MAKAMLAR, BURÇLAR, AYLAR VE SAATLER ve ETKİLERİ

 

Hzl: Murat Bardakçı

 

Arabî aylarına tesadüf eden burçlara, haftaya, günlere, gecelere ve saatlere göre herhangi bir makamın samiîn (dinleyiciler) üzerinde ne gibi te’sir bırakacağını iyi etüd eden esâtizegân-ı eslâf (geçmişin üstadları), musiki âlemlerinde evvelâ saate bakarlar ve ona göre makam intihab ederlerdi (seçerlerdi). Said veya nuhus saatlerde iyi te’sir bırakan makamat, tamamiyle hafızalarında idi.

Kazasker Mustafa izzet Efendi’nin padişah huzurunda ecnebi üstadları uyutması, güldürmesi, ağlatması o anda makamatın ona göre intihabının (seçilmesinin) neticesidir.

Buna dair misal olarak, hocalarımızdan müntakil bir vak’a hikâye edeceğim:

Üstad Kömürcü Hafız, bir ramazan akşamı merkebine râkiben (binmiş olarak) Topkapu haricindeki ikametgâhına gitmektedir.

Büyücek bir evin önünden geçerken, kulağına Arazbar makamında hazin bir ninni sesi gelir. Derhal bir çırpıda saatine bakar: iftara yarım saat var…

Hemen evin kapısını çalar. Kapıyı açan ağaya:

“Ağam, kulağıma bir ninni sesi geliyor. Bu güzel sesli hanım kim?”

-“Koca sakalına, ihtiyar yaşına bakmadan böyle mübarek bir günde utanmadan nasıl böyle bir sual soruyorsun?”

-“Evlâdım ben hem hekimim, hem de musikişinasım. Elbette bildiğim birşey var ki, soruyorum. Hanımefendi, yavrusuna ninniyi Arazbar makamında okuyor. Bu makam, şu anda okuyana fenalık verir. Bana cevap ver, hanım kimdir?”

-“Benim gelin hanım!”

-“Şayet bu evde bir fevkalâdelik olursa, bana derhal haber ver. Ben filânca yerde oturuyorum. Unutma!”

der ve iftar vaktine kadar evine vasıl olur, iftar eder ve penceresinin önündeki sedirde oturup bir taraftan çubuğunu yakıp kahvesini içerken, diğer taraftan da alaca karanlıkta uşağın gelmesini bekler.

Diğer taraftan uşak,

“Deli midir, nedir? Bizim gelin hanımı bu yaştan sonra gözüne kestirdi… Vay moruk vay…” diye kapıyı örter, iftar topunu müteakip ev halkı bir sininin başına oturur. Arazbardan söylediği ninni ile çocuğunu uyuttuktan sonra gelin de sini başında ahz-ı mevki’ eder (yerini alır). Gelin, tam bu esnada “Aman, bana bir fenalık geliyor…” der ve orada yığılır kalır. Bütün ev halkı başına üşüşürler, ayıltmaya çalışırlar, gittikçe zayıflayan nabzı büsbütün durur!… Ev içinde bir vaveylâdır, kopar. Civardaki hekime adam koştururlar, muayene neticesinde

“Kalp durmuş, Allah kalanlara ömür versin… Ne yapalım, Allah’ın emri… Artık yapılacak birşey yoktur” der ve gider.

O ara uşak, kapıyı çalıp gelin hanımı soran merkeb-süvâr (eşeğe binmiş) ihtiyarın söylediklerini hatırlar, merdiveni dörder dörder atlayarak efendisini görür ve vak’ayı olduğu gibi arzeder.

Efendi “Haydi koş. O efendiyi al gel!…” der. Uşak bir ata biner ve gidip Kömürcü Hafız’ın evini bulur. Daha kapıyı çalmadan, Hafız Efendi içeriden “Ben de seni bekliyordum…Gidelim” der ve merkebine binerek vak’a yerine gelir.

Hastayı muayene eder, damarlarından kan alır, ilâçların tertip eder, “Merak etmeyin, şimdi kendine gelir.. Birçok tecrübelerle sabittir ki, bugüne tesadüf eden filânca Arabi ajanın filânca günü akşamı saat onbir buçukta (Alaturka saatle 11,5 kastediliyor. Akşam ezanından yarım saat önce demektir. ) alaturka musikiye ve makamlara vukufu olmayan bir kimse Arazbar makamını terennüm ederse, o kimseyi kan tutar ve kaskatı kesilir. İcab eden müdahale-i tıbbiye vaktinde yapılmadığı takdirde, o kimse fevt olur (ölür). Bereket versin ki o saatte buradan geçmekte idim ve bu hadise-i müessifenin (üzücü hadise) zuhuru ile dakk-ı bâb edip (kapıyı vurup) uşağı ikaz ettim…” der ve Kömürcü Hafız Efendi‘nin sayesinde gelin hanım ikinci defa olarak dünyaya gelir…

Bu hadise, bana bir vak’ayı hatırlattı:

Sultan Mahmud her akşam yemekten sonra sedirine uzanır ve paravan arkasından Enderûn-ı Hümâyûn sazendegânı tarafından çalınıp okunan eserleri bir-iki saat kadar dinler ve uykusu gelir yatarmış.

Bir akşam yine sazlar çalmaya başlamış, aradan iki saat, üç saat geçmiş, hâlâ:

-“Devam! Bilâ fâsıla (ara vermeden) devam etsinler…”

Zavallı sanatkârlar, zebellâh gibi Arap musahiblerin nezareti altında yerlerinden bile kımıldayamayarak mütemadiyen fasıllarına devam ediyorlarmış. Aradan iki saat daha geçmiş, alaturka saat beş olmuş, padişah hâlâ uyanıkmış. Zavallı sazende ve hanendelerin kasıkları çatlıyormuş.

Fasıl nihayet bulmuş, bir ara durmuş. Padişah tekrar: 

-“Devam! Fasıla vermesinler, hemen bir başka fasla başlasınlar!..” emrini vermiş.

San’atkârlar fena halde sıkışmışlar. Dellâlzade saatine bakmış:

-“Saat beş bozuk… Haydi, “Büzürg” makamına başlayalım . Padişah kızacak ve derhal bizi kovacaktır. Başka çaremiz yok!…” demiş. Tanburnüvaz Keçi Arif Ağa, Büzürg’den bir taksime başlamış. Zemini icra ederken fena halde hiddetlenen padişah:

-“Kâfi…Defolsunlar!…” demiş ve üstadlar “Oh!” diyerek huzurdan ayrılırlar ve her biri bir kademhaneye şitaban olurlar (yüznumaraya koşarlar).

Sh:115-117

ÇARGAH MAKAMI…

Çargâh makamında ayîn-i şerif, İlâhi, teşvîh ve durak gibi eserlerden maada, şimdiye kadar hiçbir lâdinî eser bestelenmemiştir.

Harik (yangın) zuhuruna veya herhangi bir felâkete sebep olabileceği korkusuyla, zevk alemlerinde ve işret meclislerinde bu makamın esatizegân-ı eslâf (eski zamanın üstadları) tarafından men’ olunduğu malumdur.

Buna rağmen bir gün, bu makamın seyri ve teşkili hakkında bir malûmat edinebilmek için hocam Cemil Bey’den ufak bir taksim rica ettim. Hatırım kırmadı, derhal kemençesini alarak kendine has bir eda ile taksime başladı ve karar verdi. Herhalde kendisinin de hoşuna gitmiş olacak ki, Tiz saba’dan meyana girdiği zaman o anda velûd ruhundan tulü eden birkaç nağme-i dilsûz (gönül yakıcı nağme) ile kemençe feryada başlar başlamaz, bende tahammül kalmadı. Gözümden yaşlar boşanıyor, kendimi başka bir âlemde görüyordum. Fakat birdenbire ortalığa yayılan keskin bir bez kokusu, bu harikulâde nağmeyi kararsız bıraktı. Üstad taksimine başlarken elinde yanar bir halde bulunan sigarasını minder üzerindeki sigara tablasının kenarına koymuş, sigara tablanın hizasına kadar yandıktan sonra kurtulup minderin üstüne düşmüş, evvelâ minderi yakmış ve pamuklara sirayet etmiş. Hemen biraz su dökerek ateşi söndürdük.

Bu hadise bir tesadüf eseri midir, yoksa eski üstadlarımızdan müntakil rivayete göre, makamın manevî te’sîri mi sebep olmuştur? Bana sorarsanız, gönüller yakan o muhterem eldeki kemençenin şerare-i feryâdı, bir koca mahalleyi bile yakabilirdi.

Sh:117

Kaynak: Murat Bardakçı, Refik Fersan Ve Hatıraları, Mart 1995, İstanbul

 BAŞA DÖN