FURÛĞ FERRUHZAD (1935-1967) HAKKINDA

 

FURÛĞ FERRUHZÂD (1935-1967)

Senin için bir Şiir

arsızlıkla damgalanan

boş kinayelere gülen bendim

kendi varlığımın sesi olayım

istedim yazık ki ‘kadın’dım

Hzl: Prof. Dr. Ali Güzelyüz

Furûğ Ferruhzâd, 4 Ocak 1935 tarihinde Tahran’da, burjuva bir ailenin kızı olarak dünyaya geldi. İlk ve ortaokulu tamamladıktan sonra, Kemalülmülk Sanat Okulu’nda resim dalında eğitim görmeye başladı. 16 yaşında lise öğrencisi iken Pervîz Şâpur ile evlendi. Bir erkek çocuk sahibi olduğu bu evlilik hayatı fazla sürmedi ve kocasından ayrılarak 32 yıl süren kısa ömrünün sonuna dek yalnız yaşadı. 13 Şubat 1967 tarihinde bir trafik kazası sonucu yaşamını yitirdi.

Genç yaşta aşk şiirleri söylemeye başlayan Furûğ, bu ilk şiirlerini Rûşenfikr (Aydın) gibi haftalık dergilerde yayınlamaya başladı. 1952 yılında E(Tutsak) adındaki ilk şiir kitabı basıldığında ise henüz 18 yaşındaydı. Daha sonra 1956’da Dîvâr (Duvar) ve 1957’de İsyân (Başkaldırı) adlı kitapları yayınlandı. Bu şiir mecmualarının üçünde de romantizm hâkim olmakla birlikte; ikinci eseri olan da, şiir konusundaki ilerleme ve deneyimleri açıkça göze çarpmaktadır. Kendisi bu konuda “Esîr’de ben sadece dış dünyayı yalın bir şekilde açıklıyordum. O zamanlar şiir, ruhuma işlememişti. Aksine kendisiyle aynı evde yaşadığımız bir eş, bir arkadaş gibiydik. Sonraları şiir bende kök saldı. Böylece benim için şiirin konusu değişmiş oldu. Artık şiiri sadece kendi duygularımı açıklamak için bir araç olarak görmüyorum. Aksine şiirin kökü bende sağlamlaştıkça, ben parçalara ayrıldım ve yepyeni dünyalar keşfettim.”1 demektedir. Bu arada ilk üç eserindeki “aşk” şiirlerine ek olarak “kadının yoksunluğu” konusuna yönelmiştir. Kadının duygularından kaynaklanan bu yoksunluk elbette ki toplumun faktör ve değerlerinin ortaya çıkardığı yoksunluktan bütünüyle farklıdır. Ona göre “erkek”; bencil ve bazı hakları haksız olarak elde etmeyi kabul eden bir varlıktır. Furûğ’un “kadın”ı ise; çarşaf ve peçeden kurtulmuş ve aile sorunlarının dışında bir dünyaya göz dikmiştir. Nitekim bu konuda şöyle demektedir:

Gel, ey erkek, ey bencil varlık

Gel, kafesin kapılarını aç.

Beni ömür boyu zindanda tutmuşsan eğer

Bari bir anlık olsun serbest

Sonraları çağdaş şair ve yazarlarla yakınlık kurup dostlarının edebî çevresinden etkilenen Furûğ’un düşünce hayatında da önemli değişiklikler olmuştur. Bu değişiklikler sonucu yazdığı ve Tevellodî Diğer (Bir Başka Doğuş, Tahran 1963) adını verdiği şiir kitabında farklı bir ruha sahip toplumsal ve eleştirel şiirlerine yer vermiştir. Burada anlattığı “aşk”, cinsel ve bedensel bir temeli ve kaynağı olan “aşk”tan tamamen farklıdır. Mizâh ve bir dereceye kadar da mistik yönü olan bu aşkta yaşam kanı akmaktadır. Doğayı betimleyen ve güzellikleri öven şiirleri de bizi yepyeni dünyalara götürmektedir. Furûğ, şiirlerinde zaman zaman kendine özgü yeni ve simgeli kavramlar kullanmıştır.

Dördüncü kitabı olan Tevellodî, gerçekten de onun şiirde yeniden doğduğunu göstermektedir. Furûğ bu eserde, kendi şiir yolunu çizmiştir. Önceki eserlerinde göze çarpan “olgunlaşmamışlık” artık tamamen ortadan kaybolmuştur. Bu şiirlerde, yıllarca deneyimden sonra “gerçekler dünyası”na tünel açan bir kadın görüyoruz.

Furûğ, çevresinde olup biten her şeyi şiirlerinde yansıtmıştır. Örneğin bir pınarı düşünüyor ve onun şeffaflığından, akışından, yolcuların susuzluğunu giderişinden söz ediyor. Bir buğday tarlasının hoş kokusunu anlatıyor. Yağmurun yağmasını, pencerelerin açılmasını arzuluyor. Kuşlardan söz ediyor, kuşların kafesteki tutsaklıklarından ve sonsuz uzaydaki özgürlüklerinden…

Furûğ’a göre şiir, kendisini “varlık”a bağlayan penceredir. Nitekim bu konuda şöyle demektedir: “Bana göre şiir, ona yaklaştığımda kendi kendine açılan bir penceredir. Yanında oturuyorum, bakıyorum, şarkı söylüyorum, bağırıyorum, ağlıyorum… Pencerenin öte yanında bir varlık olduğunu; orada birinin, belki de iki yüz, üç yüz yıl sonra yaşayacak birinin beni dinlediğini biliyorum. Şiir, geniş anlamıyla “varlık”a bağlanmak için bir araçtır. Onun en iyi yönü, insanın şiir söylerken “Ben de varım” ya da “Ben de var idim” diyebilmesidir. Ben, şiirimde bir şey aramıyorum. Aksine şiirimde kendimi yeni yeni buluyorum3.”

Sinemaya da ilgi duyan Furûğ, İbrâhîm Golistan’la birlikte birkaç filmin çekimini gerçekleştirdi ve bu alanda büyük başarılar göstererek uluslararası bir ödül kazandı.

Îmân Beyâverîm be Âğâz-ı Fasl-ı Serd (1973) (İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına) adlı şiir kitabı ile bazı seçme şiirlerinden oluşan (1974) ve Gozîne-i Eş’âr (1985) adlı eserleri ölümünden sonra yayımlandı.

Îmân Beyâverîm be Âğâz-ı Fasl-ı Serd adlı eserindeki uzun şiirleri Furûğ, kendi duygularını anlatmak için seçmiştir. Ancak uzun şiirlerde vezin bakımından pek başarılı olduğu söylenemez. Hatta bu şiirlerde zaman zaman bazı sözcükleri yersiz kullanmış ya da tekrarlamıştır. Öyle ki, bazı şiirlerden bir parça atılması durumunda bile şiirde bir eksiklik yaratmaz. Gerçek şu ki Furûğ, geniş ve güçlü duygularını açıklamak için bu şekli uygun görmüş ve başka şairleri taklit etmek istememiştir. O, yaşamın bütün anlarında “şair olmak” gerektiğine inanıyor ve “Şair olmak demek, insan olmak demektir. Kimilerini tanırım, günlük davranışlarının şiirle ilgisi yoktur. Yani sadece şiir söyledikleri zaman şairdirler. Sonra iş bitiyor… Ben bu kişilerin sözlerini kabul edemem.” diyordu.4

Aynı adı taşıyan uzun bir şiirle başlayan bu eserde Furûğ, yıllarca deneyim, araştırma, ümitsizlik, şaşkınlık, gördüğü yalan dolanlar, tuzaklar, hileler, eziyetler, ikiyüzlükler karşısında kendini her zamandan daha çok yalnız hissediyor ve soğuk mevsiminin başlayacağına inanıyor. Soğuk mevsimde ne olabilir? Kış, soğuk veya ölüm. Evet, bunların üçü de mevsimlerin sonudur. Tabiat mevsimlerinin sonu, kış; yaşam mevsiminin sonu, ölüm ve soğuk yani donmak, yani yaşamamak. Furûğ, bu anlarda mevsimlerin sırrını anlıyor ve şöyle diyor:

Ve bu benim
Yalnız kadın

Soğuk mevsimin eşiğinde

Toprağa bulanmış varlığı anlamanın başlangıcında
Ve sâde ümitsizlik ve gökyüzünün hüznü
Ve bu çimentolu ellerin güçsüzlüğü
Zaman geçti

Zaman geçti ve saat dört kez çaldı
Dört kez çaldı

Bugün Dey ayının ilk günü (21 Aralık)

Mevsimlerin sırrını biliyorum ben
Ve anların sözünü anlıyorum..5

1 Bkz. “Musâhabe-yi Sadreddîn İlâhî bâ Furug”, Mecelle-yi Sepîd o Siyah, isfend 1345/Mart 1967.

2 Ahmed Futûhî, “Furûğ Femıhzâd”, Negîn, Şomâre 57, Behmen 1348 (sayı: 57,Şubat 1970) s. 18.

3 Bkz. Harfhâyî bâ Furug Ferruhzâd, İntişârât-i Morvârîd, Tahran 1356/1977, s.48.

4 bkz. Ferhâd ‘Abidînî, “Seyri der surûdehâ-yi Furûğ”, (II. Bölüm), Negîn, sayı: 130, s.25.

5 Behrûz Celâl?, Divân-i Eş ‘âr-i Furûğ Ferru, 4. bs., Tahran 1374/1995, s.423-424.

PENCEREDEKİ YALNIZ KADIN

Hzl: Haşim Hüsrevşahi

Nereye koşuyorsun?

Tahran’ın toprakla kaplı o sokağında, kagir duvarların sınırlarını çizdiği o sokakta nereye koşuyorsun? Gümrük Dörtyol’una gelmeden o daracık sokağın ortasından geçen arkın suyunu gömüyorsun bile. Atlıyorsun. Buğday sarısı, bukle bukle saçların omuzlarında kalkıp iniyor. Nereye böyle beyaz tenli, kara gözlü çocuk? Koşarken de bağıran sensin değil mi? En önde Emir Mesut ağabeyin var. Senden bir yaş büyük Puran ablan yine senin peşinden koşuyor. Puran hep senin peşinden koşacaktır. O daha esmerdir. Saçları karadır. Bakışları da seninkine pek benzemiyor. O sessizdir, evdeyken de şimdi koşarken de sessizdir. Sanki o koşarken düşünüyor. Sense bağırırken, kahkaha atarken düşünüyorsun. Onun yaralan içine gömülüdür, denizlerinin karanlık diplerinde gömülüdür. Senin yaraların ise gül gül açıyor. Dilinde açıyor, gözlerinin kara deliğinde açıyor. Senin yaraların bu bağrışmalar içinde geçen delişmen zamanlarda indi ruhuna değil mi? Türbeye doğru koşuyorsunuz. Yaşlı kadınlar renk renk bez yırtıklarını, çaputları San Gül Türbesi’nin tam karışsındaki söğüt ağacının dallarına bağlıyorlar. Senin gözlerin çaputu bağlayan kadınların kırışmış, çürümüş hoyrat ellerinde; ne mırıldadıklarını duymadığın dudaklarındadır.

Türbenin yıllanmış kâgir duvarına yaslanan yaşlı adamların gözleri ise sizin üzerinizde. Bunları bize senden çok daha sonra Puran anlatacak. O şimdilerde 74 yaşında, Tahran’daki evinde ağrılarıyla yalnızdır.

San Gül Türbesi’nde sen ne niyet tutuyorsun? Sen ne istiyorsun? Anne ile baba artık kavga etmesinler mi? Bir daha kimseden azar işitmemek mi? Yıllar soma ablanın

“Hizmetkâr ona homurdanırdı, büyükanne diş gıcırdatırdı, Emir dayak atardı, Feridun onun elinden ağlardı, komşu çocuklar tehdit ederdi ’’ dediği evden kaçmayı mı niyet tuttun? “Baba, evi kışla ile karıştırdı, çocuklarına emir erlerine davrandığı gibi davranırdı. Anne, yatılı okulun acımasız müdiresi gibiydi, ya da bizi kurmalı oyuncak bebekleri sanırdı; uyku saati, uyanma saati, yeme saati, oyun saati… elbiselerin rengi, biçimi, yemek çeşitleri, nasıl yemek yeneceği, yemek yeme adabı, uyuma adabı, konuşma adabı, dinleme adabı, misafirliğe gitme adabı, oyun oynama adabı, nefes alma adabı. Hapishanede hapishane ve bir yudum özgürlük için yanıp tutuşan küçük mahpuslar! ”

dediği evden kaçmayı mı niyet etmiştin? Ablan sessizce gidip sarı kurdeleyi bağlarken onu izledin. Bir kenarda durdun, ona baktın. Kaşlarının altından. Senin o kara bakışların hep böyle ürkek mi kalacak? Hep böyle kaşlarının altından mı bakacak? Bilmiyordun. Sen o haylaz çocukluk yıllarında, sonraları, çok sonraları öğrenmek için tecrübeye başvuracağını bilmiyordun, taşın sert olduğunu öğrenmen için başım taşa çarpmayı yeğleyeceğini, bunu büyük şair olarak seninle söyleşi yapanlara söyleyeceğini bilmiyordun!

“ 19 Ağustos Pazar. Perviz, […] Bana, umarım başın taşa değer, diye yazmışsın ve benim adımın kötüye çıkmasını yaşamın taşları olarak adlandırmışsın… ve yine yeminlerle benim arkamdan laf edilmesini kendim istediğimi yazmışsın. Kim bilir belki de öyledir; senin değişmeyen düşünce ve inançlarının karşısındakini dayanabilir ki. Mutlaka öyledir, ama yazık ki ben senin gibi iyi düşünceli ve anlayışlı biri değilim… ah, bırak hayatın taşları benim başıma yağsın ve beni bu sevmediğim hayattan kurtarsın. Senin varlığın benim hayatımı acı yaptığını sanma. Hayır. Ben kendimden bezdim. Tanrı bana zulmetti. Çünkü bana da diğer kadınlara verdiği beklentileri ve arzuları verebilirdi ve vermedi. ”

Başını ne kadar çok taşa çarptın. Son kez ise karlı bir şubat ikindisinde, başını kaldırımın refüjüne çarpacaksın.

5 Ocak 1935’te (15 Dey 1313) doğdun diye yazıldı. Emiriye, Gümrük Dörtyolu, eski bir pasajdan az ötede Hadim Azad Sokağı’nda geniş bahçeli bir evde. Ama somaları Puran ablan ve Almanya’da kurşunlanarak öldürülmeden önce Feridun kardeşin, yazılarında ve söyleşilerinde senin doğumunun İran aylarından Dey ayının 8’i olduğunu söylediler. Buna göre 29 Aralık 1934 olur! Ne fark eder? Doğduğun gün kar yağıyordu. Soğuk bir mevsimdi. Bu kar yağışının senin yaşamın boyunca ne denli önemli olacağını bilmiyordun, bilemezdin. Yıllar sonra kendi ölümü nün kehanetini yazdığında, soğuk mevsimin başlangıcına inanmamızı istediğinde biz de senin ne söylediğini pek anlamamıştık. Şimdi anladık mı? Biz soğuk mevsimin başlangıcına inandık mı Furuğ?

Çocukluğun gürültüler, aldırmazlıklar ve kavgalar içinde geçti. O yıllar boyunca evde, Emir Mesut ağabeyin, bir bey gibiydi. Bir han edasıyla saldırırdı senin küçük dünyana, senden sonra dünyaya gelen erkek kardeşin Feridun’un doğumundan soma kimsenin artık umursamadığı, terk edilmişçesine yalnız bırakıldığın dünyana. Ablan da bazen onunla birlik olurdu. San bukle bukle saçların kâh bunun, kâh onun, kâh da annenin elinde. Perviz’le evlendikten sonra, bu kez onun ailesi saldıracak sana. Kocan Ahvaz kentinde ve sen daha 17 yaşındayken ona şöyle yazacaksın:

“Ben de insanım. Benim de bir onurum var. Duygularım var. Ben iki yaşındaki bir bebek değilim ki. Saçlarımı her gün onun bunun avuçlarında görmeye tahammülüm kalmadı, kulaklarım bu çirkin sözleri ve arsız küfürleri duymaya dayanamıyor artık, ” Ama sen o saldırılar karşısında susmuyorsun. Aynı mektupta şöyle devam ediyorsun: “Onlar sövüp sayacaklar bense bir heykel gibi karşılarında dikilip duracağım, ben bunu yapamam… […] Ben bu gürültü, patırtı, ikiyüzlülük ve tezvirle dolu hayatı sevmiyorum. Gel beni bu delilerin elinden kurtar. […] Onlara bana eziyet etmemelerini yaz. Yaz beni rahat bıraksınlar. Ben ne onların sevgisini istiyorum ne de kinlerini, düşmanlıklarını. ”

Evdekilere de bağırıyorsun. Küfürler yağdırıyorsun. Isırıyorsun. “Hanımcığım gel bak bu Furuğul zaman ne yaptı yine!” Hizmetçinin sesi anneyi getiriyor. Annenin dayakları seni yıldırmıyor. Annenin yüzüne karşı ağlamadığın için daha ağır dayak yiyorsun. Soma da gidiyorsun hizmetçiyi yumrukluyorsun, elbisesini dişlerinle yırtıyorsun. Çocuklar senin saçlarını çektiklerinde sen de onların elini ısırıyorsun, saçlarını çekiyorsun, gömleklerini yırtıyorsun. Komşu çocuklar, seni tehdit ettiklerinde sen geri adım atmıyorsun. Seni tenha bir yerde kıstırdıklarında ve sana dayak attıklarında onların gözleri önünde ağlamıyorsun. Ayaklarını yere çarpıyorsun, dişlerini sıkıyor, zıplıyor bağırıyorsun: “İyi yaptım… iyi yaptım…” Çocuk, sen bilmiyorsun yıllar soma seninle aynı zaman diliminde büyüyen erkeklerin karşısında da durup bağırmak zorunda kalacaksın. Onlardan kimisi seninle cinsellik arzularından dolayı ilgilenecek, kimisi şiirine saldıracak, kimisi cadaloz, huysuz diyecek, kimisi ise senin şerefine, onuruna saldıracak ve sana kaltak, sürtük bir fahişe diyecek. O zaman da onlarla yüz. yüzeyken direneceksin, ağlamayacaksın, susmayacaksın. Şiirlerini yazacaksın. Ama şimdi allı yedi yaşlarında bir çocukken sadece bağırmakla, dövünüp hırçınlıkla içindeki alevi def etmeye çalışıyor, çabalıyorsun. Sen yaban at sürüsünden ayrılmış bir tay gibisin. Kendi sürünü arıyorsun. Bunlar senin cinsinden değiller. Odaların arasında, bahçede uzun çınar ağaçlanma ve akasyaların arasında kişneyip, koşup duruyorsun. Vadilere yol bulamıyorsun. Bunun için midir çorap, ayakkabı giymeyi sevmiyorsun? Diğer çocuklarla sek sek oynarken, ip allarken yalın ayaksın hep.

Yıllar sonra kendi çocuğunu geride bırakıp ilk kez yurtdışına bir kargo uçağıyla yolculuğa çıkacaksın. Battaniyeyi alıp kutuların üzerinde uyuyacaksın. Diğer dört yolcu şaşıracaklar. Sen aldırmayacaksın. Uyandığında kargo uçağın Beyrut’un üzerinde geçiyor olacak. Uçaktan inip otele gitmek üzere bir hostes seni ve diğer yolcuları -ki toplam beş kişisiniz-almaya geldiğinde sen ayakkabılarını çıkaracak ve koltuğunun altına alacaksın ve bundan müthiş sevk duyacaksın. Sen özgürlüğün, yaşamın ve şiirin vurgunu, aşığısın.

Diğer çocuklarla dalaşıp da yenildiğinde bazen ablan Puran’ın kollarına sığınıp ağlıyorsun. Onun deyişiyle “İkimiz ağlaşır, sonra iki kedi yavrusu gibi sarılarak uykuya dalardık. ” Ama çoğu zaman her kavgadan sonra koşuyor o dipteki odaya sığınıyor, ağlıyorsun. Hıçkırıkların dinince gelip avluya açılan pencerede oturuyorsun. Sırdaş pencerenin eşiğinde. Avludaki, sokaktaki akasyanın büyülü kokusunu sana getiren, bahçenin yüreğini, gökyüzünü sana getiren, üstelik sana bağırmayan, seni aşağılamayan pencerenin. Bilmiyorsun çocuk! Ne kadar çok ağlayacaksın. Ne kadar çok yalvaracaksın pencerelere! Sen hepimizin penceresinin ve bahçesinin şiirini yazacaksın. O şiirleri yazacağın yıllar gelip çattığında, sen yeni bir pencere bulacaksın, kendi yaşamına, yaşadığın topluma ve şiire baktığın başka pencere; “bir pencere bakmak için /bir pencere duymak için /kuyuya benzer bir pencere…”

Sen daha ilk yaşına basmadan baban görevli asker olarak Hazar kıyısına gitti. Siz çocuklar ise yaz. aylan boyunca hep oraya, Nevşehir’in kumsalına, masmavi denizine koştunuz. O denizin dalgaları, tuz ve kum tadan rüzgârı senin çocuk belleğine kazındı. Ancak buğday başağı rengindeki saçların karardıkça günlerin de kararmaya başladı. Ve sen kaçmayı düşündün; hayır düşünmekle kalmadın, arzuladın ve sonunda mektuplarında da dediğin gibi baba evinden koca evine, Tahran’dan Ahvaz’a ve İran’dan İtalya’ya kaçtın. İki kız kardeş evinize ev demediniz, yuva demediniz. Orası yatılı askeri okuldu sanki. Bir kışla. Kapılanılın sürekli sizin, kızların yüzüne kapalı olduğu kocaman kütüphanesiyle bir kışla. Kapıların çoğu, senin ve ablanın yüzüne kapalıydı. Üzerine de “girilmez” diye etiket yapıştırılmıştı.

Çocuk yaştayken evlendiğin çok ama çok sevdiğim ona defalarca dile getirdiğin Perviz’e yazacağın mektuplarda dediğin gibi o evin dolup taştığı “gerek”lerden nefret ediyordun ve edeceksin. Sen hep erkek çocuklan taklit edeceksin. Neden? Hep duvarların kıyılarında yürüyerek, hatta gözü kapalı yürüyerek, onlardan geri kalmadığını mı ispatlıyordun? Yoksa gözden düşmeyi, aldırmazlıklarım mı telafi etmeye uğraşıyordun? Sen neye çabalıyordun? Seni dinleyen yoktu ki! Sen çocuktun, sen bilemezdin erkeklerin dünyasında kadın olmak zordur, çok zor. Rahminizde yüreğinizin kanıyla beslediğiniz, bacaklarınızın arasından bu dünyaya getirdiğiniz erkeklerin bu rahimleri dağladıklarını, kendilerini doğuran kadınların dillerini kestiklerini, köleleştirdiklerini bilemezdin ki çocuk! Ve sen günahı seçtin! Şey tam seçtin. Ateşi ve isyanı seçtin.

Sen neden şeytanı seçtin? İsyan şiirlerinde hep ondan yana duruyorsun. Seni şeytana benzettikleri için miydi? Yoksa sen onu yanına alarak bililerini mi alt etmeye çalışacaksın? Hayır sen alt etmiyorsun çocuk. Sen kendi öfke ve nefretinin yükünü arttırıyorsun.

Baba eve girince sevinemiyorsun. Hayır, hayır. Onu seviyorsun. Hem de çok seviyorsun. Ama kalbini titreten onun sevgisi değil. Korkusudur. Çatık kaşlı, buyurgan sesli kara bir korku. Sabahlan hepinizi, hatta senden sonra dünyaya gelen Feridun’u da uyandırırdı bu ses. Daha hava alacakaranlıkken… O saatte uyku ne kadar da tatlı olur, bilirim. Baban bunu bilmiyor muydu? Baban bilmiyor muydu ki çocuk o saatte uyku uyumayı sever? Ama o sizi uyandırırdı. Pencerenin önüne doğra sıraya dizerdi. O önde, siz arkada. Radyoda geleneksel sporların yapıldığı yer olan zorbana davulcusunun parmakları davulda titrer dururdu, kalın sesi kahramanlık şiirleri okur ve “yiğit”lere ritmik hareketler yaptırırdı. Baba yüksek sesle sayardı: Bir, iki, bir, iki… Sabah jimnastiği! Asker eğitir gibi! Kışlada uyanır gibi uyanırdınız. Gözleriniz uykudan açılamazken bir, iki, bir, iki… sonra lan çok komikti, diye anımsayacaksınız. Ama o günler hiç de komik değildi. Nefret bir şeydi spor! Baba da nefret bir şeydi. Anne de!

Almanya’dan babana şöyle yazacaksın:

“Sizin söylediklerinizi ciddiye aldığımı hiç anımsamıyorum. Siz bize pür hararet öğüt yağdırırken, eminim diğer çocukların da kafaları benimkisi gibi başka şeylere takılırdı ve ertesi gün uyandığımda sizin öğütlerinizin tümünü unutmuş olmadığımı anımsamıyorum, ya da tam tersine, benim ruhumun bir hatadan dolayı pişmanlık ve suçluluk duygusu ile titrediği zamanlar ve size gelip ve ne yaptığımı söylemek ve sizden öğüt almak istediğimde, her zamanki gibi korkmuşum ve sizin bir yabancı olduğunuz duygusuna kapılmışım. Neden böyle olmalı? Siz ki bu kadar çok psikoloji kitapları okurdunuz, bunların nedenlerini bilmeliydiniz. Ne zaman geçmiş yaşantımı, sizin evinizde geçirdiğim son bir yılı hatırlasam ödüm kopar. Bir hırsız gibi, iyisi ve kötüsü He her şeyim gizlice. […] Özgürüm, bana vermekten korktuğunuz özgürlük ve benim sizden gizli olarak elde etmek istediğim ve bu nedenle de hatalar yaptığım özgürlük. Halbuki, benim bu özgürlüğü elde etmemde bana yardımcı olmalıydınız, doğru olan buydu. […] Artık kimsenin nefret ve aşağılama dolu gözleri üzerimde değil. Artık kimse bana bunu yap ya da bunu yapma demiyor. Kimse beni kafasız bir çocuk olarak görmüyor. Ve ben kendim için, kendi benliğim ve varlığım için sorumluluk duyuyorum ve bundan sonra olası hatalar için kendimi affetmem. ”

Puran diyor ki;

“Anne tek tip topluma, tek tip eve ve tek tip insana inanırdı. O herkesi aynı biçimde ve renkte, kendi isteklerinin renginde ve biçiminde… Elimizle yemek tabağını geri ittiğimizde -ki Furuğ tabağı fırlatırdıannenin belirlediği saatlerde şehre inilmediğinde, onun söylediği saatte odanın ışıkları sönmediğinde ve sus pus lal olmadığımızda ya zorlaüzerine geçirilen elbiseyi üzerinizden attığınızda, ya da Furuğ gibi elbiseyi yırttığınızda, askerine kızan bir komutan edasıyla kızar, yüzü öfkeden pul pul olur, bağırır, çığlıklar atar beddualar yağdırırdı. O bunları yapar ama bizim neden ona karşı durduğumuzu anlamazdı… Neden Furuğ yeni satın alınan rugan ayakkabısını bahçede toprağa sokar, eğer bükerdi ve neden Feridun ceketinin kenarını jiletle keserdi? “

Ama anne sizi severdi, çok severdi.

Sizin evde sevgi ne kadar çok biçim değiştirmişti. Nefretle sevgi nasıl da yan yanaydı. Ne kadar hızla biri diğerine dönüşürdü? Ondan mıydı ki sen de bir gülüyorsun, bir ağlıyorsun? Bir sevgiyle coşuyorsun, bir öfkeyle yanıyorsun? Bir umutla sarılıyorsun hayata, bir ölümü arzuluyorsun? Senin küçücük dünyanda sevginin, nefretin, şefkatin sınırları keskindi, ya da hiç sınırın yok muydu? Uçurumlar mıydı bunları ayıran?

İlkokula başlıyorsun. Bu yıllarda aklında babadan kalan am nedir? Kitaplarla tanıştırmak mı? Bir de gazete kâğıtlarıyla kese kâğıdı yapmayı öğretmesi aklında kalmış: “Para kazanmayı öğrenmelisiniz!” Doğru. O seni evinden alacağı gün sen beş parasız kalacaksın Furuğ. İyi öğren. Ama senin aklın kitaplardaydı. Şiirlerde. Senin kutsal yedi yaşlarındı! O günler geçip gidecek, “o gövdenin gizlerine gözlerin daldığı o mavi damarların güzelliğiyle, çekingen tanışma günleri / bir el tek bir çiçekle / bir duvar arkasından çağırırdı öteki eli / ve küçük mürekkep lekeleri, / bu karmakarışık, acıklı ürkek elin üzerinde…/ ve aşk / utangaç bir selamla kendini anlatırdı. ”

Tüm bu kargaşada ve moral yıkıcı ortamda sen şiirle tanışıyorsun. Sen büyük bir şair olmak istediğini, 22 yaşındayken Almanya’dan babana yazacağın mektupta açık açık dile getireceksin:

“Babacığım… […] Benim eğitim ve iş durumum hakkında sormuştunuz. Siz benim yaşamdaki gayemin ne olduğunu biliyorsunuz. Belki biraz aptalca olabilir, fakat ben sadece burada memnun ve mutluyum. Ben büyük bir şair olmak istiyorum. Benim hiçbir zaman bundan başka bir uğraşım yoktu, yani kendimi bildim bileli şiiri sevdiğimi anlamışım. ”

Senden başka kimse senin büyük bir şair olabileceğine inanmıyor. Mahallenizdeki Suruş İlkokulu’nu bitirdikten sonra yine aynı semtte Hüsrev Haver Lisesi’ne başladığında ilk gazellerini yazdın. Ama babanın korkusuyla hepsini yırttın attın. Bu ham gazelleri, ölümünden bir yıl kadar önce, ablana itiraf edeceğin gizli platonik aşkına mı yazıyordun?

“Puran, sen şimdilerde önemli bir doktor olan o komşu çocuğu hatırlıyor musun? ”

Evet! Neden?

Hiiç! Çocukken ben ona âşıktım… Çok komik! Ama onun gözü sadece seni görürdü. O günler, çocukluk işte, sabahlara kadar onun için ağlardım. ”

Artık genç kız oluyorsun. Serpildin. Ergenlik seni o yaramazlıklardan da uzaklaştırıyor galiba. Ama kendi içine kapanmaya başladın. Yaşın on dört. Sevilmek, beğenilmek, övülmek istiyorsun. Ama seni şefkatle sevecek olanlar kendi çatışmalarıyla uğraşıyorlar. Neden baban, ablam bir an evvel koca evine göndermek istiyor? O daha 15 yaşında. Neden Feridun’u yurtdışına göndermekte ısrar ediyor? O daha 12 yaşında bir çocuk. Annenin teyzesinin torunu, komşunuz Perviz de size dadanmış. Gözü seni arıyor hep. Senden on beş yaş büyük. Perviz şakacı bir adam. Senin de ilgini çekmiş gibi. Ama annen baban seni görmüyorlar değil mi? Sen, Perviz’le evlenmek isteğini cesaretle dile getirdiğinde baban pek de karşı koymadı. Neden? Tüm bu nedenlerin altında babanın ikinci kez evlenmek isteği yalıyordu. Onun evden kaçak düşmeleri, eğlence yerlerine ve kadınlara yakın davranmaları da aslında bir kaçıştı! Sen evlenmeden önce ikinci eşini aldı. Ev arlık bir ev değildi.

Puran diyor ki;

“Furuğ âşık olunca iki ayağını bir pabuca soktu ve cesaretle Perviz ‘le evlenmek istediğini söyledi. Babası yaşındaki Perviz’le… […] Furuğ’daki daha yaşlı erkeklere eğilimi babam oluşturdu. O her zaman bahasını arıyordu ve asla da bulamadı. Bizim mali açıdan sıkıntımız yoklu, babamız bizi her yönden tatmin etmişti; ama kaçıncı sınıfta olduğumuzu ya da ne yaptığımızı bilmezdi. Annem koyu bir diktatördü. […] Babamızın ikinci evliliğe karar vermesi evi dağıttı. Aile içi atmosfer çok çalkantılı ve kargaşa doluydu. Fıtruğ’un Perviz’e sevgi beslemesi baba evindeki sevgi noksanlığındandı. Baba evinde şiddet ve soğukluk egemendi. Hatırlarım Perviz ve Furuğ evlenirken, Perviz’in gelinlik alacak parası yoktu. Bıı da ailemizin karşı koymasına neden oldu. Ama Furuğ açlık grevi yaptı. Küstü. […] Fıırıığ duygu dolu, dur duraksız ve çılgındı. Perviz ise mantıklı, hesap kitap insanı ve çok sıradan bir erkekti. ”

O başka bir söyleşisinde şöyle diyecek:

“Şapur… vefalı bir erkekti, Furuğ ‘dan sonra asla başka bir kadının adını ağzına almadı, başka bir kadınla ilişkisi olmadı. Furuğ hakkında kimseyle konuşmadı. Sorun şuydu: Perviz kendisine ev hanımlığı yapacak bir kadın istiyordu. Çocuğunu başı üstünde tutacak bir anne. Ama Furuğ bir şairdi ve şair hayatını kumara oynar. Kimse Furuğ kadar şiire bedel ödemedi ve herkes işte bu şeylerden dolayı ona çok eziyet etti. Ölümünden sonra ona defalarca makale yazan bu aydınlar güruhu, onun anasını ağlattılar. Neden? Çiinkü onu kıskanıyorlardı. Yaşama onlardan iki santim daha yüksekten bakan birini çekemiyorlardı. Tabii, Furuğ’un çok acı bir dili vardı. Dobra ve cesurdu. Günün koşullarına göre laf etmezdi. Ne kadar uyarırsam da kâr etmezdi. Onlar ne kadar değerliler ki hatırları için insan yatan söylesin? Doğru söylüyordu!”

Kargaşa ve karmaşa ortamında sen Perviz’le gizli gizli buluşuyor, mektuplaşıyorsun. Perviz haziran ayındaki mektubunda sana, belki senin göremediğin, ya da görüp de algılayamadığın, belki de görmezden geldiğin kendine ait büyük bir gerçeği açıklıyor:

‘‘Ben seni değerli bir kız olarak biliyorum; ama esasen karşı cinse pek hoş düşünceler beslemiyorum. Sizin yanınızda bir hakikatin var olduğuna inanamıyorum ve şayet bulunursa da çok az ve değersiz olduğundan eminim; çünkü hayatın bana öğrettiği ve kendi kişisel tecrübelerim bu düşüncenin doğruluğunu ispatlamakta. Böylece bu kuşkusuz gerçeğin aksi ispatlanın caya kadar kendi düşüncemden vazgeçmeye boyun eğmem. Mesela senin bana söylediğin sevgili sözcüğüyle benim sana hitaben söylediğim sevgili sözcüğünün çok farklı olduğuna inanıyorum. Birini hakikate eşdeğer, diğerini ise hakikatten uzak buluyorum. Bu benim düşüncemdir ve bıı konuda sen bunun tersini pratik olarak bana ispatlamaksın.

Perviz Şapur, Pazartesi gecesi, 5 Haziran 1950”

“Karşı cinse” güvensiz, önyargılı, sabit fikirli ve aksinin ispatını ise “pratik” olarak sana yükleyen bir erkek! Ama sen oralı değilsin. Şimdilik. Onunla evlenmeyi kafaya koymuşsun. Gençliğinin verdiği coşkuyla, sana özgü saflık ve açık sözlülük ve cesaretle ona evdeki sıkıntılarını yazıyorsun. Hır an evvel seni alıp bu evden kurtarmasını istiyorsun:

“Pervizciğim gürültü patırtıdan, bağırtılardan, kavgalardan ve çekişmelerden kurtulmak için bu gece bu odaya sığındım. Ben kendimi bildim bileli bu tür şeylere karşıyım ve hep daha sakin ve gürültüsüz bir hayat arzuladım; ama bazen Tanrı bile insanla inatlaşıyor. Ne yapabilir ki insan? Şimdi onlar avluda komplo kurmakla meşguller. Lambayı benden almak istiyorlar. Biliyorsun benim dolabımın olduğu odada elektrik lambası yok. Ampulü uzun süredir yanmış… Ben de geceleri yaklaşık bir saat gazyağı lambasını kullanıyorum. Evin sahipleri sinirlenmişler. Nasıl olur hem gazyağı hem elektrik kullanılır diye. Halbuki kendileri her gün bir teneke gazyağını soba ve ütü için kullanıyorlar. Sabahtan beri ev ahalisiyle kavga ve mücadele içindeyim. O kadar ağladım ki gözlerimin içi hâlâ yanıyor. Bana diyorlar ki neden sana bu kadar çok mektup yazıyorum. Ben anlamıyorum. Suç mu bu? Zavallı ben insan değil miyim ve birisini sevmeye, ona mektup yazmaya hakkını yok mu? Size gelmeye izin vermiyorlar, evden dışarıya ayak atmama izin vermiyorlar. Çıldıracağını. Ben mahpus muyum? Ben sizin evden başka yere gittiğim mi var? Ben genç değil miyim? Gezme, dolaşma ve eğlenme hakkım yok mu? Yalnız gitmem diyorum, peşimden gelin diyorum. Kim gelirse gelsin. Ama duyacak kulak nerde! Ağlıyorum, bağırıyorum. Bu evde kimsenin mantıktan anladığı yok. Birisinin anlayışı olsa o da korkusundan çıt çıkaramıyor. Bu evde herkes kendini beğenmiş, herkes despot ve zorbadır. Ben de sonunda kaçacağım. Başka çare yok. Bir gün bakacaklar ki artık ben yokum! […] Bu sabah makas kaybolmuştu. Ben hırsız mıyım ki makası gizleyeyim sonra satayım? Benim kendi makasım var zaten. Bir saat soruşturma ve sorgulamadan sonra dolabımı açar açmaz hepsi benim dolaba saldırdılar. Benim bu evde sadece bir tane dolabını var ve onu bile bana bırakmıyorlar. […] Bugünkü tarihi saldırıda bütün eşyalarını darmadağın oldu. Önemli bir şeyim yoktu ama bu yapılmamalıydı, yakışmadı. Ben de kendimi savunabilirdim. […] (sonunda lambamı alıp götürdüler. Şimdi ne yapacağım?) Bir saat okkalı bir kavgadan sonra mektubumun devamını karanlıkta yazıyorum […] Öğleden sonra, çayı herkesi beklemeden ve herkesten önce içtiğim için kafama sıkı bir yumruk yedim… […] Benim günlük yaşantını budur işte… (7 Temmuz, Pazar)

O kocaman ev, kocaman avlu, akasyaların boylandığı geniş avlu senin için daracıktı değil mi? Hazar kıyısındaki Nevşehir’de, ev bir bağ

gibiydi. Bir yanının penceresi denize bakardı, diğer pencereler ormana. O küçük ahşap kapı ise Rıza Şalı’ın yazlık sarayına. Tahran’daki eviniz de büyüktü. Ama buna rağmen özellikle sen kaçmak istiyordun. Siz iki kız kardeş, kadınlar sülalesinden olduğunuz için miydi ki oralar daracık hapishane gibi geliyordu size ve hep kaçmayı düşünüyor, düşlüyordunuz? Kim bu uğursuz tohumu ekiyordu senin çocuk kalbine. Annen de ay m sülaleden değil miydi? Öyleyse o neden sizin çevrenize duvarlar örmüştü? Sen evlenerek hapishaneden kaçtığım sandın değil mi? Hayır, sen sadece hapishanem değiştirdin. Gardiyamm değiştirdin.

Bu arada sen resme merak sarıyorsun. Mehdi Katoziyan ve Ali Asker Potger’in gözetiminde Potger’ in atölyesinde resim öğrenmeye başlıyorsun, ardından büyük ressamın adım taşıyan Kemalülmülk Kız Sanat Lisesi’ne geçiyorsun. Ama bu okulu evliliğin dolayısıyla bitiremiyorsun. Eğitimin yanda kalıyor. Daha evliliğinizle onay almadan sen Perviz’le gizlice buluşuyorsun. Sizde ya da onlann evinde… Mektuplan yazıyor, veriyorsun Feridun’a. O da gizlice Perviz’e götürüyor. Mektupların çoğu bir yandan evinizdeki kavgalara, gürültülere, diğer yandan Perviz ile evlenme hazırlıklan ve bu konudaki senin çocuksu komplolarına aittir. Sen Perviz’in o kısa mektubunda ifşa ettiği gerçeğe rağmen ona evlenmeden önce, evlilik süresince boşandıktan soma hep “sevgilim” dedin, “sevgili Perviz,” dedin.

“Sevgilim Perviz… Annen bizim evleneceğimizi duyunca Nevvab Hanını ’m dediğine göre düşüp bayılmış ve sana belaokumuş çünkü sen bir kızı8yıldan beri seviyormuşsun ve onu bir süre önce kocaya vermişler ve şimdi o boşanmış ve seninle evlenmeyi bekliyormuş. Perviz ’inı, […] ben gözyaşı dökmekten kendimi alamıyorum. Bunlar inanılacak şeyler değil ya da doğruysa ben o geçmişteki aşktan kalbinde bir eser kaldığını düşünmüyorum. Ama Perviz, şayet öyle değilse ve sen onun yanında mutlu olacaksan benim bir diyeceğim yok; fakat unutma ki bu unutma benim hayatıma mal olur çünkü ben ölürsem ancak sen gerçekten seni unuttuğuma inanırsın! […] Ben sensiz bir an bile yaşayamam… (13 Haziran 1950) ”

Fakat her şeye rağmen senin direncin ve babanın karşı koymaması sonucunda evleniyorsun. Perviz senin ilk dillendirdiğin aşkındır. Sen 16 yaşındasın ve onun evine sade bir düğünle gelin gidiyorsun. Sen gelinlik istemedin, mücevherat istemedin, annen baban çeyiz dizmedi. Sen dul bir kadm gibi gittin Perviz’in evine. Perviz’in ev tutacak, sana ev kuracak parası yoktu.

“Sen benim durumumu biliyorsun. Anne babamın beni düşünmediklerini de biliyorsun. Onlar şimdiye kadar benim adıma en ufak bir şey almadılar ve yüz yıl geçse ve ben burada kalsam onlar bu bonkörlüğü göstermeyecekler. Hiçbir şeyim olmadan sadece kendimi alıp sizin evinize gelmek, sizin sofranızda yemek yemek ve sizin yatağınızda yatmak ve sizin rahatsızlığınıza neden olmak benim için çok zordur. […] Sen yalnız olsaydın ve bir tek odada hiçbir şeysiz yaşıyor olsaydın, Tanrıya ve sana ki en azizi insin yemin olsun ki o gece bana kalmam için ve evime gitmemem için bana ısrar ettiğinde kalırdım. [… J Bu nedenle de annenin ve diğerlerinin gelip sadece beni hiçbir şeysiz olarak atıp o eve getirmelerine karşıyım. Utanıyorum Perviz. Yemin olsun ki beni öldürsen de gelmem. Ben başkalarının kinayelerine katlanamam… (19 Temmuz)”

Ve evliliğinize onay çıkınca da sen hemen Perviz’e yazdın ve özel ulağınla çocuksu coşkunu ve sevgini ona ulaştırdın:

“31 Temmuz 1950, Perşembe. Perviz, sevgili eşim. Sanırım artık sana eşim diye hitap edebilirim. Sen de istersen bundan böyle bana sevgili eşim diyebilirsin. Annemin bu kadar vefasız ve taş kalpli oluşundan dolayı kendimi yok etmek istiyordum… Tanrıya ve yanında kutsal ne varsa yemin olsun ki seni çılgınca seviyorum ve sen beni terk etmeden önce ben kendimi bu hayatın zincirlerinden kurtaracağım. […] Çok bedbaht olduğumu biliyorum. Senden sonra yaşayamazsam ve ölümü yeğlersem sakın bana serzeniş etme. Çünkü insan, hayatının temelini kaybedince çaresi yok ölmelidir. Evet Perviz, sen beni terk edersen ben ölürüm. […] Siyahtan öte renk yok! Elveda sana… 1İ7 sadece bügün için ya da her zaman için ve bu tamamen senin kararına bağlı!”

Evlendikten sonra, kocanın işi nedeniyle Alıvaz şehrine gitmek zorunda kalıyorsun. Çok büyük bir coşkuyla gidiyorsun Ahvaz’a; ama bilmiyorsun ki bir yıl bitmeden, yani 1951’de, aranızdaki geçimsizlik yüzünden babaevine Tahran’a geri geleceksin. Geldin. Ve gelir gelmez de Günah adlı şiirini yazdın ve verdin şair Feridun Moşiri’ye Roşenfekr dergisinde yayımlasın diye. Yayımlandı ve kıyamet koptu.

Bu senin kaçıncı kişisel kıyametindir? Mahşerin provası yapılıyor. Ancak senin günahlarını ve sevaplarını tartanlar, iyilik melekleri değildir! Onlar senin aleyhinde hiçbir sözden kaçınmıyorlar. Baban da onlara katılıyor. Bu sana çok ağır geliyor. Babanla bu konu hakkında mutlaka tartışmışsın. Ama aranızda neler geçtiğinden haberimiz yok. Sen babana sordun mu baba, hani sen büyük ediptin, edebiyat ve sanatseverdin? Ona, senin yanında olması gerektiğini söyledin mi? Bu pek de yadırganacak şey değil: Yaşadığın toplumda, Şah diktatörlüğünün ve baskısının bunalttığı toplumda yeşeren bodur aydınımsıların egemen olduğu edebiyat dünyası, hele o çok meşhur Firdevsi edebiyat dergisi sana karşı koyuyor. Sen bir çocuksun daha! Sen 17 yaşındaki genç bir kadınsın, sen hayatının bu döneminde bir kez daha, ama başka bir biçimde bu dünyanın çarkının, sermayenin fallik güçlerinin değinilenine su taşıdığım tecrübe ediyorsun. “Sevgilim” dediğin kocan Perviz de öfkeleniyor sana. Şiirin yayımlandığı dergi Roşenfekr işi daha da büyütüyor. Baban dayanamıyor artık ve seni evden atıyor. Şefkatini esirgeyen baban, öfkesinde pek cömert davranıyor. Babanın seni evinden sokağa atmasını kendi kişisel tarihine yazıyorsun. Kocan ve kocanın ailesi sana arka çıkmıyor.

Ah Furuğ sen ne yaptın? Bütün kuralları alt üst etmeye nasıl cüret edersin, nasıl kalkışırsın buna? Ben şairim diyorsun! Ben severim diyorsun, bir erkeği severim diyorsun! Furuğ, senin cinsinden olan kadınlarla yatıp kalkan erkekler bunu böbürlenerek birbirlerine anlatabilirler, hatta makalelerinde yazabilirler. Kadın bir maldır. Bir şeydir. Bir şey nasıl düzene karşı ayaklanabilir? Ayaklandın ve baban seni evden attı. Gittin Şah Caddesi’nde küçük bir oda kiraladın. Ama geçinemiyorsun değil mi? Akşama yiyecek ekmeğin yok. Bir yere gitmek için otobüse binecek paran yok. Ama şiirden değil kopmak, ona iyice sarılıyorsun. Senin biricik sevgiline, sevdan olan şiirine sarılıyorsun. Ama sonunda yoksulluk bir taraftan, gazetelerde sofra sofra yazılan töhmetler, küfürnameler sana boyun eğdiriyor değil mi? Babaevine dönüyorsun. Senin her geri adımınla onlar ne kadar çok sevinmişler, kına yakmışlar ve sen nasıl da ezik hissetmişsin kendini. Sermaye egemen toplumdaki erkeklerin kuralları pek acımasızdır Furuğ! Bunu defalarca tecrübe edeceksin. Babaevine dönüyor ve evin bir odasına kapanıyorsun ve kimseyle görüşmek istemiyorsun. Babanın yüzünü görmek istemiyorsun: şeytan görsün yüzünü! Sonunda dayanamıyorsun ve koca evine dönüyorsun. Mecbur bırakılıyorsun. Bunu kendine yediremiyorsun. Onun için mi sürekli kocam methediyorsun? İyi birine boyun eğmek daha çekilir olur değil mi?

“Seni 20 gün sonra göreceğim düşüncesiyle teselli bulamıyorum. Bir kez daha sana tapıyorum desem ne çıkar! Ben sana gerçekten tapıyorum, sen bunu bilmiyor musun? Bana söyle, yalnızlıkla ne yapıyorsun? Ne yemek yiyorsun? Hayatın nasıl geçiyor? Perviz, ben artık senden ayrılmak istemiyorum. Bu son olsun!”

Öyle mi? Son mu oldu? Boyun eğmek sana göre bir şey değil. Açık sözlü ve cesursun. Sevginde ve öfkende samimisin. O kadar çok beğendiğin ve takdir ettiğin, ressamlığın püf noktalarını ve yeni tekniklerini öğrendiğin, hatta şiirinden etkilendiğin ressam ve şair Sohrap Sepehri’ye herkesin ortasında şiirlerinin biraz daha yaşamımızla, yaşamakta olduklarımızla ilgili olmasını söyleyen dostsun. Herkesin şair Imad Horasani’nin karşısında sustuğu zaman, sen misafirlikte olduğuna bakmadan ona, “Bırak bu afyonkeşliği…” diyen, kendine ve şiirine zarar vermemesini cesaretle söyleyen yirmili yaşlara daha yeni adım atmış bir kadınsın.

Ahvaz’a, kocanın yanına dönüyorsun. 17 Mayıs 1952’da oğlun Kamiyar’ı dünyaya getiriyorsun. Sen ona Kami diyorsun. Ne kadar çok seviyorsun onu. Çılgınca bir bağlılıktır bu. Sen hep çılgınlıklar içinde yaşadın. Sevgin ve nefretin korku yarattı. Bağlandığın her şeyin senden koparılıp alınacağını bilmelisin artık. Belki de bildiğin içindir ki her güzel şeyin zeval bulacağım, yok olup gideceğini en derin duygularla algıladığın içindir ki güzellikler sana hüzün verir.

Çocukluğun o hengame içinde geçtiği babaevin bir yangın yeri gibiydi, olmasını dilediğin çocukluk yıllarını yakıp kül etti, çocukluğunu kaybettin. O yedi yaş yıllan bir hasret olarak içinde kazındı. Soma bunun da şiirini yazacaksın:

ey yedi yaş

ey yola çıkmanın şaşılası anı senden sonra ne varsa

çılgınlıklar, bilgisizlikler yığınında geçip geçti

senden sonra

bizimle kuş arasında

bizimle meltem arasında

korkunç diri ve aydın bağlantı olan pencere

kırıldı

kırıldı

kırıldı.

senden sonra topraktan yapılı o bebek

su

su

sudan başka hiçbir şey söylemeyen bebek, suda boğuldu.

O yıllardan sadece anne baba sevgisine susamış bir çocuğun anıları, acı hatıraları kaldı sana. Resim kursun koca evine kaçış yüzünden yanda kaldı. Kocana ve onun kuşkularına ve isteklerine boyun eğmediğin için evliliğin yanda kaldı. Ama bilmiyorsun daha; oğlun Kami de elinden alınacak. Ömrünün sonuna kadar görmeyeceksin onu. Buna şimdi inanamıyorsun. Senin aslında yaşamın da yanda kaldı Furuğ!

Kami dünyaya geldiği yıl ilk kitabın Tutsak adlı toplu şiirlerin yayımlanıyor. Perviz’le arandaki çatışma bu kitaptan soma tekrar alevleniyor. Perviz ayrılmak niyetini, seni Tahran’a göndererek, sana mektup yazmayarak, Tahran’a seni görmeye gelmeyerek bildiriyor. Baba, senin varlığından utanç duyuyor. Ama sen aynı hırçın çocuksun. Çocuk olmana karşı bütün bu acımasız bağnazlıklara karşı cesaretle duruyorsun. Ağlamıyorsun; ayaklarını yere inatla çarpıyor “İyi yaptım, iyi yaptım!” diyor ve şiirlerini yayımlıyorsun. Ama sonunda ruhun bu kadar çok baskıya dayanamıyor. İçindeki çocuk yıkılıyor. Rezai Ruh Hastalıkları Hastanesi’ne yatırıyorlar seni. Ama nafile!

Senin, uysal bir “ev hanımı” ararken hayatına giren isyankâr, cesur ve dimdik bir kadının her sözüne, her davranışına hata bulan bir erkeğe, “komik” diyeceğin bir aşkla evlilik hayatını sürdürdüğün erkeğe, onun hak etmediğini sonra fark edeceğin sözler söylüyorsun. Sen de seni suçluyorsun. O kızmasın diye, desteğini senden kesmesin diye sanatım bile inkâr ediyorsun. Onu diktatörlüğünde haklı ilan ediyorsun.

“Sen yeryüzünde yaşayan erkeklerden farklısın. Sen onların hepsinden daha iyi ve daha üstünsün. Bana dayak atmakta haklısın. Çünkü ben kötü oldum. Çok kötü oldum. Uzakta yaşayan iyi kocamı tatlı sözlerimle teselli edeceğime sürekli sana küfrediyorum. Benim dilimi kesmeli. Ben bu cezayı hak ettim. Vallahi ki hata yaptım. Perviz, ben kim sanat kim! Ben ne zaman sanatçı oldum, ne zaman sanatçı olduğumu iddia ettim? Ben ne zaman sanatımdan söz ettim? Benim bir tek sanatını var o da küfretmek. Beni senden ayıran sanata lanet olsun! Sen olmadan sanatı istemiyorum. Kaldı ki ben hiç sanatçı falan değilim ki… […] Ben halt ederim

sana minnet koyayım ve sanatımla sana böbürleneyim. Ben sanatçıysam sen benden daha sanatçısın. […] Yalvarıyorum beni cezalandır! Perviz’im bu düşünceyi kafandan sil! Yaşlandım diye tutturma! Ben biliyorum; bu düşünceyi ben senin kafanda oluşturdum. Ama şimdi çok pişmanım. Şaka yapmak istedim… Şayet bir gün sana ihanet edersem, aynen söylediğin gibi vücudumu parça parça doğrayabilirsin ve gözlerimi kendi parmaklarınla oyabilirsin… “

Sürekli haklı çıkardığın “erkeğine” sana güvenmesini boşuna söylüyorsun. O sana la başından kadın cinsine güvenmediğini söylemişti. O, senin sevgili sözcüğüne değer vermediğini de söylemişti. Seni edebiyat toplantılarına çağıranları reddediyorsun. “Kocam gelsin, gelirim” diyorsun! Bu sana göre bir cevap değil; fakat sen isyan bayrağım kaldırmıyorsun. Şimdilik!

“7 Ağustos, Sah (1951) Suphi radyo programında beni methederken babam çok kızdı ve annemle kavga ederek, ona “sen kızımızı kötü yola ittin, ” dedi…. Pervz’çiğim, Bayan Saidi şimdiye kadar iki üç kez davet etti ama ben hep senin gelişine erteledim ve bilmiyorum sen geldiğinde beni götürecek misin götürmeyecek misin? […] Senin ve Kami ’nin ölüsünü göreyim yalan söylüyorsam; ben şimdiye kadar annem ve Puran ’ın evinden başka bir yere gitmedim. Bir gece sinemaya bile gitmedim. Ama bana inanıp inanmadığını bilmiyorum. ”

“24 Temmuz, Perşembe (1952) Mektuplarında benden memnun olduğunu yazıyorsun. Ben de hep senin görüşlerine dikkat etmek istiyorum ama sen de beni fazla kısıtlamamayı düşünmelisin. Çünkü benim özgürlüğe ihtiyacım olmasa dahi, bu özgürlük fikri bana karakter verir, bana vardım eder ve bana şevk verir […] Perviz ben seni seviyorum ve hayatımı seninle sürdürmeyi çok çok istiyorum. Ben biliyorum; senden ayrılırsam senin aşkının ve sevginin anısı ömrümün sonuna kadar bana acı verecek. Ama ne yapabilirim. Senin insafın olsun, ben de elimden geldiğince senin emirlerini yerine getireceğim. Sohen dergisi beni çağırdı, ben gitmedim. Daneşveran grubu, daha önce yazdığım gibi burada çeşitli vesilelerle beni görmeye çalışıyorlar, fakat ben senin için ve sonra nasılsa her şeye ulaşacağım dive özür diliyorum onlardan. ’’

“30 Temmuz. […] Ben seni bir çocuğun annesini sevdiği gibi seviyorum. Yalnızlık benim ruhumu kemiriyor, düşüncemi çürütüp yıpratıyor. Bütün rahatsızlıklarım benim yalnızlıktandır… Bu mektubu yazarken ağlıyorum. Neden ağladığımı da bilmiyorum. Hep böyledir. Normal günlük sözlerimi de söylemek istediğimde hıçkırık yakalıyor. Mutlaka bana acı veren bir neden vardır; ama kendim anlamıyorum. Kendi tuhaf hallerimin nedenini anlamıyorum […] Pervizciğinı, Tanrıya yemin olsun, Kami’nin ölüsünü göreyim ki senden başka kimseyi sevmiyorum ve senden başka kimse kalbimde yok […] Kim benim sana olan sevgimi inkâr edebilir? Bazen deliriyorsam ve ipe sapa gelmeyen laflar ediyorsam beni affet. Sinirlerim çok yorgun ve yıpranmıştır. Dinlenmeye ve dinginliğe ihtiyacım var. ”

Bu kez kendi duygu düşüncelerini başka türlü anlatıyorsun ona:

“3 Ağustos, Pazar (1952) Benim kurallara, geleneklere, yasalara ve halkın düşünce ve inanışlarına karşı gelmeyi ne kadar sevdiğimi bilemezsin; ama benim ayaklarımda beni sınırlayan zincirler var. Benim ruhum, vücudum ve bütün davranışlarım anlamsız ve zayıf sosyal yasalar çerçevesinde mahpus kalmıştır ve ben sürekli, ne olursa olsun alışılagelmişliklerin bir adım ötesine geçmem gerektiğimi düşünüyorum. Ben bu sıkıcı ve kayıtlar ve kurallar dolu hayatı sevmiyorum… [… ] Belki benim günaha yatkın bir doğam olduğunu düşünüyorsun; ama değil. Ben şaşırtıcı işler yapmaktan tat atıyorum. […] Ben bu “gerek” sözcüğünün hayattan çıkarılmasını istiyorum. [… ] Hangi deli insanı bu acı dolu hayata mahkûm etmiş? Ben şimdiye kadar bu konularda sana hiç söz etmedim; ama sen kendin anlamış olmalısın; çünkü ben bildiğin gibi, nasıl ki deh ve yabanıl bir aşktan, tuhaf ve sıra dışı, okşamalardan uzak ve şiddet dolu aşktan yanaysam aynı şekilde özgür ve kaygısız bir yaşamın delisiyim. […] Ben biliyorum ki sen benim aksime dingin bir hayattan yanasın… ”

Perviz senin sürekli orada burada “sürttüğünü” yazıyor. O senin özgür bir kadın olduğunun, bir şair olduğunun farkında değil daha. Hatta seni boşamakla tehdit ediyor. Sen de kendini savunmaya geçiyorsun:

“Beni Köprü ‘de gören beyefendiyi görmeyi ve yüzüne tükürmeyi çok istiyorum. Çünkü ben Tahran ‘a geldim geleli kız kardeşimi sadece üç kez gördüm; iki kez ben onlara gittim, bir kez de o annemlere geldi ve şimdi yaklaşık iki haftadır onlar Meygun ’a gitmişler. Şayet ben Köprü ‘ye gitmişsem Tanrını beni affetmesin. Ben yemin etmek istemiyorum; ama Kami ’nin ölüsünü göreyim, ben Köprü ‘ye gitmeyeli neredeyse üç yıl oldu, nerede kalmış orada gezinip tozunmak! Tahran’a geldiğinde gezmek istemediğini yazıyorsun. Sen bilirsin. Ben kendim çok iyi biliyorum ve Tanrım şahittir ki gezmeye, sinemaya gitmedim. İstersen inanma ve beni gezmeye götürme […] Her aptalın önünde beni küçük düşürmelerim ve söylediğin küfürleri unutamıyorum ve kalbim acı ve üzüntüyle dolup taşıyor. Canımı daha fazla acıtma. Belki de en iyisi milletin değil bizim karşılıklı söylediklerimize inanmalıyız. Çünkü millet benim arkamdan çok laf ediyor […] Senin aklını karıştırmasınlar. Ben temiz kaldım, temiz kalırını. Sen ve arkadaşlarının ne söyleyecekleri umurumda değil. Bu kadar. Furuğ. ”

Artık direncinin sonuna gelmişe benziyorsun:

“Sevgili Perviz, umarım iyisin. […] Unutma ki ben seni hep bütün kalbinde, ruhumla sevdim ve asla başka biri aklıma gelmedi. […] Beni boşarsan kendimi iki günde telef edecek kadar aptal değilim. Kaldı ki bu sadece benim başıma gelen bir şey değil. Üstelik ben kendi gücümle çalışabilirim ve ihtiyaçlarımı giderebilirim ve hiç de kötü kadın olmam gerekmez. Böyleyken bile senden ayrılmak istemiyorum ve senin kinayeli sözlerini soğukkanlılıkla tahammül ediyorum […] Biliyorum ki şiir ve sanat kimseye getirmediği gibi bana mutluluk getirmedi; ama ben onu tüm gücümle istiyorum ve istediğimden ne kadar uzak olduğumu ve beni sınırladığını görünce dünyam kararıyor ve hayattan nefret ediyorum. Ben seni seviyorum; sen istersen beni boşa, ister boşama. Ancak bunu bil ki sen benim hayatımdaki tek erkeksin ve hep de öyle kalacaksın. Öpüyorum. Furuğ. ”

Bu yıllar, senin kendi kişisel sınırlı dünyanda ve seni çemberine alan kısır döngü içinde çırpınırken İran, tarihinin en çalkantılı yıllanın geçinmekte. Senin sonradan tanışacağın büyük aşkının da daha Marksizm-Leninizm’e sırt çevirmediği yıllarda üyesi olduğu Tudeh partisi kapatılmış ve özgürlük mücadelesi yeraltından yönetiliyordu. Ulusal Cephe lideri Musaddık petrolün millileştirilmesi için mücadele yürütüyor. Kocan Perviz’in çalıştığı Abadan şehrindeki petrol rafineri işçileri grevde. 22 Temmuz 1952’de Musaddık yanlıları hükümeti ele geçiriyor ve Şah İran’dan kaçıyor. Sen bu sorunlarla ilgilenmiyorsun. Senin burnunun dibinde cereyan eden ve toplumu alt üst eden toplumsal mücadeleyle ilgin yoktur. Sonra olacak. Çok sonra. Sen bu kez Perviz’le birlikte, Kami kucağında Ahvaz’dan Tahran’a dönüyorsun. Aynı günler, 1953 yılının yaz aylarının o sıcak günlerinde, CIA darbe yapıyor, Şah’ı geri getiriyor, Musaddık alaşağı edilip hapse aülıyor. ŞalıTn ulusal ordu dediği askerleri halkı, tankları ve makineleriyle tarayıp geçiyor. Tahran’ın arklannda kan akıyor. İran’da karanlık bir baskı dönemi yeniden başlıyor. Sen de Perviz’in baskısına, onun bahanelerine, sana güvenmemesine, her şeyine sımr getirmesine, hatta şiirinden nefret ettiğini söylemesine dayanamıyorsun artık. Bunu ona Roma’dan yazdığın mektupta dile getiriyorsun.

Senin yıllar sonra karşılaşacağın büyük aşkının partisinin yani Tudeh partisinin askeri koluna mensup subaylar grup grup kurşuna dizilirken sen ‘artık olmuyor’ diyorsun ve Perviz’den ayrılıyorsun. Yıl 1955’tir, aylardan Kasım. Sen şimdi 21 yaşındasın. Perviz’e karşı duyumsadığın ve büyük aşk diye sandığın duyguların darmadağın olmuş. Kalbin parçalanmıştır. Ama kendini özgür kıldığım sanıyorsun. Yanılıyorsun Furuğ. Özgür kalman için başka şeyler gerek. Sen bilmiyorsun ki daha ağır darbeler yoldadır. Perviz’den ayrıldıktan sonra Ahmet Şamlu’nun kansı, Tusi Haeri’nin yanında kalıyorsun. Olmuyor. Birkaç ay sonra yemden seni kapı dışı eden babanın evine, yine o odaya sığınıyorsun. Ruhun çok yorgun düşmüştür. Kimseye katlanamıyorsun. Kendine bile. Tekrar Rezai Ruh Hastalıkları Hastanesi’ne yatıyorsun. Hastaneden çıkınca takma adla mecmualara kısa öykü yazarak geçimim sağlamaya uğraşıyor, çabalıyorsun. Tutsak ikinci baskıya giriyor. Ardından Duvar adlı toplu şiir kitabın yayımlanıyor. Günah adlı şiirim bu kitaba koyuyorsun ve boşandığın Perviz Şapur’a ithaf ediyorsun.

günah işledim lezzet dolu bir günah

titreyen esrik bir tenin yanında

tanrım ne bileyim ne yaptım ben

o karanlık susku dolu zulada

o karanlık susku dolu zulada

baktım gözlerine gizemleriyle dolu

gözlerinin çaresiz isteklerinden

kalbim göğsümde çırpınıp durdu

o karanlık susku dolu zıılada

yanında darmadağın oturdum

dudaklarıma heves döktü dudakları

deli kalbimin üzüncünden kurtuldum

aşkın öyküsünü okudum kulaklarına:

seni istiyorum ey benim cânânem!

ey bağrı can bağışlayan, seni

seni ey âşığım benim divânem!

kırmızı şarap camda oynadı

gözlerinde heves yalazlandı

yumuşak yatakta benim bedenim

göğsünde onun sarhoşça kıvrandı

günah işledim lezzet dolu bir günah

alevli yangılı bir kucakta

günah işledim kinci, sıcak

ve demirsi iki kol ortasında

Niye? Nedeıı bu şiiri bu kitaba koyarak Perviz’e ithaf ettin? Kimse bu soruyu yanıtlamıyor. Çünkü bu senin ve sadece senin, sadece sana ait olan dünyanın sorusudur. Ama bu ithafla Perviz’e bir şey mi hatırlatmak istedin? Yoksa intikam mı alıyorsun ondan? Onu insafın ve adaletin terazisiyle karşı karşıya mı bırakıyorsun? Hayır. Çünkü sen boşandıktan sonra da onu sevdiğini yazıyorsun ve ruhsal rahatsızlığın ilerlemekte.

“Sevgili Perviz; […] Bazen kendime boca oluyor, kendi içimde dağılıyor gibi oluyorum. Caddede yürürken, vücudum tozlaşarak çeperimden saçılmaya başlıyor. […] Bazen dine sığınmak düşüncesine kapılıyorum. Diyorum ki kendi içimde iman gücünü arttırayım belki bu yolla biraz dinginliğe kavuşurum; ama çok iyi biliyorum ki kendimi aldatamam artık. Ruhum avarelik cehenneminde yanıyor ve umutsuzca onun küllerini seyrediyorum, ” “Ben 10 yıl da Rızai Hastanesi ’nde yatsam ama sonra evde bu aşağılamalar, bu ruhsal parçalanmalar devam ederse asla iyileşmem. Ben, beni bakışları ve dilleriyle yaralayan ve eziyet eden insanlardan uzaklaşmalıyım. Kami’yi görememek büyük bir acıysa da en azından sonrasında sürekli onunla olma umudum var. […] Birden bire başım dönüyor, gözlerim kararıyor ve sanki birisi bütün damarlarımı geriyor. İşte o zaman hiçbir şey algılayamıyorum. Sanki yaşamıyorum gibi oluyor. İki üç dakika sonra kendiliğinden iyileşiyor. Bu anlarda bana bir çeşit unutkanlık geliyor. Beynim bütün düşüncelerden boşalıyor. Sanki artık “Furuğ” değil. Sanki adsız bir insan oluyorum. Adını kaybeden bir insan. ”

“Bir hafta oldu Rızai Hastanesi ’nden çıkalı. Fena sayılmam; ama geçmişe ait anılar canımı çok ama çok acıtıyor. Geçmişimi unutursam o zaman iyi olduğumu söyleyebilirim […] Kitabını (Tutsak), ikinci baskıya giriyor. 3000 adet basacak. %15 alacağını. Bu parayla kış için kendime elbise alabilirim sanıyorum. […] Yeni bir şiir söyledim; ama artık şiirden nefret ettiğini bildiğim için göndermiyorum. ”

“Ben 21 yaşımdayım; ama 60, 70 yaşındaki kadınlar kadar yaşlandım. […] Perviz yemin olsun ki bütün çılgınlığımla seni sevdim ve seviyorum. Belki gülümseyerek diyebilirsin; nasıl olur bir kadın bir erkeği seviyorken ona ihanet eder? Ama tiinı bunlara rağmen seni sevdim. ”

Evet! Sen 21 yaşındasın ama 60,70 yıllık biryaşlamnanınyorgunluğunu taşıyorsun. Ama yanılıyorsun. Sen-bil veya bilme, farkında ol veya olma İliç önemli değil yüzyılların mücadelesini sürdürüyorsun. Sen İran kadınının başkaldırışını gerçekleştiriyorsun. Sen boyunduruk kırmak istiyorsun. Sen âşık olduğun özgürlüğün ve defalarca söylediğin kadın ve erkek eşitliğinin mücadelesini veriyorsun. Üstelik bunları geleneklerin, diktatörlüklerin ve bodur fikirlerin egemen olduğu bir toplumda yapıyorsun. Kolay mı Furuğ? Kolay mı?

bataklık ne olabilir

Ne olabilir kokuşma böceklerinin yumurtlama yerinden başka?

morgun düşüncelerini şişmiş cesetler yazar

Boşandıktan sonra Alunet Şamlu’nun çevirdiği ve yönettiği Federico Garcia Lorca’nın Kanlı Düğün adlı oyununda onun eşi Tusi Haeri ile rol alıyorsun. Ama bu provalar kısa süre sonra parasızlık ve diğer sorunlar yüzünden yanda kalıyor. İran’da kalmaya dayanamıyorsun. Yurtdışına gitmeye karar veriyorsun. Perviz’denyardım istiyorsun. 6 Temmuz 1956’da İtalya’ya ardından Emir Mesut ağabeyinin yanına Almanya’ya gidiyorsun, evden ayrılırken baban karşında duruyor! İkinizin gözleri doluyor. Ama kucaklaşmıyorsunuz. Sen sadece Kami ve kardeşlerinle vedalaşıyorsun. Gözün arkada evini terk ediyorsun. Sen babana şiir ve yaşamın hakkında ne düşündüklerini bir yıl sonra Almanya’dan yazdığın mektupta dile getiriyorsun:

“Sevgi li Babacığım […] Kami ‘yi çok özlüyorum am a diğer yandan moralimin henüz iyi olmadığı düşüncesindeyim ve şimdilik yeterince güçlü ve normal değilim. Oraya dönersem yine aynı cehennem azabı yaşam başlayacaktır ve bazı şeylerin yükünü taşıyamayacağımdan korkuyorum […] Ben İtalya’da bulunduğum yedi ay zarfında İtalyanca’yı iyi öğrendim. Ben İtalyanca’dan iki şiir kitabı çevirdim ve şimdi Emir ’in yardımı ile Almanca bir kitabı çevirmekteyim. Bana da bir gelir sağlasın diye birini çevirip basılması için Tahran ’a gönderdim. Ben Avrupa ’da bulunduğum on ay içinde yayımlatmak istediğim bir şiir kitabı yazdım. Şiir benim tanrımdır, işte ben şiiri bu denli seviyorum. Gecem, gündüzüm bunu düşünmekle geçiyor, kimsenin söylemediği yeni bir şiir, güzel bir şiir söyleyeyim diye. Kendimle baş başa olmadığım ve şiiri düşünmediğim günüm, anlamsız ve hiç sayılır. Belki şiir görünüşte beni mutlu kılamaz; ancak ben mutluluğu kendim için başka türlü yorumluyorum. Mutluluk benim için […] güzel elbise iyi yaşam ve iyi yemek değil. Ben, ruhum memnun olduğu zaman mutluluk duyuyorum ve şiir benim ruhumu memnun ediyor. Şayet, insanların elde etmek için çırpındıkları bu güzellikleri bana verseler ve karşılığında şiir söyleme yeteneğini benden alsalar, intihar ederim. Siz benden vazgeçin, siz bırakın ben sizce mutsuz ve aylak olayım, ancak ben hiçbir zaman yaşamımdan yakınmayacağım. Tanrıya ve çocuğumun ölümü üstüne yemin ederim ki ben sizi çok seviyorum. Sizi düşünmek gözlerimi yaşartıyor. Ben kimi zaman düşünüyorum ve düşünmüşüm, neden Tanrı beni böyle yarattı ve neden şiir adlı şeytanı içimde canlandırdı ki ben sizi memnun edemeyeyim ve hiçbir zaman sizin sevginizi atamayayım, ama bu benim suçum değildir. Benim, milyonlarca insanın kabullendikleri yaşam gibi sıradan bir yaşamı kabullenecek gücüm yoktur. Evlenmek niyetinde değilim. Ben yaşamım boyu hep ilerleyeyim ve toplumda seçkin bir kadın olayım istiyorum ve sizin, benim dediklerimi kabul etmeyeceğinizi sanmıyorum. Bana mektup yazın. Ben size iyi şeyler almak istiyorum ancak sizin ne sevdiğinizi bilemiyorum. Benim birazcık param var; onunla ilk kez babacığım için küçücük bir hediye almak istiyorum, ama siz bana neyi sevdiğinizi yazın. Sizi öpüyorum. ”

İtalya’dayken Alex Ağababayan’ın yanında Farsça film dublajına katılıyorsun, boşandığın kocana yazacağın bir mektupta şöyle diyorsun:

“Sevgili Perviz, ruhsal olarak kendimi daha iyi hissediyorum. Çünkü Tahran ’ın gürültüsünden ve benimle seksen yıldır düşmanlarmış gibi davranan insanlardan uzaktayım. Burada daha şiir yazamadım. […] Burada film dublajcılığına başlamak istiyordum. Pislik yuvası olduğunu görünce vazgeçtim. ”

Bir yıl sonra Almanya’ya geçiyorsunuz. Ağabeyin Emir Mesut ile birlikte Alman şairlerden Farsçaya çeviriler yapıyorsunuz. Bu şiirler yıllar sonra 1998’de yayımlanıyor. Ama senin aklın hep İran’da, büyük aşkların Kami’de, Şiir’de ve Perviz’de. Dayanamıyorsun oralara. Ağustos 1957 yılında İran’a geri geliyorsun. Bu kez geçimin için Avrupa yolculuğuna ait “sefemame” dizisi yazıyorsun. Bu yazılar dönemin en önemli haftalık edebiyat dergilerinden Firdevsi’de yayımlanıyor. Sekiz sayıdan sonra bitmeden kesiliyor. Aldırmaz ve Kabus adlı kısa öykülerin birer hafta arayla aym delgide yayımlanıyor.

Bu dönemde çocuğun birkaç gün sende kalıyor, birkaç gün Perviz’lerin evinde. Ama Duvar yayımlandıktan sonra aileleriniz kararını veriyor. Ardından yasalar son kararını bildiriyor ve seni ömür boyu Kami’yi görmekten mahrum ediyor. Perviz Şapur, büyük güldürü yazarlığıyla, açık görüşlülüğüyle bilinen ve övünen Perviz, acımasız ve insanlık dışı bir yasayı sonuna kadar uygulayarak bu yasanın kendisine taradığı “hakkı” sana karşı, sevdalı bir anneye karşı kullanıyor. Onlar, sen ölüp gidinceye kadar da oğlunu sana göstermeyecekler. Sen gizlice onun gittiği okulunun önünde duracak, oğlunun boy atıp serpildiğini seyredeceksin. Puran bir söyleşisinde senin kayınvaliden hakkında şöyle konuşacak:

“Furuğ’a asla Perviz’ce eziyet edilmedi; ama onun ailesi özellikle de Perviz’in annesi Furuğ’a ölümüne eziyet etti. Onlar öyle işler yaptılar ki Furuğ Kamiyar ’ı asla göremedi. Kamiyar ’ın da dağılmasına yol açtılar. Annesinin kötü kadın olduğunu söyleyip durdular ona. Hafta sonları benim kızlarımı alır dışarı götürürdü. Sonraları kızlarım bana anlattılar; eve döndüklerinde Furuğ onların ortasında uyur ve sabaha kadar gözyaşı dökermiş! Hatırlarım, birinde annemin evine gitmiştim. Yine ağlıyordu. Furuğ’un Avrupa’dan Kamiyar ‘a elbise getirdiğini; ama Perviz ‘in annesi elbiseleri sokağa onun yüzüne fırlattığını söyledi. Kamiyar ’ın yeri asla dolmadı. ”

Puran yanılıyor. Perviz sana çok eziyet etti. Onda senin yaşamını biçimlendiren cesaretin zerresi olsaydı o yasalara ve ailesinin tutsak olduğu geleneklerin aleyhine karşı durur ve seni çocuğundan ayırmazdı. Kah kocanın boşanması insanlığın gerektirdiği kurallardan boşamna anlamım taşımamalıydı Perviz için! Nitekim senin için taşımadı. Roma’dayken Kami’ye ve boşandığın Perviz’e hediye almayı düşünüyorsun:

“ 12 Ağustos, Roma (1956) vitrinlerde çok güzel ve ucuz şeyler görünce ne olur biraz param olsaydı diyorum, sana ve Kami ’ye bir şeyler alır ve gönderirdim. Ama hemen kendi tuhaf ve garip durumum aklıma geliyor ve bir şey görmemek ve almamak için gözlerimi kapatıp hızla uzaklaşıyorum. […] Perviz, şimdi sanki senin kendi sözlerini sana anlatıyor gibiyim. Sanki senin yanında oturmuşum; sevdiğim ve öptüğüm gözlerinin çukuruna ve dudaklarına, yıkadığında dümdüz ve çok güzel olan saçlarına, anlarsan şişinirsin diye gizlice bakıyorum. ”

Alamıyorsun. Almanya’da alırken ise bilmiyorsun ki İran’a döndüğünde alacağın hediyeler Tahran’ ın o hakir sokağında, senin çocukluğunun geçtiği sokakta senin yüzüne fırlatılacak!

Tüm bu darbelere karşın biricik sevdan şiirden kopmuyorsun ve 1958 yılında İsyan adlı toplu şiir kitabın çıktığında 23 yaşındasın. Yine yoğun eleştiriler, saldırılar başlıyor. Ama sen bu tarihte, bu ulusun edebiyat tarihinde kendine yer yarattığım biliyorsun artık. Kim ne derse desin; sen şair Furuğ Ferruhzad’sın artık. Bırak Perviz görmezden gelsin, baba utansın, kadın şaircikler kıskansınlar, erkek şaircikler burun kıvırsınlar. Sen büyük bedeller ödeyerek ve büyük acılar içinde İran edebiyatının sıradağlarını oluşturan ilk zirveye ulaşmışsın artık. Ama en uca ulaşman için daha çok var. Çok yaralanacaksın daha. Çok düşeceksin ve kalkacaksın. Ama açıkça söyleyeceksin: Yaralanın aşktandır, aşktandır, aşktan! Bunu sonraki şiir kitabında söyleyeceksin. Ama İsyan’da şeytanın isyankâr yolunu seçtiğini “onların” yüzüne haykırıyorsun.

İsyan’dan sonra bir gün koşarak eve geliyorsun. Ablana heyecanla bir şeyler anlatıyorsun. Ablan Puran ilkin anlamıyor; ama sonra ne denli büyük bir yangının eşiğinde durduğunu fark ediyor: “Bir adamla tanıştım. Çok ilginç biri. Sıkı ve etkili biri. Çok ciddidir. Şimdiye kadar tanıştığını erkeklerden çok farklı. İlk kez birinden korkuyorum galiba. Ondan çekiniyorum. Çok sıkı biridir.” Bu adanı 1922 Şiraz doğumlu, İran’m önemli kısa öykü y azarlarından, film yönetmeni, yapımcı İbrahim Gülistan’dır. Şair Mehdi Ehevan Salis tanıştırmıştır sizi. Ehevan, Gülistan Film stüdyolarında çalışıyor. Bugün senin hayatının en önemli günü olduğunu bilmiyorsun belki. Belki de bu dönüm noktasının da kehaneti içinde, İran’ın önde gelen kısa öykü yazarı, sinemacısı, komünizmden yüz çevirmeden önceki Tudeh partisi üyesi, evli, iki çocuk babası olduğunu bilmediğin bu “ciddi ve sıkı” adamla tanıştığını Puran’a coşkuyla anlatıyorsun.

Eylül 1958 tarihinde Gülistan Fiİm’in stüdyolarında öncelikle telefonlara bakmak üzere işe başlıyorsun. Kısa süre sonra kimliksiz filmleri arşivleme ve arşivi düzene sokma işini üstleniyorsun. Ardından film montaj tekniklerini öğrenmeye başlıyorsun. Daha bir yıl geçmeden İbrahim, editörlük ve montaj tekniğini öğrenip ilerletmen için seni İngiltere’ye gönderiyor. İngiltere’den dönünce Yangın adlı belgesel filmin montajında ve seslendirmesinde görev alıyorsun. Artık sinema senin hayatına girmiştir. Bir yandan şiir, bir yandan resim ve şimdi de sinema… Panorama adlı filmin yapımında yönetmen yardımcısı ve montaj-edit sorumlususun. Yapımcılığım İbrahim’in üstlendiği bu filmin ortaya çıkması tam iki yıl alıyor. 1960 yılında Şahin Serkisiyan’ın yönettiği iki oyunda rol alıyorsun. Ancak her iki oyun da prova döneminde yanda kalıyor. Hayatın çok hızlı akan bir ırmağı andırıyor.

Şimdi 26 yaşına gelmişsin. Kanada Ulusal Film İdaresi tarafından sipariş edilen Gülistan’ın yönettiği Gelin İsteme adlı kısa filmde Tusi Haeri ile birlikte oyuncu olarak rol alıyorsun. Aym zamanda iki epizottan oluşan Su ve Sıcaklık filminin ilk epizodunun yapımına katıldıktan sonra sinema eğitimi için İbrahim seni yeniden İngiltere’ye gönderiyor. Artık sürekli yolculuklarda olacaksın. Aynı yıl birkaç reklam filminde ve dublaj ve seslendirme işine katılıyorsun. Ardından Sadık Çubek’in Deniz Neden Fırtınalıdır? adlı eserinin Deniz adıyla çevrilen filminde oynuyorsun. Allan Penderi’nin yönettiği ve yapımcılığım İbrahim’in yaptığı Dalga ve Mercan ve Kaya adlı belgesel filmin yapımına katılıyorsun.

1962 yılında kendi sinemaya bakış açını anlamak için fırsat doğuyor. Tebriz’e gidiyorsun ve bir belgesel filmin projesi üzerine çalışmaya karar veriyorsun. Sonunda Cüzamlılara Yardım Derneği’nin isteği ile Tebriz’in Baba Bağı Cüzamlılar Evi’nin öyküsünü anlatan 22 dakikalık belgesel bir filmin senaryosunu yazıp yöneterek adım dünyaya duyuyorsun: Ev Karadır. Bu filmde aslında büyük bir dramın içsel anatomisini çiziyorsun. Senin yaşama dair aşk dolu bakışın bu filmde de tecelli ediyor. Bütün yaraların, yoksunlukların, itilmiş ve tecrit edilmişliğin karanlık dünyasına rağmen, kara kömürün altından kıvılcım yükselten ateş gibi, senin yaşama ve insan aşkının ateşi insanın içini burkuyor. Sen bu filmde her söyleşinde sözünü ettiğin o soyut “zeval” sözcüğünü somut olarak görüyor ve gösteriyorsun. Ama her zevalin sonunda yeni bir başlangıç olduğunu da anımsatmayı ihmal etmiyorsun.

Ev Karadır’ı çekmek için yemden Tebriz’in Baba Dağı Cüzamlılar Evine geldiğinde bu kez kameranın arkasındasın ve elinde yazdığın senaryo var.

Filmin ilk saniyesinden itibaren, mutlak bir sessizlik yaratarak herkesin susmasını, seni dinlemesini sağlıyorsun. Kamerayı yavaş yavaş odaklıyorsun. Kireçle sıvanmış beyaz bir duvarın rafına konan bir aynayı gösteriyorsun. Aynanın sol alt köşesinden yukarıya yükselen bir çiçek motifi var. Çiçek motifinin kenarından, biçimim yitirmiş bir kaşın kıyısına kayıyorsun. Aynanın önünde duran kadının sadece aynadaki iki kaşı ve gözleri bellidir. Kamera yaklaşınca ve aynanın yanındaki demlik görüş alanından çıkınca kadının cüzam yarasına daha yakalanmamış sol gözüne takılıyoruz ve o anda kadının burnunun olmadığını fark ediyoruz. Aynanın çiçek motifleri ve olmayan burun.

Bir çocuk sesi duyuluyor. Çocuk, elinde tuttuğu Farsça kitabı koyu Türkçe şiveyle okuyor: “Tanrım beni yarattığın için sana şükürler olsun! Bana yanan bir anne ve seven bir baba yarattığın için şükürler olsun.” Bu kez başka bir çocuk görülüyor: “Sana şükürler olsun ki akan suları ve bol meyveli ağaçlan yarattın!”

Aynı şiveyle başka bir çocuk: “Bana çalışmam için el verdiğin için sana şükürler olsun!”

Şimdi genç bir adam var karşımızda: “Dünyanın güzelliklerini göreyim diye verdiğin gözler için şükürler olsun sana!”

Başka bir çocuk: “Güzel müzikleri duyayım diye bana verdiğin kulaklar için şükürler olsun!”

Bir adam: “İstediğim yerlere gidebileyim diye bana verdiğin bacaklar için şükürler olsun!”

Ve şükürler… şükürler… olmayan kulaklar, gözler, burunlar…

Ve Furuğ, senin o hüzün dolu sesin duyuluyor:

“Bu cehennemde kimdir? Tanrım sana şükürler diyor? Cehennemde kimdir?”

Ve biçimini kaybetmiş yüzler, yüzler, yüzler, eller, bacaklar! Yalnız bir duvar, yalnız bir adam ve bir haftanın günlerini durmadan yineleyen bir kadın sesi. Ve bir kadın cüzamın kemirdiği parmaklanın gösterir gibi bir pencerenin çerçevesi içinde yanında sıska bir sardunya saksısı. Sayılan günler, kimsesiz pencereler, yoksul bardaklar, ayakkabılar, insanlar…

“Senin adını ey yücelerin yücesi şarkılayacağım, senin adını on telli utla çalacağım; çünkü o çok tuhaf ve korkunç yapılmıştır. Gizlide oluşuyorken ve biçimleniyorken kemiklerim senden saklı değildi… ”

Çakılamayan bir çakmak, çevrilen uzun tespih, ve çocuksu bir elin desteğiyle uzaklara dalmış cüzamlı iki göz! Ve kargaların sesi ve sen:

“Senin defterinde benim bütün organlarım yazılmıştır ve senin gözlerin benim ceninimi görmüştür ey yücelerin yücesi! Senin gözlerin benim ceninimi görmüştür! ”

Cüzamlı bir müezzin ve cüzamlı bir imam! Ezan okunur ve namaz kılınır. Yemek için düdük çalınır ve bakır tepsiye konan pilav dolu taslar alınırken…

“Dedim keşke benim de güvercinler gibi kanatlarım olsaydı, uçsaydım ve bir dinginlik b nisaydım. Uzak bir yerlere gitseydim ve çölde yuva yapsaydım. Şiddetli fırtınalardan kaçsaydım sığınaklara, çünkü yeryüzünde zorluklar ve şirretler gördüm. Dünya boşunalığa gebe kalmıştır ve zulmü doğurmuştur. Senin gücünden nereye kaçarım, senin buradalığından nereye giderim? Sabah yelinin kanatlarını alsam ve denizin en ücra yerine konsam, senin ellerinin ağırlığı üzerimde olacak. Beni avare bir rüzgâra oturtmuşsun. Ne korkunçtur senin yaptıkların! Ne korkunçtur senin yaptıkların!”

Bir amele ve el arabasına konan bir çocuk. Arabanın gıcırtısı, biçimini kaybetmiş yüzler, yüzler, yüzler!

“Kendi ruhumun acısından söz ediyorum, kendi ruhumun acısından söz ediyorum! Suskunken gün boyu süren naralarımda ruhum çürüyordu. Benim hayatımın rüzgâr olduğunu anımsa! Çöllerin kaşıkçı balığı olmuşum, harabelerin baykuşu! Ve bir serçe gibi çatıda oturmuşum yalnız. Boca olmuş su gibiyim ve leşler gibiyim ve kirpiklerimde ölümün gölgesi var! Kirpiklerimde ölümün gölgesi var. ”

Bir köpek, yavrusunu ağzına alarak yuvasına taşıyor, iki çınar yaprağı kirli su birikintisine düşüyor.

“Terk et beni, beni terk et! Çünkü günlerim nefes gibidir. Terk et beni dönüşü olmayan yere gitmeden önce, o zifiri karanlık ülkesine… ”

Oynayan çocuklar… Uçan beyaz güvercinler…

“Aaah Tanrım! Yaptığın canı vahşi hakanlara bırakma… Benim hayatımın rüzgar olduğunu anımsa ve anımsa ki boşunalık zamanını benim payını kılmışsın. Ve çepeçevremde şenliğin şarkıları ve değirmenlerin sesi ve ışıkların aydınlığı mahvolmuştur. Ne mutlu şu anda ektiğini biçen ekincilere; elleri başakları koparmakta olan ekincilere! ”

Pamuk hallaçlayan adamın hallaç sesi, pamuğu eğiren kadınlar, sakal tıraşı, taş oyunu…

‘‘Gelin ve uzak bir çölde şarkı söyleyeni dinleyin, kollarını açan ve içini çekerek: Eyvahlar olsun bana! Çünkü ruhum İrinlerimin ortasında bilinçsiz kalmıştır! ’ diyeni dinleyin!”

Bir çocuğun saçlarını tarayan başka bir çocuk…

“Ve sen ey kırmızıyla kuşanan ve altınlarla süslenen ve gözlerine sürme çeken gündüzün unutulmuşu! Kendine boşuna güzellik verdiğini anımsa! Uzak çöldeki şarkıdan dolayı ve seni küçük düşüren dostlarından dolayı… ”

Ve zuma sesi, tef sesi… Düğün başlıyor!

Top oynayan çocuklar, asasıyla ıssız bir patikada bize yaklaşan bir karartı… ve senin sesin aynı hasret dolu hüznü taşıyarak bize geliyor:

“Bize yazıklar olsun. Zira gündüz zeval bulup sona ermekte ve akşamın gölgeleri uzamakta ve bizim varlığımız, kuşlarla dolu kafesler gibi, tutsaklığın iniltileriyle dolup taşmakta. Aramızda ne zamana kadar süreceğini bilen biri yoktur… Hasat mevsimi geçti ve yaz bitti ve biz kurtulmadık. Kanaryalar gibi ağlarız insaf için ve yoktur… Aydınlığı bekleriz ve şimdi karanlıktır… ’’

Ve derste Venüs yıldızını anlatan bir çocuk sesi. Öğretmen çocuklara soruyor: “Neden annemiz ve babamız için Tanrıya şükretmeliyiz?”

Bir çocuk yanıtlıyor: “Ben bilmiyorum. Benim ne annem var ne babam!”

Öğretmen bir çocuğa soruyor: “Sen bize güzel olan birkaç şey say!” Çocuk gülümsüyor: “Ay, güneş, çiçek, oyun!”

Bir çocuğa da, “Sen de birkaç çirkin şey say!” diyor öğretmen.

Yüzü yaralı çocuk diğerlerin gülüşleri arasında sayıyor: “El, ayak, baş!”

Öğretmen genç bir çocuğa, “İçinde ev olan bir cümle kur!” diyor.

Kara tahtaya yazıyor: “Ev Karadır”

“Ve sen sevginin soluğu seni coşturan nehir… Bize doğru ak! Bize doğru ak! ”

1962 yılının sonbaharında bu filmin çekimi bitince sen o sihirli dört sözcüğü söyleyen, “Ay, güneş, çiçek, oyun” diyen çocuğu yanına alıyorsun. Cüzamlı annesinden ve babasından izin alıyor ve evlatlık ediniyorsun.

“Ay, güneş, çiçek, oyun” diyen Hüseyin Mensuri artık görmediğin Kami’nin hasretini azaltacak. Sonraları, o kadar koşturmaların ve işlerinin ortasında Hüseyin’in babasına mektup yazmayı da ihmal etmediğini biz de öğrenmiş olacağız. Ah Furuğ sen hep âşıktın! İnsana âşıktın. “Bu küçük caniler” dediğin insanlara, “bahtsız, zavallı, kurnaz ve çürümüş” dediğin insanlara!

Bir söyleşinde, cüzamlılarla ilgili soruyu şöyle yanıtlıyorsun:

“Cüzamlıların güvenini kazandığım için çok sevinçliyim. Onlara iyi davranılmamış. Onları görmeye gidenler, sadece onların kusurlarını görmüş. Ama ben vallahi ki onların sofrasına oturdum. Yaralarına elimle dokundum. Cüzamın kemirdiği ayaklarına dokundum. Böylece onların güyenini kazandım. Onlarla vedalaştığımda bana dua ediyorlardı. Şimdi o günlerin üzerinden tam bir yıl geçiyor ve onlardan bazıları bana mektup yazarak dilekçelerini Sağlık Bakanlığı’na iletmemi istiyorlar… Onlar beni koruyucuları olarak görüyorlar.”

İbrahim Gülistan’a yazdığın bir mektupta şöyle diyorsun: “Aşk, aşksa, zaman aptalca bir sözdür!’’

Senin ölümünden sonra evlatlık edindiğin Hüseyin’in babası bir mektupla birlikte ona gönderdiğin mektupları bir mecmuaya göndererek şöyle diyor:

“Söylemeliyim ki geçen bu altı yıl zarfında Furuğ Hanım bana yüzden fazla mektup gönderdi. Maalesef sadece beş tanesi korunmuştur. Size gönderiyorum. Sizden acizane rica ediyorum mektupların üzerinden bir kopya aldıktan sonra bize iade edin. Bu mektuplar bu dünyada bizim için her şeyden daha değerlidir. Bu mektuplar, bütün dünya bizi küçük görüyorken kendi aziz canını insanların iyiliği için vakfeden birisine aittir. ”

Ve senin mektubun:

“22 Mayıs 1964, Sevgili Nur Muhammed Bey, size uzun süre mektup yazamadığım için üzgünüm. Umarım rahatsız olmamışsınızdır. Öyle meşgulüm ve işim başımdan öyle aşkındır ki nefes alamaya bile fırsatım olmuyor. Genellikle yolculuktayım. Tahran ’a döndüğümde de işte çalışıyorum. Mektup yazmasam da siz merak etmemelisiniz. Herhalde bilmeniz gerekir ki ben hayatta olduğum sürece bir anne gibi Hüseyin ’e bakacağım. O öyle keyifli ki bazen onu kıskanıyorum. Şu anda, bu mektubu yazarken o bahçede oyun oynuyor. İki arkadaşıyla top oynuyorlar. […]

İlkokul üçü bitirdi. Dörde geçti. Karnesi çok iyi… boyu uzamış, koca delikanlı olmuş. ”

O çocuk sana, çocukluğa ve diğer çocuklara ve kitaplara kavuşmuştur. O aya, güneşe, çiçeğe ve oyuna kavuşmuştur. Ama sen bilmiyorsun o çocuk, büyüyünce Almanya’ya yerleşecek. Almanca’yı çok iyi öğrenecek ve senin şiirlerini en iyi o çevirecek Almanca’ya!

Bir yandan Ev Karadır filminin yapımıyla ilgilenirken bir yandan da Şahin Serkisian ile birlikte Bemard Shaw’m Kutsal Jhon adlı oyununu çeviriyorsun. İbrahim Gülistan ile tanışman seni başka bir platforma taşımış ve oradan dünyayla tanışmışsın ve dünya seni tanımaya başlamıştır artık. 1963 yılına girerken Tutsak üçüncü baskı yapmıştır. Ocak ayında Peri Saberi’nin yönettiği Luigi Pirandello’mn Altı Kişi Yazarım Arıyor adlı oyununda rol alıyorsun. Bu arada Oberhausen Film Festivali’nden Ev Karadır, festival tarafından en iyi film seçildiği haberi sana ulaşıyor. Cannes Film Festivali de aym karan alıyor; ancak İbrahim, filmi festivalden çektiği için unvanı düşüyor. Bu filmden sonra adın uluslararası sanat çevrelerinde duyulmaya başlıyor. UNESCO senin yaşamın ve sanatın hakkında yarım saatlik film yapıyor, Bemardo Bertolucci İran’a gelerek seninle söyleşi yapıyor ve yaşamın hakkında 15 dakikalık film yapar.

Gülistan Film’in kameramanı Emir Kerari, İbrahim Gülistan ile ilişkinizi şöyle anlatıyor:

“Onların işyerindeki ilişkileri karşılıklı saygıya dayalıydı. Sürekli Furuğ Hanını ve Gülistan Bey olarak çağırırlardı birbirlerini. Bizim gördüğümüz kadarıyla onların arşındaki derin ilişki, o derin aşk ve coşku sadece sanattan kaynaklanıyordu. Sanat onları birbirlerine bağlamıştı. ”

Sen zihinsel ve ruhsal olarak yeniden doğmuşsun. O, iki çocuk babası olmasına rağmen, Puran’ın dediğine göre, ilerleyen zaman içinde sana defalarca evlemne teklif ediyor, hatta evlenme dairesine kadar seni götürüyor. Puran şöyle anlatıyor: “Furuğ Gülistan’a olan aşkından dolayı çok acılara katlandı. Ama asla Bayan Gülistan ’ ın yerine geçmek istemedi… O Gülistan’ı ölesiye seviyordu. Bayan Gülistan, çok düşünceli ve sevecen bir hanım olmasına karşın ve Furuğ’un varlığını kocasının hayatında kabullenmesine karşın, birçok kez Furuğ’u kırmıştı. Furuğ bu aşktan ve sevdadan umutsuz ve üzgündü. Gülistan’ın kızı, Furuğ’a eziyet etmek için elinden geleni esirgemiyordu. Furuğ, Gülistan’ın oğlunu ve kızım çok severdi. Bir gün bana ‘Abla, ben onları çok seviyorum ama kız benden nefret ediyor,’ dedi.

Gülistan’ın oğlu Kaveh şöyle diyor:

“On, on iki yaşlarındaydım. Furuğ bize gelir giderdi… Benim için çok ilginçti. Bayan Furuğ genç bir kadındı, bir tane de şık, gök mavisi renginde, tavanı açılan Alfa Romeo arabası vardı. Bu benim için özgür bir insanın simgesiydi… Ne zaman fırsatı olsa, beni arabasına alır Şimran Caddesi’nde gezdirirdi. Beni çok etkilerdi… Bilemiyorum niye, ama onun yanında kendimi hep özgür hissederdim. Ondan gelen dalgalar, özgür bir insana ait dalgalardı. ”

Ama bir gün ablan Gülistan Film Stüdyosu’na geldiğinde seni ağlarken buluyor ve gördüklerini yıllar sonra bir söyleşide anlatıyor:

“Gülistan o günler Avrupa yolculuğundaydı. Furuğ ’u çok rahatsız ve ağlarken buldum. Gözleri kızarmış, şişmişti. Nedenini ısrarla sorunca bana ‘Gülistan’ın çekmecelerinde bir şey arıyordum,’ dedi, ‘Onun el yazısıyla bir mektup gözüme çarptı. Eşine hitaben yazmış. Yaşamında sadece onun önemi olduğunu yazıyor. Beni eğlence ve meşguliyet olsun diye istediğini, onun hayatında asla önemli olmadığımı yazıyor. Karısına, bu kadının benim için en ufak bir değeri yoktur, yazıyor. Önemli olan serisin; benim eşim ve çocuklarımın annesi!’ Furuğ hüngür hüngür ağlıyordu. Bana, Gülistan döner dönmez ondan ayrılacağını söyledi. Alma Gülistan gelince ondan ayrılmadığı gibi, aralarında daha derin bir ilişki başladı. Demek onları yazmak için en azından Furuğ ’ıı ikna edecek sebepleri varmış. Furuğ, Gülistan ile birlikteliğini sürdürdü. Ama günün birinde onun aşkı ve çektirdiği sıkıntılar yüzünden intihar etti. Bir kutu Gardinat66 hapı yuttu. Günbatınıına doğru hizmetçisi fark etmiş. Elburz Hastanesi ’ne kaldırmışlar. Ben hastaneye gittiğimde Furuğ komadaydı. Sonraları bu intiharın sebebini ne kadar sorduysam da asla yanıtlamadı. Ama hizmetçisinin dediğine göre o gün Gülistan, Furuğ’un evine gelmiş ve aralarında çok şiddetli bir kavga olmuş ve ardından Furuğ hapları içmiş. ”

Doğru mu? Sen İbrahim’in yüzünden mi intihara teşebbüs ettin? Hayır. Bu doğru olamaz! Çünkü yıllar önce de, İbrahim’i tanımadan önce de intihara teşebbüs etmiştin. Perviz Şapur’a yazmıştın:

“Senden sonra hayatın benim için bir değeri yok. O defa dayatan söylediğimi sanmıştın. Fakat böyle değildi Perviz! “Ben söylediğimi yaptım; fakat Tanrı benim ölmemi istemedi! ” (23 Ağustos)

Bu kez de kurtarılıyorsun. İyi ki yeniden hayata dönüyorsun. Hayata bu geri gelişin yeniden doğuşun oluyor. Mart 1963 yılında Yeniden Doğuş adlı toplu şiir kitabım yayımlıyorsun. Yeniden Doğuş bir bomba gibi İran’ın edebiyat dünyasına düştü. Adın şiirseverlerin zihinlerine sonsuza kadar kazındı. Bu kitaptaki yeni şiirlerin yayımlandıktan sonra pusuya yatan ve edebiyatçı olarak geçinen lümpenler sana bu kez çok daha ciddi bir şekilde saldırıyorlar. Sen bir kadın olarak, şair bir kadın olarak, aşık ve şair bir kadın olarak kabul edilemezdin. Sen o erkeklerden izin almadan nasıl olur başka bir erkeğe aşık olabilirsin? Bu “baylar”ın dışında bir erkeğe, “senin seçtiğin erkeğine” olan aşkını nasıl dile getirirsin? Onlar onlarca yıldır yapamadıklarım sen tek başına bu ülkenin edebiyat tarihine yazarsın! Romancı Şehmuş Parsipur bir yazısında o çok önemli derginin

Firdevsi’nin sana “Fahişe Furuğ…” diye yazdığını ve bir hafta sonra öldüğünde “Şehit Şair Furuğ” diye başlık attığını bize anlatıyor. Evet tiksindiricidir Furuğ! Senin tiksindiği gibi onlardan tiksiniyoruz ve senin yaşamınla ve ölümünle utanmazlığın, arsızlığın ve ikiyüzlülüğün de sınırsız oluşunu bir kez daha utanarak yaşıyoruz sen olmadan. İbrahim, seninle ilgili soruları hep yanıtsız bıraktı. Sadece kaçamak yanıtlar… Birinde senin dünya görüşünün ve bakışının değişmesine, şiirsel sıçrayışına yol açtığı ve Yeniden Doğuş’tâki başarının altında kendisinin olduğu bağlamındaki somya İbrahim Gülistan şöyle yanıtlıyor: “Ben bu kadar güçlü olsaydım önce kendimi adam ederdim!”

Yeniden Doğuş, sadece senin ve şiirinin yeniden doğuşun değildi, o ay m zamanda Nima Yuşic ile başlayan şiir akımının yeni bir düzeyde ve yeni bir sesle yeniden doğuşuydu. İran kadın şiirinin Pervin Etesami’den sonra yeniden doğuşuydu. Büyük oyun yazan Dr. Gulam hüseyin Saidi bu kitaptan sonra seninle gerçekleştirdiği söyleşi sırasında aramzda ilginç diyaloglar geçiyor:

“Gulamhüseyin Saidi: Neden şiir söylüyorsun? Şiirde ne arıyorsun?

Furuğ: Bu “neden” sözcüğü şiirle hiç uyuşmaz. Ben neden şiir söylediğimi açıklayamam. Sanırım nedeni -ya da en azından bir nedeni-sanatla uğraşan herkes gibi zeval olmanın karşısında bir çeşit bilinçaltı direnmektedir. Onlar, yaşamı daha çok seven ve anlayan insanlardır ve aynı şekilde ölümü anlayan. […] Şiir benim için bir yoldaştır; ona geldiğimde kolayca içimi ona açabiliyorum. Beni bütünleştiren diğer yarımdır. Canımı acıtmadan beni memnun eder. […] Şiir benim için, ona doğru gittiğim zaman kendiliğinden açılan bir penceredir. Orada otururum, bakarım, şarkı söylerim, bağırırım, ağlarım, ağaçların yansımalarıyla karışırım ve bilirim pencerenin öte yanında bir hava var ve birisi duyuyor; şayet 200yıl sonra var olacak birisi ya da 300 yıl önce var olmuş olan biri -fark etmez var olmakla, daha geniş anlamıyla varlıkla ilintilenmek için bir araçtır. […] Ben şiirimde bir şeyi aramıyorum, şiirimde kendimi buluyorum. Ama başkalarının şiirinde ya da genel olarak şiirde. […] Biliyor musunuz, bazı şiirler açık kapılara benzer; ne bu yanında ne öte yanında bir şey var. Kâğıda yazık! Ama nihayet bazı şiirler kapalı kapıya benzerler açtığında aldandığını fark edersin. Açmaya değmezmiş. Öte tarafın boşluğunun dehşeti, bu yanın doluluğunu telafi etmez. İşin aslı “öte taraftır”. Bu tür işlerin de adı var tabii. Sihirbazlık, hokkabazlık ya da tatsız bir şaka. Ama bazı şiirler var ki temelde ne kapıdır ne de açıktır. Çerçevesi bile yok! Bir cadde gibidir. Kısa ya da uzun. Fark etmez. İnsan durmadan gider, gider ve döner; ama yorulmaz. Şayet duraklarsan, bir şeyleri görmek içindir. Önceki geçişlerinde gözünden kaçan şeyleri. İnsan bu şiirlerde yıllarca duraklayabilir ve hâlâ yeni şeyler bulabilir.

[…]

G.S: Ortaya attığınız meseleler sizin ilk şiirlerinizin birçoğunu yadsır. Yeniden Doğuş ’taki ilk şiirleri de. Sırf özel ve duygusal olanları…

F.F.: “ Bu dediklerim biraz da kendimedir. Ben kendimi başkalarından daha çok eleştiririm. Tabii ki benim birçok şiirim saçma sapandır. Ama şiirin içeriği için belirlenmiş bir formül vermek de olmaz… mesele şairin bakışıdır […] Hayır, kapalı kapılar ardına sığınmak ve içe bakmayı bu koşullarda kabul etmiyorum. Ben diyorum ki insanın soyut dünyası gidip dolaşmak ve görmek ve kendi dünyasını sürekli görmek sonucunda olmalı. İnsan görmek ve seçmek için bakmalıdır. […] Nihayet şiir yaşamdan kaynaklanır. Güzel olan ve gelişen her şey yaşamın neticesinde olur. Kaçmamalı ve yadsımamak. Gidip tecrübe etmeli. En çirkin ve en acı anlarını da. Tabii şaşkın bir çocuk gibi değil; bilinçli ve hoş olmayanlarla karşılaşma olasılığıyla. […] Ey Şanlı Vatan şiirindeki “ben” toplumun ta kendisidir. Ciddi sözlerini bağırarak söyleyemiyorsa en azından şakayla ve alay ederek söyleyebilir. Bu şiirde ben bir avuç hoyrat, kokmuş ve aptalca sorunlarla karşı karşıyaydım. Bütün şiirler parfüm kokmaz ki! Bırakın bazıları da öyle gayri şairane olsun ki birisi kalkıp onu sevgilisine yazıvermesin. Bana ne! Söyleyin bu şiirin yanından geçerken burnunu tıkasınlar. Bu şiirin kendine özgü bir dili var. Ben sidik kokan bir sokak hakkında konuşmak isterken parfüm adlarını listesini önüme alıp en hoş kokulusunu seçerek bu sidik kokusunu betimleyemem ki! Bu hokkabazlık, kandırmaca olur. Öncelikle insanın kendisini, sonra da başkalarını kandırmak olur! […] Ben filozof değilim ki. Ben insanım ve zayıfım. Bazen de zaaflarıma teslim oluyorum. Olmasam güç kazanamam ki!., şayet aşktan ve yaşamdan biçimlenmiş algılarım ve beklentilerim olmasa şeyler arasındaki farklılıkları göremem. Benden şiirlerimin manasım sormayın!”

Sen senaıyo yazma işini de ciddiye alıyorsun. Ev Karadır’ın ardından İran kadınlarının durumu üzerine bir senaryo yazıyorsun. Kardeşin Feridun’a yazdığın mektupta elindeki bir senaryonun 1000 sayfayı aştığım bildiriyorsun. Eleştirmenlerin dikkatini çeken İbrahim Gülistan’ın çevirdiği Kerpiç ve Ayna adlı filmde, Perviz Fennizade, Cemşit Meşayehi gibi usta oyuncularla birlikte oyuncu olarak rol alıyorsun. Areş edebiyat dergisi ağustos ayı sayısına sana ayırır. Sen yemden İtalya ve Almanya’ya gidiyorsun. Özgürlükler için toplumsal mücadeleye yüz koyarken birkaç kez tutuklanıyorsun. Bir yoğun yaşam temposu içinde Ahmed Rıza Ahmedi ve Yedullah Royai ile ortak birkaç şiir söyleme etkinliğine katılıyorsun. Bir yıl sonrasında İbrahim’in yönettiği Harman ve Tohum adlı belgeselin editörlüğünü üstleniyorsun. Aym yıl, İbrahim ile birlikte Hazar kıyısına yolculuk sırasında araba kazası geçiriyorsunuz. İbrahim yaralanıyor. Sen müthiş etkileniyorsun. Puran’a “Ona bir şey olsaydı kendimi öldürürdüm,” diyorsun; ama ona bir şey olmadan sen ikinci kez hap içerek intihara teşebbüs ediyorsun.

Hastaneden çıktıktan sonra resim yapma işine daha fazla zaman ayırır.

Sohrap Sepehri ile çalışmalara başlıyorsun. Senin Sohrap’la yakınlığın iki sanatçının, iki şairin yakınlığıydı. Onun atölyesinde çalıştığı döneme ait, senden hatıra olarak şu anda Sepehri ailesinin elinde olan birkaç tablo kalıyor. Sen onun şiir dünyasına özel bir ilgi gösteriyorsun. Ama Sohrap bu yakınlık sonrasında, sanal âlemindeki kadın imajını somut, ayaklan yere basan bir kadın imajını yaratma ve yaşama dönemine giriyor. Puran’ın yazdıklarına bakılırsa, Sohrap ilk kez her zamanki korkularından ve kuşkularından uzak, hep görmeyi arzuladığı bir gerçekle karşı karşıya kalır: “Su kadar duru bir kadının hakikati; dünyaya biricik gelen ve diğerlerine bircik olmayı öğreten bir kadın. B ir kadın ki kendisiy le barışıktı, korkmazdı kendinden, kendine inanırdı. Düşündüğünü ise şiir olarak ifade eder ve onu yüksek sesle okur ve başkalarının hükümlerinden çekinmezdi. Bir kadın ki herkese içtenlikle güvenirdi. Ama çevresindeki dost görünümünde olanların, onu sevdiklerini söylerken zihinlerinde urganı onun boynuna geçirenler oluğunu çok geç anladı. Sohrap, Büyük Muslefevi, Mehri Rahşa, Feride Fcrcam, Ahıncd Rıza Ahınedi, Feridun Rehnuma, Celal Hüsrevşahi ve birkaç kişi dışında.” Feride Fercam, Sohrapla dostluğunuzu anlatırken, senin Sohrap’ın şiirinden etkilendiğini de vurguluyor. Sen de Sohrap’ın bakış yönünü değiştiriyorsun! Ama onun kendi içinde sana karşı gerçekten neler beslendiğini asla öğrenemedik. Senden 7 yaş büyük olan Sohrap senden sonra uzun yaşamadı. On iki yıl sonra kansere yenik düştü ve bu sırrı kendisiyle götürdü.

Otuz yaşına geldiğinde bir söyleşide şöyle söylüyorsun:

“Ben otuz yaşındayım ve otuz yaş bir kadın için kemal yaşıdır; ama benim şiirimin içeriği otuz yaşında değil. Daha gençtir. Bu en büyük eksikliktir. Bilinçli ve şuurlu yaşamak gerek. Ben karmaşa içindeydim. Doğru dürüst bir düşünce sistemiyle eğitilmedim. Dağınık okudum ve bölük pörçük yaşadım ve sonuç ise işte budur; geç uyandım! ”

1966 yılında Pessaro Film Festivali, Ev Karadır filmine özel mansiyon verdiğinde sen bu festivale katılmak üzere İtalya’ya gidiyorsun. Dört ay süreyle İtalya’da kalıyorsun. Aym yıl bazı şiirlerin Almanya, İsveç ve İngiltere’de çevrilerek yay unlanıyor. Artık sen uluslararası düzeyde tanınan ve saygı uyandıran bir şairsin. Aym yıl birkaç siyasi tuluklunun haklarını savunan bir mektup yazıyorsun ve Bernardo Bertolucci aracılığıyla yurtdışına gönderiyorsun. Bu haberin yurtdışındaki bazı gazetelerde yayımlanmasından sonra o siyasi tutuklular, Şah’ın idam mangalarının elinden kurtulurlar.

Şimdi yıl 1967’dir. Karyağıyor. Şinıran Caddesi’nin o tatlı yokuşundan geliyorsun. Siyah manton var üzerinde. Yakam kaldırmışsın. Şair Rıza Beraheni sana rastlıyor. Sen bir süre daldığın noktadan geri gelemiyorsun. Aranızda kısa bir konuşma geçiyor. Ona İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına adlı şiirini düşündüğünü söylüyorsun. Bu adla yayımlanacak kitabını görmedin. O kitapta sadece 7 şiir yer alacak; ama senin İran şiirini derinden etkilerini perçinleyecektir. Sen Yeniden Doğuş kitabınla ve o kitapta İbrahim Gülistan’a ithaf ettiğin Yemden Doğuş şiirinle İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına şiirinin müjdesini vermiştin zaten:

tüm varlığım benim, karanlık bir ayettir seni, kendinde tekrarlayarak

çiçeklenmenin ve yeşermenin sonsuz seherine götürecek

ben bu ayette seni ah çektim, ah

ben bu ayette seni

ağaca ve suya ve ateşe aşıladım

yalnızlık boyutlarındaki bir odada

aşk boyutlarındaki yüreğim

kendi mutluluğunun sade bahanelerini seyreder

saksılarda çiçeklerin güzelim yok oluşunu

ve senin bahçemizde diktiğin fidanı

ve bir pencere boyutlarında öten

kanarya ötüşlerini

ah…

bııdur benim payıma düşen budur benim payıma düşen benim payıma düşen

bir perde asılmasının benden aldığı gökyüzüdür benim payıma düşen, terk edilmiş merdivenlerden inmektir

ve ulaşmaktır bir şeylere çürüyüşte ve gurbette

benim payıma düşen, anılar bahçesinde hüzünlü

gezintidir

ve “ellerini seviyorum ” diyen

sesin hüznünde ölmektir

ellerimi bahçeye dikiyorum

yeşereceğim, biliyorum, biliyorum, biliyorum

ve kırlangıçlar mürekkepli parmaklarımın çukurunda

yumurtlayacaklar

küpeler takacağını kulaklarıma

ikiz iki kızıl kirazdan

ve tırnaklarımı papatya çiçekyaprağıyla süsleyeceğim

bir sokak var orada

aynı karışık saçları, ince boyunları ve sıska

bacaklarıyla

küçük bir kızın masum gülüşlerini düşünüyor;

bir gece

rüzgârın alıp götürdüğü.

bir sokak var benim yüreğimin

çocukluk mahallesinden çaldığı

ve böylecedir

birisi ölür

ve birisi yaşar

hiçbir avcı,

çukura dökülen hor bir arkta inci avlanı ayacaktır

ben hüzünlü küçük bir periyi biliyorum

okyanusta yaşayan

ve yüreğini tahta bir kavalda

usul usul çalan

küçük hüzünlü bir peri

geceleri bir öpücükle ölen

ve sabahları bir öpücükle yeniden doğacak olan

13 Şubat 1967 pazartesi günü. Yağmur yağıyor. İran-İngiltere Kültürevi kütüphanesinde bir yazı üzerinde çalışıyorsun. Puran ablan da ileride kitap okuyor. Kalkıp onun yanma gidiyorsun, elini omzuna koyuyorsun: “Ben geldim. Oradayım. Çalışıyorum. Nasılsın, iyi misin?” “Evet, iyiyim. Ne çalışıyorsun?” “Jean d’Arc’in çevirisine çalışıyorum. Şimdilik allahaısmarladık.” Yerine geçiyorsun. Bir, iki saat kadar sonra tekrar Puran’ın yanına dönüyorsun. Yaramaz bir çocuk gibi onun omzuna vuruyorsun: “Kalk gidelim! Ben annemlere gidiyorum.” Puran gelmiyor. Öğleden sonra saat 15’te bir buluşması var. Sen ısrar ediyorsun: “Arabam var. Bu yağmurda ne yapacaksın? Birlikte gidelim.” O gelmiyor. Sen her zamanki gibi ona, “Haydi ben gittim.” diyorsun ve gidiyorsun. Başında başörtün var. Saat üçe kadar annenin evinde kalıyorsun. Kapıda, annen seni yolcu ederken dudaklarının tuhaf soğuğu onun içini ürpertiyor, yüreğini titretiyor: “Dudakları buz kesmişti. İçim dağıldı. İnsanların dudakları ölmeden önce soğurmuş. Ona, ‘Furuğ, anneciğim saçlarını tara! Böyle çıkma dışarı’ dedim. Bana ‘Bırak anne! Kime tarayacağım saçlarımı?’ dedi.” Arabaya biniyorsun. Direksiyona kendin geçiyorsun. Şoförüne, yan koltukta oturmasını söylüyorsun. Bilmiyorsun bu yaşlı adam nasıl yıllarca, senin direksiyonda oturmana neden izin verdiği için pişmanlık gözyaşları dökecek: “Ben otursaydım böyle olmazdı. Stüdyoya gidiyordu. Bu bizim kısmetimiz değilmiş. Hiçbirimizin!”

sokakta rüzgâr esiyor

buysa yıkımın başlangıcıdır.

senin ellerinin yıkıldığı gün de rüzgâr esiyordu

Saat 16’yı gösteriyor. 24 T 1413 plakalı arabanla Derrus’taki Lokamnuldövle Caddesi’nden aşağı inerken, Golhek’teki Şehriyar İlkokulu öğrencilerini taşıyan arabayla karşı karşıya geliyorsun. Rüzgâr yağmuru arabanın camına çarpıyor. Sen o çocukları taşıyan arabaya çarpmamak için direksiyon kırıyorsun. Araban caddeden çıkıyor. Arabanın açılan kapısından dışarı fırlıyorsun. Başım refüje çarpıyorsun. Seni hemen Tecriş’teki Rıza Pehlevi Hastranesi’ne kaldırıyorlar ancak tıbbi müdahale gerçekleşmeden hayatım kaybediyorsun. Hayır, hayır. Hayatın sürüyor… sen sadece kendi kehanetini yaşıyorsun:

zaman geçti ve saat dört kez çaldı

saat dört kez çaldı

bugün aralık ayının yirmi biridir

Cenazenin defnedilmesi için namaz kılınmalı. Mollalar cenaze namazını kılmıyorlar. Cenazen iki gün defnedilmeyi bekliyor. Böyle bir zamanda yaşadığım için utanıyorum Furuğ. Sonunda Mehrdad Samadi senin cenaze namazını kılıyor. 15 Şubat Çarşamba günü Zahirüldövle mezarlığında loprağa veriliyorsun. Sen toprağa emanet edilirken de kar yağıyordu.

ve bu benim

yalnız bir kadın

soğuk bir mevsimin eşiğinde,

yeryüzünün kirlenmiş varlığını anlamanın başlangıcında ve gökyüzünün yalın ve hüzünlü umutsuzluğu ve bu beton ellerin güçsüzlüğü

zaman geçti

zaman geçti ve saat dört kez çaldı

saat dört kez çaldı

bugün aralık ayının yirmi biridir

ben mevsimlerin gizini biliyorum

ve anların sözlerini anlıyorum

kurtarıcı mezarda uyumuştur

ve toprak, ağırlayan toprak,

dinginliğe bir belirtidir.

zaman akıp geçti ve saat dört kez çaldı

sokakta rüzgâr esiyor

sokakta rüzgâr esiyor

ve ben çiçeklerin çiftleşmesini düşünüyorum

cılız, kansız saplarıyla goncaları,

ve bu veremli yorgun zamanı

sevgili, ey biricik sevgili

ne de çok karabulut var güneşin konukluğunu bekleyen

uçuş düşüncesinden bir yoldaydı sanki bir gün o kuş belirdi

esintinin şehvetinde soluyan o taze yapraklar

sanki yeşil haya! çizgilerindendi

sanki

pencerenin lekesiz belleğinde yanan o mor yalaz

masum lamba düşüncesinden başka bir şey değildi.

ben üşüyorum

ben üşüyorum ve sanki hiçbir zaman ısınmayacağım

ben üşüyorum ve sedef küpelerden nefret ediyorum

ben üşüyorum ve biliyorum

yabanıl bir gelinciğin tüm kızıl evhamından

birkaç damla kandan başka

hiçbir şey arda kalmayacak.

çizgileri bırakacağım

sayı saymasını da bırakacağım

ve sınırlı geometrik biçemler arasından

enginin duyumsal düzlemlerine sığınacağını

ben çıplağım, çıplağım, çıplak

sevgi sözcükleri arasındaki duraksamalar gibi çıplak

ve tüm yaralarım benim aşktandır

aşktan, aşktan, aşktan.

selam ey masum gece!

selam ey gece, ey çöl kurtlarının gözlerini

inamın ve güvenin kemiksi oyluklarına dönüştüren!

pencereyle görmek arasında

her zaman bir aralık var.

niçin bakmadım?

bir adamın ıslak ağaçların yanından geçtiği zamanki gibi..

acaba saçlarımı yeniden

rüzgarda tarayacak mıyım?

acaba bahçelere menekşe ekecek miyim?

ve sardunyaları

pencere ardındaki gökyüzüne koyacak mıyım?

ben nereden geliyorum?

ben nereden geliyorum?

böyle bulaşmışım gecenin kokusuna?

mezarının toprağı tazedir hâlâ

o iki genç yeşil elin mezarını söylüyorum…

ne de sevecendin ey sevgili, ey biricik sevgili!

ne de sevecendin yalan söylerken

ne de sevecendin aynaların gözkapaklarım kapatırken

ve avizeleri

tel saplarından koparırken

ve acımasız karanlıkta beni aşk otlaklarına götürürken

inanalım

soğuk mevsimin başlangıcına inanalım

düş bahçelerinin yıkıntılarına inanalım

işsiz devrik oraklara

ve tutsak tanelere,

bak nasıl da kar yağıyor…

belki de gerçek o iki genç eldi, o iki genç el

durmadan yağan karın altında gömülmüş olan

ve bir dahaki yıl, bahar

pencerenin arkasındaki gökyüzüyle seviştiğinde

ve teninde fışkırdığında

uçarı yeşil saplı fıskiyeler,

çiçek açacak olan o iki genç el

sevgili, ey biricik sevgili

inanalım soğuk mevsimin başlangıcına.

KAYNAKLAR:

-Evvelin Tepeşhaye Kalbem (Kalbimin İlk Atışları): Furuğ Femıhzad’m Eşi Perviz Şapur’a Mektupları; Kamiyar Şapur, Orman Selahi, 2003; Morvarid Yay.

-Yaralarım Aşktandır, Furuğ Femıhzad, Türkçesi: Haşim Hüsrevşahi, 2002, Telos Yay.

-Cavdane Zisten; Der Oc Manden (Ölümsüz Yaşamak, Zirvede Kalmak): Furuğ Ferruhzad; Dr. Behruz Celali, 1993; Morvarid Yay.

-Zene ŞebaneyeMo ’ud (Vaat Edilen Gece Kadını), Sohrap Sepehri’nin eserlerinde kadın izi; Puran Femıhzad; 2004, Negah Yay.

-Hadim Azad Sokağı Çocukları; BAYA, Sayı 10, 11, 12:32-37, 2000

Hazırlayan: Özcan ERDOĞAN, Dâhiler Ve Aşkları, İkaros Yayınları, 2009, İstanbul, sh:175-216

İma C. Çelik
http://eski-tas.blogspot.com.tr

31 Ocak 2013 Perşembe

sokakta rüzgâr esiyor

bu yıkımın başlangıcıdır

senin ellerinin yıkıldığı gün de rüzgâr esiyordu

sevgili yıldızlar,

kartondan yapılı sevgili yıldızlar

gökyüzünde, yalan esmeye başlayınca

artık yenik peygamberlerin surelerine nasıl sığınılabilir?

biz binlerce bin yıllık ölüler gibi birbirimize varırız ve o zaman

güneş cesetlerimizin boşa gitmişliğini yargılayacak.

ben üşüyorum

ben üşüyorum ve sanki hiçbir zaman ısınmayacağım.

sevgili, ey biricik sevgili, “o şarap meğer kaç yıllıkmış?”

bak burada

zaman nasıl da ağır

ve balıklar nasıl da benim etlerimi kemiriyorlar

neden beni hep deniz diplerinde tutuyorsun?

Furuğ Ferruhzad

Yıl 1962. Şah dönemi İran’ı. Su gibi şiirler yazan bir kadın; bazan bulanık, bazan duru, bazan ziyadesiyle köpürmüş çılgın, bazan sükunet dolu. Fakat her seferinde gürültüsüzce. Furuğ Ferruhzad’ın şiirine dair tek bir cümle etmem istenseydi şöyle derdim: Onun şiirinde harfler, “sesli ve sessiz” olmak üzere ikiye ayrılmaktan vazgeçmişlerdir.

Khaneh Siah ast, İngilizceye Black Mirrors/Kara Aynalar olarak da çevrilmişti. Birkaç yıl önce Ferruhzad’ın bu ilk ve tek sinema deneyini izlediğimde, orjinal dilinde, Farsça ve altyazısız görmüştüm. Perdeye yansıtılan görüntülerin sertliğinden çok, o görüntülere eşlik eden Furuğ’un sesi etkilemişti. Nasıl etkilemesin; had safhada çirkin olanın yanına, muazzam bir güzelliği eşlikçi kılan bu sesti tastamam. İnsan; “Tanrım!” diyordu, “Tanrım, nasıl da sinsi bir güzelliği usulca kanımıza zerk ediyor bu ses!” Fars dilinin melodik yapısı içinde anlama gayretkeşliği gütmeden dinlemek ve görüntülerin kanırtıcılığına ancak böyle göğüs germek. O zaman anlıyorsunuz, yine bir İranlı yönetmen olan İbrahim Gülistan’ın dışsesle henüz filmin başında söylediklerini: “Bu dünyada çirkinlik kıtlığı yok. Çirkinlik; ona gözlerimizi kapattığımızda büyüyor asıl.” İşte bu sebepten cüret etmişti Ferruhzad cüzzamlılar arasına girmeye. Onların arasına girip, onların gözlerinin ta içine bakıp şiir söylemeye. Halbuki biliyoruz bugün Lepra olarak da tanınan bu hastalık artık yerini modern zamanların yepyeni illetlerine bırakmış olsa da; tarih cüzzamlıların sürüldüğü ıssız adalar ya da izole edildikleri kara evlerle doluydu.

Bu kısa filmi dümdüz izlediğimizde de tüylerimiz ürperecek, bu kesin. Dokuları satıhlarından alıp dağıtan, âzaları oldukları yerden sarsıp akıtan, kasları bağlılıklarından koparan bir hastalık ve ona dair her bakımdan dökümanter fotograflar. Çürüme, ayrılma, tefrik edilme, bozulma, amorflaşma, insanın biçimine hüzünlü vedasının her ayrıntısı. Öte yandan, biçimden; deforme olmuş kılıftan yoksunken dahi, insanın insan kalmaktaki şaşılası cevheri. Şarkı söylemek, dua okumak, düğünde oynamak, ağlamak ve gülmek. İnsan olmaktaki bu hayranlık verici ısrar işte belki dünyanın yörüngesinde şaşmaz devinimi de. Fazlası nedir yani?

“Cüzzamlı gibi kaçmak!” Bir de bu yanıyla bakmadan edemiyor insan hastalığın metafor olduğu yalnızlık düzlemlerine. Dışlanmış, aşağılanmış, hor görülmüş, tiksinilmiş, terk edilmiş, umursanmamış; en hafifinden mesela ihmal edilmiş kaç insan için kaç kara ev daha inşa etmeli? “Kara Evler Toplu Konut Ofisi” gibi çalışan yargılarımız, “Azizim bunlar da güzelim kentin içine etti!” hukukuna tâbi değil mi?

Girişteki cümlelerden sonra, her yaştan cüzzamlının eğitildiği bir okuldayız. Sırayla bir kitaptan cümleler okunuyor:

“Allah’ım beni yarattığın için sana şükrediyorum. Annemi, babamı yarattığın için sana şükrediyorum. Akan suları ve meyve veren ağaçları yarattığın için sana şükrediyorum. Bana çalışabileceğim eller verdiğin için sana şükrediyorum. Dünyanın mucizelerini görecek gözler verdiğin için sana şükrediyorum. Güzel melodileri dinleyeceğim kulaklar verdiğin için sana şükrediyorum. İstediğim yere gidebileceğim ayaklar verdiğin için sana şükrediyorum.”

Derken Furuğ’un yakıcı sesi ile kapanıyor kitap:

“Sana cehennemde şükreden kim yüce Allah’ım? Bu cehennemdeki kim?”

Dört adet güzel şeyin adını saymasını istiyor öğretmen öğrencinin birinden; “Ay, güneş, çiçekler ve oyun.” diyor çocuk. Çirkin olan birkaç şey sayması istendiğinde ise, başını etrafta oturan insanlara çeviriyor ve “El, ayak, baş”diye yanıtlıyor. Sırada, hastalıktan fazlasıyla etkilenmiş bir yetişkin vardır. Tahtaya kaldırılıyor. Öğretmen ondan, içinde “ev” sözcüğü geçen bir cümle yazmasını istiyor tahtaya. Adam uzunca düşünüyor. Ev mi? Bildiği ev imgelerini gözden geçiriyor bir bir. Nihayet tahtaya cümle yazılıyor ve sonuna nokta konuyor:

Ev, karadır.

http://eski-tas.blogspot.com.tr/2013_01_01_archive.html

FURUG’DA ABBAS, ABBAS’TA FURUG

Furuğ Ferruhzad ile Abbas Kiyarüstemi’nin yolları birbirine benzer. İkisi de modern İran sanatına, edebiyat ve sinemasına kayda değer katkılar yapmış önemli isimler. Kiyarüstemi de Furuğ da İran yeni dalgası olarak tanımlanabilecek bir ekolün temsilcileri.

 

Hzl: Sema Karaca

Abbas Kiyarüstemi çağdaş İran sinemasının şüphesiz en fazla dikkat çeken isimlerinden biri. 1970’de başladığı yönetmenlik serüveninde bugün kırka yakın filme ulaşmış durumda. Dünyada işleri merakla beklenen, hakkında kitaplar yazılan, kısacası her daim gündemde kalan bir sanatçı. Kiyarüstemi’nin sinamatik yolculuğu Ekmek ve Sokak (Nân o Kuche, 1970) filmiyle başladı, o zamandan bu yana Yakın Plân (Nema-ye Nazdik, 1990), Kirazın Tadı (Ta’m e guilass, 1997) ve Rüzgâr Bizi Sürükleyecek (Bad ma ra khahad bord, 1999) gibi çok sayıda başyapıta imza attı. 2010’da çektiği filmi Aslı Gibidir (Copie Conforme) ile yine oldukça ses getirmiş, konuşulmayı başarmıştı. Son filmi ise Filmekimi kapsamında ülkemizde de gösterilen Sevmek Gibi (Like Someone in Love, 2012).

Furuğ Ferruhzad ise İran şiiri üzerinde derin izler bırakmış, Haşim Hüsrevşahi’nin deyimiyle bir “kadın-şair”. 1935-1967 yılları arasında, çok kısa bir hayat sürmesine rağmen ülkesinde ve dünyada yaşından daha uzun süredir konuşulan bir isim. Furuğ Ferruhzad, şiirin yanında tiyatro ve sinema ile

de ilgilenmiş, 1963 yılında çektiği Ev Karadır (Khaneh siah ast) ile Almanya’da düzenlenen Oberhausen Film Festivali’nden ödülle dönmüştü. Aynı zamanda yapımcı ve oyunculuk kimliği de olan Furuğ Ferruhzad, sanatı benliğinin ve kendi gerçekliğini ifadenin bir yolu olarak görüyordu. Derdini şiirle, sinemayla anlatmayı, anlamı tekdüzelikten kurtarıp bütün zenginliğiyle aktarmayı seçmişti.

Furuğ ile Kiyarüstemi’yi birleştiren en temel nokta hayata bakışlarının şiirselliği belki. Her ikisi de gündelik ve sıradan olanın mesele edilmesiyle, gerçekliğin perde üzerinde katman katman açılmasıyla meşgul.

Bilindiği gibi, Furuğ Ferruhzad, bir dönem İran’da en çok konuşulan ve kendisine karşı entelektüel linç girişimleri tertip edilen aykırı bir isim. Ülkenin baskıcı atmosferinde, üstelik de kadına ve kadınlığa dair her söz ve ima’nın şeytanlıkla özdeşleştirildiği, şiirde, sinemada, sosyal ve kültürel her alanda rejim kaynaklı ataerkil baskı mekanizmalarının, dine referanslar verilerek hem de, meşrulaştırıldığı bir iklimde, çok cesurca çıkışlar

yapıyor. İran şiir geleneğinin çok dışında bir yerlerde konumlandırılmaya çalışılan “kadınca şiirler” yazıyor ve bunları imkân bulabildiği her ortamda -göreceği tepkileri çok iyi bildiği haldeyayınlıyor. Her türlü dışlama çabasına rağmen bugün Ferruhzad -belki ona Furuğ demek daha adil bir hitap şekli olur, zira Furuğ, soyadına güvenerek yaşamamıştırİran şiirinin en güçlü seslerinden biri olarak kabul ediliyor.

Furuğ Ferruhzad ile Abbas Kiyarüstemi’nin yolları birbirine benzer. Her ikisi de modern İran sanatına, edebiyat ve sinemasına kayda değer katkılar yapmış önemli isimler. Kiyarüstemi de Furuğ da sinemasal anlamda İran Yeni Dalgası olarak tanımlanabilecek bir ekolün temsilcileri. Yolları tam olarak nerede kesişiyor söylemek zor olsa da, ruhlarının bir anlamda muhalif bir rüzgârla birlikte sürüklenmeyi seçtiği yorumu yanlış olmayacaktır. Kiyarüstemi de, Furuğ da sanat adına ürettikleri her şeyin sosyopolitik duruşlarını simgeleyen ve karşı çıkılacak şeylerin aleyhine birer enstrüman olduğunun farkındadırlar. Ve belki tam da bu nedenle ülkelerinden ayrılmayı, başka memleketlerde bulunmayı istemez, bütün zorluğuna rağmen İran’da yaşamayı yeğlerler. Bugün Kiyarüstemi filmlerinin İran’da gösterimi yasak; ancak bu, izlenmediği anlamına gelmiyor elbette.

Tıpkı Furuğ gibi Kiyarüstemi de, sinemanın kapılarını şiirsel bir dil kullanarak gündelik hayatın derinlikli bir yansımasına açar ve bunu büyük ölçüde başarır.

Khatereh Sheibani, Furuğ ile Kiyarüstemi’nin beslendikleri ortak kaynağı tariflerken şu ifadeleri kullanıyor: “Ferruhzad’ın içsel şiirsel bakışı, (…) onun şiirini evrensel ve insani kaygılara sahip hale getirmiştir. Tahran edebi çevrelerinin katı politik atmosferi set çekerken, o, sade, kesin ve temiz şiirsel dile dönüştürdüğü günlük yaşamda sofistikleşme yolunu buldu. Böylece kültürel ve politik eşikleri, insani ilgilerin ontolojik alanına adım atmak için aştı. Benzer biçimde, Kiarostami’nin doğrudan politik konuları ve toplumsal sorunları terkedişi onu içeride ve dışarıda çığır açıcı bir yönetmen yaptı. Kiarostami, yerel konularla sınırlanmadan sorular sorar; daha çok varoluş gibi evrensel kaygıları, izleyicinin ufkunu açarak perdeye getirir. Bu nedenle, onun gerçekliğe minimalist ve depolitize yaklaşımı hem İranlı hem de uluslararası eleştiri çevrelerinde tartışıldı ya da en azından yakından izlendi.”[1]

Hayata Şiirsel Bakış

Furuğ ile Kiyarüstemi’yi birleştiren en temel nokta hayata bakışlarının şiirselliği belki. Furuğ’un şiirlerinde görülen, her “gerçeğin” sanatsal bir soyutluk kazanmakla birlikte somut varlığından bir şey kaybetmiyor oluşu, Kiyarüstemi filmlerine de damga vuran bir hal. Her ikisi de gündelik ve sıradan olanın mesele edilmesiyle, gerçekliğin perde üzerinde katman katman açılmasıyla meşgul. Zira,

“Bir an

Ve sonrasında hiç.

Bu pencerenin arkasında gece titremede Ve yeryüzü giderek durmada Bu pencerenin arkasında bir bilinmez Seni ve beni merak ediyor”

diyen şair Furuğ’la, 1999 tarihli filmiyle, mezarlıkta kazı yapan ancak kadraja asla girmeyen, bir bilinmezlikten konuşuyor hissi verse de gerçekten toprağın birkaç metre altında dünyevi bir işle meşgul olan genç rençberi ruhlara kazıyan yönetmen Kiyarüstemi benzer pencerelerden bakıyor dünyaya.

Kiyarüstemi’nin 1999 yılında çektiği Rüzgâr Bizi Sürükleyecek aynı zamanda Furuğ’un en ünlü şiirlerinden birinin adı. Bu film, yönetmen için de bir politik dönüm noktasına işaret ediyor, zira Rüzgâr Bizi Sürükleyecek’ten sonra yani doksanların sonunda Kiyarüstemi İran’ın yasaklılar listesine giriyor. Gerekçeyse çok ilginç: “Batının sinematik etkisine girmiş olmak”[2].

Kiyarüstemi, söz konusu filmin bir sahnesinde köylü genç kız süt sağarken mühendis beye Furuğ’un aynı adlı şiirini okutuyor.

Kızın yüzünü ne izleyiciler olarak biz, ne de bütün ısrarına rağmen mühendis bey görebiliyoruz. Genç kızın ve sütün, saflığı ve el değmemişliği temsil ettiği bu sahne, bir anlamda yönetmenin modern insanın müdahaleciliğini teşhir etmesine imkân tanıyor. Hayatı daha yeni yeni tanıyan bu kızın karşısına çıkan mühendis, tecrübeli olduğundan çok emin, genç kıza sorular soruyor; dokümentarist ve sorgulamacı bir tavırla onun hayattan ne anladığını kavramaya çalışıyor. Ancak genç kız ne suretini ne de siretini göstermediği bu adama kendisiyle ilgili bilgi vermezken, mühendisle ilgili çok şey öğreniyor: okuduğu şiiri aslında hiç anlamamış biri. Bu sahnenin yine modernle gelenekselin bir karşılaşması niteliğinde olduğu düşünülmeli. Mühendis bey, mesleği ve geldiği mekân itibarıyla aklı, merkezi ve sistemin karmaşasını temsil ediyor. Genç kız ise duyguyu, taşrayı ve saflığı.

Özelde bu film, geneldeyse Kiyarüstemi filmografisi bu ikilikleri hem belirginleştiren hem de anlamsızlaştıran bir dile sahip. Kirazın Tadı’nda bilhassa belirginleşen bu ikilikler, yönetmenin ilk filmlerinden beri varlığını sürdürüyor. Gündelik yaşamı biçimlendiriyor olsalar da kesif sıkışma anlarında ondan bir sıyrılma veya kaçışa da kapı aralayabiliyor. Tam da bu sebepten yönetmenin gündelik ikilemlerden beslenerek aşkın cevaplara yol bulduğunu söyleyebiliriz.

Rüzgâr Bizi Sürükleyecek’te kullanılan, kaplumbağayı ters çevirip gitme/mekânı terk etme sahnesi de gündelik olandan aşkına yol bulma temsilinin doruk noktalarından biridir. Dünyevi sıkıntılarla -ölüm de buna dâhildir, hatta ölememe halibunalan mühendis, bütün sinirini tabiattan çıkarırcasına yerde gördüğü ve tek yaptığı kendi “yoluna” gitmek olan kaplumbağayı ayağıyla ters çevirir. O an, kaplumbağa için zamanın durduğunu, insanın zalim ve bencil varlığının başka canlılara verdiği sıkıntıyı idrak ederiz, ancak önemli olan diğer nokta, kaplumbağanın birkaç küçük hamleden sonra kendine gelip “yola” devam etmesidir ki izleyiciye “Aslında yolda kalan kim?” sorusunu sordurur. Aynı diyalog/ilişki, aralarında ne bir konuşma ne de mekânsal temas olmamasına rağmen mühendis ile ölümünü beklediği Melek Hanım arasında da cereyan eder. Mühendisin bütün arzusuna ve hastalığının ağırlığına rağmen Melek Hanım bir türlü ölmek bilmez. İkisi arasındaki bu inatlaşma, aşkın plânda mühendisin Tanrı’yla inatlaşması gibidir. Mühendis, yaşlanan kadının artık ölmesi gerektiğini düşünmektedir, hem de onlara vaad edildiği gibi en fazla iki-üç gün içinde. Ancak kadın, mühendisin istediği değil, Tanrı’nın tayin ettiği zamanda ölerek gerekenle olan arasındaki boşluğu açık eder.

Modern ve Geleneksel Arasında

Yine Rüzgâr Bizi Sürükleyecekte mühendis bey, geldiği kentte yaşayan ve modern dünyayı temsil eden insanlarla iletişim kurabilmesinin tek yolu olan mobil telefonuyla görüşme yapabilmek için köyün en yüksek yeri olan kabristana gitmek zorunda kalıyor. Hem de günde birkaç defa. Tıpkı Hz. Hacer’in su aramak için Safa ile Merve tepeleri arasında koşuşup durması gibi, mühendis bey de köy ile kabristan arasında adeta mekik dokuyor. Köyle kabristan arasında, gerçekle ümit arasında, ölümle yaşam arasında, modern ve geleneksel arasında. Kabristan sahnelerini ilginç kılan, bir insanın ölümünü bekleyen ve bunu hiçbir duygusal forma bağlamadan salt bir iş olarak gören mühendisin, her gün bir kaç kez çıktığı mezarlıkta yatan ölüler ya da ölüm üzerine hiç düşünmüyor oluşu. Mühendisi anlamamakta direnen yapımcı Guderzeh Hanım’a benzer şekilde mühendis de ölümü ve mezarların mesajını anlamıyor, hayatı bilmiyor belki de… Filmin çoğu sahnesinde Furuğ’un şiirlerine göndermeler bulunduğunu söylemek mümkün.

“Mutlu cesetler

Kederli cesetler

Cesetler suskun ve düşünceli

İnceliksever, giyimsever, yemeksever

Belirli zamanların duraklarında

Ve kuşkulu zemininde gelip geçen ışıkların

İstekle dolu boşunalığın çürümüş meyvalarını

Toplarken”[3] dizeleriyle anlattığı gibi Furuğ’un, Kiyarüstemi de mühendisin mezarlıkta yürürkenki “ceset hali”ni yazıyor kamerasıyla.

Furuğ’un ve yeni şiirin peşindeki diğer Fars şairlerinin[4] yapmaya çalıştıkları geleneksel veznin dışına çıkarak şiirin kapılarını hayalden çok gerçeğe açmak. Tıpkı bu yeni dalga şairler gibi Kiyarüstemi de, sinemanın kapılarını şiirsel bir dil kullanarak gündelik hayatın derinlikli bir yansımasına açar ve bunu büyük ölçüde başarır[5]. Kiyarüstemi, en çarpıcı ilk filmlerinden biri olan Dostun Evi NeredeF’de (Khane-ye doust kodjast, 1987) örneğin, küçük öğrencinin arkadaşı için çırpınışını öyle sıradan fakat derin bir hikâyeyle anlatır ki, görsel dilin şiirselliği ve gündelik olanın derinliği karşısında seyirciyi hayrete düşürür. Çocuğun daha önce hiç gitmediği bir evi bulmak için gösterdiği inat adeta bir isyandır dış dünyaya. Anlamsızca tehditler savuran “büyüklerin” dünyasına karşı, bütün risk faktörlerine, geceye, yabancılığa aldırmadan meydan okuyan bir “küçüklük” hikâyesidir. Bu film seyirciye Furuğ’un bir dizesini hatırlatır aynı zamanda: “Yaşam belki okuldan dönen bir çocuktur.”[6]

Kiyarüstemi’nin dış çekimlerini kırsal-doğal alanlarda yapmayı seçmesini Sheibani, insanın yaşamla ve Tanrı’yla karşılaşması olarak okur. Hem Kirazın Tadı’nda, hem de Rüzgâr Bizi Sürükleyecekteki geniş plân doğal mekân çekimleri seyircide bir aşkınlık ve aynı zamanda da gündelik bir tat bırakır. Bir adım daha atılsa insanı “ötelere” ulaştıracak bir kapı gibidir bu manzaralar. Kiyarüstemi, karakterlerin o kapının farkına vararak yaşamasını ister, onun filmlerinde ölümle irtibat, yaşamı değerli kılma potansiyelinden ileri gelir. Zira ölümü bilmek bir anlamda insanın kendini tanımasıdır.

Kiyarüstemi, ve tabii Furuğ, İran’da hayatın sıradan akışına gizlenmiş olan kıymetleri ve bastırılmış sesleri meydana döktükleri için, kenara atılmışları merkeze çekmeye çalıştıkları için ya da belki kenar-içinde-merkez oluşturabildikleri için değerliler. Onları önemli kılan diğer yanları ise rejime rağmen İranlı oluşları. İranlılığı salt politize edilmiş kimlik ediniminden keskin çizgilerle ayırıp yeniden inşa etmeleri. Her ikisi de “kendilerine” ait olanı özgün bir dille ifade etme peşine düşmüşler, ait oldukları topluma ancak bu şekilde katkı sağlayabileceklerinin farkındalar. Belki de bu yüzden Kiyarüstemi sinemasında şiir böyle görkemli bir dil yaratıyor.

Kaynak: Hayalperdesi, Sayı:31, Kasım –Aralık,2012

İKİ MEKTUP

Çeviren: Haşim Hüsrevşahi

Bu iki mektubu, Furuğ’un kız kardeşi, Gloria Ferruhzad, bir yerlerde yayımlatmak üzere bana verdi. Mektupları Furuğ Almanya’da iken, Münih’ ten babasına yazmıştır ve hiçbirinin üzerinde tarih bulunmamaktadır. Zarfların birinin üzerindeki damga tarihi 16 Ocak 1957’yi gösteriyor. Her iki mektubu da aynı yıllarda yazmıştır.

Furuğ 29 Aralık 1935’te doğduğuna göre, bu mektupları yazdığında 22-23 yaşlarında olmalıydı ve varmış olduğu noktaya varmak için daha uzun yollar vardı önünde. Mektuplar şaşırtacak sadelikte olup, onun hedefine ilişkin düşünceleri ve şiire karşı duyduğu sonsuz ve bitimsiz bağlılığı dile getirmektedirler ve uzaklarda kalan bir babaya olan sevgi ile doludurlar ve sanki babanın varlığı yüzünden açığa çıkması olası olamayan, yıllarca bastırılmış sitemler ve derin yürek kırıklıkları ile de. Bu mektuplarda, sevgi dolu bir kızgınlık ile soru yağmuruna tutulan baba, babalık konumunda bulunmasına rağmen evrensel buyurgan, sert ve sınırlayıcı ve ilgisiz biridir. Bunlardan bıkıp usanmış ve başkaldıran yeni yetme bir kız, gerçek durumunu -başından geçmiş ve geçmekte olanı-O’na açıklamak istiyor ve ondan yargı ve insaf bekliyor. O yüzden öyküsünün bir yerinde suçlamaları ve sapkın düşünceleri inkâr edip itiyor ve yalnızlığında ve elginliğinde anlama ve düşünme yeteneğinin sınırlarını genişletmeğe çalışan ve “büyük şair” ve “ilerleyerek toplumda seçkin bir kadın ” olmak isteyen bir insanın tüyler ürpertici tablosunu çiziyor. Daha uzun ve detaylı olan mektubunda ise, yitirilmiş bir ilişkiyi -babası ile olan ilişkiyi yorumlayıp kabullendirmeğe çalışıyor; kaçıştan başka yolu olmadığı için, mutluluğu güncel sıradan kalıpları içinde aramadığı için. Saygın fakat acı bir tavırla neden kaçtığını ve neden elgin topraklarda bile mutlu olmadığını açıklamak istiyor, birkaç kısa ve etkin cümle ile Münih’teki tekdüze ve üzünç dolu yaşamını aktarmak istiyor.

Mektuplar, sevinçle keşfedilip bulunan ve yetenek, öğrenme ve süreğen çalışmanın somutlaşması ile başlanmış olan bir yolun dönemeçlerini imliyor ve şimdi aradan geçen bu otuz küsür yıldan sonra bu yol, ne de uzun ve erişilmez duruyor. Böyle de düşünebiliriz; bu yolu, belki de, bu denli çok çatışmaya girmeksizin, bu denli taşkın olmadan, düşmanlık, kaçış, başıboşluk ve yıpratıcı yalnızlık olamadan da geçmek olası olabilirdi. Daha dingin, daha basit. Belki. Ama, 1967’nin o karlı Ocak ayında, Zahirolddoleh mezarlığında, sarılmış ufacık bedeninin yanında durduğumuzda, O’nun bu yolu, hiç kuşkusuz, tam bir uğraşı, tam bir başarıyla ve dimdik geçtiğini biliyorduk. Ancak şunu bilmiyorduk: Acaba sevinçli ve mutlu olarak mı? Acaba içi rahat mı idi? Bu “zirveye” ve “uca” varmış olmaktan memnun mu idi? Onun ölümündeki yaşından daha yaşlı olduğum bugün, sanki mektupları bana da yazmıştır: Zarif bedenli bir kızın babası olduğum bir zamanda, ve kuşkusuz yargılarımda daha sert olarak, ve alışmış olduğum güncel dinginliğimi bozacak herşeyden gizli bir korku duyduğum sırada. Mektupları temize çekerken kendi kendime, ölüler, kısa ve uzun öyküleri ile öleli çok olmuştur, diyordum. Kızgınlıklar, sitemler ve kırgınlıkların tümü anlamlarını yitirmişler ve bir zirveye ve zamanın akışı ile yükselip alçalan bir “yere” varmanın amansız mücadelesinin sadece gölgesi kalmıştır. Ve çoğu zaman, kendi deyişi ile sadece “ses” kalır. Belki de “ağustos böceklerinin sesini” rüyalarımda duymuştum. Bilemiyorum.

Aydın Ağdaşlu, Şubat 1994 /Defter

Birinci Mektup

Babacığım, size mektup yazmayalı çok oldu. Yani yazdım da göndermedim. Şimdi masamın üzerinde, her ikisinin de üstüne sizin adresinizi yazmış olduğum iki zarf duruyor. Ama hep mektupları değiştirmem gerektiğini düşünüyorum, bu yüzden de öylece masamda kalakalıyorlar. Size ne yazmam gerektiğini bilmiyorum. Ben iyiyim. Her zamanki gibi, insan ne kadar daha az umarsa yaşamında bir o kadar daha rahattır. Şimdi, ben kendimi yaşamdan pek bir şey ummamâya alıştırmaktayım. Hep, ne ise yine iyidir diyorum. Birçokları benim olduğum kadar bile mutlu değiller ve böylece daha az düşünüp daha çok yaşıyorum. Emir (Furuğ’un kardeşi) de fena değil. Biz genellikle gündüzleri görüşüyoruz ve her zamanki gibi konuşmaları mız, Tahran, çocuklar ve Anne-Baba üzerine ve bu bizim günlerce üzerinde bıkmadan konuşabileceğimiz bir konu. Biz, beraber olduğumuzda, bu anne babayı ve onları ne denli sevdiğimizi anlıyor, onların bizim hayatımızda olmalarını çok istiyor ve onların sevgilerini duyuyoruz. Ben yazın başlarında İran’a dönmeği tasarlıyordum, ancak Emir aynı fikirde değil, burada onun yanında kalmamı ve onunla birlikte dönmemi istiyor. Daha tam karara varmış değilim. Kami’yi (şimdi 43 yaşında olan, Furuğ’un Pervi Şahpur’dan olan oğlu) çok özlüyorum, ama diğer yandan moralimin daha iyi olmadığı fikrindeyim ve şimdilik yeterince güçlü ve normal değilim. Oraya dönersem yine aynı cehennem azabı yaşam başlayacak ve bazı şeylerin yükünü taşıyamayacağımdan korkuyorum. Benim eğitim ve iş durumum hakkında sormuştunuz. Siz benim yaşamdaki gayemin ne olduğunu biliyorsunuz. Belki biraz aptalca olabilir, fakat ben sadece burada memnun ve mutluyum. Ben büyük bir şair olmak istiyorum. Benim hiçbir zaman bundan başka bir uğraşım yoktu, yani kendimi bildim bileli şiiri sevdiğimi anlamıştım. Ne yapıyorsam kendi düşünce ve bilgi sınırlarımı genişletmek içindir. Hiç bir zaman diploma ve lisans almak için ders okumuyorum, niyetim bilgimi artırmakla sevdiğim işi, yani şiiri sürdürmek ve başarılı olmaktır. İtalya’da bulunduğum yedi ay zarfında İtalyanca’yı iyi öğrendim. İtalyanca’dan iki şiir kitabı çevirdim ve şimdi Emir’in yardımı ile Almanca bir kitabı çevirmekteyim. Birini çevirip basılması için Tahran’a gönderdim, ki bu da bana bir gelir sağlar. Avrupa’da bulunduğum on ay içinde yayınlatmak istediğim bir şiir kitabı yazdım. Şiir benim tanrımdır, işte ben şiiri bu denli seviyorum. Gecem gündüzüm bunu düşünmekle geçiyor, kimsenin söylemediği yeni bir şiir, güzel bir şiir söyleyeyim diye. Kendimle baş başa olmadığım ve şiiri düşünmediğim günüm, anlamsız ve hiç sayılır. Belki şiir görünüşte beni mutlu kılamaz, ancak ben mutluluğu kendim için başka türlü yorumluyorum. Mutluluk benim için… güzel elbise, iyi yaşam ve iyi yemek değil. Benim ruhum memnun olduğu zaman mutluluk duyuyorum ve şiir benim ruhumu memnun ediyor. Şayet, insanların elde etmek için çırpındıkları bu güzellikleri bana verseler ve karşılığında şiir söyleme yeteneğini benden alsalar, intihar ederim. Siz benden vazgeçin, siz bırakın ben sizce mutsuz ve aylak olayım, ancak ben hiçbir zaman yaşamımdan yakınmayacağım. Tanrı ve çocuğumun ölümü üstüne yemin ederim ki ben sizi çok seviyorum. Sizi düşünmek gözlerimi yaşartıyor. Kimi zaman düşünüyorum ve düşündüm, neden Tanrı beni böyle yarattı ve neden şiir adlı şeytanı içimde canlandırdı diye; bunun içindir ki ben sizi memnun edemiyorum ve hiçbir zaman sizin sevginizi alamıyorum, ama bu benim suçum değil. Benim, milyonlarca insanın kabullendikleri yaşam gibi sıradan bir yaşamı kabullenecek gücüm yok. Evlenmek niyetinde değilim. Ben yaşamım boyu hep ilerleyeyim ve toplumda seçkin bir kadın olayım istiyorum ve sizin, benim dediklerimi kabul etmeyeceğinizi sanmıyorum. Bana mektup yazın. Ben size iyi şeyler almak istiyorum, ancak sizin ne sevdiğinizi bilemiyorum. Birazcık param var, onunla ilk kez babacığım için küçücük bir hediye almak istiyorum, ama siz bana neyi sevdiğinizi yazın. Sizi öpüyorum. Furuğ Ferruhzad.

ikinci Mektup

Çarşamba, 2 Ocak

Sayın babacığım, umarım iyisinizdir. Muhakkak size (Siz saygı ile babaya hitaben söylenmekte) uzun bir süredir mektup yazamadığım için incinmiş ve sizi sevmediğimi düşünmüşsünüzdür, ama bu doğru değil. Ben hep size mektup yazıp, sizinle dertleşmek istiyordum. Ama ne zaman mektup yazmağa niyetlensem, kendi kendime soruyorum ne yazayım, sizinle benim aramda oluşan bu arayı ne ile kapatabilirim diye. Ben iyiyim, sağlığım yerinde, siz nasılsınız, ne yapıyorsunuz diye yazmayı sevmiyordum. Tüm yaşamımı, duygulanım, açılanını ve mutsuzluklarımı size yazmak istiyordum, yazamıyordum ve hâlâ da yazamıyorum, bizim düşünce yapılanınızın temelleri, tüm koşullan ile farklı olan iki değişik zaman ve toplumda olduğundan, nasıl aramızda uyuşup anlaşma havası yaratabiliriz ki? Söyleyeceklerimin hepsini söyleyecek olsam, bir kitap yazmam gerekir ve sözlerimin sizi üzeceğinden korkuyorum, size hoş gelmemesinden. Ancak, bu sözler içimde durduğu sürece ben de memnun ve rahat olmayacağım. Ve sizi gördüğümde kendim olmak istiyorum, gülmeyen, konuşmayan, bir köşeye sinip çöken biri değil. Benim büyük derdim sizin beni tanımamış olmanızdır, hiçbir zaman da tanımak istemediniz ve belki de hâlâ siz benim hakkımda düşündüğünüzde, beni uçan, ve aşk romanları ve Tahran Müsavvar dergisinin öykülerinden kafasında aptalca düşünceler oluşan bir kadın olarak biliyorsunuz. Keşke öyle olsaydım ve mutlu olabilseydim, işte o zaman dünya küçücük bir odacık olurdu ve ben, dans meclislerine gitmekle, güzel ve şık elbiseler giymekle, komşu kadınlarla çene çalmakla, kaynana ile dalaşmakla, kısacası pis ve anlamsız binlerce işle yetinirdim ve daha büyük ve daha güzel bir dünyayı tanımazdım, bir ipekböceği gibi kendi kozamın sınırlı ve karanlık dünyasında kıvranır büyürdüm ve hayatım sona ererdi. Fakat ben böyle yaşayamazdım. Kendimi bildiğim andan beri, benim başkaldırım ve isyanım bu aptalca görünüş yüzünden başlamıştır. Ben büyük olmak istiyordum ve istiyorum. Ben, bir gün doğup bir gün de bu dünyadan çekip giden ve artlarında herhangi bir iz bırakmayan yüzbinlerce insan gibi yaşayamam. Bende bu duygu var, fakat şimdiye kadar yaptıklarımın tümü doğrudur ve kimse buna itiraz edemez demiyorum. Hayır, yaşamım boyunca birçok hatalar yaptığımı kendim de biliyorum. Ama kim tüm yaşamı boyunca yaptıklarının, düşündüklerinin ve davrandıklarının doğru olduğunu söyleyebilir? Şairin dediği gibi: Bu dünyada yaşam iki olmalı / biri deneyim kazanmak / diğeri deneyimleri kullanmak için. Ben kötü bir kız değilim ve asla ailemin utancına neden olmak istemedim. Şayet ben bu yola adım atmışsam, ailemin benimle gurur duyması içindi, hâlâ da öyle ve eminim bir gün gayeme ulaşacağım. Ancak hiçbir zaman ve hiçbir yerde rahat edemediysem, sözlerimi söylemek için hiçbir zaman ağzımı açamadıysam, kendimi size ve başkalarına tanıtamadıysam ne yapabilirdim? Anımsıyorum da, ben evde felsefe kitapları okuduğumda ve edebiyat fakültesi felsefe hocası ile oturup saatlerce Doğu felsefesi üzerine tartıştığımda, siz benim hakkımda fikir yürütürdünüz; ben aptal bir kızmışım ve saçma sapan dergileri okuduğumdan kafam bozulmuşmuş, işte o zamanlar ezilirdim, evde bu denli yabancı olduğumdan gözlerim dolardı, sesimi kesip susmağa ve kimse ile uğraşmamağa çalışırdım veya buna benzer binlerce başka olay ki kendi başına belki o denli önemli değildirler, fakat her biri bir insanı yıkıp dağıtmak için yeterlidir. Konuşmak istersem çok şeyleri anlatmalıyım. İlkin de sizden başlamalıyım, sevgisi ile bizi kendine doğru çekebilecek ve bize yol gösterebilecek biri. Ancak O, sertliği ile bizi korkutuyordu, bu ise bizim kendimize sığınmamıza, küçücük beyinlerimizle yaşamın büyük sorunlarını çözmeğe çalışmamıza neden oluyor, çok defa da hata yapmamıza yol açıyordu. Anımsıyorum, arada bir bize öğüt vermek isterdiniz, fakat siz konuşmaya gereksinim duyduğunuz zaman, biz dinlemeğe hazır olmazdık. Koşulların ve ondan daha önemli olan bizim moralimizin sizin öğütlerinizi anlayıp kabul edebilmek için elverişli olup olmadığına bakmazdınız. Birini yataktan, diğerini yemek masasından kaldırır, okumaya dalmış bir üçüncüsünü çağırır ve pat diye öğütlere başlardınız, her zaman çatık kaşlar ve öne eğilmiş bir kafa ile. Sanki siz korkardınız, bizim gözlerimize bakar ve bize gülümserseniz biz sizin sevginizi ve duygularınızın inceliğini anlarız da bu sizin için çok kötü olur diye, sonraları bizi artık sizden korkmaya, size uymaya mecbur edemezsiniz diye. Sizin söylediklerinizi ciddiye aldığımı hiç anımsamıyorum. Siz bize hararetli hararetli öğüt yağdırırken, eminim diğer çocukların da kafaları benimkisi gibi başka şeylere takılırdı ve ertesi gün uyandığımda sizin öğütlerinizin tümünü unutmuş olurdum; veya tam tersine, benim ruhumun bir hatadan dolayı pişmanlık ve suçluluk duygusu ile titrediği zamanlar size gelip ne yaptığımı söylemek ve sizden öğüt almak istediğimde, her zamanki gibi korkar ve sizinle bir yabancı olduğumuz duygusuna kapılırdım. Neden böyle olmalı? Siz ki bu kadar çok psikoloji kitapları okurdunuz, bunların nedenlerini bilmeliydiniz. Ne zaman geçmiş yaşantımı, sizin evinizde geçirdiğim son bir yılı hatırlasam ödüm kopar. Bir hırsız gibi, iyisi ve kötüsü ile her şeyim gizlice. Neden beni adam yerine koymuyor ve neden evden kaçmaya zorluyordunuz, ben bir uyurgezer gibi nerede olduğumu, ne yaptığımı ve kiminle konuştuğumu bilmez hale geleyim diye mi? Neden arkadaşlarımı eve getirmekten ve iyi mi kötü mü oldukları konusunda beni ikaz edip bana yardım edesiniz diye sizinle tanıştırmaktan çekinirdim? Ama şimdi neden buraya geldim, ve neden açlık, avarelik, binbir sıkıntıya katlanıyorum? Aslında ben evi seviyorum. Sabahtan akşama caddelerde aylak aylak dolaşmak ve her önüme gelenle konuşmanın verdiği ruhsal sıkıntıya katlanmak istemiyordum. Sırf evde yabancı olduğum için, kendimi tanıtamadığım ve rahat olamadığım için, kalkıp buraya geldim. Özgürüm, bana vermekten korktuğunuz işte bu özgürlüktü ve ben sizden gizli olarak onu elde etmek istiyordum, bu nedenle de hatalar yapıyordum. Halbuki bu özgürlüğü elde etmemde bana yardımcı olmalıydınız, doğru olan buydu. Şimdi buradayım. Ama kim benim bir gece olsun dışarıda yattığımı söyleyebilir? Hayır kimse. Ben sabahtan akşama odamdayım ve kendi işimle uğraşıyorum, dışarı çıkmayı da pek sevmiyorum… Masası başında oturup okuyan, şiir yazan ve düşünen bir kadınım. Neden? Çünkü kendime ait olduğumu biliyorum. Artık kimsenin nefret ve aşağılama dolu gözleri üzerimde değil. Artık kimse bana bunu yap veya bunu yapma demiyor. Kimse beni kafasız bir çocuk olarak görmüyor. Ve ben kendim için, kendi benliğim ve varlığım için sorumluluk duyuyorum, bundan sonra yapabileceğim hatalar için kendimi affetmem. Halbuki, kendi kendime geçmiş hakkında düşündüğümde, asla kendimi suçlu hissetmiyorum, başkalarını benim hatalarımın nedeni olarak görüyorum. Ne yazık ki herşeyi söyleyemiyorum. Şayet bana izin verseydiniz ve incinmeyeceğinize dair söz verseydiniz, söyleyecek çok sözüm vardı. Yaşantımı başından ele almak, her anını size açıklamak ve düşüncelerimi yazmak isterdim. Ben, hayatım hakkında çok düşündüm, sizin hakkınızda da bizi eğitme ve düşünce biçiminiz hakkında da. Ama şimdi ne yapabilirim? İncinmeyeceğinizi bilsem, hep böyle suskun dudaklar ve sevginizi dileyen gözlerle size bakayım daha iyi ve kalbim dopdolu durakalsın ve laflarımız merhaba, nasılsınızdan öteye geçmesin. Ancak şu kadarını bilin ki ben de diğer çocuklar gibi sizi seviyorum ve sizi rahatsız edecek bir iş yapmak istemiyorum. Biliyorum ki anne babaların çocuklarını sevmemeleri olası değil. Belki de benim sizi sevdiğimden daha çok seviyorsunuz beni. Ben, Kami’yi düşündüğümde üzüntüden bağırasım ve hüngür hüngür ağlayasım geliyor. Fakat anlayış olmadığı sürece her ikimiz de hatalar yapacağız. Münih’e geleli 10 gün olmuş. Dün gece Emir ile sizin hakkınızda çok konuştuk. Uyumaya giderken artık mektup yazamadan edemeyeceğimi anladım. Kendi kendime, iki satırcık da olsa yazacağım dedim. Şu kadarcık da bana yeterli. Size bütün düşüncelerimi yazacağıma dair Emir’e söz verdim. Ama yapamıyorum, ne kadar bahtsızım, yapamıyorum. Ancak istiyorum ki benim kötü bir kız olmadığımı ve sizi sevdiğimi bilesiniz. Sizin durumunuzdan hep haberim olmuştur, ben arkadaşlık ve sevgi gösterisi yapacak biri değilim, neyim varsa kalbimdedir. Ayda bir miktar para gönderdiğiniz için çok teşekkür ediyorum. Ne yapabilirdim ki, hayat koşullarım çok zordu. Ama bir iki aya kalmaz burada bana bir iş verirler ve artık bu paraya gereksinimim kalmaz. Tahran’a geldiği mdç paralı olacağım ve size olan borcumu öderim. Mektubumu yanıtlarsanız sevinirim, çünkü şu sıralar çok acı ve zor günler geçirmekteyim ve mezarında yatan biri gibi yalnızım, bir sürü acı ve azap veren düşünce ve hiç bitmeyecek olan bir hüzünle. Şimdilik sizi memnun edemiyorum, belki bir gün gelir siz de bana hak verirsiniz ve bana küsmezsiniz, benimle de diğer çocuklarla olduğunuz gibi sevecen olursunuz. Uzaktan sizi öpüyorum. .

SEÇME ŞİİRLERİ

Papatya Kütüphanesi

” Dünya ne ki sevgilim

benim sana yaptığım kubbe yanında?

düşsün, olsun, bırak

içinde yıldızlar patlıyor,

kolaydır inanmak kadar inanmamak da.

Furuğ FERRUHZAD

Kızılgül

kızıl gül

kızıl gül

kızıl gül

o beni kızıl gül bahçesine götürdü

ve ıstıraplı saçlarıma kızıl gül taktı karanlıkta

ve sonunda

kızıl gül yaprağı üstünde benimle yattı

ey felçli güvercinler

ey adetten kesilmiş deneyimsiz ağaçlar, ey kör

pencereler

yüreğimin altında ve derinliğinde uyluklarımın, şimdi

kızıl bir gül sürgün vermekte

kızıl gül

kızıl

bir bayrak gibi

ayaklanmada

ah, ben gebeyim, gebeyim, gebe

Yeniden Doğuş

-İbrahim Golestan’a-

tüm varlığım benim, karanlık bir ayettir

seni, kendinde tekrarlayarak

çiçeklenmenin ve yeşermenin sonsuz seherine götürecek.

ben bu ayette seni ah çektim, ah

ben bu ayette seni

ağaca ve suya ve ateşe aşıladım!

yaşam belki

uzun bir caddedir, her gün filesiyle bir kadının geçtiği,

yaşam belki

bir urgandır, bir adamın daldan kendini astığı,

yaşam belki okuldan dönen bir çocuktur,

yaşam belki, iki sevişme arası rehavetinde yakılan bir sigaradır,

ya da birinin şaşkınca yoldan geçişi,

şapkasını kaldırarak,

başka bir yoldan geçene anlamsız gülümsemeyle ‘günaydın’ diyen.

yaşam belki de o tıkalı andır,

benim bakışımın senin buğulu gözlerinde kendini paramparça yıktığı

ve bir duyumsama var bunda

benim ay ve karanlığın algısıyla birleştireceğim.

yalnızlık boyutlarındaki bir odada,

aşk boyutlarındaki yüreğim,

kendi mutluluğunun sade bahanelerini seyreder,

saksıda çiçeklerin güzelim yok oluşunu

ve senin bahçemize diktiğin fidanı

ve bir pencere boyutlarında öten

kanarya ötüşlerini.

ah..

budur benim payıma düşen,

budur benim payıma düşen,

benim payıma düşen,

bir perde asılmasının benden aldığı gökyüzüdür,

benim payıma düşen, terk edilmiş merdivenlerden inmektir

ve ulaşmaktır bir şeylere çürüyüşte ve gurbette,

benim payıma düşen anılar bahçesinde hüzünlü gezintidir.

ve ‘ellerini

seviyorum’ diyen

sesin hüznünde ölmektir..

ellerimi bahçeye dikiyorum,

yeşereceğim, biliyorum, biliyorum, biliyorum

ve kırlangıçlar mürekkepli parmaklarımın çukurunda

yumurtlayacaklardır..

küpeler takacağım kulaklarıma

ikiz iki kızıl kirazdan

ve tırnaklarımı papatya çiçekyaprağıyla süsleyeceğim.

bir sokak var orada,

aynı karışık saçları, ince boyunları ve sıska bacaklarıyla

küçük bir kızın masum gülüşlerini düşünüyorlar

bir gece

rüzgarın alıp götürdüğü.

bir sokak var benim yüreğimin

çocukluk mahallesinden çaldığı,

zaman çizgisinde bir oylumun yolculuğu

ve bir oylumla gebe bırakmak zamanın kuru çizgisini

bilinçli bir imgenin oylumu

aynanın konukluğundan dönen.

ve böylecedir,

birisi ölür

ve birisi yaşar.

hiçbir avcı,

çukura dökülen hor bir arkta inci avlamayacaktır.

ben hüzünlü küçük bir periyi biliyorum

okyanusta yaşayan

ve yüreğini tahta bir kavalda

usul usul çalan

küçük hüzünlü bir peri

geceleri bir öpücükle ölen

ve sabahları bir öpücükle yeniden doğacak olan..

Furuğ Ferruhzad (1935 – 1968)

Çeviri: Haşim Hüsrevşahi

Tutsak

seni istiyorum ve biliyorum

asla koynuma almayacağım

sen o aydın ve pırıl, pırıl gökyüzüsün

ben bu kafeste bir tutsağım

kara ve soğuk parmaklıklar ardından

gözlerim hasretle bakıyor yüzüne doğru

bir elin uzanışını düşlüyorum,

ansızın ben de uçayım sana doğru

boş bir anda düşlüyorum

bu sessiz hapishaneden uçmayı

gülerek gardiyan adamın gözüne

yanında yaşama yeniden başlamayı

düşlüyorum ancak bilirim asla

bu kafesten kurtulmaya gücüm kalmamış

gardiyan adam istese bile

kanatlanıp uçmaya soluğum kalmamış

parmaklıklar ardında her sabah

bir çocuğun bakışı güler bana doğru

sevinç şarkılarına başladığımda

dudağında öpücükle gelir bana doğru

şayet bir gün, ey gökyüzü

kanatlanırsam bu sessiz evden

ağlayan çocuğa nasıl söylerim

tutsak bir kuşum vazgeç benden

bir mumum, canımın alazıyla

harabeleri aydınlatırım

sönüklüğü seçersem eğer

bir yuvayı yıkıp dağıtırım

Çeviren: Haşim Hüsrevşahi

Yeniden Doğuş’tan

Gece Görüşmesi

Ve o şaşırtıcı yüz

Konuştu benimle pencerenin öbür yanından ve dedi ki:

«Hak, açıp gözünü görenindir

Ben ürkütücüyüm yitme yitme duygusu gibi

Ama gene de tanrım,

Nasıl korkulur benden?

Şişli çatıları üstünde gökyüzünün

Hafif ve başıboş dolaşan

Bir uçurtmadan başka

Hiç bir şey olmayan benden?

Aşkımı, isteğimi, nefret ve acılarımı

Gece ayrılığında mezarların

Kemirmiştir adı ölüm olan bir fare…’

Ve o şaşırtıcı yüz

İnce, uzun ve çok zayıf

Akan çizgileri esen rüzgarla

Her an silinen ya da değişen

Ve yumuşak ve uzun saçları

Kapılarak gecenin görünmez dalgalarına

Serilen karanlığın ovalarına

Deniz dibi bitkileri gibi

Aktı pencerenin öbür yanında

Ve bağırdı:

“İnanın ne olur bana!

Diri değilim ben!”

Saydam çizgilerin ardında hala

Görüyordum karanlığın koyulaşmasını ve gümüş cam

kozalaklarını

Ama o

Salmıyordu her şeyin üstünde ve sonsuz yüreği

Ulaşıyordu doruklara

Sanki yeşil duygusuydu ağaçların

Ve sonsuza dek sürüyordu gözleri

“Haklısınız

Hiç aynaya bakmadım ben

Ölümümden sonra

Öylesine ölüyüm ki artık hiç bir şey

Kanıtlayamaz

Benim ölümümü

Ah!

Duydun mu kuytu köşelerinde bahçenin

Geceye sığınıp ayışığına koşan

Ağustos böceğinin sesini?

Belki de tüm yıldızlar

Yitik bir gökyüzüne göçüp gitmişler

Ve kent, nasıl işsizdi kent

Bütün bir yol boyu

Kimseyle karşılaşmadım

Rengi uçuk heykeller

Tutun ve toz kokan

Bir kaç copçu

Ve yorgun, uykulu bekçilerden başka kimseyle

Yazık

Olmuşum ben

Ve sanki aynı boşuna gecenin devamıdır

Gece…”

Sustu

Ve ağlama duygusu ve acı ve kederle doldurdu

Gözlerinin uçsuz bucaksız alanını

“Hiç düşündünüz mü

Yaşamın kederli maskesinin gölgesi altında

Yüzlerini gizleyen

Sizler

Bu üzücü gerçeği?

Bugün yaşayanların

Bir başka dirinin posasından başka, bir şey olmadığını?

Sanki ilk gülüşünde

Yaşlanıp gitmiştir bir çocuk

Ve nasıl güvenebilir şimdi bu yürek

-Bu asıl sözleri değiştirilmiş,

-Bu bozulmuş mezar yazıtı

-Bu taşa kesmiş saygınlığına

Kendisinin?

Belki de var olma alışkanlığı

Ve yatıştırıcılar

Çoktan tüketmiştir insanın

Saf ve yalın iskeletini

Belkide işsiz bir adaya

Alıp götürmüşlerdir

Ruhlarımızı

Belki de düşte görmüşümdür ben ağustos böceğinin sesini

Belki de rüzgarlı süvarilerdir

Bu tahtadan mızraklara yaslanmış

Bekleyip duran sabırlı yayalar

Ve o yüce düşünceli bilgeler olmalı

Bu zayıf, beli bükülmüş afyon düşkünleri

Doğru olmalı doğru olmalı kimse

Beklemiyor artık bir başlangıcı

Ve yüreği aşkla dolu genç kızlar

Uzun iğneleriyle nakışlarının

Delmişler çabuk kanan gözlerini

Şimdi duyulan sabah uykularının derinliklerinde

Yankımasıdır Karga seslerinin

Ve kendilerine geliyor aynalar

Tek tek ve yapayalnız biçimler

Teslim oluyorlar şimdi

Uyanışın dalgın saatlerine

Ve gizli saldırısına karanlık karabasanların

Yazık

Tüm anılarımla biriikte ben

Kanlı masallar söyleyen, kan’dan

Hiç böylesine küçülmüc yaşamayan gururdan

Fırsatımın sonunda bekliyorum

Ve kulak veriyorum: Hiç ses yok

Ve çok derinden bakıyorum: Kıpırdamıyor bir yaprak bile

Ve temizliğin

Ta kendisi olan adım

Tozuna bile dokunamıyor şimdi

Mezarların…”

Titredi

Ve birden döküldü iki yana

Ve uzun iç çekişler gibi uzandı bana

Yarıklardan çıkarak

Yalvaran elleri

“Çok soğuk

Çizgilerimi kesiyor rüzgar

Düşünüyorum bir tek insan var mı şimdi

Yıkılmış yüzüyle

Tanışmaktan

Korkmayan?

Zamanı değil mi artık

Açılsın bu pencere, açık açık açık

Yağsın gökyüzü oradan

Kendi kimliğinin ölüm namazını

Kilsin insan inleyerek? “

Belki de bir kuş sesiydi o yankılanan

Ya da rüzgar, ağaç dalları arasından

Ya da ben bir üzüntü ve utanç dalgası gibi

Çıkmazlarından yüreğimin

Yükselen ben

Gördüm birden o iki el

iki acı sitem

Benim ellerime doğru uzanan

Yalancı tan ışığının aydınlığında

Yokoldu.

Ve bağırdı bir ses

Soğuk ufuklardan:

“Hoşça kal! “

Bahçenin Fethi

Başımızın

Üstünden uçan

Ve giren serseri bir bulutun karışık düşüncelerine

Ve sesi kisa bir mızrak gibi geçen, ufku baştanbaşa

O karga

Kente götürecek bizim haberimizi

Herkes biliyor

Herkes biliyor

Sen ve ben o soğuk asık yüzlü delikten

Bahçeyi gördük

Ve kopardık elmayı

0 oynaşan ve uzak daldan

Herkes korkuyor

Herkes korkuyor ama sen ve ben

Ulaştık ışığa, suya, aynaya

Ve korkmadık

Ne pamuk ipliğiyle birleşmesi iki adın, söylemek istedigim

Ne de bir buluşma yıpranmış bir defterin sayfalarında

Benim mutlu saçlarımdır söz konusu olan

Senin yanık kırmızı şakayık öpüşlerini taşıyan saçlarım

Ve içtenliği tenimizin

Çıplaklığımızın parıltısı

Balık pulları gibi

Söz konusu olan gümüş rengi türküsüdür yaşamın

Tan ağarırken kaynaktan fışkıran

Biz o yeşil ve akan ormanda

Bir gece yaban tavşanlarından sorduk

Ve kaygılı, soğukkanlı denizde

Incilerle dolu istiridyelerden

Ve o tuhaf ve fatih dağda

Genç kartallardan sorduk

Ne yapmalıyız?

Herkes biliyor

Sessiz ve soğuk uykusuna ulaştık biz simurgların

Gerçeği bahçede bulduk

Bilinmez bir çiçeğin utangaç bakışında

Sınırsız bir anda bulduk ölümsüzlüğü

Iki güneş birbirine bakıp dururken

Söylemek istediğim korkak fısıltılar değil karanlıkta

Gündüzdür söz konusu olan ve ardına kadar açık pencere

Ve tertemiz hava

Ve bir ocak tüm yararsız şeylerin yanıp gittiği

Ve apayrı bir ekinin tohumlarını taşıyan tarla

Ve doğum ve gelişme ve gurur

Bizim seven ellerimizdir söz konusu olan

Bir köprü kuran kokular, ışıklar ve esintilerle

Gecenin üstünde

Çimenliğe gel

Kıyısız çimenliğe ve çağır beni

Ibrişim çiçekleri usulca nefes alırken

Çağır bir ceylan eşini çağırır gibi

Perdeler bir gizli acıyla dolu

Ve toprağa bakıyorlar

Masum güvercinler

Kendi beyaz burçlarının tepelerinden

Yeniden Merhaba Diyeceğim Güneşe

Yeniden merhaba diyeceğim güneşe

Gövdemde akan nehirlere

Bulutlar gibi uzayıp giden düşünceme

Benimle birlikte kuru mevsimlerden gecen

Bahçemdeki ağaçların hüzünlü büyümesine

Gecenin kokusunu hediye eden kargalara

Yaşlılık biçimim olan ve aynada yaşayan anneme

Tekrarlanan şehvetimle döllenen yeryüzüne

Yeniden merhaba diyeceğim

Geliyorum, geliyorum, geliyorum,

Saçlarımla: Yeraltı kokularının devamı

Gözlerimle: Karanlık tecrübesiyle

Duvarların ötesinden kopardım dallarımla,

Geliyorum, geliyorum, geliyorum,

Ve aşkla dolu avluda bekleyen kıza

Yeniden merhaba diyeceğim.

Pencere

Bir pencere, bakmaya

Bir pencere, duymaya

Bir pencere, yeryüzünün yüreğine ulaşan tıpkı bir kuyu gibi

Tekrarlanan mavi şefkatin enginlerine açılan.

Yalnızlığın küçücük ellerini

Cömert yıldızların verdiği gece bahşişi kokularıyla

Dolduran bir pencere

Belki de konuk etmek için güneşi şamdan çiçeklerinin gurbetine

Bir pencere, yeter bana

Oyuncak bebeklerin ülkesinden geliyorum ben

Bir resimli kitap bahçesinde

Kâğıt ağaçların gölgesi altından

Toprak yollarında geçip giden

Kurum mevsiminden, kısır aşk ve dostluk deneylerinin

Sıralarında veremli okulların

Alfabelerin soluk harflerinin büyüdüğü yıllardan

Ve karatahtaya taş sözcüğünü yazar yazmaz çocuklar

Ulu ağaçlardan sığırcıkların çığlık çığlığa kanat çırparak

Uçup gittikleri

O andan

Etobur bitkilerin köklerinden geliyorum ben

Ve hâlâ başım

Dopdolu

Bir deftere toplu iğnelerle

Çakılan

O kelebeğin yabancı sesiyle

Asılınca güvenim adaletin koptu kopacak ipiyle

Ve bütün kentte

Parıldayan ışıklarımın yüreğini parça parça edince onlar

Koyu renk mendiliyle yasanın, bağladıklarında

Aşkımın çocuksu gözlerini

Ve isteğimin acı şakaklarından

Fışkırdığında kan

Yaşamım artık

Hiçbir şey olmadığında, hiçbir şey olmadığında duvar saatinin

tiktaklarından başka

Anladım birden yolum yok yolum yok yolum yok

Çılgınca sevmekten başka

Bir pencere yeter bana bir tek pencere

Bilince ve bakışa ve suskunluğa

İşte öylesine boy atmış ki ceviz fidanı

Anlatabilir artık genç yapraklarına tüm bir duvarı

Ve sor aynadan

Adını kurtarıcının

Ve işte senden daha yalnız değil mi

Ayaklarının altında titreyen yeryüzü?

Yıkıntı elçiliğini, peygamberler

Kendileriyle birlikte getirmediler mi çağımıza?

Ve yankıları değil mi o kutsal metinlerin

Bu patlamalar art arda

Bu zehirli bulutlar?

Ey dost, ey kardeş, ey herkes!

Yazın tarihini gül soykırımının

Aya vardığınızda!

Düşler

Ne kadar safsalar o yükseklikten düşer ölürler

Şimdi dört yapraklı bir yoncayı kokluyorum ben

Eski düşüncelerin gömütünde boy atmış yonca

Ve soruyorum saflığın ve bekleyişin kefeninde toprak olan o kadın

gençliğim miydi benim?

Çıkabilecek miyim yeniden o merak merdivenlerinden?

Merhaba diyebilecek miyim o iyi Tanrı’ya çatılarda dolaşan?

Seziyorum zaman geçip gitti artık

Seziyorum an, tarihin yapraklarından benim payıma düşendir

Seziyorum aldatıcı bir aralıktır bu masa saçlarımla o garip ve kederli

adamın elleri arasında

Bir şey söyle bana

Teninin tüm sevgisini sana bağışlayan insan

Ne istiyor diri kalma duygusundan başka?

Bir şey söyle bana

Kıyısındayım pencerenin

Ve güneşle bağlantıda…

Çev: Onat Kutlar – Celal Hosrovşahi

Cuma

sessiz Cuma

terk edilmiş Cuma

eski sokaklara benzer hüzünlü Cuma

hastalıklı tembel Cuma

sünen sinsi esnemeler Cuması

bekleyişsiz Cuma

teslim olmanın Cuması

boş ev

sıkıntılı ev

gençliğin baskınına kapalı ev

karanlık ev ve güneşin hayali ev

yalnızlık, fal ve kuşku evi

perde, kitap, dolap ve resimler evi

ah ne denli dingin ve gururla geçiyordu

garip bir su akıntısı gibi

bu terk edilmiş sessiz Cumalarda

bu sıkıntılı evlerde

benim yaşamım

aaah ne denli dingin ve gururla geçiyordu…

Çev: Haşim Hüsrevşahi

Ayın Yalnızlığı

Karanlık boyunca

Cırcırböcekleri bağırdı:

“ay, ah büyük ay…”

Karanlık boyunca

Şehvetli bir ahın yükseldiği

Dallar, o uzun elleriyle

Ve teslim olmuş esinti

Gizli ve bilinmeyen tanrıların emirlerine

Ve saklı bin bir nefes, toprağın gizli yaşamında

Ve o ışığın gezgin çemberinde, ateşböceği

Tahta tavanda tıkırtı

Perdede gece

Gölde kurbağalar

Hep beraber

Hep beraber, bir avaz

Tan ağarıncaya kadar bağırdı:

“Ay, ah büyük ay…”

Karanlık boyunca

Ay ay ışığında ışıdı

Ay

Kendi gecesinin yalnız kalbiydi

Altın renkli öfkesinde patlıyordu

Ey İnci Dolu Ülke

fethettim

kaydettirdim kendimi

bir adla bir kimliği süsledim

ve varlığım somutlandı bir numarayla

öyleyse yaşasın 678 sayılı,Tahran’m 5 nolu bölgesinde kayıtlı sakini

her yönden içim rahat artık

anavatanın şefkatli kucağı

gurur dolu geçmişin emziği

medeniyetin ve kültürün ninnisi

ve yasanın çıngırağının şıkırtısı

ah

her yönden içim rahat artık

içime sığmayan sevinçle

pencerenin önüne gittim

ve tozan hayvan pisliklerinin

çöp ve idrar kokularının birbirine karıştırdığı havayı

içime çektim istekle

678 kere

ve 678 borç makbuzuna

678 iş dilekçesine yazdım:

Furuğ Ferruhzad

gül,bülbül ve şiir ülkesinde

yaşamak bir nimettir

hele ki

varlığın,yıllar yıllar sonra kabulleniliyorsa

öyle bir yer ki

perdenin aralığından ilk resmi bakışımla

678 şairi görüyorum

ki bu hokkabazlar,garip dilenci kılıklarıyla

ölçü ve uyak peşindedirler çöplükte

ve ilk resmi ayak sesimden ürküp

birdenbire kara bataklıklardan havalanan

iş olsun diye karga kılığına girmiş,rumuzlu 678 bülbül

uyuşuklukla,aylak aylak gündüzün kıyısına uçuyor

ve aldığım ilk resmi nefese

heybetli plsko fabrikalarının mahsulü

678 kızıl gülün kokusu karışıyor

yaşamak bir nimettir, evet

hızlı kemankeş Şeyh Ebu Palyaço

ve dümbelekzadelerden tanburi,şarkı mırıldanıcısı Şeyhi’n yurdunda

baldır,bacak,göğüs yıldızlarından ağır topların

ve sanat dergilerinin arka sayfalarının şehrinde

”aman bana ne, boş ver ”felsefesi müelliflerinin beşiği

zeka olimpiyatları tahtıveranı,aman!

sesli,görüntülü,taşınabilir neye el atsan

sivri zeka bir aceminin korna sesi geliyor

ve milletin seçkin fikir adamları

ekabir sınıfında arz-ı endam ettiklerinde

göğüslerinde 678 elektirikli ızagara ile

ve iki bileklerinde 678 Navzer saat diziliyke

anlıyorlar ki

güçsüzlüğün nedeni,kesenin boşluğudur, cahillik değil

fethettim evet fethettim

şimdi bu fetih sevinciyle

aynanın önünde,iftiharla,678 veresiye mumu yakıyorum

ve rafa zıplayıp çıkıyorum ve izninizle

hayatın yasal faydaları üzerine

iki çift kelam etmek istiyorum huzurunuzda

hayatımın yüksek binasının ilk kazmasını

coşkulu alkışair eşliğinde

kendi tepeme indiriyorum

ben yaşıyorum evet bir zamanlar yaşayan Zayenderud gibi

ve halkın tekelindeki bütün imkanları kullanacağım ben de

yarından itibaren

milli nimetlerle dolu şehrin sokaklarında

ve telgraf direklerini akan gölgeleri arasında

gezip dolaşabilirim

ve gururla umumi helaların duvarına 678 defa

”yazı yazdım eşkeler gülsün diye”

yazabilirim

yarından itibaren

gayretli bir vatansever gibi

her çarşamba öğleden sonra toplumun

şevk ve heyecanla peşinden gittiği

yüce idealden bir hisseyi

kalbimde ve beynimde taşıyabilirim

o bin riyallik bin hevesperverden

buzdolabı,mobilya,perde masrafı

ya da 678 doğal oyun karşılığı sayılabilecek hisseyi alıp

bir gece 678 vatan evladına bağışlayabilirim

yarından itibaren

Haçik’in dükkanındaki zulada

bir kaç gram birinci kalite halis maldan birkaç nefes çekip

bir kaç kase dalavereli pepsi kola içitikten sonra

ve birkaç ya hak ya hu ve vah vah ve hu hu savurduktan sonra

mütefekkir fazıllar ve münevver faziletliler

ve lay lat lom mektebi müdavimleri arasına resmen katılabilirim

ve 1678 Şems-i tebriz yılı dolaylarında

yoksul tezgahlarda resmen basıma yollanacak olan

hayatımın büyük romanının ilk eskizlerini

678 orjinal,özel Oşno sigara paketinin iki yüzüne yazabilirim

yarından itibaren

kendimi 678 devre için kadife kaplı bir makamda

toplanma ve geleceği garantileme meclisine

ya da hamdü sena meclisine

sarsılmazbir güvenle

konuk edebilirim

zira ben

kültür-sanat-dalkavukluk dergilerinin bütün içeriğini okurum

ve ”doğru yazma”kaidesini bilirim

ben gözlerimi öyle yaratıcı bir kitle içinde açtım ki hayata

ekmekleri yoktu ama ufukalrı açıktı,geniş meydanları vardı

ve şimdiki coğrafya sınırları

kuzeyden yemyeşil Tir Meydanı’na

güneyden kadim İdam Meydanı’na

ve izdihamın bol olduğu yerlerde Tophane Meydanı’na dek ulaşmıştır

ve emniyet asayişin parlak göklerinin sığınağında

sabahtan akşama alçıdan yapılmış 678 güçlü kuvvetli,yapılı

678 melek eşliğinde

-hem de balçıktan yaratılmış melekler-

sükun ve sükut projelerini tebliğ etmekle görevliler.

fethettim evet fethettim

öyleyse yaşasın 678 doğumlu Tahran’ın 5 nolu bölgesinde kayıtlı

sakini

ki azim ve iradesi sayesinde

öyle yüksek makamlara erişmiştir ki

yerden 678 metre yükseklikteki

bir pencere pervazında karar kılmıştır

ve kendini

işte bu pencereden-merdivenlerden değil-

bir çılgın gibi anavatanının kucağına

fırlatma onuruna sahiptir

ve son vasiyeti budur:678 altın kuşağında

Üstad Hazreti Abraham Sahba

bir ağıt yaksın kendi hayatının ağıtı olmak üzere

hassstir uyağında

Akbaba

Tepemde bir akbaba

hırsla ölmemi bekliyor,

ben ise düşünüyorum

nasıl bir tuzak kurayım ki

bana yaklaşsın da

onu vurayım.

Soluk almak için

oturmaya kalksam

işte yıkıldı diye

saldırıyor yüzüme,

onu vurmak için

anlayınca fırsat beklediğimi

hızla dönüyor gökyüzüne.

Kuşaktan kuşağa

onca insanlar öldü

yem olarak, şu ihtiyar akbabaya.

Deneyimlerim sesleniyor ki

bitimindeyiz zamanın

yaklaşan bir sonu var

ya senin, ya ihtiyar akbabanın.

Bu cadı, bu kocamış

leş yiyenin yazgısı, sana bağlı

başaramazsan eğer

sıran geldi demektir

Tepemde bir akbaba

hırsla bekliyor ölmemi

vay eğer

fırsatı ben kaçırırsam.

Dökülüyor suskunluğuna akşamın

ezanın ayak sesleri

kent akşamının hayalinde yanıyor,

altın ormanları düşlerin

ve odamın suskunluğunda

cuma akşamıyla uğraşıyor

ezanın ayak sesleri.

Benim elimde kitap

cuma akşamı sessiz

kopuk kopuk geliyor kulağıma,

ezan

kime söylüyor

ne diyor

kent

uğraşıyor Cuma akşamıyla

ve o garip ses

yalın bir köylü gibi

yitiyor kentin çağıltısında

ben yine

kitap okuyorum.

Çev: Sobhi Babek

Kurulmuş Bebek

Bunlardan önce, ah, evet

Bunlardan önce sessiz kalınabilirdi

Saatler boyunca

Ölülerin bakışı gibi sabit bir bakışla

Dalınıp kalınabilirdi bir sigaranın dumanında

Dalınıp kalınabilirdi bir fincanın şeklinde

Halıdaki renksiz bir çiçekte

Duvardaki belli belirsiz bir çizgide

Kuru el ayalarıyla

Perde bir tarafa çekilebilirdi ve görülebilirdi

Sokaktaki yağmurun hızla yağdığı

Renkli, küçük uçurtmasıyla bir çocuğun

Ayakta durduğu, bir kemerin altında

Eski bir at arabasının boş meydanı

Aceleyle, hayhuylar arasında terk ettiği

Devamlı aynı yerde kalınabilirdi

Perdenin yanında, ama kör, ama sağır

Bağırılabilirdi

Gayet yabancı bir sesle, gayet yabancı bir sesle

“Seni seviyorum”

Güçlü bir adamın kollarında

Güzel ve sağlam bir nesne olunabilirdi

Deriden yapılmış sofra gibi bir vücutla

Sert ve iri göğüslerle

Bir sarhoşun, bir delinin, bir berduşun yatağında

Bir aşkın temizliği kirletilebilirdi

Zekayla aşağılanabilirdi

Hayret verici tüm bulmacalar

Sadece bulmaca çözülebilirdi

Sadece saçma bir cevap bulunarak hoşnut olunabilirdi

Saçma bir cevap, evet, beş veya altı harflik

Bir ömür oturulabilirdi

Öne düşmüş bir başla

Soğuk bir mezarın ayakucunda

Meçhul bir Tanrı görülebilirdi

Zayıf bir inanç birkaç kuruşla bulunabilirdi

Mescidin odaları çürütülebilirdi

“Ziyaretname” okuyan yaşlı adamın yaptığı gibi

Sıfır misali; toplamadaki, çarpmadaki, çıkarmadaki

Sonuç daima aynı olunabilirdi

Gözlerim kahrının kozasında

Yıpranmış bir ayakkabının renksiz tokası sanılabilirdi

Su gibi kendinin derinliklerinde kurutulabilirdi

Bir anın güzelliği, utançla

Şipşak çekilmiş gülünç bir siyah beyaz bir fotoğraf gibi

Sandığın diplerinde saklanabilirdi

Bir günün boş kalmış çerçevesinde

Bir mahkum veya bir mağlubun ya da bir idamlığın resmi asılabilirdi

Posterlerle duvardaki çatlaklar kapatılabilirdi

Daha uyduruk resimler katılabilirdi

Böylece kurulmuş bebekler olunabilirdi

Kendi dünyalarının camdan gözleriyle görebilirlerdi

Bezden bir kutuda

Saman doldurulmuş bir bedenle

Senelerce danteller ve pullarla iç içe uyunabilirdi

Her bir elin anlamsız sıkışıyla

Sebepsiz bağırılabilir ve denebilirdi

“Ah, çok memnun oldum.”

Yeşil Düş

Bütün gün ağladım aynada

Penceremi ağaçların yeşil düşüne

Açmıştı bahar

Gövdem sığmıyordu yalnızlığın kozasına ve

Kokusu kâğıtlardan örülmüş tacımın

Kaplamıştı gökyüzünü baştan başa

O güneşsiz ülkenin

Yapamıyordum artık yapamıyordum

Sokağın sesi bastırıyordu birden ve kuşların sesi

Kayboluşunun sesi paltoluk çocuk kumaşı toplarının

Şamatası çocukların

İplerin ucunda yükselen

Uçurtmaların dansı

Sabun köpükleri gibi

Ve rüzgâr

Sevişmenin en derin ve karanlık anında esmeye başlayan rüzgâr

Zorluyordu

Surlarını güvenimin sessiz kalesinin

Kendi adıyla çağırıyordu yüreğimi çok eski çatlaklardan sızarak

Bütün gün gözlerimi diktim

Gözlerine yaşamın

O korkak ve kaygılı gözlere

Bakışımdan kaçan

Ve yalancılar gibi gizleniveren

Gözkapaklarının tehlikesiz sığınağına

Hangi tepe hangi doruk?

Tümü dolambaçlı yolların

Bir kavuşma noktası ve son

Bulmuyorlar mı o soğuk ve yok edici ağızda?

Ve ne derdiniz bana ey yalın ve aldatıcı sözcükler?

Ne verdiniz tenin ve isteğin kaçışından başka?

Daha da yalancı olmaz mıydı

Başıma koyduğum ve kokular saçan

Kâğıttan yapılmış taçtan daha yalancı

Saçlarıma iliştirdiğim bir çiçek?

Nasıl da tutuldum çölün ruhuna

Ve uzaklaştırdı beni ayın büyüsü sürünün inançlarından

Nasıl büyüdü yüreğimin yarım kalmışlığı

Tamamlayamadı bir türlü hiç olan yarım öbür yarımı

Durdum nasıl ve gördüm kayıyor

Ayaklarımın altındaki toprak

Ve geçmiyor tenimin bomboş bekleyişine

Sıcaklığı tenimin

Hangi tepe hangi doruk?

Koruyun beni ey kaygılı ışıklar

Aydınlık evler

Çamaşırların ıtırlı tütsülerle güneşli çatılarında salındığı

Koruyun beni ey olgun ve saf kadınlar

Parmakları çocuğun zevkten çıldırtıcı kıpırtılarını izleyen tenleri

üstünde

Göğüslerinden süt kokusuyla karışık taze esintiler gelen

Hangi tepe hangi doruk?

Beni koruyun ey ateş dolu ocaklar, uğur boncukları

Karanlık mutfaklardaki türküsü bakır kapların

Yüreği biraz sıkkın mırıltısı dikiş makinalarının

Kavgası sürüp giden süpürgelerle halıların

Koruyun beni ey tutkulu aşklar

Yatağımızı üremenin acı isteği

Cadı suları ve kan damlalarıyla donatıyor

Bütün bir gün boyu bütün bir gün

Terk edilmiş terk edilmiş bir ceset gibi su yüzünde

İlerledim ürkütücü kayalıklara

En derin deniz mağaralarına ve

En etobur balıklara

Durmadan gerildi sırtımın incecik omurgası

Bir ölüm duygusuyla

Yapamıyordum artık yapamıyordum

Yadsıyarak yükseliyordu yoldan ayak seslerim

Daha büyüktü umutsuzluğum sabırdan

Ve geçiyordu bahar o yemyeşil düş

Penceremden

Sesleniyordu yüreğime:

“Bak

Hiçbir zaman ilerlemedin

Battın sen!”

Yeryüzü Ayetleri

O zaman

Güneş soğudu

Ve bereket topraklardan gitti

Ve çöllerde yeşillikler kurudu

Ve balıklar denizlerde kurudu

Ve toprak

Ölülerini kabul etmez oldu artık.

Bütün solgun pencerelerde gece

Belirsiz bir düşünce gibi

Birikiyor durmadan ve taşıyordu

Ve yollar

Sonlarını karanlığa bıraktılar

Kimse aşkı düşünmez oldu.

Kimse düşünmez oldu yengiyi

Kimse

Hiçbir şey düşünmez oldu artık.

Mağaralarında yalnızlığın

Uyumsuzluk doğdu

Afyon ve esrar kokusuyla kan,

Başsız çocuklar doğdu

Gebe kadınlardan.

Koştular mezarlara sığındılar

Beşikler

Utançlarından.

Kötü günler geldi ve karanlık

Yenilince ekmeğe şaşırtan gücü

Tanrı elçiliğinin

Kaçtılar adanmış topraklardan

Aç ve sefil peygamberler.

İnsanın kaybolmuş kuzuları

Çobanın seslenişini duymaz

oldular

Çöllerin cennetinde.

Aynaların gözlerinde sanki

Tersine yansıyordu renkler

Kıpırtılar, davranışlar, görüntüler

Bir şemsiye gibi tutuşuyordu

Başlarında aşağılık soytarıların

Utanmaz yüzlerin orospuların

Tanrının o kutsal ışık çemberi

Bataklıkları alkolün

Ağulu buharlarıyla buruk

Çekti derin köşelerine

Durgun aydınlar yığınını

Kemirdi aç gözlü fareler

Altın yapraklarını kitapların

Eskimiş raflarda, dolaplarda.

Güneş ölmüştü

Güneş ölmüştü ve yarın

Uslarında küçük çocukların

Yitik, belirsiz bir kavramdı.

Defterlerine sıçrayan kapkara

İri bir mürekkep lekesiyle

Anlatıyordu çocuklar

Tuhaflığını bu eskimiş sözcüğün.

Zavallı halk

Yüreği ölgün, bitmiş, dalgın

Huzursuz ağırlığı altında ölü

gövdesinin

Bir yerden bir yere sürünüyordu

Ve önlenmez cinayet isteği

Durmadan büyüyordu ellerinde.

Kimi zaman ufacık bir kıvılcım

Bu cansız ve sessiz topluluğu

Ta içinden dağıtıyordu birden.

İnsanlar saldırarak birbirlerine

Biri karısının boğazını

Kör bir bıçakla kesiyordu

Bir ana birer birer çocuklarını

Tandırın ateşine atıyordu.

Boğulmuş kendi korkularında

Ürkütücü duygusu suçluluğun

Öldürdü öldürdü kör ruhlarını

Ve çocukları.

Ne zaman bir tutsak asılırken

Darağacının yağlı halatı

Korkudan kasılan gözlerini

Sıkarak dışarıya fırlatsa

Onlar dalardı içlerine

Şehvetle titreyen bir düşünceden

Gerilirdi yaşlı, yorgun sinirleri.

Ama her zaman alanın kıyısında

Bu küçük canileri görürdün

Durmuşlar ve dalgın bakıyorlar

Fıskiyelerden suyun durmaksızın akışına.

Ola ki gene de arkasına

Ezilmiş gözlerinin ve donmuş derinlerde

Yarı canlı bir küçük şey karışık,

Kalmıştır.

Güçsüz bir çırpınışla istiyordu

İnanmayı su sesinin doğruluğuna

Ola ki…

Ola ki.. ama ne sonsuz boşluk…

Güneş ölmüştü

Kim bilebilirdi artık

Yüreklerden kaçan o üzgün

güvercinin

İnanç olduğunu…

Ah tutsağın sesi…

Büyüklüğü senin umutsuzluğunun

Işığa bir küçük yol açmayacak mı

Bu uğursuz gecenin bir köşesinden?

Ah tutsağın sesi…

Gecenin soğuk caddelerinde

Pişman değilim

Düşünürken yenilgiyi,o acı yenilgiyi

Çünkü ölüm tepesinin doruğunda

Öptüm yazgımın çarmıhını

Gecenin soğuk caddelerinde

Hep tedirgin ayrılıyor çiftler

Birbirlerinden

Bir tek fısıltı duyuluyor :Hoşça kal ! Hoşça kal !

Gecenin soğuk caddelerinde

Pişman değilim

Zamanın ötesinde akıp gidiyor benim yüreğim

Yaşam yeniden doğuracak onu

Yeniden yaşatacak beni rüzgarın

Göllerinde yüzen haberci gülü

Bak, gene de nasıl dokunabiliyorum

Kalıntısıyla ellerimin karanlık düşlerin dibine

Nasıl bir dövme yapabiliyorum yüreğime kan lekesi gibi

Suçsuz mutluluklarından yaşamın ?

Pişman değilim

Benden konuş ey sevgilim bir başka benle

Gecenin soğuk caddelerinde

Gene aşk dolu gözlerini gördüğün

Benden !

Ve hatırla beni, kederle öperken o

Gözlerinin altındaki çizgileri…

Rüzgar Bizi Götürecek

küçücük gecemde benim, ne yazık

rüzgârın yapraklarla buluşması var

küçücük gecemde benim yıkım korkusu var

dinle

karanlığın esintisini duyuyor musun

bakıyorum elgince ben bu mutluluğa

bağımlısıyım ben kendi umutsuzluğumun

dinle

karanlığın esintisini duyuyor musun

şimdi bir şeyler geçiyor geceden

ay kızıldır ve allak bullak

ve her an yıkılma korkusundaki bu damda

bulutlar sanki, yaslı yığınlar misali

yağış anını bekliyorlar

bir an

ve sonrasında hiç

bu pencerenin arkasında gece titremede

ve yeryüzü giderek durmada

bu pencerenin arkasında bir bilinmez

seni ve beni merak ediyor

ey baştan aşağı yeşil

yakıcı anılar gibi ellerini

bırak benim aşık ellerime

ve dudaklarını

varlığın sıcak duygusunu

benim sevdalı dudaklarımın okşayışına bırak

rüzgâr bizi götürecek

rüzgâr bizi götürecek

İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına

ve bu benim

yalnız bir kadın

soğuk bir mevsimin eşiğinde

yeryüzünün kirlenmiş varlığını anlamanın

başlangıcında

ve gökyüzünün yalın ve hüzünlü umutsuzluğu

ve bu beton ellerin güçsüzlüğü

zaman geçti

zaman geçti ve saat dört kez çaldı

dört kez çaldı

bugün aralık ayının yirmi biridir

ben mevsimlerin gizini biliyorum

ve anların sözlerini anlıyorum

kurtarıcı mezarda uyumuştur

ve toprak, ağırlayan toprak

dinginliğe bir belirtidir

zaman akıp geçti ve saat dört kez çaldı

sokakta rüzgâr esiyor

sokakta rüzgâr esiyor

ve ben çiçeklerin çiftleşmesini düşünüyorum

cılız, kansız saplarıyla goncaları

ve bu veremli yorgun zamanı

ve bir adam ıslak ağaçların yanından geçiyor

damarlarının mavi urganı

ölü yılanlar gibi boynunun iki yanından

yukarı süzülmüştür

ve allak bullak şakaklarında o kanlı heceyi

yineliyorlar

-selam

-selam

ve ben çiçeklerin çiftleşmesini düşünüyorum

soğuk bir mevsimin eşiğinde

aynaların ağıtı topluluğunda

ve uçuk renkli deneyimlerin yaslı toplantısında

ve suskunluğun bilgisiyle döllenmiş bu günbatımında

gitmekte olan o kimseye böyle

dayançlı

ağır

başıboş

nasıl dur emri verilebilir

o adama nasıl diri olmadığı söylenebilir, hiçbir

zaman diri olmadığı

sokakta rüzgâr esiyor

inzivanın tekil kargaları

sıkıntının yaşlı bahçelerinde dönüyorlar

ve merdivenin boyu

ne kadar kısa

onlar bir yüreğin tüm saflığını

kendileriyle masallar sarayına götürdüler

ve şimdi artık

nasıl birisi dansa kalkacak

ve çocukluk saçlarını

akan sulara dökecek

ve sonunda koparıp kokladığı elmayı

ayakları altında ezecek

sevgili, ey biricik sevgili

ne de çok kara bulut var güneşin konukluğunu

bekleyen

uçuş düşlediğin bir yolda bir gün

o kuş belirdi

sanki yeşil hayal çizgilerindendi

esintinin şehvetinde soluyan taze yapraklar

sanki

pencerenin lekesiz belleğinde yanan o mor yalaz

lambanın masum düşüncesinden başka bir şey

değildi

sokakta rüzgâr esiyor

bu yıkımın başlangıcıdır

senin ellerinin yıkıldığı gün de rüzgâr esiyordu

sevgili yıldızlar

kartondan yapılı sevgili yıldızlar

gökyüzünde, yalan esmeye başlayınca

artık yenik peygamberlerin surelerine nasıl

sığınılabilir

biz binlerce bin yıllık ölüler gibi birbirimize

varırız ve o zaman

güneş cesetlerimizin boşa gitmişliğini yargılayacak

ben üşüyorum

ben üşüyorum ve sanki hiçbir zaman ısınmayacağım

sevgili, ey biricik sevgili, “o şarap meğer kaç

yıllıkmış”

bak burada

zaman nasıl da ağır

ve balıklar nasıl da benim etlerimi kemiriyorlar

neden beni hep deniz diplerinde tutuyorsun

ben üşüyorum ve sedef küpelerden nefret ediyorum

ben üşüyorum ve biliyorum

yabanıl bir gelinciğin tüm kızıl evhamlarından

birkaç damla kandan başka

hiçbir şey arda kalmayacak

çizgileri bırakacağım

sayı saymasını da bırakacağım

ve sınırlı geometrik biçimler arasından

enginin duyumsal düzlemlerine sığınacağım

ben çıplağım, çıplağım, çıplak

sevgi sözcükleri arasındaki duraksamalar gibi çıplak

ve aşktandır tüm yaralarım benim

aşktan, aşktan, aşktan

ben bu başıboş adayı

okyanusun devriminden geçirmişim

ve dağ patlamasından

ve paramparça olmak o birleşik varlığın giziydi

en değersiz zerresinden güneş doğdu

selam ey masum gece

selam ey gece, ey çöl kurtlarının gözlerini

inanın ve güvenin kemiksi oyluklarına dönüştüren

ve senin pınarının kıyısında, söğütlerin ruhları

baltaların sevecen ruhlarını kokluyorlar

ben düşüncelerin, sözlerin ve seslerin aldırmazlık

dünyasından geliyorum

ve bu dünya yılan yuvasına benziyor

ve bu dünya

öyle insanların ayak sesleriyle doludur ki

seni öpüyorken

kafalarında seni asacakları urganı örüyorlar

selam ey masum gece

pencereyle görmek arasında

her zaman bir aralık var

niçin bakmadım

bir adam ıslak ağaçların yanından geçtiği zamanki

gibi

niçin bakmadım

annem o gece ağlamıştı sanırım

benim acıya ulaştığımı ve dölün biçimlendiği gece

benim akasya başaklarına gelin olduğum gece

isfahan’ın mavi çini tınlamasıyla dolduğu gece

ve benim yarı yanım olan kimse, benim dölümün

içine dönmüştü

ve ben onu aynada görüyordum

ayna gibi duru ve aydınlıktı

ve ansızın çağırdı beni

ve ben akasya başaklarının gelini oldum

annem o gece ağlamıştı sanırım

bu tıkalı küçük pencereye nasıl da boş bir aydınlık

uğradı

niçin bakmadım

tüm mutluluk anları biliyorlardı

senin ellerinin yıkılacağını

ve ben bakmadım

ta ki saatin penceresi

açıldı ve o özgün kanarya dört kez öttü

dört kez öttü

ve ben o küçük kadınla karşılaştım

gözleri, simurgların boş yuvaları gibiydi

baldırlarının kımıltısında giderken sanki

benim görkemli düşümün kızlığını

kendisiyle götürüyordu gecenin yatağına

acaba saçlarımı yeniden

rüzgârda tarayacak mıyım

acaba bahçelere menekşe ekecek miyim

ve sardunyaları

pencere ardındaki gökyüzüne koyacak mıyım

dans edecek miyim yeniden bardaklar üstünde

kapı zili acaba beni

yeniden sesin bekleyişine doğru götürecek mi

“bitti artık” dedim anneme

“hep düşünmeden önce olur olanlar

gazeteye başsağlığı ilanı vermeliyiz” dedim

boş insan

güvenle dolu, boş insan

bak dişleri nasıl

çiğnerken marş söylüyor

ve gözleri nasıl

yırtıyor dikizlerken

ve o nasıl ıslak ağaçların yanından geçiyor

dayançlı

ağır

başı boş

saat dörtte

damarlarının mavi urganı

ölü yılanlar gibi iki yanından boynunun

yukarı süzülmüş oldukları an

ve allak bullak şakaklarında o kanlı heceyi

yineliyorken

-selam

-selam

sen asla o dört su lalesini

kokladın mı hiç

zaman geçti

zaman geçti ve gece akasyanın çıplak dallarına düştü

gece pencere camlarının ardında kayıyor

ve soğuk diliyle

geçmiş günün artıklarını içine çekiyor

ben nereden geliyorum

ben nereden geliyorum

böyle bulaşmışım gecenin kokusuna

mezarımın toprağı tazedir hâlâ

o iki genç yeşil elin mezarını söylüyorum

ne de sevecendin ey sevgili, ey biricik sevgili

ne de sevecendin yalan söylerken

ne de sevecendin aynaların göz kapaklarını kapatırken

ve avizeleri

tel saplarından koparırken

ve acımasız karanlıkta beni aşk ovalarına götürürken

ta ki susuzluk yangınının uzantısı olan o şaşkın

buğu uyku çimenliğine oturdu

ve o karton yıldızlar

sonsuzun çevresinde dönerlerdi

sözü neden sesli söylediler

bakışı neden görüşmenin evinde konuk ettiler

neden okşayışı

kızoğlankız saçların arına götürdüler

bak burada nasıl

sözle konuşanın

bakışla okşayanın

ve okşayışla ürkmekten dinginleşen canı

sanı direklerinde

çarmıha gerilmiştir

ve gerçeğin beş harfi olan

senin beş parmağının dalı

onun yanaklarında nasıl iz bırakmıştır

suskunluk nedir, nedir, nedir ey biricik sevgili

suskunluk nedir söylenmemiş sözlerden başka

ben susuyorum fakat serçelerin dili

doğa şöleninin akan sözcüklerinin yaşam dilidir

serçelerin dili yani; bahar, yaprak, bahar

serçelerin dili yani; meltem, koku, meltem

serçelerin dili fabrikada ölüyor

bu kimdir, bu sonsuzluğun caddesi üstünde

birlik anına doğru yürüyen

ve her zamanki saatini

matematiğin eksiltmeler ve ayırmalar mantığıyla

kuran

bu kimdir bu, horozların ötüşünü

gündüzün yüreğinin başlangıcı diye bilmeyen

kahvaltı kokusu başlangıcı diye bilen

kimdir bu, başında aşk tacı taşıyan

ve gelinlik giysileri içinde çürüyen

demek sonunda güneş

aynı zamanda

umutsuz kutuplarının ikisine birden ışımadı

sen mavi çini tınlamasından boşaldın

ve ben öyle doluyum ki sesimin üzerinde namaz

kılıyorlar

mutlu cenazeler

üzgün cenazeler

suskun düşünür cenazeler

güler yüzlü, güzel giysili, obur cenazeler

belirli saatlerin duraklarında

ve geçici ışıkların kuşkulu zemininde

ve boşunalığın çürük meyvalarını satın alma

şehvetinde

ah

kavşaklarda ne insanlar var olayları merak ediyorlar

ve bu, dur düdüklerinin sesi

zamanın dişlisi altında bir adamın ezilmesi

gerektiği, gerektiği, gerektiği bir anda

ıslak ağaçların yanından geçen adam

ben nereden geliyorum

“bitti artık” dedim anneme

“hep düşünmeden önce olur olanlar

gazeteye başsağlığı ilanı vermeliyiz” dedim

selam sana ey yalnızlığın garipliği

odayı sana bırakıyorum

kara bulutlar her zaman çünkü

arınmanın yeni ayetlerinin peygamberleridir

ve bir mumun tanıklığında

apaydın bir giz var onu

o sonuncu ve o en uzun yalaz iyi biliyor

inanalım

soğuk mevsimin başlangıcına inanalım

düş bahçelerinin yıkıntılarına inanalım

işsiz devrik oraklara

ve tutsak tanelere

bak nasıl da kar yağıyor

belki de gerçek o iki genç eldi, o iki genç el

durmadan yağan karın altında gömülmüş olan

ve bir dahaki yıl, bahar

pencerenin arkasındaki gökyüzüyle seviştiğinde

ve teninde fışkırdıklarında

uçarı yeşil saplı fıskiyeler

çiçek açacak olan o iki genç el

sevgili, ey biricik sevgili

inanalım soğuk mevsimin başlangıcına

Öpücük

her iki gözünde onun günah gülüyordu

yüzüne ay ışığı gülüyordu

o suskun dudakların geçişinde

sığınmasız bir yalaz gülüyordu

utangaç ve silik bir istekle dolu

bakışları sarhoşluk renginde olmalı

gözlerine baktım ve söyledi:

aşktan bir ürün almalı

bir gölge eğildi diğer gölge üstüne

gecenin gizlisine saklandı

bir soluk kaydı bir yüze

iki dudak ortasında öpüş yalazlandı

Kuş

Sadece Bir Kuştu

kuş dedi: “oooh! nasıl da mis koku, nasıl da güneş!

bahar gelmiştir

ve ben kendi çiftimi bulmaya çıkacağım”

kuş taraçanın kıyısından uçtu

bir ileti gibi uçtu

kuş küçüktü

kuş düşünmüyordu

kuş gazete okumuyordu

kuşun borcu yoktu

insanları tanımıyordu kuş

kuş havada

ve kırmızı tehlike ışıkları üstünde

ve habersizlik yükseklerde uçuşuyordu

ve mavi anları

delice deniyordu

kuş, ah sadece bir kuştu.

Gazel

benim sesimi taşlarca dinliyorsun

taşsın hemen dinlediklerini unutuyorsun

ilkbahar sağanağısın ve pencerenin uykusunu

dürtü darbeleriyle kaçırıyorsun

okşayışın yeşil dalı olan elimi

ölü yapraklarla seviştiriyorsun

şaraptan daha sapkınsın ve gözü

yalazlara oturtuyor döndürüyorsun

ey kanımın bataklığının altın balığı

hoş olsun sarhoşluğun beni içiyorsun

sen gün batımının mor derelerisin ve gündüzü

göğsüne bastırıyor söndürüyorsun

gölgelerde, oturdu senin Furuğ’un ve uçuklaştı

gölgelerle onu neden karaya bürüyorsun?

Soru

Selâm balıklar… selâm,balıklar

Selâm, kırmızılar, yeşiller, sarılar

Bana söyleyin ölülerin gözbebekleri gibi donuk ve şehrin

gecelerinin sonu gibi kapalı ve daimi

Dudaklarımın kaval sesini işitmiş miydiniz?

Yalnızlık ve korku perilerinin diyarından

Yatak odalarının tuğlalarının güvenine

Saatlerin tıkırtısının ninnilerine

Ve ışık camlarının çekirdeklerine rastlamış mıydınız?

Ve her zaman olduğu gibi

Taçlı yıldızlar gökyüzünden toprağa düşer

Afacan küçük kalpler

Ağlama duygusu ile ıslanır

Çev: Hatice Gülcan Topkaya

Yeniden Doğuş’tan

Onu bağışlayın

O bazen

Vücudunun kederli bağlantısını

Durgun sularda

Boş mezarlarla, unutuyor

Ve aptalca zannediyor ki

Yaşama hakkı var,

Onu bağışlayın

Bir resmin sıradan öfkesini

Kışkırtmanın uzak arzusu

Kağıdının gözlerinde eriyor

Onu bağışlayın

Baştan başa tabutunda

Ayın kırmızı halesi geziniyor

Ve gecenin değişken kokuları

Vücudunu bin yıllık uykusundan

Uyandırıyor

Onu bağışlayın

O içten yıkık

Ama hala gözlerinin içi ışık zerrelerinin hayaliyle parlıyor

Ve anlamsız saçları

Ümitsizce aşkının soluklarının etkisi ile titriyor

Ey mutluluğun sade ülkesinin sakinleri

Ey yağmurda açılan pencerelerinin komşuları

Onu bağışlayın

Onu bağışlayın

Çünkü büyülenmiş

Çünkü sizin ağır gelen varlığınızın kökleri

Onun gurbet topraklarında derinlere kök salıyor

Ve onun kolay inan kalbi

Hasretin acı darbeleriyle

Göğsünün içinde kabardıkça kabarıyor

Çeviren: Hatice Gülcan Topkaya

Yeniden Doğuş’tan

Güneş Doğuyor

Bak nasıl içimde gözlerimin

Eriyor damla damla keder

Karanlık ve isyancı gölgem nasıl

Tutsağı oluyor güneşin

Bak

Yok oluyor tüm varlığım ve beni

İçine alıyor bir kıvılcım

Fırlatıyor taa doruklara

Bak nasıl

Sayısız yıldızla

Doluyor gökyüzüm benim

Uzaklardan geldin sen ve uzaklardan

Ve kokular ve ışıklar ülkesinden

Şimdi bir teknedeyim seninle birlikte

Fildişi, bulut ve kristal

Götür beni ey yüreğimi okşayan umudum

Götür şiirlerin ve coşkuların kentine

Yıldızlarla dolu bir yol beni götürdüğün

Çıkardığın yer yıldızlardan daha yüksek

Bak

Nasıl yandım ben bu yıldızlarla

Ateşli yıldızlarla doldum ağzıma kadar

Durgun sularından gecenin saf ve kırmızı balıklar gibi

Yıldızlar topladım

Eskiden ne kadar uzaktı toprak

Gökyüzünün mor köşelerine

Yeniden duyuyorum şimdi

Senin sesini

Karlı kanatlı sesini meleklerin

Bak nerelere ulaştım sonunda ben

Samanyoluna, ölümsüzlüğe, bir sonsuzluğa

Birlikte çıktığımız doruklarda şimdi

Yıka beni dalgaların şarabıyla

İpeğine sar beni öpüşlerinin

İşte beni yeniden bitmeyen gecelerde

Bırakma artık beni

Beni yıldızlardan ayırma

*Bak tam karşımızda gecenin mumu

Damla damla nasıl eriyor

Nasıl doluyor ağzına kadar uyku şarabıyla

Gözlerimin simsiyah kadehi

Senin ninnilerini dinlerken

Ve bak nasıl

Şiirlerimin beşiğine

Sen doğuyorsun, güneş doğuyor

*nıgah kum ki mum-ı şeb berahı ma

çegune katre katre ab-mişeved

sürahiye siyahı dideganı men

be lay lay germ tu

lebaleb ez şerab mişeved

be ruyi kahvare haye şiir men

nıgah kun

tu midemi ve aftab mişeved

Çev :Hatice Gülcan Topkaya

Ben Senden Ölürdüm

ben senden ölürdüm

oysa sen benim yaşamımdın

sen benimle giderdin

sen bende okurdun

ben caddeleri

başıboş dolaşırken

sen benimle giderdin

sen bende okurdun

sen ulu çınarlar ortasında, sevdalı serçeleri

pencerenin gün ışığına çağırırdın

gece yinelendiğinde

gece bitmediğinde sen

ulu çınarlar ortasında, sevdalı serçeleri

pencerenin gün ışığına çağırırdın.

sen ışıklarınla gelirdin sokağımıza

sen ışıklarınla gelirdin

çocuklar gidince

ve akasya başakları uyuyunca

ve ben aynada yalnız kalınca

sen ışıklarınla gelirdin…

sen ellerini bağışlardın

sen gözlerini bağışlardın

sen sevecenliğini bağışlardın

ben açken sen

hayatını bağışlardın

ışık misali bonkördün

sen lâleleri toplardın

ve örterdin saçlarımı

saçlarım kendi çıplaklığında titrediğinde

sen lâleleri toplardın

sen yanaklarını yaslardın

memelerimin acısına

ve ben

söylemeye başka bir şey bulamadığımda

sen yanaklarını yaslardın

memelerimin acısına

ve dinlerdin

ağlayarak akan kanımı

ve ağlayarak ölen aşkımı

sen dinlerdin

görmezdin beni ancak.

Çev : Haşim Hüsrevşahi

Yeniden Doğuş

Mutlu İnsanlardanım

Mutlu insanlardanım

Pencerenin yanına gittim, hevesle

altı yüz yetmiş sekiz defa

İnce toz, çöp ve idrar kokusuyla

yüklü havayı içime doldurdum

Ve altı yüz yetmiş sekiz borç senedinin

Ve altı yetmiş sekiz iş başvurusunun

altına yazdım

Yalnızlığın Hüznü

Camın arkasında kar yağıyor

Camın arkasında kar yağıyor

Bir el, yüreğimin sessizliğine

Hüzün tohumları ekiyor.

Sonumu böyle gördükten sonra

Saçların ağardı ey kar,

Ama yüreğime yağdın ne yazık

Mezarıma değil.

Bir fidan gibi titriyor gövdem

Yalnızlığın soğuğundan.

Süzülüyor kalbimin karanlığına

Yalnızlığın korkunçluğu

Artık içimi ısıtmıyorsun Aşk

Ey donmuş güneş

Gönlüm ümitsizlik çölü

Yorgunum, aşktan yorgun.

Ey aldatıcı şeytan, şiir

Senin de sevinçli goncan kurudu,

Sonunda;

Ruhum, bu kederli uykudan uyandı.

Ondan sonra neye baktıysam

Baş döndürücü

Şarabı görüm,

Ne yazık aradığım bir rüyanın hayaliydi.

Tanrım, cehennemi,n kapılarını benim için aç

Ne zaman kadar gizleyeceğim yüreğimde

Cehennem sıcağı arzumu.

Batıda batan güneşi çok gördüm,

Ne yazık güneyde soldu

Benim batamayan güneşim.

Ondan sonra ne arıyordum,

Ondan sonra neyi gözetliyorum?

Soğuk bir damla gözyaşı

Sıcak bir mezar gerek benim için uyumaya.

Camın arkasında kar yağıyor,

Camın arkasında kar yağıyor,

Bir el, yüreğimin sessizliğine

Hüzün tohumları ekiyor.

Gereksinimin Yenilgisi

bir ateşti ve söndü

yürek senin bağlarından kurtulunca

bir bağdı ve koptu

üzüncün tılsımlı camı kırılınca

sarılayım diye sana geldim

oysa gördüm yapraksız bir dalsın

umudumun gözünde sen

ölümün gülümsemesisin

ah ne denli tatlıdır

mezarının başında senin, ey gereksinimli aşk

dans etmek

ah ne tatlıdır

ey yakan ölümcül öpüş,

senden vazgeçmek

ah ne denli tatlıdır

senden kopup başkasına varmak

kapıyı yürek üzüncüne kapamak

cennet burdadır

yemin olsun tanrıya, bulut gölgesi ve ekin kıyısı burdadır

sen hiç düşünme en iyisi

beni ve harlanan acımı

ben acıdan yakınmam

ben yalazdan yanmam

Sevmekten

bu gece gözlerinin göğünden

şiirime yıldız yağıyor

kâğıtların beyaz sessizliğinde

kıvılcım ekiyor pençelerim

sıtmalı, divane şiirim

arzuların yarığından mahcup

yeniden yakıyor vücudunu onun

ateşlerin ebedi susuzluğu

evet, sevmenin başlangıcıdır bu

gerçi belirsizdir yolun sonu

ama ben artık düşünmüyorum sonu

sevmektir güzel olan çünkü

karanlıktan sakınmak niye

gece elmas damlalarıyla doludur

geceden geriye kalansa

sarhoş eden leylak kokusudur

ah, bırak kaybolayım sende

benden iz sürerek bulamasın artık kimse izimi

yakıcı ruhun ve nemli ahın

şarkımın gövdesinde essin dursun

ah bırak bu açık pencerenden

rüyaların ipkeleri üzerinde uyuyarak

ışıltılı bir kanatla uçayım

dünyanın hisarlarından geçeyim

hayattan ne istiyorum biliyorsun

ben sen olayım, sen, tepeden tırnağa sen

bin defa gelmek mümkün olsa dünyaya

her defasında sen, her defasında sen

bir denizdir bende saklı olan

ne zaman güç bulacağım saklamaya kendimi

keşke sana bu korkulu tufanı

anlatacak gücüm olsaydı

öyle doluyum ki seninle

çöllerde koşmak

dağa taşa vurmak başımı

gövdemi dalgalara atmak istiyorum

öyle doluyum ki seninle

kendimden döküleceğim toz gibi

bastığın yere baş koyacağım usulca

uçarı gölgene asılıp kalacağım

evet, sevmenin başlangıcıdır bu

gerçi belirsizdir yolun sonu

ama ben artık düşünmüyorum sonu

sevmektir güzel olan çünkü

Duvar

soğuk anların ivmeli geçişinde

yabanıl gözlerin senin,

kendi suskunluğunda

çevreme duvar örüyor

kaçıyorum senden yol sapaklarında

kırları ay ışığı tozunda göreyim diye

yıkanayım diye ışık pınarlarında

sıcak yaz sabahının alaca sisinde

eteklerimi kır çiçekleriyle doldurayım diye

köy kulübeleri damından horoz sesleri duyayım diye

kaçıyorum senden, çöl ortasında ölesiye

yeşilliklere basayım diye

otların soğuk çiyini içeyim diye

kaçıyorum senden, terk edilmiş bir kıyıda

karanlığın bulutunda yiten kayalar üstünden

deniz fırtınalarının dönen danslını göreyim diye.

uzak bir günbatımında

yaban güvercinler gibi kanatlarımın altına alayim diye

gökyüzünü, dağları, kırları,

kuru çalılar arasından

çöl kuşlarının sevinç şarkılarını

duyayım diye

kaçıyorum senden, senden uzak, açayım diye

istek kentinin yolunu

ve kentin içinde

düş sarayının ağır altın kilidini

ancak senin gözlerin suskun çığlıklarıyla

yolları gözlerimde bulandırıyor

gizinin karanlığında durmadan

çevremde duvar örüyor

sonunda bir gün…

kuşku gözünün büyüsünden kaçarım

saçılırım alaca düş çiçeklerinden saçılır gibi

gece esintisi saçlarının dalgasından süzülürüm

giderim güneş kıyılarına değin

sonsuz dinginliğinde uyuyan bir dünyada

usulca kayarım altın renkli bir bulut yatağına

dökülür ışık sevinçli gökyüzüne

dökülür yığınla şarkının tarhı

ben oradan,, esrik ve özgür

bakarım dünyaya, senin büyülü gözlerinin

yollarını gözümde bulandırdığı

bakarım dünyaya, senin büyülü gözlerinin

gizemli karanlığında durmadan

çevresinde duvar ördüğü.

Günah

günah işledim lezzet dolu bir günah

titreyen esrik bir tenin yanında

tanrım ne bileyim ne yaptım ben

o karanlık susku dolu zulada

o karanlık susku dolu zulada

baktım gözlerine gizemleriyle dolu

gözlerinin çaresiz isteklerinden

kalbim göğsümde çırpınıp durdu

kırmızı şarap camda oynadı

gözlerinde heves yalazlandı

günah işledim lezzet dolu

bir günah alevli yangılı

bir kucakta günah işledim

kinci, sıcak ve demirsi iki kol ortasında

İsyan

Tanrı olsaydım eğer haykırırdım bir gece tüm meleklere

Kevser suyunu cehennemin kazanında kaynatsınlar

Yakıcı meşale ellerinde, sakınanların sürüsünü

Cennetin yeşil taze otlağından atsınlar

Tanrısal sakınımdan yorgun, gece yarısı İblis’in yatağında

Yeni hatanın uçurumunda sığınak arardım

Tanrısal altın tacıma karşılık

Bir günahın kucağındaki karanlık acıyı tadardım

Benim sevgilim

benim sevgilim o

arsız çıplak teniyle

güçlü bacakları üstünde

ölüm gibi durdu

eğik devinimli çizgiler

onun isyancı organlarını

güçlü desenlerinde

izlemekte ….

benim sevgilim

doğa gibidir

kaçınılmaz apaçık anlamıyla

o benim yenilgimle

erkin gerçek yasasını

onaylıyor

o, çevresinde

bir çocuk kokusu gibi

sürekli suçsuz anıları

uyandırıyor

o, sıradan hoş bir serenat

gibi

hoyrat ve çırılçıplaktır

o katıksız seviyor

yaşamın zerreciklerini

toprağın zerreciklerini

insan oğlunun üzüntülerini

lekesiz üzüntülerini

katıksız seviyor

köyün bir bağ sokağını

bir ağacı

bir külah dondurmayı

bir çamaşır ipini

benim sevgilim

sade bir insandır

sade bir insan

benim onu uğursuz ucubeler diyarında

şaşılası bir mezhebin son belirtisi gibi

memelerimin çalıları ortasında

sakladığım.

Gecenin Devi

küçük oğlum benim ninni

kapa gözünü gece olmuştur

uyu bu kara dev, gözünde kan

dudağında gülüşle gelmiştir

hayır uzaklaş sen kötüsün

uzaklaş nefret ediyorum senden

ben bebeğimin yanında uyanıkken

alıp kaçıramazsın onu benden

Yaralarım Aşktandır

ben çıplağım,çıplağım, çıplak

sevgi sözcükleri arasındaki duraksamalar kadar çıplak

ve tüm yaralarım benim aşktandır

aşktan, aşktan, aşktan.

ben bu başıboş adayı

okyanusun devriminden geçirmişim

ve dağ patlamasından.

ve paramparça olmak o birleşik varlığın giziydi

en değersiz zerresinden güneş doğdu.

selam ey masum gece!

selam ey gece, ey çöl kurtlarının gözlerini

inanın ve güvenin kemiksi oyuklarına dönüştüren!

ve senin pınarının kıyısında, söğütlerin ruhları

baltaların sevecen ruhlarını kokluyorlar

ben düşüncelerin, sözlerin ve seslerin aldırmazlık dünyasından

geliyorum

ve bu dünya yılan dünyasına benzerdir

ve bu dünya

öyle insanların adım sesleriyle doludur ki

seni öpüyorken

kafalarında seni asacakları urganı örüyorlar.

Hediye

ben gecenin sonundan söz ediyorum

ben karanlığın sonundan

ve gecenin sonundan söz ediyorum

evime gelirsen eğer sevgili bana bir ışık getir

ve küçücük bir pencere oradan

mutlu sokağın kalabalığını seyredeyim.

Çeviren : Haşim Hüsrevşahi

Yeniden Doğuş’tan

Ben Senden Ölürdüm

ben senden ölürdüm

oysa sen benim yaşamımdın

sen benimle giderdin

sen bende okurdun

ben caddeleri

başıboş dolaşırken

sen benimle giderdin

sen bende okurdun

sen ulu çınarlar ortasında, sevdalı serçeleri

pencerenin gün ışığına çağırırdın

gece yinelendiğinde

gece bitmediğinde sen

ulu çınarlar ortasında, sevdalı serçeleri

pencerenin gün ışığına çağırırdın.

sen ışıklarınla gelirdin sokağımıza

sen ışıklarınla gelirdin

çocuklar gidince

ve akasya başakları uyuyunca

ve ben aynada yalnız kalınca

sen ışıklarınla gelirdin…

sen ellerini bağışlardın

sen gözlerini bağışlardın

sen sevecenliğini bağışlardın

ben açken sen

hayatını bağışlardın

ışık misali bonkördün

sen laleleri toplardın

ve örterdin saçlarımı

saçlarım kendi çıplaklığında titrediğinde

sen laleleri toplardın

sen yanaklarını yaslardın

memelerimin acısına

ve ben

söylemeye başka bir şey bulamadığımda

sen yanaklarını yaslardın

memelerimin acısına

ve dinlerdin

ağlayarak akan kanımı

ve ağlayarak ölen aşkımı

sen dinlerdin

görmezdin beni ancak.

Kuş Sadece Bir Kuştu

kuş dedi: “oooh! nasıl da mis koku, nasıl da güneş!

bahar gelmiştir

ve ben kendi çiftimi bulmaya çıkacağım”

kuş taraçanın kıyısından uçtu

bir ileti gibi uçtu

kuş küçüktü

kuş düşünmüyordu

kuş gazete okumuyordu

kuşun borcu yoktu

insanları tanımıyordu kuş

kuş havada

ve kırmızı tehlike ışıkları üstünde

ve habersizlik yükseklerde uçuşuyordu

ve mavi anları

delice deniyordu

kuş, ah sadece bir kuştu.

Gazel

benim sesimi taşlarca dinliyorsun

taşsın hemen dinlediklerini unutuyorsun

ilkbahar sağanağısın ve pencerenin uykusunu

dürtü darbeleriyle kaçırıyorsun

okşayışın yeşil dalı olan elimi

ölü yapraklarla seviştiriyorsun

şaraptan daha sapkınsın ve gözü

yalazlara oturtuyor döndürüyorsun

ey kanımın bataklığının altın balığı

hoş olsun sarhoşluğun beni içiyorsun

sen gün batımının mor derelerisin ve gündüzü

göğsüne bastırıyor söndürüyorsun

gölgelerde, oturdu senin Furuğ’un ve uçuklaştı

gölgelerle onu neden karaya bürüyorsun?

Senin için bir Şiir

arsızlıkla damgalanan

boş kinayelere gülen bendim

kendi varlığımın sesi olayım

istedim yazık ki ‘kadın’dım

 


[1] Khatereh Sheibani, “Kiarostami ve Modern Fars Şiir Estetiği”, çev. Sevcan Sönmez, Sinecine, Yıl: 2010-Bahar, Sayı: 1, s. 103-104.

[2] A.g.e., s. 105.

[3] Furuğ Ferruhzad, “Soğuk Mevsimin Başlangıcına İnanalım”, der. Fahri Özdemir, Aşk Şiirleri, Kırmızı Yayınları, 2011, İstanbul. s.52.

[4] Furuğ Ferruhzad, Nima Yusiç ve tabii Söhrab Sepehri gibi isimler bu döneme damga vurmuştur.

[5] Furuğ’u anarken Kiyarüstemi filmlerinde Sepehri’nin etkisini de hatırlatmak gerek. Nasılbu şairler kalemleriyle konuşuyorlarsa, Kiyarüstemi de kamerasını kaleme dönüştürerek hemçizer, hem de yazar. (Kamera-kalem/ Camera stylo
kavramı Alexander Astruc’a aittir. Bkz. Astruc, The Birth of a New Avant-Garde, 1968).

[6] Furuğ Ferruhzad, “Yeniden Doğuş”, Yaralarım Aşktandır, çev. Haşim Hüsrevşahi, Telos Yayınları, 2002, İstanbul, s. 129

BAŞA DÖN

 

Reklamlar