinde çalışılması gerektiğini ifade ediyor.

b) Öze dönüş:

Mehmet Akif, Şemseddin Günaltay, (ÖL:1961 )ve  A.Hamdi Akseki (öl. 1951) hurafelerden şikayet etmişler, o nedenle Kur’an ve sünnet olan öze dönüş savunmuşlardır.9 Aynı anlayış, Mustafa Sabri(öl. 1954)ve diğerlerinde de görülüyor.

c) Tasavvuf konusu:

Tasavvuf bizim kültürümüzün kuşkusuz en bariz ve en önemli gerçeklerinden birisidir. Osmanlı Devletinin kurumlarında meydana gelen yozalaşma kuşkusuz tasavvuf ta da görülüyor. Bu sebeple zikri geçen donemde bu konunun geniş bir şekilde tartışıldığını görmekteyiz. Şeyh Saffet (Öl.1950 ) ile İzmirli İsmail Hakkı(Öl.1946) nın tartışmaları bilinmektedir. Yukarıda ismi geçen Zevattan Mehmet Akif, Mustafa Sabri, Şemseddin Günaltay, Ahmet Hilmi tasavvuf i düşünüş ve yaşayışa pek olumlu bakmamışlardır. Günaltay ilk dönem tasavvufunu hayırla yad ederken, kendi döneminde meselenin çığırından çıktığını söylemektedir. Yine uzlet kavramına karşı çıkıyor. Said Nursi (Öl. 1960 ) ve  Elmalılı ise tümden karşı çıkmak yerine bazı kavram ve anlayışlara itiraz ediyorlar. Nitekim Elmalılı, “Allah’tan başka hiç bir şey yok başka,” “Her şey odur” başka diyerek birincisinin her şeyin maverasıda Allah’ı görmek olduğunu, İkincisinin ise Allah’ı teksir olduğunu ifade ediyor. Genellikle tenkitler, sufilerin türbelere olan aşırı rağbetleri, şeyhlere gösterilen hürmetin aşırılığı, adet ve merasimlerin sünnetlerin önüne geçmesi, vahdet-i vücut gibi bazı kavramların istismara açık oluşu, gibi hususlar ile, uzlet gibi bazı kavramların çağa uymaması gibi gerekçeler olarak gösterilmektedir.” Diğer taraftan çeşitli sebeplerle tasavvufu savunan bazı müellifler itirazlara cevap vermişledir. İ .Fenni Ertugrul (öl.1946), Ferit Kam (Öl. 1944 ) Mehmet Ali Aynî(ÖL:1945) bu grupta anılabilir. Mesela Aynî uzlet, kavramının çağa uydurulabileceğini ifade etmiştir, İ .Fenni, vahdet-i vücudun şeriata aykırı olmadığını ifade etmiş, konu ile alakalı uzun yazılar yazmış, zikri geçen konu ilgili anlayışa imkan sağlayan, ayet ve hadisler bulunduğunu ifade etmiştir. örnek olarak Buharide Geçen, “….Gören gözü, işite kulağı, yürüyen ayağı olurum… (Buhar i, Rikak.38) hadisini kendi düşüncesine delalet ettiği için, ifade etmektedir. Kur’an’dan ise, “Sizi rahimlerde şekillendiren odur” v.b. (Ali-İmran 3/6 ) ayetleri delil olarak ileri sürmektedir

d)Hilafet ve saltanat meselesi:

Osmanlı devletinde çeşitli kurumların görevlerini yaptığı dönemlerde sistemle ilgili tartışmaların olmadığını ifade edebiliriz . Fakat daha sonra saltanat meselesi, gerek batı ile olan ilişkiler, gerekse iç gelişmeler sonucu tartışılmıştır. Birçok münevverin sorunların, sistemin yapısından kaynaklandığına inandığını görüyoruz. Öyle görünüyor ki 2. Abdülhamid’ in (öl. 1918 )son derece denetleyici olan yönetim şekli bunda etkili olmuştur. Ahmet Hilmi, Akif, Elmalılı, ve Aynî bizzat 2.Abdülhamid’in Şahsını tenkit etmişler, buradan hareketle İslâm için en uygun idarenin meşruti idare olduğunu savunmuşlar, ittihatçılara açıkça destek olmuşlardır. Ayrıca Mustafa Sabri, Sait Halim Paşa, Akseki, benzer fikirleri açıkça ifade etmişlerdir. Bediuzzaman ise hilafetin ıslahını istemiştir.’’ Fakat,

Şeyhülİslâm Mustafa Sabri efendinin beyan ettiği gibi ittihatçılar, saltanatı aratacak kadar mutlakiyetçi olunca sözünü ettiğimiz yazarlar Aynî başta olmak üzere tenkitlerini sürdürmek durumunda kalmışlardır.

e) Milliyetçilik konusu:

 Mehmet Ali Aynî’nin belirttiği gibi, milliyetçilik Osmanlı devletinde önce gayri müslim unsurlar arasında ortaya çıkmış, daha sonra müslüman unsurlar, zikri geçen anlayışı benimsemişlerdir. Yine onun tesbitine göre milliyetçilik, doktrine edilmiş biçimiyle batı orjinli bir kavramdır, öyle anlaşılıyorki söz konusu dönemde en çok tartışılan kavramlardan birisi milliyetçiliktir. Tesbit ve yorumlarını İslâm’ı esas alarak yapmayanlar, batıda konu nasıl ele alındıysa o şekilde ele almışlar, -Bu meyanda batıda her millet kendi ulusal çıkarları doğrultusunda milliyetçilik modelleri geliştirmişler, örneğin Almanlar ırka dayalı, Fransızlar kültüre dayalı, Romenler ise dile dayalı milliyetçilik modelleri geliştirmişlerdir.- böylece her kafadan bir ses çıkmış, kimisi kültürü esas alırken, kimileri de toprağı esas almışlardır. Bazı İslâmcı münevverler dinde milliyetçiliğin yeri olmadığı gerekçesiyle karşı çıkarken, bazıları ise şovenist olmamak kaydıyla milliyetçiliği benimsemişledir. Bu cümleden olarak, Mehmet Akif, Musa Kazım efendi(öl.1920), Babanzade A.Naim (öl.1934), Mustafa Sabri ve Akseki İslâmda yeri olmadığı gerekçesiyle karşı çıkmışlardır. “Fakat Aynî ve Ferit Kâm(Öl.1944) milliyetçiliğe taraf olmuşlardır. Ancak onlara göre milliyetçilik “Geçmişten gelen kültür mirasıyla oluşmalı, sözü edilen bu milliyetçilik İslâm kardeşliğini zedelememelidir.” Günaltay ise anılan meselede her şeyin aşırısının zararlı olduğunu ifade ediyor. Görüldüğü gibi dönemin İslâmcı münevveri milliyetçilik hususunda ihtiyatı elden bırakmıyor.

f) Batı kültürü ve mataryalist akımlar:

Öyle görünüyor ki İsİamcılık cereyanını en çok meşgul eden konu batılılaşma cereyanıdır. Bir çok insan batıdaki maddi kalkınmanın gerisindeki itici gücün, batının maneviyatı olduğunu sandığını görüyoruz. Diğer bir husus, o günün şartlarında birçok insan batıya karşı aşağılık kompleksine düşmüştür. Bu fikir müslüman toplumda onulmaz yaralar açmış, ortaya çıkan sorun uzun yıllar giderilememiştir. İslâmcı yazarlar İslâmın ilerlemeye mani olmadığını, bilakis teşvik ettiğini vurgulamaya, iman ile ilmi mezcetmeye gayret etmişlerdir. Yukarıdan beri görüş ve fikirlerini aktardığımız müelliflerden batılılaşma konusuna eğilmeyen yok gibidir. İskilipli Atıf (Öl.1926) batıdan veya diğer batıl sistemlerden iyi ve güzel olan yönlerin alınabileceğini,-Özellikle fen ve teknik konular- fakat batının maneviyat sahasında kendisinin eksik olduğunu, dolayısıyla ahlaki, dini, hukuki konularda mevcut durumla devam edilmelidir. Ahmet Hilmi, Mehmet Akif, Şimalili, Said Halim Paşa da benzer izahlarda bulunmuşlardır.  Bu hususta Said Nursi iman ile müsbet ilimlerin mezci hususundaki metodun en büyük temsilcisidir. Ayrıca Ahmet Hilrni Mataryalist akımlarla mücadele etmeyi savunuyor. Ferit Kâm Celal Nuriye karşı yazılar yazmış, “Hakikat için tek yol ilimdir.” mantığına karşı çıkmıştır. İzmirli İsmail Hakkı, aynı maksatla Peyami Safa’yı (Öl.1961) Gazzaliyi(Öl.h.505) tenkit ettiği için eleştirmiştir. Aynî ise Tevfik Fikret ‘e (öl.1915)reddiyeyi, söz konusu maksatla yazmıştır.  Kısacası ifade edilen kadro mataryalist dinsiz akımlar için, ilmi felsefi yazılarını mücadele amacıyla kaleme almışlardır. Diğer bir husus, oryantalizmle mücadele meselesidir. Özellikle Şemseddin Günaltay ve İ. Fenni, bu konuda çaba sarf etmişlerdir. 

Batılılaşma meyanında milliyetçilikte olduğu gibi batı orjinli bazı kavramlar da tartışılmıştır. Mesela Babanzade A. Naim, İslâmda “Allah’ın hakkı Allah’a hükmü yoktur” diyerek, laikliğe karşı çıkmıştır. Bu sebeple Ahmet Emin’i(Öl. 1973) tenkit etmiştir.20 Görülüyor ki ardı arkası kesilmeyen savaş ortamında canlı bir fikri atmosfer var. Dikkat çekici bir diğer husus, çözüm ve önerilerin de sunulması: Ahmet Hilmi batıyı şikayet etme yerine Kalkınmayı, şirketleşmeyi, Atıf hoca maddi güç elde etmeyi (Özellikle askeri güç) savunurken, Aynî,” Kainatın yegane kanun-u aslisi sa’ye sarılmayı” tavsiye etmektedir .

g) Kadın konusu:

Batılı değer yargıları yaygınlaştıkça kadının toplumdaki yeri tartışılmıştır. Musa Kazım ve İzmirli kadınların tahsil yapmalarını istiyorlar. A. Naim ise kadın haklarında İslâmiyet ile boy ölçüşebilecek din veya sistem yoktur.” diyor. Aynı gerekçelerle İ. Fenni, Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem efendimizin çok evliliğini izah etmiştir. Bu dönemde dikkat çeken bir diğer husus, fikirlerini özetlemeye çalıştığımız müelliflerin tamamı, felsefenin hemen her devir veya dalıyla ilgilenmiş olmalarıdır. Yine, ilmi seviyede ruhiyat, (Psikoloji) sosyoloji v.b konularda, o dönem için yeni olan, ilim dallarında tercüme yoluyla ciddi eserler kaleme alınmıştır. Aynî’nin içinde bulunduğu dönemin fikri yapısı bu şekilde özetlendikten sonra bizzat kendisi ile ilgili Çalışmaları ele alabiliriz. Ancak bundan önce onunla ilgili bilgi veren özgün çalışmalara işaret etmek durumundayız.

3) Aynî hakkında bilgi veren kaynaklar,

a) Canlı Tarihler

2 Mehmet Ali Aynî/ Hatıralar (İst- 1945)

Mehmet Ali Aynî anlatmış, gazeteci Sabih Alaçam yazmıştır. Yedi yaşından 1914 yılına kadar olan hatıralarını, eğitim, idare ve dini bağlara ile örgülü olarak anlatmıştır. 590 sayfadır.

b) Prof. Mehmet Ali Aynî, hayatı eserleri.

Ali Kemali Aksüt. (1 st. 1944 ) Mehmet Ali Aynî hakkındaki en geniş Çalışmalardan birisidir. Kitaplarında olmayan bir çok görüşleri (Mesela Gazzali panteist mi değil mi?) burada bulunmaktadır. Ayrıca eserin müsveddelerini Aynî görmüş, incelemiştir. Bu yönüyle de güvenilirliği artmaktadır. Hatıraları ve fikirleri karışık olarak iş lenmiş tir . 544 sayfadır.

c) Kenan Balkaner ve Dig. Prof. Mehmet Ali Aynî hayatı, eserleri.

İş Mecmuası sy.32, sh . 254-280 (İst. 1942 ) sayfalar. Eserlerinden önemli olanlarının kritikleri olması dolayısıyla farklıdır.

d) Mülkiyeliler Tarihi ve Yeni Mülkiyeliler.

Mücellitoglu, Ali Çankaya, C.III, (Ank.1969)Sh. 294,300.

Hayatı ve eserleriyle beraber Mithat Cemal Kuntay v.b. gibi birkaç müellifin onun hakkındaki mülahazalarını görmek mümkündür.

e) Türkiye Maarif Tarihi.

Osman Ergin.C.V. (İst. 1965)

f) Türkiye’de çağdaş Düşünce Tarihi.2. Baskı (İst. 1979)

Müellif Hilmi Ziya Ülken, Aynî’yi yakinen tanımış olduğundan, hakkında vermiş olduğu hükümler isabetlidir. Fikirleri için önemlidir.

g) Son asır Türk Şairleri.

İnal İbn’nül Emin Mahmut Kemal C.I. (İst. 1930 ) 154 -156. sayfalar. Aynî’nin şair olduğuna dair kısa bir bilgi bulmak mümkündür.

h) Mehmet Ali Aynî Demokrasi Nedir?

(İst.1989) 5-28. sayfalarda torunu İsmail Arar’ m sunduğu bilgiler vardır.

ı)Türkiyede İslâmcılık Düşüncesi.

İsmail Kara, c.II. 45- 88. Üst-1987) sayfalar arasında eserlerinden örnek metinler bulmak mümkündür.

i) T.D.İ .A C.IV. Aynî maddesi( Sayfa 273-275arası) (İst. 1991). Torunu İsmail Arar kaleme almıştır.

j) Kelami dergahından hatıralar. 

Carl Wett. Çev. Ethem Cebecioglu (Ank.1993) Aynî’nin tasavvuf i yaşamı ile ilgili yakınlarının bile bilmediği az fakat önemli bilgiyi içeriyor.

k) Kızıl Toprak Hatıraları.

Nezih Neyzi(İ st. 1993)

Aynî’nin torunlarından olan müellif, onun hakkında bazı hatıralarını anlatmaktadır.

l-Mehmet Ali Aynî ve felsefesi.

Eba Müslim Akdemir.(Basılmamış doktora tezi.)

(Erzurum.1992) Aynî hakkında yapılan ilk akademik çalışma hüviyetindedir .  

II- MEHMET ALİ AYNİ ‘NİN HAYATI

1) Ailesi, doğumu ve Çocukluğu.

Mehmet Ali Aynî, Osmanlı      devleti zamanı bir Osmanlı şehri olan, Manastır vilayetinin Serfçe kazasında 25-2-1868 tarihinde doğdu. Babası Serfçe’li olub, eşraftan Mehmet Necip efendidir. Ataları Osmanlı devletinin genişleme devresinde Konya’dan Serfçe’ye getirilerek yerleştirilen Türklerdendir.         O nedenle yerli halk aileye” Konyar” derlerdi.” Serfçe bugün Yunanistan sınırları içerisinde Selanik sahilinin batısında, (Eskiden Makedoya bölgesi) tabii güzellikler içinde şirin bir yerdir. Havası itibariyle Bursa’ya benzetilen söz konusu yer, Nezih Neyzi’nin ifadesine göre son yıllarda iyice tenhalaşmıştır.” Ayniîoglu sülalesi, aslen sipahidir. Babası Mehmet Necib dindar bir insan idi.   Şehir            meclisi azalığı dışında memuriyet almamış,   ticarete            olan     merakı sonucu hayatını ticaret ile devam ettirmiştir. Dönemin siyasi ve etnik karışıklıkları sonucu, Selanik’e ve         Serfçe’ye gidip gelme şeklindeki göçler, sorunu çözmediğinden aile İstanbul’a göç etmek durumunda kalmıştır. Anası zaimlerden (Bir tür toprak sahibi) Celalettin Efendi’nin kızı Refika hanımdır. Anne tarafı Serfçe’nin eski aileler indendir . Kardeşleri Küçük yaşta vefat eden Cavide, Fatma ve Hasan Tahsin’dir. (Öl.1962)Hasan Tahsin Aynî, hukuk fakultetesi Profesörlerinden olup iktisat üzerine eserleri vardır. Bir ara (Atatürk İzmir’e iktisat kongresine Onunla gitmişti) sayıştay üyeliği, maliye İslahat komisyonu üyeliği, maliye nezareti müsteşarlığı ve okutmanlıklar yapmıştır. Bir kaç kitabı ve makaleleri vardır.

Mehmet Ali Aynî o dönem her müslüman çocuğunda olduğu gibi, tahsile ilk olarak sıbyan mektebinde başlamıştır. Bu dönemde, bir ara 2. AbdulHamid dönemi meclis-i meşayıh reisliği yapan Alasonya’lı müderris Ali efendiden dersler almıştır. Anılan zatı o, hayırla yadediyor .Daha sonra aile daha iyi ticaret yapma ve Kardeşi San’a muhasebe mümeyyizi Şerif Efendi’nin davetiyle Yemen’e göç etmiştir . Ancak, bundan önce Aynî Selanik ve İstanbul’da rüştiyeye devam etmişti. San’a’ da Yapmış olduğu Fransızca bir konuşma sebebiyle vali Ferik İsmail Paşa’dan, hayatının ilk ödülünü almıştır. Bu dönemde yaşı on civarında olan müellif, San’a askeri hastanesi hekimi bir doktordan Fransızca dersleri almıştır. Aile San’a nın coğrafi ve sosyal yaşamına ayak uyduramadığı için, yaklaşık bir yıl sonra İstanbul’a geri dönmüştür. Dönüşü müteakip o, Soğuk çeşme askeri rüştiyesine tekrar kaydolmuştur. Fakat son sınıfda Gülhane askeri rüştiyesine geçmiştir . Burada o, Peyam ve İkdam gazetelerinin meşhur muharriri Ali Kemal’le (Öl. 1922) tanışmıştır. Söz konusu beraberlik uzun yıllar devam etmiştir. Gülhane askeri rüştiyesinden iki meşhur arkadaşı daha vardıki, olar da önemli kişilerdir: Bunlar servet-i fünunculardan Ahmet Reşit ve tarihçi Mizan gazetesi sahibi Murat Beylerdir.27 (Öl. 1917) Aynî, çocukluğundan itibaren çalışkan, iyi geçimli, yumuşak huylu bir fert idi. 14 yaşında 1882-‘ de rüştiyeden “Aliyyül ala” (pekiyi )derecesiyle mezun oldu. Müteakiben mekteb-i mülkiye-i şahanenin gececi (Leyli) bölümüne kaydını yaptırdı.(R:1289) Söz konusu döneme kadar onun ismi “Ali Rıza” iken, sınıfta alilerin çokugu sebebiyle mubassır (Belletmen )Mehmet’i koyup, rıza’yı aldırmıştır. (Daha sonra Cumhuriyet döneminde soyadı kanunu çıkınca Kızıl toprak nüfus memurluğuna müracaat ederek “Aynî” soyadını tartışmalı olarak -Arapça diye karşı çıkılmış- almıştır. Böylece ailenin eski lakabı korunmuş oldu.

2) Tahsili, hocaları.

Çocukluk yıllarında mahalle mektebinde bile bir ilmi şahsiyetten ders alan Aynî, rüştiyede başarılı bir eğitim aldıktan sonra mülkiye mektebine kaydolmuştur. Mekteb-i mülkiye(Günümüzün siyasal bilgiler fakültesi) bahsi geben dönemin en gözde okullarından idi. Müdür Abdurrahman Şeref(Öl.1925) bey idi. Daha sonra Recaizade Mahmut Ekrem bey(öl,1925) müdür olmuştur. Diğer hocalar, Kırımlı Settar efendi, Murat bey, Ali Şahbaz, Portakal Mikael paşa, Sakızlı Ohennes efendi ve Aristokles efendilerdir. Murat bey tarih hocasıdır. Ali Şahbaz, Ermeni kökenli olup müslüman olmuş, hukuk derslerini yürütmüştür. Recai zade Mahmut Ekrem bey, (1914) edebiyat derslerini okutmuş, yaptığı telkinlerle öğrencilerin üzerinde şiir ve edebiyat duygulan uyandırmış, onları edebiyata kanalize etmiştir. O nedenle H. Nazım, Ali Kemal ve Aynî “Gülşen” isimli bir edebi mecmua çıkarmışlardır.  Sakızlı Ohennes i İm-i servet-i milel(Uluslararası iktisat.) derslerini okutmuştur. Mikael Portakal paşa maliye derslerini okutmuştur. Sözü edilen hocalar mülkiyenin en etkili hocalarıdır. Aynî uzun yıllar sonra, Cumhuriyet döneminde azınlıkların mübadelesi hususunda kaleme aldığı bir yazısında, azınlıkların casuslukları ve ihanetleri dolayısıyla onlar için kızgın ifadeler kullanmasına rağmen anılan şahısları taktir ve minnetle anmıştır.

Mehmet Ali Aynî mülkiyede tahsiline devam ederken bazı gençler Avrupa’da tahsil yapma arzusuna kapılmışlardır. Dönemin idaresi hiç bir engellemede bulunmamış,(2.AbdulHamid dönemi) isteyen istediği ülkeye gidebilmiştir. Ona göre söz konusu dönemde istibdat ve hafiyecilik diye bir sorun yoktur.

İstibdat 1903 yılında başlamıştır . (Aynî’nin ifadelerinden Avrupa’ya gidenlerin başarılı olamadığı, bazılarının ya geri döndüğü, veya orada yan aydın şekilde kaldıkları anlaşılıyor.) Nitekim Ali Kemal Avrupa’dan geri döndüğünde orada gördüğü öğrenci derneklerinin bir benzerini kurmuştur. Derneğin adı “Encümen-i Hamidi”dir.

Dernek üyeleri bir gün Ali Kemal’in Süleymaniye’deki evinde toplanırlar. Toplantıda Aynî ve A. Reşit arasındaki fikri tartışma uzayınca, gece geç saatlerde tutuklanırlar. Görülüyor ki, o, genç yaşlardan itibaren edebi ve kültürel faaliyetlerin içindedir. İleride sözü edilen tartışma “intikat ve mülahzalar’ ın” yazılış sebebi olacaktır. O, yukarıda işaret ettiğimiz istibdat konusunu bu olayın vukuu zamanıyla irtibatlandırıyor. Daha sonra birkaç kişi tarafından sorgulandıktan sonra, yirmişer mecidiye altını verilerek serbest bırakılırlar. Ancak, kendilerine rast gele yerlerde toplanmamaları, 2.Abdülhamid’in yıldız civarında yaptıracağı kütüphanede toplanmaları tenbih edilir.

1893 te en parlak dönemini yaşayan rnülkiyenin idadi kısmını, 1898 de de yüksek kısmını 5 ekim de “pekiyi” derecesiyle tamamlamıştır. Zikri geçen dönem Balkan savaşının ekonomik sıkıntılarının görüldüğü yıllardır. Bu sebeple yeni mezunlara verilen maaşlar kesilmiş, bir memuriyet alabilmek oldukça güçleşmişti. Nitekim Sadrazam Kamil paşa(Öl.1913)ile Münif paşa (öl.1910) arasında mekik dokuyan Aynî, her gün sudan bahanelerle bir türlü isteğine ulaşamaz. Fakat ilk eseri “Nazari ve ameli istatistik” kitabı sayesinde maarif nazırının gözüne girerek, sözü edilen nazırın yanında hukuk mektebinde “İİm-i servrt-i milel” derslerinde geçici de olsa muavinliğe başlamıştır. Bunu bile alırken mülkiyedeki hocalarının olurunu almayı ihmal etmemiştir . (1888/1305)

3) Memuriyeti:

Bir yıl sonra hocası Münif paşa ile geliştirdiği samimiyetin de katkısıyla, 1889 da Edirne idadisi tarih, lisan-ı osmani ve ilm-i servet-i milel hocalığına tayin oldu. Onun mezuniyeti müteakip, asıl mesleği olan idari hayata geçemediği görülüyor. Sebep olarak, halk yeni mülkiyelilerin aç elemanlarına, eskiden beri yaşını almış sarıklı olgun sanların idaresine alışık olduğu için bir türlü ısınamamıştır. O nedenle idarecilik mesleğine başlayamamıştır . Edirne idadisinde branşı olmayan “lisan-ı osmani” dersini okumakta zorlanmıştır. Fakat Lütfi bey isimli bir arkadaşının edimiyle konuyu hal yoluna koymuştur. Anılan görev esnasında yaşı ondokuz idi. Ayrıca ailesinden ilk ciddi ayrılışı idi. Hatta birara İstanbul’a geri dönmüş ise de, tekrar geri dönmek durumunda kalmıştır.

Bir yıl sonra Dedeagaç idadisine müdür olarak tayin olmuştur. İfade ettiğimiz dönemde idadiler yeni yeni yaygınlaşıyorlardı. O nedenle bazı karışıklıkların olduğu, tarihçilerin matematikçi, coğrafyacıların edebiyatçı olarak tayin edildikleri Aynî’nin hatıratından anlaşılmaktadır. Dikkati çeken diğer bir husus, onun gördüğü aksaklıkları Merkezi idareye bildirmesi, yaptığı hizmeti, en iyi şekilde yapmaya çalışmasıdır. Bu yıllarda deniz ticaret hukuku ile ilgili yaptığı bir tercümeden dolayı 2.derceden mecidiye Şanı almış fakat sansür sonucu bastırmaya muvaffak olamamıştır. Öğretmenliğe devam ederken bir taraf tanda ilmi cemiyetlerine devam etmesi taktire şayandır. Bütün bunlar, ilim tarihimiz açısından yabana atılmayacak özellikler olarak karşımıza çıkıyor. Yine idadilerin açıldığı yıllarda programa alınan derslerin kitaplarının olmadığı anlaşılmaktadır. Aynî bu sebeple her ders için kitapların yazılmasını ve “ihtisasa hürmet” tezini yönetime iletmiştir.

Konu ile alakalı bir diğer hatırası şöyle: O yıllar idadilere “sanayi-i nefise” isminde bir ders konmuştur. Üstad dersi bilim teknik türü bir ders olarak anlar, kendi gayretiyle yaptığı tercümelerle öyle de okutur. Aradan çok uzun yıllar geçtikten sonra öğrenirdi meğer o ders sanat fiili dersi imiş. Dedeagaç yıllan, Fransızcasını ilerletmesi açısından verimli geçtigi gibi, havanın latif oluşu sebebiyle, zayıf olan bünyesi için de iyi gelmiştir.

1892 Yılında Halep sultanisi müdürlüğüne tayin olur. Fakat maarif müdürü ile arası bozulur. Ancak Halep’te Türkçe eğitime önem verir. Halep’ten önemli bir hatırası ise İ.Ü. eski rektörlerinden Cemil Bilsel’in öğrencisi olmasıdır. Ayrıca Halep’te “Malumat-ı nafia-i fenniye” isimli ders kitabını kaleme almıştır.

Yaptığı çalışmalar sonucu terfian Diyarbakır’a maarif müdürü ve idadi tarih öğretmeni olarak tayin olmuştur. (1893) Diyarbakır’da ilk iş olarak arkadaş çevresini kurduğunu görüyoruz. Nitekim ölünceye kadar, arkadaşlıkları devam edecek olan Süleyman Nazif’le tanışmaları Diyarbakır’da olmuştur. Yine Diyarbakır’da onun hayatının dönüm noktalarından birisi daha gerçekleşti. Bahsi geçen ilin valisi Girit’li Sırrı paşa (öl.1895) idi. Ancak Aynî’nin vali ile ilişkileri küçük aksaklıklar nedeniyle, bir türlü iyi gitmiyordu. Söz konusu aksaklıklardan birisi, Fransız konsolosunun paşaya onun için “Farmason” olduğunu söylemesidir. Bir diğer olay, çok dindar olan Sırrı Paşa’nın Bitlis’li birini alim sanarak idadiye riyaziye (Matematik) hocası tayin etmesidir. Bahsi geçen zatın ilk iş olarak, okul sıralarına karşı çıkmasıdır. Halbuki o yıllar idadide Ziya Gökalp, (Öl.1924) Feyzi,(? ) ve Faik Ali(Ö1.1950) gibi isimler vardı. Aynî, okul çıkışlı olmayan medreseli hocalardan her vesileyle şikayet etmiştir. Ona göre medreseliler, en iddialı oldukları Arapça ve dini bilgiler konusunda bile eksiktirler, işte böyle küçük aksaklıklar, vali ile ilişkilerinin gelişmesini engelliyordu. Diyarbakır’da ilgilendiği konulardan birisi de Özdemiroğlu Osman Paşa’nın mezbelelik olan türbesini tamir ettirmesidir.

Aynî Diyarbakır maarif müdürlüğüne kadar olan görevlerinde hep bekar idi. Hem vaktin gelmesi hem de şartları gereği evlenme arzusunu ailesine iletti. Aile, şehr emaneti (Belediye reisi) özel dostları Mustafa Bey’e durumu açtı. Söz konusu zat ta, kalp hastası, rahatsız Diyarbakır valisine durumu anlattı. Sırrı Paşa’nın yetişkin bir kızı olduğu anlaşılınca, araları bir türlü iyi gitmeyen söz konusu iki zat akraba olma durumuna geldiler. Aslında bu iki zatın önemli ortak yönleri vardı. İkisinde de ilim merakı, dindarlık, matbuata ilgi, (sansür yılları) vatan perverlik v.b gibi hasletler vardı. O yıllarda basında Amerikalı Alexandra isimli birsinin müslüman olduğu anlatılıyordu. Aynî söz konusu zata Sırrı paşa’nın Diyarbakır Keldani baş piskoposu ile yaptığı tartışma ile oluşan eseri “Nur ul hüda li men is tehdeda ” isimli eserini gönderdi. Bu olay iki zatın aralarının düzelmesine katkı sağladı. Verilen karar sonucu düğün paşa limanında sade bir odada yapılmıştır. Aynî’nin hanımı Feride hanım fazla tahsili olmayan, ancak musiki şinas, asil bir aile kızı, yardım sever bir kadın idi. Musikiyi annesi, Şair, bestekar, sarayda büyümüş Hekim İsmail paşanın kızı olan Leyla Saz hanımefendiden öğrenmiştir. Aynî’nin hanımı mütevazi idi. Kocasıyle beraber memleketin en ücra köşelerine, kocasının görevi icabı gitmiştir. Sırrı Paşa düğünü müteakip birkaç gün içinde vefat etmiştir. Kayın validesi aralıklarla da olsa, uzun yıllar damadıyla beraber yaşamıştır. Daha sonra 1895 de, maarif nazın istatistik baş katipliğine getirildi. Fakat sakal yüzünden maarif nazırıyle arası açıldığından -Asıl sebep ise, bakanın memleketteki okulları padişaha olduğundan bir misli fazla göstermesi, yapılan yanlışı Aynî’den düzeltmesini istemesidir.- anılan görevi fazla sürmemiştir.

1898 de Kosova mektupçuluğuna atandı. Kosova’da ilginç gelişmelere şahid olmuştur. Örneğin, gizli casusların, müslüman ahaliyi tahrik için, atlarının üstünden evlere ısrarlı bakımlarla tahrige yeltenmeleri, gayri müslim unsurlara, sen Bulgarsın, sen Rumsun, sen Sırpsın v.b. demeleri zikredilebilir. Bazan bu casuslar babasına Bulgar dedikleri bir ailenin oğluna Rumsun demeleri sonucu insanlar sudan sebeplerle sürtüşmeye düşüyorlarmış .

Kosova’da ilk idari başarısı, ayrılıkçıların isyanını bastırmış oluşudur. Sözü edilen başarıyı hocaların yardımıyle sağlamıştır. Anılan metod, onun idarecilik hayatında sık sık başvuracağı bir taktik olacaktır. Kosovada gözlemlediği bir başka husus, İttihatçıların mevcut her azınlık unsura, özgürlükçülük adına ayrı ayrı kilise vermiş olmalarıdır. Böylece gayri müslim unsurlar yıllardır aralarında süren kilise ihtilaflarını bırakıp, Osmanlıya karşı birleşme yoluna koyulmuşlardır. Ona göre Rumeli’nin elden gidiş saiklerinden birisi de budur. Her vesile ile eleştirdiği 2.Abdülhamid’in Selanikte göz hapsindeyken, anılan karar için, “Eyvah Rumeli şimdi elden gitti” sözünü taktir ediyor.”  İttihatçıları, (ileride görüleceği gibi) sempati duymasına rağmen hatalı buluyor. Kanaatimize göre anılan fikirler onda sonraki yıllarda oluşmuş olmalıdır.

1899 da Kastamonu mektupçuluguna atandı. Kastamonu’da ayrılıkçı akımlar olmadığı için, ilmi çalışmalarına hız vermiştir. Kastamonu’da matbuat tarihinin başlatıcısı olmuş, vilayet gazetesinin biriken abone alacaklarını toplayarak,

şahsi ilişkileri iyi olan Prof. Von Dising vasıtasıyle, yeni bir matbaa getirtmiştir . “Küçük Umumi Tarih, Tarih-i Edeb-i Alem, Fakir, Ziraat dersleri” isimli eserlerini yoğun sansüre rağmen neşretmiştir . Bu eserlerin önsözlerinde, padişaha iltifat dolu sözler vardır. Sansürün yoğunluğuna işaret eden önemli bir husus, Aynî’nin bastırdığı kendi kitaplarını kedisinin toplamış olmasıdır. ”  Ayrıca Kastamonu’ya yeni bir vilayet binası yaptırmıştır. Kastamonu’daki verimli çalışmaları gayesinde mutasarrıflığa (kaymakamlık) terf ietmiş tir. (O, Yönetimden hep şikayet etmesine rağmen, terfileri düzenli olarak sürüyor. İlerde görüleceği gibi taraftarı olduğu İttihatçılar iş başına geldiğinde, onu bazı hak mahrumiyetleriyle işinden edeceklerdir.) Bu arada kısa da olsa Sinop’ta vekil olarak görev yapmıştır.

İlk mutasarrıflığı 1903 de, çocukluğunda kısa da olsa yaşadığı Yemen’in, Taiz beldesidir. Yemen yolculuğunda uğradığı Mısır’da Cizvit papazların faaliyetlerini kaydediyor. O Yemen’de çok zor şartlar altında görev yaptığını ifade etmektedir. Hakikaten kedisinden önceki mutasarrıfın evinin dinamitlenerek havaya uçurulduğu göz önüne alınırsa, bahsi geçen zorluk daha iyi anlaşılır. Buna rağmen bir iki küçük olay dışında ciddi her hangi bir olay olmamıştır Yemen’de. Ona göre olayın sırrı, adaletli olmak, kimsenin hakkını yememek, halkın işini günü gününe yapmak, problemleri yerinde çözmek, daha üst makamlarla diyalog kurmak, halkın ve alimlerin görüşlerine baş vurmak gibi dini milli geleneğimizdeki hususlardır. Keza Yemen’de çok nüfuzlu bir şahıs olan, (Adeta gizli lider) ve Cebel-i Hubeyşt’e oturan Şeyh Hasan isimli zatı ziyaret etmiş, böylece olası bir çok hadiseyi, olmadan engellemiştir. Yemen ‘le igili ilginç hatıraları olmasına rağmen, anlatmak durumunda değiliz. Fakat onun Yemen, Amare, Lazkiye ve Halep ile ilgili hatıraları, günümüz Arap dünyasının tarih ve kültürü için de önemlidir, kanaatindeyiz.

Daha sonra Basra Amare’ye tayin olmuştur. Dönüşü Mısır erinden İstanbul’a yapmış, Orada mülkiyeden arkadaşı, Ali Kemal ve Ali Suad’ı ziyaret etmiştir. Amare’de başlıca görevi padişahın hususi hazine arazileriyle ilgilenmek, olmuştur. Ayrıca iki rakip kabile arasıda var olan husumet ve kavgalar idareyi sarsacak boyutlara ulaşıyordu. Öyleki bir defasında arabuluculuk yapmak isterken çatışmanın içine düşmüş nerdeyse hayatından olacak hale gelmişti. Onun anlattıklarına bakılırsa, “çöl araplarının tarihin hiçbir devrinde yönetim altına alınamadığı onların kendi örf ve adetlerine göre yaşadıkları” şeklindeki tez doğru olmalıdır.

1907 de Çatalca ve İzmit mutasarrıflıkları boş olmasına karşın, ve Aynî’de anılan yerleri arzu etmesine rağmen, padişahın emniyeti gerekçe göstermesiyle tayini Balıkesir’e çıkmıştır. Kuşkusuz Balıkesir onun en verimli mutasarrıflık yaptığı yerdir. Balıkesir’de deprem sonucu yıkılan tarihi yapıları onarmış, yollar açtırmış, yeni okullar yaptırmıştır. Aynî’nin idareciliginde önemli bir husus, dini konulara inancı gereği sahip çıkmış olmasıdır. İnançla ilgili Sapık hareketlere, inanç istismarı gibi hususlara meydan vermemiştir.

Balıkesir’de Horasan’lı iki alimin(!) köyleri dolaştığını öğrenince, olayı tetkik ettirmiş, sonuçta birinin Ermeni, diğerinin sapık bir batini olduğunu ögremiş, ve tedbirini almıştır.

O söz konusu davranışı Trabzon’da ve diğer yerlerde de yapacaktır. Balıkesir civarındaki alevi köyleri gezmiş, onların medeni sahada ilerlemeleri için cami yapmalarını, okul yaptırmalarını, konuyu muhtarlar vasıtasıyle bizzat takip edeceğini söylemiştir. Yeri gelmişken ifade etmemiz gerekirse o batini zümreler ile ilgili olumlu düşüncelere sahip değildir. Ona göre mesele, cehaletten kaynaklanmaktadır.

Yemen’de zeydiye, Suriye’de Nusayriye ve haydar iye, Ankara, Hüdavendigar, Sivas, Aydın, Balıkesir civarlarındaki sofiyan, cerebof, tahtacı, avcı ve Kızılbaş gibi isimlerle adlandırılan zümreler, “melahide-i ismailiye” bekayasıdır .

Söz konusu ifadeleri, onun konu ile ilgili düşüncelerini göstermesi açısından önemlidir. O, Yavuz sultan Selim’i adı geçen zümrelerle yaptığı mücadeleden dolayı taktirle yad etmiştir. Anılan zümrelerin inançları ona göre ‘’Küfürden de eşna”dır

Balıkesir mutasarrıflığının son zamanlarına doğru 2. Meşrutiyet ilan edilmiştir. Aynî, daha önce kısmen değinildiği gibi birçok Osmanlı entellektüeli gibi ittihat ve terakkiye umut bağlamıştır. O nedenle Balıkesir’e gelen kutlama telgraflarına, cemiyetin anılan yerde merkezi olmadığı halde, cemiyet adına cevaplar yazmıştır. Fakat ittihatçıların ilan ettiği umumi affı kabul etmediği için uygulamamış, yaptığı bir plan ile Soma’dan affı uygulamaya gelen jandarmayı Balıkesir’den savuşturmuştur. İttihatçılar onu daha o zamanlar hayal kırıklığına uğratıyorlardı. Balıkesir’den İstanbul’a dönüşte cemiyetin tanıdığı ilk fiili üyesi, geminin Rum olan sahibine olumsuz davranışlarda bulunmuştur. Geminin sahibi az daha onları yolculuktan edecekken, olayı büyümeden Aynî önlemiştir .

1909 da Lazkiye mutasarrıflığına tayin olmuştur. Lazkiye’de önemle ele aldığı husus eğitimdir. Eğitimciliği hasebiyle, üzerinde durduğu konulardan birisi de budur. Adı geçen yerde, eğitimi yükseltmek için, kasaplardan alınan öğretmen maaşlarını disipline etmiş, geliri maarife olmak üzere dükkanlar inşa etmiş, müftü ve ulemanın desteğiyle mezarlığı naklederek yerine okul inşa ettirmiştir.’’

Lazkiye’de kendisini tarihe geçiren idari başarılar kazanmıştır. Otuz bir mart vak’asıyle galeyana gelen halk Antakya’da, Kesep’te, Halep’te Ermenileri tazyik etmişlerdir. Olayı haber alan İngiliz, Fransız hatta Amerikan donanmaları, yardım için Suriye açıklarında demir atmışlardır. Hadiseye derhal el koyan Aynî, insiyatifi ele almış, yerli halkın tepkilerini hafifletmiş, onları şehir dışında metruk kışlalarda iskan etmiştir. Böylece can ve mal kaybı Olmaksızın madur Ermenileri tekrar yerlerine iskan etmiştir. Meseleyi halletmesinde mükemmel olan Fransızcasının etkisi büyüktür. Sözünü ettiğimiz olay dolayısıyle, günlerce Beyrut, Kudüs ve İstanbul’da gazeteler ondan bahsetmişlerdir. Burgaz’da Ermeniler onun onuruna yemek vermişlerdir. Ayrıca “Le grand Saint Grogearyan” nişanı ile taltif etmişlerdir. “Örfiyat-ı siyasiye ve ahlakiye” ile “Hükm-ü cumhur” isimli çalışmaları söz konusu dönemde yapılmıştır. O Hükm-ü cumhur’a yazdığı önsözde meşrutiyeti güneşe benzetiyor, istibdata veryansın ediyor. Lazkiye’deki bu başarılar merkezi idarenin gözünden kaçmadı, ve valiliğe terfiine sebep oldu.

1910 yılında Elâzığ valiliğine tayin oldu. Orada maarifin yanında, ziraate ayrı bir önem verdi. O sebeple dışarıdan modern makinalar getirtti. Keban madenlerinin iyi ve verimli çalışması için çalışmalar yürüttü. Hasan mansur ile Keban arasında yol inşaatına başlanmasına rağmen sonuç alınamamıştır. Bu arada kısa bir süre Bitlis’te de görev yapmıştır .

1911 de Yanya valiliğine tayin oldu. Kısa süreli olan söz konusu görevi yorucu bir tempoda geçmiştir. Çünkü Yanya’da İtalyan ve Avusturya’lıların kışkırtmalarıyle hergün bir olay çıkıyordu. Ayrıca merkezi idare mebus seçimlerinde ittihat ve terakkinin emellerine uygun olan Süreyya bey’i, ondan seçtirmesini istedi. Verilen görevi sıkı bir çalışma ile başardı. Fakat o, bu ve benzeri olaylardaki başarıları, patlayan barajı elle kapamaya benzetiyor. Ayrıca konu ile İlgili fikirlerini rapor halinde yönetime sunmuştur.

Müteakiben 2. Balkan savaşı yıllarında Trabzon valiliği yapmıştır. Başlıca görevi savaş sebebiyle, mâliyeye para ve elbise temini, doğu Anadolu’dan gelen savaş malzemesini İstanbul’a intikal ettirmekti. Trabzon’da ele aldığı iç mesele eğitimdir. Yüzlerce ilkokul açmıştır. Aynî milliyetçilik idealine Yanya’da ulaşmıştı. Çünkü orada herkes kendi milliyetini öne sürüyordu. Anılan etki sebebiyledir ki, Trabzon’da memuriyeti azınlık unsurlardan alıp, Türk ve müslüman unsura verdi. Okul faaliyetlerini yürütürken klasik medreseleri ıslah etmeyi denedi. Örnek olarak Hatuniye medresesini ele aldı, vakıflarını İslah etti. İfade edilen mesele ile ilgili Şöyle düşünüyor: Yeni okullar açılırken, eskileri korumalı, derslerini günün şartlarına göre uyarlamalı, vakıflarını Islah etmelidir. Devlet kadrolarında iş imkânları olmalıdır. Nitekim azınlıklar böyle yapmaktadır. Okulların kalitesi korunmadığı zaman halk azınlık okullarına yönelmektedir. Hâlbuki azınlık okullarında Protestanlık propagandası yapılmaktadır. Trabzon’da idadi öğretmenlerinden birinin verdiği Spinoza ile ilgili Konferansı dinlerken, kendisine Talat Paşa’nın , (öl. 1921) bab- i ali baskını haber verildi. Olayın tesiri nedeniyle, “Talat Paşa’nın bu hareketi Patrona Halil vak’asını hatırlatıyor” ifadesini sarfediverdi. Anılan ifade derhal İstanbul’a ispiyonlandı. Bahsi geçen hadise memuriyetten emekliliğe sebep oldu. Emeklilik gerekçesi yaş haddi gösteriliyordu. Fakat o başka sebepler düşünmektedir. Ona göre asıl sebep, Yanya’da görevli iken, Talat paşanın eniştesinin elden çıkan İki parça arazisinden birini elde ettiği halde, diğerini elde edememesi hadisesidir. Görüldüğü gibi, onun görevine yukarıda işaret edildiği üzere ittihat ve terakki son vermiştir. O, Osmanlı devletinin geri kalış sebebi olarak cehaleti görüyordu. Bu sebeple gittiği her yerde cehaletin izalesi için, büyük emekler sarfetti. Adeta idareciliği eğitime endeksledi. İdarecilğinin temeli adalet, dürüstlük ve Çalışmaktır, anılan dönemde diğer bir özelliği ise 2. Abdülhamid aleytarlığıdır .

Yaş haddi yasası ona uymadığı halde onu emekliliğe sevkedenlerin yanında, kadr-u kıymetini bilenler yok değildi. Balıkesir mutasarrıfı iken Bursa maarif müdürü olan Şükrü bey(Ö1.1926) onun çalışmalarını yakinen tanıyordu. Adı geçen zat, (maarif nazırı)dar-ul fününün Emrullah efendi’den

(Öl.1914) boşalan felsefe müderrisliğine Aynî’yi tavsiye etti. Bu dönemde Muallim-i sanni Farabi, (tere) ilim ve Felsefe ile Ruhiyat dersleri (Tere.) isimli çalışmalarını vücuda getirdi.

4) Darul funun dönemi

(Müderrisliği)17 mart 1915 te resmen İlmiyeye intisap etti.1915 te, müderrisler meclisi reisliğine seçilmiştir. Dar-ul fünun edebiyat fakültesi mecmuasını kurdu. Babanzade Ahmet Naim beyle, “Felsefe terimleri ve Osmanlıca karşılıkları” konulu çalışma grubunda bulundu. Yine aynı dönemde Çamlıca kız lisesi muallimliği (Edebiyat) ile Medrese- t- ür Reşat’ta felsefe ve tasavvuf tarihi muallimliği yapmıştır. Ancak bilinmeyen bir nedenle edebiyat fakültesindeki görevinden istifa etmiştir. (Birinci dünya savaşı nedeniyle üniversite kapalı kalmıştır.) Adı geçen dönemde, Baku ve Bükreş’e görevli olarak gezileri olmuştur. Mütarekeden sonra medrese-t-ür Reşat’taki görevine ittihatçı gerekçesiyle son verildi. (Onu görevden alan Mustafa Sabri vahdet-i vucut aleyhtar ıdır. )Savaş yıllarında aile, kızıl topraktaki geniş arazili evlerinde, bol miktarda inek besleyerek, ekonomik sıkıntı çekmeden yaşamlarını sürdürmüşlerdir .

5) Cumhuriyet dönemi.

Aynî istiklal savaşını müteakip, kaleme aldığı eseri, “Şeyhi Ekberi Niçin severim?” adlı eserini Atatürk’e (Öl.1938) ithaf etmiştir. Ayrıca Atatürk’ün özel kitaplığında onun Tasavvuf Tarihi, Hükm-ü Cumhur ve Hacı Bayram Veli isimli eserleri kayıtlıdır. Bunun yanında bir takım yakınlıkları da mevcuttur. Örneğin, her ikisi de Makedonya’lıdır. Bir dönem her ikisi de ittihat ve terakkiye sempati duymuşlardır. Yine her ikisi de Osmanlı devletinin veya Türk milletinin kurtuluşunu ilim ve fende görmüşlerdir. Milliyetçilik ortak özellikleridir. Yine saltanat karşıtıdırlar. Anılan farklar Zayıf da olsa ilişkilere katkı yapmış olabilir. Fakat bazı önemli farklar da yok değildir, örneğin, Atatürk’ün hiç bir dönemde tasavvufa meylettiği bilinmemektedir .Ayrıca Atatürk ile Aynî’nin kardeşi Hasan Tahsin Aynî daha samimi idiler. (Atatürk ) İzmir’ İktisat kongresine Hasan Tahsin Ayni ile gitmiştir.) Mustafa Sabri tarafından “Medresetür reşattaki görevine son verilen Aynî, milli hükümet tarafından aynı göreve iade edilmiştir. 1923 te Ankara’da kurulan “Tedkikat ve te’lifat-ı İslamiye” azalığına çağrılmıştır. Şer’iye vekaletinin ilgasına kadar söz konusu görevde kalmıştır. (1924) Aynı yıl İstanbul’da teşkil olunan İlahiyat Fakültesinde hocalığa tayin oldu. Bu arada Harbiye’de Ahlak dersleriyle siyasi tarih uzmanlığı derslerini yürütmüştür. Onun hizmetindeki bahsi geçen evre, takriben üç yıl sürmüştür. Daha sonra ilahiyat fakülteleri ilga olmuştur. Bu dönem ve müteakip dönem, yönetimin din eğitimi konusunda kararsız olduğu bir dönemdir. Zira kurulan dini kurumlar devam etmemekte, açılıp kapanmalar sürüp gitmektedir. Gerekçe ise ödenek yetersizliği olarak gösterilmektedir. Mehmet Ali Aynî’nin torunlarından Nezih Neyzi’nin belirttiği gibi anılan konu dönemin karekteristik özelliğidir. Neyzi, dönemin canlı şahidi olarak hatıratında (Kızıl Toprak hatıraları-İst. 1992) şöyle diyor:” Maarif vekaleti, din uzmanları yetiştirmek için, imam hatip okulları, ilahiyat fakülteleri açmak istemektedir. Fakat yıllar geçmekte, hukuk, edebiyat, ziraat derken bir türlü sıra söz konusu okullara gelmemektedir.” Daha sonra nisbeten uzun sayılabilecek bir gecikme ile anılan okulların açıldığı göz önüne alınırsa, bu yargının doğruluğu ortaya çıkar. Aynı olay, (Dini kurumlar) İslâmî ilimleri tetkik enstitüsünde de yaşanmıştır. Adı geçen kurum da, Aynî dinler tarihi ordinaryüs profesörü iken, bütçe açıklan sebep gösterilerek ilga edilmiştir. Böylece bazı arkadaşları gibi açıkta kalmış, kesin olarak emekliye sevkedilmiştir .

Cumhuriyet döneminde Mehmet Ali Aynî iki defa, 6.ve 7.dünya felsefe kongrelerinde Türkiyeyi temsil etmiştir. Hatta yazışmalar yapıldıktan sonra ödeneğin tam çıkmaması neticesi, ülkesinin onuru için yan masrafını cebinden karşılayarak gitmiştir. O, Cumhuriyet döneminde bir takım fikri değişimler göstermiştir. Osmanlı döneminde toplumu batıya açmaya çalışırken, Cumhuriyet döneminde tam tersi bir yol izleyerek, toplumu milli ve dini değerlere yaklaştırma mücadelesi içinde olmuştur. Nitekim Türk ahlakçıları, (hemen hepsi sufidir) Türk azizleri serisinden İsmail Hakkı, (Öl. 1725 ) Hacı Bayram veli, (Öl.1430) yine Abdülkadir Geylani(Öl.1166) İbn-i Arabi (Öl.1240) isimli çalışmaları ifade edilen tezi kanıtlar mahiyettedir.

Diğer bir husus, Cumhuriyetin ilk yıllarında batılılaşmanın hız kazanması sonucu, gerek toplumdan gelen istek, gerekse kendi gözlemlerine dayanarak, dinin önemini inkar eden, ilahiyat fakültelerinin kapatılmasını ve gereksizliğini savunan, pozitif ahlak isteyen,( Ne demekse ) İslâm’ı diğer dinlerle birleştirneyi savunan Yakup Kadri (öl.1974), Mustafa Şekip v.b. gibi isimlerle amansız kalem mücadelesine girmişttir . Ayrıca, Pozitivizmi, bilimselligi tamamen dinsizlikle eş değer gören kişilere konunun öyle olmadığını ifade eden yarı felsefi güncel makaleler yazmıştır. Karşı taraftaki insanların kimi zaman yaptıklarının, ilmi ciddiyetten uzak olduğuna ilişkin yönelttiği tenkitler, ona haklı bir şöhret kazandırdı. Onun iki eseri, ve hemen her eserinde bir bölüm, Ateizm, şüphecilik, bezgincilik v.b konulara ayrılmıştır. Anılan faaliyetleri, Osmanlı döneminde yapmışsa da Cumhuriyet döneminde özel bir uğraş haline getirmiştir.

6) Mehmet Ali Aynî’nin tasavvufla ilişkisi:

Bu konu belki fikirleri bölümünde ele alınabilirdi, diye akla bir soru gelebilir. Fakat burada onun tasavvufu yaşama geçirme emeli, yani pratiğe aktarma arzusu olduğundan, ve anılan husus da hayatın ayrılmaz bir parçası olduğundan, hayatı bölümünde ele almak durumundayız. Tekkeler kapatılmadan kısa bir süre önce ülkemize gelen (1925) Danimarka’lı Carl Vett, -Metapisişik konular araştırmacısı- bir takım doğu ülkelerini gezdikten sonra ülkemizde İstanbul’da bazı dergahları gezmişti. Bu meyanda Kelami dergahı postnişini şeyh Muhammed Es’ad Erbili’yi de(Ö1.1931) ziyaret etmişti. Anılan Şeyhin yanında onbeş gün kalan Carl Vett, kendisini adı geçen dergaha Aynî’nin götürdüğünü ifade ettikten sonra, Aynî’nin dergahın müntesiblerinden olduğunu ifade ediyor. Hatta Aynî, genç yaşta vefat eden oğlunu da dergaha götürüyormuş. Bir gün Carl vett, Es’ad Erbili ve Aynî onun önemli eseri “Tasavvuf tarihi “ isimli çalışmasını adı geçen mekanda müzakere etmişlerdir

Bunun yanında Sadık Vicdani(Öl.1939) “Tomar-ı turuk-u aliye” isimli çalışmasında Halvetiye silsilesini ele alırken tarikatın ikinci piri Seyyid Yahya Şirvani(Öl.Öl.1464)konusuna düştüğü dipnotta Aynî’in “Nakşi” olduğunu açıkça ifade ediyor: “Urafay-ı muharrir inimizden ve tarikat’ı aliye-i Nakşibendiye mensubininden (Muhammed Ali Aynî beyefendi) iki sene evvel ilk defa Bakü’ye azimetinde….” Olduğu gibi ifade etmeye

Çalıştığımız bu metinde olayı kanıtlamaya yeter sanırız.

Bunun yanında biz, şu noktalara işaret etmeyi konuya ışık tutması açısından gerekli görüyoruz:

1) Musa Kazım Efendi, Aynî ve Es’ad efendinin ortak dostudur. Aynî hijç bir eserinde Es’ad efendiden tanışıyormuş gibi bahsetmemesine rağmen, o günkü şartlarda tanımaması düşünülemez .

2) Bizim tesadüf ettiğimiz bir diğer husus, Aynî Amare’de iken ilçede çözülmesi gereken miras v.b. gibi hususlar için teşkil olunan heyette, adı geçen şeyhin kardeşi de bulunuyordu. Aynî bu olayı ifade etmiştir. O halde yine mezkur Şeyhi tanıması icap eder.

3) Aynî tasavvuf tarihinde nefis konusunu ele alırken, ruh meselesinin izahında, Konuyu Es’ad Erbili’nin izah ettiği tarzda ele alıyor. Fakat bu, öbür noktalar kadar onu tanıma ve intisab için önemli değildir. Günümüz Araştırmacılarından İsmail Kara ve Ethem Cebecioğlu söz konusu intisaba kesin gözüyle bakmaktadırlar. Bizim sözünü ettiğimiz konuya itina İle yer vermemizin sebebi, çalışmamızın tasavvuf ağırlıklı oluşu yanında, Torunlarından Nezih Neyzi’nin onun için ” Bektaşi” değerlendirmesi ve hükmünde bulunmuş olmasıdır.

Kaldıki Aynî hayatta iken kendisi ile bizzat görüşülerek yapılan çalışmalarda anılan noktanın (1 ntisap) ifade edilmediği görülüyor. Dolayısiyle konunun yaygın bir bilinmezlik boyutu var. Yine Türkiye Diyanet vakfının hazırlattığı İslâm ansiklopedisi gibi ciddi bir çalışmada, irdelemeye Çalıştığımız intisap konusu bulunamamaktadır . Kaldıki onun torunlarından Nezih Neyzi, onun bektaşi olduğunu  söylüyor. Kanaatimize göre bu durum tasavvufi konulardaki bilgi eksikliğinden ileri gelmektedir. Ayrıca o, “Dedeme Üsküdar taraflarından bazı günler siyah sakallı insanlar gelir, beraber oturur, yemek yerler, sohbet ederlerdi.” demektedir. Şu halde onun initisabı kesindir. Kaldıki bu bile onun Şeyh Es’ad efendi’ye bağlılığının kanıtı olabilir. Çünkü adı geçen zatın yine şeyh olan oğlu, Şeyh Ali efendi Anadolu yakasında Selimiye dergahında postnişin idi. Gelip gidenlerin pekala o insanlar olmaları muhtemeldir.

Tüm bu yazılanlar çerçevesinde sözü edilen mesele” neden bugüne kadar vurgulanmadı?” sorusu akla gelmektedir. Bahsi geçen meseleye net bir cevap verememekle beraber, ana hatlarıyle iki sebep akla gelmektedir:

a) Gerek o dönemin ahlaki terbiyesinin bir gereği, gerekse Aynî’nin aldığı tasavvufi eğitimin bir gereği, insanın manevi olgunluk ve kemalatını açıklamaması, hatta gizlemesi bir olgunluk, veya gerekliliktir. Bu nedenle o, sözü edilen bağlılığı açıklamamıştır.

b) İkinci bir ihtimal, Aynî’nin intisab ettiği zatın Cumhuriyet döneminde Menemen olayı ile ilintili bulunarak, Şaibe altında bulunmuş olmasıdır. Ancak günümüzde Nakşibendiye konusunda geniş araştırmalarıyle tanınan Hamid Algar Şeyh Esa’ad ile Menemen vak’ası irtibatlandırmasının ciddi kuşkular taşıdığını beyan etmektedir. İşte söz konusu iki olay bu intisap konusunun açıklanmamasında etkili olmuş olabilir.

Aynî, Cumhuriyet döneminin geniş bir kritiğini yapmadığı için, söz konusu dönemle ilgili bilgilerinin tarihe gömüldüğünü ifade edebiliriz. Örneğin, türbelerin kapanmasını içine sindiremediğini, özellikle bayramlarda anılan sebeple çok sıkıldığını son dönemde Nezih Neyzi açıklamıştır. Bu mesele de daha önceki, konu ile ilgili çalışmalarda yoktur.

Kısacası Aynî bir Nakşibendi Şeyhi olan Şeyh Muhammed Es’ad Erbili’ye intisablıdır. O bu yolla aynı zamanda tasavvufu yaşamaya çalışmıştır.

Hatta o, Carl Vett’e anlattığına göre bir takım mistik hal ve tecrübeleri yaşamıştır. (Bu kadar derinlemesine konuya eğilmiştir.) Daha önce pozitivizme yönelen Aynî, bir şeyh arkadaşıyla keramet türü hadiselerin olamayacağı hususunda tartışmıştır. Fakat arkadaşı onu evine davet etmiş, o gece evde Aynî’ye gece karanlığında parlak bir nur şeklinde (aletsiz) ışık göstermiş, havaya doğru yükselme şeklinde hareketlerde bulunmuştur. Ancak yine de tartışmayı bitirmeyen Aynî, arkadaşına, Bükreş’e gideceğini söylemiş. Yine yolculuk esnasında, arkadaşının gemide olmadığını bildiği halde, anılan arkadaşı gemide birden onun kamarasında karşısına Çıkmıştır. Carl Vett’e anlattığına göre söz konusu hallerden Sonra tasavvufa yönelmiş, konu ile ilgili geniş çalışmaları hu şekilde başlamıştır. Onun tasavvufu yaşama noktasındaki bu halleri bizim için önemlidir.

Bu durumda direk olarak konumuz olmamakla beraber önün, İslâm, demokrasi ve Atatürkçülük bağlamında konumu için, eldeki veriler Ölçüsünde bir şeyler söylemek mümkündür.

Osmanlı döneminde devlet ve milletin kurtuluşu için, günümüze göre doğru veya yanlış, bir takım fikirlere her Türk aydını gibi ulaşmıştı. Bunlar, saltanat alehtarlığı, meşruti idare, milliyetçilik, bilim ve teknikte batılı kaynaklan kullanma v.b. fikirlerdir. Yeni dönemde Cumhuriyet rejimi de aynı doğrultuda çalışmalar yapmıştır. Anılan konu, bir kesişme noktası olarak karşımıza çıkıyor. Ayrıca o, vatanperverlik duygusu yanında, neredeyse eldeki son vatan parçasını da kaybetmek endişesiyle yeni devlete destek olma gayreti içinde olmuştur. Sözünü ettiğimiz mesele, Osmanlı devletini alabildiğine eleştiren bir şahsın, sanki cumhuriyet hükümetleri karşısında suskun kalmış gibi görünmesine yol açmıştır. Fakat o, yeni dönemde oluşan baskıların farkında olarak, ifade edilen döneme dolaylı eleştiriler yapma yolunu denemiştir. Osmanlı döneminde medreselerin kapatılmasını değil, günün şartlarına göre islah edilmesini savunmuştur. Türbelerin kapatılmasına canı sıkılan Aynî’nin bir İslâm bilgini olarak ilahiyat fakültelerinin (Belkide tekkelerin ) kapatılmasını istemesini söylemek doğru olamaz.

Bazı çevrelerin söz konusu dönemde ilahiyat fakültelerini bilime yönelik olmadığı için, kapatılmalarını istemelerine şiddetle karşı çıkmıştır. O nedenle, 1=1 formülünün, veya bilimin hayat için yegane asıl olmadığını, bilakis hayat için, sanat, kültür, ahlak, din gibi asılıların, gerçeklerin bulunduğunu özellikle batılı filozoflara dayanarak müdafaa etmiştir. Bir toplum için hayati öneme haiz milli zihniyetin fen ve teknik ilimlerle sağlanamayacağını, anılan meselenin tarih, felsefe, sosyoloji, ahlak gibi ilimlerle hallolacağını söylemiştir. İşte ona göre din konusu da -Dolayısıyla ilahiyat fakülteleri- böyledir.

Görüldüğü gibi burada rejimin yapmış olduğu bir fiile karşı, ince ve dakik bir eleştiri söz konusudur. Kısacası Aynî yeni cumhuriyetin onaylamadığı bazı yönlerini felsefi kültürel, tenkitlerle eleştirirken, İsmail Kara’nın dediği gibi, dini fikirlerini, düşüncelerini, ahlak, milliyetçilik veya milli kültür adı altında neşretmeyi denemiştir. Aynî, İsmail Fenni Ertugrul’un yaptığı gibi açıkça demokrasiyi tasvip eden İfadeleri, konu ile ilgili iki tane eseri olmasına karşın söylememiştir. O “Demokrasi nedir?” isimli eserinde konuyu tarihi süreç içinde zaaf ve faziletlerine işaret ederek ele almıştır. Fakat demokrasiyi tasvip ettiğini ima eden ifadeler vardır, adı geçen eserde-, “şimdi de demokrasiyi beğenmeyenler var. İnsanlar kuvvetçe zekaca faziletçe enerjice gayr-ı müsavi değil mi? diyenler var, sözüne karşı, var olan fark uçurum mu olsun?” sorusuyla cevap vermesi gibi. Ona göre demokrasiyi ayakta tutan temel esas faziletli olmaktır, erdemli olmaktır, aksi taktirde demokrasi herkesin herkesle kavga ettiği bir sistem haline gelir.

7 ) Ölümü:

Mehmet Ali Aynî’nin, son yıllarında ailesi, hayatın normal akışı ile gelen bazı acılarla sarsılmıştı.

Kendisi bir ara Paris’te tedavi olmuştu. Daha sonra kayın Validesi vefat etmişti. Müteakiben kendisi ve eşini derin bir Şekilde sarsan, Almanya’da mühendis olarak yetişmiş oğulları “ İleride kendileri ve ülke için çok şey bekledikleri – Necip Sırrı genç yaşta, düğün hazırlıkları yapılırken kalp krizi sonucu vefat etmişti. Anılan acı olaya dayanamayan hanımı, müteakiben de kendisi vefat etti. Bir şanssızlık sonucu, Aynî her ikisinin de yanında bulunamadı. Ancak cenazelerine yetişebildi. Bu hüzün ve elem içinde’- Bilmem kime eyleyeyim tazarru Bilmem kime eyleyeyim takaza, mısralarını sarf etmiştir. Tüm bu olaylar 1936-42 yılları arasında olmuşken o, tavsiye ettiği mücadeleci, iyimser, inançlı hayat tarzının doğruluğunu isbatlarcasına, “Türk ahlakçıları, Milliyetçilik, Türk Azizleri İsmail Hakkı Bursevi Demokrasi nedir?” gibi eserleri yanında bir o kadar da makaleler yazmıştı. Anılan dönemde “İş Mecmuasının” kendisi için Çıkardığı (1942)özel sayıya kadar, İstanbul kütüphaneleri tasnif komisyonu üyeliği sürmüştür. Hayatının son dönemlerinde Eminönü halkevi, yazarlığının 50. yılında, yetmişbeşinci yaş gününde bir jübile düzenledi. Orada yaptığı konuşmada tüm fikirlerinin özeti mahiyetinde, gençlere İslâm’ın manevi yönü ile batının bilimini birleştirmeyi, böylece medeniyet Sahasında özgün yerlerini almaları tavsiyesinde bulundu.

Tüm bir ömür, başarı ve yükselmelerle dolu geçtikten sonra o, nihayet hızlı denebilecek bir inişle sona doğru akıyordu. Yılların birikimi sonucu oluşan yorgunluk ile Omuzları iyice çöken üstad, son dönemde bir takım bedeni rahatsızlıklar çekmekteydi. Koltuğunun altında çıkan, “Köpek Memesi”( ) denilen ızdıraplı hastalık dolayısıyle, gittiği: hastaneden dönemeden 1945 yılında hayata gözlerini yummuştur, öldüğünde çalışma masasında, “Türk ahlakçıları 2, Nizam ül Mülk’ün Siyasetnamesinin tercümesi ve Aziz Mahmut Hüdai” isimli eserlerinin müsveddeleri bulunuyordu. Daha sonra kızları uzun yıllar yaşamaya devam eden Aynî’nin mezarı Zincirlikuyudadır.

  

III. MEHMET ALİ AYNİ ‘nin İLMİ ŞAHSİYETİ VE ESERLERİ

A) İlmi şahsiyeti ve metodolojisi.

Mehmet Ali Aynî’nin ilmi şahsiyetine geçmeden önce, eserlerinin geneline yayılmış yazarlık metodolojisine bir göz atmamız faydalı olacaktır. Bu, ilmi ve fikri yönünün daha iyi kavranmasına önemli ölçüde katkı sağlayacaktır.

Mehmet Ali Aynî, fen bilimlerinden siyasete, tarihten felsefeye kadar bir Çok sahada eserler vermiş, çok yönlü bir müelliftir. Sözü edilen geniş sahada eserler verebilmenin zorunlu esası kuşkusuz iyi bir şekilde yabancı dil bilmekti.

O nedenle Arapça, Farsçanın yanında Fransızcayı iyi bir şekilde biliyordu. Ayrıca anlaşabileceği kadar da İngilizceyi bilmekteydi. Ailede kızları ve oğlu kanalıyla, Almanca için de kapı açıktı.

Mithat Cemal Kuntay onun için, “Herkesin bir şey koktuğunu Aynî’nin ise kitap koktuğu” değerlendirmesini yapıyor. Ona göre o, yürüyorsa ya matbaaya, ya kütüphaneye yürüyor; Oturuyorsa ya kitap okuyor, ya da kitap yazıyordu. Cebinde veya kafasında mutlaka bir kitap müsveddesi bulunuyordu. Asıl mesleği “hayatı” bölümünde görüldüğü gibi idareciliktir. Daha sonra maarif hizmeti gelir, idareci iken bile maarife hizmeti şiar edinmişti. O nedenle, birçok eseri ilkokuldan üniversiteye kadar ders kitabı niteliğindedir.

Önemli yönlerinden birisi kuşkusuz felsefi yönüdür. Onun felsefi yönü için yapılan doktora çalışmaları konunun boyutunu göstermeye yeter.

Bizim tezimizin temel yönü olan tasavvufi yönü, onun vurgulanması gereken bir başka boyutudur. Tasavvufla olan ilgisi, hem araştırmacılık yönüyle, hem de pratik olarak yaşanması yönüyledir. Fakat, o bir şeyh değildir. Dar-ül funundaki müderrisliği bu tasavvufi yönü içindir. Mehmet Ali Aynî kuru bir teori adamı değil, iyi bir pratisyendir. O, en zor şartlarda düşünce ve fikirlerini pratiğe dökme gayreti içinde olmuştur. Gittiği her yerde açtığı okullar, – Kalkınmanın temel şartı ona göre eğitimdir.- okullar için yazdığı ders kitapları, bunun açık kanıtıdır. Mehmet Ali Aynî’nin hayat anlayışı dualist bir temele dayanmaktadır. Bunu farkedemeyen bazıları onun için, “Kör bir kaderci panteist” diye ithama kalkışmışlardır. Eğer o kör bir kaderci panteist olsaydı, malumat-ı nafiai fenniye, ziraat dersleri gibi fenle ilgili eserleri tercüme etmez, siyaset bilimi ilgili çalışmalar yapmaz, ileride görüleceği gibi, hiç kimsenin gerçek manada bilmediği, fakat dilinden de düşürmediği bir dönemde “özgürlük, hürriyet, eşitlik” gibi kavramları halkına tanıtmazdı. O, dünyevi ve toplumsal konularda akılcı ve realist, şahsi ve özel yaşamı ile metafizik konularda vahdet-i vücutçudur. Süleyman Nazif’e(Öl.1927) yazdığı bir mektupta, “Pozitif bilimleri terk ettigimi düşünüyorsan yanılıyorsun. Zira sipirtizm derslerini anlamak için, pozitif mebadisinden geçmek lazımdır. Pozitivist olmak için illa dinsiz olmak gerekmez. Çünkü, Zolne,(öl:?) Krock Hokcens gibi müsbet bilimciler aynı zamanda ruhiyat ve maneviyatla da ilgilidirler.” demektedir. Onun pozitivizme dair eseri “ilim ve felsefe” sözü edilen anlayışının müşahhas bir örneğidir. Diğer tasavvufi yönü için örnek vermeye sanırım gerek yoktur.

Mehmet Ali Aynî, eserlerinde çok iddialı ve keskin ifadeler kullanmaz. Onun üslubu biraz soluk bir mahiyet arzeder. Tezlerini ortaya koyarken bir çok delil kullanmak yerine, (Felsefi konularda bunu yapar) kendisi açısından genel kabule layık, doğu ve batıda artık bir realite olarak kabul edilmiş hususları ortaya koyar. Bu sebeple fikirleri hafif bile görünse büyük bir emeğin ürünüdür. Hilmi Ziya Ülken(Öl.1974) onun fikri bağlanmasını açıklarken, “felsefi tenkitlerinde kuvvetli, tartışmacı, tasavvuf i konularda İ .Fenni Ertugrul’un aksine çağdaş ilim ve felsefe yapmaya lüzum görmeyerek, büyük mistiklere doğrudan bağlanıyor(….) Tasavvuf söz konusu olunca tartışmaya razı olmuyor”, derken genellikle haklıdır. Ancak, şunu ilave etmek durumundayız: O, deruni ve ruhi hayata karşı çıkan, hatta bunu pozitivizm adına yapıpta, bundan dahi haberi olmayan, fikir zavallılarıyle nasıl tartışacaktı. Aynî, 6. Dünya felsefe kongresinde bizzat batılı doğulu otoritelerin tasavvuf ve maneviyatın, hayat için mutluluk ve heyacan kaynağı olduğuna dair fikirlerinin, sağlamlılığını müşahede etmişti. Kuşkusuz o, oturduğu yerden kuru fikirler üretmek yerine, okuyarak, çalışarak ve görerek bir takım fikirlere ulaşıyordu. Onun açısından ortada tartışılacak bir şey yoktu. Ayrıca o, ahlak, din, ruh v.b. gibi hususlarda, sosyal bilimlerin o günkü şartlardaki ölçülerine göre, köklü çalışmalar yapmıştır. Söz konusu fikri temellendirme Hilmi Ziya’nın işaret ettiği konulara da ışık tutacak niteliktedir.

Tarihi olaylarda menkıbeleri değerlendirirken, Fuat Köprülü’nün(Öl.1966) Ahmet Yesevi(Öl.1167) ile ilgili menkıbeleri ele alış biçimini onun tasavvufi eserlerinde göremiyoruz. Zaten o, tasavvufi eserlerinde fazla menkıbeye yer vermemiştir. Ancak, milliyetçilikle ilgili çalışmasında İslâm öncesi Türk tarihini incelerken, Köprülü’nün metodunu, sözü edilen dönemle ilgili menkıbelere uygulamaktadır. Bu, onun sözünü ettiğimiz metodun farkında olduğunu  göstermektedir.

İ .Fenni Ertugrul’un vahdet-i vücudu savunurken takip ettiği klasik tahlili metodu Aynî genellikle uygulamamıştır . Yani, vahdet-i vücudu, ayet ve hadislerle izaha yönelmiyor. Hatta bu, tasavvuf tarihi I için de böyledir. Ama tasavvuf tarihi II de konuyu bol bol ayet ve hadislerle ele alarak (Tasavvufun doğuşu ve İslâmiligi için) irdeliyor.

Aynî’nin tarihçiliği objektifdir. Öyle ki Fatih Sultan Mehmet Han(öl.1481) bile onun dolaylı tenkidine maruz kalmıştır. Bir dönem gönül verdiği ittihat ve terakkinin yanlış noktalarına işaret etmeyi ihmal etmemiştir. Hatta Atatürk’ün huzurunda yapılan ilk tarih kogresinde kendisine dayatılan tarih tezini kabul etmemiş, baskılara boyun eğmemiştir. Ayrıca konu ile ilgili batıdaki tarafsız Çalışmalardan faydalanmıştır.

Onun eserlerini gerek muhteva, gerekse üslup olarak zayıf bulanlar, hayali olarak görenler olmuştur. Bir yere kadar bu görüşe katılanlar haklı da olabilirler. Bir çok eseri çok iddialı olmak yerine, sahasının bir başlangıcı veya ilki olma özelliği taşımaktadır. Anılan tesbit İş mecmuasında açıkça görülmektedir.

Onun hayatında, “Hiç mi hatalı yön yok?” veya “fikirlerinde birtakım çelişkiler yok mu?” diye bir soru akla gelebilir. Elbette onun yaşamında bir takım tutarsızlıklar vardır. Aynı tesbit fikirleri için de söz konusudur.

Unutulmaması gereken husus, Aynî’nin, Türk tarihinin en buhranlı döneminde yaşamış olduğudur. Bazı çelişkiler bu zor şartların sonucudur. Ama onun milletine, dinine ve insanlık alemine olan iyi niyet ve sevgisinden kuşku duyacak hiç bir kanıt yoktur. Ayrıca, Aktüalite ile çok yakından ilgilenmiştir. Nezih Neyzi’nin ifade ettiğine göre, günlük gazeteleri muntazaman takip etmiştir. Bir çok yazar ve mütercim ile, uyarıları sonucu polemiğe varacak şekilde tartışmalara girişmiştir. Anılan gerekçe sonucu, süreli yayınlarda azımsanmayacak kadar yazıları vardır. Halbuki Tasavvufi yönü sebebiyle sıradan bir okuyucunun sessiz, sakin sandığı Aynî, güçlü bir polemik yazarıdır da.

Eserlerinde görülen önemli bir diğer husus, akademik teamüllere tam uygunluk yerine, biraz gönlünden geldiği gibi yazmış oluşudur. Örneğin, Bir sufi olan İsmail Hakkı (öl. 1725) ile ilgili bir eserinde Descartes (Öl.1650) ile ilgili, Hacı Bayram Veli İle ilgili bir çalışmasında, Nietzsche (öl. 1900 ) hakkında bilgi ve malumat bulmak mümkündür. O nedenle, bir çok eserinin sıkı bir plana oturmadığı söylenebilir. üslûbu hakkında verdiğimiz bu izahattan sonra şunu belirterek ele aldığımız bu konuya son verelim:

Yukarıda “Ayninin içinde bulunduğu döneme bir bakış” bölümünde adı geçen dönemle ilgili bilgi verirken onun fikirlerine fazla yer verilmemiştir. Eserleri ve fikirleri bolümü görülünce onun döneminin bir aynası olduğu görülecektir.

B)Tasavvufi ve dini eserleri.

Kitabları.

Mehmet Ali Aynî’nin fikri cephesinin en önemli veçhesi tasavvuf i yönüdür. Çünkü birçok çalışması bahsi geçen Yönü ile ilgilidir. Tasavvuf i fikirlerini izah etmenin temel koşulu, konu ile ilgili eserlerini tanımaktan, analiz etmekten geçmektedir. Tasavvuf i eserleri genel olarak kendi telif ettiği eserlerdir. Bunlardan bazıları yurt dışında da 1 basılmıştır. Bu, o günün şartlarında ardı arkası kesilmeyen savaşlar nedeniyle, bitab düşmüş milletimizin yurt dışında sesinin duyulmasına yaptığı katkıyla bile küçümsenmeyecek bir husustur.

(Not: Ekteki Tezden okuyunuz.)

C- AYNÎ’NİN TASAVVUF İ VE DİNİ GÖRÜŞLERİ.

Mehmet Ali Aynî’nin fikir cephesinin kuşkusuz en kuvvetli yönü tasavvuf i yönüdür. Onun söz konusu fikirlerinin; oluşumunda kuşkusuz, çağdaş psikolojiden tarihe, felsefden müsbet ilimlere kadar bir çok ilmi disiplinin payı vardır.

Diyebilirizki onun fikirlerinin oluşumunda, yaptığı; fleyahatlerdeki gözlemlerinin bile payı vardır. O, kendisinin büyük emekler sonucu oluşturduğu fikirlerinin doğruluğunu, katıldığı kogrelerde de benimsendiğini bizzat görmüştür .

Osmanlı devletinin her konuda düştüğü skolastisizmin zararlarının farkına varmış, o nedenle tasavvuf eğitiminde bile yenilikler, günün şartlarına göre düzenlemeler • yapılabileceğini ifade etmiştir. Ona göre tasavvuf fıtri oluşu, insanı egitişi, pratik faydaları v.b. gibi hususları itibariyle evrenseldir. Yine gerek Kur’an’ın verdiği haber, gerekse salt tarihi araştırmalar gösteriyor ki, genelde mistisizm özelde tasavvuf, dinlerle eş zamanlı bir hadisdir. Bu   sebeple o, bizirn kültürümüzde İslâm öncesi tasavvuf cereyanlarının ilk araştırıcılarından birisi olmuştur. Kısacası onun tasavvuf anlayışı din kavramının gelişimiyle paralellikler arzetmektedir. Ayrıca marifet kavramının biraz doğal sonucu olarak felsefi bir tasavvufa kaymış, Ama geniş kültür birikimi, onun İslâm dininin diğer esaslarının güzelliklerinin farkına varmaya sevketmiştir.

Böylece daha şer’i bir tasavvuf anlayışına bağlı kalmaya yönelmiştir. Biz onun tasavvuf anlayışını tesbit etmeye çalışırken kendisinin yaptığı gibi İslam öncesi dönemden başlayarak fikri konumunu (Tasavvuf açısından) tesbit etmek | durumundayız.

a)Tasavvufi fikirlerine İslâm öncesi dönemden aradığı dayanaklar :

Mehmet Ali Aynî’ye göre yer yüzünde nasıl ki Hz. Peygamberden önce peygamberler(salla’llâhu aleyhi ve sellem)var idiyse öylece tasavvufta vardır. Zira Tasavvuf tabiat-ı insaniyenin la-yüfna bir hadisesi olub, bil cümle edvarda binlerce şekilde runema olmaktadır. Ayrıca her dinde bir batini yön vardır. Üzerinden uzun zaman geçmesi veya zamanla meydana gelen bozulmalar bu temel gerçeği değiştirmez. Konuya, ifade ettiğimiz şekilde bakması sonucu vahiy orjinli olsun veya olmasın, bilinen büyük inanç veya medeniyet sistemlerindeki mistik motifleri almış, kendi fikirlerine bir asıl teşkil etmiştir .

Kimilerine göre İslâm’ın bünyesine başka din veya inançlardan alınan her tür kavram veya olgunun, onun aslını bozacağı gerekçesiyle reddedildiği bir ortamda, onda böyle bir anlayış olmadığı görülmektedir. Ona göre temel esaslara aykırı olmayan, faydalı ve güzel şeyleri almak tabiidir. Anılan gerekçe sonucu, aynı metodu felsefe için de tatbik etmiştir. Kaldıki İslâmiyette başka din veya kültürleri etkilemiştir. Ama İslâm dininin temel ibadet, ahlak ve inan esaslarına aykırı, onu reforme ederek budamayı amaçlayan davranış biçimine şiddetle karşı çıkmıştır. Onun kuvvetli görülen tenkitleri hep bu sahadadır.

Şimdi tasavvuf tarihi 1 deki sıraya göre İslâm öncesi devirlerdeki, mistik cereyanların esaslarının neler olduğunu (ona göre) tesbite çalışalım.

l) Hint düşüncesi:

Hint düşüncesindeki panteizm anlayışı hinduların maddi refahlarının artması sonucu, duygu ve düşüncelerindeki incelme neticesinde gelişmiştir. İkinci derecedeki ilahlar yavaş yavaş önemini yitirmiş, büyük bir ilah fikri kuvvetlenmiştir. Söz konusu dinin temel öğesi olan vedantaların özü panteizmden (Vahdet-ivücut)ibarettir. Büyük bir ilah fikrinin kuvvetlenmesi nedeniyle onu düşünme, tefekkür, marifet gibi hususlar birbirine bağlı olarak gelişmiştir. Tefekür denilen ameliye, derin bir sessizlik içinde, tenhada yapılabilecek bir zihni faaliyettir. Böylece mistikler onun yüce zatını düşünürken, bir taraftan onun zatının sonsuzluğunda yok olmaya çalışırlardı.’’

2) Budizm’de mistisizm:

Yukarıda ifade edilen anlayış, zamanla aşılması güç bir uyuşukluk halini almış, bir nevi tepki olarak budizm doğmuştur. M.ö. 600 lü yıllarda insanları çektikleri ızdıraplardan kurtarmak için Buda ormanlara çekilmiştir. O, insanlara sıkıntı veren şehvet ve nefis arzularından kurtulmalarını talim etmişti. Onun gayesi anılan duyguların kaydından insanları kurtarmayı istemektir. Ona göre hayatın gayesi marifettir. Bu marifet sadece mistik bir marife t değil, aynı zamanda zat, insan, kainat v.b. gibi konuları kapsamaktadır. Aynî marifet sonucu oluşan “Nirvana”nın “fena fillah” a denk olduğunu belirtiyor. Ama nirvananın yok oluş olmadığını, bunun ruhun tekrar bir bedene girme zilletinden kurtulup, zatta yokoluş olduğunu belirtiyor . Aynî “İntikat ve mülahazalar isimli çalışmasında fena konusunun ve panteizmin İslâm daki benzerlerinden farklı olduğunu elirtmiştir. Budizm’deki “Dhyana” kavramının İslâm’da teveccüh ve cezbeye denk geldiğini belirtiyor. Aynî, Buda’yı yeryüzüne bedbinliği ve karamsarlığı yayan kişi olarak görmüş ve tenkit etmiştir.

3) Mısır’da mistisizm:

Mehmet Ali Aynî’nin üzerinde önemle durduğu konulardan birisi kuşkusuz eski mısır uygarlığıdır. Sanırım o dönemde yeni yeni keşfedilmeye başlanan söz konusu uygarlık ile ilgili batı basınında çıkan bilgi ve haberler bu durumda etkili olmuştur. “Eski Mısır ilm-i batın için bir kale, bir melcedir.” diyen Aynî’ye göre bu işin piri Hermes Toth’dur. Bazı İslâm kaynakları onun için İdris (aleyhisselâm) deselerde, o buna yanaşmıyor. Sözü edilen sözcüğün hem bir şahıs ismi, hem bir mabud ismi, hemde bir tarikat ismi olduğunu vurguluyor. Hermes’e göre hiç bir şahıs,

“Tanrı’yı (O Allah diyor) tasavvur edemez. Ancak bazı seçkin olanlarını kendi tecelliyatına mazhar eder.

Aynî diyorki, anılan satırlar Maspero’yu (Öl.1916) (Bir Fransız Mısır bilimci) onlar için tevhid inancına kail kılmıştır.” Mısır din, ilim ve marifetinin temeli riyazet ve mücahedeye dayanır. Zaman zaman insanı delirtecek kadar ağır olan Riyazetlere seçme insanlar alınırdı. Karanlık dehlizlerde çelikler ateş, su, karanlık, şehvet tuzakları gibi vasıtalarla denenerek sonuca ulaştırılırdı. Daha sonra başarılı

planlara kainatın sırrını ihtiva eden bilgiler verilir, sabır gibi güzel hasletler telkin edilerek batın eğitimi tamamlanmış olurdu .

4) Yunanda mistisizm:

Aynî, Yunanda mistisizm anlayışının faşına Fisegor’u yerleştiriyor. Ona göre Fisegor sözü edile İlmi uzun yıllar kaldığı Mısırlılardan öğrenmiştir. Yunanistan’a dönerken Babil’de düştüğü esaret sonucu konunun çelişik boyutlarını Babil mabetlerinde öğrenmiştir. Ancak onun -mistik bilgileri bir aktarma değil, bir sentezdir. Nitekim Onun mabetlerinde dokuz yunan tanrısının heykelleri bulunuyordu. Bahsi geçen uygulama Yunan kültürü, eski Avrupa dini “Örfe” nin, doğudan aldığı bilgilerle bir sentezi idi. (Örfe dini ile Budizm arasında o günün şartlarında irtibat imkansız olmasına karşın, şaşırtıcı benzerlikler vardır.)

Fisegor’un anlayışında üç kademeli disiplinli bir anlayış söz konusudur. Musikiyi tavsiye eder, şehveti kırmayı öğütlerdi. Aynî burada alabildiğine felsefeye dalıyor. Ruh, sayıların esrarı, alem v.b. konulara tasavvuf gibi bakıyor. Zira anılan yerde felsefe tasavvuftan daha çok öne çıkmaktadır, işte bizi onun tasavvuf anlayışının felsefi olduğuna sevkeden amil budur. Aynı tutum Farabi ile ilgili Çalışmasında da seziliyor. Fisegor da ruhu geliş-gidişten kurtarmayı gaye edinmiştir. Ayrıca söz konusu zatın talebeleri arasında tam bir tarikat disiplini mevcuttur. Aynı zamanda bazı perhiz türü kuralları olduğu görülmektedir. Örnek: bakla yememek gibi.

Yunan düşüncesinde Sokrates Platon (Öl.İ .O.348)için de mistik temayül ve motifler olduğunu kaydetmektedir, örneğin Sokrat’ın “Kendini bilmeyi” talim edişi, cezbe benzeri davranışları, ilham anlayışını kabulü gibi hususları konu ile alakalı olarak kaydetmektedir. Eflatun’a gelince, konu ile ilgili Mısır’a seyahat yaptığı bilinmekle beraber Fisegor kadar başarılı olamadığı, ancak ruhçu filozofların en büyüklerinden olduğu meydandadır, fikrindedir.

5 )Museviyatta mistisizrn:

Aynî Museviyatta tasavvufa iki açıdan yaklaşıyor:

a) Kur’an ve Hadisteki konu ile ilgili bilgi ve malumat açışından .

b) islarn kaynaklarının dışındaki Yahudi kaynakları ile diğer tarihi kaynaklardaki bilgiler açısından.

Kur’an-ı kerime göre Museviyattan İslâma konu ile ilgili üç esas intikal etmiştir.

a) llm-i ledün:

Cenabu hakk Hz.Musa’ya, bilmediği bir ilmi bilen(İlim-i ledün) (Kehf .65) birisinin olduğunu haber vermiştir. Nitekim sufiler adı geçen ilmin kendilerinin ilmi olduğunu söylemişlerdir.

b) Teceİli:

Cenab-ı hakk Tur-u Sina’da Musa (aleyhisselâm)a ateş Şeklinde tecelli etmiştir. (Taha.9-12) Sufiler tecelli için fenayı şart koşmuşlardır.

c )Çile: (Halvet)

Adı geçen kavram da Musa (a.s)dan intikal etmıiştir. Allah (c.c.) Hz. Musa’ya Tur dağında 30+10 gün Şeklinde (A’raf . 143) kalınası için ahitleşmiştir . Yine Hz . Musa Şuayb (aleyhisselâm)ın yanında yıllarca kalmıştır.

Tüm bunlara ilaveten “Kabbala” onun ümmetinin seçkinlerine öğrettiği bir ilimdir. Aynî’ye göre Kabbala’da batın ilmine delalet eden bilgiye Örnek olarak şu ifadeler gösterilebilir’. Cümle eşya o vücudun (Allah) suver ve temsilinden başka bir şey değildir. (Aynı yer, sh.133)’1 Allah’ ı istidlal-i akliden ziyade nur-u kalbi ile marifete çalışmak kafidir. Dikkati Çeken bir diğer durum Filon gibi bir zatın, aynı kültürün ürünü olmasıdır.

6)Hristiyanlıkta mistisizm:

Vahiy esaslı dinler arasında kuşkusuz en ruhani olanı Hristiyanlıktır. Hz. İsa (aleyhisselâm) “Ruhullah ve kelimetullah” sıfatlarını haizdir.

Hristiyanlık dünyadan ziyade ahirete müteallik bir dindir. O nedenle öne çıkardığı kavramlar zühhedat, sabır, çile, tevazu gibi hususlardır. Ancak kilise tarih boyu Hristiyan mistiklerini takip etmiştir. Hristiyan mistisizminin önemli simalarından Saint Victor vuslatı şöyle tarif etmiştir: Kanaat, münacat ve muhasebe-i nefs. Aynî, tüm bunlara rağmen, Hristiyan mistisizmi Yeni Eflatunculuğun adı geçen dine uyarlanmasından ibarettir, demektedir .

Çeşitli devirlerdeki kültürlere, dinlere veya inançlara bakıldığında benzerlerinin veya aynılarının İslâm’da da olduğunu söylemek mümkündür. Aynî tıpkı tevhid inancında olduğu gibi bu duruma komplekssiz yaklaşmış, konuyu insanlığın Ortak mirası gibi ele almıştır. Ona göre İslâm söz konusu Ortak mirası sahiplenmeyi engellememektedir. Fakat o, son Olarak ifade ettiğimiz sözleri okuyucuya bırakıyor. Davranışlarıyla bunu göstermesine karşın!

 

B-Felsefi ve sosyo kültürel konulardaki görüşleri.

Mehmet Ali Aynî’nin dualist bir fikir yapısının olduğunu belirtmiştik. O, dini ve tasavvufi konularda akıl kıyas ve istidlal ile elde edilen bilginin yanında keşif ve ilhama da yer vermiş, onu benimsemiştir. Fakat dünyevi

konularda ağırlıklı olarak aklı ön plana almış, duygusallığa, ilham veya keşfe fazla yer vermemiştir. Onlar ancak akli bir zemine oturabildikleri ölçüde, ancak konunun maverasında itici birer saiktir. Egitirn siyaset ve felsefe başta olmak üzere konu ilerledikçe görül konu ilerledikçe böyle olduğu görülecektir .

l)Felsefi fikirleri.

Aynî, nin felsefeye yoğun ilgi duyduğuna ilişkin, eserleri şahit olduğu gibi, yakın çevresi de şahittir. Denebilirki onun bazı konulardaki eserleri felsefe dışı olsa da referansları filozoflardır, felsefedir. Söz konusu yargıya eğitim siyaset ve ahlak ile ilgili eserleri şahittir. Fakat onun felsefi görüşlerini belirlemede bir takım güçlükler vardır. Örneğin demokrasiye ilişkin iki çalışması bulunmasına rağmen, onu istediğine ilişkin, çok net ifadelerine rastlayamadık. Onun yaptığı, asr-ı hazırda dünya milletlerinin demokrasiye doğru gittiğine işaret etmektir. Bazı ifadelerinde meşruti idareyi tasvip ediyor. Ancak, meşruti idarenin nasıl olacağı açık değildir. Kaldıki demokrasinin zaaflarını, aleyhtarlarını, tarafsızlığın bir geregi olarak aktarmaktadır. Belki bu konuda bize ilişkin, milli bünyeye uygun, sentez bir sistemi arzuluyordu, o . Tüm bunlar söz konusu meselede onun görüşlerinin tesbitinde olan zorlukları göstermeye /etmektedir. Felsefeye ilişkin görüşlerinin tesbitinde de benzer sorunlar bulunmaktadır. Felsefenin değişik boyutlarıyla ilgilenmiş olup, bazı Çalışmaları ders notu niteliğinde yarımdır. Aynî, olay ve fikirleri, genellikle tarihi süreç içinde ele almaktadır. Ona göre felsefenin kökü eski şark dinlerindedir . (Mısır dinleri gibi.)

Felsefeyi şöyle tarif etmektedir: “Felsefe, insan aklının cismani ve ruhani alemin ahvalinden haberdar olmak için muhtelif devirlerde vuku bulan ikdamat ve teşebbusatıdır.”   Bu tarife göre felsefenin sahası hem varlıklar dünyası(Fiziki alem) hem de meta fizik alemdir. Özellikle tanrı konusu. Kısacası felsefe aklın vasıtalığında alem ve onun müsebbibi hakkındaki arayıştır, bilgi elde etmektir, onu açıklamaktır. Anılan tarifte vurgulanan bir diğer husus, tarihi süreçtir. O, söz konusu sebeple başlangıçtan günümüze felsefenin tesbitlerine, doğru veya yanlışına bakmaksızın, hakettigi değeri vermiştir. Görüldüğü gibi felsefe için burada geniş bir hoş görü var. Bu anlayış, biraz izaha muhtaçtır .

Onun bu konuda, “İlim müslümanın yitiğidir” prensibince hareket ettiğini söyleyebilir iz. Benzer metot, üzerinde çalışma yaptığı diğer ilmi ve kültürel konular için de geçerlidir. Osmanlı devletinin, belirtilen noktayı kavrayamadığı ve bunun için yıkıldığı, şeklindeki yargıyı o da benimsiyor.

Onu felsefeye yönelten diğer bir güçlü amil, batıdaki ateist, varoluşçu ve materyalist akımların, sebep veya gerekçeleri bizim toplumumuzda olmamasına rağmen, bir takım aydınlar tarafından, ifade edilen düşünceleri yayma girişimleridir. İzmirli’nin belirttiği gibi felsefeye (Aynî için zararlı felsefi akımlar) karşı koymak için de felsefe yapmak zaruridir.

Başka bir amil, Osmanlı devletinin yıkılış sebebi olarak skolastikleşme gösterilmiştir. Skolaştikleşmenin en bariz sebebi felsefeden uzaklaşılmış oluşudur. Aynî, söz konusu durumun çok iyi farkındadır. O halde felsefeyi zararlı görmemeli, bilakis, bir araç olarak olumlu yönde kullanmalıdır.

Tüm bu izahların yanında o, felsefenin faydalan meyanında şu noktalan da ifade etmiştir:

a) Basit düşünceler için bile insanın ne kadar emek ve zaman harcandığını görmeyi, felsefe sağlar.

b) Felsefe tarihi, evvela tarihin kendine hizmettir. Yani tarihi araştırmak için, ileri sürülen gerekçeler, onun faydaları, felsefe tarihi için de söz konusudur.

c) Bir kavmin veya milletin edebiyatına, mezheplerine, dinlerine etki yaptığından, anılan konuların anlaşılmasında yardımcı olur.

d) İçtimai hayatta tuttuğumuz yolun nereye varacağını kestirmemize yardımcı olur. Böylece biz geçmiş milletlerin düştüğü hatalardan korunmuş oluruz.

e) İnsan aklının tabi olduğu kanunları keşfe yardım eder . 

f) Yine ona göre felsefe uluslararası ilişkilere katkı sağlar . (6.felsefe kongresine katıldığı hatırlanmalıdır.)

Görüldüğü gibi o, felsefenin faydalarını kabul etmektedir. Ancak, sözü edilen ifadelerden onun her tür felsefeyi kabul ediyor, anlamı çıkarılmamalıdır. Ona göre, insanın ruh ve akıl dünyasının temel esaslarına ters gelişmiş, felsefenin yanlış olduğunu belirtmiştir. Bunun için ruh ve akıl dünyamızın gerçekleriyle çelişen, insanı umutsuzluğa sürükleyen, toplumda kaos ve anarşiye sebep olan, hayatı çekilmez bir şekle sokan fikirlerle mücadele edilmelidir. Bunun zıddı olarak insana yaşama aşkı veren, zorluklar karşısında direnmeye katkı sağlayan düşüncelere kucak açılmalıdır.

Varoluşçu, ateist-mataryalist, pozitivist, anlayışlar kainatın tesadüfen varolduğunu ifade etmişlerdir. Fakat tesadüfi de olsa varlığı izah ederken bir metodoloji ve mantık örgüsü içinde, konuyu ele aldıkları gerçeği teslim edilmelidir. Darwin biyolojik hayatı “Selexion” prensibiyle izah etmektedir. Sözü edilen prensibe göre canlı varlıklar arasında bir hayat mücadelesi varıdır. Selexion, güçlünün zayıfı ayıklamasıdır. Böylece güçlü yaşamaya devam ederken zayıf ayıklanmış olmaktadır. Varoluşçu filozoflardan Nietzsche ise, sözü edilen anlayışa paralel olarak, “Güç” prensibiyle hayatı izaha çalışıyor. Ona göre içinde bulunduğumuz âlemde varlıklar bir güç (Biriktirme) mücadelesi içindedirler. Bu bir savaştır ki, galip olan yaşar, kaybeden, yaşama hakkını yitirir. Halbuki Aynî’ye göre, yaşadığımız hayatın devamı için barış ve sükuna ihtiyaç vardır. Toplumsal barışın en temel esaslarından birisi ahlaktır. Ahlakın temeli savaş değil, şefkat ve merhamettir. O halde sözü edilen anlayışlar, ahlakı temelinden sarsan, dolayısıyla toplum ve ferdi kaosa sürükleyen fikirledir. O halde bu akımlarla mücadele edilmelidir.

Yine Aynî’ ye göre söz konusu akımlar tanrı alem ilşkisini izah edememişlerdir. Tanrı’nm varlığını reddedip, sonra insandaki fıtri Tanrı inancının yerini dolduramamışlar, böylece insan, metafizik manada büyük bir destekten mahrum kalmıştır. Ayrıca insan geçmiş ve geleceği gözönüne alınmaksızın(Nereden gelip, nereye gidiyoruz?) sadece içinde bulunduğu ortam ile yorumlanmıştır. -Anılan felsefi akımlar için bu zorunludur.- İnsan için yegane amaç yaşamak olmaktadır. Yaşamak içinse ne gerekiyorsa yapılmalıdır. Yaşamı tehlikeye sürükleyen her tür faaliyetten uzak durulmalıdır. Bu durum, insanı, ona göre hem şüpheciliğe(Reybilik)hem de bezginliğe, karamsarlığa (Bedbinlik) sevketmektedir. Diğer bir husus sözü edilen fikirler güçlüye bir yaşama aşkı verse bile, bir biyolojik realite olan zayıflan gözardı ediyor, onları, toplumdan tecride, kabuğuna çekilmeye zorluyor. Bu gerekçelerle anılan fikri akımlar şu sorunlara yol açmaktadırlar:

a) Sözü edilen tipler, korkak olurlar. Bir yere kapanır, dış dünya ile irtibatları olmaz . (Tevfik Fikret’in sekiz yıl aşiyanda kaldığı hatırlanmalıdır.)

b) Şüpheci olurlar. Kendilerinden başka kimseye güvenmezler.

c) Teşebbüs etme, başarma kabiliyetlerini yitirirler.

d) Böyle bir insan hiç bir şeyden tat almaz. Sonuçta karamsarlık onun için vazgeçilmez bir durum olur.

e) Sürekli karamsarlık, insanın hem beden hem de ruh sağlığını kemirir. Sonuçta intihara kadar sürüklenmesi mümkündür. Bir mücadele adamı olarak Aynî sözü edilen anlayışları reddediyor. Hayatın getirdiği zorluk ve güçlükleri aşmayı, denemeyi tavsiye ediyor. O, kendi düşüncesinin sağlamlığını kanıtlama gayesiyle, müsbet ilimden, felsefeden, tasavvuftan, deliller getirmeyi denemektedir. Öyleki yaşadığı dönemde toplum tarafından ateist akımlarla ilgili fikirleri nedeniyle, otorite olarak meşhur olmuştur.

Aynî Problemi böylece ortaya koyduktan sonra çözüm planında, bir takım fikri teşebbüslerde bulunmuştur. Tenkit etmiş olduğu akımları, ona göre anılan düşüncelere sevkeden etkenlerin birisi kuşkusuz “Şer” problemidir. Şer Probleminde o, Leibnitz’in (Öl. 1716) teşditlerine katılmaktadır.

Leibnitz’e göre metafizik orjinli Şer problemi yoktur. Bu durum, Tanrıdan başka her Şeyin eksik oluşundan ileri gelmektedir. Fenelon’un (Öl. 1715) ifadesine göre, eğer varlıklar na-eksik olsalardı, mahluk değil halik olurlardı. Bu ise bir ilahlar dünyası demektir. Şu halde içinde bulunduğumuz alemin  tanrıdan başka, eksik olması temel vasfı, hatta gereğidir. Aynî ilave olarak, “Ekabir-i sofiyeye göre mutlak batıl ve mutlak kötülük yoktur.” sözünü aktarıyor. Bize göre zıt gibi görünen aslında mutlak zatın muhtelif esmasının tecelisinden başka bir şey değilir. Kainatta külli bir dengenin tesisi için cüz’i bir takım ihtilaf gibi görünen tezahürler olabilir. Görüldüğü gibi onun fikirleri karşı tarafın fkirlerinden zayıf değildir.

Ayrıca adı geçen fikir akımlarının tavırlarında haksızlıklar olduğunu düşünen Aynî, onların hayvanlar aleminde cari olan kanunları, insanlık alemine ithal ettiklerini beyan etmektedir. Bu ise açık bir mantık hatasıdır. Olan fenalıklara rağmen geneli itibariyle kainatta kaos değil bir gaye ve nizam vardır. Yine olan fenalıklara rağmen, onları unutturacak güzellikler mevcuttur. O, bir yazısında, “İnsan zevki için, kırlarda dolaşan suçsuz ceylanları öldürürken, hiç adaletten bahsetmez. Ancak kendisi sıkışınca Tanrı’nın adaletinden şikayetçi olur. diyerek pratik izahları da denemektedir. Ayni’ye göre ateizm insanda böyle açmazlara sebep olurken, insan aklını tatmin edici izahlar geliştirememiştir. O halde insanoğlu bilinen en güçlü gerçeği kabul etmelidir. Böylece sukun ve itmi’nana yönelmelidir.

Aynî, kendi düşüncesini izahta zaman saman zorlanarak. “Hilkat ve kaderin sırrını çözmek imkansızdır.” gibi sözler sarfetmiştir. Yine kendi düşüncesinin bir parçası olan Ahiret konusunda, “Benden bu konuda izah beklemeyin.” derken, bunu Tevfik Fikret’e yazdığı reddiyenin mantığı açısından söylemiştir. Bunun yanında Aynî, sözü edilen eserinde birtakım mantık hatalarına düştüğü gerekçesiyle tenkit edilmiştir. Anılan çelişki, şiir ve sanat olgusuna dayanan, dolayısıyle akla hitap etmeyen bir hususun akıl ve mantıkla cerhedilmesi çelişkisidir. Söz konusu tenkit, belirli bir yere kadar haklı olmakla beraber, yine de tümden haklı olduğu söylenemez. Çünkü Tevfik Fikret’in yaptığı akıl ve felsefe ürünü bir sahada, şiiri kullanmaktır. Ayrıca Aynî sözü edilen problemden ziyade, onun pratik tezahürleriyle ilgilenmiştir. O, ” Ateizmin korkaklaştırdığı, pısırıklaştırdığı bir nesille, yıkık bir milleti nasıl ayağa kaldıracağız, problerimizi nasıl aşacağız. Uygar milletlein seviyesine nasıl çıkacağız?” demek istemektedir. Onun tenkitleri daha çok bu noktada yoğunlaşmaktadır. Ona göre bize bezgin gençler değil, ateşin, enerjik gençler lazımdır.

Varoluşçu , ateist, pozitivist akımlara, anılan temel itirazları yanında, Kant’ın(öl.1804) ahlak ilkesi,- dolayısıyle Tanrı anlayışının kaynağı- Descartes’in insan benliğinin derinlerinde bulduğu ilk prensip -Cogito- Prensipleriyle de karşı çıkmıştır. Tenkit ettiği düşünceler, insan benliğine, toplumsal yaşama, hukuk fikrinin kaynağına, v.d. aykırıdır, terstir. Dolayısıyle anılan sebeplerle de onların fikirlerine karşı çıkılmalıdır.

Fakat tam bu noktada onun, rasyonalist felsefeye, İslâm felsefesi ve Yunan felsefesinin meşşaiye kollarının varlığı izah ve yorumlama anlayışlarına yanaşmadığını görüyoruz. Hatta öyle görünüyor ki o, Kant’a sözü edilen noktada daha yakın görünmektedir. Böyle bir kanıya yol açan Şu sözleri ilginçtir: “Descartes’in düşüncesinin eser müessir, sebep sonuç ile doğal olarak Tanrı’nın varlığını isbata gittiği açıktır. Ancak adı geçen zat, kendi mantığının bir geregi olan Tanrı’nın sebebi kim? veya ne? sorularından kaçmaktadır.”   Yine Descartes’e “Kemalin kaynağı Tanrı” sözünden dolayı, “Noksanın kaynağı ne? diye sorulur” diyor. Aynî’ye göre söz konusu felsefe bir çok problemler içermeli ki, o bunlara yanaşmasın, tenkit etsin. Bütün bunların yanında onun, rasyonalist felsefenin izah ve açıklamalarında ortaya çıkan, Tanrı kainat dualizmi, veya alemin oluşumunda ilk madde ilk prensip gibi felsefi problemleri göz önüne aldığı anlaşılmaktadır. Aslında yukarıdaki tenkitlerinin sebebi olan söz konusu durum, önemlidir. Normalde bir çok konuda rasyonalist felsefeden istifade ettiği halde neden ona yönelmiyor? Veya onu niçin kendine düşünce edinmiyor? Buna karşın vahdet-i vücutçu, panteist bir çizgiyi takip ediyor. Tasavvuf i görüşleri rne yanında onun, vahdet-i vücut=Panenteizm, anlayışında olduğu vurgulanmıştı. Vahdet-i mutlaka= panteizm fikrinde olmadığı ayrıca belirtilmişti. Vahdet-i vücut fikri benimsenince, deteminist felsefenin (Sebep, sonuç) “Tanrı’nın sebebi ne?” veya “Onu kim yarattı?” gibi soru veya problemleri aşılmış oluyor. Çünkü görünen mahlukat zat-ı mutlakın esma ve sıfatının bir tecellisisidir, yansımasısıdır . Kainat gerçek manada bir varlık değil, gerçek varlığın bir gölgesisidir. Ayrıca ilk yaratma anında Tanrı ve ilk madde (Heyula,öz ilk madde )problemi ortadan kalkmaktadır. Çünkü sözü edilen düşünceye göre tanrı ve alem iki ayrı öz değil tek özdür.

“Kemalin kaynağı Tanrı” diyen Descartes’e, “Noksanın kaynağı ne? diye sorulur.” derken bizim yukarıdan beri izah ettiğimiz fikrin doğruluğu bariz olarak görülmektedir. Halbuki onun fikrine göre tecelli eden esma ve sıfattır. Bir tarafta Celali tecelli görünürken, diğer tarafta Cemali tecelli görünmektedir. Bir tarafta Hadi, diğer tarafta Mudili ismi var. İfade edilen fikirler ona göre her konuda ikiliği gidermektedir. O nedenle “Şeyhi Ekber’i niçin severim?” isimli eserde, kainatta hayat olduğunu, eşyanın ne arttığını, ne de eksildiğini, -Çünkü eşyanın hakikati zat-ı ilahideki ilimdir,- o halde eşya ne vardan yok olabilir, ne de yoktan var olabilir. (İbn-i Arabi’ye göre âlem en mükemmel haldedir, bundan ne fazla mükemmel olabilir ne de eksik) Ve tüm bu özellikler yüce yaratıcının özellikleridir. O nedenle böyle bir birlik içinde olduğu görülen ve ifade edilen düşüncede, “Madde var mıdır yok mudur? ezeli midir hadis midir? alem neden yaratıldı?” v.b.gibi sorulan düşünmeye lüzum yoktur.

Aynî’nin bu kadar büyüttüğü rasyonalist felsefe ile ilgili tenkitleri yanında, insanın aklına ister istemez, “Acaba onun benimsediği vahdet-i vücutçu anlayışın hiç mi problemi yok?” sorusu takılmaktadır . Aynî bunun farkında olarak, tarih boyu anılan düşünce ile ilgili gelişen itirazlara hoş görü ile bakıyor. Fakat kasıtlı, , aşağılayıcı ve felsefi ciddiyetten uzak ön yargılı tenkitlere gelince söz edilen hoş görüsü daralmaktadır.

Gerek Aynî’nin gerekse Mehmet Aydın’ın belirttiği problemler için o, insan aklının her şeyi çözemeyeceğini belirterek,  “Herkes meşrebine göre bir tecihte bulunsun” demiştir. Bu onun konu ile ilgili itirafını ortaya koymasıdır. Aynî’ye göre Descartes’ te benzer itirafta bulunmuştur. Ayrıca “Hayat sırrı gibi bazı konularda dinin imdadı olmadan sorun aşılamaz.” demektedir. “Din, aklın bittiği yerde başlar” ifadesi de aynı paraleldedir. Görüldüğü gibi onun anılan sözleri, tartışmacı üslubundan oldukça uzaktır. Şu halde Descartes karşısında yaptığı cesur itiraz pozisyonuna kendisi düşmüştür, diyebiliriz.

Aynî’nin felsefe anlayışının üçüncü basamağında İslâm felsefesine değinmemiz icap etmektedir. Ona göre İslâm felsefesi birçok açılardan orjinal özellikler içermektedir. Nitekim ona göre batıyı etkileyen başlıca müslüman müellifler İbn-i Sina,Gazzali, ibn-i Arabi ve İbn- i Rüşt ‘tür. Eğer İslâm felsefesi orijinal özellikler taşımasaydı batıyı etkileyemezdi. O halde müslümanlar en azından mevcut felsefeyi ilerletmişlerdir. Ayrıca yaşadığı dönem için oldukça ileri olan, bu gün bile tartış ilan” İslâm felsefesi var mıdır yok mudur?” Konusunda şu mülahazalarda bulunmuştur: “Yunan’dan tıp, matematik, mantık v.b.gibi konuları içeren tercümeler yapılmıştır. Aristoteles’in Platon’un Pitagores’ın eserleri kamilen tercüme edilmişken, Homeros’un Aristofan’ın komedileri veya trajedileri tercüme edilmedi.  Yani daha işin başında bilinçli bir tercih söz konusudur. Müslümanların yaptığı tercümeler, İslâm esaslarının açılımına katkı sağlayacak çalışmalar niteliğindedir. Ona göre Kindi ve Farabi başta olmak üzere bir çok müellifin orjinal yönleri bulunmaktadır.

Aynî batıya olan tesir konusunda, “önce İslâm felsefesi ortaya konmalı.” demektedir. Bu konuda bazı şeyler söylemişse de ciddi bir değer ifade ettiğini söylemek mümkün değildir.

2) Siyaset ve laiklik anlayışı.

Mehmet Ali Aynî, mülkiye mezunu olup asıl mesleği idareciliktir. Söz konusu meslekte valilik derecesine kadar yükselmiş, sahasında ödüller kazanmış, eserler kaleme almıştır. Onun sözünü ettiğimiz konudaki fikirlerine, Osmanlı döneminden başlamak gerekmektedir. Aynî, bazı padişahları taktir etmekle beraber, saltanat sistemine temelden karşıdır. Halk ve devletin Padişahın mülkü ve kulları anlayışını şiddetle tenkit etmiş, anılan durumun İslâm’a ters olduğunu beyan etmiştir. II. Abdülhamid döneminde basılan eserlerinde padişaha iltifatlar yağdırırken, onun tahttan indirilişiyle birlikte, bilhassa cumhuriyet döneminde sert tenkitler yapmıştır. Onun itirazlarının başlıcaları hürriyetlerin kısıtlanması ile keyfi davranışlar konusudur

Daha sonra ittihat ve terakkiye duyduğu sempati, II. meşrutiyete alabildiğine verdiği desteğe dönüşmüştür. Ne varki o da, bir çokları gibi sözünü ettiğimiz meselede hayal kırıklığına uğramış, ittihatçılar onu idare mesleğinden uzaklaştırmışlardır.

Aynî’nin ittihatçılara tenkitleri, tutarsız idareleri, azınlıklara verdikleri tavizler, “Unsurların ittihadı” gibi hayali emeller, azınlıkların her birine verilen kilise özerkliği gibi hususlardır. Ona göre Rumeli’nin elden çıkış sebeplerinin en büyüğü kilise konusundan doğmuştur.

Aynî cumhuriyete umutla bakmıştır. Yaşadığı bazı olumsuzlukları (Fikirleri açısından) -Darul fununun ilahiyat fakültesinin kapatılması, 6. dünya felsefe kongresine gittiğinde harcırahının tam ödenmemesi gibi hususlar- vatan sevgisiyle sineye çekmiştir.

Mehmet Ali Aynî, açıkça ifade etmese de demokrasiye meyilli görünmektedir. Şu ifadeler bunu anlatmaya yeter:

“Şimdi de demokrasiyi beğenmeyenler var. Bazı monarşi ve aristokrasi taraftarları, yaratılışta olmayan eşitlik sonradan nasıl olur?” derken, o, “Varolan fark uçurum mu olsun?” diye karşılık vermektedir. Ancak o, demokrasinin zaaflarına da işaret etmiştir: “Demokrasi hükümetlerin en güzeli ama, onun da eksikleri var. Hürriyetler kötü ellerde herkesin herkesle kavgası olabilir.” derken bu görülmektedir.    

Onun tercüme ettiği “Hükm-ü cumhur” isimli eserin ana teması demokrasi rejiminin fazilet olduğu ilkesine dayanıyor. Fazilet ise rejimi ayakta tutan, eğitim, ordu, sağlık, ahlak, hukuk v.b. gibi kurumların faziletli olmasıyla mümkündür. Aksi taktirde sadece rejimin bir mana ifade etmediği vurgulanmıştır. Anti parantez şu tesbit ifade edelim ki, Osmanlı devleti demokratik bir rejim olmadığı için batmış değildir. O, demokrasiyi anlamlı kılan yukarıdaki temel değerlerin, aşındığı, çürüdüğü için çökmüştür. Bütün bunlardan sonra Aynî’nin diğer çalışmalarını da göz önüne alarak, nasıl bir rejim arzuladığı konusuna gelebiliriz. O, içinde bulunduğu dönemde, cumhuriyet idaresinin tam demokratik olmadığını bilemeyecek bir konumda değildir. Milli kültür ve medeniyetimizin önemini belirten bunca çalışmanın yanında, mahza ithal bir demokrasi anlayışının milli bünyeye uymayacağının farkına varamayacağı düşünülemez. Demokrasinin de zaaflarını ifade ettiğine göre, o, milli bünyemize uygun, tarih ve medeniyetimizle bütünleşmiş, bizim kalkınma yolundaki mücadelemize katkı yapacak, bilimsel verilere açık, parlementer, sentez, bir sistemi savunmuştur, demek mümkündür.

İdarecilik hayatında, başarılarının sırrı olarak adaleti elden bırakmamak, halkın işini günü gününe yapmak, üst makamlarla temas halinde olmak, ayrım yapmamak gibi hususları zikretmiştir.

Diğer İslâmcı müelliflerden bir kısmının aksine o, İslâm hukukuna Osmanlı dönminde her şeyin uyarlanması zorluğuna işaret etmiş oluşudur. Ancak bu noktada İslâm hukukuna tümden karşı çıkmış olduğu anlaşılmamalıdır. Böyle bir anlayışa sevkedecek ifadeleri yoktur. Onun vurgulamak istediği, hakkında açık bir delil bulunmayan konularda, çağdaş bilim ve teknik ile, diğer sosyo-kültürel gelişmelerden faydalanılması arzusudur.

Anılan konular çerçevesinde, laikliğe sempati ile baktığını söylemek durumundayız. Bu husus “milliyetçilik” isimli eserinin sonundaki bir bölümden açıkça anlaşılıyor. (Sh.391) Aynî hilafetin dini ve akli delili bulunmadığına ilişkin delillere katılıyor. Ve İslâm tarihinde hiçbir dönemde kitaplarda yazıldığı şekliyle hilafetin bulunmadığını vurgulamaktadır.  Onun bu ifadeleri siyaset anlayışına ışık tutan görüşlerdir.

Zikri geçen ifadelere göre o, cumhuriyet rejiminin yeni dönemdeki yapılanmasının geneline olumlu bakmıştır.

3) Milliyetçilik ve Aynî.

Aynî’nin bazı samimi dostlarının aksine (Musa Kazım ve Babanzade A.Naim bey) milliyetçi oluşu önemli bir özelliğidir. O, milliyetçiliğe Yanya’daki (Arnavutluk) görevi esnasında Arnavutların, kendi topraklarında Türk unsura karşı tepeden bakarak milliyetçi tavırlar göstermesi nedeniyle, milliyetçiliğe yönelmiştir. Ayrıca söz konusu dönemde İstanbul’da kurulan Arap kulüplerinin Türkleri almamalarından bahsetmektedir. Görüldüğü gibi onun milliyetçiliğe yönelmesi biraz da tepki sonucudur. Onun ifadesine göre Osmanlı devletinde önce gayri müslim unsurlar, daha sonra Türklerin dışındaki müslüman unsurlar milliyetçiliğe yönelmişlerdir. O nedenle Türklerin milliyetçilik yapmamalarının bir anlamı kalmamıştır.

Ancak onun milliyetçilik anlayışı şovenist bir milliyetçilik değildir. Ona göre Türklerin millet olmasındaki en büyük amil İslâmiyettir. Türkler birçok dinlere girmelerine rağmen, hiç birine ısınamamışlardır. İslâmî dönemde, bozkırın aktivite gerektiren hayat tarzı ile, İslâm dininin “Cihat” anlayışı örtüşmüş, böylece Türk milletinin millet olma yönünde önü açılmıştır. ” Aynî kendi döneminde ulemanın milliyetçiliğe soğuk baktığını ifade etmiştir. Ulama İslâmda ırkçılığa açık kapı olmadığı için, İslâm kardeşliğini zedeleyeceği gerekçesiyle, anılan davranışı sergilerken, o, onları cerhetmektedir. Ancak bir dönem kendisi de aynı fikirleri taşıyordu. Onun Halvetiye silsilesini yorumlarken daha pan-İslâmist bir düşünce içinde olduğu görülüyor.  Ayrıca aşırı milliyetçi tavırları olan İran’lı şair Firdevsi’yi(Öl.1020) yeriyor. Türk olupta eserlerini Arapça veya Farsça verenleri, o dönemin ilim dili oluşları sonucu müsamaha ile karşılıyor. Fakat kendi ırkdaşlarını ilimden nahrum edişleriyle de tenkit etmektedir, özetlememiz gerkirse o, ljslam kardeşliğine zarar vermeyen, aşırı ve şovenist olmayan bir milliyetçiliği benimsemiştir.

4) Batı kültürüne karşı tutumu.

Batı kültürüne karşı tutumunu tahlil ederken, müsbet ilim ve teknik meselelerin konunun dışında olduğunu belirtmemiz gerekmektedir. Mehmet Ali Aynî, toplumsal bünyemize ve milli kültürümüze uyarlanmak, veya uygun olmak kaydıyla kültürel alış verişe olumlu yaklaşmaktadır. Ona göre bir yazar veya müellif “Roman” konusunda usta olmayı düşünüyorsa, batı klasiklerini okumak durumundadır . “Tarih- i edeb-i alem” isimli tercüme söz konusu anlayışın bir parçasıdır. O, batı felsefesini kendi düşüncelerini temellendirme hususunda geniş ölçüde kullanmıştır. Sözü edilen tutum, İslâmî ve tasavvufi fikirler için bile geçerlidir. O, bu konuda “Aklın yolu birdir” prensibince hareket etmiştir. Batı kültürünün insani, müsbet yönü için müsamahakar ve olumlu bir tavır içinde olmasına karşın, dini, ahlaki, milli konulardaki kültürel alış verişe karşı çıkmaktadır. Hiç bir süzgeç ve kritere tabi tutmaksızın, milli bünyeye uyup uymayacağı araştırılmadan, motamot kültürel alış verişe karşı çıkmıştır. Kısacası o, kendi kültürünü ilerletmek için batı kültürünü almaya taraf tardır. Onu bu konuda haklı bulmamak mümkün değildir. Çünkü batı kültür ve medeniyetinin de kendi içinde birçok arıza ve problemleri vardır. Eğer motamot bir kültürel alış verişe gidilirse onun arıza ve problemlerine düşülmüş olunur. Daha önce “makaleleri” bölümünde işaret edildiği gibi, Hristiyanlık hilkat konusunu yanlış tasvir ettiği için Çağlar boyu aşılmaz ve onulmaz arızalara sebep olmuştur. Yine Hristiyanlığın tanrı anlayışındaki sakatlıklar ile (Ona göre)ateizm arasında ciddi bir bağ sözkonusudur ,

Yukarıda anılan sebep ve gerekçelerle, Dante’nin (Öl. 1321) “İlahi komedi” isimli eserini “Okumayan aydın olamaz.” mantığına karşı çıkmıştır. Ona göre söz konusu eser, bir müslüman için çok ta aydınlatıcı bir eser değildir. Aynı duygu ve maksatlarla, ülkemizde açılan yabancı okulları misyonerlik üsleri olarak gördüğü için tenkit etmiştir. İdareciligi döneminde, misyonerlik faaliyetlerini denetlemeye çalışmıştır. “Ahlak anlayışında” ifade edildiği üzere,” pozitif ahlak” isteklerine karşı koymuştur. Kadın ve kızların batı tarzı giyim ve davranış göstermelerine, hep aynı gerekçelerle karşı çıkmıştır. Kısaca o Görüldüğü üzere inanç ve ahlaka ters olmayan veya taalluk etmeyen kültürel alış verişe açıktır.

5) Müsbet ilimlere bakışı.

Müsbet ilim ve tekniğin bir dönem ikinci plana atılması Osmanlı devletinin çöküşünün en güçlü etkenlerindendir. Aynî başta olmak üzere, son dönem Osmanlı münevverleri söz konusu  durumu farketmelerine rağmen, olanların önüne geçememişlerdi. Aynî, bu bağlamda Osmanlı medreselerinde felsefe, mantık v.d. ilimlerin okutulmamasını tenkit etmektedir. O, sözü edilen illimlerin bilinmemesi halinde, diğer İslâmî ilimlerin doğru dürüst anlanamayacağını Katip Çelebi’ye(öl.1658) dayanarak ifade etmiştir, örnek olarak .İslâm hukukunun bir bölümü olan feraiz (Miras) ile matematik arasındaki bağıntıyı zikretmektedir .

Müsbet ilimlerle ilgili tavrının tesbitinden sonra, daha önemli bir yönüne dikkat Çekmek durumundayız. Aynî kendisi bizzat müsbet ilimlere pratik katkı yapmıştır. Nitekim “Ziraat dersleri, Malumat-ı nafiai fenniye gibi okul kitapları, basit bile olsa sahasının uzmanı olmayan bir şahıs açısından küçümsenmeyecek bir katkıdır. Ayrıca Elazığ valiliği esnasında 

.modern tarım araç ve gerçlerini getirterek uygulamaya yönelik faaliyetler yapması, dikkate değer çalışmalardır. O, sözünü ettiğimiz konuda “ilim müslümanın yitiğidir” prensibince hareket etmiştir.

Müsbet ilimlerle ilgili olumlu tavrı, onun dini ve tasavvuf i fikirlerine dahi yansımıştır. Bahsi geçen bölümde görüldüğü üzere vahdet-i vücut anlayışı, fizik, kimya, veya fizyoloi gibi ilimlerden alıntılarla desteklenmeye çalışılmıştır . Onun böyle davranması çok fazla orinal bir davranış olmamakla beraber, yine de zikre değer bir husustur.

6) Mütercimliği.

Aynî’nin yirmiye yakın eseri Fransızcadan tercümedir.

O nedenle fransızcayı mükemmel olarak bildiğinde kuşku yoktur. Cumhuriyetin ilk yıllarında, bir çok müellifin ilmi ciddiyetten yoksun tercüme hata ve yanlışlıklarını delilleriyle beraber isbat veya tenkit etmiştir. Onun fransızcaya olan vukufunu yabancı otoriteler bile itiraf etmişlerdir. Tasavvufi eserleri” bölümünde görüleceği üzere, “…Türk müellifin fransızca uslubu bir çoklarının yabancı olduğu, en mükemmel Avrupa filozoflarının seviyesindedir…” denmektedir. Biz tercüme eserlerinin orijinallerini bulamadığımız için gereken mukayeseyi yapamadık.

7) Aynî’nin şairliği.

Gençlik ve öğrencilik yıllarında Recaizade Mahmut Ekrem’in telkin ve tesiri ile, şiirle ilgili bir dergi çıkar masına karşın, şiir kitabı yoktur. Fakat İbn ül Emin Mahmut Kemal İnal onu, son asır Türk şairleri arasında göstermiştir . Fakat yine de o büyük bir şair değildir. Bazı vesilelerle söylemiş olduğu kıt’a veya beyitleri vardır:

Gelmesin kalbine gurur Aynî

Kendini gör misal-i mur Aynî

Kibri sevmez Cenab-ı Hakk asla

Affolur başka her kusur Aynî

Dest-i saki-i murtazadan iç.

Mey-i mahviyye-i tahur Aynî. 

Dizelerini Balıkesir’e tayin olduğunda yapılan şaşalı karşılama esnasında söylemiştir.  Hanımı öldüğünde ise şu beyti söylemiştir:

Bilmem kime eyleyeyim tazarru.

Bilmem kime Eyleyeyim takaza.

8) Egitim Anlayışı.

Aynî uzun yıllar maarif hizmeti vermiştir. Bazı eserleri bu sebepledir ki ders kitabı özelliği taşımaktadır. O, bu eserleri ders kitabı olarak kaleme almak “durumunda” kalmıştır. çünkü okullaşma yeni olduğundan, bir çok dersin kitabı bulunmuyordu, özün yıllar eğitime verdiği hizmetin sonucu olarak, eğitim ile ilgili dikkate değer fikirleri vardır. Bu sebeple, Osmanlı maarif sistemiyle ilgili dönemin vekillerine, nazırlarına, raporlar yazmıştır. Onun eğitim anlayışı da sentezcidir, diyebiliriz. Bu kısaca kendi manevi değerlerimiz ile, batının tartışmasız elinde bulundurduğu müsbet ilimlerinin kaynaştırıldığı bir sentezdir.

Ona göre, yeni ve çağdaş okullar açılırken eski eğitim kurumlanınız dışlanmamalı, bilakis programları yenilenmeli, mezunlarının iş bulacak şekilde yetiştirilmeleri sağlanmalıdır. Aksi takdirde eğitimde umulan netice alınamaz.

O, eğitimin milli olmasında ısrar etmiştir. Milletin, birer misyoner ocağı olduğunu söylediği okullara rağbeti, ilgisi, kaliteli okullar açılarak önlenmelidir. Bunun için ihtisasa saygı edilmeli her ders için kitap yazılmalıdır.

Eğitim sadece dünyevi veya dini olmamalıdır.  Kısaca insanın hem ruhhuna hitap eden, hem de beynine hitap eden bir eğitim uygulanmalıdır. Çocukların umutsuz, pısırık, korkak yetişmemeleri için, ateist yazarların fikirleri ders kitaplarına alınmamalıdır. O, her gittiği yerde, hangi bölgede olursa olsun, görevi ne olursa olsun, mutlaka eğitimle şu veya bu şekilde ilgilenmiştir. Balıkesir mutasarrıflığı esnasında açtığı okullar, ile Trabzon valiliği esnasında açtıkları, yüzlerle ifade edilmekteydi. Ayrıca Trabzon’da Hatuniye medresesini ve vakfiyesini İslah teşebbüsleri, eski kurumlanın yenilenmesi fikrinin somut bir göstegesidir.

Onun felsefi ve sosyo kültürel konularla ilgili fikirleri özet de olsa bu şekildedir. Aslında bu bölüm bizim tezimizin ana konusu olmamakla beraber, fikirlerinin girift olması dolayısıyla, ele almış bulunuyoruz. Bize göre onun anılan konularla ilgili fikirlerinden, özellikle eğitim idare konusu için de çalışılabilinir.

AYNİ’NİN TESlRLERİ .

Bugün içinde bulunduğumuz toplumumuz çok geniş katmanlarıyla Aynî ve benzeri zevatı tanımıyorsa, bu bizim toplumumuzun kültür bakımından yeterli seviyeyi yakalayamamış oluşundandır. Söz konusu yargı bir kaç istisna dışında kültür abidemiz olan müellifler için sanki bir kader gibidir.

Mithat Cemal Kutay’ın konu ile ilgili bir hatırası ilginçtir. Bir Avrupa’lı “Mithat Cemal’e,

“Bazı Avrupa memleketleri Talant’ı anlamaz. Ama çalışanın taktir edilmediği memleket, bir sizinkini gördüm.”

demiştir. Hakikaten bu bizim durumumuzu gözler önüne seren acı bir gerçektir. Buna rağmen, Ayni elinizdeki yüksek lisans tezinin yanında doktora tezlerine konu olabilecek kadar ilgiyi haizdir. Her geçen gün, değerli fikirler içeren eserleri basılmakta, yeni harflere aktarılmaktadır. Onun en tanınan ve en önemli olan yönü, tasavvuf i yönü olduğu için konu ile ilgili yapılan her Çalışmada, onun hakettigi ilgiyi gördüğünü söylemek durumundayız. Fakat diğer taraftan anılan durum onun sadece tasavvuf tarihçisi imiş gibi algılanmasına yol ‘açmıştır. O nedenle bazı görüşleri zamanla unutulmuştur.

Unutuİmamalıdırki o, çok yönlü bir ilim ve fikir ifademidir? Hatta onun için, birçok saha ve çalışmada, “ilklerin müellifi” ifadesi fazla mübalağalı bir ifade değildir. Bu noktada görüp incelediğimiz bir hususu . Vurgulamamız gerekmektedir. “Türk maarif tarihi” isimli değerli eseri kaleme alan Osman Ergin,(ÖL.1994) eğitimle ilgili onun sadece “Darul funun tarihi” isimli eserinden istifade etmiştir. Halbuki bize göre, onun ruhiyat dersleri, küçük tarih, akvam-ı kadime i şarkiya tarihi, tasavvuf tarihi, malumat-ı nafiai fenniye, nazari ve ameli istatistik gibi bir çok eserini referans alabilirdi.

Aynî yaşadığı dönemde ülkemizin en popüler yazarlarının başında gelmektedir. Kaleme aldığı her eseri geniş yankı uyandırmıştır . O günün basın yayın organlarında, eserleri |hakkında baş yazılar yazılmıştır. Yaşadığı dönemde yurt dışında kendinden bahsettiren yegane yazar Aynî’dir. O, Dünya ilim literatürüne girmeyi başarmış, dünya felsefe kongreleri yürütme kurullarında aktif görev yüklenmiştir. Kaldıki, Lui Massignon ve Nicolson gbi otoriteler: İbn-i Arabi konusunda onu otarite saymışlardır. Massignon, Gulam Hüseyni isimli Hintli bir araştırmacıya yardım etmesi için onu önermiştir .

Yurt dışında böyle saygın bir yeri olan müellife ilgi, yurt içinde daha az değildir. İş mecmuası, Milli mecmua, onu ve eserlerini kapak konusu yapmışlardır. Ayrıca Eminönü halkevi onunla ilgili bir gece tertip etmiştir. Tüm bu olaylar onun ne kadar topluma mal oldugunu göstermeye yeter sanırım.

Daha sonraki dönemde içişleri bakanlığı tarafından kaleme alınan, 50 meşhur vali (Ank.1969) isimli eserdeki isimlerden birisi kuşkusuz Aynî’dir. Ayrıca tarihimizin söz konusu dönemiyle ilgili, “Canlı tarihler” serisinin is bırakan şahıslarından birisi yine odur. Görüldüğü gibi o, bir çok sahada olumlu iz bırakmıştır. Son yıllara ise, dünya gündeminde dolayısıyle ülkemizde gelişen İslâmcılık cereyanları nedeniyle hatırlanan, isimlerden birisi kuşkusuz yine Aynî’dir. Aynî, siyasette adaletli yönetim, eğitimde maddi ve manevi yönden dengeli bir eğitim, milli ve manevi  değerlerle mücehhez özgün kimlikli güçlü toplum, dinde i tasavvuf merkezli hoş görülü anlayış fikirleri ve tezleriyle eskimemiş, bilakis daha da güçlenmiş, istifadeye açık olarak durmaktadır. Dileğimiz toplumumuzun, düştüğü sıkıntı ve problemlerde Aynî v.b. zatların engin tecrübe ve birikimlerini ileriye gitmede kullanmasıdır.

VI .SONUÇ.

Aynî’nin hayatı, eserleri ve fikirleri üzerine yapılan bu çalışmanın gayesi, onu yetişmekte olan yeni kuşaklara ve topluma tanıtmaktır. Bir Çok uzmanın belirttiği gibi, bu gün toplumumuzda en çok tartışılan konulardan birisi “Kimlik krizi” dir. Dün bizim insanımız güçlü kimliği sayesinde, dünyanın en güçlü devletlerine karşı, hiç bir aşağılık kompleksine kapılmaksızın, aç ve çıplak olarak karşı koymuşken, bugün aynı insanların torunlarının kimlik krizinden bahsetmesi bizim için üzüntü vericidir. Kanaatimize göre bu, bizim yeni kuşaklara Aynî v.b. zatları iyi tanıtamamış oluşumuzdan ileri gelmiştir. Aynî’nin hayatı, yetişmekte olan bir gence, “Bir ülke nasıl sevilir? veya ülkeye en zor şartlarda nasıl hizmet edilir?” gibi konularda iyi bir örnektir. Bizim çalışmamızda bu husus açıkça gözler önüne serilmiştir. Bugün bizim toplumumuzun sosyal kesimlerinin en büyük açmazlarından birisi, birbirimizi iyi anlayamamak veya inanç veya değerleriyle kabullenememektir. Anılan durum toplumsal uzlaşmamızın önündeki en büyük engellerden birisidir. Onun fikirleri bize bu konuda iyi bir ışık tutacak mahiyettedir.

Aynî İslâmcı bir müelliftir. Fakat o, “Sebilerreşat Çizgisinden ve diğer İslâmcı müelliflerden farklı bir konumdadır. Bu ayrılık, bazı müelliflere göre tasavvuf ve vahdet-i vücut açısından tezahür ederken, bazılarından ise diğer İslâmî ilimlerde tezahür etmektedir. Kaldı ki İslâmcıların kendi aralarında bir fikri beraberliği olmadığı aşikardır. Aynî’nin buradaki konumu da ortaya konmuştur.

Başka bir husus, onun fikirleri, siyasi ve sosyal olaylar parelelinde değişmiş veya gelişmitir. Örneğin, Osmanlı döneminde toplumu batıya açmaya çalışırken, (Bir ara pozitivizme yönelmiştir.) Cumhuriyet döneminde aynı toplumu İslâm’a yönlendirmeye ve yaklaştırmaya gayret etmiştir.

Fikirleri meyanında, dualist bir fikri yapıya sahip olduğu tesbit edilmiş ve bu önemle vurgulanmıştır. Dini ve tasavvuf i konularda akıl, mantık, kıyas gibi unsurların yanında keşf ve ilhamı da benimsemiştir. Fakat toplumsal ve sosyal konularda  tamamen gerçekçi ve realist fikri yapıya sahiptir, öbür; fikirleri ancak akli ve felsefi örgü, içinde bir yer; edinebildikleri ölçüde ortaya çıkmaktadır.

Onun vurgulanan bir başka özelliği, sufi oluşu sebebiyle sessiz ve sakin sanılmasına karşın, iyi bir polemik yazarı olduğu hususudur.  İnsanın madde ve manadan müteşekkil olduğuna ilişkin fikirlerine, yapılan itirazlara derhal karşı koyduğu belirtilmiştir. Ayrıca bir takım inanç ve fikirlerini, tuttuğu metodoloi açısından izah etmekte zorlandığı tesbit edilmiş, ve ifade edilmiştir. Buna tipik örnek, ahiret: inancını, müsbet ilim ve felsefe metoduyla izah edemeyişi gösterilebilir. Aynı husus vahdet-i vücut anlayışının problemlerini izah etme konusunda da geçerlidir.

Kaynak: Harun Özkan, Mehmet Ali Aynî Hayatı – Eserleri Ve Tasavvufi Görüşleri T.C ULUDAĞ ÜNİVERSİTESİ Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslâm Bilimleri Ana Bilim Dalı,  ( Yüksek Lisans Tezi ), 1995, Bursa

BAŞA DÖN

 

Reklamlar