ABDÜLVEHHÂB EŞ-ŞA’RÂNÎ RAHMETULLAH-İ ALEYH HAYATI VE İLMΠŞAHSİYETİ

I- HAYATI:

A- İsmi ve Nesebi :

Abdülvehhâb eş-Şa’rânî, Ebu’l-Mevâhib Abdülvehhâb b. Ahmed eş-Şa’rânî (veya eş-Şa’râvî) ismiyle anılmıştır. “Şa’rân” nisbesinin “saç” kelimesinden türetildiği ifade edilse de, bu nisbenin asıl olarak Yukarı Mısır’da Rîf bölgesinde yer alan Münûfiyye şehrinin bir köyü olan Ebu Şa’ra köyüne nispetle kullanıldığı ifade edilmiştir.

Abdülvehhâb eş-Şa’rânî, el-Kibrîtu’l-Ahmer adlı eserinde kendisi hakkında “eş-Şa’râvî”, diğer eserlerinde ise “eş-Şa’rânî” nisbesini kullanmıştır. Şa’rânî’nin öğrencisi Abdurrauf el-Münâvî (öl. 1031/1622), Tabakât’ı el-Kevâkibu’d-Durriyye fî Terâcimi’s-Sûfîyye”sinde, İbn İmâd (öl. 1089) Şezerâtu’z-Zeheb’inde, “Şa’râvî” nisbesini kullanırlar.

“Şa’râvî” ve “Şa’rânî” nisbesini “Sha’rawî und Sha’rânî” adlı makalesine konu edinen Karl Vollers, ismin kökeninin Şa’r’dan (saç) geldiği izahının doğru kabul edilemeyeceğini, yazara doğduğu yere göre “Şa‘râvî”, daha sonra ise Kahire‘de ikamet ettiği mahalleye göre de “Şa‘rânî” adı verildiğini şu şekilde açıklamıştır:

“Flügel, Abdülvehhâb b. Ahmed Şa’ranî’nin akâidi hakkındaki makalesinde bu akaidin yazarına “saçlarının bol olmasından dolayı” Şa’ranî veya Şa’ravî denildiğinden bahsetmektedir. Bildiğim kadarıyla bu görüş hiçbir yerde ele alınmamıştır. Aşağıdaki vereceğimiz bilgiler, onun kökeni kesin olmayan isminin “şar” (saç, tüy) kelimesiyle ilişkilendirilmesinin bir dayanağı bulunmadığını, ismin bu iki şeklinin daha çok yöre ağzı olduğunu ve bunların her birinin yazarın ismiyle ayrı ilişkiye sahip olduğunu ispatlamaya çalışmaktadır. Abdüvehhâb, Mısır’da Kahire yakınlarındaki Minûfiyye vilayetinin Sakiyyetu Ebû Şa’ra denilen küçük bir köyünde doğmuş ve bu beldenin adından türetilen Şa’râvî adını almıştır. Talebesi Münâvî‘nin bildirdiğine göre daha 7-8 yaşlarında bir çocukken Kahire‘ye gider ve din yolundaki birçok mücadeleden sonra mistik bir hareketin lideri olana kadar Kahire‘de, Şehir kanalının yakınındaki Muskî caddesinden şehrin kuzeydoğu sınırlarına kadar uzanan Benu’s-Sûreyn caddesinde ikamet eder. Şa’ravî 973 yılında burada ölmüştür. (eş-Şa’rânî) bu mahallede yer alan ve daha sonra kendi adı verilen en sevdiği Caminin yanına defnedilmiştir. Benu’s-Sureyn caddesinin Şa’ravi‘nin evinin yeri olan ve şimdi bir Caminin bulunduğu kısmı Babu’ş- Şa’riyye mahallesi sınırları içindedir. Bu konuda açık bir delil getiremiyorsam da kendisi ölümünün hemen ardından yörenin evliyası diye anıldığından, özellikle de adının bu ikinci şekli Babu’ş-Şariyye‘ye doğal mensubiyet olduğundan yazarın adının ikinci şeklinin bu mahalle ile ilgili olduğunu söylemekte sakınca görmüyorum. Yeni dilde -îyye ile biten isimler bir çifte mensubiyeti ifade etmektedirler. Tür/soy isimleri -îyye ekinin atılmasından sonra mensubiyet eki olan -âvî ekini alırken, coğrafî isimler de -ânî ekini alabilirler, örn. Iskenderîyye-lskenderânî; Sâlihîyye-Salîhânî; Taberîyye- Taberânî; yine aynı şekilde Şa‘rîyye – Şa‘ranî. Yani yazara önce doğduğu yere göre Şa ‘râvî, daha sonra ise Kahire ‘de ikamet ettiği yere göre ise; Şa ‘rânî adı verilmiştir.”1

Flügel, Kremer ve Perron, çalışmalarında yazarın isminin ikinci şeklini yani “Şa’rânî”yi tercih etmelerine rağmen, Vollers, “Şa‘râvî” şeklini kullanılmasını gerektiren bazı nedenler bulunduğunu söylemektedir:

“Çünkü adının bu birinci şekli, adının verildiği Caminin kapısında Hicri 1188 yılından beri yazılı durmaktadır. Fransız araştırma gezisinin bir haritası da aynı şekilde Abdülvehhâb ‘ın neslinden gelen ve onun adının verildiği Caminin vakıflarını yönetenler de bu ismi kullanmaktadırlar. Edward William Lane de elli yıl önce Kahire ’de bu ismin yaygın bir şekilde kullanılmsına şahit olmuştur.”

Abdülvehhâb eş-Şa’rânî kendi hayat hikayesini anlattığı -otobiyografisi- Letâifu ’l-Minen adlı eserinde; ‘Allah ’ın Kendisine İhsân Etmiş Olduğu Soy Yüceliği’ bahsinde soy şeceresini şöyle sıralamaktadır:

Beni melikler ailesinden kıldığı için Allah Tealâ’ya hamd ederim. Ben -Allah Tealâ’ya hamd olsun- Abdülvehhâb b. Ali b. Ahmed b. Ali b. Muhammed b. Zufâ b. Şeyh Musa -Behnesâ beldelerinde Ebu’l-İmrân diye bilinir- altıncı göbekten dedem İbnu’s-Sultan Ahmed’dir, (onun soyu ise:) İbnu’s-Sultân Said, İbnu’s-Sultân Kâşîn, İbnu’s-Sultân Mahyâ, İbnu’s-Sultân Zûfâ b. Reyyân, İbnu’s-Sultân Muhammed, İbn Mûsâ, İbnu’s-Seyyid Muhammed b. el-Hanefiyye, İbnu’l-İmâm Ali b. Ebî Tâlib (kerremallâhü vecheh ve radıya’llâhu anh)”

Abdülvehhâb eş-Şa’rânî eski soy şeceresinde, Muhammed b. el- Hanefiyye’den önce iki ismin silinmiş olduğunu ve bunların kim olduklarını bilmediğini söyler.10 Şa’rânî, Tilimsan’ın (şimdiki batı Cezâyir) Benu Zuğla sultanlarının bir torunudur.11 O, yedinci göbekten dedesi Sultan Ahmed’in Şeyh Ebû Medyen el-Mağribî (öl.707/1307) döneminde Tilimsan şehrinin sultanı olduğunu ve dedesi ile Ebû Medyen arasında şu konuşmanın geçtiğini nakleder:

– “Nesebin kime dayanır? ”

– “Babam Sultan Ahmed’dir.”

– “Ben soy asaleti yönünden nesebinin kime dayandığını kastettim.”

– “Soyum Muhammed b. el-Hanefiyye’ye dayanıyor.”

– “Mülk, şeref ve fakr bir arada durmaz.”

– “Efendim! Ben, fakr dışındakileri çıkarıp attım.”

Bunun üzerine Şeyh Ebu Medyen, dedemi yetiştirdi ve tarikat yolunda kemâle erince ona Yukarı Mısır’a gitmesini emretti ve şöyle dedi: “ ‘Huv’ tarafına git! Zira senin kabrin oradadır.” Nitekim dediği gibi oldu.

Şa’rânî, beşinci kuşaktan dedesi Ebû Medyen’in hangi tarihte Yukarı Mısır’a gittiğini belirtmemektedir. Ancak, bu zatın Huv şehrinde başarılı bir davet hizmeti gördükten ve Yukarı Said bölgesinde oldukça büyük bir kalabalığın tasavvuf yoluna girmesine vesile olduktan sonra 707 (1307) yılında vefat ettiği bildirilmiştir.

Abdülvehhâb eş-Şa’rânî’nin ailesi hicrî dokuzuncu yüzyılın başlarına kadar Yukarı Mısır bölgesinde ikamet etti. Bu tarihte ailesinin reisi olan Ahmed Şihâbuddin, Minûfiyye’de Ebû Şa’râ köyüne hicret etti. Burada ilim ve ibâdet için bir zâviye inşâ etti. Ahmed, 828 (1424) yılında vefat etti.

Şa’rânî’nin dedesi Ali b. Şihâb (öl.891/1486), yirmi yaşında hukûkî meselelere fetvâ vermek üzere icâzet almış ve öğrencilik yıllarında Zekeriyya el- Ensârî ile birlikte Ezher’de eğitim görmüş âlim ve tasavvuf ehli bir zâttı. Şa’rânî Tabakât’ında dedesinin geniş bir biyografisine yer vermiştir. Şa’rânî’nin hocalığını yapmış olan Zekeriyya el-Ensârî dedesi hakkında kendisine şunları söylemiştir:

“ Deden Ali b. Şihâb, Ezher’de benim yakın arkadaşımdı.

Orada dedeni ve beni örnek olarak gösterirlerdi. Ne var ki o verâ konusunda benden üstündü… ‘Minhâc’, ‘Şatıbiye’ ve ‘Minha’ adlı üç eseri vardır. Gerek üç eserini ikmâl ettiği; gerekse yedi kırâat üzerine Kur’ân okuduğu sıralarda yaşı yirmi civarındaydı.”

Ali b. Şihâb’ın, Şa’rânî’nin doğumundan önce Kahire’deki ulemâ ve sûfî çevrelerle olan ilişkisi Şa’rânî’nin ilmî ve mânevi gelişimine etkide bulunacaktır. Şa’rânî, eğitimine devam etmek için Kahire’ye gittiğinde dedesinin öğrencilik yıllarından el-Ezher’deki arkadaşı Şâfiî bir baş kadı olan Zekeriyyâ el-Ensârî, yönetimi altında eğitim göreceği kişi olacaktı. Ali b. Şihâb’ın şeyhi İbrâhim Matbûlî, Şa’rânî’nin en etkili mânevî rehberleri Ali el-Havvâs el-Burullûsî’nin de şeyhiydi. İbrahim el-Matbûlî, Ali b. Şihâb’ın kendi köyünde kurduğu zaviyeyi kırsal bölgedeki yolculukları sırasında ara sıra ziyaret etmişti. Bu ilişki, Şa’rânî’nin manevi gelişiminde büyük bir rol oynamıştır.

Şa’rânî, dedesinin ateş yemek, ateşe girmek, dil veya avuç üzerinde kılıç gezdirmek gibi bazı tarikatların nâhoş uygulamalarına muhalefet ederek bu uygulamalara kendi beldesinde izin vermediğini söyler.

Şa’rânî, Resûlullah’ın neseple böbürlenmeyi yasaklamasından dolayı, dedesi, babası ve amcalarının neseblerini gizli tuttuklarını ancak kendisinin, nesebinin tamamen unutulacağından endişe ettiği için eserlerinde soyu ve sülalesi hakkında bilgi verdiğini söyler. Ayrıca Şa’rânî amcasının oğlu Kemâleddin’den, asil soylarının, hanelerinin zayıflamasından ve tükenmesinden korkan, hilafetin amcalarının çocuklarına geçmesinden çekinen Abbasi halifesi Sîdî Ya’kub’u tedirgin ettiğini bunun üzerine ailelerinin şecerelerini imhâ etmesi için rüşvet verdiğini nakleder. Ancak Şa’rânî, ailesini herhangi bir halifelik iddiasında bulunmaktan sakındırmıştır:

“Ömrüm hakkı için, Şerifler bu işe bizden daha layıktırlar.

Çünkü Mısır’da sayı bakımından daha fazladırlar. Allah onların sayısını artırsın. Bizlere de onların değerini anlamayı ve hizmetlerinde bulunmayı nasip eylesin…”

B- Doğumu ve Mısır’a Göç Etmesi :

Abdülvehhâb eş-Şa’rânî, 899/1493-94 yılında anne tarafından dedesinin memleketi olan Kalyubiyye şehrinin Kalkaşende köyünde dünyaya gelmiştir.

Şa’rânî’nin doğum tarihi hakkında kaynaklarda farklı rivayetler

kaydedilmiştir. Ali Mübârek, Şa’rânî’nin 898 yılının ramazan ayının yirmi yedinci gecesinde doğduğunu bildirmiştir. Ancak Şa’rânî, Letâifu’l-Minen adlı eserinde “911 yılının başlarında Mısır’a geldim. Bu sırada on iki yaşındaydım” demektedir. Bu ifadesine göre Şa’rânî 899/1493-94 yılının başlarında doğmuştur. Malîcî’de bu tarihi vermektedir. Şa’rânî’nin doğum tarihi olarak onun biyografisini ele alan kaynaklarda rastlayamadığımız 897 (1491-1492) yılı da zikredilmiştir.

Şa’rânî’nin doğmuş olduğu Yukarı Mısır bölgesinin, tarih boyunca mistik ve tasavvufî bir geleneğe sahip olduğu görülmektedir. Bu bölge, Mistisizm, Hellenizm, Hristiyanlık ve son olarak İslâmiyet’in geliştiği bir bölgedir. Nitekim, Yeni Eflatuncular ekolünün öncüsü Plotinus, Mısır’da doğmuştur. St. John’un, mistisizminden etkilendiği Yahudi Philo bir İskenderiyeli idi. Yine Mısır çöllerinde yaşayan Hristiyan münzeviler St. Macarius ve Lycopolisli John gibi ünlü mistikleri benimsemişlerdir. Öğretileri geç devir tasavvuf akımına temel olan ilk İslâm mistiklerinden Zunnûn el-Mısrî (öl.245/859) de bir Yukarı Mısır yerlisidir.

Şa’rânî, doğumundan kırk gün sonra babasının köyü olan Ebû Şa’râ’ya götürüldü. Şa’rânî’nin âilesi köylerinde toprak sahibi olup geçimlerini bu topraklardan sağlamışlardı. Şa’rânî’nin babası Ahmed Şihâbuddin, tarımla uğraşmanın yanı sıra köylülerin vergilerini kaydeden bir kâtip olarak hizmet etmiştir. Ahmed Şihâbuddin fıkıh, hadis, nahiv ve Kur’ân ezberinde eğitim görmüş bir âlimdi. Ahmed Şihâbuddin, babası Ali gibi Kahire’de ilim tahsil etmiştir. Salih Bulkinî, Yahya el-Münâvî ve İbn Hacer el-Askalânî gibi âlimlerden ders almıştır. Malicî, el-Menâkibu’l-Kübrâ adlı eserinde Ahmed Şihâbuddîn’in şiirler yazdığını, vaaz verdiğini ve astronomi hakkında bilgi sahibi olduğunu kaydeder.

Babasının gözetimi altında ilk eğitimini alan Şa’rânî, babasından Kur’an-ı Kerîm ve hadis dersleri almıştır. Kurân-ı Kerîm’in bazı kısa sürelerini ve bazı hadisleri onunla birlikte okumuştur. Şa’rânî, babasının tasavvufla olan ilişkisinden bahsetmemiş ve Tabakâtu’l-Kübrâ adlı eserinde onun biyografisine yer vermemiştir. Halbuki Şa’rânî, dedesi ve kardeşi Abdulkadir’in tasavvufî yönleri hakkında bilgiler vermiştir. Şa’rânî’nin, babasının tasavvufla olan herhangi bir ilişkisine değinmemesi ve Tabâkâtta biyografisine yer vermemesi onu tasavvuf ehli olarak görmediğini göstermektedir. Ahmed Şihâbuddin 907/1501 yılında vefat etmiştir.

Babası Ahmed Şihâbuddin’in ölümünden sonra Şa’rânî, kardeşi Abdulkadir ile (öl.956/1549) çalışmalarına devam etti. Daha sekiz yaşındayken Kur’an-ı Kerim’i ezberleyerek hafız oldu. Şa’rânî, Kur’ân-ı Kerîm’in yanı sıra Ebû Şuca’ ve el- Ecrûmiyye adlı eserleri ezberlediğini ve kardeşi Abdulkadir’e okuyarak mütalaa ettiğini bildirmiştir. Şa’rânî, kardeşi Abdulkadir’den sûfî, âlim ve dedeleri tarafından kurulan zâviyenin yöneticiliğini yapmış birisi olarak bahsetmektedir. Şa’rânî, kardeşinin tevekkül inancına bağlılığını gösteren bir menkıbe nakleder. Zaviyenin kavunları ve ürünlerinin çalınmaması için önlemler almaktansa Abdulkadir, ‘herkes rızkını Allah’tan alır’ düşüncesiyle hiçbir önlem almamıştır. Şa’rânî olgunluk çağına erdiğinde hac ibâdetini yerine getirmek üzere Mekke’ye ilk defa kardeşi ile birlikte gitmiştir. 956/1549’da vefat eden Abdulkadir, Ebû Şa’ra’da gömülmüştür.

C- el-Gamrî Medresesi ve Ümmü Havand Zâviyesindeki İkâmeti:

Abdülvehhâb eş-Şa’rânî de dedesi ve babası gibi ilim tahsil etmek için Kahire’ye gitmiştir. Böylece o, Kahire’de eğitim gören ailesinin üçüncü kuşağı olmuştur. Ancak o, babası ve dedesi gibi Kahire’den geri dönmeyecek, sonraki yıllarında Mısır’daki en zengin sûfî zâviyelerden birisine başkanlık etmek için başkentte kalacak ve geç dönem tasavvufun, büyük şahsiyetlerinden birisi olacaktı. Şa’rânî on iki yaşında iken kasabanın mübâşirlik görevini sürdüren Şeyhu’l-Hidr tarafından Kahire’ye getirildi. Bu dönemde Şa’rânî’nin bakımını o üstlenmiştir. Öldüğünde Şa’rânî’ye mîras da bırakmış, ancak Şa’rânî bu mirası hukûkî vârislere geri verdiğini ifade etmiştir. Şa’rânî, Kahire’de şehrin girişinin kuzeyinde yer alan Bâbu’ş-Şa’riyye mahallesindeki el-Gamrî Camisine yerleştirildi ve on yedi yıl burada ilim tahsil etti. Şa’rânî, Kahire’ye gelişini ve el-Gamrî Camisindeki ikâmetini şöyle anlatır:

“Kahire ’ye gelişim 910 yılının başlarındaydı. O zaman on iki yaşındaydım. Sîdî Ebu’l-Abbas el-Gamrî Camisine yerleştim. Allah Teâlanın, bu Caminin hocasının ve çocuklarının kalbinde bana karşı yarattığı şefkat sayesinde onların aralarında onlardan birisi gibi

kaldım. Yediklerinin aynısını yedim, giydiklerinin aynısını giydim. Temel şerî kitapları ve onlardan önce okunacak alet ilimlerine ait kitapları hocalara okuyup ezberleyene kadar onların arasında kaldım. O günden beri -Allah’a hamdolsun- çeşitli günahlara düşmekten açık bir şekilde korundum ve halk nazarında inanılır birisi olarak hayatımı sürdürdüm.

Bana çoğu zaman altın, gümüş, değerli elbiseler teklif ediyorlar. Ben ise onları kimi zaman reddediyor, kimi zaman da alıp Caminin ortasına bırakıyordum,ve civarda yaşayanlar da bunları alıyordu.” Gamrî Câmi-Medresesi’nin kurucusu, Kahire ve yakın bölgelerde oldukça aktif bir rol oynayan Muhammed İbn Ömer el-Gamrî idi. Oğlu Ebu’l-Abbâs el- Gamrî (öl.905/1149-50) babasından görevi aldı ve faaliyetleri devam ettirdi.

Caminin kurucusunun torunu Hasan el-Gamrî (öl.939/1532/33) Şa’rânî’nin yakın bir arkadaşıydı. el-Gamrî Camisinin imamı Âminuddîn, Şa’rânî’nin ilk hocasıydı.

Şa’rânî, el-Gamrî Camisinde geçirmiş olduğu on yedi yıl boyunca zamanını zühd, ilim ve ibâdetle geçirdiğini, ibâdet ettiği uzun geceler boyunca uyanık kalabilmek için boynuna halat bağladığını, kendisini kırbaçladığını veya soğuk suda elbisesini ıslattığını bildirmiştir.

Şa’rânî, otobiyografisinde Kahire’deki ilk yıllarında yoksulluk çektiğini anlatır. O, insanların sebze ve meyve yıkadıkları yerlerde bırakmış oldukları sebze kabukları ve kökleri arasında artık yiyecekler aradığını anlatır. Şa’rânî, o dönemde pek çok sûfînin yaptığı gibi cenaze namazı kıldırarak ufak bir gelir elde etmiştir. Cenazeler azaldığı zaman üzüldüğünü hissetmeye başladığı anda suçluluk duyarak bu uygulamayı terk ettiğini söyler.

Şa’rânî’nin çocukluğunun nasıl geçtiği ve yetişme tarzı üzerine birbirinden farklı görüşler ileri sürülmüştür. Kremer ve Nicholson, Şa’rânî’nin çocukluğunda dokumacılıkla iştigal ettiğini söylerken, yine bir müsteşrik olan Vollers ise şunları söylemiştir:

“Şa’rânî’nin özel hayatında dokumacı olduğu malûmtı Von Kremer’in bir yanlış anlaması sebebiyledir. O, tüm yaşamını ibâdet ve eğitime adamıştır.” Şa’rânî’nin bu konuda söyledikleri ise şunlardan ibârettir:

“Allah Teâlâ’nın bana ihsan ettiği nimetlerden birisi de, çocukluk yıllarımdan itibaren beni ilim talebinden ve ibâdetten alıkoyacak herhangi bir engelin söz konusu olmamasıdır. Dünyada aza kanaat etmem bana, giydiğim elbise ve yediğim et olmuştur. Bu kanaattir ki, dünyalık için herhangi bir kimse karşısında zillete düşmekten müstağni kılmıştır. Büluğ çağına vardığım günden itibaren ne herhangi bir sanata bulaşmak ne de dünyevî bir karşılığı olan bir vazifede bulunmak benim için vâki olmuş değildir. Hak Teâlâ şu anıma kadar beni, hiç ummadığım yerlerden rızıklandırmaya devam etti. Nicelerinin bana teklif ettiği bin dinarı ve daha fazlasını tek kuruşunu kabul etmeden reddetmişimdir. Nice ticaret erbabı ve ileri gelen kişiler bana altın ve gümüş getirdi de, ben onları el-Gamrî Camisinin sahanlığına saçtım, düşkünler gelip topladı…”

Abdülvehhâb eş-Şa’rânî, el-Gamrî Camisinde bir yandan bu caminin ilk hocası Âminuddîn’den şerî ilimleri tahsil etmiş, diğer yandan derin bir şekilde mânevi gelişimini etkileyen tasavvufî çevrelerle ilişki kurmaya başlamıştı. Tanta’da Ahmed el-Bedevî Camisinden sonra Mahyâ zikirlerini 897/1491-92 el-Ezher’e de taşıyan Nureddin Ali eş-Şûnî (öl.944/1537-38) ile tanıştı. Şa’rânî yedi yıl boyunca onunla birlikte el-Ezher’deki mahyâ zikirlerini katıldıktan sonra Şûnî, onu bu toplantıyı 918/1512-13’ten sonra el-Gamrî Camisinde yönetmesi için yetkilendirdi.

Mahyâ zikirlerini el-Gamrî Camisinde düzenlemeye başladıktan sonra Şa’rânî’nin şöhreti oldukça artmıştır. Bu durum bir grup arkadaşının kıskançlığına yol açmış ve onları harekete geçirmiştir. Onlar, mahyâ ve zikir toplantılarına katılanlara rahat vermemeye başladılar. Çünkü onlara göre caminin lideri Ebu’l-Hasan el- Gamrî’ye (öl.939/1529) rağmen Şa’rânî tercih edilir olmuştu. Şa’rânî bu sebeplerden dolayı el-Gamrî Camisini terketmek zorunda kalmıştır. Ali Mübarek ise el-Hitatu’l- Cedîde isimli eserinde Şa’rânî’nin doğduğu ‘Kalkaşende’ âlimlerini zikrederken Şa’rânî’nin de biyografisine yer vermiş, onun el-Gamrî Camisinden Ummu Havand medresesine taşınmasını şu şekilde anlatmıştır:

“Tabakât’ında eş-Şeyh Ebu’l-Abbâs el-Gamrî’nin biyografisini verirken naklettiği üzere on yedi yıl el-Câmiu’l-Gamrî’de ikâmet etmiştir. Orada ilim ve kitap şerhleri ezberlediğini, sûfîyoluna girdiğini, 918 senesinde Peygamber (s.a.v.) ’e Dua Meclisi meclisu’s-Salât, düzenlediğini anlatır. Daha sonra el-Gamrî Camisinden Kâfur el-Ahşidî sınırındaki Ummu Havend olarak bilinen medreseye taşındı. (Şa’rânî bu câmiden ayrıldı) Çünkü, el-Gamrî ehlinden bir grup dua meclisinde insanları kendisinde toplaması üzerine onu kıskandılar, ona karşı kötü niyetli planlar düzenlediler, zikre dillerini uzattılar, onun hakkında kötü sözler söylediler ve onunla (Şa’rânî ile) birlikte Peygamber (s.a.v.) ’e düzenlenen zikir ve salât meclislerine gelmeyeceklerine dair mushaf üzerine yemin ettiler.”

Abdulhafîz Ferağlî, Abdulvehhâb eş-Şa’rânî İmâmu’l-Karni’l-Aşir adlı eserinde Şa’rânî’nin el-Gamrî Camisinden Ummu Havand Medresesine taşınmasını şu şekilde açılar:

“Bazı tarihçiler, Şa’rânî’nin el-Gamrî Camisinden yeni mekanına taşınmasının sebebi hakkında görüşler bildirmişler ve bu konu hakkında muhtelif sebepler zikrederek Şa’rânî’nin değerini düşürmeye çalışmışlardır. Ancak temel sebep kalplerin ona sevgi beslemesi ve ona yönelmesiyle, ziyaret edenlerinin ve ona itimad edenlerin çoğalmasıyla Şa’rânî’nin elde etmiş olduğu nüfuzla ilgilidir. Bu durum çevresindeki komşuların ve Camide kendisiyle birlikte ikamet edenlerin kıskançlığına sebebiyet verdi. Böylece onlar, ona rahatsızlık vermeye başladılar ve onu oradan taşınmaya zorladılar.”

Şa’rânî, el-Gamrî Camisinden ayrılmak zorunda kaldıktan sonra hiçbir zaman onlara kin beslemediğini belirterek, zâviyesine yardım etmek üzere gelen kimseleri el-Gamrî Medresesi, Abdulkâdir Kâdirî Zâviyesi, Ali el-Marsâfî Zâviyesi gibi Kahire’nin diğer medrese ve zaviyeler yönlendirdiğini bildirir.

Şa’rânî, on yedi yıl ikâmet ettiği el-Gamrî Camisinden ayrılarak 927 yılında Kâfur el-Ahşidî geçidindeki Ummu Havend Medresesi’ne taşınmıştır. Şa’rânî, entrikaların ve kıskaçlıkların olduğu bir ortamdan huzurlu bir ortama yerleşmiş ve mihnet dönemi sona ermiştir. Şa’rânî bu medresedeki ikâmeti boyunca Hz. Peygamber için düzenlenen zikir toplantılarını rahatça gerçekleştirme imkânına sahip olmuş ve bu toplantılara katılan pek çok üst düzey devlet yetkilileriyle tanışma imkanına sahip olmuştur. Böylece şöhreti giderek daha da artmıştır.

Şa’rânî, Ummu Havand Medresesindeki ikametinden sonra bu medresede tanıştığı devlet yetkililerinden birisi olan Muhyiddin el-Uzbekî tarafından kendisi adına yaptırılan zâviyesine taşınmıştır.

E- Şa’rânî Zâviyesi:

Abdülvehhâb eş-Şa’rânî’nin yıldızı Muhyiddin el-Uzbekî tarafından kendisi için bir zâviye inşâ etmesinden sonra parlamış ve bu zâviyede Kahire toplumundaki nüfûzu oldukça artmıştır. Ali Mübârek, Şa’rânî’nin bu zâviyeye yerleştikten sonraki nüfûzunu şöyle anlatır:

“Emirler ve Arap reisleri daima ona olan sevgilerini ifade etmişlerdi. Bu öyle bir sevgiye ulaşmıştı ki, hiç kimse onun görüşünü almaksızın bir göreve kabul edilmemiştir. Emirler sık sık zâviyesinin yanından geçtiğinde maiyetini kapıda durdurarak zâviyeye girmiş, şeyhin elini öpmüş, ve bu görüşmeden cesaret alarak geri dönmüştür. O, Kahire ’de en sık ziyaret edilen en meşhur şeyh konumuna yükselmiştir. Büyük küçük herkes ondan nasihat istemiştir…”

Muhyiddin el-Uzbekî Şa’rânî’nin Ummu Havand medresesinde tanışmış olduğu devlet görevlilerinden birisiydi. Şa’rânî’nin biyografisini yazanlar Muhyiddin Abdulkadir el-Uzbekî tarafından Şa’rânî için inşâ edilen zâviye ve kaynağı hakkında farklı görüşler öne sürülmüşlerdir:

a) Ali Mübarek’e göre Kadı Muhyiddin el-Uzbekî, hem Memlük hem de Osmanlı yönetimi altında divan yönetiminin başkanı olan Şerefeddin İbn Harazî el- Kutbî’nin bir akrabasıydı. Bu yüksek görevde bulunan akrabası Abdulkadir’e onu arazi memuru olarak tayin ederek yardım etmek istemiştir. Böylece Abdulkadir kendi adına kaydettiği pek çok arazi toplamıştır. Gerçek sahipleri ise arazilerinden yoksun bırakılmıştır. 930/1534 yılında Sultan Süleyman yönetimi altında Osmanlı Devletinin Mısır’ı ikinci fethinden sonra vali Ahmet Paşa ayaklanması bastırıldığı zaman yetkililer toprak kaydının yeniden düzenlenmesine çalışmışlardır. Kadı, topraklarının haciz edileceğinden korkmuş böylece, Darbu’l-Kâfûrî’nin önündeki Hâkimî Kanalı üzerine bir medrese inşâ etmiş ve tüm arazi mallarını dinî bir vakıf olan bu Camiye bağışladıktan sonra, Şa’rânî’yi oranın başına getirmiştir. O, bu şekilde arazileri hacizden ve soruşturmadan korumak istemiştir. Bu vakıf, Şa’rânî, torunları ve câminin sakinleri için ekonomik bir güven sağlamıştır.

b) Mâlicî’ye göre ise, Kadı Muhyiddin’in kendisi Kahire’deki divânın baş sorumlusuydu. Mısır’ı fetheden Sultan Selim, arazi kayıtlarını kontrol ettiğinde ona sinirlenmiş ve onu idam etmekle tehdit etmiştir. Kadı, Şa’rânî’nin o dönemdeki ikâmetgâhı Ummu Havand Zaviyesinde gizlenmiş ve bu sıkıntıdan kurtulursa Şa’rânî’ye bir câmi inşâ edeceğine söz vermiştir. Sultan Selim, Kahire’deki tüm din âlimleriyle görüştükten sonra ona toplantılara alışık olmayan genç bir sûfî şeyhin yokluğu haber verilmiştir. Böylece Sultan Selim, Şa’rânî’nin yanına gitmiş ve ondan o kadar etkilenmiş ki, Kadının hayatı için gösterdiği mazeretine rıza göstermiştir.

c) Mâlicî ikinci bir görüş daha aktarır. Buna göre, kadının idamına karar veren Sultan Selîm’in kendisi değil komutanlarından birisiydi. Kadı, Şa’rânî’nin zâviyesine gizlendiğinde Şa’rânî ona bir kalfa vererek onu komutana götürmesini emretmiştir. O, bunun üzerine affedilmiştir.

Şa’rânî’nin zâviyesi hakkındaki şüpheler üzerine yetkililer zâviyenin mâlî kaynakları hakkında soruşturma başlattılar. Hüsrev Paşa (941-942/1534-1535) döneminde ve 958/1551’de Ali Paşa yönetiminde gelirlerin genel bir incelemesi yapıldı. Osmanlı vakıf kâtibi Şa’rânî’nin zâviyesinin durumunu İstanbul’daki yetkililere bildirdi. Bunun üzerine zâviyenin gelirleri geçici olarak askıya alındı. Şa’rânî, suçsuzluğunu bertaraf ederek kendisi için bir parça ekmeğin yeterli olacağını ve tüm sorumluluğu üstlendiğini, kâfirlerle mücadele ettiği için devletin daha fazla ihtiyaç sahibi olacağını yetkililere bildirdi. Sorun, Şa’rânî’den İstanbul sultanının başarısı için dua etmesi istenerek çözümlenmiştir. Şa’rânî böylece yönetimin de desteğini arkasına alarak şöhretini daha da arttırmış ve bu tarihten sonra zâviye ile ilgili herhangi bir sorun vukû bulmamıştır.

Şa’rânî, divân üyelerinin soruşturması esnasında kendisine şunların söylendiğini belirtir: “Paşa sana vakıfların gelirlerinden yararlanmana izin verdi. Şu anda sen helâl yiyorsun ”

Şa’rânî zâviyesinde ikamet edenlerin bu duruma sevindiklerini ancak kendisinin sevinmediğini şöyle anlatır:

“Biliyorum ki, paşa benim sâlih bir kişi olmamdan çekinmedi. O, arazinin bir tek karışını bana vermek istemedi. Sultana ulaşmış olan bir haberden sonra araziyi bana verdi.” *

Şa’rânî Letâifu’l-Minen’ de zâviyesinden övgü ile bahseder. Orada gece ve gündüz sürekli dua, zikir ve çalışma vızıltılarının işitildiği bir yer olduğunu söyler. orada ikâmet edenlerin çalışmalarının ve oradaki eğitimlerinin temel olarak Kur’an, hadis, fıkıh ve tasavvuf dallarına dayandığını gösterir :

“Allah’ın bana ihsan ettiği nimetlerden birisi, gece ve gündüz zâviyemde sürekli olarak Allah zikrini, Kur’ân ve hadis kıraatlerini işitmiş olmamdır. Bir okuyucu başka birisi başlayıncaya kadar okumasını bitirmemiş, bir hadis kitabı okuyan başka bir kitaba başlayınca kadar, bir tasavvuf kitabı okuyan başka bir kitaba başlayıncaya kadar, bir fıkıh kitabı okuyan da başka bir kitaba başlayıncaya kadar okumasını bitirmemiştir. Bu ise şu anda Mısır’daki zâviyelerden çok azında görülebilecek bir durumdur.”

Bununla birlikte Şa’rânî, zâviyesinin geçmişteki meşhur sûfîlerin zâviyelerinin başarısına sahip olmadığını, el-Gamrî ve Muhammed Şinnâvî câmilerinin ve Tantâ’daki Ahmed el-Bedevî türbesindeki zâviyenin zâmanının eşsiz örnekleri olduğunu ileri sürmüştür.

Şa’rânî, her gün zâviyesinde yaklaşık 200 kişi barındığını, bunların doksanının âmâ olduğunu, yetmişinin ise kadın ve çocuk misafirlerden oluştuğunu söyler. Şa’rânî’nin zâviyesi, hem bir eğitim kurumu hem de misâfirler ve Şa’rânî’nin müridleri için bir ikâmetgâhtı. Burada ikâmet eden sûfîler hocaları gibi eğitimleri esnasında maddi açıdan sıkıntı çekmemişlerdir.

Şa’rânî, bu zâviyenin yöneticiliğini sürdürürken yardım ettiği kişilerin isimlerini, yardım edilen eşyâların tam niteliklerini ve fiyatlarını zikretmiştir. Ayrıca zâviyeye yardımda bulunanların da listesini, kendisine hediyeler gönderen sûfîlerin, kadıların, emirlerin isimlerini de zikretmiştir. Kıtlık yılı olan 963-1565-66 yılında zâviyede ikâmet eden öğrencilerine tahıllarını fakirlerle paylaşmalarını istemiştir.

Şa’rânî’nin zâviyesinin bir zühd zâviyesi olmadığı hatta zengin bir vakfa sahip olan bir kurum olduğu görülmektedir. Şa’rânî, yöneticilerden gönderilen hediyeleri kabul etmediğini ya da fakirlere dağıttığını belirterek, zâviyesinde ikâmet etmediğini evinden zâviyesine yürüyerek gittiğini özellikle vurgular. Şa’rânî, dört eşi ile birlikte zâviyenin yakınında bir evde ikâmet etmeyi tercih etmiştir.

Şa’rânî’nin ikâmet ettiği medreselere ve zâviyelere göre ilmî eğitimini şöyle tasnif etmek mümkündür:

Bazı eserlerde Şa’rânî’nin Kahire’ye geldikten sonra el-Ezher’de ikamet ettiği ve burada eğitim gördüğü ile ilgili bilgiler yer almaktadır. Ancak, Şa’rânî bazı el- Ezher âlimlerinden ders aldığını belirtmesine rağmen el-Ezher’de yerleşik bir öğrenci olduğundan bahsetmez.

Şa’rânî’nin Kâhire’ye geldiğinde ilk ikâmetgâhı olan el-Gamrî Camisi medresesi, onun ilk eğitimini aldığı ve devrin büyük âlimlerinden tefsir, hadis, fıkıh, kelâm dallarında pek çok eser mütalaa ettiği ve buradaki ikâmetinin sonlarına doğru tasavvufla tanıştığı dönemdir. el-Gamrî Camisinden ayrıldıktan sonra Ummu Havand Medresesinde ve kendi adıyla kurulan zâviyede tasavvuf eğitimine vermiş ve eserlerinin büyük çoğunluğunu bu medreselerdeki ikâmeti esnasında telif etmiştir.

F- Ailesi:

Abdülvehhâb eş-Şa’rânî, Hz.Peygamberin vasiyetlerinden birisinin evlenmeyi bekarlığa üstün tutmak olduğunu belirterek erken evlenmenin yararlarını uzun uzun anlatır. Ancak “erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur ” ayetine işaret ederek evlenecek kişinin bir kazancının olması gerektiğine, aksi takdirde erkeğin kadınla aynı mertebede olacağına ve ona bir üstünlük sağlayamayacağına inanır. Şa’rânî, ilim tahsili ile meşgul olduğu için, erkenden bir aile kurmadığını belitir ancak otuz yaşına kadar kendisini iffetli tuttuğu için Allah’a hamdeder

Şa’rânî’nin müslüman geleneğin aksine eserlerinde hanımlarından, onların dindarlıklarından, ve ahlâki özelliklerinden sık sık bahsetmesini bazı batılı yazarlar da takdire şayan görmüşlerdir. Şa’rânî’nin hanımlarına ve genel olarak kadınlara karşı saygısı kişiliğinin oldukça câzip bir özelliği olarak görülmüştür. Letâifu’l- Minen adlı otobiyografisinde Şa’rânî, dört hanımının da sâlih kişiler olmasını Allah’ın kendisine ihsan etmiş olduğu nimetlerden birisi olarak görür. Şa’rânî’ye göre sâlih bir eşe sahip olmak Allah’ın en büyük nimetlerinden birisi olmasaydı Allah, peygamberi Zekeriyya (aleyhisselâm)’ya “eşini kendisi için ıslâh ettik” buyurmazdı.”

Şa’rânî’nin ilk hanımı, Sidî Ahmed el-Behlûl’un tavsiye üzerine evlendiği, Halil el-Kasabî’nin kızı Zeynep idi. Diğer iki hanımı Hâlime ve Fâtıma da Garbiyye şehrindendi. Şa’rânî, Kahire toplumundan evlenmekten kaçınmış, hanımlarını hayatı boyunca güçlü bağlar kurmak istediği Garbiyye şehrinden seçmiştir. Şa’rânî’nin dördüncü hanımı ise tek oğlunun annesi Ummu’l-Hasan idi. Ummu’l-Hasan, Sidî Medyen el-Eşmûnî’nin oğlu Sîdî Ebu’s-Suûd’un kızıydı. Ummu’l-Hasan bir “seyyide” ya da “şerîfe” (Hz. Peygamberin soyundan gelen) olup, dedesinin zaviyesindeki yaşam hakkında Şa’rânî’yi bilgilendirmiştir.

Şa’rânî, dört hanımının da sâlih kişiler olduklarını söyleyerek, alçakgönüllülükleri, dindarlıkları, hayırseverlikleri ve tutumlulukları nedeniyle onları över. Onların bir saat dahi abdestsiz gezmediklerini, namazlarını tam vaktinde edâ ettiklerini, gece ibâdetlerine de devam ettiklerini belirterek hanımları içerisinde en dindâr olanının Fâtıma olduğunu belirtir. Fâtıma’nın gece boyu namazlarda kendisine eşlik ettiğini, bir rekatta Kur’ân’ın dörtte birini okuduğunu, çocuğunun ağlaması dışında namaza kendisiyle birlikte devam ettiğini anlatır.

Onların tek bir gün dahi hastalıkları dışında çarşıdan bir şeyler satın almak üzere kendisinin vaktini almadıklarını söyler.

Şa’rânî, Ummu Abdurrahmân’ı Mekke’ye beraberinde götürdüğü zaman yol üzerindeki Akabe kasabasında gezintiye çıkmayan kafiledeki tek kadın olduğunu anlatarak, kendisinden hem daha düşünceli hem de daha kuvvetli bir irâdeye sahip olduğunu belirtir:

“Eşim Abdurrahman’ın annesi Fâtıma benimle birlikte üç defa Hicaz’a gelmişti. Mekke’ye varıncaya kadar oradan da evine dönünceye kadar binmiş olduğu deveden inmemişti. Dağ yolunda yokuş çıkarken dahi deve semeri üzerindeki örtülmüş mahmil içinde otururdu. Diğer büyük kimselerin eşleri iniş ve yokuşlarda develerinden indikleri halde o inmezdi. Hiçbir zaman bir merkebe bindiğini görmedim. ‘hiçbir kimsenin beni görmesini istemem’ derdi. Kendisi bir zamanlar göz ağrısı çektiği için kendisine izin verdiğim halde göz hekimi o kadar uğraşmasına rağmen bir türlü gözüne bakmayı ona göre ilaç tavsiye etmeyi başaramamıştı. Ben de kendisini bir türlü ikna edememiştim. Gözünün acısı geçinceye kadar sabır göstererek bu acıya katlanmıştı. Hatta bu yüzden sol gözü, sağ gözüne göre daralmış ve bugüne kadar öyle kalmıştır…”

Şa’rânî’nin sunmuş olduğu anekdotlardan dindâr ve güçlü bir kadının portresi ortaya çıkar. Şa’rânî’nin eserlerinde, Fatıma’nın ve diğer hanımların örnekleri, Allah’a olan görevlerini ihmal etmeden sevecen bir aile meydana getiren uygun birer müslüman eş modelleri olarak sık sık görülür.

Şa’rânî’nin Letâifu’l-Minen’inde tek erkek çocuğu Abdurrahman’ın dışında Husnâ isminde bir kız çocuğuna da sahip olduğunu öğrenmekteyiz. Şa’rânî tek oğlu Abdurrahman’a karşı büyük bir sevgi beslemiştir. Şa’rânî, derslerine karşı oğlunun ihmâlkâr davranan tutumuna üzülmüş ancak daha sonra derslere yeniden bir ilgi duymaya başladığı zaman rahatlamıştır.

G- Halefleri ve Şa’rânîyye Tarîkatı’nın Gelişimi:

Şa’rânî’nin ölümünden sonra zâviyesinin yönetimi hakkında oğlu Abdurrahman ve yeğeni Abdullatif arasında anlaşmazlıklar çıktı. Abdullatîf, Şa’rânî gibi cömert bir kimse olduğu için zâviyede kalanlar onu, Abdurrahman’a tercih etmişlerdi. Şa’rânî’nin daha hayattayken oğlu Abdurrahman’ı paraya olan hırsından dolayı uyardığını öğrenmekteyiz. Bu yüzden zâviyede kalanların da tercihi ile zâviyenin idaresini yeğen Abdullatîf üstlenmişti. Abdullatîfin ansızın ölümü üzerine zâviyenin idaresini 1011/1603 yılında vefat edinceye kadar Şa’rânî’nin oğlu Abdurrahman üstlenmiştir. Muhyiddin el-Mâlicî Abdurrahman’ın cimriliğinden dolayı sevilmediğini ancak dedesinin kendisine sâdık kalan birkaç kişiden birisi olduğunu söyler. Ancak Mâlicî, Abdullatif’in âni ölümünü, rüyasında oğluna görünen ve onun hak ettiği görevi üstlenen akrabasını ortadan kaldırmayı vaad eden Şa’rânî’nin müdahalesi ile açıklar.

Abdurrahman, ikamet yerini Birketu’l-Fîl bölgesine taşımış, sadece cuma günleri zaviyeye uğramış ve bu yüzden zâviye yönetimini ihmal etmiştir. Sonuç olarak zâviye eski ihtişâmını kaybetmiştir.

Abdurrahman’ın yerine oğlu İbrahim ve sonra onun kardeşi Yahya geçmiştir. Her ikisi de zengin olmuş, yöneticilerle ve önemli sûfî çevrelerle iyi ilişkiler kurmuşlardı. Yahyâ (1065/1564), elli bir yıl tarikatın liderliğini yapmıştır. el- Menâkibu’l-Kübrâ Tezkiretu Uli’l-Elbâb fî Menâkibiş-Şa’rânî adlı eseriyle Şa’rânî’nin biyografisini ve Şa’rânî’den sonraki Şa’rânîyye tarikatını ele alan Muhyiddin el-Malîcî, Yahyâ döneminde tarikatın üyeliğine girmiştir. Mâlicî döneminde tarikatın diğer bir lideri Muslihiddin eş-Şa’rânî’ydi.

Câbertî el-Acâib adlı eserinde, Ahmed eş-Şa’rânî (1184/1770) ve oğlu Abdurrahman’ın biyografisini verir.97 Evliya Çelebi Seyehatnâme’ sinde, on yedinci yüzyılda Şa’rânî mevlidinin seçkin ulemâ tarafından kutlandığını ve mânevîyatı yükselttiğini ancak câmilerin oldukça küçük olmasından dolayı katılan grupların geniş olmadığını gözlemlemiştir. William Edward Lane’in, The Manners and Customs of the modern Egyptians adlı eserinde, Şa’rânî tarikatı ismen zikredilmiştir.

Şazeliyye tarikatının bir yan kolunun kurucusu olan Muhammed İbn Halil el- Meşîşî el-Kâvukci (öl.1303/1888), Abdülvehhâb eş-Şa’rânî’nin Letâifu’l- Mineri’inden oldukça etkilendiği eseri Şevâriku’l-Envâri’l-Celiyye fî Esânîdi’s- Sâde’ş-Şâziliyye’ de, Şa’rânî’ye kadar uzanan bir silsile zikretmiş, ve bir yerde şunları söylemiştir:

“Ben tasavvufta Abdülvehhâb eş-Şa’rânî’nin bir öğrencisiydim. O, beni Şa’rânî ecdâdının yoluna kabul etti.”

Ancak Kâvukcî’nin sıraladığı silsile bütünüyle, Muhyiddin el-Malicî’nin Şa’rânî’nin şeyhleri silsilesiyle veya Mâlicî’nin eserinin editörü Sefer eş-Şa’rânî tarafından eserin sonuna eklenen Şa’rânîlerin şecere ağacı ile örtüşmemektedir. Kâvukcî’de açıkça Abdülvehhâb eş-Şa’rânî’nin tasavvufunu Şa’rânî soyundn gelen kimselerden değil, Muhammed el-Belhî eş-Şâzilî’den öğrendiğini söyler.

Abdülvehhâb eş-Şa’rânî’nin soyundan gelen Sefer eş-Şa’rânî ise hem kendisinin hem de babasının bir sûfî olduğuna dair hiçbir şey ileri sürmemiştir.

On dokuzuncu yüzyıl Mısır tasavvufu hakkında en önemli kaynaklardan birisi olan Ali Mübarek’in (öl.1311/1893) el-Hitatu’l-Cedîde’sinde, Babu’ş-Şa’riyye mahallesinde Recep ayının yirmi yedinci gecesinden ay sonuna kadar devam eden mevlit kutlamalarından ve cumartesi günleri düzenlenen bir hadra’dan (dua ve zikir toplantısı) bahsetmekle birlikte bu tarikattan söz etmemiştir. Mc.Pherson da araştırmasında bu semtteki bir mevlitten söz etmiş ancak bu mevlidin Şa’rânî’nin mevlidi ile ilişkisinin olup olmadığını tespit edememiştir. Yirminci yüzyıl Mısır’ında halkın dinî gelenekleri hakkında yapılan araştırmalar da, Şa’rânîyye tarikatından söz etmemişlerdir.

Tüm bunlar, Şa’rânîyye tarikatının on dokuzuncu yüzyılın başlarına kadar varlığını devam ettirdiğini, on dokuzuncu yüzyıl boyunca belirsiz olduğunu ve Şa’rânî mevlidinin yirminci yüzyıla kadar sürmüş olabileceğini göstermektedir.

H- Vefatı:

Abdülvehhâb eş-Şa’rânî, 961/1553 yılının başlangıcında 63 yaşındayken, rüyasında son yolculuğuna hazırlamasını söyleyen merhum şeyhlerini görmüştür.106 Kendisine son yolculuğuna hazırlanmasını söyleyenler arasında; Nureddin eş-Şûnî, kardeşi Abdulkâdir, Ebu’l-Hasan el-Gamrî yer almaktaydı. Şa’rânî’nin anlattığına göre kardeşi Abdulkadir rüyasında kendisine şunları söylemiştir:

“Yolculuk için hazırlan! Bizler 63 yaşının başında ölürüz.”

Şa’rânî, bu rüyalar üzerine ölümünün yaklaştığı hissine o kadar kapıldı ki, yemek yeme, uyuma ve içme zevkini kaybettiğini, sarığını yıkamayı da ihmal ettiğini anlatır.108 Ancak bu rüyayla birlikte Şa’rânî, 12 yıl daha yaşamış, 973 yılının, Cemâziye’l-Evvel ayının ikinci veya başka bir versiyona göre beşinci günü yani, 1565 Aralığının yirmi beşinci veya Kasımının beşinci günü yetmiş dört yaşındayken, on bir gün hasta olarak yattıktan sonra vefat etmiştir.

971-973/1564-1566 yılları arasında görevde bulunan Mısır vâlisi Ali Paşa’nın yanı sıra, emirler, kazasker, kadılar, dört mezhebin fıkıh âlimleri, sûfîler ve halktan pek çok kişi onun cenazesine katılmıştır. Kalabalığın yaklaşık elli bin kişi olduğu, Şa’rânî’nin zâviyesi ile cenaze namazının kılındığı el-Ezher arasındaki tüm caddelerin dolduğu ifade edilmiştir.

Şa’rânî, vasiyeti üzerine, kendisi için inşâ edilmiş olan zâviyesinin yakınındaki bir mezara, Nureddin eş-Şûnî’nin yanına mezar bekçisi Emir Hasan tarafından defnedilmiştir. Şa’rânî’nin mezar inşaatının tam olarak öldüğü gün tamamlandığı söylenmiştir. 975/1567 üzerine bir kubbe inşâ edilen mezarı hala kendi ismini taşımaktadır.

Şa’rânî’nin biyografisini müstakil bir eserde kaleme alan Mâlicî onun fizikî eşkalini şöyle tarif etmiştir:

“O, kısa boylu, orta ağırlıkta ve açık kahverengi tenli birisiydi. Gözleri, siyah, kaşları kemer gibi uzanmaktaydı. Pürüzsüz yanaklı, kanca burunlu, oval ağızlı ve yuvarlak yüzlüydü. Üçte biri kahverengi olan yuvarlak bir sakalı vardı. Sağ elinin işaret parmağı diğer tüm parmaklarından daha kısaydı. Tasavvuf yoluna girdiği andan itibaren hep zemine doğru bakmış, gözlerini hiç yukarıya doğru kaldırmamıştır. O, bir taylisan [başları ve omuzları örten bir örtü] takar ve kaşkal giyerdi.”

II- İLMÎ KİŞİLİĞİ:

A- Hocaları:

Abdülvehhâb eş-Şa’rânî’nin dedesi Ali b. Şihâb’ın ve babası Ahmed Şihâbuddin’in Kahire’de, kendisinden önce eğitim görmüş olmaları, ulemâ ve sûfî çevrelerle ilişki kurmaları, Şa’rânî’nin mânevî ve ilmî gelişimine yön vermiştir. Nitekim, Şa’rânî’nin fıkıh ilmindeki en önemli hocası Zekeriyyâ el-Ensârî (öl.925/1514), dedesinin el-Ezher’deki en yakın arkadaşlarından birisiydi. Şa’rânî’nin tasavvuftaki en önemli rehberleri olan Ali el-Havvâs (öl. 939/1532-33) ve İbrâhim el-Matbûlî de dedesinin en yakın arkadaşlarındandı.

Abdülvehhâb eş-Şa’rânî, Letâifu’l-Minen’de yaklaşık 50 âlimden ders aldığını belirtmiş ve hepsinin beğenisini kazandığı için Allah’a olan şükrünü ifade etmiştir. Şa’rânî, eserlerinde bu hocalarından bahsetmekle kalmamış, hocalarına karşı saygısının bir ifadesi olarak Tabakâtu’s-Suğrâ’ da kendileriyle mulâki olduğu ve kendilerinden ders aldığı hocalarının biyografilerini de vermiştir. Letâifu’l- Minen’de ise eğitiminde en büyük rolü oynayan hocalarını ve bu hocalarından okuduğu eserlerin isimlerini zikretmiştir. Şa’rânî’nin zikretmiş olduğu isimlere bakılacak olursa, o, Kâhire’nin en seçkin âlimlerinin gözetiminde yetişimiştir. Ayrıca, onların farklı fıkıh ekollerine mensup olmaları, hem fıkıh hem de tasavvuf birikimine sahip olmaları Şa’rânî’nin ilmî ve tasavvufî birikimine müsbet katkıda bulunmuştur. Hocalarının tümünün ilim ve ameli birleştirmiş olduklarını söyleyen Şa’rânî, tasavvuf ahlâkını sergilediklerine dair pek çok örnek vererek onların tasavvuf ehli olduklarını göstermeye çalışmıştır.

XIV. yüzyılda Kâhire’deki en önemli ilim merkezlerinden birisi olan el- Ezher’de hiçbir zaman eğitim görmemiş olmasına rağmen, Şa’rânî’nin zikretmiş olduğu bazı hocaları, el-Ezher’de ders vermiş, müftülük ve vâizlik görevinde bulunmuşlardır.

Abdulvehhâb eş-Şa’rânî’nin ilmî şahsiyetinin oluşumunda katkısı bulunan hocaları şunlardır :

1- Celâleddin es-Suyûtî (öl.911/1505)

2- Zekeriyyâ el-Ensârî (öl.925/1514)

3- Burhâneddin b. Ebî Şerif (öl. 923)

4- Kemâleddin et-Tavîl (öl.936/1529-30)

5- Burhâneddîn el-Kalkaşendî (öl.922)

6- Şihâbeddîn eş-Şişinî (öl.919/1513-14)

7- Nureddin el-Eşmûnî (öl.929)

8- Abdulkâdir en-Nakîb (öl.922)

9- Saadeddin ez-Zehebî (öl.939)

10- Abdulhak es-Sunbâtî (öl.931/1524-25)

11- Celâleddin es-Sekerî (öl.?)

12- Şemseddin ed-Dımyâtî (öl.?)

13- Şihâbeddîn el-Husâmî (öl.925)

14- Abdulhâlık el-Mîkâtî (öl.?)

15- Şemseddin el-Cezîrî (öl.)

16- Nureddin b. Nâsır (öl.?)

17- Ali eş-Şafiî (öl.?)  

18- Şihâbeddin el-Kastallânî (öl.923)

19- Şihâbeddin es-Semnûdî (öl.?)

20- Şemseddin el-Fezzî (öl.?)

21- Cemâleddin es-Sâfî (öl.?)

22- Âminuddîn el-İmâmu bi-Camisi’l-Gamrî (öl.929/1522-23)

23- Nureddin es-Semhûdî (öl.?)

24- Molla Ali el-Acmî (öl.?)

25- Bedreddin el-Meşhedî (öl.?)

26- Nureddin el-Mahallî (öl.930/1523-24)

27- Şihâbeddîn el-Mesîrî (öl.?)

28- Ebu’n-Necâ el-Fevvî (öl.?)

29- Nureddin el-Cârihî (öl.931)

30- Şihâbeddin Abdulkâfî (öl.?)

31- Şihâbeddin er-Remlî (öl.957/1550)

32- Şemseddin ed-Devâhilî (öl.939/1532-33)

33- eş-Şeyh Mecellâ (öl.?)

34- Selahaddin el-Kalyûbî (öl.930/1523-1524)

35- İsâ el-Ahnâî (öl.?)

Abdülvehhâb eş-Şa’rânî, et-Tabakâtu’s-Suğrâ adlı eserini üç bölüme ayırmış ve birinci bölümde mülâki olduğu ve ders aldığı hocalarının biyografilerine yer vermiştir. İlk olarak Celâleddin es-Suyûtî (öl.911/1505)’yi zikretmiştir. Şa’rânî, henüz bir çocuk iken babasının kendisi için Suyûtî’den onun tüm kitaplarını

öğretmek üzere bir icazet aldığını bildirir. Mâlicî, bunu Şa’rânî’nin yeteneklerini farkettiği için Suyûtî’nin bir kerâmeti olarak görmüştür. Şa’rânî, Celâleddin es- Suyûtî’ye hocası olarak yer vermiş, Kahire’ye ilk defa on iki yaşında geldiğinde 911/1505’te ölümünden bir ay önce onunla buluştuğunu, ondan sadece Kütüb-i Sitte den birkaç hadis ve el-Minhâc adlı eserden bazı fıkıh meseleleri okuduğunu anlatmıştır.

Suyûtî’nin eserlerinin ve görüşlerinin Şa’rânî üzerinde büyük bir etkisi olmuştur. Şa’rânî, fıkıhla ilgili değişik dinî meselelerde ve İbn Arabî hakkındaki görüşlerinde Suyûtî’den etkilenmiştir. Nitekim Şa’rânî, pek çok eserinde Suyûtî’den iktibaslarda bulunur. Suyûtî’nin et-Tahaddus bi-Nimetillâh adlı otobiyografisi ve bu eserde belirttiği otobiyografi yazım sebepleri, Şa’rânî’nin en önemli eserlerinden birisi olan, otobiyografisi Letâifu ’l-Minen için bir model teşkil etmiştir.

Abdülvehhâb eş-Şa’rânî’ye en çok tesir eden ve ona hayatı boyunca rehber olan en önemli hocaları şunlardır:

Aa) Ders Aldığı En Önemli Hocaları:

1- Âminuddîn (öl.929/1522-23) :

Kâhire’ye geldikten sonra el-Gamrî Camisine yerleşen ve 17 yıl burada eğitim gören Şa’rânî’nin ilk hocası, bu Camisinin imamı Âmînuddîn’dir. Âminuddîn meşhur hadis ve târih âlimi İbn Hacer el-Askalânî (öl.852/1449)’nin bir öğrencisiydi. Olağanüstü güzel sesi sayesinde , Sultan el-Gavrî döneminde Kahire’ye gelen Sultan Selim’in kardeşinin imamlığını yapmıştı. Şa’rânî, Yavuz Sultan Selim’in kardeşinin el-Gavrî döneminde Mısır’a geldiğini ve hutbe vermek, imamlık yapmak üzere bir imâm istediğinde, Mısır halkının Âminuddin üzerinde birleştiğini belirterek, Rum diyarına gidinceye kadar Aminuddin’in ona imamlık yaptığını bildirir.

Şa’rânî, hocası Âminuddin’i, muhaddis, fakih, kurrâ, usul, nahiv-sarf âlimi ve sûfî olarak vasıflandırmış ; fıkıh, hadis, tefsir, usul ve nahiv ilimlerini aldığı ilk hocası olarak takdim etmiştir. Şa’rânî, Letâifu’l-Minerf de bu ilim dallarında Âminuddin’den okumuş olduğu eserlerin geniş bir listesini vermiştir. Şa’rânî hocasını şöyle anlatır:

“30 yıl onun yanında kaldım, asrımızdan hiç kimsenin onun tevazusuna, zühdüne ve alçak gönüllüğüne sahip olduğunu görmedim ”

2- Zekeriyya el-Ensâri (925/1514):

Zekeriyyâ el-Ensârî el-Hazrecî, Şa’rânî’nin en meşhur hocası olup, döneminin Şâfii baş kadılığı görevinde bulunmuştu. Zekeriyya el-Ensârî hadis, fıkıh, kıraat, belagat, lügat, hendese ve tıp ilimlerinde temeyüz etmiş bir âlimdir. İbn Hacer (öl.852-1449) ve İbnu’l-Hümmâm (öl.861/1457) gibi alimlerden ders almıştır. Pek çok eser yazan Zekeriyya el-Ensârî’nin en önemli eserleri, tefsirde, Fethu’r- Rahmân; hadiste, Tuhfetu’l-Bâri alâ Sahîhi’l-Buhâri, Şerhu Elfiyeti’l-Irâkî; Fıkıhta, dönemin en önemli fıkıh kitabı el-Minhâc adlı esere yazdığı Şerhu’l-Minhâc, Esnâl Metâlib, mantıkta ise; Şerhu İsagoci’dir.

Şa’rânî, hocasını, fıkıh ve tasavvuf ilimlerinin kuvvetli bir âlimi olarak zikretmiş, onunla kendisine bir hafta gibi gelen yirmi yıl geçirdiğini ifade etmiştir. Biyografisine yer verdiği et-Tabakâtu’l-Kübrâ ve et-Tabakâtu’s-Suğrâ’da özellikle tasavvufla olan ilişkisini ve sûfî bir evliyâ olduğunu göstermeye çalışmıştır. Şa’rânî, Zekeriyya el-Ensârî’nin tasavvufunu hukûkî görevinin arkasında gizlediğini kendisinden nakleder: “…Bazı evliyalar kendimi fıkıh ilmi ile gizlememe işaret ettiler. ‘Tarikatını gizle çünkü şimdi onun zamanı değildir’ dediler. O günden beri evliyâ hallerine dair hiçbir hâlimi açığa vurmak istemem.”™

Şa’rânî de Zekeriyya’nın tasavvuf hakkında konuştuğu zaman, ihtiyatlı davrandığını söylemiştir. Tasavvuf hakkında Kuşeyrî’nin risalesi üzerine bir şerhi de içeren bazı eserler yazması Zekeriyyâ’nın tasavvufa olan ilgisini göstermektedir. Zekeriyyâ el-Ensârî, Şa’rânî’ye; küçük yaştan itibaren tasavvufa ilgi duyduğunu, kendisine kadılık teklifi yapılıncaya kadar geçirmiş olduğu tasavvufî tecrübeyi ve kadılık teklifini, hak erleri makamından düşeceğini hissettiği için kabul etmek istemediğini anlatmış ancak kaygısını bazı evliyalara anlattıktan ve onların onayını aldıktan sonra kabul ettiğini bildirmiştir.

Zekeriyya el-Ensârî, kadılık görevini baskılar altında kabul etmiş ve yaklaşık yirmi yıl hizmet etmiştir. Sultan Kayıtbay’ı eleştirmekte hiç tereddüt etmemiştir. Onun davranışlarına, ezici tavırlarına karşı koyduğu için görevden alınmış, ancak bu hükümdar, Zekeriyyâ el-Ensârî görev dışındayken bile hukûkî sorunlar hakkında onun görüşlerinden istifade etmeye devam etmiştir. Şa’rânî, Zekeriyyâ el- Ensârî’nin Sultan Kayıtbay’ı uyaran ve eleştiren cesaretine hayranlık duyduğunu belirtmiş ve bu mahiyette Zekeriyya ile Sultan Kayıtabay arasında geçen diyaloglara yer vermiştir.

Şa’rânî’yi Hz. Peygamber’e bağlayan ulemâ halkasının, Zekeriyyâ el-Ensârî vasıtasıyla olduğu söylenmiştir. Buna göre bu halka; Celâleddin el-Askalâni (öl.852/1449), Muhyiddin Yahya İbn Şeref en-Nevevî (öl.676/1277-78), Gazâli (öl.505/1111), İmâmu’l-Harameyn el-Cuveynî (öl.478/1085), Muhammed b. İdris eş- Şâfiî (öl.204/819) ve son olarak Hz. Peygamberden oluşmaktadır.

Zekeriyyâ el-Ensâri hem Mısır’da ikâmet eden hem de Suriye’den Kâhire’ye özel olarak kendisinden ders almaya gelen pek çok sayıda öğrenci yetiştirmiştir. Şa’rânî de fıkıh ilmindeki baş hocası olan Zekeriyyâ el-Ensâri’den fıkıh ilminin yanı sıra; tefsir ve hadis dersleri almış ve onunla bu ilim dallarına ait pek çok eseri mütalâa etmiştir. Tasavvuf alanında ise hocasından Kuşeyrî’nin Risâle’sine yazdığı şerhi okumuştur.

Fâkihlerin ve tasavvuf ehlinin birbirleriyle çatışma içerisinde olduğu, sûfîlerin, fâkihleri lüzumsuz metinleri okumakla, fâkihlerin ise sûfîleri ilimsizlikle suçladıkları bir dönemde, Zekeriyyâ el-Ensârî’nin hem fıkıh hem de tasavvufu kendisinde barındırmış olması , Şa’rânî’nin “şeriat” ve “hakikat”i uzlaştırmasındaki ilham kaynaklarından birisi olmuştur.

3- Ahmed İbn Şihâbuddîn er-Remlî el-Ensârî (51.957/1550):

Şihâbeddin er-Remlî, Minûfiyye’nin bir vilâyeti olan Remletu’l-Agneb’ten Kahire’ye gelmiştir. Yaşadığı süre içerisinde ve ölümünden sonra Zekeriyyâ el- Ensârî’nin eserlerini tashih etmek üzere izin verdiği tek öğrencisiydi. Ahmed er- Remlî döneminin en meşhur Şafiî âlimi oldu. Şa’rânî, Kahire’deki tüm Şafiî’lerin ya kendi öğrencileri ya da öğrencilerinin öğrencileri olduğunu, çeşitli bölgelerden cevaplandırmak üzere kendisine sorular gönderildiğini belirterek onun ilmî şöhretini göstermiştir. er-Remlî’nin, hocası Zekeriyyâ el-Ensâri kadar olmasa da şöhreti komşu ülkelere dahi yayılmıştı. Şihâbuddin er-Remlî, Şa’rânî’nin, özellikle fıkıh ilmini aldığı hocalarından birisidir. Şa’rânî’nin hocasından okuduğu eserlere bakılacak olursa hemen hepsinin fıkıh ilmine ait eserler olduğu görülmektedir. Şa’rânî, hocasının tasavvufunu ise şöyle anlatır:

“O, muttaki, zâhid, âlim ve salih bir kimseydi. İnsanların, özellikle sûfî grupların inançlarına saygılıydı. Onların sözlerine en güzel şekilde muvafakat göstermiştir.

4- Şihâbeddin Kastallânî (öl.923/1517) :

Sahih-i Buhârî’ye yazılan en önemli şerhlerden birisi olan İrşâdu’s-Sârî lî Şerhi Sahîhi’l-Buhârî adlı eserin müellifi Kastallânî, Kahire’de doğmuş, Mekke’de kaldığı uzun süre dışında hayatını orada geçirmiştir. Hadis ilminde zamanının en ünlü muhaddislerinden birisi olmanın yanı sıra kıraat , tasavvuf ve tarih ilimleriyle de meşgul olmuştur.

Şa’rânî, hocası Kastallânî’den, İrşâdu’s-Sârfyi193 ve Hz. Peygamberin hayatı hakkında çok rağbet gösterilen eserlerden birisi olan el-Mevâhibu’l-Leduniyye adlı eserden bir bölüm okumuştur.

5- Nureddin Ali el-Mahallî (öl.930/1523-1524):

Nureddin Ali el-Mahallî, Şa’rânî’nin kelam ilmini aldığı hocalarındandır. Şa’rânî, onun Mısır’da usul, fıkıh, meânî, beyân ve diğer ilimlerde ibâdâta dair müşkilleri çözmede meşhur olduğunu söyler. Şa’rânî, Taftazânî’nin (öl.792/1390) Şerhu’l-Akâid, ve Cürcânî’nin (öl.816/1413) bu esere yazdığı Hâşiye, Şerhu’l- Mekâsid, Ebû Tâhir el-Kazvînî’nin (öl.739/1338) Sirâcu’l-Ukûl adlı kelâm ilmine dair eserlerini Nureddin el-Mahallî’den okumuştur. Bu eserler arasında özellikle ‘Mütekaddimûn’ ve ‘Muteahhirûn ’ kelâm âlimlerinin görüşlerinin bir araya getirildiği Sirâcu’l-Ukûl191 adlı eserin Şa’rânî’nin kelâmî birikimini gösteren el- Yevâkît ve’l-Cevâhir adlı eserinde büyük bir etkisi olmuştur. Şa’rânî, Nureddin el-

Mahallî’den ayrıca Cemu’l-Cevâmi adlı eserin şerhine yazdığı haşiyeyi de okumuştur. Şa’rânî, bu şerhi haşiyesiyle birlikte hocasına ezbere okuduğunu ve hocasının hafızasına hayran kaldığını belirtir.

Ab) Tasavvuftaki En Önemli Rehberleri:

Şa’rânî’nin şerî ilimleri tahsil ettiği bu hocalarının dışında; Ali el-Havvâs, Afdaluddin el-Ahmedî, Muhammed eş-Şinnâvî, ve Nureddin Ali el-Marsâfî (öl.935/1528-1529) gibi mutasavvıflar tasavvufun teori ve pratiğinde Şa’rânî’ye rehber olmuşlardır. Şa’rânî, bu sûfîleri şerî ilimleri aldığı hocaları arasında zikretmez. Ancak, Şa’rânî pek çok eserinde onların sözlerine ve ahlâkî tutumlarına sık sık yer vermiştir. Şa’rânî’nin tasavvuftaki en önemli hocaları ise şunlardır:

1- Ali el-Havvâs el-Burullûsî (öl. 939/1532-33):

Şa’rânî’nin tasavvuf eğitimindeki en önemli hocası Ali el-Havvâs el-Burullûsî (939/1532-33) idi. Ali el-Havvâs, gençlik yıllarında Ali el-Matbûli ile birlikte meyve satmış, daha sonra kırk yıl işlettiği bir yağ dükkanı açmış ve son olarak hurma ağacı yaprağı örücüsü olarak çalışmıştır. İbrâhim el-Matbûlî gibi o da okuma yazma bilmeyen birisiydi. Şa’rânî, Havvâs’ın konuşmasının da anlaşılır olmadığını, İbrâniler ve Suriyeliler gibi konuştuğunu söyler. Şa’rânî, ona ilk geldiği zaman Ali el-Havvâs tüm kitaplarını satmasını ve parasını ihtiyaç sahiplerine dağıtmasını emretmiştir. Havvâs’ın Şa’rânî’ye kitaplardan kurtulma emrini vermesinin amacı, ilm-i ledunnî’ye (ilâhi bilgiye) ulaşması için onu ilm-i mükteseb’ten (elde edilen bilgi) kurtarmaktır. Bunun üzerine Şa’rânî, tüm kitaplarını satarak parasını fakirlere dağıtmıştır. Havvâs’ın onayını aldığı ilk eseri olan el-Envâru ’l-Kudsiyye fi Beyâni Adâbi’l-Ubûdiyye’yi yazmıştır.

Şa’rânî kendisine mânevî gelişiminde en büyük katkıyı sağlayacak olan Ali el-Havvâs ile Muhammed b. İnân (öl.922/1516) aracılığıyla tanışmıştır. Şa’rânî, hocasıyla ilk defa bir araya geldiğinde, vehbî ilimle tanıştığını şöyle anlatır:

“Yaşadığım çok çeşitli mücahadeler, Şeyhim Ali el-Havvâs eliyle oldu. (Bunlardan birisi şudur): Kendisiyle ilk defa bir araya geldiğimde bana, bütün kitaplarımı satmamı ve parasını ihtiyaç sahiplerine sadaka olarak dağıtmamı emretti. Ben de öyle yaptım. Kitaplarım çok para edecek, nefis eserlerdi… Onları sattım ve elime geçen parayı sadaka olarak dağıttım. Üzerlerinde çok çalışıp çok yorulduğum, talikler ve hâşiyeler yazdığım için gözüm onlarda kalmıştı. Sanki ilim elimden alınmıştı. Ben bu durumdayken şöyle dedi: O, kitapları aklından çıkar ve Allahı çokça zikretmekle meşgul ol! Zira bu yolun büyükleri, ‘Gözü başka yerde olan hedefe ulaşamaz’ demişlerdir. Bunun üzerine kitapları aklımdan çıkardım ve Allah’a hamdolsun bu durumdan kurtuldum. Daha sonra bana, vaktimi nefsâni isteklerle meşguliyetten arındırana kadar insanlardan uzaklaşıp uzlete çekilmemi emretti. İnsanlardan uzak duruyor ancak nefsimi onlardan hayırlı görüyordum. Bunun üzerine bana şöyle dedi: Kendini onlardan üstün görmeyi terkederek, uzlete riayet et! Ben de nefsimle mücahede ettim ve insanların en aşağısını kendimden daha hayırlı görmeye başladım. Daha sonra şeyhim, İnsanların arasına karışmamı, onların vereceği eziyetlere sabretmemi ve yaptıkları kötü muamelelerin aynıyla onlara mukabele etmememi emretti. Bunu da yaptım ve bir süre sonra bıraktım. Bu durumdayken nefsimi, makam olarak onlardan üstün gördüm. Bunun üzerine bana, ‘Bu düşünceyi terk ederek insanların arasına karışmaya devam et’ dedi. Ben de öyle yaptım ve bir süre sonra insanlarla ihtilatı bıraktım. Bundan sonra şeyhim her meşgaleyi bırakarak, Allah’ı gizli ve açıktan zikirle iştigal etmemi emretti. Bu halde iken Allah Teâlâ’dan başka kalbime gelen her şeyi hemen hemen kalbimden attım. Bu durum birkaç ay devam etti.”

Şa’rânî bu mertebeye ulaştıktan sonra vehbî ilmi elde ettiğini şöyle anlatır:

“Vehbî ilimle (el-Ulûmu ’l-Vehbiyye) tanışmam Nil nehrinin kenarındaki Nubia’lıların evlerinin ve yelken gücüyle çalışan su depolarının yanında gerçekleşti. Orada dururken her bir kapısı dünya ile cennet arasındaki mesafeden daha geniş olan ilm-i ledûnniyyenin (el-Ulûmu’l-ledunniyye) kapıları kalbime açıldı. Kur’ân ve hadislerden, eserlerini okumaktan vazgeçemeyeceğime inandığım geçmiş âlimlerin eserlerinden elde ettiğim değişik dinî ilimler etrafında gezinmeye başladım. Bu konularda yüzlerce defter doldurdum ancak onları Şeyhim Ali el-Havvâs ’a gösterdiğimde o bana onların hepsini atmamı söyledi. ‘bu bilgiye zan ve elde edilen bilgi bulaşmıştır. Vehbî ilim ise bundan münezzehtir. ’ dedi. Bu yüzden onları kaldırdım. Daha sonra o, zan bulaşmayan bu yolu kalbime açtı. ‘seninle kusursuz vehbî ilim arasında bin mâsefe vardır’ dedi. Bana gelen her ilhamdan onu bilgilendirmeye başladım…”

Şa’rânî’nin hemen hemen her eserinde hocası Havvâs’ın hikmetli sözlerine rastlamak mümkündür. Şa’rânî, okuma yazma bilmeyen hocası Ali el-Havvâs’ın ayet ve hadislerin manaları hakkındaki açıklamalarına, Hanbelî mezhebi âlimlerinden Şihâbuddin Futuhî, Hanefî mezhebi âlimlerinden Şihâbuddîn Şelebî, Mâlikî mezhebi alimlerinden Nâsıruddîn el-Lâkânî ve Şafî mezhebi âlimlerinden Şihâbuddîn er- Remli gibi dönemin büyük alimlerinin hayranlık duyduklarını anlatır. Şa’rânî, Dureru’l-Gavvâs alâ fetâvâ Seyyidî Ali el-Havvâs ve el-Cevâhir ve ’d-Durer adında fetvâlar ve hocasının çeşitli meseleler hakkındaki cevaplarını içerisinde topladığı müstakil iki eser de yazmıştır.

2- Muhammed b. İnân (51.922/1516):

Şa’rânî’nin tasavvuf halkasında önemli şahsiyetlerden biris idi. Muhammed b. İnân hem şeriat hem de hakikat ilimlerini kendisinde bulunduran bir âlimdi. Şa’rânî, Muhammed b. İnân’ı İbrahim el- Matbûlî’nin halefi olarak göstererek onun hakkında şunları söyler:

“Onun mislini görmedim. Asrımızın şeyhleri onun yanında çocuk gibi kalır”

Şarkiyya şehrindeki bidat ehli dervişlere karşı oldukça etkili bir mücadele vermiş, daha sonra Kahire’ye taşınmış ve Camilerde bir zâhid olarak yaşamıştır. Kahire’de, Şa’rânî’nin zâhirî ve bâtınî ilimleri ikmâl eden büyük bir zât olarak gösterdiği Yahyâ el-Münâvî’nin derslerine katılmıştır. Şa’rânî, Muhammed b. İnân’ın biyografisinde onun pek çok kerâmetini, zühd ve ibâdetlerini anlatır. Vefat ettiğinde, dört mezhebin baş kadılarının ve Sultan Tumanbay’ın da katıldığı resmî bir cenaze töreni düzenlenmiştir.

3- Afdaluddîn el-Ahmedî (öl. ? ):

Afdaluddin Ahmedî, Şa’rânî’nin yalnız hocası değil aynı zamanda yakın bir arkadaşıdır. Dureru’l-Gavvâs’ta onun sözlerine yer verilen bir bölüm yer almaktadır. Ancak Ali el-Havvâs’ın sözleri oldukça vecîz ve hikmetli iken Afdaluddîn’in sözleri pek anlaşılmayan sözlerdir. Şa’rânî, Afdaluddîn’in onuncu asrın şeyhlerinin mertebelerine dair sözlerine yer verdikten sonra şunları söyler:

“Bunları Kardeşim Afdaluddin’in el yazmasından aldım. Bu sözler, irfâni bilgi mertebesinden elde ettiği tuhaf, eşsiz bir lisândır. Asrımızın şeyhlerinin büyük çoğunluğu onun öğrencisi olmayı hak etmez. Çünkü öğrenciliğin şartı şeyhinin sözlerini anlamaktır ve ben günümüzde onun sözlerini kavrayabilecek bir kimseyi tanımıyorum. ”

4- Nureddin Ali el-Marsâfî (öl.935/1528-1529):

Şa’rânî’nin tasavvufta önde gelen hocalarındandı. Onun hakkında “tüm akrânı vefat edinceye kadar hayatta kaldı, öyle ki, tasavvuf konusunda Mısır’da kendisinden başka örnek gösterilecek kimse kalmadı” denilmektedir. Şa’rânî, Ali el-Marsâfî’nin tasavvufa dair faydalı eserler yazdığını belirtir. Bu eserlerinden bazıları Menhecu’s-Sâlik ilâ eşrefi’l-Memâlik, Keşfu Gavâmisi’l-Menkûl fî Müşkili ’l- Ayâti ve ’l-Asâri ve Ahbâri ’r-Resûl ve Mebâni ’t-Tarîk fî Mebâdii ’t-Tahkîk adlı eserlerdir. Ali el-Marsâfî, ayrıca Kuşeyrî’nin er-Risâlesi üzerine bazı müşkilleri ele aldığı bir ihtisâr yazmış, Şa’rânî de bu ihtisârı ondan okumuştur. Ali e-Marsâfî’nin fâkih-sûfî çekişmesinde uzlaşmacı bir kişilik sergilemiştir. Tasavvufun inceliklerine dair konuşacağı zaman, yanında fukahâdan bir kimse varsa fâkih kalkıp gidinceye kadar konuyu fıkhî meselelere çevirmiş, fâkih gittikten sonra tekrar tasavvufa dönmüştür. Nitekim o bu hususta şöyle der:

“Tasavvufehli olmayanların yanında tasavvuftan söz etmek doğru değildir.”

Ali el-Marsâfî’ye el-Ezher’de tasavvuf öğretmesi teklif edildiğinde, o sûfîlerin bu konuda bir gelenekleri olmadığını söyleyerek bunu reddetmiştir:

“…kendisine niçin el-Ezher’de tasavvuf üzerine ders vermiyorsun denildiğinde şunları söyledi: ‘Bu tasavvuf ehlinin ahlâkından değildir. Cüneyd el- Bağdâdî ve ondan sonra gelenler, bir kimsenin anlamayacağı sözleri işitmesi ve helâkâ uğrayacağı korkusuyla, tasavvuf ilmini evlerinin en alt katlarında vermişlerdir. Bu onların ne kadar incee anlayışlı olduklarını göstermektedir.”

5- Muhammed eş-Şinnâvî (51.932):

Mıhammed eş-Şinnâvî, Mısır nâhiy el erinden Şarkiyye’deki müridlerin şeyhidir. Şa’rânî’nin şeyhleri içerisinde en popüler olanıdır. Garbiyye’de evlilik ve sünnet törenleri mutlaka onun huzurunda yapılmış, erkek, kadın, çocuk herkese zikir telkini yapmıştır. Kendisini halkın maddi ve manevi sorunlarını çözmeye adamıştır. Müridlere oldukça katı davranan şeyhlerin aksine o hiçbir zaman bir müridi imtihana tabi tutmamış, müsamahakar ve iyimser bir tasavvuf anlayışını temsil etmiştir.

Garbiyye’de Ahmed el-Bedevî adına her yıl düzenlenen mevlid şenliklerinde Ahmed el-Bedevî’nin müridleri ‘Bu belde Ahmed’in beldesidir biz de onun fakirleriyiz ’ zihniyetiyle hareket ederek, onun adına halktan rızaları olmaksızın mal toplamışlar ve bu şenliklerde def ve mizmar da çalmışlardır. Muhammed eş-Şinnâvî onların bu uygulamalarını kaldırmış bunun yerine zikir meclisleri açmıştır.

6- Nureddin eş-Şûnî (51.944/1537-38):

Tantâ şehrinin Şûn köyünde doğan Nureddin eş-Şûnî, onuncu asırda Mısırda oldukça meşhur olan, Hz. Peygamber için düzenlenen mahyâ zikirlerini ilk defa başlatan kişidir. Mahyâ zikirleri daha sonra Kudüs, Dımeşk, Mekke ve diğer yerlerde de düzenlenmiştir. Nureddin eş-Şûnî, Mahyâ zikirlerini düzenlemek için sık sık el-Ezher’e gelmiştir. Bu mahyâ zikirlerine pek çok kişi katılmıştır. Nureddin eş-Şûnî, bu zikirlere katılan ve o zaman el-Gamrî Camisinde ikamet eden Abdülvehhâb eş-Şa’rânî’ye mahyâ zikirlerini el-Gamrî Camisinde düzenlemesi için izin vermiştir. Mahyâ toplantıları el-Ezherli öğrencilerle Nureddin eş-Şûnî’nin taraftarlarını, Şa’rânî ile on yedi yıl boyunca ikâmet ettiği el-Gamrî Camisi sâkinlerini karşı karşıya getirmiştir.

Abdülvehhâb eş-Şa’rânî, Nureddin eş-Şûnî’nin otuz beş yıl hizmetinde bulunduğunu belirterek, et-Tabakâtu’l-Kübrâ’da onun menkıbelerinden söz etmiş ve önderi olarak adlandırdığı eş-Şûnî’nin menkıbelerini müstakil bir eserde ele alacağını belirtmesi onun Şa’rânî’nin yanındaki müstesnâ konumunu göstermektedir.

B- Öğrencileri :

Abdulevehhâb eş-Şa’rânî, kendisini bir fıkıh bilgini ve dört mezhebin fıkıh uzmanı olarak görmesine karşın hocası Zekeriyya el-Ensarî gibi fıkıh ve hadis ilimlerinde öğrenciler yetiştiren birisi olarak temâyüz etmemiştir. Çünkü Şa’rânî daha çok tasavvufa ve tasavvufî eğitime ağırlık vermiştir. Bu yüzden gerek Şa’rânî’nin kendi eserlerinde gerek Şa’rânî dönemini ele alan tarih kaynaklarında öğrencileri hakkında çok fazla malumata yer verilmemiştir. Şa’rânî hakkında yapılan günümüz çalışmalarında da Şa’rânî’nin öğrencileri hakkında ayrıntılı bilgilere yer verilmemiştir.

Şa’rânî eserlerinde hocalarından sık sık bahsetmesine hatta tüm hocalarının biyografilerini bir araya getirdiği bir eser telif etmesine rağmen, öğrencilerinden çok fazla söz etmemiştir. Ancak, Şa’rânî’nin zâviyesinde fıkıh ve hadis ilimlerinin de okutulduğunu bizzat kendisinden öğrenmekteyiz.

Şa’rânî’nin en meşhur öğrencisi aynı zamanda bir biyografisini de veren Abdurraûf el-Münâvî (öl. 952-1031)’dir. Münâvî, döneminin en önde gelen hadis âlimlerindendir. Suyutî’nin el-Câmiu’s-Sağîr adlı eserine yazdığı Feyzu’l-Kadîr adlı şerhi en önemli eserlerinden birisidir. Miftâhu’s-Seâde ve el-Câmiu’l-Ezher min Hadîsi’n-Nebiyyi’l-Enver yine Suyûtî’nin bu eseri üzerine yazdığı bir zevâid çalışmasıdır. İbn Hacer el-Askalânî’nin Şerhu Nuhbeti’l-Fiker (Nuzhetu’n-Nazar) adlı eserine ise el-Yevâkît ve’d-Durer isimli bir şerh yazmıştır. Hadis ıstılahlarına dair Buğyetu’t-Tâlibn li-Marifeti Istılâhi’l-Muhaddisîn, el-îthâfâtu’s-Seniyye bi’l- Ehâdîsi’l-Kudsiyye, ve et-Tabakâtu’l-Kübrâ olarak da adlandırılan el-Kevâkibu’d- Durriyye fî Terâcimi’s-Sâdeti’s-Sûfîyye adlı biyografik eser Münâvî’nin diğer önemli eserleri arasında yer almaktadır.

Münâvî, fıkıh ilmini, Şâfiî âlimlerden Muhammed er-Remlî’den tefsir ilmini ise; en-Nûr Ali b. Gânim el-Makdîsî, en-Necmu’l-Gîtî ve Şemseddin er-Remlî’den almıştı. Münâvî, Şa’rânî’nin tasavvuftaki bir öğrencisi ve müridiydi.

Şa’rânî’nin tasavvuftaki bir diğer meşhur öğrencisi el-Ezher’in Mâliki fâkihl erinden Ahmed b. İsâ idi. Ahmed b. İsâ aynı zamanda el-Ezher’de mahyâ zikirlerinin de lideriydi.

Münâvî, Ahmed b. Hıdr isimli, Şa’rânî’nin sık sık eleştirdiği Mutâviâ tarikatının bir üyesi olan gezgin bir dervişten söz eder.

Osmanlı devletinde oldukça önemli görevlerde bulunan Ebu’s-Suûd İbn Abdurrahîm İbn Abdulmuhsin İbn Abdurrahman İbn Ali eş-Şa’rânî, Abdülvehhâb eş- Şa’rânî’nin yeğeni ve aynı zamanda bir öğrencisiydi. Abdurrahman, babası tarafından Anadolu’ya gönderilmiş, eğitimini Suriye ve Anadolu’da sürdürmüştü. Muhibbî ondan Türklerin hayranlık duyduğu bir kimse olarak bahseder. İstanbul’un en iyi medreselerinde ders vermiş daha sonra Suriye’ye kadı olarak atanmış ve 1088/1677’de Anadolu kazaskerlik görevinde iken vefat etmiştir.

C- Eserleri :

Abdülvehhâb eş-Şa’rânî, Tasavvufun gerçek anlamda gerilemeye başladığı, ilmî anlamda şerhçiliğin egemen olduğu ancak şerh dahi olsa ilmî neşriyatın oldukça azaldığı bir dönemde kişiliği ve pek çok eseriyle bazı batılı yazarların da belirttiği gibi modern dönem öncesi Mısır’ın son büyük tasavvufî düşünürü olarak anılmayı hak etmiş bir İslâm âlimidir.

Şa’rânî’nin yaşadığı dönemde Memlük saltanatı sona ermiş ve Mısır İslâm dünyasının entelektüel ve dinî merkezi olma durumunu yitirmiştir. Bu dönem siyâsi, kültürel ve ilmî bakımdan tam anlamıyla bir çöküş dönemidir. Böyle bir ortamda İslâmî ilimlerin hemen hemen her sahasında eğitim görmüş olan Abdülvehhâb eş- Şa’rânî, çoğunluğu tasavvuf-ahlâk içerikli olan pek çok eser kaleme almış velûd bir yazardır. Şa’rânî, Letâifu ’l-Minen adlı otobiyografisinde; “Allah’ın bana ihsân etmiş olduğu nimetlerden birisi, şeriat hakkında pek çok eser telif etmiş olmamdır” diyerek pek çok eser yazdığına işaret etmiştir.

On altıncı asırda Mısır’da, siyâsî bakımdan memlüklerin birbirleriyle çekişmeleri, ahlâkî bakımdan halkın İslâm ahlâkının öğretilerinden uzaklaşması, ilmî bakımdan ise fıkıhçılar ve tasavvufçular arasındaki rekabetin ve ihtilâfların bitmek tükenmek bilmemesi, onu pek çok ahlâk kitabı kaleme almaya, eserlerinde bir “mîzân”/ “denge” ve “uzlaşma” politikası izlemeye sevk etmiştir.

Şa’rânî’nin eserleri hemen hemen tüm meselelere ılımlı ve uzlaşmacı bir yaklaşım sergilemektedir. Şa’rânî, el-Mîzânu’l-Kübrâ adlı eserinde İslâm hukukun dört mezhebi arasında bir denge (mîzân) kurmaya çalışmış, sûfîler ve fukahâ arasındaki ilişkiler konusunda da tarafsız davranmış, meşrû mezheplerin otoritesini istihzâya alan hatta reddeden pek çok sûfî çağdaşından farklı olarak her grubun kendisine ait bir konumu olduğunu iddia etmiş,241 el-Yevâkît ve’l-Cevâhir fî Beyâni Akâidi’l-Ekâbir adlı eserinde ise sûfîler (ehli keşf/ehl-i ayân) ile kelamcıların (ehl-i nazar/ehl-i istidlâl) kelâmi görüşlerini birleştirmeye ve birbiriyle uyumlu hale getirmeye çalışmıştır.

Şa’rânî’nin eserleri, Mısır tarihinin son dönem Memlük ve erken dönem Osmanlı dönemi için zengin bir bilgi kaynağı temin etmektedir. XVI. yüzyıl Mısır tarihi hakkındaki yerel yazılı kaynaklar; İbn İyâs’ın Bedâyiu’z-Zuhûr fî Vekâidi’z- Zuhûr ve Abdussamed Diyarbekrî’nin Nevâdiru ’t-Tevârih adlı eserleridir. Bedâyiu’z- Zuhûr’da, 928/1522 yılına kadar olan hadiseler, Nevâdiru’t-Tevârih te ise 922/1516’dan 938/1531’e kadar olan hadiseler detaylı bir şekilde ele alınmıştır. 938/1531’den sonraki Mısır tarihi, Mısır’ın dinî ve sosyal yapısı hakkında kaynak bakımından bir yetersizlik söz konusudur. Şa’rânî’nin Levâkihu’l-Envâri’l-Kudsiyye fî Tabakâti’s-Sûfîyye, et-Tabakâtu’s-Suğrâ, Zeylu Levâkihi’l-Envâr, el-Mefâhiru ve’l- Meâsir fî Ulemâi’l-Karni ’l-Aşir ve Letâifu’l- Minen gibi aynı zamanda Mısır tarihî hakkında sosyal ve dinî bakımdan bilgiler veren eserleri, XVI. yüzyıl için oldukça önemli kaynaklardır. Nitekim Katharyn Johnson Şa’rânî’nin eserleri hakkında şu değerlendirmede bulunur:

“Şa’rânî’nin muazzam miktardaki eserleri sonraki biyogarafi yazarlarına, hem kendi hayatı hem de dönemindeki diğer âlimlerin biyografileri hakkında ayrıntılı bilgiler sağlamıştır. Genel olarak biyografi yazarları, Şa’rânî’nin verdiği

bilgilere yeni bazı ufak bilgiler eklemişler ancak ağırlıklı olarak onun tarafından verilen malzemelerden yararlanmışlardır.”

Şa’rânî, pek çok eserinin alanında ilk olduğundan, ele aldığı konularda kendisinden önce herhangi bir kitap yazılmadığından bahsetmektedir. Karl Vollers, Şa’rânî’nin eserleri hakkındaki bu tür ifadelere yirmi dört eserinde yer vermiş olduğunu şöyle belirtir:

“…Kitaplarının sayısı 70’i aşmaktadır. Bunlar arasından 24 tanesini ana iddialarının daha önce hiç kimse tarafından ele alınmadığı tamamen orijinal (ibtikâr) eserler olarak adlandırmaktadır.”

Şa’rânî, Levâkihu’l-Envâr adlı eserinin mukaddimesinde, eseri hakkına şunları söyler: “Bu, benden önce benzerinin ortaya konulmadığı kıymetli bir kitaptır. Herhangi bir kimsenin Resulullah’ın bizlere bildirdiği ve yapılmasını emrettiği vasiyetlerini kapsayan, bizlere ne yapacağımızı ve üzerimize düşen sorumlulukların neler olduğunu, ne gibi yasaklardan uzak kalacağımızı, haram ve mübah şeylerin neler olduğunu bildiren bir eser bırakıldığını da tahmin etmiyorum.”

el-Mîzânu’l-Kübrâ adlı eserinin mukaddimesinde de eseri hakkında benzer bir değerlendirmede bulunmuştur:

“Bu, değeri yüksek kıymetli bir Mizândır. Bu kitapta görünüşte farklılık arzeden delilleri, tüm müçtehitlerin ve sonrakilerden onlara uyanların kavillerini bir araya getirmeye çalıştım. Diğer dönemlerde benden evvel bu işi yapan herhangi bir kimseyi bilmiyorum.”

Şa’rânî’nin eserlerine dair bu tür görüşleri hakkında Joseph Schacht, şunları kaydeder: “Şa’rânî, umumiyetle kendi eserlerini överek onların yeni çığırlar açtığından bahseder… Her ne kadar kendisi aksini iddia etse de, eserlerinin kendisine has tarafları azdır. Hususiyetle tasavvufta İbn Arabî’nin fikirlerini aksettirir. Nitekim Levâkihu’l-Envâri’l-Kudsiyye, İbn Arabî’nin el-Futuhâtu’l- Mekkiyyesinin bir ihtisarından ibarettir. el-Kibrîtu’l-Ahmer fî Beyâni Ulûmi’Şeyhi’l- Ekber de, el-Futuhâtu’l-Mekkiyye’nin bir kısmı olup bizzat Futuhât’ın parçalarına istinad eder. Sevâtiu’l-Envâri’l-Kudsiyye, Futuhât’taki beyitlerin bir izâhıdır. el-

Kavlu’l-Mubîn fi’r-Reddi an Muhyiddin, İbn Arabi’nin bir müdafasıdır. Bizzat kendisi de diğer sûfîlerin değil, İbnu’l-Arabî’nin ifade tarzını kullandığını söyler.”

Schacht, Şa’rânî’nin sadece İbn Arabî’nin görüşlerine dayalı olan bazı eserlerden hareketle, eserlerinin kendisine has taraflarının az olduğunu söylemiş, ancak diğer eserlerini ise göz önünde bulundurmamıştır. Nitekim Vollers, Şa’rânî’nin olağanüstü başarısını ilk olarak pratikte ve teoride bir sûfî olmasına aynı zamanda kelâm ve hukuk alanlarında orijinal göze çarpan/ünlü bir yazar olmasına dayandırmıştır. el-Yevâkît ve ’l-Cevâhir adlı eserinde sûfîler ve kelamcılar arasındaki itikâdi konulardaki ihtilâfları uzlaştırmaya çalışması daha önce kimsenin yapmaya cesaret edemediği bir deneme olarak görülmüş, yine el-Mîzânu’l-Kübrâ adlı eserinde dört mezhebin ihtilâflarını uzlaştırmaya çalıştığı mizân teorisinin, cesur, orijinal ve büyük bir reformcunun devrimci düşüncesi olduğu iddia edilmiştir.

Şa’rânî’nin eserlerindeki orjinallik tartışmasını bir yana bırakacak olursak, eserlerinin İslâm dünyasında derin bir tesir icrâ ettiğini, eserlerini herkesin anlayabileceği bir tarzda telif etmesi sayesinde son derece rağbet gördüğünü, daha sağlığında bir kısım eserlerinin oldukça yayıldığını söyleyebiliriz. Eserlerinin defalarca basılmış olması günümüzde de Şa’rânî’nin eserlerinin büyük bir rağbet gördüğünü göstermektedir.

Şa’rânî, Letâifu’l-Minen’de yirmi dört eserini sıralayarak bu eserlerden başka pek çok eser yazdığına da dikkat çekmekte ancak bu eserlerinin Araplar arasında olduğu gibi Batı Afrika ülkelerinde de oldukça rağbet gören eserler olduğunu söylemektedir.

Şa’rânî, daha önce Ahmed b. Hanbel, Gazzâlî, Firuzâbâdî ve İbnu’l-Arabî gibi âlimlerin eserlerinin tahrif edildiğini belirterek, kötü niyetli kimselerin kendisinin de bazı eserlerini tahrif ederek ve insanlar arasında tahrif ettikleri nüshaları elden ele dolaştırarak halkın ve el-Ezher alimlerinin nezdinde kıymetini düşürmeye teşebbüs ettiklerini anlatır. Levâkihu’l-Envâri’l-Kudsiyye adlı eserinin mukaddimesinde el- Bahru ’l-Mevrûd fi ’l-Mevâsîki ve ’l-Uhûd adlı eserinin başından geçenleri şöyle anlatır:

“el-Bahru ’l-Mevrûd isimli kitabımın halk tarafından takdir ve rağbet kazandığını gören ve bunu kıskanan kötü niyetli bazı bilginler, kitabımı okuyunca kendi acziyetlerini ve eksikliklerini anladıklarından beni halkın gözünden düşürmek ve müşkil bir durumda bırakmak için kitabıma uydurma ek ve ilaveler yaparak yaymış ve kendilerinin bozguncu fikirleriyle, benim ve kitaplarımın Kur’an ve Sünnet ’e aykırı olduğunu iddia ederek, kitap muhteviyatını kısmen de olsa değiştirerek Mısır’da bana karşı bir harekete teşebbüs etmişlerdi. Böylece el- Ezher’de ve diğer ilim merkezlerinde aleyhimde büyük bir fitne ve fesad çıkarmış ve kargaşalara sebep olmuşlardı. ”

Şa’rânî Tenbîhu’l-Muğterrin adlı eserlerine yapılan tahrifler hakkında ise şunları söyler:

“Ben, bütün düşmanların ve hasetçi kimselerin şerrinden Allah’a sığınırım. Onlar öyle hasetçi kimselerdir ki, Kitap ve sünnete aykırı olan ve haddi zatında bana ait olmayan bir takım sözleri bana isnad etmekten çekinmezler. Bunu sırf insanların, kitaplarımızı mütalaa etmekten soğutmak ve ondaki bilgilerden mahrum etmek için yaparlar. Nitekim el-Bahru ’l-Mevrûd adlı eserimize ve Keşfu ’l-Gumme adlı eserimizin mukaddimesinde bu gibi tahrif ve isnadları yapmışlardır. Bu yüzden el- Ezher’de ve diğer ilim merkezlerinde büyük bir fitne meydana gelmişti.Tehevvüre kapılanların pek çoğu, bu hasetçi kimselerin eserlerime sokuşturdukları birtakım batıl akideleri, müslümanların icmâ ve ittifaklarına aykırı olan meseleleri bana mal etmeye kalkıştılar.”

Ancak Şa’rânî, tahrif edilen eserlerinin üzerinde pek çok âlim onayının verildiği asıl nüshalarını, el-Ezher âlimlerine göndererek eserlerini tahrif eden bu kötü niyetli kimselerin amaçlarına ulaşamadıklarını belirtir:

“Allah’a hamdolsun, ben her iki eserimi de yazdıktan sonra, pek çok büyük âlimin mütalaasına arzetmiş ve onlar da, her iki eserimi de tetkik ettikten sonra sitâyişkâr bir ifade ile takdirlerini ve okuyuculara tavsiyelerini bizzat kendi elleriyle bu asıl nüshalara yazmışlardı. Ezher âlimleri bu asıl nüshaları esaslı bir şekilde incelediler. Hasetçilerin eserlerime sokuşturdukları ve bana isnad ettikleri sözlerden hiçbirini bulamadılar.”

el-Ezher’deki bazı âlimler dışında; Şeyhu’l-İslâm Şihabeddin el-Hanbelî, Nâsıruddin el-Lâkânî, Şihâbuddin er-Remlî, Şihâbuddin el-Halebî, Nâsıruddin et- Tablâvî, Şemseddin Muhammed Hatîbî Şirbînî, Nureddin Tandetâî, Necmetti el-Gîtî, Sirâceddin Hânûtî el-Hanefî, Şemseddin Alkâmî, Abdulkadir Ruşdî, Şemseddin Berhemtuşî el-Hanefî, Aminuddin bin Abdulâl gibi âlimler Şa’rânî’nin bu iki eserini inceledikten sonra kitaplarına sokuşturulan bilgilerle bir ilgisinin olmadığını bildirmişlerdir.

Ancak Şa’rânî, bazı kimselerin onların görüşlerine katılmayarak kendisi hakkında kötü düşünmeye devam ettiklerini de belirtir:

“Fakat insanların haysiyetleri hakkında hiç düşünmeden cüretkâr davranan bazı kimseler bilirim ki, hakkımda maksatlı olarak yayılmış olan sözlere kapılarak, hakkımda hala kötü düşünmeye devam etmektedirler. Halbuki onların hiçbiri benimle karşılaşmış, ilmî bir meseleyi benimle konuşmuş veya beni görmüş değildirler… ”

Bu olay Şa’rânî’yi pek çok eserinin mukaddimesinde okuyucularını tahrif edilen eserleri hakkında bilgilendirmeye , kitaplarının Kur’an ve sünnete uygun olduğunu belirtmeye sevketmiştir. Nitekim Şa’rânî, Levâkihu’l-Envâri’l-Kudsiyye isimli eserinde Allah’tan kitaplarını tahriflerden korumasını dileyerek şunları söylemiştir :

“Bu olaydan sonra, her kitabımda bir bahane bulmaya ve dine aykırı hükümler sokarak beni kötülemeye çalışanlara karşı düşüncelerimle ve eserlerimle yılmadan mücadele ettim. Aleyhimdeki her fitne ve kötülüğü hakikatlerle susturdum. Bu kitabıma bir bahane bulmamaları ve hile katmamaları için kitabın her ahdini hadislerle, Kurân ayetleriyle, büyüklerin sözleriyle kuvvetlendirdim. Zira kıskanç ve kendisini beğenmiş kimseler kitabımdaki hadislerin bazı yönlerini aykırı ve uydurma şeylerle değiştirecek olsalar dahi, halk nazarında bu durum anlaşılmış olacak ve müellifi için ‘Hem hadisten bahsedip hem de ona aykırı cevaplar vermesi nasıl mümkün olur’ diyeceklerdir. Böylece Allah kitabımı bu gibi kimselerin şerrinden korumuş olacaktır.”

Şa’rânî, ayrıca bütün kitaplarını dinî ilimlerde ihtisas sahibi olduktan ve döneminin büyük âlimlerinin onayına sunduktan sonra telif ettiğini bildirir:

“Ey Kardeşim! Kitaplarımı mütalaa et ve onlardaki hikmet ve nasihatlerden istifade etmeye bak. Hasetçilerin sözlerine kulak verme. Çünkü ben Allah’a hamdolsun ki, kitaplarımı Kur’an ve sünnete göre tahrir etmişimdir. Dini ilimlerde iyice ihtisas yapıp derinleşmeden, madde ve esaslarını Zekeriyya el-Ensârî, Burhaneddin b. Ebi Şerif, Abdulhak Sunbâtî, Nureddin el-Mahalli gibi büyük âlimlere okumadan herhangi bir kitap yazmış değilim.”

Şa’rânî, Keşfu’l-Gumme adlı eserinin sonunda da eserinin Kur’ân ve sünnete uygunluğunu onaylayan Şihâbeddin er-Remlî eş-Şâfiî, Muhammed Nâsıruddin et- Tablâv î eş-Şâfiî, Nâsıruddin el-Lâkânî el-Mâlikî, Nureddin et-Trablûsî el-Hanefî ve Şihâbeddin el-Hanefî gibi dört mezhep âlimlerinin eseri hakkındaki değerlendirmelerine, bir nevi icazetlerine, yer vermiştir.

Şa’rânî’nin eserlerinin çoğu günümüze ulaşmıştır. Bu eserleri, küçük risalelerden büyük ciltlere çeşitlilik arz etmektedir. Kitapları arasında beş cilt hacminde olanlar vardır. Çoğunluğu ise iki ciltten müteşekkildir. Eserlerinin ekseriyeti günümüze kadar gelmiş olup dünyanın çeşitli kütüphanelerinde bulunmaktadır. Şa’rânî’nin kendi el yazma eserleri dahi günümüze kadar ulaşmış, pek çok çalışması birkaç defa basılmış ve yayımlanmıştır. Edisyon kritiği yapılan tek eseri ed-Dureru’l-Mensûra, Rus müsteşrik A.E.Shmidt tarafından yayımlanmıştır.

Abdülehhâb eş-Şa’rânî, tasavvuf, fıkıh, usul, hadis, nahiv, tıp, kimya ve ahlâk gibi pek çok ilim dalında kalem oynatmış bir yazardır. Şa’rânî, eserlerini, İslâmî ilimlerin hemen her sahasında oldukça geniş kapsamlı bir eğitimden ve tasavvuf yoluna girdikten sonra yazmaya başlamıştır. Karl Vollers Şa’rânî’nin yazdığı ilk eser hakkında şu tespitte bulunmuştur:

‘…görünüşe bakılırsa onun en erken çalışması süfıler için yazılan bir usûl (metodoloji) kitabı olan ve 931 ’de tamamlanan el-Envâru ’l-Kudsiyye adlı eseridir.’

Ancak, Vollers’ın eserin bitiş tarihi olarak zikrettiği 931 senesi hatalıdır. Çünkü bu eserde 931 yılından sonra yazdığı eserlerinden bahsetmiş ve eserin sonunda 961 yılında tamamladığını ifade etmiştir.

Şa’rânî’nin ilk yazdığı eser kesin olarak bilinmemekle birlikte, son yazdığı eser 967 yılında tamamlamış olduğu otobiyografisi Letâifu’l-Minen ve ’l-Ahlâk’tır

Şa’rânî’nin eserlerinin sayısı tam olarak bilinmemektedir. Abdulhayy b. Abdu’l-Kebîr el-Kettânî, Şa’rânî’nin eserlerinin 300’den fazla olduğu olduğunu nakletmiştir: “Şerî ilimler ve âlet ilimleri hakkındaki telifleri 300 kitaptan fazladır.” Kettâni dışında Şa’rânî’nin 300’den fazla esere sahip olduğunu söyleyenlerden birisi de Abdülvehhâb eş-Şa’rânî İmâmu’l-Karni’l-Aşir adlı eserin müellifi Abdulhafîz Feraglî’dir.

Ali Mübârek (1311/1893), el-Hitatu’l-Cedîde’sinde, ed-Dureru’l-Munezzame adlı eserin müellifinin Şa’rânî’nin yetmişten fazla eser telif etmiş olduğunu nakleder. Şa’rânî’nin eserlerinin sayısını zikreden araştırmacılar da umumiyetle eserlerinin 70’e yakın olduğunu tespit etmişlerdir.

A.E.Shmidt ve Carl Brockelmann, Şa’rânî’nin tüm eserlerini tespit etmeye çalışmışlardır. Brockelmann, Şa’rânî’nin 67, Shmidt ise 69 eserinin listesini vermiştir. Biz de Şa’rânî’nin eserlerini, Brockelmann’ın Geschichte der Arabischen Literatür adlı eserinde vermiş olduğu listeyi, bu listeye ek olarak Joseph Schacht’ın ilâve ettiği eserleri ve Şa’rânî’nin Levâkihu’l-Envâr fî Tabakâti’l-Ahyâr (et-Tabakâtu’l-Kübrâ) adlı eserini tahkik eden Abdurrahman Hasan Mahmud’un esere yazdığı mukaddimede sıraladığı listesteyi kullanarak, Şa’rânî’nin eserlerini takdim edeceğiz. Bunun yanı sıra bu kaynaklarda zikredilmeyen ancak Şa’rânî’nin bazı eserlerinde sözünü ettiği eserleri de ilâve edeceğiz. Abdurrahman Hasan Mahmud Şa’rânî’nin 103 eserine yer vermiştir. Onun Brockelamann ve Schacht’tan farklı olarak zikrettiği eserlerle, birlikte Şa’rânî’nin eserini tespit edebildik. Ancak Brockelmann ve Schacht’ın zikretmiş oldukları eserler, çeşitli kütüphanelerde nüshaları bulunan ya da günümüze ulaşan eserlerdir. Abdurrahman Hasan Mahmud’un yer verdiği eserlerin ise günümüze ulaşıp ulaşmadığı bilinmemektedir. Bu yüzden böyle bir ayrıma giderek, Şa’rânî’nin eserlerini sıralayacağız.

a-) Carl Brockelman Geschichte der Arabischen Literatür’de, Şa’rânî’nin şu eserlerini tespit etmiştir:

1- ed-Dureru’l-Mansûra fî Beyâni Zubdi’l-Ulûmi’l-Meşhûra

2- el-Yevâkît ve’l-Cevâhir fî Beyâni Akâidi’l-Kebîr

3- Ferâidu’l-Kalâid fî İlmi’l-Akâid

4- Keşfu’l-Hicâb ve ’r-Rân an VechiEsileti’l-Cân

5- el-Fethu’l-Mubîn fî Cumleti min Esrâri’d-Dîn

6- el-lrşâdu’t-Tâlibîn ilâ Merâtibi Ulemâi’l-Amilîn 7a- el-Mîzânu’s-Suğrâ (el-Hıdrîyye)

7- el-Mîzânu’ş-Şa’râniyye el-Kübrâ

8- Levâkihu ’l-Envâri’l-Kudsiyye fî Beyâni Kavâidi’s-Sûfîyye

9- Sevâtiu’l-Envâri’l-Kudsiyye fîmâ Sadarat bihi ’l-Futûhâti’l-Mekkiyye

10- el-Kavlu’l-Mubîn fi’r-Reddi an Muhyiddîn

11- el-Kibrîtu’l-Ahmerfî Beyâni Ulûmi’s-Sâihi’l-Ekber

12- Tenbîhu’l-Muğterrîn fi’l-Karni’l-Aşir alâ mâ Halefehu fîhi Selefehumu’t- Tâhir

13- el-Envâru’l-Kudsiyye fî Beyâni (marifeti) Adâbi’l-Ubûdiyye

14- Meşâriku’l-Envâri ’l-Kudsiyye fî Beyâni’l-Uhûdi’l-Muhammediyye 15 – Medâriku’s-Sâlikîn ilâ Rüsûmi Tarîki’l-Arifîn

16- el-Bahru’l-Mevrûd fi ’l-Mevâkiti ve’l-Uhûd

17- Mevâzînu ’l-Kâsirîn mine’r-Ricâl

18- Virdu’r-Resûl

19- Muhtasaru Tezkireti’l-Kurtubî

20- İrşâdu ’l- Muğaffelîn mine’l-Fukahâ ve’l-Fukarâ ilâ Şurûti’s-Suhbeti’l- Umerâ

21- Keşfu’l-Gumme an Cemîi’l-Umme

22- Dureru’l-Havvâs alâ Fetâvâ (menâkib) Seyyidi Ali el-Havvâs

23- el-Cevâhir ve’d-Durer

24- el-Mevâzînu’d-Durriyye’l-Mubeyyine li Akâidi ’l-Firaki’l-Aliyye

25- en-Nefehâtu’l-Kudsiyye fî Beyâni Kavâidi’s-Sûfîyye

26- Reddu’l-Murîdi’s-Sâdik mea Ferâidu’l-Hâlik

27- el-Bedru’l-Munîr fî Garîbi Ehâdisi’l-Beşîri’n-Nezîr

28- el-Ecvibetu’l-Merdiyye an Eimmeti’l-Fukahâ ve’s-Sûfîyye

29- Behcetu’n-Nufûs ve’l-Ahdâk fîmâ temâyaza bihi’l-Kavnu mine’l-Edeb ve’l-Ahlâk

30- Hukûku İhveti’l-lslâm

31- Miftâhu ’s-Sırri’l-Kudsî fî Tefsîri Ayeti’l-Kursî

32- el-Cevheru’l-Masûn (el-Maknûz) ve’s-Sırri’l-Markûm fîmâ Tunticuhu’l- Halva mine’l-Esrâri ve’l-Ulûm

33 – Reddu fi’l-Kavâidi’l-Keşfiyye’l-Muveddidiha li-Meâni’s-Sıfati’l- İlâhiyye

34- el-Keşf ve ’t-Tebyîn

35- el-Cevheru’l-Masûn fî İlmi Kitâbillâhi ’l-Meknûn

36- Sırru ’l-Mesîr ve’t-Tezevvud li-yevmi’l-Masîr

37- Minahu’l-Minne fi’t-Telebbüs bi’s-Sunne

38- Reddu fî Ehli’l-Akâidi’z-Zâiğa ve Umûru Tenfâu men Yurîdi’l-Havde fî İlmi’l-Kelâm

39- Reddu’l-Fukarâ anDave’l-Velâya’l-Kübrâ

40- el-Minahu’s-Seniyye ale’l-Vasiyye el-Matbûliyye

41- el-Ahlâku’l-Matbûliyye ve’l-Mufâda mine’l-Hadre’l-Muhammediyye alâ Seyyidinâ Abdullah el-Matbûlî

42- Dîvân

43- et-Tenbîh mine’n-Nevmi’l-Ahyâr

44- Levâkihu’l-Envâr fî Tabakât (es-Sâdat) el-Ahyâr (et-Tabakâtu’l-Kübrâ)

45- Letâifu’l-Minen ve’l- Ahlâk fî Beyân Vucûbi’t-Tahaddus bi- Nimetillâh ale’l-İtlâk

46- el-Mukaddimetu’n-Nahviyye fî İlmi’l-Arabiyye

47- Lübâbu’l-İ’râbi’l-Mânii mine’l-Lahni fi’s-Sunneti ve’l-Kitâb

48- Muhtasaru Tezkireti’s-Suveydî

49- ed-Dureru ve’l-LumafîBeyâni ’s-Sıdki fi’z-Zuhdi ve’l-Verâ

50- ed-Dureru’l-Manzûm fî Zuhdi’l-Ulûm

51- Adâbu’l-Fukarâ

52- el-Menhecu’l-Mubîn fî Beyâni Edilleti Mezâhibi’l-Muctehidîn

53- el-Mevâzînu’l-Zehâbiye’l-Mubeyyine li-Akâidi’l-Fırka’l-Alîyye

54- el-Mekâsidu’l-(Minhâc) Arifin (Abidîn)

55- Vesâya’l-Arifîn li-A’vâmi’t-Tuccâri ve’l-Fukarâi ve’l-Mu ’minîn

56- Şerhu’z-Zâirât 

57- Fethu’l-Mubîn fî Zikri Şaiu min Esrâri’d-Dîn

58- Tenbîhu men Yalhu alâ Sıhhati’z-Zikri bi-lsmi “Hû”

59- Adâbu’l-Murîd

60- Reddu’l-Feth fî Te’vîli el-Matbûlî sadare ani’l-Kummâl mine’ş-Şath

61- Tathîru’z-Zavâyâ min Habâisi’t-Tavâyâ

62- Hâtimetu fî Cumleti’s-Sâliha mine ’l-Belâyâ

63- Hâdi’l-Hâirîn ilâ Rusûmi Ahlâki’l-Arifîn

64- Tabakâtu’s-Sebîli’l-Murîdi’s-Sadîk mea men Yurîdi’l-Hâlik

65- el-Esiletu ve’l-Ecvibe

66- Virdu’l-Aktâbi’l-Aktâb

67- Mizânu’l-Kâsirîn vahyâ Reddu fî hâli badi’l-Mutasavvifa mimmen yeddâûne’l-Velâyâ

b-) Joseph Schacht, Brockelmann’ın vermiş olduğu bu listeye şu eserleri ilâve etmiştir :

1- Mufahhimu’l-Akbâd fî Beyâni Mavâddu’l-lctihâd

2- Levâihu’l-Hazelân alâ kulli men lemya’mel bi’l-Kur’ân

3- Haddu’l-Husâm alâ men evcebe’l-A’mel bi ’l-llhâm

4- et-Tatabbu’ ve’l-Fahs alâ hukmi’l-llhâm izâ hâlefe’n-Nâs

5- el-Burûku ’l-Hevâtif li’l-beşer fî a’mâli’l-Hevâtif

6- Tenbîhu’l-Eğbiyâ alâ Katra min Bahri Ulûmi’l-Evliyâ

7- ed-Durru’n-Nazîm fî Ulûmi’l-Kur’âni’l-Azîm

8- Kitâbu’l-lktibâs fî ilmi’l-Kıyâs

9- Muhtasaru Kavâidi’z-Zerkeşî

10- Minhâcu’l-Vusûl ilâ ilmi’l-Usûl c-) Abdurrahman Hasan Mahmud ise Şa’rânî’nin eserlerinden şunlara yer

verir

1- Muhtasaru Ferâidu’l-Kalâid  

2- Edebu’l-Murîdi’s-Sâdik

3- en-Nûru’l-Fârik Beyne’l-Murîdi’s-Sâdiki ve Gayru Sâdik

4- Muhtasaru Hedyi’n-Nebevî

5- Keşfu’l-Kinâi an Vechi’s-Semâ’

6- Muhtasaru’l-Mudevvene (Mudevvenetu el-İmâm Mâlik)

7- Menhecu’s-Sıdki ve’t-Tahkîk fî Teflisi Gâlibi muddai’t-Tarîk

8- el-Minenu’l-Vustâ

9- el-Minenu’s-Suğrâ

10- es-Sırru ’l-Merkûm fîmâ İhtesse bihi Ehlullâhi mine’l-Ahlâki ve’l-Ulûm

11- el-Mefâhir ve’l-Meâsir fî Beyâni Ulemâi’l-Karni’l-Aşir

12- Tehâretu Ecsâmu’l-Muvahhidîn min Sûi’z-Zanni bi’l-Muslimîn

13- el-Menheceu’l-Mutahhar li’l- Kulûbi ve’l-Fuâdi min Sûi’z- Zanni bi- Ahadin mine’l-İbâd

14- Muhtasaru’l-Mu’cizât ve’l-Hasâis

15- Behcetu’l-Ebsâr vel’-Fuhûm fî mâ temeyyeze bihi Ehlullâhi mine’l-Ahlâki ve’l-Ulûm

16- Tahâretu’l-Cismi ve’l-Fuâd min Sûi’z-Zanni bis-Suadâi mine’l-İbâd

17- el-Menhecu’l-Mubîn fî Beyâni Ahlâki’l-Ulemâi ve’s-Sâlihîn

18- Vasâya’l-Arifîn el-Muktebeseti min Hadreti Rabbi’l-Alemîn

19- ed-Dureru’l-Madiyye fî Beyâni’l-Ahlâki’l-Matbûliyye

20- ed-Dureru’s-Seniyye fî Şerhi ’l-Vasiyyeti’l-Matbûliyye

21- el-Fusûl-fîİlmi’l-Usûl

22- el-Kavlu ’l-Mubîn fî Delîli Lebsi’l-Hirkati ve ’t-Telkîn

23- Neshu Mubâyiatu’l-Yehûd ve’n-Nasârâ

24- el-İşâratu fî Şerhi Hadîsi’l-İstihâre

25- el-Ahlâk (es-Suğrâ)

26- el-Kavâidu’l-Keşfıyye el-Muvaddiha li-Meâni’s-Sıfâti’l-İlâhiyye

27- en-Nûru’z-Zâhir fî Ecvibeti inde’l-Ekâbir ve’l-Esâğir

28- Mîzânu’l-Akâidi’ş-Şa’rânîyye el-Mukayyide bi’l-Kitâbi ve’s-Sunne

29- İrşâdu ’t-Tâlibîn ilâ Ulûmi’l-Arifîn

30- İrşâdu ’t-Tâlibîn ilâMerâtibi’l-Ulemâi’l-Amilîn

31- el-Mîzânu’ş-Şa’râniyye el-Mukarrire li-Cemîi Akaidi Ehli’s-Sunneti’l- Muhammediyye

32- Tehâratu’l-Cismi ve’l-Fuâd min Sûi ’z-Zanni billahi Teâlâ ve’l-lbâd 33 – Muhtasaru Tehârati’l-Cismi ve’l-Fuâd (alâ’n-Nısfi minhu)

34- Tathîru Ehli’z-Zevâyâ ve’r-Revâk min Habâisi’t-Tavâyâ ve’l-Ahlâk

35- Tahâratu’l-Cismi ve’l-Cenân min Sûi’z-Zanni billâhi ve’l-Melâiketi ve’l- Cân

36- el-Mîzânu’ş-Şa’rânîyye fîBeyâni Akâidi Ekâbiri’s-Sûfîyye

37- el-Kavâidu’s-Seniyye fî Tevhîdi Ehli’l-Husûsiyye

38- ed-Dureru’l-Meknûn ve’l-Cevheri’l-Masûn

39- Muhtasaru’t-Terğîb ve’t-Terhîb

40- Seneduhu fî Kırâati’l-Kutub min Tarîki’l-Huffâz Celâleddîn es-Suyûtî

41- Zemmu’r-Re’yi ve Tebrîu’l-Eimmeti’l-Muctehidîn minhu

42- Muhtasaru Akîdetu’l-Beyhâkî

43- el-Fulki’l-Meşhûn (Beyânu enne mâ aleyhi et-Tasavvuf huve mâ aleyhi’l-Ulemâi’l-Amilûn

44- el-Akâid

45- Rubu’l-lbâdât (alâ Mezhebi’s-Sûfîyye)

46- Tefsîru’l-Ahlâm

47- Tefsîru’l-Kurâni’l-Kerîm (alâ Vechi’ş-Şerîati ve’l-Hakika)

48- Esrâru’ş-Şerîa

d-) Diğer bazı Kaynaklarda geçen eserleri:

1- el-Ahlâku ’z-Zekiyye ve’l-Ulûmi’l-Leduniyye

2- Şerhu Cemu’l-Cevâmi

3- et-Tirâzu’l-Ebhec alâ Hutbeti’l-Menhec

4- Fethu’l-Vehhâb fî Fedâili’l-Ali ve’l-Ashâb

5- el-Kavlu’l-Mubîn fî Beyâni Adâbi’t-Tâlibîn

6- Kitâbu’l-Minen ve’l-Ahlâk fî Beyâni Vücûbi’t-Tahaddus bi-Nimetillâh

7- Muhtasaru’l-Elfiyye (İbn Mâlik’in Elfiyesi)

8- Menu’l-Mevâni

9- el-Menhecu’l-Mubîn fî Ahlâki’l-Ârifin183

10- Edebu’l-Kudât

11- Muhtasaru Suneni’l-Beyhâkî

12- Menhecu ’s-Sıdki ve’t-Tahkîk fî Teflîsi Gâlibi’l-Muddâîne li’t-Tarîk 13 – Alâmâtu’l-Hazelân alâ men lem Ya’mel bi’l-Kur’ân

D- Bazı Eserlerinin Tanıtımı:

1- Letâifu’l-Minen ve’l-Ahlâk fî Vücûbi’t-Tahaddus bi-Ni’metillâhi ale’l- İtlâk :

Şa’rânî, 961/1554 senesinin başında gördüğü bir rüya üzerine ölümünün yaklaştığını hissederek otobiyografisini yazmaya başladı. Şa’rânî’nin yalnızca kariyerini değil aynı zamanda onun karakterini ve kişiliğini yansıtan Letâifu’l-Minen sayesinde Şa’rânî hakkında bilinenler İslâm tasavvufunun diğer şahsiyetleri hakkında bilinenlerden daha fazla olmuştur.

Eserin isminin ilk yarısı, Şazeliyye tarikatı tarihinin en kapsamlısı olarak kabul edilen ve eş-Şâzilî’nin biyografisinin verildiği Tâcuddin ibn Atâullâh el- İskenderî (709/1309)’nin Letâ’ifu’l-Minen adlı eserinden; ikinci yarısı ise, Celâleddin es-Suyûti (öl.911)’nin et-Tahaddüs bi-Nimetillâh isimli otobiyografisinden iktibas edilmiştir.

Şa’rânî, Letâifu’l-Minen’ de ismi, nesebi, ailesi, eğitimi, hocaları, öğrencileri, eserleri, mânevî mücahedisi, Kahire’de meydana gelen hâdiseler, dönemindeki sûfî toplumu, Osmanlı kadılarına nazaran içinde bulunduğu konum ve yaşamının en sıradan olayları hakkında bilgiler vermiştir. Ancak Şa’rânî’nin bu eseri yazmasının asıl sebebi yukarıda sayılan başlıklar hakkında mâlûmat vermek değildir. Eser, yazılış amacını göstermesi bakımından anlamlı bir başlık taşımaktadır. Eserin isminde de geçen Allah’ın nimetlerini anma vücubiyeti “ve Rabbinin nimetlerini anlat…” ayeti ile temellendirilmiştir. Şa’rânî hayat hikayesini, Allah’ın ihsân ettiği lütuflardan, yaşamış olduğu kerâmetlerden ve Allah’ın inâyeti ile ihsân edilen güzel niteliklerden/ahlâklardan dolayı Allah’a olan şükrünü ifâ etmek üzere kaleme almıştır.

Bazı batılı araştırmacılar Letâifu’l-Minen’i kişisel bir övgü, bencillik ve kibir olarak nitelendirmiş ve bu yüzden bu eseri bir “outhagiography” “övgü otobiyografisi” olarak görmüşlerdir. J. Spencer Trimingham The Sûfî Orders in İslam adlı eserinde Şa’rânî’nin otobiyografisi hakkında şunları söyler:

“Şa’rânî, Letâifu’l-Minen’de kendisi hakkında bir takım şeyleri açıklamıştır. Bu gerçek bir mânevi otobiyografi değil, kendisine Allah’ın ihsan etmiş olduğu mânevi nimetlerin ve niteliklerin bir listesinden oluşan bir çeşit kişisel menâkıb kitabıdır. (Bu listedeki) her bir örnek tüm devirlerdeki sûfîlerin tecrübelerinden edinilenlere uygunluk arz etmektedir. Başka bir deyişle o kendi övgü biyografisini yazmıştır.

Joseph Schacht’ın eser hakkındaki değerlendirmesi ise şu şekildedir:

“Mânidâr bir şekilde Menâkibu Nefsihi adını verdiği hâl tercümesinde Allah’ın onu başkalarından üstün tutarak fevkalâde rûhi ve ilâhî mevhibelerle temâyüz ettirdiğini, bu suretle, Allah, melekler ve peygamberlerle münâsebet tesis etmek, kerâmet göstermek, kâinâtın sırlarına nüfûz etmek gibi üstün melekeler ihsan ettiğini söyleyip Allah’a şükrederek zâhiri bir tevâzû perdesi altında övünür.”

Ancak Şa’rânî, Allah’ın kendisine ihsan etmiş olduğu nimetleri açıklamakla kendisini övmeyi, ahlâkını, menâkıbını zikretmeyi ve kardeşlerine karşı övünmeyi değil, Allah’a olan şükrünü bildirmeyi amaçlamıştır. Ayrıca Şa’rânî, otobiyografi yazma konusunda dünyevî başarıyı Allah’ın lütfunun gerçek bir göstergesi olarak gören Şazelî tarikatının prensiplerinden ve kendisinden önce otobiyografi kaleme alan Suyutî gibi alimlerin görüşlerinden istifade ederek onların takipçisi olmuştur.

Michael Winter ise, A.E. Shmidt’in, Şa’rânî’nin diğer eserlerinden hiçbirisi için olmayacak kadar Letâifu’l-Minen’in, tam bir kişisel övgüye kapıldığı için batılı ilim adamlarının Şa’rânî’ye karşı şüpheli tutumlarını harekete geçirdiğine işaret ettikten sonra, Şa’rânî’nin otobiyografisinde göstermiş olduğu kişisel övgüyü eleştirenlere karşı şunları söylemiştir:

“…Ancak, Şa’rânî, bu şekilde yazan yani övgüyle Allah’a şükür ve erdemlerini tek tek anlatan ne tek ne de ilk kişidir. Şa’rânî, benzer bir başlık taşıyan bir kitap yazan -et-Tahaddus bi Nimetillâh- Suyutî’nin kendisinden önceki kuşağın en seçkin ilim adamı olduğundan söz eder. Suyutî, Şa’rânî’nin dinî tutumlarına kuvvetli bir etkide bulunmuştur. Ayrıca Şa’rânî, hem Suyutî hem de kendisinin bağlı olduğu Şazilî tarikatının edebî geleneği çizgisinde olan bir kimsenin kendi faziletlerini ve cömertliklerini beyân ederek Allah’a karşı minnettârlık göstermesi gerektiğini ifade eder. Bir kimsenin cennete girmesinde maneviyât olduğu kadar nimetlere şükretmek de Şa’rânî’nin dini düşüncesinde temel bir unsurdur.”

Şa’rânî, nimetlerinden dolayı Allah’a olan şükrünü dile getirdiği Letâifu’l- Minen’de yaşamını, ahlâkını ve öğretilerini manevî bakımdan ilerlemek isteyen kimseler için değerli bir örnek olarak görmüştür. Şa’rânî, otobiyografisini yazma sebeplerinden birincisini şu şekilde açıklar:

“(Bu eseri) Kardeşlerimin ahlâk konusunda beni örnek almaları, onlarla ahlâklanmaları ve bundan dolayı yüce Allah’a şükretmeleri için (telif ettim.) Yıllarımı, bu ahlâkla ahlâklanarak geçirdim. Ancak kardeşlerim bunu idrak edemediler. Onlara bu ahlâkla ahlâklanmalarını emrettim ancak onlar dinlemediler. Bir gün onlardan bir grup bana şöyle dedi: ‘Ahlâk konusunda asrımız ehlinden hiç kimseyi, bize emretmiş olduğun ahlâkla ahlâklanmış olarak görmedik.’ Onlara şöyle dedim: ‘Bu kitapta size zikrettiğim ahlâkî niteliklere bakınız! Her bir ahlâkla ahlâklandığımı göreceksiniz. Öyleyse onlarla ahlâklanmanızı terketme hususunda bir mazeretiniz kalmayacaktır…”

Şa’rânî, otobiyografisini yazarken kendisinden önce yazılan otobiyografilerden istifade etmiş ancak otobiyografi yazımında yeni ve özel bir metin oluşturmayı tercih etmiştir. Erken dönem Arapça otobiyografiler birkaç değişik yöntemle yazılmıştı. Bazıları rivayet tarzında, diğerleri ise biyografik suretlerinden biraz farklı olan kişisel yazım tercemeleri şeklindeydi. Şa’rânî’nin otobiyografisi modern dönem öncesi bilinen tüm otobiyografiler içerisinde en geniş kapsamlı olanıdır. Eser kronolojik olarak düzenlenmediği gibi rivâyet temâlarına göre de düzenlenmemiştir. Eserin yapısı oldukça dağınık ve tekrarlı bir biçimdedir. Allah’ın yazara yaşamı boyunca ihsân etmiş olduğu nimetler anekdotlarla tek tek aktarılmış ve yaşamından çıkartmış olduğu pratik ahlâk ilkeleriyle donatılmıştır.

Şa’rânî’nin otobiyografisinin tarihi değeri sadece geniş kapsamlı olmasına dayanmamaktadır. Arap edebiyatı geleneğinde otobiyografik faaliyeti dikkate alan bu eser, sosyal ve ahlâkî belirsizliklerin dile getirilmesi bakımından daha büyük bir öneme sahiptir. Şa’rânî’nin yaşadığı dönemde Mısır toplumunu ele alan tarihçilerin azlığı sebebiyle, toplumun sosyal ve ahlâkî bakımdan aydınlatılmasında kaynak bakımından bir yetersizliğin olduğu görülmektedir. Şa’rânî’nin Letâifu’l-Minen’ve biyografik ve otobiyografik unsurlara yer veren et-Tabakâtu’l Kübrâ, el- Bahru’l-Mevrûd, et-Tabakâtu’s-Suğrâ ve el-Ahlâku’l-Matbûliyye gibi diğer eserleri bu boşluğu doldurmaktadır. Şa’rânî’nin özellikle otobiyografisi ve diğer eserleri, XVI. yüzyıldaki Mısır toplumu hakkında sosyal, kültürel, ilmî ve ahlâkî bakımdan pek çok mâlumat sunmaktadır.

Letâifu’l-Minen bir önsöz, bir giriş, on altı bölüm ve bir hâtimeden oluşmaktadır. Şa’rânî’nin otobiyografisi bir pratik ahlâk kılavuzudur. Her pasaj ““Rabbimin bana ihsân etmiş olduğu nimetlerdendir…” cümlesiyle başlar. Eşsiz faziletlerini başkalarının davranışlarıyla karşılaştırır. Kendi davranışlarını, ahlâkını örnek olarak takdim eder. Davranışlarının pek çok vecizesi aynı şekilde sûfîlere dair diğer ahlâk kitaplarında çoğunlukla el-Ahlâku’l-Matbûliyye’de tekrarlanmıştır. Ancak burada başlıklar “onların ahlâkındandır…” şeklindedir.

Şa’rânî’nin otobiyografisinin en önemli özelliklerinden birisi esere yazmış olduğu önsözüdür. Şa’rânî burada kendisini otobiyografi yazmaya sevk eden sebepleri açıklamıştır. Şa’rânî’nin bu önsözünün, otobiyografi yazımına dair ahlâkî ve tarihî konuların ele alındığı klasik dönem sonrasından günümüze ulaşan birkaç metinden birisi olduğu belirtilmiştir. Şa’rânî’nin Letâifu’l-Minen e yazdığı önsözün bir savunu olduğunu Dwight F. Reynolds şöyle dile getirir:

“Onun önsözü otobiyografi yazımına bir dizi sebep ve bu tür metinlerin önemi hakkında bir dizi argüman olarak tertip edilmiş olmasından dolayı edebî bir faaliyet olarak bir otobiyografi savunusu oluşturmaktadır. Bunlardan bir bölümü daha önceki yazarlardan özellikle Celâleddin es-Suyûti’den iktibas edilmiş, diğer bir bölümü ise bizzat Şa’rânî tarafından yeni bir biçimde şekillendirilmiştir ”

Arap edebiyatı tarihinde XV. yüzyıla kadar yazılan otobiyografiler savunmasız yazılmıştır. Ancak XV. ve XVI. yüzyıl boyunca yavaş yavaş bir gelenek haline gelen farklı bir “otobiyografik endişe” düşüncesi, bir otobiyografi yazımını güvenilir kılmak ve değişik yollarla otobiyografinin statüsünü korumak için yazarları harekete geçirmiştir. Şa’rânî’nin önsözü ve girişi modern dönem öncesi Arap edebiyatında otobiyografinin önemli konularının en çok detaylandırıldığı tek örneği teşkil eder. Şa’rânî’nin önsözü, onu kendisini beğenmişlik, ve kibirle itham edebilecek olan okuyucuların eleştiride bulunmalarını engellemeyi amaçlamaktadır. Esere önsöz içerisinde otobiyografi yazımının bir savunusu yerleştirilerek önceden eleştirileri engelleme arzusu çok belirgin bir biçimde XV. ve XVI. asırda görülen bir olgudur.

Şa’rânî önsözüne otobiyografisinin yazımına neden olan beş sebebi sıralayarak başlar. Bu sebepler önsözü takip eden yirmi sayfalık giriş bölümünde genişletilmiştir.

Şa’rânî, kendisini otobiyografi yazmaya sevk eden sebepleri şöyle sıralar:

1- Kardeşlerimin (ihvân) ahlâk konusunda beni örnek almaları, onlarla ahlâklanmaları ve bundan dolayı Allah’a şükretmeleri için,

2- Ölümümden sonra da kitap kaldığı sürece şükrümün devam etmesi için,

3- Asrımın insanlarını şeriat kitaplarının ezberlenmesinde beni örnek almaları için ilim ve ameldeki derecem konusunda bilgilendirmek için,

4- Menâkıbımdan birşeyler zikretmek isteyen kardeşlerimi araştırma yapmaktan kurtarmak, geçmiş dönemlerde âlimlerin ve sâlihlerin menâkıblarını bir araya getiren kimselerin yaptığı gibi (menakıbıma) fazlalık ve eksiklik karıştırmaları ihtimaline karşı (kendi yazdığım menâkıbıma) uymaları için.

5- (Bu eseri yazmada) Selef-i Sâlihîn’i kendime örnek almamdır. Yüce Allah’ın nimetlerini anlatarak, insanların ilim ve tarikatı kendilerinden öğrenmeleri için kendi durumlarını açıklayarak tabakât’larında menâkıblerini zikreden bir grup benden önce gelmiştir.

Şa’rânî’nin, giriş bölümünde de, kendisine yönelecek eleştirilere önceden engel olmaya çalıştığı açıkça görülmektedir. Şa’rânî, okuyucunun kendisini ve diğer otobiyografi yazarlarını eleştirmemeleri gerektiğini , Allah’a şükretmekle ilgili ayetleri, peygamberlerin Allah’a göstermiş oldukları şükür örneklerini, Hz. Peygamberin şükürle ilgili hadislerini ve başta manevî lideri Ali el-Havvâs olmak üzere, Ebu’l-Hasan eş-Şâzilî, İbrahim el-Matbûlî gibi sûfîlerin Allah’a şükür hakkındaki görüşlerini zikrederek, menâkıbını zikreden kimselerin Allah’a şükür görevini yerine getirdiklerini söyler. Şa’rânî, şükrü dil ile şükür, kalp ile şükür ve organlarla şükür olmak üzere üçe ayırır. Dil ile şükrü Allah’ın nimetlerini ikrar, kalp ile şükrü tüm nimetlerin Allah’ın ihsânı olduğuna inanma ve organlarla şükrü de amellerle Allah’a şükretme olarak açıklar. Dil ile yapılan şükrün kalp ile yapılan şükre mutabık olması gerektiğini, ve yine Ey Davud ailesi! Şükredin. Kullarımdan şükreden azdır! ayetine işarette bulunarak, dil ile yapılan şükrün amellerle desteklenmesi gerektiğine inanır. Şa’rânî, dil ile yapılan şükrün nimetleri ikrar etmekle mümkün olacağını söylerek, menâkıb yazımının da dil ile ikrar olduğunu göstermeye çalışır:

“Ey kardeşim bil ki, Allahu Teâlâ, bize ihsan etmiş olduğu nimetlerden dolayı şükretmemizi emreder. Bu Allah ’ın üzerimize farz kıldıklarındandır. Onun nimetlerini dilimizle, kalbimizle ve uzuvlarımızla saymamız mümkün değildir. Bununla birlikte Allahu Teâlâ dil, kalp ve organlarımızla ona şükretmemizi ister. Dilin şükrü ise ancak Allah’ın ihsân etmiş olduğu nimetleri ikrar etmekle mümkün olur. Nimetleri insanlara izafe etmememiz, onların vasıta olması sebebiyledir. (Allah’ın) bizim için su kanalından su çıkarması gibi. Gerçek şükür, su kanalına değil, kanaldan suyu çıkaranadır. Bir hâdis’te, ‘insanlara şükretmeyen, Allah’a şükretmez ’ buyrulmuştur. ”

Şa’rânî, kitabın son bölümünde bitiş tarihinin 960 (1552-53) yılı olduğunu söyler. Ancak bu tarih kaba taslak olarak ifade edilmiş olmalıdır. Çünkü Şa’rânî Letâifu’l-Minerfde daha sonraki olaylar ve tarihlerden söz etmiştir. Örnek olarak 961 yılında gördüğü bir rüyayı anlatır. G.Flügel de eserin bitiş tarihi olarak 967 yılını tespit etmiştir:

“Şa’rânî tarafından 967 yılı ortalarında (1560) tamamlanan ve bir önsöz, 16 bölüm ve bir sönsöz ‘den oluşan “Letâifu ’l-Minen ve ’l-Ahlâk fî Beyâni vücûbi ’t- Tahaddusi bi Ni’metillâh” adlı eserin Dresden‘deki el yazması nüshasında yaptığım ayrıntılı inceleme sırasında yazarın yazdığı eserlerin bir listesine ulaştım. Yazar bunları aşağı yukarı yayın tarihlerine göre düzenlediği için bu listenin o yıla kadar olan bütün eserleri kapsamaları yanında bu eserlerin sırası da temin edilmiş oldu ki bu sıralama edebiyat tarihi açısından hiç de önemsiz değildir.”

2- Tenbîhu’l-Muğterrîn fî’l-Karnî’l-Âşir alâ mâ Halefehu fîhi Selefehumu’t-Tâhir:

Tenbîhu’l-Muğterrîn, Hz. Muhammed’in, onun sahabelerinin, halifelerin, müçtehit imamların ve âlimlerin nasıl bir yaşam modeli sunduklarını ve nasıl bir dindarlık bıraktıklarını göstermeye çalışan bir ahlâk eserdir:

“Bu kitap, hacim itibariyle küçük, fakat muhtevasının kıymet ve önemi bakımından büyük bir eserdir. Ben bu kitabımı, Allah’a ve Allah’ın kullarına karşı vazifelerini nasıl yerine getirdiklerine dair Selef-i Sâlihîn’in sîret ve ahlâkından alınmış örnekler vermek suretiyle vücuda getirdim. Büyük bir itina ile altın yazı yazarcasına, kitap ve sünnete uygun olarak yazdım.”

Şa’rânî, eserini yazmaya başladığı zaman yeterli kaynağa sahip olamadığı için büyük bir sıkıntıya düştüğünü belirterek, bu kaynak yetersizliğini bir şahsın kendisine, baş tarafı noksan olan ve yaklaşık hicrî beş yüzlerde kûfî bir yazıyla yazılmış bir kitap getirmesiyle giderdiğini şöyle anlatır:

“Bu kitabı yazmaya başladığım zaman, yanımda gerekli maddeler ve kaynaklar olmadığı için büyük bir sıkıntı ve tutukluk içindeydim. Bir gün yanıma bir şahıs geldi. Elinde kûfi yazıyla yazılmış bir kitap vardı. Baş tarafı noksan olan kitabın yazılış tarihi beşyüz küsürdü. Kitap Islâmın birinci ve ikinci nesilleri olan sahabe ve tabiîne mensup temiz ve iyi geçmişimizin halleriyle doluydu. Kitabın yazarının İmâm Mâlik’in akranlarından Yeki’ b. Cerrâh’tan rivayette bulunduğunu gördüm. Buna çok sevindim ve bu kitabımı bu eserle sağlamlaştırdım.”

Şa’rânî, bu eserini tasavvuf ve ahlâk ile iştigal eden âlimler için baş referans kitabı olarak görmüş ve bu yönüyle, o asırda, fıkıh ilmi ile iştigal eden âlimlerin fıkhî hüküm vermek için kullandıkları temel eserlerden birisi olan İmâm Nevevî (öl.962)’nin el-Minhâc adlı eserine benzetmiştir:

“Bizim bu Kitabımız, İmam Nevevî’nin el-Minhâc adlı eserine benzer, nasıl ki, fıkıh ilmi ile iştigal eden asrın âlimleri onun kitabındaki bilgi ve tercih edilmiş meselelerle insanlara fetvâ veriyorlarsa, ahlâk ve tasavvuf ilmiyle iştigal eden sûfîyye ulemâsı da bu kitapta güzelce yazılmış ve nakledilmiş bilginlerle fetvâ verirler. Çünkü ben onu tâbiinden ilimleriyle âmil âlimlerden gelip geçmiş büyüklerin ahlâk ve efâli ile; ve tasavvufa girdiğim ilk günlerde Allah’ın bizzat bana ahlâklanmayı lutfettiği ahlâk ile sağlamlaştırmışımdır.”

Eserde yer alan her bölüm başlığı “Selef-i Sâlihîn’in ahlâkındandır” veya “Onların ahlâkındandır” şeklindedir. Tenbîhu’l- Muğterrîn, hadis-sünnetten ya da sahabe ve tâbiûn’un sözlerinden, uygulamalarından çıkarılan dindârlık ve ahlâk ilkeleri ile donatılmıştır. Örneğin, Hz. Peygamberin “Sevdiğini Allah için sevmek, sevmediğini de Allah için sevmemek, imanın en sağlam kaidelerindendir.” hadisi zikredilmiş ve Ali b. Huseyn, Abdullah b. Mesud, Süfyan es-Sevrî, Muhammed b. el-Hanefiyye, Ahmed b. Hanbel’in bu hadisle aynı mahiyetteki sözleri ve uygulamaları nakledilerek bu ahlâki tutum “Onların, (Selef’in) güzel ahlâkından birisi de tepki ve gayretleri Allah içindi ve eksiksizdi” şeklinde ahlâki bir ilke olarak takdim edilmiştir. Yine Hz. Peygamberin “Cehennemde ‘hephep’ denilen bir vâdi vardır. Allah bu vadiyi, zalimler ve zâlim hükümdarların meclisine gidip onlara kavuk sallayan âlimler için yaratmıştır” hadisi ve Basra vâlisinin Mâlik b. Dinâr’a “Ey Mâlik, bize karşı bu kadar ağır

konuşabilmen ve bizi mukabele etmekten aciz bırakan şey nedir biliyor musun? Dünyaya metelik vermemen ve bizden bir beklediğinin olmamasıdır ” sözüyle Mâlik b. Dinâr’ın bu konudaki tavrı örnek gösterilerek “onların (selefin) ahlâkından birisi de dinî bir zarûret veya mâruf ile emretmek gibi bir maslahat olmadığı halde devlet kapılarını aşındıran kardeşlerine yakınlık göstermezlerdi” şeklinde ahlâki bir ilke olarak zikredilmiştir.

Şa’rânî, bu eserini telif etmesinin en önemli sebeplerinden birisini de şu şekilde açıklar:

“Onuncu yüzyılın ikinci yarısında Mevlânâ Sultan Süleyman b. Osman (Kanuni Sultan Süleyman) ’ın bir miktar malı, işçiler ve başkaları tarafından çalınmıştı. Hırsızların meydana çıkması ve çalınan malın bulunması için hükümdarın idâri memurları tarafından gerektiği gibi ciddi bir şekilde araştırma ve soruşturma yapıldığını müşahede ettim. Tabii onlar bunu hükümdarlarına bir yardım olarak yapıyorlardı. Onların hükümdarlarına yaptığı bu ciddi araştırma ve soruşturma gibi sultanlar sultanı, Allah resûlüne yardım olmak üzere İslâm ahlâkına ait bilgi esaslarından kaybolanların meydana çıkması için, şeriat âlimleri tarafından bir araştırma ve soruşturma yapıldığını görmedim. Hal böyle olunca, içimde İslâm dini hakkında büyük bir imân gayretinin canlandığını hissettim ve bu kitabı vücuda getirdim. Bu suretle zâhir ve bâtın ulemâsının elinde İslâm ahlâkına ait bilgi esaslarından kaybolmuş olanları güzelce meydana çıkardım. Bu zamanda bu kitap her fakîh ve sûfî için faydalı bir eserdir. diyebilirim ki, fakîh ve sûfîlerden hiçbiri onu mütalâa etmekten müstağnî kalamazlar.”

Şa’rânî’nin, yaşadığı dönemde selefin yaşam modelinden ve dindârlıklarından bir eser kalmaması kendisini bu eseri yazmaya sevk eden en önemli sebeplerden birisidir. Şa’rânî, eserini -Tenbîhu’l-Muğterrîn Avâhiru ’l-Karni ’l-Âşir alâ mâ halefû fîhi Selefuhumu’t-Tâhir-‘Onuncu asrın sonlarında hayırlı ve tertemiz seleflerine muhalif bir yol tutarak gurura kapılanlara bir uyarı olarak kaleme almıştır. Bu uyarı özellikle İslâm ahlâkının ilkelerinden uzaklaşan ve maddi menfaatler elde etmek için devlet ricâli ile yakınlaşan bazı tasavvufî çevreleri kapsamaktadır. Selefin ahlâkından uzaklaşan bu tasavvuf çevrelerin ahlâkına

bakanların tasavvuf yolunu din dışı olarak gördüklerini söyleyen Şa’rânî, zamanındaki sûfîler arasında İslâm ahlâkının benimsenmez ve tanınmaz olduğunu belirterek onların durumunu şöyle tasvir eder:

“Onlardan biri, gerçek tasavvuf yolundan nasibi olmayan birisine gidip ondan fenâ, bekâ ve şath hakkında kitap ve sünnetin tanımadığı bir takım kelimeler işitiyor ve bunları birkaç defa tekrar ediyor. Sonra kendisine bir cübbe ve sarık giydiriliyor ve Anadolu ’ya temsilci olarak gönderiliyor. Artık orada konuşmuyor, hep susuyor ve perhizkârlık yapıyor. Adamları kendisine bol bahşişler koparmak veya maaş bağlatmak için teşebbüse geçiyorlar. Vezirlere ve önde gelen devlet adamlarına vasıtalar koyuyorlar. Şeyh de bu suretle devlet bütçesinden kendisine ayrılan şeyi bir nevi hile yaparak elde ettiği için haram olarak elde etmiştir. Devlet adamları ise onu, iyilerden biri sanmışlardır.”

Şa’rânî ayrıca bu gibi kimselerin ilimsiz tasavvufundan da oldukça şikayetçidir:

“Bu kabil insanlardan biri, bir gün benim yanıma geldi. Bir bilgisi ve nasibi olmadığı halde fenâ, bekâ, gibi tasavvufa ait bahislere dalmaya başladı. Etrafında kendi adamları da vardı. Günlerce yanımdan ayrılmadı. Bir gün kendisine, abdestin ve namazın şartları hakkında biraz konuşuvermesini söylediğimde verdiği cevap: ‘Ben ilim hakkında hiçbir şey okumadım ’ sözü oldu. Kendisine dedim ki: ‘ Ey Kardeş, ibâdetlerin, Allah’ın kitabı ve Resûlünün sünnetine göre tashih edilmesi ittifakla vacibdir. Vacib ile mendunu, haram ile mekruhu birbirinden ayıramayan bir kimse cahil demektir. Ne zâhirde ne de bâtında cahil bir kimseye uymak ise asla câiz değildir.”

Şa’rânî, selefin ahlâkının bilhassa kendilerine yetiştiği büyük üstadların vefatıyla onuncu yüzyılın birinci yarısından sonra tam bir fetret devresine girdiğini belirtir. Onlardan; Ali el-Marsâfî, Muhammed Şinnâvî, Muhammed b. Davud, Ebubekir Hadîdî, Abdulhalim b. Muslih, Ebussuûdu’l-Cârihî, Tâcuddin Zâkir, Muhammed b. İnân, Ali el-Havvâs gibi hocalarını örnek olarak zikrederek onların ahlâki özelliklerini İslâm ahlâkından uzaklaşan tasavvufi çevrelerle karşılaştırır:

“Onların hepsi, zühd takvâ, ibâdet gibi İslâm ahlâkının en yüksek mertebe sindeydiler. Onlar, son derece darlık içinde bulunsalar dahi, valilerin verdikleri mallardan hiçbir şey kabul etmezlerdi. Helâlinden rızık buluncaya kadar açlığa katlanırlardı. Onlar, süslü atlara binmeyi kıymetli yüksek elbiseler giymeyi, çeşit çeşit nefis yemekler yemeyi kendilerine bir gaye ve murad edinmiş değillerdi… Hükümdarlar onlara Beytü’l-Mâl’den (devlet hazinesinden) kıymetli hediyeler, bol bahşişler verdiği ve kendilerine aylık bağlamak istedikleri zaman kabul etmez ve şöyle derlerdi: ‘Devlet hazinesindeki mal, ancak memleket ihtiyaçlarını, vatanı ve müslümanları korumakla görevli ordunun ihtiyaçlarını karşılamaya sarfedilmek üzere hazırlanmıştır. Bizler ise böyle âmme menfaatiyle ilgili bir iş ve vazife yapmış değiliz.”’

Şa’rânî, okuyuculardan “sizin bu kitabınızı mütalaa etmek, zamanımızdaki sûfîlerin kusurlarını meydana çıkarmaktadır. Kardeşlerinizin kusurlarını görmezlikten gelip ifşâ etmeseydiniz olmaz mıydı?” veya “Bu kitap neredeyse şu zamanda şeyhlere inanan bir kişi dahi bırakmayacak” şeklinde kendisini eleştirecek kimselere cevap olarak şunları söyler:

“Bizden önceki âlimler ve sûfîlerden pek çok kimse bu mahiyette eser vermişlerdir. Onlar, bu eserlerinde iyilerin ahlâkını da bildirmişler, kötülerin ahlâkını da… Hak yolundan samimî ve sâdık olanları da tanıtmışlar, yalancı ve sahte olanları da… Hakikaten saliki görünenleri de, gerçekten öyle olanları da… Onlar bu vazifelerini yaparlarken, Selef-i Sâlihîn’in ahlâkına muhalif olanların kötülüklerinin ortaya çıkmasında bir mazur görmemişlerdir.”

Şa’rânî, eserde sunmuş olduğu ahlâkî ilkelerin hepsine sahip olduğunu; bu ahlâk zamanımızda tanınmıyor, kendimden başka onunla ahlâklanmış bir kimseyi tanımıyorum şeklinde dile getirerek, kendisinin sahip olmadığı ahlâki özelliği tavsiyede bulunmadığına dikkat çeker. Şa’rânî bu tür ifadeleri daha önce Letâifu ’l- Minen’inde de görmüş olduğumuz gibi kendisini övmek amacıyla değil, başkalarının ahlâk konusunda kendisini örnek almaları ve Allah’a şükranda bulunmak amacıyla kullanmıştır. Şa’rânî ayrıca, Tenbîhu’l- Muğterrîn’de, sık sık kullanmış olduğu “Bu ahlâk zamanımızda tanınmaz oldu, akranlarım arasında birisinin bu ahlâkla ahlâklanmış olduğunu görmedim” şeklindeki ifadelerini din kardeşlerini küçük düşürmek için değil, bu ahlâka sahip olanların azlığını dile getirmek için kullandığını söyler.

Şa’rânî’ye göre bir müellifin yeni bir usûlle kaleme aldığı bir eserin331 müfessirler, muhaddisler, fıkıh ve usül âlimleri, nahiv, kelâm, tasavvuf âlimleri, beyân ve belâğat âlimleri tarafından tenkide uğramasının kaçınılmaz olduğunu bu durumda yeni bir eser kaleme alacak müellifin eserine koyacağı her mesele için tüm bu âlimlerin hepsiyle görüş alışverişinde bulunması gerektiğini bunun ise bir beşer için mümkün olamayacağını savunmaktadır.332 Bu yüzden eserini Kitap, sünnet ve din âlimlerinin görüşlerinden istinbat yoluyla vücuda getirdiğini, nakil yoluyla bildirdiklerini ise delil ve şahit göstermek için kullandığını vurgulayan Şa’rânî, kendisinin de eserini yeni bir usûlle meydana getirdiğini imâ ederek tenkide uğramasının kaçınılmaz olduğunu belirtir. Bu yüzden eserindeki herhangi bir yanlışını düzeltecek olanları müsamaha ile karşılayacağını ifade eder.

Tenbîhu’l-Muğterrîri’de selefin uygulamaları model alınarak ortaya konan İslâm ahlâkının ve gerçek bir tasavvuf ahlâkının ilkelerinin ortaya konulması ile aslında Mısır’daki İslâm toplumunun ve özellikle bazı tasavvufî çevrelerin durumu gözler önüne serilmiştir. Bu yönüyle eser aynı zamanda dönemin sosyal ve ahlâkî durumunu tasvir etmektedir. Çünkü, eserde yazar tarafından zikredilen ahlâkî ilkelerin toplumda tanınmadığı ve unutulduğu vurgulanmaktadır.

3- el-Envâru’l-Kudsiyye fî Ma’rifeti Kavâidi’s-Sûfîyye:

Şa’rânî, bu eserini, el-Envâru’l-Kudsiyye fî Beyâni’l-Uhûdi’l-Muhammediyye adlı eserinden sonra tasavvuf ehli olanlara bir metot ve usûl olarak kaleme almıştır. Bu kitapta târikâtın âdâbını, vaciplerini, menduplarını, esrarını, zevklerini, özelliklerini, bu yolda karşılaşılacak engel ve tehlikeleri ele almaktadır. Eser bu yönüyle bir tasavvufî eğitim kitabıdır.

Şa’rânî, pek çok eserinde olduğu gibi bu eserinde de eserini överek söze başlar ve bir mukaddime, üç bölüm ve bir hâtimeden oluşan eserin içeriği hakkında şunları söyler:

“Benden başkasının bu tarzda bir eser kaleme aldığını ve gerek kendi nefsine gerekse kardeşlerine benzeri biçimde nasihat ettiğini sanmadığım bu önemli risâlenin adını Risâletu’l-Envâri’l-Kudsiyye fî Beyâni Kavâidi’s-Sûfîyye (Sûfîyyenin Prensipleri Konusunda Kutsî Nurlar Risalesi) koydum. Bu eserimi bir mukaddime, üç bölüm ve bir hâtime olarak düzenledim. Mukaddime, bu kavmin (sûfîlerin) akidesi, zikir telkini konusundaki dayanakları, hırka giydirilmesi ve zikir âdâbı hakkındadır. Birinci bölümde, müridin kendisi hakkındaki âdâbı, ikinci bölümde, müridin şeyhiyle ilgili âdâbı, üçüncü bölümde, müridin kardeşleri ve şeyhinin arkadaşları ile ilgili âdâbı, hâtime bölümünde ise şeyh ve müride mahsus olmayan, bütün insanları ilgilendiren âdâb üzerinde durulmuştur. Bu risâlede yer alan her bölümde, selef ve haleften günümüze kadar gelen büyüklerin, okuyanların gözünü, gönlünü aydınlatan sözlerine yer verdim ki, bunların hepsi nasihat ve edep ihtivâ eden çok değerli sözlerdir. Bunlar arasında değersiz olduğu için kaldırıp atılabilecek bir tek kelime dahi bulunduğu düşüncesinde değilim.”

Şa’rânî, eserlerinde, onuncu asırda insanların İslâm ahlâkından uzaklaştıklarını, İslâm’ın emir ve yasaklarına riayet etmediklerini dile getirerek eserlerini bir nasihat olarak kaleme aldığını belirtir. Kendisi de bir tasavvuf mensubu olmasına rağmen tasavvuf ehli olanların da tasavvuf ilklerinden uzaklaşmalarından yakınır. Onuncu asrın bu durumunu şöyle anlatır:

“Hz. Yusuf (a.s.) ’u yemekle ithâm edilen kurdun şöyle yemin ettiği bize ulaşan haberler arasındadır: ‘Eğer Yusuf’u yediysem, Ümmet-i Muhammed (salla’llâhu aleyhi ve sellem) ’in onuncu asır meşâyihinden olayım.’ Hal böyleyken, hicrî onuncu asrın hicrî onuncu asrın ikinci yarısında yaşayan bizlerden birisinin tarikat iddiasında bulunması nasıl sahih olabilir ki bu kurt, bu asırda yaşayan bizim gibi birisi olmaktan Allah’a sığınmıştır.

Şa’rânî, Kahire halkının, dünyaya, dünya lezzetlerine, yemeye, giyinmeye olan düşkünlükleri ve bunları elde etmek için gayret göstermeleri sebebiyle bu tarikat şeyhlerinden uzaklaştıklarını dile getirir:

“Bir gün bir ticaret erbabına, ‘falan şeyhin meclisine niçin gitmiyorsun? ’ demiştim. Bana şu karşılığı verdi: ‘ Eğer o şeyhse ben de şeyhim. Zira, dünyayı o da benim sevdiğim gibi seviyor ve dünyalık elde etmek için o da benim gibi çaba sarfediyor. Hatta dünyalık elde etme konusunda benden daha hırslı. Çünkü bu amaçla o Rum diyarına yolculuk ederken, ben bunu yapmıyorum. Kimi zaman o salah ve takvayı kullanarak, dünya nimetleri elde ederken, ben böyle bir şeye tevessül etmiyorum. Dolayısıyla benim durumum onunkinden daha iyi.’ Bu cevap üzerine o zata karşılık vermek istedim, ancak gördüm ki, vakıa beni yalancı çıkar ıyor.”

Şa’rânî, tasavvuf ve tarikat sisteminin, onuncu asrın sonlarında kendilerine yetiştiği tarikat şeyhlerinin vefat etmesiyle bozulduğunu dile getirir. Kendilerine yetişmiş olduğu tarikat şeyhlerinin döneminde tarikatın saygın bir konuma sahip olduğunu, Memlük sultanlarından Sultan el-Gavrî, Tumanbay ve diğer devlet yetkililerinin onlara hürmette bulunduklarını söyler. Ancak kendilerine yetiştiği şeyhlerinin vefatlarından sonra ehliyetsiz olan ve şeyhlerinin izni olmaksızın insanların şeyhlik makamına oturduklarından yakınarak kendisini bu eseri telif etmeye sevk eden sebebi şöyle açıklar:

“Beni bu risaleyi kaleme almaya sevk eden sebep, tarikat şeyhlerine mahsus elbise giyip, onların dış görünüşlerine büründüğümüz zaman gerek kendi nefsim, gerekse kardeşlerim için nasihatte bulunmamın istenmesidir. O zaman her birimiz, kendisini, tarikat şeyhi zannetmişti. Ben de bu risaleyi yazdım ki, kimin hakikat üzere bulunduğunu ve kimin batıl yolda olduğunu ortaya koyacak bir ölçü olsun. Böylece kimin durumu bu risaledeki ölçülere uyarsa o kimse Allah’a hamdetsin ve kimin durumu da bu ölçülere uygunsuzluk gösterirse, o kimse de yalan yanlış iddialarından dolayı tevbe-i istiğfâr etsin.”

Şa’rânî bu eserini 961 yılında tamamlamıştır.

4- Levâkihu’l-Envâr fî Tabakâti’l-Ahyâr (et-Tabakâtu’l-Kübrâ):

“Tabakâtu’ş-Şa’rânîyyi’l-Kübrâ” olarak tanınan bu eser, Hz. Ebubekir’den başlayarak, sahabe, tâbiûn ve hicrî onuncu asra kadarki (952 senesine kadar) meşhur tasavvuf ehli zâtların menkıbelerine yer verilen bir eserdir. Eserin mukaddime bölümü tasavvufa giriş niteliği taşır. Tasavvufun temelleri, mezhep imamlarının tasavvufla ilişkisi, tasavvufun anlama metodu, tasavvuftaki bazı kavramlar, tasavvuf ehline yapılan mihnetler ve tasavvuf ehli zâtların bazı davranışlarının bir savunusu ele alınmıştır. Ayrıca Şa’rânî’nin bizzat gördüğünü belirttiği Muhyiddin İbn Arabî’nin Fahreddin er-Râzi’ye gönderdiği bir mektup nakledilmiştir. Mukaddime bölümünden sonra, sahabeden 24, tâbiinden 95, kadınlardan 17, meşâyihten 200 ve yaşadığı asrın şeyhlerinden 8 6 olmak üzere toplam 442 biyografiye yer verilmiştir.

Levâkihu’l-Envâr fî Tabakâti’l-Ahyâr, kendisinden sonra yazılan biyografi kitapları için bir kaynak olmuştur. Eser, bu dönemi ele alan kaynakların hemen hemen yok denecek kadar az olmasından dolayı büyük bir ehemmiyet arzetmektedir. Nitekim Şa’rânî’nin gerek Levâkihu’l-Envâr fî Tabakâti’l-Ahyâr gerekse bu eseri tamamlayıcı bir nitelikte olan et-Tabakâtu’s-Suğrâ isimli eserleri daha sonraki biyografi yazarlarına kaynaklık etmiştir. Necmeddin el-Gazzî’nin el-Kevâkibu’s- Sâire, İbn İmâd’ın Şezerâtu’z-Zeheb, Nebhânî’nin, Câmiu Kerâmâti’l-Evliyâ ve Abdurraûf el-Münâvî (öl.1031/1621)’nin el-Kevâkibu’d-Durriyye fî Terâcimi’s-

Sâdâti’s-Sûfîyye345 isimli eserlerinde dokuzuncu ve onuncu yüzyıla ait biyograifler için Şa’rânî’nin bu iki eserinin oldukça önemli bir kaynak olduğu görülmektedir.

Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, Şa’rânî biyografisi İslâm kültürü içerisinde tarihî bilgiler veren biyografi ve terâcim kitaplarından farklılık arz etmektedir. Eserde biyografik bilgiler yer almakla birlikte asıl amaç zâhid, âbid, sûfî ve ulemâya ait menkıbelerin zikredilmesidir. Şa’rânî’nin bu eserinde tarihi bir kaygı söz konusu değildir. M. Winter, bir tarih kaynağı olarak Şa’rânî’nin eserlerini değerlendirirken şunları söyler: “Şa’rânî gibi bir ahlâkçı sûfîye göre insanlar ve olaylar haddi zâtında küçük bir öneme sahiptirler. O’na göre ancak bir ahlâki ders öğrenebildikleri ölçüde önemlidirler” Şa’rânî’nin, Tabakâtını telif etme sebebi bunu açıkça göstermektedir:

“Bu eseri yazmamdaki gayem, tasavvufa dalan bu topluluğun yolunu tanıtmak, hal makamlarındaki edeplerini, izleyeceklere bütün inceliği ile anlatabilmektir.”

Çoğu defa ölüm tarihleri takribî olarak zikredilmiştir. Nitekim Necmeddin el- Gazzî, Şa’rânî’nin eserlerini dikkate aldığını ifade eder ancak onun verdiği tarihlerin yanlışlığını sık sık dile getirir. Şa’rânî, tarafından verilen bir tarih üzerine şunları söyler:

“… Şa’rânî, 929 yılında vefât ettiğini söyler Ancak, (Şa’rânî’nin zikrettiği) bu tarih Tabakâtında âdeti olduğu üzere takrîbidir. ”

Necmeddin el-Gazzî, Ebu’l-Hayr el-Kuleybâtî’nin biyografisine yer verirken vefat tarihini el-Hamasî’den naklederek 909 olarak verir ve devamında Şa’rânî’nin

Tabakâf ında tarihleri ve olayları kaydetmede dakik olmadığına işaret ederek, şunları söyler:

“Şa’rânî 912 yılında vefat ettiğini söyler. Ancak, o gün Mısır’da olan el- hamasînin belirttiği tarih doğru olandır. Çünkü o, vâkıaları ve hadisleri günü gününe kaydeder. Şa’rânî’nin ise Tabakâtında belirttiği tarihlerin büyük çoğunluğu takrîbîdir.’’

Michael Winter, tüm bunlarla birlikte, Şa’rânî’nin bir tarihçi yaklaşımına sahip olmamasına rağmen eselerinde sık sık kıyamet alâmetlerinin kendi döneminde görüldüğünü ifade ettiği için, bir tarih felsefesine sahip olduğunu belirtir. Onun, sahip olduğu bu tarih anlayışını, Hz. Peygamber’den sonra tarihte çöküşün kaçınılmazlığı ve sürekliliğine olan inancı şeklinde açıklamıştır. Ancak, Şa’rânî’nin, bunları ifade ederken onun Mısır’da hüküm süren fiilî koşullardan etkilendiğini, bu koşulların onun tarihi perspektifini donuklaştırdığını ve karamsar bir bakış açısına etki ettiğini de göz önünde bulundurmak gerekir.

Şa’rânî’nin Tabakât’ının kaynaklarını oluşturan, Ebû Tâlib el-Mekkî’nin (öl.386/996) el-Kûtu’l-Kulûb adlı eseri, Kuşeyrî’nin (öl.465/1072) Risâle’si, Ebû Nuaym el-İsfehânî’nin (öl.430/1038) Hılyetu’l-Evliyâ’sı Sühreverdî’nin (öl.632/1234) Avârifu’l-Meârif’i gibi eserlerden oldukça istifâde etmiş ve geniş çapta iktibaslarda bulunmuştur.

Şa’rânî eserinde kullandığı nakletme metodunu ise şöyle açıklar:

“Bu Tabakâtta muhaddislerin yolunu takip ettim. Kuşeyrî’nin er-Risâle’si ve Ebû Nuaym’ın Hilye’si gibi isnâdda bulunduğum kitaplardaki kavilleri ve rivâyetleri, (bu kitapların müellifleri) senedlerinin sahih olduğunu zikrettikleri için cezm sigâsıyla (‘dedi’, ‘anlattı ’ ‘yaptı ’ gibi kesinlik belirten ifadelerle) zikrettim. Bu yolun (tasavvufun) ahkâmına vâkıf olan bazı meşâyihin zikrettikleri şeyleri de, bu şekilde ifade ettim. Çünkü onların rivayetlerle istidlâlde bulunması rivâyetin sıhhatine dayanmaktadır. Bu iki sınıfın dışındakilere yaptığım isnadlarda temrîz sîgasını kullandım (‘anlatılır’, rivâyet edilir gibi.) Ayrıca, Avârifu’l-Meârif gibi tasavvuf hakkındaki kitapların senedlerinin sahih olduğu herkesçe bilinmektedir. Bu yüzden bu gibi eserlere yaptığım isnadlarda da ‘alimler bu konuda şöyle demişlerdir’, ‘Şerhu’l-Muhezzeb’te şöyle denilmektedir’, ’Şerhu’r-Ravda’da şöyle denilmektedir’ gibi cezm sîgasını kullandım.”31

Şâkir Mustafa, et-Târîhu’l-Arabî isimli eserinde Şa’rânî’ye ait üç ayrı tabakât kitabından bahseder. Bunlardan birincisi Levâkihu’l-Envâr fî Tabakâti’s-Sûfîyye isimli mezkûr eser, ikincisi, Zeylu Levâkihi’l-Envâri’l-Kudisyye fî Tabakâti’s- Sâdâri’l-Ahyâr ve üçüncüsü ise el-Mefâhiru ve’l-Meâsir fî Ulemâi’l-Karni’l-Aşir isimli eserlerdir. Yazarın et-Tabakâtu’l-Kübrâ’nın zeyli olarak zikrettiği eser, Şa’rânî’nin kendilerinden ders aldığı hocaları ve kendilerinden ders almadığı ulemânın biyografilerine yer verilen bir eser olup, et-Tabakâtu’s-Suğrâ ismiyle ayrı bir eser olarak basılmıştır. el-Mefâhiru ve’l-Meâsir fî Ulemâi’l-Karni’l-Aşir isimli eser ise Şa’rânî’nin Tabakatu’s-Suğrâ’nın sonunda “…Onlardan kalan bir grubu el- Mefâhir ve’l-Meâsir’de zikrettik” dediği et-Tabakaâtu’s-Suğrâ’nın üçüncü bölümüne bir ilâvedir. Bu eser de Tabakâtu’l-Kübrâ’nın bazı baskılarının sonuna eklenmiştir.

Şa’rânî, eserin telifini 952 senesinde bitirmiştir.

5- et-Tabakâtu’s-Suğrâ (Zeylu Levâkihi’l-Envâri’l-Kudisyye fî Tabakâti’s-Sâdâri’l-Ahyâr ve el-Mefâhiru ve’l-Meâsir fî Ulemâi’l-Karni’l-Âşir):

Şa’rânî’nin, Zeylu Levâkihi’l-Envâri’l-Kudsiyye fî Tabakâti’s-Sûfîyye adlı eseri et-Tabakâtu’s-Suğrâ olarak tanınmaktadır. Şa’rânî, bu eserin et-Tabakâtu’l- Kübrâ’nın devamı niteliğinde olduğunu söyler:

“Asrımızın şeyhlerinden kendileriyle buluştuğum, kendilerinden ilim aldığım veya bize tasavvufu veren bu tâife, Levâkihu’l-Envâri’l-Kudsiyye fî Tabakâti’l- 

Ulemâi’s-Sûfîyye (isimli eserimiz) ’de zikretmediğimiz kimselerdir.”

Şa’rânî, bu eserde henüz vefat etmeyen kişilerin de biyografilerine yer vermek suretiyle eserde yer alan biyografiler hicrî 1003’e kadar ulaşmaktadır. Eseri üç bölüme ayırdığını belirten Şa’rânî bu bölümlerde biyografilerine yer verdiği kişileri;

I. Kendilerinden ilim ve tasavvuf aldığı âlimler,

II. Kendileriyle mülâkî olduğu ancak ilim ve tasavvufa dair ders almadığı âlimler,

III. Kendileriyle mülâki olduğu, ve eseri yazarken hayatta olan dört mezhebe mensup âlimler şeklinde üç gruba ayırmıştır

Tabakâtu’l-Kübrâ’’ da olduğu gibi Tabakatu’s-Suğrâ’’ yı da Şa’rânî’nin tasavvufî bir amaçla kaleme aldığı görülmektedir. İlk hocası olarak bahsettiği Suyûtî’den itibaren özellikle eserin birinci bölümünde yani bizzat derslerine katıldığı hocalarını zikrettiği bölümde onların tasavvufla olan ilişkilerini, sergiledikleri hayattan örnekler vererek tasavvufî bir kişiliğe sahip olduklarını, şahsiyetlerinde ilim ve tasavvufu birleştirdiklerini (el-câmiû beyne ’l-ilmi ve ’t-tasavvuf) göstermeye çalışır. Eserde yer verdiği tüm âlimler hakkında kullandığı ‘el-âlim’ ‘es-sâlih ’ ‘ez- zâhid’ gibi ifadeleri de bunu göstermektedir. Ancak, Şa’rânî’nin, bu gibi ifadeleri kullanarak ya da biyografilerini verirken tasavvufî ahlâkı sergilediklerine dair örnekler vererek tasavvuf ehli olarak göstermeye çalıştığı âlimler arasında Mâliki mezhebinin el-Ezher’deki müftüsü Nâsıruddin el-Lakânî gibi tasavvufi görüşlere karşı olan âlimler de yer almaktadır. Şa’rânî’nin biyografisini yazan Mâlicî’ye göre, el-Lâkânî, genel olarak sûfîleri ve Şa’rânî’yi onaylamamıştır. Ancak, Mâlicî, Şa’rânî’nin, el-Lâkânî’den el-Müdevvene isimli eseri bir gecelik bir süre için emanet olarak alıp kenarlarına notlar ilâve etmek suretiyle eserin tümünü bir gecede bitirdiğini bundan sonra onun kendisine ve sûfîlere karşı sempati duymaya başladığına dair bir habere yer verir. Ancak Şa’rânî, Tabakâtu’s-Suğrâ’ da bu olaydan bahsetmemiştir. Şa’rânî, Muhammed Nâsıruddin el-Lâkâni ile birlikte Hanbeli âlimlerden Şihâbuddin el-Futûhî’yi de sûfîlere karşı hayatlarının ilk dönemlerindeki düşmanlığından pişman olan âlimler arasında zikreder.

Tüm bunların yanı sıra eserde, Kahire’nin seçkin âlimleri, ilmî ve tasavvufî kişilikleri, yazdıkları eserler hakkında bilgiler yer almaktadır. Eser aynı zamanda Şa’rânî’nin kendi hayatına dair biyografik unsurları da taşımaktadır. Çünkü Şa’rânî, bu eserde, ulemâ ile olan ilişkilerinden onlardan okuduğu derslerden ve eserlerden de bahsetmiştir.

Şa’rânî’nin bu eserinde de zikrettiği tarihlerin özellikle vefât tarihlerinin et- Tabakâtu’l-Kübrâ’da olduğu gibi takribî olduğu görülmektedir. Şa’rânî eserin telifini 961 senesinde bitirmiştir.

Şa’rânî’nin el-Mefâhiru ve’l-Meâsir fi Ulemâi’l-Karni’l-Âşir369 adlı eseri ise bu et-Tabakâtu’s-Suğrâ’nın üçüncü bölüme yazılan bir zeyl’den ibarettir. Ancak Şa’rânî, bu eserinde sadece kendi mezhebi olan Şâfiî mezhebine mensup âlimlere yer vermiştir, eserde zikrettiği kişileri ayrı bir eserde kaleme almasının nedenini, onları Allah’ın velâyet ihsân ettiği zatlar arasında değil, ancak ilmi ile âmil olan zatlar arasında görmesi şeklinde açıklamıştır.

Şa’rânî’nin Tabâkatu’l-Kübrâ ve Tabakâtu’s-Suğrâ, el-Mefâhiru ve’l-Meâsir fi Ulemâi’l-Karni’l-Âşir isimli biyografilerini göz önünde bulunduracak olursak, onların önemini ve XVI. yüzyıl Mısır’ı hakkında ihtivâ ettiği konuları şu şekilde sıralayabiliriz:

1- XVI. yüzyıla ait tarih kaynaklarının azlığı sebebiyle, özellikle Mısır’daki Memlük ve Osmanlı dönemleri hakkında dinî, siyâsî, ilmî ve ictimâî bilgiler açısından oldukça kıymetli kaynaklardır.

2- Mezhepler, ulemâ/fukahâ ile sûfîler arasındaki ihtilaflar, kadılar ve

Osmanlı hukuku ile ilgili görüşlere ışık tutmaktadır.

3- Dönemindeki ilmî hareketi tasvir eder. Döneminde şeyhülislâmlık makamında bulunan âlimler, dört mezhebe mensup olan ulemâ, ve onların ilmî ve tasavvufî karakterleri, okunan dersler ve yaygın olarak okunan kitaplar hakkında çok geniş çapta istifade edilebilecek eserlerdir.

4- Bu eserler aynı zamanda, Şa’rânî’nin kendi hayatı hakkında otobiyografik mâlumât içermektedir. Çünkü Şa’rânî, ulemânın biyografilerini verirken, onlarla ilişkilerine de değinmiş, onlardan okuduğu dersler ve eserler hakkında bilgiler vermiştir.

5- Dönemin en önemli ilim merkezi olan el-Ezher’in ilmî konumu, el-Ezher öğrencileri ile sûfîler arasındaki çekişmeler, Ezher âlimlerinin hayatları hakkında bilgileri ihtivâ eden ve onların tasavvufla olan ilişkiler hakkında bilgiler veren eserlerdir.

6- Özellikle Mısır toplumundaki tasavvufun yapısı ve organizasyonu, tarikatların sosyal boyutu, Mısırdaki Şâziliye, Ahmediye, Burhâniye, Rifâiyye, Halvetiye ve Melâmitiye gibi başlıca tarikatlar, tarikatların birbirleriyle mücadeleleri, sûfîlerle fukahâ arasındaki çekişmeler, tasavvufta kadın, sûfîlerin eğitimlerindeki temel kitaplar, tarikat şeyhlerinin konumu gibi konularda bilgiler vermiştir.

7- Şa’rânî’nin bu eserlerinin satır aralarında, Mısır toplumunda yer alan müslüman çiftçi ve işçi sınıfının sorunları, sûfîlerin toplumun bir sınıfını teşkil eden Hristiyan ve Yahudilere karşı bakışı gibi konulara da rastlanmaktadır.

6- el-Yevâkît ve’l-Cevâhîr fî Beyâni Akâidi’l-Ekâbir:

Şa’rânî, Kelâm ilmi hakkındaki temel eseri olan ve Büyüklerin Akâidi Hakkında Yakutlar ve Cevherler anlamına gelen el-Yevâkît ve’l-Cevâhir fî Beyâni Akâidi’l-Ekâbir adlı eserinde sûfîler (ehli keşf/ehl-i ayân) ile kelamcıların (ehl-i nazar/ehl-i istidlâl) kelâmi görüşlerini birleştirmeye ve birbiriyle uyumlu hale getirmeye çalışmış ve bu teşebbüsünü “ve hezâ emrun lem yusbikunî ahadun” “Bu, benden önce hiç kimsenin yapmadığı bir şeydir.” şeklinde ifade etmiştir. Şa’rânî, bu eserdeki amacını şöyle dile getirir:

“Akâid ilmi hakkında telif ettiğim ve el-Yevâkît ve ’l-Cevâhir fî Beyâni Akâidi’l-Ekâbir olarak isimlendirdiğim bu eserde ehl-i keşf’in akâidi ile ehl-i Fikr’in akaidi arasında elimden geldiği kadar bir mutabakat sağlamaya çalıştım. Çünkü Akâid ilmi hakkındaki tartışmalar bu iki grup arasında cereyan etmektedir. O halde tüm insanlar ya ‘ehl-i nazâr ve istidlâl’ ya da ‘ehl-i keşf ve ayân’ olmak üzere iki kısma ayrılmışlardır. Bu gruplardan her biri kendi alanlarında kitaplar telif etmiş ve bazen şeriatte derin bilgi sahibi olmayan bir kimse bu gruplardan birisinin görüşlerinin diğerininkine muhalif olduğunu zannetmiştir. İşte ben bu kitabımda her bir grubun görüşlerini diğeriyle teyid etmek için iki grup arasını birleştirme/ uzlaştırmayönünü açıklamayı amaçladım”

Şa’rânî, ehli-keşfin akâidini ehli-fikr’e tasdik ettirmek için bu iki grup arasında bir orta yol bulmak ve bunları birleştirmek amacıyla “en geniş kapsamlı” ve “görüşlerini en açık ifade eden yazar” olarak İbn Arabî’yi seçmiştir:

“…ehl-i keşf’in (akaid hakkındaki) sözlerinden/görüşlerinden oluşan sayısız risâleler okudum ancak ifadeleri Muhyiddin İbn Arabî’den daha geniş kapsamlı olanını görmedim.”

Şa’rânî, eserine başlarken şu temennîlerde bulunur:

“Bu kitabıma bakan her âlimin onda gördükleri hataları ve tahrifleri düzeltmesini veya Müslümanlar için nasîhat babında kendisine bir cevap bulamazsa çizip atmasını, yüce Allah’tan dilerim.”

Bir mukaddime, 4 fasıl ve 71 bahis’ten oluşan eser, bütünüyle İbn Arabî’nin başta el-Futuhâtu’l-Mekkiyye olmak üzere diğer eserlerinden de yapılan seçkiler üzerine binâ edilmiştir. Şa’rânî, bu eseriyle hem sûfî akaidini savunmuş hem de Muhyiddin İbn Arabî’yi müdafaa edenler arasındaki yerini almıştır. Nitekim el- Kavlu’l-Mubîn fi’r-Reddi an Muhyiddin adlı eserinde de Şa’rânî, İbn Arabî’nin hulûl ve ittihâd’tan uzak/masum olduğunu ispat etmeye çalışır.

Şa’rânî, bu eserini bir aydan daha az bir sürede yazdığını ve eserinin her bir bölümünü yazmak için İbn Arabî’nin el-Futuhâtu’l-Mekkiyye adlı eserini bir kez mütalaa ettiğini söyler. Eserde yer verilen 71 bahis İbn Arabi’nin el-Futuhâtu’l- Mekkiyye’sinden seçilen bölümlerden oluşmaktadır. Bir nevî eserin özetinden ibârettir. Şa’rânî, bu bahislerde özelde İbn Arabi’nin genelde ise sûfîlerin akâidini savunmuştur. Eserin en önemli bölümü Şa’rânî’nin esere yazdığı mukaddimedir. Şa’rânî bu mukaddime bölümüne büyük bir değer vermekte kitabı okuyacak herkesin önce bu giriş bölümünü titizlikle okuması gerektiğini söylemektedir.

Mukaddime bölümünde kelâm ilminin dakik bir ilim olduğunu ve bu yüzden eserde ele aldığı konularda hatalarından dolayı kendisini uyaranlara Allah’tan rahmet dileğini ifade eden Şa’rânî, İmâm Şâfiî’nin el-Müzenî için söylediği “Kelâm ilminden uzak dur, fıkıh ve hadis öğren sana ‘kafir oldun’ denmesindense ‘hata ettin’ denmesi daha iyidir ” sözüne yer verir.

Şa’rânî fazla bir ömrünün kalmamış olmasının bu eseri son bir defa daha gözden geçirmesine müsaade etmediğini belirterek, eserden bir nüsha yazmaya kıskançlıktan uzak olan âlimlerin bu eseri okumalarından ve iyi bir eser olduğuna kanaat getirmelerinden sonra izin vermiştir.

Ehl-i keşfin sözlerini anlamayanların kelamcıların zâhiri sözleriyle ilgilenmesini ve onlara düşmanlık etmemelerini tavsiye eder. Çünkü Şa’rânî’ye göre her iki grubun akaitteki kaynakları farklıdır:

“…Ehl-i keşfin akâidi müşahede, diğerlerininki ise (mütekellimîn/kelamcılar) iman edilen şeyler (aklî ve naklî deliller) üzerine binâ edilmiştir. Kesin bir nassın vârid olmadığı her durumda, yolunda ilerleyenlerin azlığı sebebiyle ehl-i keşfin itikadında değil, cumhurun itikadında kuvvet bulmaları onların mîzânıdır/ölçüsüdür.”

el-Futuhâtu ’l-Mekkiyye’de yer alan bazı bölümleri kendisinin de anlamadığını belirten Şa’rânî, bu bölümleri, âlimlerin tetkik etmesi, hak olanları doğrulamaları ve şayet bâtıl olan şeyler bulurlarsa onları da geçersiz saymaları için aktardığını söyler. Şa’rânî, İbn Arabî’den aktardığı her şeyi geçerli saymadığını ve kelâmcılann cumhuruna muhalif olan görüşleri kendisinin de kabul etmediğini ifade eder:

“ Ey Kardeşim! (bu bölümleri) sıhhatine inanmış olduğum ve kendi akidemde rıza göstermiş olduğum için zikrettiğimi zannetme. İnsanlar arasında düşüncesiz/tedbirsiz hareket eden kimseler ‘şayet bu sözleri kabul etmemiş ve sıhhatine inanmamış olsaydı, eserinde zikretmezdi.’ derler. Ancak ben kelamcıların cumhuruna muhalif olmaktan Allah ’a sığınırım. Onlara (kelamcıların cumhuruna) muhalif olan bazı ehl-i Keşfin sözlerinin masum olmadığına inanırım. Çünkü bir hadiste ‘Allah’ın eli cemaatin üzerindedir’ (buyrulmuştur.) Bu yüzden genellikle ‘ehl-i keşfin sözlerini düzelt (akkib) ’ derim ”

Şa’rânî, mukaddimenin girişinde özet olarak düşüncelerini bu şekilde ifade ettikten sonra mukaddimede yer verdiği dört fasıl’a geçer. el-Yevâkitin tamamı bizzat müellifi tarafından ifade ettiği üzere, Muhyiddin İbn Arabî’nin el-Futuhâtu’l- Mekkiyye’ sindeki akâidinin bir şerhi niteliğindedir. Şerhin mukaddimesinde yer alan dört fasılda ise bu şerh genel hatlarıyla açıklanmıştır. Bu dört faslın başlıkları şunlardır :

I. Fasıl: Muhyiddin İbn Arabî’nin kısaca hayatı,

II. Fasıl: Muhyiddin İbn Arabî’ye izafe edilen sözlerin tevili,

III. Fasıl: ehl-i Tarîk’in sözlerinde ve ibârelerinde muğlak ifadeler kullandıkları için mazeretlerinin bulunması,

IV. Fasıl: Kelam ilminde derinleşmek isteyenler için gerekli olan kâideler. Şa’rânî’nin dört fasılda yer alan temel iddiaları özet olarak şunlardır:

a) Şa’rânî, İbn Arabî’nin ilminin kitap ve sünnetle sınırlı olduğunu, Ebu’l- Hasan eş-Şâzilî, Şafii hukukçu Muhyiddin en-Nevevî, Yemenli Sûfî yazar İbn Esâd el-Yâfiî (öl.768/1367), dilbilimci Mecduddin el-Firûzâbâdî (öl.817/1415)

Muhammed el-Mağribî eş-Şâzilî, Celâleddin es-Suyûtî, Kutbeddin eş-Şîrâzî, Sirâcuddin el-Bulkînî, Takiyuddin es-Subkî, Sirâcuddin İbn Cemea, Zekeriyya el- Ensârî ve daha pek çok âlimin İbn Arabî ve eserleri hakkındaki övgü ifadelerine yer vererek kâmil bir kimse olduğunu belirtir. Şa’rânî, İbn Arabî’nin kendisine ithâm edilen batıl sözleri ifade etmediğini, bu sözlerin başkaları tarafından eserlerine sokuşturulduğunu iddia eder. Ahmed b. Hanbel, Gazzâlî, Firûzâbâdî ve bizzat kendisinin el-Bahru’l-Mevrûd adlı eserine kurulan tuzakları örnek olarak gösterir. Şa’rânî, Ebû Tahir el-Mağribî’nin, Konya şehrindeki İbn Arabî’nin bizzat kendi el yazması nüshasını kendisine getirdiğinde, el-Futuhâtu’l-Mekkiyye’yi özetlerken İbn Arabî’ye ait olmadıklarını tahmin ederek yer vermediği bölümlerin bu nüshada yer almadığını bildirmiştir.

b) Eserin genelinde olduğu üzere nahivciler, mantıkçılar, kelamcılar ve felsefeciler gibi sûfîlerinde bir terminolojiye sahip olduğu vurgulanmaktadır. Şa’rânî, sûfîlerin ıstılahlarını bilmeden onları inkâr etmeyi caiz görmez. Fîrûzâbâdî’nin de aynı görüşte olduğunu gösteren pek çok sözünü nakleder. Şa’rânî’ye göre ancak onların ıstılahlarını öğrendikten sonra şeriate muhalif olan bir sözleri görülürse eleştirilmesi gerekir.

c) Şa’rânî, İbn Arabî’nin ‘biz kitapları başkalarına yasaklanması gereken kimseleriz’ sözüne yer vererek, bâtınî içerikli sûfî eserlerini, hem ilmin yabancısı olan kimseler (laymenler) için hem de haksız olarak bidatle itham edilebilecek yazarlar için muhtemel bir tehlike olarak gören geçmişteki sûfîlere atfettiği pek çok sözler iktibas eder.

d) Şa’rânî, bir kimsenin müslüman bir kimseyi kafir olarak damgalamaktan çekinmesi gerektiğini savunur. Şa’rânî, Tâkiyuddin es-Subkî’nin aşırı bidatçiler ve dikkatli olmaksızın Allah hakkında konuşanların tekfîr edilmesi hakkında ne düşündüğü sorulduğunda şu cevabı verdiğini nakleder: “tekfir etmek tehlikeli bir iştir. Çünkü bu bir Müslümanı bu dünyada ve âhirette tüm haklardan yoksun bırakacaktır. Tek bir Müslüman hakkında hata etmektense bin kâfiri cezalandırmadan serbest bırakmak daha iyidir.” Şa’rânî, kelimelerin tüm anlamları ve muhtemel yorumlarını bilmedikçe bir kimsenin sûfîleri değerlendirmemeleri gerektiğine inanır.

e) Şa’rânî, Allah’a olan aşkının kendisini sürükleyip götüren İbnu’l-Ferîd gibi kimselerin konumunda olanların bazen şeriate uygun olmayan şeyler söylediğini kabul eder. Ancak Şa’rânî bunu açıklamak için sevgilisini methi Süleyman’ın sarayını altüst edebilen erkek kuşun hikayesini anlatır. Olanları işiten Süleyman, methini açıklaması için kuşu saraya çağırtır. Kuş şu cevabı verir: “Ben âşığım âşıklar, aşk dilini kullanır, ilim ve akıl dilini değil.”

f) Sûfîlerin niçin sadece Kur’ân ve sünnet bilgisiyle yetinmediklerini soranlara Şa’rânî şu cevabı verir: “Bu itiraz, aynı şekilde İslâm mezheplerinin kurucuları ve onları taklid eden mukallitler için de yapılabilir. Onlar da sadece metinlerin literal/gerçek manaları üzerinde durmamış aynı zamanda onlardan çıkardıkları pek çok kurallar ve hukûkî hususlar/durumlar üzerinde de durmuşlardır.”

g) Şa’rânî’ye göre mezhep kurucularını eleştirmek caiz olmadığı gibi, kendi zâhiri ve batınî edepleri konusunda Hz. Peygamber’i takip eden ârifleri eleştirmek de câiz değildir. Müctehidler üzerine, şerîatın açıklamadığı davranışları/işleri haram kılmaları, mekruh kılmaları veya müstehab kılmaları dış dünyada vâcip olduğu gibi, sûfîlerin aynı ayrıcalığa kendi iç dünyalarında sahiptirler.

Mukaddime bölümünden sonra ‘mebhas’ adını verdiği 71 başlık altında el- Futuhâtu’l-Mekkiyye’den seçilen, Allah’ın birliği, Allah’ın sıfatları, âlemin hudûsu, peygamberlerin ismet sıfatı, ahiret, kulların fiilleri, rızık ve mucizler gibi kelâm ilminin temel konuları ele alınmıştır. Şa’rânî’nin, bu konuları ele alırken, dört fasılda belirttiği kriterleri de dikkate almasının dışında, İbn Arabî’nin anlaşılması güç ifadelerini açıklığa kavuştururken takip ettiği metodu maddeler halinde şöyle sıralayabiliriz:

a) Ele aldığı konuyla ilgili olarak İbn Arabî’nin eserlerinden nakiller yapar. Bu sözleri naklederken, hangi eserin hangi babından iktibasta bulunduğunu belirtir.

b) İbn Arabî’den alıntı yaparken ihtimal kipini kullanır.

c) Konuyla ilgili mutekaddimîn alimlerin görüşlerini nakleder, bu görüşleri uzlaştırmaya çalışır.

d) Ayet ve hadislerden referanslar gösterir.

e) İbn Arabî sözünde mecâzı kastettiği halde lafzın zâhiri anlamı anlaşılmışsa, İbn Arabî’nin o sözünde mecazı kastettiğine dair mecaza delâlet eden şiirler sunar. Bazen kendi şiirlerini aktarır.

f) Bazen İbn Arabî’nin sözlerini iki yönlü değerlendirir.

el-Yevâkît ve’l-Cevâhîr fî Beyâni Akâidi’l-Ekâbir, günümüz araştırmalarında geç dönem sûfîlerin kelâmî görüşlerinin tespit edilmesi ve İslâmî ilimlerin hemen her sahasında özellikle tasavufta oldukça önemli bir yer tutan Muhyiddin İbn Arabî ve özellikle el-Fetuhâtu’l-Mekkiyye adlı eseri hakkında başka kaynaklarda yer alamayan bilgiler sunması bakımından önemli bir boşluğu doldurmaktadır.

Şa’rânî esere son şeklini 17 Recep 955 pazartesi günü Kahire’deki Beyne’s- Sureyn geçidindeki evinde verdiğini söyler. Muhammed el-Kûmî’nin el-Yevâkît üzerine yazdığı bir şiire yer verilerek eser tamamlanmaştır.

7- el-Ahlâku’l-Matbûliyye :

İslâm-tasavvuf ahlâkına dair en önemli eserlerinden birisi olan el-Ahlâku’l- Matbûliyye’de Şa’rânî, İbrahim el-Matbûlî’nin (öl.880/1475) ahlâk örneklerini ona arkadaşlık yapan hocalarından toplayarak bir araya getirmiştir. Şa’rânî, kitabını şöyle tanıtır:

“…Bu eserde Mısır’daki Birketu’l-Huccâc’taki zâviyenin sahibi efendimiz İbrahim el-Matbûlî’nin, ahlâkından güzel örnekleri bir araya getirdim. Bizim şeyhlerimiz (bu ahlâkı) kendisinden almışlar ve onun da yakaza halinde ve şifâhî olarakResûlullâh (s.a.v.)’dan aldığını zikretmişlerdir.”

el-Ahlâku’l-Matbûliyye, Şa’rânî’nin, İbrahim el-Matbûlî’nin arkadaşları olan onun hizmetinde bulunan, ondan fıkıh, hadis, tasavvuf ve diğer ilimlere dair eserler okuyan Ali el-Havvâs, Ali el-Marsâfî, Abdulkâdir Daştûtî (öl.930), Muhammed b. İnan, Burhaneddin b. Ebî Şerîf, Burhaneddin el-Kalkaşendî, Kemâleddin et-Tavîl, Muhammed eş-Şinnâvî, Zekeriyyâ el-Ensârî gibi yaklaşık 70 kişiden işittiklerden oluşan bir kitaptır. Eserde nâdiren bu 70 şeyhin öğrencilerinden de nakillerde bulunmuştur.

Şa’rânî, bu hocaları öldükten sonra Mısır’ın saygınlığını kaybettiğini belirtir. Çünkü Şa’rânî’ye göre onlar, sahip oldukları ahlâklarıyla Mısır’ı aydınlatan birer ay, güneş ve yıldız gibiydiler. Şa’rânî, bu özellikleriyle hocalarını, geçmiş dönemlerin önde gelen sûfilerine benzetir.

Şa’rânî, el-Ahlâku’l-Matbûliyye’yi yazılış amacını şu şekilde açıklar:

“(Bu ahlâkı), giderek ona sahip olanların kaybolacağı korkusuyla ve fayda sağlayacağını umarak bu sayfalara yazmak istedim… bu ahlâk, altın ve gümüş çıkarır gibi kitap sünnet ve selef-i sâlihîn’in ahlâkından çıkarılmıştır.”

el-Ahlâku’l-Matbûliyye; bir giriş, bir mukaddime ve yedi bölümden oluşmaktadır.

Eserin giriş bölümünde, eserin yazılış amacı, kaynakları, İbrâhim el- Matbûlî’nin arkadaşlarından bazılarının kısa biyografileri hakkında bilgiler verilmiş, “Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanınız” ve Hz. Aişe’den nakledilen “O’nun (Resûlullâh’ın) ahlâkı Kur’ân ahlâkıydı” hadisleri üzerinde durulmuş, daha önce yazılan ahlâk kitaplarının da asrın ihtiyaçlarına göre yazıldığı belirtilerek o asrın ihtiyaçlarına göre yazılan el-Ahlâku’l-Matbûliyye”de yer alan ahlâki örnekler tavsiye edilmiştir. Son olarak, Ali el-Havvâs, Afdaluddin’in İbrahim el-Matbûlî’nin ahlâkı hakkındaki görüşleri ile İbrahim el-Matbûlî’nin ahlâkını Hz. Muhammed’den aldığına dair sözleri nakledilmiştir.

Eserin mukaddimesinde ise tasavvufun Kitap ve sünnete göre inşâ edildiğinden hareket edilerek, eserde zikredilen ahlâkın Hz. Muhammed’in ahlâkı olduğu vurgulanır. Şa’rânî, fâkihler ve mutasavvıflar arasında bir mukayese yaparak, bir isim olarak “el-Ahlâku’l-Muhammeddiyye ” terkibini şöyle açıklar:

“Bu ve diğer eserlerimiz için “el-Ahlâku ’l-Muhammediyye ” ifadesini kullanmaktaki amacımız, bu eserlerin, açık nasları, naslardan yapılan istinbâtları

veya kıyası kapsamasıdır. Alimler ’in, şeriat kelimesini açık naslar ve istinbatları için kullanmalrı gibi, “ mezhep müçtehidi” ifadesini, açıklığa kavuşturanlar ve herhangi bir sözünü mukallitlere açıklayanlar için kullanmaları gibi ve tüm bu zikrettiklerimizin “şeriat” ve “mezhep” olarak isimlendirilmesi gibi, âriflerin Hz. Peygamberin ahlâkından istinbâtları da ‘el-Ahlâku ’l-Muhammediyye ” olarak isimlendirilir.”

Şa’rânî, Ebu’l-Kâsım Cüneyd, İbrahim ed-Desûkî, Ali el-Marsâfî, İzzeddin b. Abdusselâm, Ali el-Havvâs, İbrahim el-Marsafî’nin tasavvufun Kitap ve sünnete uygunluğu hakkındaki sözlerine yer verir. Şa’rânî’nin tasavvufu savunurken mezhep imamlarının sözlerine yer verdiği de görülmektedir. Özellikle fıkıhçılardan da referans göstermek sûretiyle, “şeriat” ve “hakikat”in birbirine zıt olmadığını göstermeye çalışır. İmâm Şâfiî’nin “ilmiyle âmil olan âlimler evliyâ değillerse Allah’ın velîsi yok demektir.”408 sözüne yer vererek, şunları söyler:

“Her kim tasavvuf kitap ve sünnetten çıkmamıştır derse, vallahi yalan söylemiş ve iftira etmiş olur. Bu, (yukarıdaki sözü) söyleyenin hakikat ve şeriati bilmediğinin en büyük delillerindendir.”

Mukaddime bölümünde İbrahim el-Matbûlî’nin kısa bir biyografisine yer verildikten sonra, onun arkadaşlarından aktardığı pek çok menkıbesini zikreder.

Şa’rânî, eserinde, Hz. Peygamberi; “Resûlullah, insanların Allah’tan en çok korkanı, en zâhidi, en çok affedeni, en âlimi, en yumuşak huylusu, en çok ibâdet edeniydi.”411 sıfatlarıyla vasıflandırdıktan sonra, onun günlük hayattaki davranışlarını, tutumlarını ve ahlâkî özelliklerini sıraladığı ve 135 maddeden oluşan bir bölüme de yer vermiştir. Bu bölümde her hangi bir kaynak ya da sened zikredilmeksizin, her bir maddeye …. şeklinde yer verilmiştir. Eserde zikredilen Hz. Peygamberin ahlâkî ilkelerinden bazıları şunlardır:

– Fakirler, miskinler, hizmetçilerle birlikte yemek yerdi.  

– Kimsenin sözünü yarıda kesmez, hak etse de kimseye sözle veya başka bir şekilde eziyet etmezdi.

– Kadın ve çocuklara latîfe yapar ancak bunu yalan katmadan, doğruyu söyleyerek yapardı. Mesela bir ihtiyar kadına gülümseyerek şöyle demişti: “İhtiyar cennete girmeyecek. Çünkü cennet kadınları hakire genç kız olacak ve kocalarının gözünde çok sevimli olacaktır.”

– Bedevîler, yüksek sesle kırıcı sözler söylerler, o da buna tahammül ederdi. Kötülüğe karşı kötülükle karşılık vermez, aksine affeder, iyi davranırdı. Özel bir yemek tabağı yoktu. Hizmetçileriyel birlikte aynı kaptan yemek yemiştir.

– Resûlullah (salla’llâhu aleyhi ve sellem), fakiri fakirliğinden dolayı tahkir etmez, zengine de mülkünden dolayı iltifat etmezdi. Her ikisine de aynı şekilde tebliğ ederdi. O Allah’ın bütün yarattıklarına karşı çok merhametli ve ümmetine karşı çok şefkatliydi.

– Resûlullah (s.a.v.), Ashabından birisiyle karşılaştığında musafaha eder sonra Arap âdeti üzere iki eliyle sıkıca tutardı. Allah’ın rızasını gözetmeden ne bir meclisten ayrılır ne de bir meclise katılırdı. Namaz kılarken yanına birisi gelecek olsa namazını kısa tutar, selâm verdikten sonra şöyle derdi: “Bir İsteğiniz var mı?” Hayır, derse, namazına devam ederdi. Bir isteği var ise bizzat ya kendisi ilgilenir veya bir vekil tayin ederdi.

– Resûlullah (salla’llâhu aleyhi ve sellem), evine gelen misafirinden hiçbir yiyeceğini kıskanmaz neyi varsa önüne koyardı. İkaram edecek bir şeyi yoksa gönlünü hoş tutmak için misafirden, ikram edecek bir şeyi olmadığı için özrünü dile getiridi

– Resûlullah (salla’llâhu aleyhi ve sellem), davet edilmeksizin ashâbını ziyaret eder, meclise gelmeyenleri arar bulurdu. Birisinin başında bir sıkıntı varsa ona hediyelerle birlikte birini gönderir, halini sordururdu.

Bunların yanı sıra, eserde, gerek Hz. Peygamberin ilkeleriyle gerekse sahabenin pegamber tasavvuruyla bağdaşmayan bir takım sözlere de yer verilmiştir: 

“Resûlullah’ın topraktan yapılmış bir su kabı vardı. Ondan hem abdest alır hem de su içerdi. İnsanlar büluğa ermemiş çocuklarını gönderirler, çocuklar da peygamberin evine girerek su kabında su bulurlarsa hem içer hem de yüzlerine sürerlerdi. Bunu bereket umarak yaparlardı. Çocukların eve girmesine engel olunmazdı. Sabah namazını kıldığında otururdu. Şehrin hizmetçileri su dolu kaplarını getirerek Resûlullah ’tan elini daldırmasını isterlerdi. O da, elini kaba daldırırdı. Çok soğuk sabahlarda bile onların hatırını kırmamak için bunu reddetmezdi. Tükürdüğünde insanlar koşuşup yere düşmeden kaparlar kıyamet günü ateş dokunmayacağı umuduyla yüzlerine ve vücutlarına sürerdi. O’nun abdest suyunu elde edebilmek için kavga edercesine üşüşürlerdi…”

Eserin birinci bölümden sonraki altı bölümünde, İbrahim el-Matbûlî ve arkadaşlarının ahlâkî düstûrlarına yer verilir. Her konu başlığında kullanılan “onların ahlâkındadır…” ifadesi “İbrâhim el-Matbûlî ve arkadaşlarının ahlâkındandır…” anlamına gelmektedir. Bu altı bölümde bütünüyle İslâm-tasavvuf ahlâkının genel sıfatları hakkında mufassal bir tablo sunulmuştur. Bu bölümlerde “onların ahlâkındandır” şeklinde yer verilen yüzlerce ahlâkî düstûr içerisinden bazıları ise şunlardır:

– Anne ve babaya karşı zorunlu olan vecibelerini yerine getirmeleri.

– Hile ve ihanet içerisinde olmamaları.

– Tevazularının çokluğu.

– Gıybet konusunda kardeşlerinin hürmetlerini muhafaza etmeleri.

– Misafirlere ikrama özen göstermeleri.

– Allah’ın yarattıklarına çok şefkat göstermeleri.

– Hanımlarını iyi yönetmeleri ve onlara dinlerinin hükümlerini öğretmekten gâfil olmamaları.

– Zulme uğrayan arkadaşlarını himâye etmeleri

– Hayvanlara şefkat duymaları.

– Tartı şmaya/münakaşaya (cedel) girmemeleri.

– Çokça müşâvere etmeleri (başkalarına danışmaları).

– Bir geleneği kötülemekten sakınmaları.

– Müslümanların, yeryüzünün çeşitli bölgelerinde kendilerine gelen felaketleri paylaşmaları.

– Kardeşlerinin kusurlarını araştırmamaları.

8- Dureru’l-Gavvâs alâ Fetâvâ Sîdî Ali el-Havvâs:

Bu eser Şa’rânî’nin tasavvuftaki en önemli rehberi Ali el-Havvâs’ın (öl.939- 1532-33) sözlerinin bir araya getirilmesinden oluşan bir eserdir. Eser Şa’rânî’nin, okuma yazma bilmeyen hocasına sorduğu ve genellikle kelâmî mevzûlardan oluşan sorulara verdiği cevaplardan oluşmaktadır.

“İlim ve marifet hakkında ondan duyduğum her şeyi unutkanlığımın çokluğu ve hafızamın zayıflığı nedeniyle ihtisar etmem mümkün olmadı. Bu yüzden kardeşlerimin Ali el-Havvas’tan duydukları cevapları da, ibaresinde bir tasarrufta bulunmadan tam onun lafızlarıyla bu risaleye yazdım. Çünkü onun sözlerin anlamı ancak yükselmiş olduğu mertebeden çıkmıştır…”

Kaynak: Ferhat GÖKÇE, ŞA’RÂNÎ VE HADİSLERİ DEĞERLENDİRMEDE MÎZÂN YÖNTEMİ, T.C. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslâm Bilimleri (Hadis) Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi

 

 

 

 

BAŞA DÖN