REFİK FERSAN VE HATIRALARI

Hzl: Murat Bardakçı

BİR RÜYA VE BAĞDAT…

1935 senesinde yine Münir, refikam ve Artaki ile İstanbul’dan Balıkesir yoluyla İzmir’e gittik. Orada birkaç konser verdikten sonra sırasıyla Aydın, Nazilli ve Denizli’ye; avdette Söke, Ödemiş, Tire’yi dolaşarak tekrar İzmir’e geldik.

İzmir’de şöyle bir rüya gördüm:

Etrafı gümüş parmaklıklarla çevrilmiş bir türbe. Türbenin baş ucunda bir kapı. Ben, Münir’le birlikte bu kapıdan giriyoruz. Üç köşe ve her köşede geniş pencereli birer oda. Bu odanın sağ köşesinde, yeşil örtülü bir rahlenin üzerinde büyük bir Kur’ân-ı Kerîm açık olarak duruyor. Rahleye yaklaşıyorum, “Ikra b’ism-i” (Kur’an’ın 96. suresi olan “Alak” Suresi, “Oku rabbinin adıyla ki, bütün mahlûkatı yarattı” mealindeki bu ayetle başlar.) sure- i şerîfesini okuyorum. Münir’e hitaben; “Haydi Münirciğim, şu sureyi okuyuver, arkasından da üç ihlâs bir fatiha okuyup şu zâtın ruhuna hediye edelim” diyorum. Münir güzel sesiyle okumaya başlıyor ve ağlayarak uyanıyorum.

Ertesi günü bu rüyayı Münir’e ve Fahire’ye anlattım. “Hayırdır inşaallah” dedik ve seyahatimize devam ettik. Sırasıyla Manisa, Akhisar, Alaşehir, Uşak, Adana, Tarsus, Mersin ve Gazian tep’e kadar gittik. Avdette tekrar Adana’ya geldik. Ramazan oğulları, Sahibinin Sesi’nin oradaki mümessilleriydi. Bize bir telgraf sıkıştırdılar. Bana hitaben, Bağdat erkânıharb reisi Taha Paşa tarafından yazılmış bir davetiye… Taha Paşa evvelâ İstanbul’a göndermiş, çocuklar da İzmir’e yollamışlar, İzmir’den de nihayet Adana’ya gönderilmiş… İraklılarla Türkler arasındaki muhadenetin takviyesi maksadıyla Irak’ta bazı müessesât-ı hayriye menfaatine birkaç konser ihzar ettiğini ve bizim kabul edip etmiyeceğimize dair cevabımızı bekliyor. Derhal muvafakat cevabını verdik ve hemen İzmir’e üçüncü defa olarak geldik. Pasaportlar yapıldı, yola çıktık.

Irak hududunda Taha Paşa’nın yaveri tarafından karşılandık. Bizi Musul tarikiyle Bağdad’a götürdüler. Fevkalâde hüsn-ü kabul gördük. Bize Bağdad’da bazı cemiyet-i hayriye menfaatlerine on konser hazırlamışlar. Bu konserler verildi.

Ankara Radyosu’mn iki sanatkârı: Refik ve Fahire Fersan… Yıl, 1946…

Bağdad’da Taha Paşa’yı ilk ziyaretimizde, herşeyden evvel Hazret-i Abdülkadir-i Geylânî’yi ziyaret etmekliğimizi rica etti. Hemen bir otomobile atladık, doğruca türbe-i şerîfenin kapısından girdik.

Etrafı gümüş parmaklıkla muhat (çevrilmiş) olan sandukayı görür görmez, rüyamın aynını görüyorum zannettim. Hemen Münir’e döndüm. Her tarafım titriyordu. Artaki de bizim ile birlikte idi. Hiç unutmam, bu muhterem adam, yani Artaki, parmaklığa yüzünü gözünü sürerek, ağlayarak dua etti. Bir de başucunda kapı gözüme ilişmesin mi? Her üçümüz de derhal kapıdan girdik, üç köşeli odadayız. Sağ tarafta bir rahle, açık Kur’ân-ı Kerîm!. Bir göz atalım, aynen rüyada gördüğüm gibi “Ikra’b’ism-i” sure-i şerîfesi değil mi? İşte o vakit içim çekildi, gözlerim bir an için kapandı, kendimden geçtim. Münir, besmele-i şerîf ile sureyi okumaya başladı. Ben ağladım, o da ağladı. Üç ihlâs bir fatiha okuduktan sonra, Hazret’in ruhaniyet-i kudsiyelerine hediye ettik ve dualarımızı eda ettikten sonra ayrıldık. Taha Paşa’ya bütün safahatı arzettim. Hayrette kaldı ve bana lâyık olmadığım teveccühlerini esirgemedi. Adeta bir mertebeye mazhar olduğumu tebşir etti (müjdeledi). İnşaallah…

Bağdad’da geçen hayatımız pek samimidir. Şimdiki naib-i kral Abdülillâh ile hemen her gün birlikte gezerdik. At pazarına, spor eğlencelerine, mesirelere, civar sayfiyelere, Kâzımiye’ye ve daha birçok yerlere giderdik. Bir ay kadar, bütün Ramazan Bağdad’da kaldık. Bayram ertesi yılbaşına, yani 1936 senesine tesadüf ediyordu. Biz o geceyi Bağdat-Basra treninde tes’îd ettik. Dört yataklı hususi bir vagon, bize mahsus idi. Bir şişe rakı aldık. Mezelerimiz de mükemmel idi. Birkaç kadeh içtik, çaldık, okuduk, ertesi sabah erkenden Basra’ya vasıl olduk.

O sırada, Kuveyt Şeyhi Musabbah, sarayında birkaç hususi konser vermemiz için bizi Kuveyt’e davet etti. Ben daveti kabul etmek istedi isem de, arkadaşlarım rıza göstermediler… ama bana uymadıkları için, sonra bir hayli nasıl pişman oldular…

Avdette tekrar Bağdad’a geldik. Paşa’yı gördük. Kuveyt’e davet olunduğumuzu fakat Şeyh Efendi’yi tanımadığımız için gitmekten sarf-ı nazar ettiğimizi arzettiğimiz zaman “Eyvah, büyük bir fırsat kaçırmışsınız. Şeyh Musabbah hazretleri gayet münevver, Londra’da tahsil etmiş, bir tarihlerde Türkiye’yi de ziyaret etmiş, Türk muhibbidir. Refikasının biri de halis muhlis Istanbulludur” demesin mi?Sizi ihya ederdi. Çok yazık oldu..”yu da ilâve et ti. Artış iş işten geçmişti. O akşam davetli bulunduğumuz bizim sefirimiz Tahir Lûtfi Bey merhum da Şeyh Musabbah hazretlerini ziyaret etmediğimizden dolayı müteessir oldu.

Bir-iki gün zarfında İmâm-ı Âzam hazretlerini ve tekrar Hazret-i Abdülkadir’i ziyaret ettikten sonra, Bağdad’dan ayrıldık. Kerkük’te bir konser verdik. Kerkük kumandanı Bekir Sıdkı Paşa, bizlerden Süleymaniye’de askerî mahfilde de bir konser vermemizi rica etti. Oradan Süleynıaniye’ye hareket ettik.

Sh:159-162

Kaynak: Murat Bardakçı, Refik Fersan Ve Hatıraları, Mart 1995, İstanbul

BAŞA DÖN