WHERE TO INVADE NEXT (2015)

“Amerika’nın bitiş hikayesi”

110 dk

Yönetmen:Michael Moore

Ülke:ABD

Tür: Belgesel

Rating: 7.6

Vizyon Tarihi:10 Eylül 2015

Dil: İngilizce

Oyuncular: Michael Moore, Krista Kiuru, Tim Walker,

Çeviri: Thracian82

Özet

Belgeselleriyle ün yapan Michael Moore, bu kez Evliya Çelebi gibi Finlandiya, İtalya ve Fransa gibi ülkeleri gezerek Amerika’nın sosyal ve ekonomik problemlerine çare arıyor. Amerika bu ülkelerden ne öğrenebilir?

Moore bu ülkelerin neler önerdiğini temsili bir “istila” ile gösteriyor.

Belgesel Metni

2 Ocakta Genel Kurmay Başkanlığında düzenlenen bir toplantıya katılmam için sessiz sedasız Pentagon’a çağırıldım. Ordunun her bir kademesi oradaydı:  Kara Kuvvetleri, Hava Kuvvetleri Donanma ve Deniz Kuvvetleri. Dediler ki,

“Michael ne bok yediğimizi bilmiyoruz.”

 ” Zafere kuşandık, bizler zafere kuşandık ”

Büyük savaştan, 2. Dünya Savaşından beri kesin bir zafer kazanamamışlardı. ” Daha yeni başlıyoruz, nice zaferlere yürüyoruz “

 Kaybettikleri savaşları tek tek gözden geçirdiler. Birinin ardından bir diğeri. Trilyonlarca doları heba ettikleri ve IŞİD gibi örgütlerin ortaya çıkmasına yardım ettikleri için pişmandılar. Sonunda onlar da kabul etmişti. Tüm bu savaşların sonunda tek ellerine geçen daha çok savaştı. Bize Irak’tan getirmeyi vadettikleri petrolü bile getirememişlerdi. Utanç içindeydiler, gururları kırılmıştı. Hepsi ellerini uçuşa yasak bir bölge üzerine yerleştirmişti. Benden tavsiye istediler. Biraz düşündüm ve onlara şunu söyledim:

“Artık geri çekilmelisiniz.”

Askerlerimizin bir molayı fazlasıyla hak ettiklerini anlattım. Nihayet dinlenebileceğim. Nihayet biraz izin yapabileceğim. Yakın gelecekte hiçbir yer işgal edilmemeli askeri danışman gönderilmemeli düğün yapanların tepesinde bomba patlatmak için İHA’lar kullanılmamalıydı. Deniz piyadelerini göndermek yerine onlara şunu önerdim: Beni gönderin. Nüfusunu beyazların oluşturduğu ekseriyetle isimlerini telaffuz edebildiğim ülkeleri işgal edecek ihtiyacımız olan şeyleri onlardan alıp Amerika Birleşik Devletleri’ne getirecektim. Çünkü hiçbir ordunun çözemeyeceği sorunlarımız var. Hükümetimizin, vatandaşlarının yardımına koşmak gibi bir sorumluluğu olduğuna inanıyorum.

Vietnam gazisinin hayatı hazin bir şekilde son buldu. Evinde soğuktan donarak öldüğü belirlendi 

Doğal gaz şirketi gazını kestikten sonra. Ülkemizi tehdit eden teröristlerin nerede olurlarsa olsunlar peşlerini bırakmayacağımızı açıkça ifade ettim. Kaçacak yer bulamayacaksınız. Düşmanlarımız kendilerini sürekli yeniliyorlar ve kurnazlar biz de öyleyiz. Ülkemize ve halkımıza zarar vermek için sürekli yeni yollar arıyorlar biz de öyle. Bu ülke teröristlerin peşine düşecek ve onları adalet önüne çıkaracaktır.

– Yüzüstü yat!

– Hayır! Bırak beni!

************

Ülkeler, orman kanunlarına göre değil hukuk kurallarına göre hareket eder. Bırakın onu! Bırakın onu! Bu ülkenin temsil ettiği değerlerden biri  Ellerini arkaya koy.

–  özgürlüktür.

– Nefes alamıyorum. Nefes alamıyorum. Nefes alamıyorum. Komuta kontrol ve ikmal hatlarını kesiyoruz. Operasyonlarını yürüttükleri altyapı tesislerini yerle bir ediyoruz. Dünyanın tüm çocuklarını kurtaramayız ama pek çoğunu kurtarabiliriz. Bazı okullar velilerden önümüzdeki eğitim öğretim yılı için tuvalet kâğıdı almalarını istiyor. Askerlerimiz dünyada mevcut en iyi desteği alacaklar.

Bankalar hukuksuzca yaklaşık 5000 askerin evini yurt dışında savaştıkları sırada haczetti. Bir tehdidi ortadan kaldırdık ve bir diktatörü kendi ülkesinde hapse attık.

Yapmadığım bir şey yüzünden neredeyse 42 yıl hapis yattım. 20’li, 30’lu, 40’lı ve 50’li yaşlarımın neredeyse tamamını hapiste geçirdim.

Gün gelir de biz Amerikalılar silahlı saldırılar karşısında sessiz kalırsak  Kürtaj tartışmaları tüm hızıyla devam ederken, bir doktor yer gösterici olarak görev yaptığı kilisenin girişinde silahla vuruldu.  o zaman özgürlük mücadelesi kaybedilmiş olur. Müttefiklerimizi ve yaşam tarzımızı korumak için askerî gücümüzü kullanmakta asla tereddüt etmeyeceğiz. U.S.S. Ronald Reagan savaş gemisine atladım ve ilk hedefime doğru yola çıktım İtalya ülkesi. Nüfus: 61 Milyon Tehdit Unsuru: 2 Savaş Gemisine Sahip Donanma Ünlü Vatandaşları: İsa, Don Corleone, Süper Mario Artık istila zamanıydı.

Hiç dikkatinizi çekti mi?

 İtalyanlar her daim, az önce seks yapmış gibi görünüyor. Gianni ve Cristina Fancelli ile tanışın. İtalyan işçi sınıfının iki üyesi. Gianni bir polis. Cristina ise büyük mağazalara kıyafet getirtiyor. Düşmanla ilk temasımdı bu. Beni kamplarına götürdüler ve tatilde gittikleri yerleri anlata anlata bitiremediler. Genellikle kış aylarında bir haftalığına tatile çıkarız sonra haziranın ilk haftası 

– Evet.

–  çünkü bizim yıl dönümümüz. Tamam. Ağustosta üç hafta daha. Tamam. Çünkü İtalya’da ağustos ayında  genellikle işler tamamen durur gibi bir şey. O haftalarda da maaş alıyor musunuz peki?

 Tabii ki, çünkü her yıl genellikle, nereden baksan 30, 35 gün tatilimiz var.

– Ücretli tatil, evet.

– Para ödemiyoruz. Dur biraz, haftada beş gün desek  yedi hafta yapar. Ayrıca resmî tatillerimiz var. Onlar kaç gün peki?

 On iki miydi?

 On iki gün. Bir iki hafta daha ekleniyor yani. Ha bir de, her şehrin kendine ait aziz koruyucusu var. Koruyucu aziz, evet.

– O şehirde o gün tatil oluyor.

– O gün için de maaş mı alıyorsunuz?

 – Evet.

– Evet. Bir de evlendiğin zaman 15 gün iznin daha oluyor. Evet.

– 15  dur biraz.

– 15. Evlendiğiniz zaman 15 gün ücretli izne mi çıkıyorsunuz?

 – Balayına çıkmak için.

– Balayınızı ödemek için mi?

 – Evet.

– Balayınız için para mı ödüyorlar?

 Evet. Sekiz hafta ücretli izin. İtalya’da biz aralık ayında fazladan bir maaş daha alıyoruz.

– Çoğu  Sanırım herkes alıyor.

– Fazladan derken?

 Biz 13’üncü diyoruz, çünkü bir yılda 12 ay var ya. Aralık ayında 13’üncü maaşı alıyoruz.

– Dur biraz. Dur biraz.

– Evet. Sizin şimdi 13’üncü ayınız var çalışmadığınız hayalî bir ay  – Evet.

–  ve bunun için  Aralık ayında bir maaş daha alıyoruz. Ne kadar?

 Yüzde 10’mu?

 Daha mı fazla?

 20?

 Hayır, hayır, tam maaş. Yani bir aylık çalışma karşılığında iki aylık maaş mı alıyorsunuz?

 Evet. Neden mi?

 Normal maaşınız aylık giderlerinizi ödemek için. Tatile çıkmak için ne kadar para ayırabilirsiniz ki?

 İtalyanlar olaya böyle bakıyor. Bir yere gidemeyecekseniz tatilin ne anlamı kalır?

 Bu günlerin hepsini kullanmazsanız yine de önceki yılın izinlerini kaybetmiyorsunuz.

– Dur biraz.

– Yani izinleriniz yanmıyor.

– Hayır, hayır, doğru olamaz.

– Doğru. Hayır, doğru olamaz. Söyle ona, kaç günün var söyle.

– 80 gün.

– Bankada 80 günün mü var?

 Tatil bankasında. Ama kullanamıyorum çünkü çok çalışıyor. Mümkün olsa daha çok kullanmak ister tabii ki. Tabii ki.

Ama çalışanlarına bu kadar ödeme yapıyorlarsa şirketler nasıl para kazanıyor?

 Milyonlarca dolar değerinde bir hazır giyim üreticisi olan Lardini Company’nin sahibiyle görüştüm.

Firmanın erkek giyimi üzerine üretim yaptığı markalar arasında Dolce & Gabbana Burberry ve Versace bulunuyor. İzin yaptıkları onca gün için çalışanlarınıza ödeme yapmak sizi rahatsız etmiyor mu?

 Hayır, asla. Seve seve ödüyoruz. Onların hakkı bu. Hakları olanı veriyoruz ve bundan memnuniyet duyuyoruz. Ben güzel bir tatile çıkabiliyorsam onlar da çıkabilmeli. Stresimizi atabilmek için tatile çıkmamız lazım. Ardından işimize rahatlamış olarak dönüyoruz. Ayrıca stres pek çok hastalığa sebep olur.

Çok sık hasta olur musunuz?

 Hayır. Hiç. Hayır. Çünkü yazları sahile gidiyorum. Deniz ve güneş bünyemiz için çok faydalı. İtalyanlar, dünyanın en yüksek ortalama yaşam süresine sahip milletlerinden biri. Ortalama bir Amerikalıdan dört yıl daha uzun yaşıyorlar. Evet, Lardini’de öğle yemeği vakti. Ancak arabalarına yiyecek otomatlarına gitmek ya da ayaküstü yemek için binmiyorlar. Her gün yaptıkları gibi rahat, güzel, iki saatlik bir öğle yemeği için evlerine gidiyorlar. Öğle yemeği için her gün eve mi geliyorsunuz?

 Eve mi?

 Her gün. İtalya’ya karşı yürüttüğüm taarruza Ducati motosiklet şirketine giderek devam ettim. Olası bir teslim için benimle görüşmeyi kabul eden kişi Ducati’nin CEO’su Claudio Domenicali’ydi. Burası montaj hattının en son bölümü.

Siz buna montaj hattı mı diyorsunuz?

 Hat âdeta ilerlemiyor.

– Çok yavaş ilerliyor.

– Çok yavaş. CEO bana, işçilerinin çok sayıda ücretli iznin yanında başka avantajlarının ve güçlü bir sendikalarının da olduğundan bahsetti. Bunların hiçbirinden rahatsızlık duymuyordu. Bu şekilde gerçekten verdiklerimizin karşılığını aldığımızı hissediyoruz çünkü insanlar işlerine çok bağlı. Şirketin kârlılığyla insanların refahı arasında bir tezat yok. “Şirketin kârlılığyla insanların refahı arasında bir tezat yok.” Evet. İşçilere iyi bir maaş ve geniş haklar vermelerine rağmen şirketin yine de iyi kâr ettiğini anlattı. Hadi bakalım. Duydunuz zilin sesini. Öğle yemeği vakti, İtalyan usulü. Koca koca adamlar sebze yiyor ve yüzleri gülüyor?

 Ne biçim fabrikaydı bu?

 İşçilerin sahip olduğu tüm bu iyi haklar tatil olsun, güzel öğle yemeği olsun buralara nasıl gelindi?

 Çok çetin mücadeleler verildi. Bizden önceki sendikalı işçiler büyük baskılar gördüler. Hapse atıldılar. Mahkûm edildiler. Ta ki bu haklar yasalaşıncaya ya da sözleşmeye konuncaya kadar. Mücadeleniz devam ediyor mu?

 Evet. Kâh mali tehdit yoluyla kâh çarpışarak kâh müzakere ederek. Bu hep böyledir. Hiçbir hak öylece size verilmez. İşçiler haklarını böyle kazanırlar. Bu sistem sosyal devletin bir parçası sonuçta, değil mi?

 – Evet, sosyal yardım.

– Evet, tabii ki 

Sosyal yardım, Amerika’da kötü bir söz olarak algılanır 

– Evet.

–  bazı muhafazakâr kesimler tarafından. Sosyal yardım sözünü sevmezler.

– Burada kötü değil.

– Kötü bir söz değil.

– Ne sebeple olursa olsun.

– İyi bir söz. Evet, iyi bir söz. Elbette sizden daha çok para çıkıyor  Halkın refahını gözetiyorsunuz. Bunun için daha fazla vergi ödüyorsunuz. Bunu önemsiyor musunuz?

 Çünkü bir şey ödediğinde karşılığında bir şey alıyorsan 

– Evet?

 –  o zaman sorun yok. Lardini Ailesine de aynı düşünceleri paylaşıp paylaşmadıklarını sordum. Siz, patron, CEO olarak bu işi Amerikalılar gibi yürütseydiniz daha çok kazanabilir ve kendinize daha çok para ayırabilirdiniz. Daha zengin olsam ne olacak?

 Cidden. Daha zengin olsam ne olacak?

 Güler yüzlü insanlarla yan yana çalışmak önemli bir şey. Onlarla insani ilişkiler kurmak. “Merhaba, annen nasıl?

” Bizim fabrikada, aramızda insani bir ilişki var. Siz de kardeşlerinize katılıyor musunuz?

 Evet. Diyor ki pek çok İtalyan 

İtalyan insanının rüyası Amerika’ya gelmek. Birleşik Devletler’e. Oradaki durumdan haberdar değillerdir belki.

Amerika’da yasa ne der bilir misiniz?

 Ücretli izin için Amerika’ya gelirseniz yasanın size verdiği ücretli izin kaç hafta biliyor musunuz?

 – Hayır.

– Sıfır.

– Sıfır mı?

 – Evet, sıfır. Sıfır.

Ciddiyim. Şimdi, sıfır ücretli izin alacağınızı bilerek Amerika’da yaşamayı bir daha aklınızdan geçirir miydiniz?

 Sıfır diyorum bak, sıfır. Orada yasalar kimseye ücretli izin verilmesini şart koşmuyor. Yani tatile çıkmaya karar verirsen o günler için maaş almıyorsun?

 – Yani  – Aynen öyle. Tabii iyi bir sendikan varsa sana iki hafta ücretli izin hakkı veren bir sözleşme imzalayabilirsin.

– Yılda bir?

 – Yılda bir. Ki bu gayet iyi.

– İki hafta alırsan iyi  – İki hafta iyi oluyor yani  İşin iyi demektir. Üç hafta alabiliyorsan harika. Öyle bir işin varsa. Dört hafta ücretli izni olan kimseyi tanımıyorum açıkçası. Tanımıyorum. Sıfır ücretli izin garanti. Sıfır. İnanmıyorum. Çok saçma. Çünkü bizim burada, tatillerin yanı sıra biz kadınların bebek beklerken ve anne olduktan sonra çocuğunu büyütebilmek için bol bol zamanı oluyor. Şimdi neler olduğunu anladım. Önce sekiz haftalık tatil seksi sonra gelsin  Beş aylık doğum izni var. Beş ay mı?

 O da ücretli mi?

 – Evet, tabii ki.

– Ne demek “Evet, tabii ki”?

 Sanki ben şeyim  Bizim için çok doğal bir şey. Peki babası?

 Sanırım ikisinden biri  Doğru. Bir şekilde yerine başkası ayarlanıyor. Ama anne mutlaka beş ay alıyor. Kesinlikle. İnsan, çocuğunun ilk aylarını nasıl kaçırır?

 Böyle güzel bir şey. Benim için çok önemli. Her kadın için önemlidir. Bence bu, dünyanın her yerinde böyle. Sadece İtalya’da değil.

Doğru, dünyanın her yerinde doğum izni diye bir şey var bunu karşılayamayacak kadar fakir iki ülke hariç  Papua Yeni Gine ve burası.

TANRI AMERİKA’YI KORUSUN Uzun tatillerine ve öğle aralarına rağmen A.B.D. ve İtalya dünyanın en üretken ilk 15 ülkesi arasında yer alıyor. İtalyanlar’dan çok daha uzun saatler çalışıyoruz ama üretkenlikte sizden öyle çok ileride değiliz. Evet. Çünkü yeterince tatil yapmıyorsunuz. Çünkü yeterince sevişmiyorsunuz. Bence haklısın. Bence siz burada daha çok seks yapıyorsunuz ve bu sayede daha mutlusunuz ve işte daha başarılısınız. Kesinlikle Aynı inekler gibi. Müzik dinletirseniz daha çok süt verirler. İtalya’ya geldim ve İtalya’yı işgal ettim tek kişilik bir ordu olarak. Gayem, burada bulabildiğim en iyi fikirleri alıp Amerika’ya götürmek ve Amerikalı yurttaşlarımı İtalyanlar’ın yaptığı bazı şeyleri yapmaya ikna etmek. Sizlerden alacağım şeylerden biri de işçilere sekiz hafta ücretli izin verme fikri. Zevk duyarız. Bundan iki ya da üç yıl sonra bunlar Amerikan fikirleri olarak bilinecek ilk uygulayan siz olduğunuz hâlde.

– Evet.

– Sakıncası yok mu?

 Yok. Sorun değil. Bunun için elinizi sıkarım. Teşekkür ederim, bayım. Ayrıca benimle fabrika içinde görüşmeyi kabul eden ilk CEO olduğunuz için de teşekkür ederim.

– Beniz için büyük zevk.

– Amerikan bayrağımı da getirdim. Bayrağımı buraya, Ducati’nin orta yerine dikeceğim.

– Güzel.

– Bir şey bulmuş olduk. Burada Amerika için güzel bir şey bulduk. Şimdi Amerikan bayrağımı oturma odanızın ortasına dikeceğim. Bir mahzuru var mı?

 – Şerefe.

– Şerefe.

– Salute.

– Salute. Elbette her ülkenin olduğu gibi İtalya’nın da sorunları var ama benim görevim otları değil çiçekleri toplamak.

– Dünyaya bir kez geliyoruz.

– Doğru.

– Başka bir hayat yok.

– Bir daha gelmeyeceğiz O yüzden tadını çıkarmalıyız.

” Âşkın kanatlandırdı beni  ” Ben Fransız’ım. Fransız mısın sen?

 Oui. “Biz”?

 Hayır, biz Fransız değiliz. Biz Amerikalıyız çünkü burası Amerika. Tamam mı?

 Dünyanın en güzel ülkesi. Bu dünyaya ne verdiniz peki George Bush, Cheerios ve ThighMaster dışında?

 – Çin yemeği.

– Çin yemeği. O Çin’den.

– Pizza.

– İtalya.

– Chimichanga.

– Meksika. Demek öyle Çokbilmiş. Fransızlar ne verdi peki?

 Biz demokrasiyi, varoluşçuluğu ve oral seksi icat ettik. Bayağı kıyak şeylermiş. Evet, hepsine sahiptik ama Fransızlardan çalabileceğimiz başka bir şey vardı. Her zaman olduğu gibi Fransızlar pek bir direniş göstermedi. Ben de Normandiya kırsalında ufak bir köye girdim ve lezzetli bir yemeği nasıl hazırladıklarını görmek için ülkenin en güzel mutfaklarından birine gittim. Benim standartlarıma göre üç, hatta dört yıldızlık bir mutfaktı. Kesinlikle o bölgede yemek yenecek en güzel mekândı. Burası okul yemekhanesiydi. Okuldayken sadece bir yıl Fransızca gördüm. Fransızca aldığım ilk dersi duymak ister misiniz?

 Evet. Küflü peynirimiz var. Fransızlar kendi peynirlerine bayılıyorlar ve bol bol yiyorlar. Aşçı Montignac’ın onlarca çeşit peyniri var. Hepsi burada, okulun buzdolabında. Çocuklar en çok hangi peyniri seviyor?

 Camembert diyebilirim. Çocuklara, onların yaşındayken yemekçi kadının Perşembe Sürprizi dediği şeyi servis ederken ne yaptığımı gösterdim. Amerikan tarzı. Hemen alıştırdım onları. Salı günü ise mozzarella peynirli domates salatası hardallı pirzola makarna ve vanilyalı bir tatlı. Ayda bir kez, okulun aşçısı belediye ve okul yönetimi ve bir diyetisyenle günlük menüyü gözden geçirmek için bir araya geliyor. Tatlıyı çıkarıp yerine peynir ve meyve koyabiliriz. Evet. Belediye yönetimi okulun yemekhanesinde neler verildiğiyle neden bu kadar ilgileniyor?

 Çünkü çocuklar zamanla dengeli beslenmenin ne olduğunu ve yediklerine dikkat etmesini öğreniyorlar. Gördüğünüz gibi, Fransa’da öğle yemeği karnınızı hızla doldurmanız gereken 20 dakikalık bir aradan ibaret değil. Yemeği bir ders olarak görüyorlar. Tam bir saat boyunca, medeni bir şekilde yemek yemeyi öğreniyorlar sağlıklı yiyecekler yiyorlar ve birbirlerine servis yapıyorlar. Ve evet, su içiyorlar. Bol bol su. Mmm, su. Plastik ya da köpükten yapılma tepsilerine tatsız bir yemek konması için uzun kuyruklarda beklemiyorlar. Yemek için herkes hazır mı?

 Gerçek porselen. Sakın kırmayın, olur mu?

 Onlar kırılır. Kırılır. Aşçılar yemeği ayaklarına götürüyor. Köri soslu et. Kremalı köri sosu. Bu yanındaki havuç mu?

 Kabuklu deniz ürünü o. Ha, anladım. Üstelik bu daha aperitifti. Güzelmiş. Patates kızartması. Yılda iki defa patates kızartması veriyorsunuz. Ama Fransız kelimesi yemeğin adında geçiyor. Okulun içinde tek bir satış otomatı bulamadım. Ben de içeri kaçak içecek soktum.

– Coca-Cola içer misiniz?

 – Hayır. İçmez misiniz?

 Coca-Cola içmez misiniz?

 Coca-Cola?

 İçmez misiniz?

 Sen Coca-Cola içmez misin?

 Hayır mı?

 Kimse Coca-Cola içmiyor mu?

 Hayır. Al, dene. Bir dene bakalım.

– Hayır.

– Hayır. Coca-Cola denemek ister misin?

 – Tadı güzelmiş.

– Neymiş?

 Gayet güzel. Hoşuna gitti mi?

 15 dakika sonra sorarım ben sana. Peki, kıymalı hamburger?

 Asla.

– Asla?

 – Hiçbir zaman. O gün, çocuklara kuzu şiş ve kuskus üzeri tavuk servisi yapılıyordu. İçinde peynir ve tatlının olduğu dört çeşit yemek. Daha önce hiç şahit olmadığım bir olay. Bir çocuğun dondurmasını paylaştığı ne zaman görülmüş?

 Hadi ama, Whopper yemişsindir. Hayatında bir kez olsun Whopper alıp bir köşede gizli gizli yemişsindir. Ömrümde hamburger yemedim. Whopper yemediysen hiç yaşamamışsın demektir. Yemekte ne var?

 Film ekibimizde çalışanlardan birinin kızı Boston’da lise öğrencisi. Bir okulun yemeklerini çektiğimizi duyunca kendi okulundaki yemeklerin resimlerini annesine göndermeye başladı. Amerikalı çocuklar öğlende bunları yiyor. Ekmek mi bu?

 Evet, ona benziyor. Cidden. Ne bu?

 Garip bir sos. Sizce güzel görünüyor mu?

 – Hayır.

– Hayır. Hiç güzel değil. Bunun içinde ne var bilmiyoruz. Hiç sağlıklı değil. Hayır, hayır. Açıkçası, yemek falan değil bu. Evet, biliyorum. Sanki sana C.S.I. dizisinin bir bölümünden fotoğraflar gösteriyormuşum gibi. Zavallı çocuklar. Fransızlar size acıyorsa durum vahim demektir. İşin daha da dikkat çekici tarafı, Aşçı Montignac’ın öğün başına bizim Amerika’da okullarda harcadığımızdan daha az para harcaması. Ve bu devlet okulu zengin bir muhitte değil. Esasen, Fransa’nın en fakir mahallerinden birinde en fakir okullarından birinin menüsünün bir kopyasını edindim. İşte bu ay yedikleri. Dereotu soslu morina fileto. Rezene ve dana güveç. Musakka. Ve karamelli yahut vanilyalı tatlılardan biri. Söylememe bile gerek yok, her gün an az bir peynir çeşidi seçeneği mevcut. İnsan inanmakta güçlük çekiyor. Halkına ücretsiz sağlık hizmeti veren kreş hizmetini neredeyse ücretsiz sunan bu ülke aynı zamanda okul yemeklerinin krallara layık olmasını garanti ediyor. Kendime sormadan edemedim, Fransızlar bunların maliyetini nasıl karşılıyorlar?

 Avrupa son kırk yıldır vergileri sürekli arttırıyor. Çok yüksek gelir vergileri.

– Yüksek vergiler.

– Yüksek vergilerden bıkmış durumdalar.

Gérard Depardieu, “Yetti artık. Ülkeyi terk ediyorum” dedi. Bu, ortalama bir çalışan Amerikalının gelir vergisi ve sosyal güvenlik kesintileri için cebinden çıkan miktar. Ve bu vergiler bize temel hizmetleri sağlıyor:  polis, itfaiye, yol, su, savaş ve banka kurtarma paketleri. Bu ise ortalama bir Fransız çalışanın ödediği vergi miktarı. Bizimkinden biraz fazla. Ve sadece biraz daha ödeyerek onlar da temel hizmetleri alıyor ama yanında tüm bu fazladan hizmetlerle beraber. Biz de bunlardan bazılarını alabiliriz ama fazladan ödeme yapmamız gerek. Ve biz fazladan ödeme yaptığımız zaman buna vergi demeyiz. Okul ücreti deriz, kreş parası deriz özel sağlık ücreti deriz katılım payı deriz, sigorta muafiyeti deriz vesaire vesaire. Bunları vergi olarak adlandırmayız ama aslında bunlar vergidir ve Fransızlardan çok daha fazla öderiz. Bir şey daha  Her Fransızın maaş bordrosunda vergilerinin nereye gittiğini kalem kalem detaylı olarak gösteren bir liste bulunur. Bu da bizim maaş bordrolarımızdan bir örnek. Sosyal güvenlik ve sağlık sigortası dışında tek bir bilgi yok. Belki ödediğimiz gelir vergilerinin nereye gittiğini görseydik Meclisin, yaklaşık yüzde 60’ını ‘bu’na harcamasına izin vermezdik. Ama Fransızlar savaşçı değil, onlar aşk insanı.

” Sevdiceğim, Pepé Le Pew seviyor seni  ” Ve Fransızların iyi bildikleri bir şey varsa o da aşk ve tutkudur. Fakat böyle bir şey nerede öğrenilir?

 İlk cinsel tecrübe ömrümüz boyunca unutamayacağımız bir şeydir. Duygularına, isteklerine önem verin. Bir şeyler veririz. Bir şeyler alırız. Sevişmenin anlamı budur. O yüzden, acele etmeyin. Sevgilinize ne istediğinizi belli edin ki sihirli bir an yaşayabilesiniz. Sihirli an mı?

 Okuldayken, cinsel eğitimin tek amacının bizi cinsel ilişkiye girmeye korkutmak olduğunu düşünürdüm. Toplumun lanetlediği bir şeyi yaparak risk almış oldun şimdi. Belki frengi de dâhil, doğurabileceği sonuçların farkında değilsin. Frengi mi?

 Bildiğiniz doğum kontrol yöntemleri neler?

 En yaygın olanları?

 – Evet?

 – Prezervatif. Evet. Prezervatif. Doğum kontrol hapı. Doğum kontrol hapı. Doğru. Peki cinsel ilişkiye girmemek?

 Cinsel ilişkiye girmemek, bize göre gerçek anlamda bir doğum kontrol yöntemi değildir. Çok riskli. Çok riskli. Çok mu riskli?

 Ne demek istedi şimdi?

 Batı Teksas’ta, cinsel eğitim vermeyen küçük bir lise cinsel yolla bulaşan hastalık salgınıyla mücadele ediyor. Utah’taki gençler arasında, zührevi hastalıklarda önemli bir artış kaydedildi. Ebeveynler her zaman cinsel ilişkiye girmemeyi öğütleyebilir ama biliyoruz ki gençler her zaman söz dinlemiyor.

– Klamidya salgını.

– Klamidya. Klamidya. Neden Teksas işe yaramadığı belli olduğu hâlde eğitim programını cinsel ilişkiden kaçınma üzerine kurmakta ısrar ediyor?

 Aslında bildiğim kadarıyla ülkedeki tüm eyaletler içinde gençler arasında hamilelik oranının en yüksek olduğu üçüncü eyaletiz. Cinsel ilişkiden kaçınma işe yarıyor. İyi de gençler arasında en yüksek hamilelik oranı bizde  Ülkedeki tüm eyaletler içinde gençler arasında hamilelik oranının en yüksek olduğu üçüncü eyaletiz. Soruyu soranın demek istediği, bunun görünürde işe yaramıyor olması. Kendimden yola çıkarak söylüyorum cinsel ilişkiden kaçınma işe yarıyor. Sanıyoum sizdeki genç hamilelik oranı bizimkinden çok daha yüksek. Amerika’daki genç hamilelik oranı Fransa’dakinin iki katından fazla Almanya’dakinin altı katından fazla ve İsviçre’dekinin yedi katından fazla. Eğitim bu yüzden gerekli. Evet, eğitim. “Sevişmek Eğlencelidir, 1. Cilt” adlı lise ders kitaplarından birini yanıma aldım okul yemeklerinden kendime bir paket yaptım ve onların tren dediği şeye atlayıp eğitimde gerçekten bir numara olan bir ülkeye doğru yola çıktım. Finlandiya, dünyanın en iyi ya da neredeyse en iyi eğitimli öğrencilerine sahip ülke. Herkesin aklındaki soru şu: “Gerçekten mi?

 Finlandiya mı?

” Bunlar, bize hayalî gitar çalma yarışmasını  Alo?

 Alo?

  cep telefonu fırlatma ve eş taşıma sporlarını veren insanlar. İyi eğitimin sırrını keşfeden dâhiler bunlar mı?

 Yani, nasıl oluyor da Finlandiya’daki çocuklar dünyanın geri kalanından daha ileri olabiliyorlar?

 Olan şu.

Zamanında, Finlandiya’nın okulları bizim okullarımız gibi berbattı. Dünya çocuklarını teste tabi tuttuklarında genellikle hem Finlandiya hem de biz ülke sıralamalarında aşağılarda yer alıyorduk. Ancak Finlandiya bu durumdan hoşnut değildi bu yüzden yeni fikirler denediler ve Finlandiya kısa zamanda dünyanın zirvesine tırmandı. Öğrencileri bir numara oldu. Bunu nasıl başardılar?

 Cevabını aradığım tek soru buydu.

Doğruca düşmanın milli eğitim bakanını görmeye gittim. Ben daha ağzımı açmadan en gizli sırlarını bana söyleyiverdi.

Ödev vermiyoruz. Çok gizli: Ödev yok. Şimdi siz, çocuklara verdiğiniz ev ödevlerini mi azalttınız?

 Evet, evet. Çocuk olmak genç olmak, hayatın tadını çıkarmak için daha fazla zamanları olmalı. Dün akşam kaç saat ödev yaptın?

 10 dakika falan.

– 10 dakika ödev mi?

 – Evet.

– Belki 15 ya da 20 dakikadır.

– 20 dakika.

– 20 dakika mı?

 – Çok değil. Evet. Ev ödevi yapmış olsaydım sanırım en fazla 10 dakika falan sürerdi. Genelde o kadar bile ödev yapmıyorum. Ev ödevi kavramı bana göre artık modası geçmiş bir kavram.

– Bu şekilde 

– Ev ödevinin modası mı geçmiş?

 Evet, evet. Bu şekilde çocukların okuldan sonra yapacak bir sürü başka şeyi oluyor.

– Mesela?

 – Mesela beraber olmak mesela aileleriyle vakit geçirmek, mesela spor yapmak mesela müzik aleti çalmak, mesela okumak. Ödev vermiyorsunuz. Ya hepsi sadece ağaca tırmanmak isterse?

 Ağaca tırmanabilirler, evet. Ağaca tırmanabilirler. Böylece ağaca nasıl tırmanılacağını öğrenmiş olurlar. Ama sonuçta, ağaca tırmanırken muhtemelen değişik böcek türleri bulurlar ve ertesi gün okula gelip ne bulduklarını bana anlatırlar. Büyük çocuklarla karşılaştırınca küçük olanlar günde kaç saat okula gidiyor?

 Pazartesileri üç saat, salı günleri dört saat. Değişiyor. Haftada 20 saat. Yani şimdi  İnanamıyorum. Şimdi, bu üç ya da dört saate yemek saatleri de dâhil mi?

 Evet. O kadar zamanda ne öğreniyorlar?

 Ne yaptırabiliyorsunuz ki?

 Beyninizin arada sırada dinlenmesi gerek. Eğer durmadan çalışırsanız bir noktadan sonra öğrenmeyi bırakırsınız. Ve daha uzun süre bunu yapmanın size bir faydası olmaz. Batı ülkeleri içinde günde en az saat okula giden ve en kısa ders yılına sahip olanlar Finlandiyalı öğrenciler. Okula daha az giderek daha başarılı oluyorlar. Kaç dil biliyorsunuz?

 İngilizce, İsveççe, İspanyolca. Fince ve İsveççe. Fince, İngilizce ve Almanca.

– Fransızca, Almanca.

– Fince ve İngilizce.

– İngilizce.

– İsveççe, Fransızca ve İspanyolca. Sen Amerika’da değişim öğrencisi miydin?

 – Evet.

– Buradaki okuluna döndüğünde seni en çok rahatlatan şey ne oldu?

 Çoktan seçmeli sınav olmaması.

– Burada çoktan seçmeli sınav yok mu?

 – Ya da çok az var diyelim.

– Gerçekten mi?

 – Çünkü Amerika’da girdiğim tüm sınavlar  Sana dört tane şık verilmeden nasıl soruyu doğru cevaplabiliyorsun?

 – Cevabı yazıyorsun.

– Bilmen gerekiyor.

– Cevabı gerçekten bilmen gerekiyor.

– Evet.

– Cevabı gerçekten bilmen mi gerekiyor?

 – Evet. Finlilerden sürekli duyduğum şey Amerika’nın standart testlere dayalı eğitim sistemini bırakması gerektiğiydi.

– O standart testlerden kurtulun.

– Merkezi sınav.

– Standart testler.

– “Standartlaştırılmış testler.” Eğer öğrencilerinize öğrettiğiniz, sınavlarda başarılı olmaksa aslında onlara gerçekten bir şey öğretmiyorsunuz demektir. Hayır, öğretiyoruz. Onlara sınavdan kalmayı öğretiyoruz sonra bir sürü okul sınavda başarısız oluyor sonra o okullar sözleşmeli okula çevriliyor ve sonunda birileri tonla para kazanıyor. Ama okul, senin mutluluğu bulduğun yerdir seni mutlu edecek şeyi bulmanın yolunu öğrendiğin yerdir. Baktılar ki öğrencilerin okulda geçirdiği zamanın üçte biri standart testlere hazırlanarak geçiyor. Onlar da testlerde yer almayan çoğu şeyi müfredattan çıkardılar.

Müzik çıkarıldı, sanat çıkarıldı, şiir çıkarıldı.

– Sanat çıkarıldı mı?

 – Evet, çoğu okulda. Sınavlarda yurttaşlık bilgisi sorulmadığı için okullar şimdi onu da çıkarıyor.

– Gerçekten mi?

 – Evet.

– Yurttaşlık bilgisi, Amerikan yurttaşlık bilgisi.

– Anladım. İnanılır gibi değil.

– Şiiri çıkardık.

– Sahiden mi?

 – Evet.

– Neden?

 Vakit kaybı. Yetişkin olduklarında hangi ara şair gibi konuşacaklar?

 İş bulmalarına ne faydası olacak?

 İhtiyaçları olan her şeyi onlara öğretmeye çalışıyoruz ki beyinlerini mümkün olduğunca iyi kullanabilsinler. Bunun içinde, beden eğitimi, sanat, müzik kısaca, beyinlerini daha iyi çalıştırabilecek her şey var. Çocukların yemek pişirmeleri, şarkı söylemeleri sanat yapmaları, doğada yürüyüşe çıkmaları gerek. Bunların hepsini yapabilmeliler çünkü çocuk olmalarına izin verilen çok kısa bir zamanları var. Siz Finlandiya’da standart testler yapmıyorsanız hangi okulların en iyisi olduğunu nereden biliyorsunuz?

 Elinizde bir liste olması lazım. Oturduğunuz mahalledeki okul en iyi okuldur. Örneğin, şehrin merkezinde bulunan bir okuldan herhangi bir farkı yoktur. Çünkü Finlandiya’da tüm okullar eşittir. Yeni bir şehre taşındığımızda en iyi okul nerede diye sormayız hiç. Böyle bir soru sorulmaz. Bu yüzden kimse okulları araştırmak zorunda kalmaz. Okullarımızın hiçbirinde bir fark yoktur. Hepsi aynıdır. Finlandiya’da okul kurup ücret talep etmek yasa dışı. Özel okul olmamasının en büyük sebebi bu. Bu da demek oluyor ki, zengin anne babalar devlet okullarının çok iyi olmasını temin etmek zorundalar. Zengin çocuklarını herkesle aynı okula göndererek onların diğer çocuklarla arkadaş olarak büyümesini sağlıyorlar. Ve bu çocuklar büyüyüp zengin birer yetişkin olduklarında onlara kolay kolay kazık atamıyorlar. Amerika’da eğitime ticaret gözüyle bakılıyor. Okul demek, para getiren şirket demek. Burasıysa öylesine öğrenci odaklı ki, okul bahçesinde tadilat yapılacağı zaman buraya mimarlar getirtip çocuklarla görüştürdüler.

– Dikkate alındı mı peki?

 – Evet, evet. Okul bahçemizde çocukların çok istedikleri şeyler var. Buradaki okullarda öğrenciler daha bağımsız. Burada, Amerika’ya nazaran daha çok yetişkin muamelesi görüyoruz.

– Evet.

– Örneğin, ders sırasında lavaboya gitmek için öğretmenden izin almamıza gerek yok.

– Evet.

– Evet. Ayrıca metroda öğrenciler görürsünüz. Yedi sekiz yaşındaki çocuklar bile okula kendi başlarına gidiyor. Amerika’da öğretmenlik stajıma başladığımda belli mahallelerdeki okullarda eğitim veriyordum ve çocuklara “Büyüdüğünüzde ne isterseniz olabilirsiniz” diyordum. Ama bu pek doğru değil. Finlandiya’ya geldiğimde ise verdiğim eğitim çoğunlukla çocukların ne istediği ve gelecekten beklentileri üzerine kuruluydu. Yani burada çocuklara, “Büyüdüğünüzde ne isterseniz olabilirsiniz” demek o kadar da yanlış gelmiyor çünkü bunu zaten gerçekleştiriyorlar. Ellerinde bu güç zaten var. Bunu düşünmek çok can sıkıcı. Bizim çocuklarımızın buna sahip olmadığını düşünmek. Gerçekten çok güzel. Daha önce kimsenin eğitimde gerçekleştirmediği bir şey keşfetmiş değiliz. Böyle bir şey yok. Finlandiya’nın eğitim alanında başarıyla uyguladığı pek çok şey aslında Amerikan fikirleri. Onlara kendi kararlarını verebilmeyi ve öğrendiklerine eleştirel yaklaşmayı öğretmeye çalışıyoruz. Onlara mutlu bir insan olmayı başkalarına ve kendilerine saygılı olmayı öğretmeye çalışıyoruz. Onların mutluluğunu önemsiyorsunuz.

– Elbette.

– Siz ne öğretmenisiniz be?

 Matematik. Yani matematik öğretmeni olarak diyorsunuz ki  ağzınızdan çıkan ilk laf bu öğrencilerin okulun dışına çıkmalarını mutlu olmalarını, mutlu bir hayat sürmelerini istemenizle alakalı. Evet.

– Ve siz matematik öğretmenisiniz?

 – Evet. Oyun oynamak arkadaşlarıyla sosyalleşmek insan gibi büyümek için ne zaman fırsatları olacak?

 Çünkü okulun dışında koskoca bir hayat var. Oyun oynamalarını mı istiyorsunuz?

 Çocukların oyun oynamasını istiyorum. Bu da okul müdürüydü. Amerikan bayrağını tam buraya, okulunuzun ortasına dikiyorum ve bu harika fikri kendimize alıyorum. Çaldığınız için teşekkür ederiz. Evet, bizim olayımız bu.

– Tamam.

– Haberiniz olsun. İlkokuldan lise sona, harika bir eğitim aldıktan sonra nereye gidersiniz?

 Alp dağlarının doğu yamacının derinliklerinde Rapunzel ve Uyuyan Güzel’in ülkesi bulunur. Slovenya. Slovakya değil, Slovenya. Aslında Slovenya’ya gönderilen mektupların çoğu yanlışlıkla Slovakya’ya gönderilir ama burada olma nedenim bu değil.

Slovenya, büyülü bir masallar diyarı en nadide masal kahramanlarından birine ev sahipliği yapıyor:  borcu olmayan üniversite öğrencisi. Öğrenci olarak burada ne kadar borcun var?

 Yok.

– Yok.

– Ücretsiz. Slovenya, üniversiteye gitmenin gerçekten ücretsiz olduğu onlarca ülkeden biri. Hiç borcun var mı?

 Hayır. Borç derken ne kastettiğimi anladın mı?

 – Pek anlamadım.

– Anlamadın mı?

 Borç, başkalarının senden yüklü miktarda alacaklı olmasıdır.

– Ha, bizim borcumuz yok.

– Hayır, hiç borcumuz yok. Hayır. Yok. Yok.

– Hiç mi yok?

 – Hiç yok. Sonunda borcu olan bir öğrenci buldum. Eğitimimi tamamlamak için dört yıl önce buraya taşındım çünkü Boulder Kampüsündeki eğitimimi bütçem daha fazla kaldıramadı.

– Gerçekten mi?

 – Colorado Üniversitesi, evet.

– Öyle mi?

 – Hâlâ devlete 7000 dolar kadar borcum var.

– Burada ne ödüyorsun peki?

 – Bir şey ödemiyorum.

– Hiçbir şey?

 – Hayır. Amerkikalı mısın?

 Neden buraya gelmeye karar verdin?

 Devlet yüksekokulundaki eğitimimi tamamlamaya bile gücüm yetmedi. Sonra Slovenya’daki imkânları öğrendim. Daha önce hiç böyle bir şey duymamıştım  –  okulun bu kadar ucuz olması.

– Slovenya’nın yerini biliyor muydun?

 Hayır, Slovenya’nın nerede olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu. Ciddi soruyorum, burada nasıl bir eğitim alıyorsun?

 – Çok daha iyi.

– Sahiden mi?

 Evet, mukayese edilemez bile. Buradaki lise eğitimi bile Amerika’daki lisans eğitiminden daha zordur. Slovencede “İsteyen her Amerikalı öğrenci buraya gelip üniversiteye ücretsiz gidebilir” nasıl söyleniyor?

 Durun biraz. Yavaş yavaş. Normal alfabe mi kullanıyorsunuz?

 A-B-C-D-E-F-G?

 Evet, öyle. Bizde 25 harf var.

– Bizde 26 tane vardı, değil mi?

 – Bir eksik, evet. Hangisini çıkardınız?

 Bizde “W” yok. “W” harfini Bush başkanken mi yoksa öncesinde mi çıkardınız?

 Merak ettim de. Hep öyleydi. Hep öyleydi. Bush’la alakası yok yani.

– Hayır, yok.

– Tamam, oldu. Neyse ki Slovenya’daki Ljubljana Üniversitesinde 100’e yakın ders İngilizce veriliyor. Neden böyle bir şey yapıyorlar?

 Sen yabancısın. Yani, onların ödedikleri vergiler senin eğitimine gidiyor. Bana göre olay şu, burada eğitim gerçekten bir kamu yararı olarak görülüyor ve bir kez yabancı öğrencilerden eğitim için ücret almaya başlarsanız otomatikman, herkesten para alınabileceği fikrini gündeme getirmiş olursunuz. Ve herhangi bir öğrenci okul harcı ödemeye başladığı an “herkes için ücretsiz üniversite” fikri tehlikeye girer. Bu, okulların kamu yararına olma vasfını değiştirir. Yakın zamanda, Slovenya hükümeti öğrencilerden harç parası alma zamanının geldiğini düşündü. Bu, tüm ülkede şok etkisi yarattı ve öğrenciler tepki gösterdi. Hepiniz istifa! Hepiniz soyguncusunuz! Hepiniz istifa! Hepiniz soyguncusunuz! O yasaya karşı bir protesto gösterisi düzenledik. Dokuz ay boyunca eğitim bakanıyla üniversite yöneticileriyle görüşmeler yaptık. Sonunda hükümet düşene kadar yasanın geçmesini geciktirmeyi başardık. Dur biraz. 40-50 kadar aktif üyesi olan bir grupsunuz 

– Evet.

–  ve hükümetin düşürülmesine  –  yardım edip  – Aynen öyle.

–  yeniden seçime gitmeye mi zorladınız?

 – Aynen öyle. İnanılmaz. İnanılmaz bir olay. İşte size, öğrencilerin hükümet ceplerine göz diktiğinde verdikleri tepkilerden örnekler; Kanada Almanya, Fransa Finlandiya ve Norveç. Bu da, harçlara her zam geldiğinde Amerika’da olan. Üniversitemize yaptığınız ziyaretin anısına  – Teşekkür ederim.

–  size küçük bir hediye vermek istiyorum. Bizim burada, çok eskilere dayanan bir dantel örme geleneği var.

– Dantel örme mi?

 – Dantel örme. Ama bu metalden yapılma bir dantel. Daha önce hiçbir erkek bana dantel hediye etmemişti. Çok teşekkür ederim. Üniversiteleri ücretsiz yapma ve 22 yaşında gençleri, borçları yüzünden hapse göndermeme fikri kesinlikle Amerika’ya götürebileceğim bir şeydi. Slovenya Cumhurbaşkanı ile görüşmek için randevu talep ettim. Ne gariptir ki bana randevu verdiler.

– Nasılsınız?

 Hoş geldiniz.

– Teşekkür ederim.

– Nasılsınız?

 – Çok memnun oldum. O zevk bana ait. Benimle görüştüğünüz için teşekkürler. Cumhurbaşkanı beni gördüğüne çok sevinmişti ama ekibime odadan çıkmaları talimatını verdi çünkü teslim olma anına kimsenin tanık olmasını istemiyordu. 45 dakika sonra  Sakıncası yoksa ücretsiz eğitim sisteminizi alıp Amerika’ya götürebilir miyim?

 Amerika’daki her şeyi değiştirecek misiniz?

 Evet. Niyetim o. Çok teşekkürler. Tanıştığıma çok memnun oldum. Eksik olmayın. Çok teşekkürler. Ne kadar kolay oldu, gördünüz mü?

 Başardım. Zayiat yok, travma sonrası stres bozukluğu yok, Dick Cheney yok. Tek başıma gittim ve petrolden daha değerli bir şey ele geçirdim. Az önce Slovakya Cumhurbaşkanı ile görüştüm ve kendisi Amerika Birleşik Devletleri’ne teslim oldu. Ülkenizi asıl işgal etme sebebim tüm üniversitelerin herkes için ücretsiz olması gibi fevkalade bir fikri ele geçirmek. Teşekkürler. Sonraki durak: Almanya. Nüfus: 81 Milyon İlginç Bilgiler: Yok Tehdit Unsuru: Sormaya gerek var mı?

 Öğrenim kredisi borcunuz olmadan gerçek dünyaya atıldığınızı ve haftada sadece 36 saat çalışıp 40 saatlik maaş aldığınız hâlâ refah içinde yaşayan bir orta sınıf bulabileceğiniz bir yerde işe başladığınızı düşünün kalem üretimi yapanlar içinde bile. Kalem üretiyoruz.

– Kalem mi?

 – Hâlâ kârlı bir iş.

– 1700’lerde başladık  hâlâ, evet.

– Hâlâ mı?

 Bilgisayarlara rağmen mi?

 İnsanlar hâlâ kalem alıyor. Bu arada, geçtiğimiz yıl Almanya’da, kalem üretiminde geçirdiğimiz en iyi yıldı. Kalem fabrikaları nerede?

 Kalem fabrikası burası, bulunduğumuz yer.

– Hemen arkamızda mı?

 – Evet, evet, onlar fabrika. Hayır, hayır, bunlar fabrika değil.

– Bunların penceresi var.

– Ne demek “penceresi var”?

 Fabrikaların penceresi olmaz. Elbette penceremiz var. İyi ışık almaları lazım. Gün ışığını ne yapacaklar ki?

 Alt tarafı kalem yapıyorlar. Evet ama iyi kalem yapıyorlar ayrıca iyi hissetmeleri, hastalanmamaları için gerekli. Çünkü hasta çalışanlarınız varsa sorun var demektir. Bunu istemeyiz. Bir kapı açtım  Merhaba.  ve Amerika’da olmayan bir şey buldum. Orta sınıf. Burada ne yapıyorsunuz?

 Mola verdik. Mola mı verdiniz?

 Zaten haftada sadece 36 saat çalışıyorsunuz! Kaçınızın ikinci ya da üçüncü işi var?

 Hiçbirimizin. Sanki komik bir şey söylemişim gibi gülüyorsunuz. Hayır. Almanya’da durum öyle değil. Hepimizin iyi işleri var ve iyi bir hayat sürebiliyoruz. Geçim sıkıntısı çekmiyoruz. 14:00’te buradan çıkıyorsunuz ve 14:30’da evdesiniz. O kadar boş zamanda ne yapıyorsunuz?

 Köpeğimi yürüyüşe çıkarıyorum sonra kız arkadaşımla kahve içiyorum. Sonra ne yapıyorsun?

 – Hiçbir şey.

– Hiçbir şey mi?

 Dinleniyorum. Yeni dostlar ediniyoruz hayattan keyif alıyoruz güneş parlıyor bir kafede oturup hayatını yaşayan insanları izliyoruz. Almanya’da iş, iştir. Ve paydos edince, iş biter. Aslında iş yerinin yarattığı stres ortamıyla o kadar ilgililer ki Almanya’nın herkesi kapsayan sağlık güvencesi altında strese girmiş her Alman, doktoruna, bir kaplıcada üç haftalık ücretsiz tatil için reçete yazdırabilir. Yemek yapman, çamaşır yıkaman gerekmiyor. Kendime zaman ayırmam gerek. Çocuklarıma daha çok zaman ayırmam gerek. Masaj yaptırıyoruz, spor yapıyoruz, havuza giriyoruz ve sağlıklı besleniyoruz. Oldukça lezzetli. Devlet bunu neden yapıyor, anlamıyorum. Çünkü daha ucuz. Uzun vadede daha ucuza geliyor. Kesinlikle. Amaç, daha kötü hastalıkların önüne geçmek. Evet. Önceden ödemek daha mantıklı. Peki çocuklar?

 Bazı çocuklar masaja giriyor ve  – Çocuklara masaj mı yapılıyor?

 – Evet. Evet.

– Gerçekten çok iyi.

– Burada cennetteyiz. Herkes komşusuna biraz ilgi gösterirse hayat herkes için daha kolaylaşır. Sağduyu bunu gerektirir. Alman işçilerin bu kadar boş zamanının ve geniş haklarının olmasının sebeplerinden biri güçlü olmaları. Gerçek güç. Yasaya göre, şirketlerin üyelerinin yüzde 50’sinin işçilerden oluştuğu bir denetim kurulu oluşturma zorunluluğu var. Aynen öyle. Kurulda öyle göstermelik bir tane işçi bulunmuyor. Bu denetim kurullarının yarısı işçilerden oluşuyor. Denetim kurulunda böyle güçlü işçiler bulunmasının iyi yanlarından biri ise şirket, yasaları çiğnediğinde  Yolun sonu. Dünyanın en büyük otomobil üreticisi Volkswagen yasaların etrafından dolanmaya çalışırken suçüstü yakalandı.  işçilerin, şirketin yargılanmasını sağlaması. Bu yüzden şirketler işçilere kulak veriyor. Çalışanlarımıza “Neyi daha iyi yapabiliriz?

” diye soruyoruz. Neden?

 Yetki sizde. Siz yöneticisiniz. Ne yapacaklarını söyleyin olsun bitsin. Bizim yaptıklarımızı gözlemliyorlar ve neyi daha iyi yapabileceğimize dair önerilerde bulunuyorlar. İşçilerin önerilerini uyguladığınız oluyor mu hiç?

 Evet, tabii ki. Sürekli yapıyoruz.

– Tabii ki.

– Neden?

 Sırf gönülleri olsun diye mi, yoksa ?

 Hayır, hayır. İyi önerilerde bulunuyorlar.

– İyi önerilerde mi bulunuyorlar?

 – İyi önerilerde bulunuyorlar.

– İşi biliyorlar  – Ciddi olamazsınız. Tabii ki. Doğru söylüyorum. Kamera karşısında böyle söylüyorsunuz. Hayır, hayır. Bizim için çok önemliler ve çok zekiler. İnanın bana, başarının anahtarı bu. Biliyoruz ki, insanlara ne kadar söz hakkı verirseniz şirketin kazanmasına o kadar katkıda bulunurlar.

 Alman işçilerinin en son savundukları alan işte olmadıkları boş zamanlarında nasıl muamele gördükleri. Almanya’da, bir çalışan tatildeyken kendisiyle irtibat kurmak yasalara aykırı. Ve bugün birçok Alman firması iş saatleri dışında çalışanlara e-mail gönderilmemesi kuralını benimsemiş durumda.

Mercedes firmasında, bilgisayarlar çalışanını evdeyken rahatsız etmeye kalkan bir yönetici olursa onu engelliyor. Çalışanların e-mailleri cevaplamama hakkı var ve yöneticilerin de çalışanlarına hafta sonları ya da tatildeyken ya da hafta içi mesai saatleri dışında özel zamanlarında müdahale etmemeleri gerekiyor. Hayır, Almanlar özel zamanınızda size müdahale etmek istemiyor. Ancak Almanya’da durum her zaman böyle değildi. Burada, Nuremberg’de, sadece kalem yapmıyorlardı. Belgesel de çekiyorlardı. A

ZMİN ZAFERİ Yönetmen: Leni Riefenstahl, 1935 Bu adama bavulun sahibine Berlin’i terk etmek zorunda olduğu söylendi. Bir toplama kampına gönderildi ve giderken yanına bir tane bavul alması gerekiyordu. Eğer asla geri gelemeyeceğinizi asla eve dönemeyeceğinizi bilseniz  Evinizden zorla gönderilecek olsanız yanınıza ne alacağınızı düşünün. Bugün için sizden sizin için çok önemli bir şey bu “kaçış bavuluna” koyacağınız bir şey getirmenizi istemiştim. Benim görevim, böyle şeylerin olmadığı bir gelecek kurmak. Böyle bir bir şeyin bir daha olmaması için ne gerekiyorsa sağlamak. Daha doğrusu ne gerekiyorsa yapmak. “Neden hatırlamalıyız?

” Almanya’da her gün, her okulda gençlere, atalarının yaptıkları öğretiliyor. Sağ kurtulanlarla tanışma fırsatımız oldu ve bize hikâyelerini anlattılar. İnsan gerçekten unutamıyor. Yaşananları örtbas etmiyorlar. Olmamış gibi davranmıyorlar. “Ben doğmadan önce oldu bunlar. Benimle ne ilgisi var?

 Ben kimseyi öldürmedim” demiyorlar. Yakın zamanda Alman vatandaşlığına geçtim ve bence Alman vatandaşlığını benimseyince Almanların tarihini de benimsemem gerekiyor ve Almanların yaptıklarından da sorumlu hissetmem gerekiyor çünkü ben de bir Alman’ım. Bu, onlar için alınlarına kazınmış bir günah Alman benlikleri üzerindeki kalıcı bir iz durmadan af dileyip telafi etmeye çalışmaları ve asla unutmamaları gereken. Unutamıyorlar da çünkü evlerinin önündeki kaldırımda bir zamanlar bu evde yaşayan ama oradan koparılıp ölüme gönderilen Yahudi ailenin ismi yazılı küçük kabartmalar bulunuyor. Yerel sanatçılar, şehrin dört bir yanına 1930’lara ait “Yahudilere Yasak” yazılı tabelalar asmış  “Yahudilerin şehir korosuna katılması yasaklanmıştır.”

 ” Yahudiler parklarda sadece sarı banklara oturabilir.”  bugünkü nesillere Almanlığın yalnızca Beethoven ve Bach’tan ibaret olmadığını aynı zamanda soykırım ve günahla ilişkili olduğunu hatırlatmak için. Bizim tabelalarımızda ne yazardı?

 “Wall Streest Köle Müzayedesi. En İyisinden 101 Tane Zenci Pazartesi Günü Satışa Çıkarılacaktır. 2 Haziran 1712”

 ” Bu sandıkta oy vermeye teşebbüs eden her kadın tutuklanacaktır. 7 Kasım 1916″

 ” Florida’daki Tüm Kızılderililer Salıdan İtibaren Oklahoma’ya İskân Edilecektir.-5 Haziran 1842″ Gençlerimize, Amerikalı olmanın tam olarak ne olduğunu öğretmek isteseydik okullarımızda ne anlatırdık?

 Telafi etmek için neler yapardık?

 Gerçekten değiştik mi?

 “Nefret Suçları. Siyahilere Ait Çok Sayıda Kilise Kundaklandı.” 2015 yılına dek, Amerika’nın bir kölelik müzesi bile olmadı. Neden günahlarımızdan saklanıyoruz?

 İyileşmenin ilk adımı daha iyi bir insan ya da ülke olmanın ilk adımı göğsünü gererek, dürüstçe kim ve ne olduğunu söyleyebilmektir. “Ben bir Amerikalıyım. Soykırımla doğmuş ve kölelerin omzunda yükselmiş muazzam bir ülkede yaşıyorum.” Almanlardan çalmamız gereken bir şey varsa o da, karanlık yanınızı kabullenirseniz ve düzeltmeye çalışırsanız daha iyi bir toplum olabileceğiniz ve başkalarına saygı gösterebileceğiniz fikridir. Onlar yapabiliyorsa, kuşkusuz biz de yapabiliriz. Avrupa’ya yürüttüğüm taarruza devam ettim. Sıradaki durak Portekiz’di köleliğin Amerika Kıtasına yayılmasına katkı sağlayan ülke. Birkaç yüzyıl sonra köle ticaretini bıraktılar ama köle davullarını bırakmadılar. Nasıl olduysa, Portekizlilerin, taarruzumdan haberi olmuştu. Asla mağlup olmayacağız! 1 Mayıs Mitingi Lizbon, Portekiz O gün, günlerden 1 Mayıs’tı dünyanın her yerinde kutlanan işçi bayramı. Bazı ülkelerde bu gün tatildir. Ama Amerika’da değil. Portekizli işçiler tek yumruk! Çoğu ülke gibi, Portekiz de uyuşturucuya karşı savaş veriyordu. Ve çoğu ülke gibi o savaşı kaybediyorlardı. Onlar da yeni bir şey denemeye karar verdi. Lizbon Emniyet Müdürlüğü Anladığım kadarıyla insanları artık uyuşturucu kullanmaktan tutuklamıyorsunuz. Hayır mı?

 Eroin?

 Esrar?

 Metamfetamin?

 Hap?

 Ne olursa mı?

 Hayır. Şimdi size üzerimde kokain olduğunu söylesem hiçbir şey yapmaz mısınız?

 Hayır.

– Hayır mı?

 Peki.

– Hayır. Memur Beyler, cebimde kokain var. Hem de koca bir paket. Pardon, alerjim var da. Portekiz’in şey ofisinin yolunu tuttum yani şimdi bu adama ne diyorlar, hiç bilmiyorum. Sanırım kendisi uyuşturucu baronu gibi bir şey. Nuno Capaz. Uyuşturucu bağımlısı gibi görünüyorsun. Daha önce de bunu söyleyenler olmuştu. Farkındayım. Onlarla iletişim kurmamı kolaylaştırıyor, o yüzden aldırmıyorum.

– Aldırmıyor musun?

 – Aldırmıyorum. Hayır. Pekâlâ. Bağımlı mısın peki?

 Evet, öyleyim. Evet, öyleyim. Neler kullanıyorsun?

 Daha çok alkol, internet, çokça kahve biraz şeker, ara sıra seks. Bana iyi hissettiren pek çok şey. Geçen yıl uyuşturucu kullanmaktan kaç kişi hapse girdi?

 Uyuşturucu kullanmaktan?

 Sıfır. İki yıl önce uyuşturucu kullanmaktan kaç kişi hapse girdi?

 – Sıfır.

– Beş yıl önce?

 Son 15 yıl içinde Portekiz’de hiç kimse uyuşturucu kullanırken yakalandığı için tutuklanmadı.

– Hiç kimse mi?

 – Hayır. Suç olarak görülmediği için, yasal olarak kimsenin bu yüzden hapis cezası alması mümkün değil. Şimdi, üzerimde 25 tane esrarlı sigara bulundursam, bana bağımlı gözüyle bakılır. Öyle. Evet. Bunun sonucu olarak uyuşturucuyla bağlantılı suçlarda bir artış oldu mu?

 Hayır. Eğer daha az insan kullanırsa, kullanım nedeniyle sorun yaratan daha az insan olur. Dur şimdi. Şimdi, insanları hapse atmak yerine her türlü uyuşturucuyu serbest bırakınca, kullanım oranı artmadı, azaldı mı diyorsun?

 Uyuşturucu bağımlısı deyince herkesin aklına, sorun yaratan % 10’luk ufak bir kesim geliyor. İnsanların aklına yasa dışı madde kullandığı hâlde hiçbir sorun çıkarmayan o % 90’lık kesim hiç gelmiyor. Uyuşturucu kullanan insanlar zarar veriyor olabilirler  Kendilerine zarar veriyor olabilirler ama başkalarına değil.  ama başkalarına değil. Demek istediğim, evliliklerinde veya aile içinde üzüntüye neden oluyor olabilirler. Ne olmuş?

 Facebook da aynı şeyi yapıyor. Onu da mı yasa dışı ilan edeceğiz?

 Biz olaya tam tersinden bakıyoruz. Uyuşturucu kullananları tespit ederek onları ayıklayabileceğimizi düşünüyoruz.

– Bunu suç olarak kullanıp  – İşe yarıyor mu peki?

 Yani, aslında, yarıyor. “Sadece Beyazlar” Muhtemelen sadece tesadüftür ancak 1950’li ve 60’lı yıllarda Amerika’daki Siyahlar, gördükleri 400 yıllık baskının ardından hadlerini aşıp eşitlik talep etmeye başladılar. Ve güçlerini iyiden iyiye göstermeye başladılar. Halkımız hayatlarını cehenneme çeviren uyuşturucu ticaretine bir son verilmesini istiyor. Bu düşmanla savaşmak ve onu mağlup etmek için yeni ve topyekûn bir saldırı başlatmak şart olmuştur.

– Yat.

– Yere yat. Yere yatsana. Yere yat. Bütçe kesintisine gidemeyeceğimiz bir alan bu. Uyuşturucu, toplumumuz için tehlike arz ediyor. Manevi değerlerimizi tehdit ediyor ve geleneklerimizin içini boşaltıyor. Bence bundan 100 yıl sonra tarih kitapları bu olanları şöyle anlatacak: “Siyahların yükselişe geçtiği bir dönemde ne tesadüftür ki, “şehirli” nüfus için üretilen uyuşturuculara karşı daha sert cezalar getiren yasalar yürürlüğe girdi.” Şu küçük, masum şişeciği görüyor musunuz?

 Bunun adı taş kokain. Bu, taş kokain. “Diğer yandan, beyazların kullandığı uyuşturuculara ise daha az cezalar verildi.”  ant içerim. Bir iki defa esrar kullandım ama hoşuma gitmedi içime çekmedim ve bir daha hiç denemedim. “Liderleri suikaste kurban gitti, yükselişleri giderek yavaşladı ve sonraki kırk yıl boyunca polis, tesadüf eseri milyonlarca siyahı bir yere topladı hepsini oy kullanma hakkından mahrum etti 35 eyaletse, hapisten çıktıktan sonra bile oy kullanmalarına izin vermedi. Bu da, Florida ve Virginia gibi eyaletlerde üç siyahtan birinin oy kullanamadığı anlamına geliyor.” Uyuşturucuya karşı savaş verirken, teröre karşı savaş veriyoruz. “Ve en çok ‘terörist’ nüfusa sahip eyaletleri kırmızı eyalete çevirmenin yolu oy verme haklarını ellerinden almaktan geçiyordu.” Evet, Beyaz Amerika istemeden de olsa köleliği geri getirmenin yolunu bulmuştu. Ve efendiler, zengin olmanın yolunun ücretsiz iş gücünü ellerinde bulundurmaktan geçtiğini biliyordu. Bugünün efendileri, hapishanelerimizin ürünlerini, saati yalnızca 23 sent gibi düşük bir maliyetle üretmek için en iyi yer olduğunu keşfetti. Evet, yediğiniz o hamburger, yaptırdığınız uçak rezervasyonu şu an korsan olarak izlediğiniz bu filmi izlemek için kullandığınız program çocuğunuzun okul kitaplarını doldurduğu sırt çantası. Victoria’nın sırrını hep merak etmişimdir. Artık biliyorum. 21’inci yüzyılın kölelerini kullanan onlarca şirketten birisiymiş. Tek kelimeyle dâhiyane bir fikirdi. Peki siyahları ne yapıyorsunuz?

 – Sizin ülkede siyahlar var mı?

 – Evet. Ve sizde, onları hapse tıkmak için uyuşturucu yasaları yok. Hayır, hayır. Şimdi bana, uyuşturucu kullandığı için tutuklanan bir siyahın hapse girmeyeceğini mi söylüyorsun?

 Tutuklanmazlar ki zaten. Portekiz’de, rengi ne olursa olsun, uyuşturucu kullanması birini tutuklamak için bahane değildir. Evet, ama toplumu kontrol altında tutmanın bir yolu demek istediğimi anladın mı?

 – Amerika’da milyonlarca  – Biliyorum.  siyah, çoğu erkek  Çoğunun sabıka kaydı var ve  Hapisten çıktıktan sonra bile bir daha hiç oy kullanamıyorlar. Bizdeyse ilk mahkûmlar oy kullanır. Şu an, sizin iyi fikrinizi çalmak için burada bulunuyorm. Alıp Amerika’ya götüreceğim. Açıkçası, bunu alıp oraya öylece bırakmak bir işinize yaramaz. Oraya gidip uyuşturucu kullanımını yasa dışı olmaktan çıkarmak bir işe yaramaz. Ondan önce, bizdeki başka iyi fikirleri de çalmanız lazım. Ne gibi?

 Herkesi kapsayan ve herkes için ücretsiz bir sağlık sistemi. Böylelikle tedaviye erişim kolaylaşacaktır. Yani diyorsun ki, sadece uyuşturuyu yasa dışı olmaktan çıkarmak yetmez aynı zamanda Amerika’yı tedavi olanaklarını artırmaya başka deyişle, mızmızlanmayı bırakıp insanlara yardım etmeye ikna etmem gerek. Kesinlikle. İnsan haysiyeti, toplumumuzun belkemiğidir. Ve tüm yasalar bu prensibe saygı ve riayet üzerine kurulmalıdır. Ve bu prensipler hepimize aşılanmıştır bizim polislik eğitimimizde bile. Eğitimimizde öğrendiğimiz temel prensiplerden biri insan haysiyetine saygı göstermektir. Her zaman. Biz gitmeye hazırlanırken Lizbon Polisi, Amerika’daki kolluk kuvvetlerine hitaben bir şeyler söylemek istediklerini belirttiler. İdam cezasının devam etmesine izin verdiğiniz sürece insan haysiyetini koruyamazsınız. İnsan onuru her şeyin üzerindedir. İdam cezası ise insan onuruna aykırıdır.

– İnsan onuruna aykırı mı?

 – Evet. Polis olmanıza rağmen böyle mi düşünüyorsunuz?

 Ne diyeceğimi bilemiyorum. Yapılacak çok iş var. Yapılacak çok iş var, evet.

– Teşekkür ederiz.

– Ben teşekkür ederim. Muhtemelen Norveç’in bu kesimindekiler dünyanın en barışçıl topluluklarından biridir. Gayet eminim. Genel olarak, burada yapmaya çalıştığımız şey bir topluluğu olabildiğince normal bir şekilde yönetmek. Çünkü onlara dışarı çıktıkları zaman nasıl iyi bir komşu olunacağını öğretmek istiyoruz. Bütün amacımız iyi komşular yetiştirmek. Katiller var tecavüzcüler var soyguncular var uyuşturucu bağımlıları var. Norveç hapishane sistemine hoş geldiniz. Bu sistemde amaç, intikam almak değil rehabilite etmek. Mahkûmlarla görüşmek istiyorum.

– Mahkûmlarla mı görüşmek istiyorsun?

 – Evet. Şu an biriyle görüşüyorsun zaten. Sen mahkûm musun?

 Bu kıyafetlerle mi?

 Evet. Burası ev, burası da oturma odası. Manzarası fena değil. Burası da benim odam. Gayet iyi. Hücren burası demek. Evet. Geceleri kapınızı kilitliyorlar mı?

 Hayır. Bu kapının anahtarı sadece bende var, yani  Televizyon izliyoruz, basketbol oynuyoruz.

– Bisiklete biniyoruz, koşuyoruz, yüzüyoruz.

– Balık tutuyoruz. Dur biraz. Nasıl yüzüyorsunuz?

 Karşı tarafa yüzebiliyor musunuz?

 O yasak. Karşı taraftan buraya yüzülebilir ama buradan karşı tarafa yüzemezsin. Firar olarak algılanıyor çünkü.

– Cinayetten içeridesin.

– Evet.

– Birisini öldürdün.

– Evet. Gözüm ister istemez hemen arkandaki şu keskin bıçaklara takılıyor. Evet. Evet.

– Buradaki kimse bundan endişelenmiyor mu?

 – Hayır, hayır.

– Benim endişelenmeme gerek var mı?

 – Hayır.

– Sen de endişelenmiyorsun.

– Ben de endişelenmiyorum. Bu sadece yemek yapmak için silah değil bu. Tek işlevi o. Bak bu en iyisi. Buna bayıldım. Bunlardan bir tane eve götürsem her yere ketçap sıkardım. Bu gördüğüm en  Şuna bak, hâlâ geliyor. Evet. Hafta sonları burada dört tane gardiyan ayrı bir binada kalıyor.

– O kadar mı?

 – Evet, o kadar. Peki siz burada kaç kişisiniz?

 – 115.

– 115 mahkûma dört gardiyan mı?

 Evet. Gardiyan, hani ceza?

 Hani ceza?

 Burada temel amaç sadece özgürlüklerini ellerinden almak. Aslında onlara verdiğimiz tek ceza bu. Ailelerini özlüyorlar, arkadaşlarını özlüyorlar. Tabii, tabii. Ama aynı zamanda, inanıyorum ve umuyorum ki topluma yeniden kazandırılmaları için onlara yardım ettiğimizi hissediyorlar. Bunları izlemek Amerikalılar için çok zor olacak. Bunları yapmanız, hapishane sisteminizi böyle kurmanız çok tuhaf geliyor. Neden bunun tuhaf bir fikir olduğunu düşündüğünüzü anlamıyorum. Bu fikir Amerikalılara ait. Sizin ülkenin kurucularının yazdığı anayasa der ki ‘İnsanlık dışı ceza vermeyeceksin.’ Bunu siz yazdınız. Birbirimize karşı daha çok sevgi ve şefkat göstermeliyiz. Bir başka deyişle, birbirimizle daha çok ilgilenmeliyiz.

– Olması gereken bu.

– Evet. Hayatın anlamı bu. Birbirimize karşı biraz daha sevgi, şefkat ve nezaket gösterebilirsek  Evet, evet. Olması gereken bu. Ve bu çok önemli.

– Çok önemli.

– Evet. Amerika, yeniden suç işleme oranının en yüksek olduğu ülkelerden biri. Mahkûmların yaklaşık % 80’i beş yıl içinde yeniden tutuklanıyor. Norveç ise % 20 ile bu oranın en düşük olduğu ülkelerden. Bu da Amerika Birleşik Devletleri adına el koyduğum şeylerden biriydi. Elbette, bu ziyaret ettiğim model bir hapishaneydi. İyi hâl gösteren mahkûmların ödüllendirildiği bir yer. Onlara, Amerikalı izleyicilere yalnızca en güzel cezaevlerini göstermenin doğru olmayacağını söyledim. Maksimum güvenlikli bir hapishane görmek istiyordum. Ve oraya gittim. Hapishane 2010 yılında ilk açıldığında gardiyanlar, yeni gelen mahkûmlara etkili bir mesaj vermek istemişler ve bu oryantasyon videosunu hazırlamışlar. ” An gelir “

 ”  O sese kulak veririz “

 ”  Tüm dünyayı birleşip tek yumruk olmaya çağıran “

 ”  İnsanlar ölüyor “

 ”  Şimdi el uzatma vakti “

 ”  Hayata, armağanların en değerlisine “

 ”  Devam edemeyiz böyle “

 ”  Her gün varsayarak “

 ”  Yakında, birinin, bir yerde bir şeyleri değiştireceğini  ” Kabartma yazısı mı o?

 Körler için mi?

 Evet. Körler için, evet, evet. Sanat eseri o. Modern sanat. Hapishanenin her yerine modern sanat eserleri mi koydunuz?

 ” Biz dünyayız “

 ”  Biz çocuklar “

 ”  Aydınlık yarınları getirenleriz biz “

 ”  Hadi yardıma başlayalım “

 ”  Bir seçim yaptık “

 ”  Kendi hayatımızı kurtarıyoruz “

 ”  Evet, aydınlık yarınları getireceğiz, sadece sen ve ben  ” Kaç kavgaya karıştın?

 Aslına bakarsanız, hiç kavgaya karışmadım. Kendini korumak için bıçağa ihtiyacın olmuyor mu?

 – Hayır, hayır.

– Hayır mı?

 – İhtiyacımız yok.

– Yok demek. Yaralarını göstersene, kaç kere bıçaklanmışsın bakayım.

– Hayır, asla.

– Hiç bıçaklanmadın demek. Hiç bıçaklanmadım. Burada diğer mahkûmlar tarafından  –  kaç defa dövüldün?

 – Hiç dövülmedim. Kaç defa duştayken tecavüze uğradın?

 Hiçbir zaman. Böyle bir şey mümkün değil çünkü herkesin kendi duşu var. Bu benim yatağım. Anladım, yatak. Televizyon. Düz ekran televizyon var. Raflarımız var, kıyafetlerimiz var. Sıcaklarsan vantilatör var. Resim yapıyorum, onun yanında resim dersleri alıyorum. Felsefe mi okuyorsun?

 Yazın ardından sınava gireceğim. Toplumsal sorunlar üzerine çalışma yapmak istiyorum. Sonra belki siyasete atılırım. Fena fikir değil aslında. Önce hapse gir, sonra siyasetçi ol. Siyasetçilerden bahsetmişken Portekiz’de olduğu gibi Norveç’te de mahkûmlar oy kullanabiliyor. Ve onların oyunu alabilmek için adaylar seçim tartışmalarında boy gösteriyor ve program hapishane içinden canlı yayınlanıyor. Adalet Bakanı olarak nasıl olur da bunu savunabilirsiniz?

 Savunmam mümkün değil. Kendi kendime sürekli buranın bir maksimum güvenlikli hapishane olduğunu hatırlatmak durumunda kaldım. Burada da mahkûmların kendi anahtarları var. Üstelik bu mahkûm bir katildi. Xbox’ları ve bir kütüphaneleri vardı ve kütüphaneleri, Amerikan liselerindekiler kadar güzeldi. Kütüphane, hapishanenin en gözde yeri. Hatta kendi plak şirketleri ve kayıt stüdyoları bile vardı. Kızdırmak istemezsin beni. Anında indiririm seni. Müzik, onların içindeki yaratıcılığı ortaya çıkarabiliyor. Buradaki adamlar için de hep söylenen bir şeydir pek çok bakımdan oldukça yaratıcılar. Bana psikopat da desen. Ölesiye nefret de etsen. Kendi çamaşırhaneleri var kilerleri var ve evet, kendilerine ait bıçakları da var. Silahlarınız nerede?

 – Yok  – İhtiyacımız yok.

– Silaha ihtiyacınız yok mu hiç?

 – Hayır. Onlarla konuşuyoruz. Bizim silahımız o.

– Silahınız ağzınız mı yani?

 – Evet. Söz konusu iş olduğunda, işlerini iyi yapıyorlar çünkü buradaki memurlar size hizmet ediyor. Sizin için buradalar.

– Gardiyanlar.

– Amerika’daki gibi değil. Onların işi sizi öldüresiye dövmek. Sürün lan orospu çocuğu, sürün! Bu tarafa. Sürün! Getir şunu! Sürün! Dikkat et ısırmasın. Bak ısıracak seni. Yere yatıp bacaklarını aç! Yere yatıp bacaklarını aç!

– Kımıldama!

– Akıllı olun, akıllı olun. Bu, Trond Blattmann mesleği tesisatçılık. 22 Temmuz 2011’de 17 yaşındaki oğlu Norveç’te bir göldeki adada yaz kampındayken 54 gençle beraber katletildi. Neo-Nazizmi ve ırkçı görüşleri benimsemiş bir katil bu çocukları öldürmekle kalmadı Oslo şehir merkezinde bir hükümet binasını da havaya uçurdu. Oğlum beni adadan arayıp “Baba, baba, birisi var adada bize ateş ediyor. Ne yapacağız?

” dedi. Daha önce hiç adaya gitmemiştim, o yüzden ne dediğini anlamadım ve dedim ki, “Diğerleriyle birlikte misin diğer gençlerle?

 Evet mi?

 O zaman saklanın ve birbirinizden ayrılmayın birbirinizi koruyun ve dikkatli olun.” Beni saat 5:20 civarı aramıştı ve saat 6:00’yı biraz geçe öldü. “Keşke o gün oğlumun yanında cep telefonu değil de bir silah olsaydı” diyor musunuz?

 “Keşke o gün yüzseydi” diyorum. Çünkü yüzenler kurtulmayı başardı. Norveç’te idam cezası yok biz de şöyle dedik, “O toplu katliamcı diğer herkes nasıl muamele görüyorsa o da aynı muameleyi görecek. Adalet sistemi onu yargılayacak ve cezasını alacak.” Adil bir şekilde yargılanmasını önemsiyordunuz yani.

– Evet. Evet. Evet.

– Siz. Bizzat kendiniz. İyi ama onu kendi ellerinizle öldürmek istemez misiniz?

 – Hayır. Hayır.

– Elinize fırsat geçse?

 – Elinize fırsat geçse?

 – Hayır.

– Ama oğlunuzu öldürdü.

– Evet, ama  hayır.

– Onu öldürmek istemez misiniz?

 – Hayır.

– Ama oğlunuzu öldürdü.

– Evet, oğlumu öldürdü.

– İstemez misiniz ki  – Ama ben de  Ama ben de alçalıp şöyle demek istemiyorum:  “Senin öldürme hakkın olduğuna inandığın gibi benim de seni öldürmeye hakkım var.” Benim öyle bir hakkım yok. Pisliğin teki olsa bile mi?

 Evet ama bu  Pisliğin teki olduğunu biliyorum ama bu bana, onu vurma ya da öldürme hakkını vermez. Sonuç olarak, bu korkunç terör eyleminden sonra Norveç sistemini değiştirmedi. Vatanseverlik Yasası gibi bir yasa çıkarmaya çalışmıyorsunuz. Hayır. İnsanların özgürlüğünü ellerinden almaya çalışmıyorsunuz. Hayır. Şu an, “Polisi silahlandırsak mı” diye enine boyuna tartışıyorsunuz. Ama bu bile rahatsızlık ve tedirginliğe neden oluyor. Neden siz de, bizim 11 Eylül’den sonra verdiğimiz gibi tepki vermediniz?

 Şöyle anlatayım bütün kurumlar Başbakandan tutun da Kraliyet Ailesine kadar ve Norveç’teki tüm yetkililer bütün basın, bütün medya dedi ki “Şimdi Norveç’i korumaya bakalım. Bugüne kadar birbirimizi nasıl koruyup kolladıysak Norveç’i de öyle koruyalım.” Birbirimize kenetlenelim, kalplerimizi açalım toplumumuzu açalım. Daha fazla demokrasi, daha fazla ifade özgürlüğü olsun çünkü insanları hapse atmak bize fayda getirmez. Sadece daha fazla nefret yaratır. 10 yıldan az, 21 yıldan fazla olmamak üzere hapis cezasına çarptırılmasına  ” Evet, aydınlık yarınları getireceğiz, sadece sen ve ben “

 ”  Biz dünyayız “

 ”  Biz çocuklar “

 ”  Aydınlık yarınları getirenleriz biz “

 ”  Hadi yardıma başlayalım “

 ”  Bir seçim yaptık “

 ”  Kendi hayatımızı kurtarıyoruz “

 ”  Evet, aydınlık yarınları getireceğiz “

 ”  Sadece sen ve ben “

 ”  Evet, aydınlık yarınları getireceğiz “

 ”  Sadece sen ve ben. ” Norveç’te verilebilecek en uzun hapis cezası süresi 21 yıl. Cinayet oranının en düşük olduğu ülkelerden biri. Norveç’ten çok şey almıştım ve üzerine düşüneceğim çok fazla şey vardı. Affeden bir ülke. Vatandaşlarını hapse koyduğunda onlara insan gibi davranan bir ülke. Şimdi ne yapacaktım peki?

 Şimdi nereyi işgal etseydim?

 İsveç?

 Danimarka?

 Farklı bir yere de gidebilirdim. Mesela İran.

– Kök hücre araştırmalarında dünya lideri. Ya da Brezilya.

– Oy verme yaşı 16’ya çekildi. Hatta belki Ruanda.

– Meclisin çoğunluğunu kadınlar oluşturuyor. Ama ben Tunus’u tercih ettim. Müslüman Kuzey Afrika’da yer alan bu ülke bizim sahip olmadığımız bir şeye sahip devlet tarafından kurulan ücretsiz kadın sağlıkevleri ve devletçe karşılanan kürtaj. Tunus’ta 24 tane üreme sağlığı merkezimiz var ve temel görevimiz, doğum kontrolü. Spiral, doğum kontrol hapı, cilt altı implantı ve elbette prezervatif veriyoruz.

– Peki ya kürtaj?

 – Evet, tabii ki. Tunus’ta, 1973’ten beri kürtaj yasal. Tunus halkı bunu kabul ediyor mu?

 Evet, çünkü bu tip hizmetler kadınların erkeklerle eşit olmasına katkı sağlıyor ve bir kadın iyi eğitim aldığında çalışıp daha iyi bir hayat sürdüğünde ortalama yaşam süresi de uzuyor. Aile planlamasının bunda büyük rolü olduğunu düşünüyorum. Diğer ülkelerde olduğu gibi kadınlar kendi bedenleri üzerinde söz sahibi olunca eninde sonunda, hem kadınlar hem de erkekler kendi hayatları üzerinde söz sahibi olmak ister. Ve Tunus örneğinde, bu diktatörün gitmesi anlamına geliyordu. Kameralarımızı şimdi de, akıl almaz bir protesto gösterisine çeviriyoruz. Orta Doğu’da 10’dan fazla kişi ülkelerindeki yolsuzluk ve baskılara tepki olarak kendilerini ateşe verdi. Bu geniş çaplı ayaklanma bir kişi ile başladı: Muhammed Buazizi. 26 yaşındaki üniversite mezunu genç, iş bulamadığı için sokaklarda meyve satmak zorunda kaldı. Geçtiğimiz ay, yolsuz zabıtaların taciz ve hakaretlerine maruz kalınca cinnet geçirdi ve kendini ateşe ateşe versi. Bay Buazizi bir kahramandı. Bay Buazizi bir şehit. O bir kahramandı. O bir simge. O bir  Ona çok teşekkür ediyorum çünkü beni korkularımdan kurtardı. Ne korkusu?

 Baskı görme korkusu, devlet korkusu. Tek silahları, Buazizi’nin kırık dökük tezgâhından kalan meyveler şehir halkı valilik konağına akın etti ve devrim başladı. Devrim olduğunda ben hamileydim ve çocuklarım özgür doğduğu için çok gurur duydum. Özgür bireyler olarak doğdular. Gururlu Tunuslular olarak doğdular. Ben gurur duyamadım. Hep utandım. Paris’te öğrenim gördüm ve hep şöyle düşündüm “Buradayım, seninle konuşabiliyorum çünkü burası Fransa. Güvendeyim.” Ama kendi ülkemde düşüncelerimi ifade etmeye cesaret edemeyecektim çünkü yaşamak istiyordum ve zulüm görmekten korkuyordum. Şimdi bu yüzden çok utanıyorum. Devrim başlayınca ne yaptın?

 Devrimin olduğu gün, 14 Ocakta dediğim gibi, sokaklarda değildim çünkü hamileydim. Tunus’un her yerinden gazetecileri konuk ediyordum. Gerçekten sansürlememeye çalışıyordum elimden geldiğince çünkü sansür çok yaygındı. Bir ara muhabirlerimden biri ağlayarak beni aradı ve bana dedi ki “Kardeşim üç dakika önce vuruldu. Şimdi ne yapacaksın?

” O an benim için bir dönüm noktası oldu. İşimi kaybetmeyi, her şeyi göze almaya hazırdım ama bu adam  Hâlâ unutamıyorum, telefonu kapattım ve şöyle dedim “Tamam, durun artık. Bu işin dönüşü yok. Adamın kardeşi gözü önünde öldürülmüş.” Ardından stüdyoya girip, “İnsanlar vuruluyor. Bunu herkese duyurmak zorundayız” dedim. Amel gibi devrimde kilit rol oynayan pek çok kadın vardı. Diktatörü devirip demokratik bir hükümet kurdular. Fakat yeni kurulan İslamcı Parti kadın haklarının yeni anayasada yer almasını istemeyince Tunuslu kadınlar direnişe geçti. Kadınlar tamdır, eksik değil. Burada, eskiden olmayan bir sürü yeni siyasi akım ortaya çıktı ve bu akımlar kadın haklarını tehdit ediyor. Biz de bu hakları savunmak ve geri adım atmayacağımızı göstermek için bugün buradayız. Tunuslu kadınlar olarak bugün hepimiz tek ses erkekler kadar bizim de toplumda yerimiz olduğunu ve erkeklerin gölgesinde kalmayı asla kabul etmeyeceğimizi haykırmak için buradayız. Eşit Haklar Tasarısı! Eşit Haklar Tasarısı! Tunuslu kadınlar gibi Amerikalı kadınlar da Eşit Haklar Tasarısını 1970’lerde anayasaya koymak istemişler fakat üç eyaletin desteğini alamadıkları için başarısız olmuşlardı. Tunuslu kadınlar Amerika’dakilerle aynı kaderi paylaşmamaya kararlıydı. Sokaklara döküldüler ve halkı seferber ettiler. Çok geçmeden ülkenin çoğunluğunun desteğini aldılar. 2014 Tunus Anayasası Madde 46: Kadın Hakları “Devlet, kadınların kazanılmış haklarını korumayı taahhüt eder ve bu hakları güçlendirip genişletmek için çaba sarf eder.”

 ” Devlet, her alanda ve her türlü sorumluluğun yerine getirilmesinde kadın ve erkek arasında fırsat eşitliğini sağlamayı taahhüt eder.”

 ” Devlet, kadın ve erkeklerin seçilmiş mecliste eşit temsil edilmeleri için gayret gösterir.”

 ” Devlet, kadına karşı şiddetin ortadan kaldırılması için gereken her türlü tedbiri alır.” Nihai oylama sonucu yeni anayasa 200 evet, 4 çekimser ve 12 hayır oyuyla kabul edildi. Muhafazakâr İslamcı Parti Meclisteki koltukların çoğunluğunu elinde bulundurduğu hâlde anayasada kadınlara eşit haklar sağlayan bir kanun maddesi bulunmasını isteyen halkın iradesine boyun eğdi. Bunun yanında, yasal olarak mecbur olmadıkları hâlde görevden çekilme önerisinde bulundular. Görevden çekilmeye karar vermeniz ve halkın iradesine saygı göstermeniz gerçekten takdire şayan. Bunu yaparken belki de bazı dinî liderlerin sözüne karşı gelmiş oldunuz. Gerçekten zor bir karardı. Böyle bir ahlaki seçim yaptık çünkü güç, her şey demek değildir. Dua, güçten önce gelir. Çatışmadan ve kan dökülmesinden kaçınmak da öyle. Amerika’da, bizde Müslümanlara dair oluşturulan izlenim böyle değil. Kadınlara başlarını örtmelerini söylüyor musunuz?

 Bu, insanın kendi doğrularıyla alakalı şahsen ben, eşime başını örtmesini söylüyorum ama devlet bunu yapmamalı. Devlet, kadınlara nasıl giyineceklerini söylememeli ya da hayatlarına karışmamalı. İslam’ın tek bir yorumu yoktur. Hepimiz kendimizce yorumlarız çünkü hepimiz birbirimizden farklıyız. Eş cinsellere yönelik ayrımcılıkla ilgili düşünceleriniz neler?

 İnsanların evlerinde yaşadıkları devleti ilgilendirmez, özeldir. Dini bütün bir insanın görüşleri ne olursa olsun devlet sadece, halkı ilgilendiren konulara yoğunlaşmalıdır. Sence Amerika’nın Tunus’tan öğrenebileceği bir şeyler var mı?

 Amerikalılar şanslı. Onlar dünyanın en güçlü ülkesinde yaşıyor. Ama en güçlü olmak onların merakını köreltmiş olabilir. Ben sizin hakkınızda çok şey biliyorum. Müziğinizi biliyorum 70’lerden bugüne. Sizin müziğinizle dans ediyorum. Dilim döndüğünce sizin dilinizi konuşabiliyorum. Henry Miller’ı, Kerouac’ı, Scott Fitzgerald’ı tanıyorum. Sizin kıyafetlerinizi giyiyorum. Yemeklerinizi yiyorum. Ama benim bir de kendi kültürüm var. Siz benim kültürüm hakkımda ne biliyorsunuz?

 Ya da Estonya’nın kültürü hakkında?

 Ya da Zimbabve’nin kültürü hakkında?

 Amerikalıların Kardashian Şov’u izlerken harcadıkları zamanla ilgili ilginç bir yazı okumuştum. Zamanınızı niye buna harcıyorsunuz?

 Siz dünyanın en güçlü silahını icat ettiniz:  interneti. Onu doğru kullanın. Araştırın, okuyun, izleyin sonra gelin bizi ziyaret edin. Buna değeriz. Küçücük, ufacık bir ülke. İsmi Tunus. Kuzey Afrika’da. Ve gerçekten inanıyorum ki ilginizi hak ediyoruz, diğer ülkeler gibi çünkü böyle düşünmeye devam ederseniz en iyi olduğunuzu, her şeyi bildiğinizi düşünmeye devam ederseniz size bir yararı olmaz. İzlandalı kadınlar 24 EKim 1974’te greve gittiklerinde ben yedi yaşındaydım. Kadın Grevi Reykjavik, İzlanda 1975 Reykjavik şehir merkezine yürüdüler ve sokakları doldurdular. Kadınların yüzde 90’ı o gün çalışmadı. Okullar açılmadı. Bankalar açılmadı. Çocuklar yemek yemedi. Otobüsler şehre inmedi. O gün hiçbir iş yapmak mümkün olmadı çünkü kadınlar çalışmadığı zaman, hiçbir iş yürümez. Hem kadınlar hem de erkekler nazarında kadınların değeriyle ilgili algıyı temelli değiştirdiler çünkü o gün İzlanda’da hiçbir iş olmadı. Sonuç olarak, benim içinde büyüdüğüm gerçekliği ve buna dair görüşlerimi temelli değiştirdiler. Ve bundan beş yıl sonra, demokratik yolla kadın bir cumhurbaşkanı seçen ilk ülke olduk. Bekâr bir anneydi. Yedi yaşında bir kızı vardı. İster istemez, bu örnek insanlara ve bizden önce gelen kadınlara minnet duyuyorsunuz ve gelecek nesillere karşı, kendimizi ve sonraki nesilleri güçlendirmek gibi bir yükümlülüğünüz olduğunu düşünüyorsunuz. Ülkenin her yerinde kampanya yürüttüm ve tek kelimeyle eşsiz bir deneyimdi. Hiç otelde kalmadım. Ülkenin her yerinde çocukların yataklarında uyudum ve benim için önceden hazırlanmıştı. O bölgede kimin bana oy vereceğini biliyordum kampanyamı yaptım ve nihayetinde seçildim. Evimin önünde yüzlerce insan vardı. Yedi yaşındaki kızım yanımda duruyordu. İnsanlık tarihinde epey bir geriye doğru giderseniz görürsünüz ki bunun birkaç bin yılında düzen hep aynıdır. Yönetimde erkekler vardır. Kontrol erkeklerin elindedir. Kararları erkekler verir, onların sözü geçer hem siyasi, hem ekonomik, hem toplumsal, hem de bireysel alanda. Şu kısacık zamanda gelinen noktaya bakın, 75’teki kadın grevinden 1980’de sizin seçilmenizden bugüne geçen zamanda. Kaç ülke bir kadın lider seçti?

 Onlarcası. Meclisin seçtiklerini saymıyorum bile. Bütün babalar kızlarının erkek çocukları kadar zeki olduğunu bilir aynı zekâya sahipler. Tüm erkek çocukları kız kardeşlerinin kendileriyle aynı zekâda olduğunu bilir. İzlanda bir ilki gerçekleştirdiği ve diğer ülkelere örnek olduğu için gurur duyuyorum.

– Evet.

– Ve kesinlikle inanıyorum ki bunun kadınlarımız ve ülkemiz kültürü açısından çok iyi etkileri oldu. Güzel. Ben olsam aynen böyle vururdum. Tam ortadan. Bu delikten sonra geriye iki sayı kalmış olması lazım. Hafdés, Brynveig ve Margrét’le tanışın. Eksi 2 derecelik ılık bir havada oynanan bir golf oyununda beni yenmelerinin yanı sıra, bu kadınların hepsi CEO bir tanesi ülkelerindeki Gıda ve İlaç Dairesinin eski başkanı. Vigdís’in cumhurbaşkanı seçilmesinden ilham alan İzlandalı kadın neslinin üyeleri onlar. Bana göre İzlanda, kadın olmak için dünyadaki en iyi ülke. Pek çok şey değişti, son 20  –  15, evet, son 15, 20 yılda.

– 20 yılda, evet.

– Sürekli yükselişteyiz.

– Evet. Erkeklerle eşit fırsatlara sahibiz.

– Öyle mi?

 – Evet, kesinlikle. Buna yürekten inanıyor musunuz?

 Evet, yürekten. Buna inanarak büyüdük. Aksini düşünmedik bile. Büyük şirketler için cinsiyet kotamız var. Şirketin yönetim kurulunda mı demek istiyorsunuz?

 – Evet.

– Yani en azından yüzde 40 kadın ya da yüzde 40 erkek olmak zorunda. Çünkü aynı zamanda genç erkekleri de düşünmek zorundasınız. Onların da yönetim kurulunda olmaları gerek o yüzden bu yasa onlar için de iyi. Anladım, evet. Yani yüzde 60’ından fazlası kadın olamaz.

– Öyle.

– Evet, evet. Aynen öyle, evet.

Araştırmalara göre, ki dünya çapında yapılan araştırmalardan bahsediyorum yönetimde üç tane kadın olduğu zaman kültür değişmeye başlıyor. Bir veya iki tane olduğunda değil.

Çünkü bir kadın, semboliktir, iki kadın ise azınlıktır. Ama bu sayı üç olduğu anda birden grup dinamikleri değişmeye başlıyor diyaloğun şekli değişiyor, konuşulan konular değişiyor ve anlaşıldı ki, masada daha fazla kadın olduğu zaman daha geniş kapsamlı düşünülmeye başlanıyor.

Hissedarlarla ilgili daha fazla soru sormaya başlıyorlar ve bana göre bu, gerçekten farklı bir etik ve ahlaki yaklaşım. Bunun, günümüzde son derece değerli olduğunu düşünüyorum. Aslına bakarsanız, bana göre günümüzde bunu yapmadan uzun vadede iş dünyasında ayakta kalamazsınız. İşgallerim sırasında açıkça görülüyordu ki, kadınların güçlü ve gerçekten eşit olduğu yerlerde insanların durumu daha iyiydi. Ancak İzlanda’da, kadınların bu çıtayı daha da yükselttikleri hissine kapıldım. Ve kendileri şirketlerin yönetim kurullarının yaklaşık yarısını ve meclisin yaklaşık yarısını ellerinde bulundururken düşünmeden edemedim hâlâ İzlandalı erkeklerin kontrolünde olan neydi?

 Geçtiğimiz yıl dünya ekonomilerinin çoğu gerilemeye girdiğinde en hızlı küçülme İzlanda’da görüldü. Erime, üç büyük bankayı da yanında götürdü. Zarar etmeyen tek bankanın yönetiminde ise kadınlar var. Peki, finans dünyasında cinsiyet fark yaratıyor mu?

 Sheila MacVicar’ın özel haberi. Ülke, ekonomisinin yüzde 85’inin birkaç hafta içinde buharlaşmasıyla tarihin en hızlı çöküşüne sahne oldu. İzlanda’da müşterilerine para kaybettirmeyen tek finans kuruluşu Audur Capital oldu. İki kadın tarafından “Anlamıyorsak satın da almıyoruz” yatırım prensibiyle kurulan şirket “piyasalarda daha fazla kadın olsaydı nasıl bir farklılık yaratırdı” tartışmalarını da beraberinde getirdi. Bugüne kadar %99 ağırlıklı, risk almayı seven tez canlı, aşırı meblağlarda mükâfat isteyen erkeklerin hâkimiyeti söz konusuydu. Ortaya çıkan son bulgulara göre piyasalarda yaşananların bir kısmı kısmen erkeklik hormonlarından kaynaklanmış olabilir. Testosteron seviyesi çok yükseldiğinde borsacıların öz güveni tavan yapıyor aşırı risk alınıyor ve sonunda ekonomik balon patlıyor. Kadınlar, “Herkes için en iyisi ne?

” diye düşünüyor. Erkeklerin düşündüğüyse, daha çok, “Bu işten benim çıkarım ne?

” Dünyanın her yerinde üzerinde tartışılan soru şu:  Lehman Brothers değil de Lehman “Sisters” olsaydı bugün nasıl bir konumda olurduk?

 Sizce 2008’de yönetimde kadınlar olsaydı bunlar yaşanır mıydı?

 Sürekli daha fazlasının peşinden koşturmak gibi içi boş bir amaç üzerine bir dünya inşa ettiğimizi düşünüyordum ve o zamanlar aklımdaki soru, bu sürekli büyüme çabası gerçekten başarılı bir ticari strateji miydi de işletme mastırım sırasında ben mi kaçırmıştım. Sürekli bir büyüme çabası mı bu?

 Yoksa ‘en büyük penis kimin’ yarışması mı?

 Yani İzlanda’daki 20, 30 kişi bu adanın ekonomisini yeniden ayağa kaldırdı?

 Evet. 20, 30 kişi?

 Evet. İnanılmaz. Evet, öyle. Sabırlı ve sakin olmalarıyla bilinen İzlandalılar protestoya başladı. Sistemi sikeyim! Sistemi sikeyim! Sistemi sikeyim! Sistemi sikeyim! Selam. Yeni bir siyasi parti kurdum:  “En İyi Parti” burada, Reykjavik’te. Belediye başkanlığı için mükemmel bir öz geçmişim olduğunu düşünüyorum. Uzun yıllar akıl hastanesinde çalıştım ayrıca denizcilik ruhsatımı da almak üzereyim. Bunun yanı sıra ticari araç sürücü belgem var kamyon kullanabiliyorum yani. Onun adı Jón Gnarr ve kendisi İzlanda’nın en ünlü komedyeni. Başkent Reykjavik’in belediye başkanlığına şaka olsun diye aday olmaya karar verdi. Reykjavik halkı, bunun bankacılara ve ülkelerini mahveden herkese bir mesaj vermek için en iyi yol olduğunu düşündü. Neden ‘En İyi Parti’ ismini verdiniz?

 İçinde geçen “en iyi” kelimesi yüzünden. Burada, bir şeyin “en iyisi” olduğunu söylememize izin yok. Yasalara aykırı değildir herhâlde. İzlanda kültüründen bahsediyorsunuz, değil mi?

 – Yok, yok, yasa böyle.

– Yasa böyle demek. Bu kahve markasının en iyi kahve olduğunu söyleyemem.

– Gerçekten mi?

 – Evet, söyleyemezsiniz.

– Denediniz mi?

 – Evet, gayet güzel. Ama en iyisi değil. Yani en iyisi ama bunu söyleyemem. Belki  neyse. Ama siyasette böyle bir kural yok. Seçimi ezici çoğunlukla kazandı. Onun seçilmesi, bu adamların yüzüne tokat gibi indi. Bankacılar. Çocuğu olan herkes bilir çocuklar yaramazlık yapınca ceza almazlarsa büyük ihtimalle aynı şeyi yapmaya devam ederler. Bankacıların çıktıkları mahkeme gerçek bir mahkeme, ağır ceza mahkemesiydi. Hâkimler kararlarını açıkladıklarında bankacıları uzağa gönderdiler. Çok uzağa. Çok çok çok gerçekten çok uzağa. Toplumdan mümkün olduğunca uzakta tutuluyorlardı böylece İzlanda halkına artık zarar veremeyeceklerdi. Biz böyle yapmadık. Gerçi, adı Kerim olan bir kişi yargılandı. Fakat 2008’deki krizden beri Müslüman ismi taşımayan tek bir bankacı Amerika Birleşik Devletleri’nde ağır ceza mahkemesinde yargılanmadı. İzlanda’da 70’e yakın bankacı ve borsacı yargılandı çoğu hapis cezasına çarptırıldı. İşin başındaki adamı bankacıları hapse göndermek için atanan özel savcıyı görmeye gittim. Adı Ólafur Thor Hauksson’dı. Bankacılar ona Thor diyor. Thor, sana bazı dosyalar getirdim Amerika’daki bankaların batmasına zemin hazırladığını düşündüğüm kişilerle ilgili dosyalar bunlar.

– Tamam.

– Boş zamanında mümkün olursa bunlara bir göz atarsın. O dosyaları okursan içinde, İzlandalıları bile dehşete düşürecek şeyler olduğunu göreceksin. Tamam.

– Bende kalabilir mi?

 – Tabii, kalabilir. Sizde kalmasını isterim. Evet. Aslında Amerika’da sizin doğru olanı yapmak için yeteneğiniz  –  ve bilginiz var.

– Evet. Amerika’da daha önce benzer bir olay olmuştu. Tasarruf ve kredi kurumlarının karıştığı bir skandal patlak vermişti. O zamanlar sizde de yargılamalar olmuştu.

– Olmuştu.

– Evet. Doğru söylüyorsunuz, hatta hapse girenler olmuştu. O dava üzerinde çalışan savcılardan biri bize tavsiyelerde bulundu. Yani, bizim savcımız, savcılarımızdan biri bu kovuşturmada size yardımcı olmak için  – Evet. Evet.

–  tavsiyelerde bulundu?

 Jack Black mi?

 Hayır, hayır. Jack Black değildi. Bill Black’ti galiba. Birleşik Devletler eski savcısı. Bizimle çok açık konuştu. Ondan çok şey öğrendik. Thor, İzlanda’yı işgal ettim çünkü siz, ülkenizdeki bankacılık krizinden sonra bankacıları soruşturup yargıladınız ve birçoğunu hapse attınız. Ben de bu dâhice fikri alıp Amerika’ya götürmek istiyorum. Tamam. Adamsın. Bu harika fikir için teşekkürler.

– Ben teşekkür ederim.

– Berhudar ol. İzlanda batık bankaları kurtarmayıp onun yerine bankacıları yargıladığı ve mali konularda karar verme yetkisini çoğunlukla kadınlara devrettiğinden ekonomileri tümüyle iyileşti. Hatta şu anda, hiç olmadığı kadar iyi. Sizce Amerika niye böyle?

 Sizde olan neden bizde yok?

 Amerika’da sizin bir ‘Amerikan Rüya’nız var. ‘Fırsatlar Ülkesi’ diyorsunuz. “Herkes ne isterse yapabilir” diyorsunuz. Ama gerçekler öyle değil. Her çocuk eşit fırsata sahip olabilmeli. Temel sağlık ve eğitimden her çocuk yararlanabilmeli. Komünizm değil bu, iyi toplum olmanın gereği. Siz daha benmerkezcisiniz. Kendime bakarım, aileme bakarım gerisi ise umrumda olmaz. Bizse daha çok büyük bir grup gibiyiz ve o grup içinde birbirimizi kollamaya çalışırız. Doğru. Siz zihninizde kendinizi “biz” diye konumlandırıyorsunuz bizse kendimizi zihnimizde “ben” diye konumlandırıyoruz.

– İşin sırrı kadınlar.

– Daha çok kadın.

– Kadınlar, değil mi?

 – Genlerimizde var. Evet. Hiç şüphem yok. Tüm kalbimle inanıyorum.

Kadınlara olan inancım tam.

Onların becerilerine ve zekâlarına inanıyorum.

Dünyayı, kurtarırsa, kadınlar kurtaracak.

Bunu da savaşarak değil, sözlerle yapacaklar.

Toplumu kadınlar yönetiyorsa barışı arıyor olurlar.

İnsanlığı kurtarmak isterler. Çocuklarını kurtarmak isterler.

Dünyadaki tüm erkekler dünyayı kadınların gözünden görmeye çalışır ve bunu kendi görüşlerine yansıtırsa o zaman daha güzel bir dünyamız olur.

 

Amerikalılarla konuşacak olsaydınız Amerikan Halkına bir şeyler söylemek için iki dakikanız olsaydı ne söylerdiniz?

 Duygularımızı incitmekten de çekinmeyin.

– Yok.

– Gerçekleri duymaya ihtiyacımız var. Yok. Üstüne para da verseniz gidip Amerika’da yaşamak istemem. O toplum yapınız, insanlara davranışınız komşularınıza davranışınız yüzünden. Hayatta sizin komşunuz olmak istemem. Asla. Çünkü siz kendi vatandaşlarınıza gerektiği gibi davranmıyorsunuz. Nasıl oluyor da eve gittiğinizde kendinizi iyi hissedebiliyorsunuz?

 O kadar insanın yiyecek bulamadığını hasta olduğunu, doktora gidemediğini eğitim alamadığını biliyorken?

 Nasıl olur da eve gittiğinizde içiniz rahat eder?

 Benim etmezdi. Benim içim rahat değil. Bak bu iyi. İçiniz rahat olmamalı da zaten. Elimizde bir keski bir de çekiç vardı. Bizimle beraber bir grup insan daha vardı. Keskiyi böyle yerleştiriyorduk sonra arka arkaya böyle vuruyorduk. İki ya da üç gece yaptık bunu. Bu arada kalabalık büyüdükçe büyüdü. Duvarda henüz delik açılmamıştı ama sürekli çeliğe vuruyorduk ve en sonunda duvarda ufak bir yarık açıldı ve diğer taraftaki Doğu Almanyalıları gördük. Öylece durmuş sigara içiyorlardı. Sanırım her şeyin bittiğinin farkındaydılar. Bu, benim Michigan’dan dostum Rod ve şimdi, işgallerimin sonunda Berlin’de buluştuk. 1989 Kasımında, birkaç kişinin Berlin Duvarı önünde toplandığını ve bilinmeyen bir nedenle duvarı delmeye çalıştığını duyduğumuzda tesadüfen biz de Berlin seyahatindeydik. “Birkaç saat boş vaktimiz var. Gidip bir bakalım” dedik. O zaman henüz çok fazla insan toplanmamıştı. O ilk birkaç gece. Ben burada çekiç sallayıp duruyordum sonra yukarı bir baktım sen tepeye çıkmışsın duvarın tepesinde dans ediyordun. Seni yukarı çıkarmak için kaç tane Alman uğraştı onu hatırlamaya çalışıyorum. Bir tanesi beni ayağımdan tutmuştu. Öbürü benim kemerimden tutup yukarı doğru ittirmişti ben de duvarın tepesine tutunmuştum. Sonraki üç gün boyunca duvarın yanında kalıp yontmaya devam ettik. Bunu önemli yapan şey, senle ben  –  Soğuk Savaşla büyüdük  – Evet.  ve kesin olan bir şey vardıysa, o da bu duvarın  –  asla yıkılmayacağıydı.

– Evet. Sonsuza kadar kalacaktı. Geçilemezdi. 30 yıl dayanamadı. Evet. Ve bir gecede sona erdi. Onu hatırlıyorum, bir de aynı dönemde Mandela hapisten çıktı sonra da Güney Afrika’nın cumhurbaşkanı oldu. Ve bu iki olay sonrası hayatım boyunca hep şunu düşündüm “Evet, anlıyorum. Bu hayatta her şey mümkün.” Çözümün çok karmaşık olduğunu söylerler hep ama aslında basit cevaplar hep vardır. Eline çekici alırsın ve duvarı indirirsin. Hakikaten de o kadar kolay olmuştu. Çekiç. Keski, indir.

– İndir.

– Çekiç, keski, indir.

– Çalkala, tekrar.

– Çekiç, keski, indir. Üç ay sonra da  –  durum resmîleşti.

– Evet. Soğuk Savaş, sonsuza kadar kalacak bu duvar bir anda ortadan kayboldu. Aynı şey gibi, üç yıl önce eş cinsel evlilik Amerika’da bütün eyaletlerde yasa dışıydı.

– Evet.

– Şimdiyse ülkenin her yerinde yasal. Düşününce “Ne kadar çabuk oldu” diyorsun. Bunları görünce iflah olmaz bir iyimsere dönüştüm.

Şimdi bana imkânsız gibi görünen bir şey söyle  İşte bu duvar onun mümkün olduğunun kanıtı. Evet. Önce karşında bir duvar var, sonra duvarda bir delik sonra bir bakmışsın duvar yıkılmış.

– Çok güzel.

– Evet.

İşgallerimde ele geçirdiğim harika şeyler üzerine konuştuk ama sonra, Amerikan Rüyasının Amerika dışında her yerde diri olduğundan yakınmaya başladım. O zaman Rod bana, bizim ve bizim jenerasyonun büyük bölümünün üniversiteyi neredeyse ücretsiz okuduğunu hatırlattı.

Bana, Finlandiyalı eğitimcinin eğitimle ilgili fikirlerini Amerika’dan aldıklarını söylediğini hatırlattı ve 1 Mayıs’ın Moskova ya da Lizbon’da değil 1886’da Şikago’da ortaya çıktığını.

Günde sekiz saatlik çalışma ve tatil için mücadele buradan çıktı Amerikan sendikalarından.

Eşit Haklar Tasarısı için mücadele İzlanda’nın ilk kadın cumhurbaşkanını seçmesinden sekiz yıl önce başlamıştı.

Aynı şekilde, Norveçli hapishane gardiyanının dediği gibi “İnsanlık dışı ceza vermeyeceksin” fikri de bize aitti. Ve bizim eyaletimiz, Michigan dünyada İngilizce konuşulan devletler arasında idam cezasını kaldıran ilk eyaletti.

Yine İzlanda’daki özel savcı bankacılara karşı yürüttüğü soruşturma ve yargılamada bizim 80’lerdeki ‘Tasarruf ve Kredi’ skandalından ilham almıştı.

Hatta kendisine yardım etmesi için bir Amerikalıyı tutmuştu.

 Bunlar Avrupalılara ait fikirler değildi. Bunlar yeni fikirler değildi.

Bunlar bizim fikirlerimizdi. Fikirlerini çalmak için bu ülkeleri işgal etmemize gerek yoktu. Onlar zaten bizimdi. İşgal etmemize gerek yoktu. Sadece kaybettiğimiz Amerika’ya geri dönmemiz gerekiyordu. Belki de cevap budur.

Yardım eder misiniz bana?

 Yardıma ihtiyacın yok artık. Kansas’a dönmek için gereken güç sende hep vardı. Var mıydı?

 Evet, vardı. Bizim de var. Hep vardı. Kansas yolcusu var mı?

 Bayan. Bayan.

– Bayan, direkten iner misiniz.

– Bayan.

– Bayan! Çekiç. Keski. İndir.

 

BAŞA DÖN

 

Reklamlar