DERVİŞ İLE ŞEYH

İşin garip olduğu dünyada bir derviş vardı. Hali de şeyhinden âlâ idi. Ancak usûl koyan koymuş, “derviş, şeyhine bağlıdır” idi. Şeyh, dervişinin peşinden bile yürüse kalbi mutmaindi. Çünkü usûlü  bilirdi. Derviş ise üstünlüğünden çok emindi.

Bir gün onları hayal kapladığında, derviş bildiğini, çok iyi bildiği sırrını kaybetti.

Ağladı durdu.

“Nasıl olur?” Dedi.

“Bildiğim en iyi bildiğim sırrımı nasıl kaybedebilirim?” “Doğrusu olamaz bu” dedi.

Şeyh ise dervişini teselli için;

“Üzülme! bu olanlar sırf senin başına gelmedi ki, bize de bu halleri geçirttiler. Sen bizden üstün olsan da, yolun sahibi bir usul koydu, “tâbi ol”, “yoksa kaybolursun seyrinde”, ” “herkes için yol birdir” ile sözü bitirdi.

Mürid bazen şeyhini “saf ve çocuk gibi” görse bile. Şeyh müridini çok sevmişti.

Şeyh ne olursa olsun, talebesine vefa borcunu terk etmedi/edemezdi. Hayal nasıl olsa bitecek gerçek görünecekti.

İsa nefesli, her zaman olduğu gibi “gerçek yine şeyhin elindedir” dedi. Öyle ise, hayalde yaşayan bizler bir rüyada dahi ve sırrımızı bize gösterecek ışığa ihtiyacımız oluyorsa, şeyhin birşeyler bilebileceğine inanmak ihtiyacını kabullenmeliyiz. Çünkü başka türlü olmuyor. Derviş velevki şeyhten üstün olsa bile…

M-XVIII

Dün gece kaptım-koyuverdim seni..

dilediğini söyledin-durdun;

ne kadar düzen düzdüysen,

temiz bir yürekle hepsine inandım;

ne kadar işve sattıysan hepsini yedim,

hepsine aldandım.

Gene onu verme, gene aldatma bu gece beni?

Cilvelerini yemem, işlevlerine aldanmam bu gece.,

sen ahdından döndüysen dön; ben ahdımdan dönmedim.

Tümden ışıksın; gönüle, göze girersin.,

soğuk soluğumu işittin mi lütfedersin, kerem edersin de ateş gibi sorarsın beni.

Bir soluk şeker kamışı kesilirim,

bir soluk, senin karşında mat olur-giderim..

ne yapayım, ne çârem var;

senin elinde bir tavla zarıyım ancak.

Sarhoş bir halde yaya olarak gittin mi, ayaklarının altına döşenir, toprak olurum., atlı olarak yola düştün mü ardında toz kesilirim.

A benim canım,

bütün yıl yarına atma; beni aldatma., bön saymadasın, sâf görmedesin beni.

BÖN: Budala, ahmak, saf

Bön de olsam, sâf da olsam lâyık görür müsün; derdimi duyup anlasa “taş”ın bile gönlü coşar, kan ağlar bana.

And olsun Tanrı’ya ki bırakmam seni; bundan öte yolu yok; o kızıl yüzünü solmuş-sararmış yüzüme bir daya.

Lütfeder de bundan daha da ileri gider, bir öpücük verirsen neşeden iki dünyâyı da dürer-giderim.

Feilâtün feilâtün feilâtün feilâtün ;

a benim canım, yoksa sen, “gittim-öldüm mü” sandın beni?

Divân-ı Kebir, c. VII, sh: 427

Peygamber, “Tanrı, suretlerinize bakmaz, kalbe bakar. Kalp işlerinizi düzene koyun” demiştir.

Tanrı, ben sana, bir gönül sahibinden bakarım. Secdene, altın vermene bakmam bile demektedir.

Sen, gönlünü gönül sandın da gönül sahiplerini aramayı bıraktın.

Gönül öyle bir varlıktır ki bu yedi gök gibi yedi yüz tanesini oraya koysan kaybolur gider.

Bu çeşit gönül kırıklarına gönül deme. Sebzvar’da Ebubekir arama.

Gönül sahibi, altı yüzlü aynadır. Tanrı, altı cihette de o aynadan nazar eder durur.

Altı cihette bulunan, bu cihetlerden kurtulamayan kişiye Tanrı, o gönül sahibi vasıta olamadıkça nazar etmez.

Birisini reddederse onun için eder. Kabul ederse yine şefaatçi odur.

O olmadıkça Tanrı kimseye rızk vermez. İşte ben, vuslata ulaşan kişinin ahvalinden bir miktarcığını söyledim.

Tanrı, ihsanını onun eline kor da acınanlara onun elinden ihsanda bulunur.

Onun avucu ile bütünlük denizi birleşmiştir. O, neliksiz ve niteliksizdir ve tam kemal sahibidir.

Mesnevî-i Şerif, c. V, b. 869-879

Kaynak:

Mevlânâ Celâleddîn – MESNEVÎ-İ ŞERİF Tercümesi, Çeviren: Veled Çelebi (İzbudak)

Mevlânâ Celâleddîn, DİVÂN-I KEBÎR, Hazırlayan : Abdülbâkiy GÖLPINARLI, İstanbul Remzi Kitabevî, 1957,  İstanbul

BAŞA DÖN

 

Reklamlar