“BUGÜNÜN YAHUDİSİ” KİTABINDAN SEÇTİKLERİM

 

“Sen Yahudi’sin. Görevin Yahudi olarak kalmak. Gerisi Tanrı’ya bağlı.”

Didye Feig
1944 Baharı

SÖZCÜKLER VE ANILAR YAHUDİ OLMAK

Evvel zaman içinde, etrafı dağlarla çevrili uzak bir kasabada kötülüklerde bile iyilikleri görebildiğine inanan küçük bir Yahudi çocuğu yaşıyordu. O, alacakaranlıkta şafağı görebildiğine ve genelde kaderin kendisine bağışladığı belirli ve gizli simgeleri çözebildiğine inanıyordu.

Ona göre tüm olaylar basit ve mucizeviydi: Yaşam ve ölüm, sevgi ve nefret. Bir yanda dürüstler, öbür yanda kötüler vardı. Dürüstler daima yakışıklı ve cömerttiler. İmansızlar da daima çirkin ve haindiler. Ve Tanrı, Cennetinde sadece kendisinin baktığı bir kitapta hesapları tutuyordu. Bu kitapta herkesin kendi sayfası vardı ve en güzel sayfa da Yahudilere aitti.

Doğal olarak o küçük çocuk sadece kendi insanlarının arasında, kendi yerinde rahat edebiliyordu. Yabancı olan her şey onu korkutuyordu. Ve yabancı sayılan Müslüman ya da Hindu değil, Hıristiyan’dı. Siyahlara bürünmüş rahip, oduncu ve baltası, öğretmen ve cetveli, kocaları küfürleri sıralarken haç çıkartan yaşlı köylü kadınlar, sert görünen veya dalgın duran jandarmalar… Tümünde doğal saydığım ve anlayabileceğim bir düşmanlık fark ediliyordu. Dolayısıyla da bunun bir çaresi yoktu.

Genç ve yaşlı, zengin ve yoksul, güçlü ve ezilen, kullanan ve kullanılanlar; bütün bu insanların mahvolmamı ve hatta ölümümü istediklerini anlıyordum. Evet, hepimiz aynı yerde yaşıyorduk ama bu da benden nefret etmeleri için bir başka nedendi. İnsanın doğası böyleydi. O, kendisini rahatsız eden ve anlaşılmayandan nefret ederdi. Biz, şu veya bu şekilde ‘Başkalarının’ bencillikten uzak diyebileceğim hoşgörüsüne tabiydik. Yine de, yaşamımız onlardan ayrı, bağımsız devam etmekteydi. Buna da sinirlenirlerdi. Ayrı tarihimizi ve toplumumuzu zenginleştirip korumak isteyişimizdeki kararlılık, onları olduğu kadar, tarihi de şaşırtıyordu. Yaşayan bir Yahudi, inancıyla gururlanan, inançlı bir Yahudi onlar için bir çelişki, bir inkâr, bir sapıklıktı. Onların hesaplarına göre bu seçilmiş ve lanetli insanlar, kurtuluşları kanlanmış bir haç simgesine bağlı insanlığı rahatsız etmekten çok uzun süre önce vazgeçmeliydiler. Onlar bir Yahudi’nin, bayramları, tıpkı kendileri gibi şarkıyla kutlamasını kabul edemiyorlardı. Bu kabul edilemez, mantıksız ve hatta adaletsiz bir olguydu. Onlar bizi ne kadar az anladılarsa ben onlan daha fazla anlamaktaydım.

Bir düşmanlık duymuyordum. Hatta çekingen cemaatimize Noel veya Paskalya zamanında terör havası estirdiklerinde bile onlardan nefret etmedim. Kendi kendime “Bize gıpta ediyorlar,” dedim. “Bu yüzden bize zulüm ediyorlar. Gıpta etmekte de haklılar. Aslında acınması gereken onlar. Bizlere eziyet etmeleri zayıflıklarını, özgüvensizliklerini kabullenmeleriydi. Tanrı’nın gerçekleri, dünyada ölümlülerin kalbinde yer alıyorsa bunun nedeni biziz. Tanrı bizim vasıtamızla iradesini ortaya koydu, planını belirtti. Adını kutsamamız için bizi seçti. Ben de onların yerinde olsaydım kendimi dışlanmış hissederdim.” Bize gıpta etmemelerine olanak var mıydı?

 Onlar bana acı çektirdikçe tuhaf bir şekilde davranışlarının mantıklı olduğunu anlamaktaydım. Bugün o duygularımın ne olduğunu anlıyorum. Hissettiklerim gurur, güvensizlik ve acıma karışımıydı.

Bununla birlikte merak etmiyordum. Hiçbir zaman herhangi bir merak duymadım. Onların kafasını kurcalar gibiydik ama ben onlara karşı kayıtsızdım. Dini kuralları hakkında hiçbir fikrim yoktu ve bu umurumda değildi. Onların dininin yasa ve ayinlerini anlamak gayretini de göstermedim. Onların ayinleri beni ilgilendirmiyordu. Tam aksine onlara arkamı döndüm. Bir rahibe rastladığımda gözlerimi kaçırır ve başka şeyler düşünürdüm. İnsanı tehdit eden sipsivri kuleli bir kilisenin önünden geçmektense yolumu değiştirirdim. Görmek de görülmek kadar korku vericidir. Aramızda bu yüzden fiziksel bir bağ olmasından çekindim. Onların dünyası konusunda öyle cahildim ki Yahudilikle Hıristiyanlığın aynı kökten geldikleri konusundaki iddialardan bile haberim yoktu. İsa’nın kutsallığı ve ölümsüzlüğüne inanan Hıristiyanların aynı zamanda Tanrı’ya, bizim Tanrı’mıza inandıklarını da bilmiyordum. Evrenlerimiz yan yanaydı ama ben onlarınkine girmekten kaçındım; oysa onlar bizimkini zorla yönetmeye kalktılar. Haçlı Seferleri, kıyımlar hakkında yeterli hikâye duymuştum ve bunların kurbanlarına yeterince dua okumuştum. Bu konuda kesin fikirlerim vardı. Katolik krallıklardaki Yahudilere büyük ve küçük engizisyoncuların neler yaptıklarını tekrar tekrar okumuştum. Onları çarmıha götürürken bile Tanrı sevgisiyle ilgili vaazlar verdiklerini biliyordum. Hıristiyanlık hakkında bütün bildiğim benim insanlarıma olan nefretiydi. Hıristiyanlar yaşamımdan çok hayalimde yer almaktaydılar. Bir Hıristiyan yalnız kaldığında ne yapardı?

 Onun düşlerinde neler vardı?

 Bizi ezmek için planlar yapmadığı zamanlarını nasıl değerlendirmekteydi?

 Fakat bütün bunlar beni hiç de üzmüyordu. Onlarla ani temaslar, ulusal ve kalıtsal karşılaşmalar dışında, benim için yoktular.

Buna karşılık Yahudilerle ilgili bilgilerim tükenmez bir kaynaktan geliyordu. Öğrendikçe daha fazlasını bilmeyi istiyordum. İçimde bilgi için bir susamışlık vardı. Bu adeta beni saran, ısrarlı, bir tür saplantıydı.

Günlük yaşamda olduğu kadar mutlakta da Yahudiliğin ne demek olduğunu biliyordum. Bize gereken, kanunlara itaat etmekti. Böylece insan önce öğrenecek ve sonra anımsayacaktı. Gereken, Tanrı’yı ve O’nun Mührü olan yaratıklarını sevmekti. Böylece Tanrı’nın iradesi yerine gelecekti.

Abraham’m Ahdi, İshak’m vazgeçilen kurbanlığı, Yaakov’un ateşli rüyaları, Sina’daki vahiyler, çöldeki uzun yürüyüş, Musa’nın kutsamaları, Kenaan’ın fethi, Kudüs’teki Tapmağa yapılan kutsal ziyaretler, İşaya ve Habbakuk’un güzel fakat sert sözleri, Yeremya’nın kederi, Talmud efsanesi… Kafam eski anılar, tartışmalar, krallar ve_ peygamberlerle dolu hikâyeler, trajediler ve mucizelerle dolmuştu. Her öykü kurbanları, hep kurbanları ve hayatta kalmayı başaranları, hep hayatta kalabilenleri içerirdi. Yahudi olmak anılarla yaşamak demekti.

Hiçbir şey daha kolay olamazdı. İnsanın töreleri izlemesi, kuşaktan kuşağa geçen hareket ve sesleri tekrar ortaya koyması yeterliydi. Ben de bu kuşakların eseriydim. Şavuot sabahında Musa’yla Yasa’yı kabul ediyordum. Tişa Be-Av gecesi yere oturmuş, başım küllerle kaplı, Haham Yohannan Ben-Zakkai’yle mahvedilemez sanılan kentin yok edilmesine ağlıyordum. Hanuka haftasında Makabi’lerin yardımına koşup Purim’de de gülüyordum. Aman’a karşı zaferini kutlayan Mordehay’la hem de nasıl gülüyordum. Ve her hafta Şabat yemeklerimizde şarabı kutsarken Mısır’dan çıkan Yahudilere eşlik ediyordum. Evet sonsuza kadar Mısır’dan ayrılıyor ve kendimi esaretten kurtarıyordum. Yahudi olmak halkalar yaratarak devamlılık ağını sürdürmek demekti.

Yıllar geçerken daha bilgiç, daha çağdaş bir dil öğrendim. Bana Yahudi olmanın, hem fiili hem de ismi aynı zamanda ve aynı şekilde vurgulamak olduğu söylendi. Bunu hem dünyevi hem sonsuz yaşamda yaparak birinin diğerini dışlamasına veya birinin diğerini yok ederek başarıya erişmesine engel olmak için yapacaktım. Yani Tanrı’ya hizmet için insanın gayesini benimseyecek, insanın Tanrı’ya olan gereksinimini bilerek onun için yalvaracaktım. Tanrı’yı ve Tanrı’nın yarattıklarını ayırarak bunları birbirine karşı kullanmayacaktım.

Tabii insan Tanrı’yı, tıpkı Abraham gibi sorgulamalı, Musa gibi öfkesini dile getirmeli, Eyüp gibi kederini haykırmalıdır. Fakat sadece bir Yahudi hem soru soran Abraham’ı hem de sorgulanan Tanrı’yı seçebilir. O her rolü üstlenip her kaderi kabul eder. O hem toplam hem de sentezdir.

Uzun süre, belki de sonsuza kadar, sarımsı sakallı Öğretmenimin sözlerini anımsayacağım. Bana, “Sadece bir Yahudi, Tanrı’nın yaratıklarını koruduğu sürece O’na karşı çıkabileceğini bilir,” demişti. Başka bir sefer de “Tanrı Yasa’yı verdi fakat bunu yorumlamak insana kalmıştır,” dediydi. “Onun yorumu Tanrı’yı bağlar ve kendisini zorunlu kılar.”

Tabii ki bu Yahudi’nin idealleştirilmiş bir tanımlanmasıdır. Ve her insan için de öyledir. Ancak bu her gün, her an, her koşulda sınanan bir durumdur.

Okulda Talmud’u okudum.

Tanrı neden bir tek insan yarattı?

 Cevap:

Bütün insanların atası aynıdır. Böylece daha sonra hiçbir insan başkasından üstün olduğunu iddia edemez.

Ve ayrıca: Dünyanın en kutsal, en saygıdeğer yapısı olan, Tapınağı, ateşe veren kimse, otuz dokuz kırbaç darbesiyle cezalandırılır. Fakat aynı adamı bir fanatik öldürürse onun cezası da ölümdür. Zira bütün tapınaklar ve kutsal yerler bir tek insanın yaşamı kadar değerli değildir. O, yangın çıkartan, küfürbaz, Tanrı’nın düşmanı ve Tanrı’nın utancı da olsa böyledir.

Acı veren bir ikilem. Bir ülkeden diğerine kovulduk. Yeşivalarımız yakıldı. Bilgelerimiz öldürüldü. Öğrenci çocuklar katliama kurban gitti ve biz hâlâ yaşamın erişilmez kutsallığını bütün gücümüzle ve yorulmadan övmekte, insana, herhangi bir insana inanmak gerektiğini söylemekteyiz.

Bu olağanüstü bir çelişki midir?

 Belki. Fakat Yahudi olabilmek insanın kendi çelişkileri içinde yine kendisini açıklaması ve durumu kabul etmesi demektir. İnsanlık geleceği ele geçirmeye çalışırken, geçmişi de koruyabilmek demektir. Başkalarının resmi tatil günü Pazar veya Cumayken Şabat’ı uygulayabilmek demektir. Eskimiş gibi gözüken, Tora’nın ilkelerini içeren Talmud’u heyecanla izlemek demektir. Oysa aynı anda heder veya Yeşiva’dan iki adım ötede insanın dostları ve ailesi tutuklanabilir ya da bir pogromda toplanıp dövülebilir. Bu, ruhsallığı inkâr eden bir dünyada ruhsallık hakkını korumaktır. Etrafta olanlar dünyanın sonunu, insanlığın sonunu haber verirken şarkı söylemek, gitgide daha yüksek sesle, tekrar tekrar şarkı söylemek demektir.

Olaylar gerçekten de böyleydi. O küçük Yahudi çocuğu sadece uzun süre önce gördüklerini, duyduklarını ve yaşadıklarını anlatıyor. Bunların doğru olduğuna da yemin ediyor.

Evet, uzun zaman önce o uzak yerlerde yaşananlar bana çok basit, çok gerçek, çok doğru gözüktü. Tanrı gibi ben de dünyaya baktım ve bunu iyi, verimli, anlam dolu buldum. Sürgündeyken bile her yaratık yerli yerindeydi ve her karşılaşma vaat doluydu. Ve Şabat’ın gelmesiyle kasaba bir krallığa dönüştü, deliler ve dilenciler de Şabat’ın prensleri oldular.

Kasabamdaki Şabat’ı asla unutmayacağım. Her şeyi unuttuğumda bile belleğimde o bayram atmosferi, en yoksul evleri bile kaplayan o huzur kalacaktır. Beyaz sofra örtüleri, şamdanlar, saçları dikkatle taranmış küçük kızlar, sinagoga gitmekte olan erkekler. Kasabam zaman içinde kaybolduğunda da Şabat’ta ondan yayılan ışık ve sıcaklığı anımsamaya devam edeceğim. İnsanı yücelten duaları, Hasidim’in sözsüz şarkıları, onların Ustalarının ateş ve pırıltısını da.

O günler, geçmiş ve gelecekteki acılar, ıstıraplar uzakta kayboldu. Teskin olmuş insan, minnetini açıklamak için kutsal varlığa seslendi.

Komşular arasındaki küçük kıskançlıklar, anlaşmazlıklar bekleyebilir. Tıpkı borçlar, üzüntüler ve tehlikeler gibi. Her şey bekleyebilir. Şabat, evreni sararken buna barışın bir boyutunu ve bir sevgi rengini sundu.

Aç olanlar gelip karınlarını doyurdular. Terk edildiklerini hissedenler uzatılan eli yakaladılar. Üzgün olanlar, yabancılar, göçmenler, serseriler, sinagogdan ayrılınca evlerdeki yemekleri paylaşmaya çağrıldılar. Kederlilere gözyaşlarını tutmaları ve Şabat’ın ortak neşesinden yararlanmaları söylendi.

Bizimle diğerleri arasındaki fark mı?

 Diğerleri… Onlara nasıl da acırdım. Onlar neyi kaçırdıklarının farkında bile değildiler. Onlar Şabat’ın güzelliğinden, sonsuz ihtişamından etkilenmiyorlardı.

Sonra soykırım oldu ve boyutlarıyla, amaçlarıyla bir uygarlığın sonunu belirledi. Esir kamplarındaki insan, kurtarıcının zıttı olanı tanıdı.

Biz çok büyük bir basitleştirmeye tanık olduk. Bir yanda cellatlar, öbür yanda da kurbanlar vardı. Ya seyirciler, tarafsız kalanlar, duruma karışmamakla cellatlara yardım edenlere ne demeli?

 O zaman Yahudi olmak hem tarafsızların gönül rahatlığıyla hem katillerin nefretiyle savaşmak demekti. Ve her şekilde, her olanakla karşı koymak da gerekiyordu. Ölümü reddeden, ölüme inanmayı reddeden Yahudi gettoda evlenmeyi, oğlunu sünnet ettirmeyi, ona kutsal dili öğretmeyi, onu tehdit edilen ve zayıflayan Yahudi soyuna bağlamayı seçti. Yahudi böyle karşı koydu. Gerçeklere ve ihtarlara aldırmayarak hayallere sarılı, insanların bu kadar alçalacağını itirafa yanaşmayan profesör veya satıcı da direnmekteydi. Varşova’daki getto savaşçılarıyla Treblinka’da trenden inen yaşlı adamlar arasında önemli bir fark yoktu. Çünkü onlar Yahudiydiler. Hepsi de nefret ve ölüme mahkûmdular.

O günlerde, Yahudi olmak, her zamankinden daha da fazla güçle reddetmek anlamına geliyordu. En önemlisi de bu gerçeği ve yaşamı düşmanın gözleriyle görmek, ona benzemeyi reddetmek ve ona bu zaferi vermemekti.

Evet düşmanın zaferi başlangıçta kesin görünüyordu. Yerlerinden sökülen bütün toplumlar, mahvedilerek dumanlar içinde kayboldular. Polonya topraklarında gidip gelen o trenler, bütün o erkekler, o kadınlar, dillerinden oldular. Adlarını, yüzlerini kaybederek düşman kanunlarına göre karanlıkta ve bilinmeyende yok oldular. Herkesin birbirine benzediği dikenli tellerden oluşan krallıklarda bütün sözler aynı önemi taşıyordu. Günler günleri, saatler saatleri izlerken karanlık düşüncelere dalan ve uyuşan insanlar, cesetler, kanlar arasında sendeleyerek kendilerine yol bulmaya çalıştılar.

Ve benim içimdeki çocuk inanç arzusuyla sordu: Bütün bunlar olurken Tanrı neredeydi?

 Bu başka bir sınav mıydı?

 Bir sınav, bir cezalandırma mıydı?

 Öyleyse hangi suçlar içindi?

 Hangi suçlar cezalandırılıyordu?

 Bunca uçsuz bucaksız mezarı gerektiren bir suç mu vardı?

 Bir milyon Yahudi çocuğunun öldürülmesinden sonra adaletten, doğrulardan, hayırseverliğin kutsallığından söz etmek mümkün olabilecek miydi?

Anlayamadım. Anlamaktan korkuyordum. Bu Yahudilerin sonu muydu yoksa insanlık macerasının sonu muydu?

 Bir devrin, bir dünyanın sonu olduğu kesindi. Bunu biliyordum. Bütün bildiğim buydu.

Geri kalanlara gelince, kesinlik kazanmayanları bir araya getirmekteydim. Bazılarının inancı ve bazılarının inançsızlığı şaşkınlığımı arttırdı. İnsan, küllerden oluşan o dağlara bakarken Tanrı’ya nasıl inanır, nasıl inanmayabilirdi?

 Esir kampı deneyimini kim simgeleyecekti?

 Katil mi kurban mı?

 Onların karşılaşması çok çarpıcı, çok güçlüydü. Bu durumda bunun bir metafizik, bir ontolojik yanı olmalıydı. Acaba esrarını çözebilecek miydik?

Sorular, kuşkular. Sis içinde bir uyurgezer gibi dolaşıyordum. Neden Yahudilerin Tanrısı, Yahudi soyundan gelenlere böyle düşmanlık göstermişti?

 Bilemiyordum. Neden özgür insanlar, liberaller, hümanistler Yahudilerin çektikleri karşısında etkilenmeden kalabilmişlerdi?

 Bilemiyordum.

Birkenau’ya gece yarısı varışı anımsıyorum. Haykırmalar. Havlayan köpekler. Parçalanmak üzere olan ailelerin son kez bir arada olması. Genç bir Yahudi çocuğu babasının yanında erkekler konvoyunda ilerliyor. Onlar yürürken gece de kendileriyle birlikte dev alevlerin gökyüzünü yutmak ister gibi yükseldiği yere doğru yürüyor. Birden esir kampından biri yürüyenlere yaklaşıp gördüklerini, gecenin gerçeğini açıklıyor: Geleceği, geleceğin yokluğunu, sırrın anahtarını, kötünün gücünü. O konuşurken küçük erkek çocuk güven vermek ister gibi babasının koluna dokunarak, “Bu olanaksız değil mi?” diye fısıldıyor. “Onun sözlerini dinleme. Sadece bizi korkutmak istiyor. Söyledikleri imkânsız, akıl almaz. Anlattıkları bambaşka bir çağa, Ortaçağa ait. Yirminci yüzyılda, çağımızda bunlar olamaz. Dünya, Baba, uygar dünya böyle olayların gerçekleşmesine izin veremez.”

Ancak uygar dünya bunları bilmesine karşın sessiz kaldı. Dünyadaki insanlar o zaman neredeydiler?

 Ve dünya kültürü nasıl böyle en aşağı noktaya inebildi?

 Bütün o ruhani liderler, o düşünürler, gerçeğe aşık olan filozoflar, adaletle sarhoş olan ahlakçılar öğretilerini Auschwitz’in büyük usta seçicisi Joseph Mengele’yle nasıl bağdaştırabildiler?

 Bir yerde ciddi, korkunç bir yanlışlık yapıldığını kendi kendime söyledim. Fakat bunun ne doğasını ne de failini biliyordum. Tarih ne zaman ve nerede böyle korkunç bir döneme girmişti?

Yüzü yaşlı bir adamınkinden farksız olan genç bir Talmudcunun sözlerini anımsıyorum. Onunla birlikte çalışıp ikimizden daha ağır olan kayaları kaldırmıştık.

“Şöyle varsayalım,” diye fısıldadı. “İnsanlarımızın Tora’yı diğer milletlere yaymadığını varsayalım. Abraham’la onun örneğini, Musa ve adaletini, peygamberler ve onların mesajlarını unutalım. Felsefe, bilim ve edebiyata katkılarımızın pek az veya yok olduğunu varsayalım. Maimonides, Nahmanides, Rashi yok. Spinoza, Bergson, Einstein, Freud yok. İlerlemeye hiçbir şekilde katkıda bulunmadığımızı kabul edelim. İnsanlık için bir şey yapmadığımızı varsayalım. Bu durumda bile bir tek şey tartışılamaz. Dünyanın büyük katilleri, tarihin en büyük cellatları, Firavun, Neron, Chmelnitzky, Hitler… hiçbiri aramızdan çıkmadı…”

Bu da bizi başladığımız yere getiriyor. Yahudiler ve Hıristiyanlar arasındaki ilişkiler. Biz bunlarda değişiklikler yapmak zorunda kaldık. Çünkü acı bir gerçekle karşılaştık. Auschwitz de bütün kurbanlar Yahudi, ve bütün katiller Hıristiyandı.

Bunu burada puan kazanmak veya birilerini utandırmak için söylemiyorum. Ben hiçbir din, insan veya milletin birbirinden üstün veya aşağı olduğuna inanmıyorum. Kolay zaferlerden nefret ederim. Bu bizim için de başkaları için de böyledir. İnsanların kendilerini daima haklı bulmalarından da hoşlanmam. Bazı Hıristiyanlar —din değiştirmemi istememeleri koşuluyla— bana bazı Yahudilerden daha yalandırlar. XXIII. John ve François Mauriac’a, kendinden nefret eden bazı Yahudilerden çok daha yakınım. Gerçek ve hoşgörü sahibi bir Hıristiyan’la ortak noktalarım olduğuna inanıyorum. Oysa çağdaş olmayan hoşgörüsüz Yahudi’yle anlaşmam olanaksız. Bu durumu kesinlikle belirtiyorum çünkü şimdi söyleyeceklerim Hıristiyan dostlarımı gerçekten üzecektir. Fakat bunları saklamaya da hakkım yok.

Hitler veya Himmler’in kilisece aforoz edilmemiş olması nasıl açıklanabilir?

 XII. Pius, Auschwitz ve Treblinka’yı lanetlemeyi neden hiç gerekli görmedi?

 Nasıl oldu da SS’lerin büyük bir bölümü inanç sahibi sayıldı ve sonuna kadar Hıristiyanlığa bağlı kalabildi?

 Bu katiller katliamlardan sonra kilisede günah mı çıkartıyorlardı?

 Onların Hıristiyan ailelerden gelmeleri ve Hıristiyan eğitimi almış olmaları nasıl açıklanabilir?

Hıristiyanlığın kalelerinden biri sayılan Polonya’da gettolardan kaçan Yahudiler dış dünyayı inanılmayacak kadar düşmanca bularak yine duvarların gerisine döndüler. Onlar Almanlar kadar Polonyalılardan da korktular. Aynı olay Litvanya, Ukrayna ve Macaristan için de geçerlidir. Yahudilerin böyle öldürülmeleri karşısında Hıristiyanların pasifliği nasıl açıklanabilir?

 Katillerin acımasızlığı nasıl açıklanabilir?

 Çocuklara ateş ederken veya dövülen, çıplak kurbanları ölüm fabrikalarına sokarken, içlerindeki Hıristiyanlığın, ellerini titretmediğini nasıl açıklayabilirler?

 Tabii orada burada bazı cesur Hıristiyanlar, Yahudilerin yardımına geldiler. Fakat sayıları çok azdı. Bütün Avrupa’dan birkaç düzine piskopos, rahip, birkaç yüz erkek ve kadın.

Bu acı verici bir saptamadır ama görmezlikten gelemeyiz. Nasıl kurbanlar Yahudiler için bir sorunsa, katiller de Hıristiyanlar için bir sorundur.

Kurbanlar bizim için ciddi ve üzücü bir sorundur. Bunu örtbas etmenin yararı yoktur. Yahudi’nin çabucak ve kolaylıkla bir kurban durumuna getirilmesine yol açan nedir?

 Bütün cevaplan, izahları okudum. Hepsi de yetersiz. Sessiz sürülerin çukurlara doğru gittiğini düşlemek çok güç. Toplumların kandırılmaya izin vermeleri de öyle. Ve ölüme mahkûm olan bazılarının mühürlenmiş vagonlarda ve hatta Birkenau’daki rampada gerçeği görmemeye devam etmeleri de öyle. Anlayamıyorum. Ne katilleri ne de kurbanları anlayabiliyorum.

Soykırım sırasında bir Yahudi olmak belki de anlamamak anlamına geliyor. Cinayeti yaşamaya devam ve ölümü bir çare olarak görmeyi reddeden kadın ve erkekler anlamadan yaşamaya ve ölmeye karar vermiş olabilirler.

Geriye kalanlar için değişik bir soru ortaya çıktı. Yahudi olarak kalmak mı, kalmamak mı?

 Kurtuluştan sonra Fransa’daki gürültülü, acı veren tartışmalarımızı anımsıyorum. Filistin’e gidilip Yahudi milliyetçiliği adına mı savaşılmalıydı, yoksa Komünist hareketine katılarak Enternasyonalizmi yaymaya mı çalışılmalıydı?

 İnsan ananelerine daha da gömülmeli miydi, yoksa törelere arkasını mı dönmeliydi?

 Seçenekler aşın uçluydu. Tam anlamıyla sadakat veya tam anlamıyla yabancılaşmak. Kayıtsız şartsız sadakat veya inkâr. Eski koşullara, prensiplere geri dönmeye olanak yoktu. Yahudi, “Azap çektim,” diyebilirdi. “Bana azap çektirdiler. Bu durumda tek yapabileceğim kendi insanlarıma yaklaşmaktır.” Bu da akla yakındı. Veya, “Çok fazla azap çektim,” derdi. “Hiç gücüm kalmadı. Ben geri çekiliyorum. Çocuklarıma miras olarak bu acıların kalmasını istemiyorum.” Bu da akla yakındı.

Ancak geçmişte olduğu gibi bu felaket bir gerilemeye değil Yahudi tarihinin canlanmasına, Yahudi bilincinin yenilenmesine neden oldu. Yahudi, bağlarını kopartacak yerde güçlendirdi. Auschwitz onu daha güçlü kılmıştı. Hatta kendi toplumu dışındaki evrensel denilen nedenleri kabullenenler bile, içindeki Yahudi tarafından yönlendirildi. İnsanlıktan umudunu kesmesine karşın insanı geliştirmeye çalıştı. Başka biri olma fırsatı bulunmasına karşın Yahudi yine Yahudi olarak kaldı.

Dünyada her dili konuşan, her sınıftan genç Yahudi, bu Yahudilik macerasına katılmaktadır. Bu İsrail ve Sovyet Rusya’da doruğa erişen bir olgudur. Ayrı yollan izleyen bu hacılar aynı projede görev almakta ve aynı şekilde meydan okumaktadırlar. “Bizim sürünmemizi istiyorlar. Fakat biz neşemizle coşacağız. Bizlerin sertleşmesini, dayanışmaya ve sevgiye kapalı olmamızı istiyorlar. Biz de inatçı fakat merhamet dolu olacağız.” Bu meydan okuma Yahudi’nin, Yahudilikle ilgili umutlarını haklı çıkarmakta ve kaderinde bıraktığı güçlü izleri açıklamaktadır.

Yahudi’nin durumunu kabullenmesi için birden fazla yol olduğu düşünülebilir. İnsanın kendisini sorgulama zamanı ve harekete geçme zamanı. Hikâyeler anlatma zamanı ve dua etme zamanı. İnşa etme ve yeniden yapma zamanı. Yahudi neyi seçerse seçsin, ölmüş, daha doğmamış, yaşayan bütün Yahudilerin sözcüsü olacaktır. Onun vasıtasıyla ve onun içinde yaşayanların da öyle.

Onun görevi dünyayı Yahudileştirmek değil, daha insancıl kılmaktır.

 

SOLZHENİTSYN BENİ NEDEN ENDİŞELENDİRİYOR

Bu kişisel bir yorum ve üzülerek yazıyorum; çağımız gerçek kahramanlar açısından çok fakir ve Aleksandr Solzhenitsyn bir kahraman. Yazıları, Stalinist bir esir kampı deneyimlerine dayanan ilk ses getiren romanından beri, cesaretini de yeteneğini de kanıtlamıştır. Onun romanlarını da hikâyelerini de beğendim ve hür bir insan olarak anlattıklarına hayran oldum.

Onda adalet ve doğrunun saplantı haline gelmiş bir vicdan, işini ciddiye alan bir misyoner, celladın sonsuza kadar sesini kestiği sayısız kurban adına konuşan bir sözcü gördüm. Ve bütün bunlar için minnettar oldum.

Alçakgönüllülükle “Edebi bir soruşturma” dediği Gülag Takım Adaları adlı eseri için de minnettarım. Aslında bu kitap bir soruşturmadan çok fazla ve gerçekten bambaşka bir şey.

Bu bir dehşet çığlığı. Utanç ve umutsuzluk deneyimi yaşayan ve duyulmayı isteyen güçsüz tanığın bir çığlığı.

Solzhenitsyn’in sesi kaçınılamayacak kadar güçlü. Ahlakı hor görmenin hüküm sürdüğü bu lanetli evrende, inanamayarak onu izliyoruz. Gulag’da her şey bozulmuş ve lekelenmiş. Burada liderler ve Tanrı kendilerinde büyüklük olmadığını ortaya koyuyorlar. Kanunun, tarihi sarsması gereken umut peygamberleri de sadece kuklalar. Cellatlar, sadece kendi yaşamlarını korumaya çalışan, kendi korkularının mahkûmu olmuş tembel, kötü, küçük yaratıklar. Onur mu?

 Sadece bir sözcük. İdealler ise sadece bir şaka. Büyük Bukharin, insanları değiştirmeye veya kurtarmaya çalışacak yerde tirana hoş görünmek için bir köpek gibi yaltaklanıyor ve başkalarına da kendisine de ihanet etmek üzere hazır bekliyor.

İki yüzden fazla eski kamp sakininin anıları ve verdiği bilgiler sayesinde Solzhenitsyn başlangıçtan beri toplama kamplarının sefil dünyasını açıklıyor. Bu kitabı derinden derine sarsılmadan okuyamazsınız. Kamplardakiler tüm insanlığı temsil ettiği için daha da fazla etkileniyorsunuz çünkü burada aydınlar, işçiler, subaylar, öğrenciler, idealistler, genç militanlar ve çocuklar var. Onları “çalışma kamplarıyla rehabilitasyonda buluyoruz. Hepsi orada kalıyor, yıllar ve yıllarca, nesiller boyu orada çürüyorlar. Ve genelde nedensiz yere. Sadece rastlantı sonucu oradalar. Ekonomik veya siyasi konularda düşüncelerinizi beğenmeyen bir gizli polis şefinin kaprisi üzerine veya oturduğunuz dairenin kendisine daha uygun olduğunu düşündüğünden yahut karınızı veya nişanlınızı arzu ettiğinden ötürü de olabilir. Bütün güç onun elindedir. Dikkatsizce söylenen, düşünmeden seçilmiş bir sözcük veya hatalı bir dostluk sizi ailenizden, yaşamınızdan kopartmak için yeterlidir. Tutuklanırsınız, suçlu bulunursunuz, işkence görürsünüz, mahkûm edilir, bitkin halde kampa yollanır ve sosyal bir süprüntü haline gelirsiniz.

Kitap, Stalin’in çılgınlıklarını gerçekleştirmek için ustaca idare ettiği kötü polisin yaptığı olaylar, fıkralar ve bölümlerle dolu. Büyük yankılar uyandıran davalar, gizli soruşturmalar, suçlamalar, intiharlar, cinayetler. Pek az kimse bu insanlık dışı mekanizmaya karşı gelebildi. Yazar zaman zaman kendi deneyimlerinden söz ediyor. Aslında bunlar en büyüleyici olanları ve biz onunla birlikte öfkemizi haykırıyoruz.

Bazı olaylar burada ilk kez açıklanıyor; bazıları da yorumlarıyla bizi şaşırtıyor. Özellikle biri bana çok dokundu. Sessizliğin Yahudileri adlı kitabımda, Stalin’in ölümünden kısa süre önce, bütün Yahudileri Sibirya’ya sürmeye karar verdiği hakkındaki söylentilerden söz etmiştim. Solzhenitsyn, bu söylentileri doğruluyor ve ayrıntıları da açıklıyor: Diktatör, “Hain Yahudi Doktorların Kızıl Meydan’da herkesin gözleri önünde asılmasını planlamıştı. Bunu “öfkelenen halkın” da katılacağı bir katliam izleyecekti. Sonra da Yahudiler “güvenliklerinin temini için” sürüleceklerdi…

Uzun ve zaman zaman ağır olmasına karşın bu yapıtı büyük bir ilgiyle okumamız doğaldır. Orada neler olduğunu bilmek istiyoruz. İnsanların yeni bir Kurtarıcının açıkladığı yasaları kabul etmişe benzediği bu Devrim Ülkesinde neler olduğunu bilmeyi istiyoruz.

Ancak bu kitabı siyasi ve yasal olayları karıştırdığından değil, yazarından ötürü rahatsız edici buluyorum. Diğer bir ifadeyle, kitap beni ne kadar heveslendiriyorsa yazarı da beni o kadar endişelendiriyor.

Açıklamama izin verin ve bunu üzülerek yaptığımı da bilmenizi isterim.

Yıllar önce orada burada Solzhenitsyn’in hümanist yönünü aşağılamak isteyen söylentiler duydum. Bazı kimseler onun Yahudilerden hoşlanmadığını söylediler. Veya en azından Yahudilerin kaderinin onu ilgilendirmediğini belirttiler. Bu söylentilere inanmadım. Şimdi olduğu gibi, o zaman da, kendi kendime “Büyük bir yazar Yahudi düşmanı olamaz,” dedim. “Tarihte en inatçı nefretin kurbanları olan insanlardan merhamet ve yardımını esirgeyemezdi.” Şimdi olduğu gibi, o zaman da, vicdan ve gereksinmeleri adına konuşan büyük bir yazarın Yahudilerin çektiği azabı görmezlikten gelmesine imkân olmadığını söyledim; olaylar karşısında etkilenmeli veya en azından ilgilenmelidir.

Beni endişelendiren ve alınmama da neden olan, Stalin ve Hitler’in Yahudilere reva gördüğü kötülükler karşısında, tepkisi ya da tepkisizliğiydi.

İlk olarak Stalin’in Yahudi kurbanlarına hiç aldırmıyor. Onlardan söz etmesi gerektiğinde kısa kesiyor veya bunları dipnotlarla geçiştiriyor. Oysa biz Stalin’in Yahudilere ve Yahudiliğe adeta patolojik denilecek bir nefret beslediğini çok iyi biliyoruz. Solzhenitsyn, bu nefretin nedenini ve anlamım bile merak etmiyor. Şaşırmamaya olanak var mı?

Yazar uzun uzun rahiplere yapılan zulümleri anlatıyor ama Yeşiva’ların başlıca dayanağı olan bilginlere, Talmudistlere, hahamlara yapılan eziyetlerden hiç söz etmiyor. Kilise aleyhine olan kararlan anlatırken sinagoglara yapılanlara hiç değinmiyor. Çoğu zaman inançlı Hıristiyanların işkenceye kahramanca dayanmalarım anlatırken, inançlı Yahudilerin direncine ve acısına hiç değinmiyor.

Daha da şaşılacak olam, Yahudi kültürü ve sözcülerine işlenen suçlar karşısında sessiz kalışı. Yahudilerin kaybolmaları konusunda da hemen hemen hiçbir şey söylemiyor. Yine Yahudi sanatçıların tutuklanması ve NKVD’nin bodrumlarında idam edilmeleri hakkında da pek bir şey demiyor. Mikhoels, Bergelson, Derister veya Markish’in öldürülmesinden de hiç söz edilmiyor. Evet, Solzhenitsyn onları hiç tanımamış olabilir, ama kitabında yakından tanımadığı pek çok insanın hikâyesi yer alıyor. Kitap otobiyografi değil biyografilerin bir toplamı sayılabilir. Öyleyse neden Yahudi kurbanların biyografileri böyle önemsiz kalmış?

 Eğer öğrenmek isteseydi, ona gizli bilgi verenler arasında, bunu yapabilecek kimse yok muydu?

 Böyle bir şeye olanak var mı?

Çarlığa duyduğu abartılı sevgi de beni rahatsız ediyor. Çara karşı sonsuz bir ilgisi olduğu izlenimini veriyor. Belki de Komünistlerden nefret ettiği için elinde olmayarak ondan önceki rejimi övmüştür.

İki çağı, iki sistemi kıyaslıyor ve hangisini seçtiği de açıkça belli: Çarların zamanında daha az insan hapse atılmış. Hapis süreleri daha kısaymış. Ayrıca o zamanki koşullar da bu kadar iğrenç değilmiş. Solzhenitsyn, aynı noktalara tekrar tekrar dönerken o devirdeki Yahudi aleyhtarı yasaları, Yahudi katliamlarım, sadece Yahudilerin kurban oldukları kıyımları hiç anımsamıyor. Ve bu da bizi bir kez daha üzebilecek bir ihmalkârlık.

Kalemiyle yaptığı diğer kıyaslamalar da bizi üzüyor. Kasıtlı veya değil, bilinçli ya da bilinçsiz, tümü bize yönelik.

Stalin’in cinayetlerini vurgularken bunları Hitler’in vahşetiyle kıyaslıyor. Ve bir kez daha Hitler’in Stalin’den daha ılımlı, daha rasyonel ve daha merhametli olduğu ortaya çıkıyor. Örneğin, Solzhenitsyn bize NKVD’nin Gestapo’dan daha zalim olduğunu söylüyor. Neden?

 Çünkü Gestapo, sadece gerçekleri itiraf ettirmek istediği zaman mahkûmlara işkence yaparmış… Başka yerde —yoksa aynı eserde mi?

yazar Hitler’in suçlarının Stalin’in yaptıkları yanında önemsiz kaldığını söylüyor: “Hitler sadece altı milyon Yahudiyi öldürdü, oysa Stalin yirmi milyon insanı katletti.”

Amerikalı eleştirmen George Steiner, geçenlerde Solzhenitsyn’in Yahudilere karşı olan acayip tutumunu yererek kıyaslamalarının acıklı olduğunu belirtti. Steiner’in itirazlarına katılıyorum.

Solzhenitsyn’in Stalin karşısında dehşete kapılmamızı istemesine bir diyeceğim yok. Rus Diktatörünün karşısmda tam anlamıyla çok güçlü bir dehşet hissettim. Fakat neden onu Hitler’le kıyaslayalım?

 Neden Korkunç İvan veya Cengiz Han’la kıyaslamıyoruz?

 Hem neden onların kurbanlarını kıyaslıyoruz?

 Hangi hakla?

 Ve ne amaçla?

 Neden Solzhenitsyn felaketimizi önemsiz kılmak için bu denli hevesli görünüyor?

 Kendisi belirli bir ıstırap düzeyinde iki kere ikinin dört etmediğini bilemiyor mu?

 Kötülükte de bir sınır olduğunu ve gerisindeki kıyaslamaların değer taşımadığının farkında değil mi?

Yineliyorum: Bunlardan söz etmek beni üzüyor. Fakat susmak durumu kabul etmek, ihanet etmek demek olurdu. Soykırım konusunun edebiyattaki yeri, bir nevi insandan arındırılmış bir bölge gibi. İnsanlar bu konuda düşünmeden, dikkatsizce yazıyorlar. Harlem’i bir Varşova Getto’suyla ve Vietnam’ı da Auschwitz’le kıyaslamaya kalkıyorlar. Tanımlanamaz olanı tanımlamaya, hayal edilemeyeni hayal etmeye çalışıyorlar. Hayatta kalanların bile gizlediği konularda romanlar yazmaya kalkışıyorlar.

Solzhenitsyn’in bu tutumu kendisine yakışmamakta ve bizi de kederlendirmektedir. Sadece bir gün bütün bunları düzelteceğini veya hiç olmazsa açıklayacağını umabilirim. Başka neden olmasa bile kuşkulara kapılmadan kendisini daima sevmek ve saygı göstermek isteyen Yahudi hayranlarına güven vermek için bunu yapacağını umarım.

(1975)

Sh: 55-60

GENÇ BİR FİLİSTİNLİ ARAP’A

Bir Yahudi’nin, sizler hakkında kendisini neyin üzdüğünü söylemesine izin verin. Aramızda olanları, huzurunuzda, yüksek sesle düşünmesine izin verin. Dökülen bunca kana karşın, kendisi iyi niyetle, güvensizliği aşabilecek bir bağ olup olamayacağını araştırmak istemektedir.

Biliyorum: Sadece azap çeken biri insanların azabından söz edebilir. Birinin acısını, başka birinin acısını soyutlaştırmak bir propaganda malzemesi haline getirmek kadar çirkindir. Bu asla bir varsayım veya karikatür değildir. Bu sadece kendi özünde yine kendisine karşı bir ölçüdür.

Bunun farkındayım ama yine de arkanı dönmeni istemiyorum. Amacım seni üzmek değil. Tam aksine, seni anlama arzuma inanmam ve böylece beni anlamanı isterim. Aramızdaki değiş tokuş olasılığı inan benim için çok önemli. Bunun gerçeğe dönüşmesini ve gelişmesini arzu ediyorum. Belki bir şekilde, bir yerde örnek oluşturabilir.

Bizi ayıran senin ıstırabın olduğundan önce bununla yüzleşelim. İçeriğinden ne kaçınmayı, ne de önemsizleştirmeyi istiyorum; inceleyelim. Ve seninle, bu acıyla yüzleşirken kendimi de yargılamayı düşünüyorum, çünkü daima başkasının çektikleriyle sınanırız.

Durumum veya çıkarttığım sonuç ne olursa olsun açık ve dürüst davranacağım. Seninle ve karşıtların olan, kardeşlerimle. Bu siyasi bir girişim değil ahlaki bir yükümlülük. Buna baştan dikkatini çekiyorum çünkü siyasetten anlamam ve çekinirim. Belki de ortada anlayacak bir şey yok. Anlaşılması zor bir bilim olan siyaset, açıklık getirmesi gereken olaylan karmaşık hale koyar. Bu anlaşmazlıkları önler mi yoksa körükler mi?  siyasetin genelde muhalif olduğunu, geçici sürelerle uzlaştırıcı olduğunu varsayalım.

Dolayısıyla siyaseti bir yana bırakalım, aksi halde bu işin sonu gelmez. Siyaset savaş gibidir: Başlaması kolay ancak sona erdirmesi zor. İki tarafın iddiaları da geçerlidir. Sen Filistin’in Müslüman geçmişini istiyorsun. Ben de ondan önceki Yahudi geçmişinden söz edeceğim. 1948’de Arap mültecilerin karşılaştıkları haksızlıklardan dolayı suçluyor musun?

 Ben de aynını yapacağım fakat olaydan kimlerin sorumlu olduğunu da açıklayacağım: Alevli konuşmaları ve zehir saçan tutuculuklarıyla, kendi öz liderleriniz yaptılar bunu. Eğer sadece Filistin’in paylaşılması konusunda Birleşmiş Milletler’in kararını kabul etselerdi; Eğer sadece, Arapları, galip olarak dönmek için toplu kaçışa kışkırtmasalardı; Eğer sadece, Yahudi milletini kanla boğmaya yeltenmeselerdi; eğer sadece, Yahudilerin de acı çektiğini hesaba katsalardı, Yahudilerin de ata topraklarında egemen olmak istediklerini hesaba katsalardı… Otuz yıldan beri İsrail’in barış girişimleri görmezlikten geliniyor; İsrail’in karşılıklı tanınma çağrılarından kaçınılıyor; İsrail’in uzlaştırıcı girişimleri reddediliyor.

Sözler mi?

Konuşma sanatı mı?

 Ortak sorunumuz bu doğrultuda olsaydı, kabullenebilirdim, o zaman, nasıl başa çıkacağımı bilirdim. Bu bölgede güçlü niteliklere sahipsiniz: Para, petrol, Üçüncü Dünyadan müttefikler. Bugün istediğiniz her şeyi satın almak size kolay: Silahlar veya oylar. Bunları sağlayanları, petrol tanrısı önünde diz çöken, kendilerine lütufta bulunmanız için yerlerde sürünen müşterileri, o diplomatları kimbilir ne kadar hor görüyorsunuz. Benim insanlarım onlara ne önerebilir ki?

 Ne para, ne anlaşmalar, ne blok halinde müttefikler… sadece bir tarih duyusu, adalet özlemi ve aynı zamanda bir onur duyusu… Sadece siyasi veya ekonomi alanında bir ilerleme olsaydı, kendimi böyle olması gerektiğine inandırırdım.

Fakat aramızdaki tehlike başka, hem de bambaşka. İlişkilerimize insani bir açıdan bakmanı istiyorum. Bir Yahudi olarak, Arap davasını savunduğunu anlayabiliyorum. Sen de, bir Arap olarak, benim Yahudi davasını savunduğumu lütfen anla. Tarafsız olmanı bekleyemem: Benim de olmamı bekleyemezsin; bu ikimizin de doğasına aykırı olur. Fakat zaman zaman kendini benim yerime koymanı diliyorum, tıpkı zaman zaman kendimi senin yerine koyacağım gibi.

Bana gelince, o yönde bir gayret gösteriyorum. Sorununuzun İnsanî yönünün bana büyük acı verdiğini de söylemeliyim. Diyalektik yönüne aldırmıyorum; beni endişelendiren ahlaki yanı. Tehditlerine sinirleniyor, fakat çektiğin acıyla sarsılıyorum; bu konuda sandığından çok daha duyarlıyım. Benim kuşağımdaki insanlar başka türlü olamazlar; başkalarının kederine arkalarını dönemezler, çünkü onlar işkence edilen pek çok insan, yerlerinden edilen sayısız kimseyi gördüler. Bu bizi ilgilendiriyor ve de etkiliyor.

Acı çekmenin, en küçük belirtilerini seçmesini biliriz. Bunu söylerken biraz gurur da duyuyorum. Mantıksal, psikolojik, sosyolojik açıdan açıklanamayacak bir olgu. Aslında kendi yakın çevremiz dışında kalan haksızlık ve kederlerden etkilenmememiz gerekir. Ancak, benim kuşağımın Yahudileri, benim yaşadıklarımı yaşamış olanlar pek de normal sayılamazlar. Onlar başka bir çağdan gelen yakıcı hayaller ve zaptedilmeye çalışılan hıçkırıkların kurbanlarıdır. Biz hiç ara vermeden ve devamlı olarak felaketimizin boyutlarım ve sonuçlarım her an tekrar tekrar keşfediyoruz. Yahudi ruhu yaralı ve belleklerimiz de yara izleriyle doludur. Çok fazla çocuk ve çok fazla hayal yitirdik. Bu söylenmesi ve tekrarlanması zorunlu bir gerçektir: Halkıma olan sadakatim kusursuz ve sonsuz olmazsa, kendimi tam anlamıyla Yahudi yaşantısının sürekliliğine, yani her yerdeki Yahudilerin sürekliliğine adamazsam, o zaman kendi kendime ihanet etmiş sayılırım. Kendimi dağıtırsam aynı zamanda küçültmüş de olurum. Her yere birden bakmaya kalkarsam doğru dürüst göremez olurum.

Bununla birlikte yine gözlerim sana dönük. Seni görmeye çalışıyorum. Ve anlamaya çalışıyorum. Yafa’da doğduğunu, Hayfa’da oyun oynadığını, Kudüs’te eğitim gördüğünü, Nasıra’da yaşadığını söylüyorsun. Kökünden koparılmanın senin için ne anlama geldiğini tahmin edebiliyorum. Deniyorum, gerçekten deniyorum. Ve öfkeni de anlıyorum. Evet, örgütlenmiş bir topluma ait olmamak, eve gidememek utanç vericidir. İnsanın kendi hareketlerinin, seçimlerinin sahibi olamaması cesaret kırıcıdır. Evet, tarihin karanlık devirlerinde, uçlarda yaşamak, günlük olayların savurduğu bir nesne olmak, sadece güven ve adalete gereksinmesi varken, ebedi yabancı konumunda acıma duygusu uyandırmak üzücü ve aşağılayıcıdır.

Senin tutumuna Arapların ıstırabı ve benimkine de Yahudi azabı yön vermiştir. Bu iki acı birleştirici olmalıydı ama tam aksine bölücü oldu. Acaba ikimizin ıstırap fikri birbirinden farklı mı?

Gençsin, benden daha genç, ve beni, senin yaşındayken hayal etmeni istiyorum. Savaş yeni bitmişti ve dünya zaferi kutluyordu. Ama ben değil. Arkadaşlarımla sessiz sedasız ölülerimiz için yas tutuyorduk. O çılgın kitlenin içinde dilenciler gibi iki büklüm olmuş, kendi hayaletlerimizi sürükleyerek ilerliyorduk.

Bir bakıma senden çok daha güçlüydük; eşi, emsali olmayan bir gücü temsil etmekteydik: Ölülerimizden ve umutsuzluğumuzdan oluşan bir güç. Hiç kimseye borcumuz yoktu. Her şeyi yapabilir, ayrıcalıklı her şeyi yüklenebilirdik. Her şeyi mahkûm edebilir ve mahvedebilirdik.

Biz tarihin en karanlık girintisinden, insan ve Tanrı idrakinin en gizli bataklığından çıkmıştık; kimse bize ne yapmamız veya yapmamamız gerektiğini söyleyemezdi. Ayrıcalıklı insanlardık ve ona göre davranabilirdik. Bizleri katillere teslim edenlere de tükürebilirdik. Bizleri unutan tarafsız seyircileri de hor görebilirdik. Bizim sürekli endişemizi paylaşmayan herkesle de alay edebilirdik. Ve hiç kimse buna engel olmaya cesaret edemezdi.

Fakat bize dışarıdan baskı yapıldığı için, bu yolun fazlaca kolay olduğuna karar verdik. Olaylarla. Düşmanlar. Bizler insan olmayı seçtik. Bütün olasılık kurallarına göre kanunları çiğneyebilecek, şiddeti ve suçu seçebilecek gençler birbirlerine yardım etme isteği ve ihtiyacı duydular. Kentleri ateşe verebilecek gençler bunları tekrar inşa etmeye başladılar. Kaderin cinayetlere, öç almaya yönelttiği gençler kendilerini aşarak dünyayı şaşırttılar; İnsanlık dışı bir toplumda insan olarak kaldılar. Onları erkek ve kadınların soylu ve verimli amaçlar için savaştıkları yerlerde bulabilirsin.

Bazıları Kutsal Topraklara gitti… Sizleri yerinizden etmek için değil. Sadece birlikte… evet birlikte eski bir rüyayı yaşamamızı sağlamak için. Bir diğerleri başka düşlere daldılar: Komünizm, Sosyalizm, toplum hizmeti… Onlar etraflarına duvar örecek yerde sınırları yıkmak için harekete geçtiler. Acı çekmenin son sınırını aştıkları için başkalarının azabına aldırmayabilirlerdi. Ancak tam aksi oldu.

Öyleyse, bizi ayıran nedir?

 Acıya karşı olan tutumumuz. Sizin için bu her şeyi haklı çıkarır gibidir; benim için öyle değil. Acı çekmek insana ayrıcalık veya bazı haklar getirmez. Bu insanın acıyı nasıl kullandığına bağlıdır. Acıyı başkalarının ıstırabını arttırmak için kullanırsanız, aşağılarsınız ve hatta ihanet edersiniz.

Bu konuda ısrarcı gözüküyorsam affet, fakat çok önemli: Biz Yahudiler kendi çektiklerimizi başkalarının aleyhine kullanmadık. Kendi yaşlılarına ve benimkilere sor: Sana savaş sonrası yıllarda Avrupa’da Almanya, Macaristan, Polonya ve daha birçok yerde korkmak için sayısız nedeni olan pek çok işbirlikçi olduğunu söyleyeceklerdir. Fakat onlara zarar verilmedi —biz vermedik. Ve bizim çektiğimiz ıstıraba tanık olan, bazen gözlerimizin önünde evlerimizi yağmalayan komşularımız sanki bir şey olmamış gibi yaşamaya, içmeye, uyumaya devam ettiler. Onlara saldırabilirdik. Bunu yapmadık. Devamlı olarak çektiklerimizi aklımıza getirerek insanlara cezalandırma hakkım değil insan olması gerçeğini anımsatmaya çalıştık. Bizler ölüler namına intikam değil, teselli aradık.

Aslında, savaştan geriye kalabilenlerin şiddetten kaçınması, incelenmesi gereken bir durumdur. Neden inkâr edelim?

 Pek çok kurban ölmeden önce, sağ kalan kadın veya erkeklere intikam almalarını emretti. İntikam: Bu kelime her hapishanenin her duvarına kazılmıştı. Bu sözcük hepsinin paylaştığı heyecan ve umudu belirtiyordu. İntikam: Bir prensip, bir vasiyet, herkesi biraraya toplayan sesleniş. O ölüm kamplarında, yeraltı sığınaklarında, darağacı karşısında bütün kahraman ve kurbanların gelecek kuşaklara bıraktığı mirastı bu sözcük. Bununla birlikte… ender birkaç istisna dışında yaşayabilenler kendilerini zorlayarak bu emirden arındılar.

Buna karşılık sen…

Lütfen beni suçlama, fakat bu kıyaslamadan kaçınmak elimde değil. Acını ölçmeye kalkışmayacağım veya sana bizimkinin daha büyük olduğunu da söylemeyeceğim. Bu tür hesaplaşmalar hem yersiz hem de iğrençtir. Fakat şunu söyleyeceğim: Sana olanlardan dolayı kendimi sorumlu hissediyorum, ama yapmayı seçtiklerin yüzünden başına gelenler için değil. Acıların için kendimi sorumlu hissediyorum, fakat kullanış tarzın için değil, çünkü sen bu ıstırabın adına masum insanları katlettin, çocukları öldürdün. Münih’ten Maalot’a, Lod’dan Entebbe’ye kadar uçak kaçırmadan uçak kaçırmaya, pusuya düşürmeden pusuya düşürmeye kadar türlü eylemle silahsız siviller arasında terörü yaydın. Zaten ölümün çok kez ziyaret etmiş olduğu aileleri yine yasa boğdun. Bana bütün bu hareketlerin aşırı uçtaki arkadaşlarınca yapıldığını ve seninle ilgisi olmadığını söyleyeceksin; ama onlar da senin onayınla, senin namına, hareket ettiler çünkü sen doğru yolu göstermek için sesini yükseltmedin. Bana senin felaketinin onları cinayete ittiğini söyleyeceksin. Onlar cinayet işleyerek senin trajedini alçalttılar, buna ihanet ettiler. Acı çekmek genellikle haksızlıktır ama cinayeti de haklı kılmaz.

Bununla birlikte o gün gelecektir —umarım çok yakında—. O zaman hepimiz acıların insanı yüceltebileceği gibi alçaltabileceğim de anlayacağız. Ne sonuç ne başvurulan usuller kişiyi gerçeklerine ve insanlığına yaklaştırabilir. Sonuç olarak, acı çekmeye son vermek genellikle elimizde değildir ama bunu insani bir hale dönüştürebiliriz. Bunu kılıç yerine diyaloga çevirmek de sadece bize, size bağlıdır. Başarabilecek miyiz?

 Tüm kalbimle arzuluyorum. Sana yardım edebilmemiz için bize yardım et. Ve böylece senin geleceğin, mutluluk hakkın da bizim için en acil, en öncelikli konulardan biri olsun. Hakkınızda ümitsizliğe kapılmamamız için bize yardım et. Ya da insanlıktan. Ve ancak o zaman belki uzlaşmamızdan ötürü büyük bir umut doğabilir.

Sh:116-123

 

İSRAİL’DE BİR KARDEŞE

Bir Hasidik hikâye: Vaktiyle Varşova ve Lublin arasında iyiliği ve merhametiyle ünlü bir adam yaşarmış. Adı da Kozhenitzli İsrael’miş. O insanları sever ve insanlar da onu severlermiş. Onu görmeye gelenler, cennette şefaatini de dilerlermiş çünkü kendisi orada hiçbir konuda reddedilmezmiş.

Bir gün yoksul, mutsuz bir kadın onu görmeye gelmiş. “Bana yardım edin,” diye ağlamış, “Benim için dua edin… Kocamla ben çok yalnızız; bir oğlumuz olmasını istiyoruz; bizim için aracı olun. Tanrı, bizim dualarımıza kulaklarını kapatsa bile sizinkileri duyar.”

Kozhenitz’in Rabi, “Ağlamaman gerekir,” demiş. “Ruhu şad olsun, annemin de aynı sorunu varmış. O da yıllarca bir erkek çocuk istemiş ve Tanrı bunu reddetmiş. Her gün mezmurları okumuş, babam da öyle, hatta o annemden daha fazla okurmuş. Birlikte hahamları ve mucize yaratanları görmeye gitmişler. Ama boşuna. Sonra annem Rabi İsrael Baal Shem Tov’un köyüne geleceğini öğrenmiş; Onun bu derde çare bulacağına inanarak cesaretlenmiş. Rabi’nin geldiği gün koşarak ona yaklaşmış ve ağlayarak derdini anlatmış. O iyi Nam Sahibi Usta da ona, ‘Ağlama,’ demiş. ‘Gözyaşlarını istemiyorum. Ama bana bir kaftan armağan etmeni çok isterim…’ Annem terziye koşup bir kaftan satın almış ve Rabi’ye götürmüş. Bir yıl sonra da bir oğlu olmuş. Yani ben.”

Kadın birden sevinerek, “Hepsi bu kadar mı?” demiş. “Teşekkür ederim, Rabim. Bu çare için çok teşekkür ederim. Köyüme gidip sana en güzel kaftanı, en pahalı olanını alacağım…”

Kozhenitzli Rabi İsrael onun sözünü gülerek kesmiş. “Yok. Bunun sana bir yaran olmaz. Bu çare herkes için geçerli değildir. Anlayacağın, annem, bu hikâyeyi bilmiyormuş.”

Biz bu hikâyeyi biliyor muyuz?

Senin için ve bizim için aynı mı?

 Ya merkez ve çevresi için?

 Aynı amaçla ve aynı geçerliliğe sahip olduğunu düşünebilir miyiz?

 

Bu soruları zaman zaman kendimize sormalıyız. Bunu da gönül rahatlığıyla yapmamalıyız. Sizi tedirgin edebilir; kendinizi sansür etmeyi mi yeğlersiniz?

 Puşkin, güzel bir yalanın aşağılatıcı bir gerçekten üstün olduğunu iddia eder. Aynı fikirde değilim: Acı verdiği zaman bile insanı yücelten, gerçektir. Bir yazarın görevi de yatıştırmak, övmek değil kendi kendini sorgulayarak rahatsız etmek, uyarmaktır.

Bütün bunlar da tahmin ettiğin gibi birkaç eleştirinin girişidir. Bunları belirtmek hoşuma gitmiyor; bana uymayan bir rol bu. Fakat Diaspora’da yaşamamın bedeli bu. İsrail’i hiçbir zaman İsrail dışında eleştirmem.

Sen ve ben, Yahudiyiz. Sen İsraillisin, ben değilim. Sen bir devleti, bir grubu, bir milleti bütün yapısı ve kuruluşlarıyla temsil etmektesin; Ben yarattığım veya beni yaratan karakterler dışında kimseyi temsil etmiyorum. Sen buldun, ben hâlâ arıyorum. Sen kopmayı başarmışsın, ben yapamadım. Yahudiliğini kabullenen bir Yahudi olarak neden atalarımızın toprağına yerleşmedim?

 Bu soruyu bana sık sık sordun. Buna sinirleniyorsun ve nedenini de anlıyorum. Diaspora seni endişelendiriyor. Nasıl İsrail bunun doğruluğuna meydan okuyorsa o da İsrail için bir iddia oluşturuyor. Biz geçmişle birleşmiş ve günümüzde ayrılmışız. Bunda suç kimin?

 Biz kimseyi suçlamıyoruz. Her ikimizin de çelişkileri var. Her birimiz bunu hallediyor veya kendi yöntemlerimizle bunlara sahip çıkıyoruz. Bununla birlikte sen kriz devrelerinde hoşnutsuzluğunu gösteriyorsun. Buna karşılık biz sana sakin devrelerde endişemizi açıklıyoruz.

Bütün bunların sebebi nedir?

 Tartışmalarımız iyi biliniyor. Önce seninkiyle başlayalım.

Sen tarihi açıdan da felsefi açıdan da Diaspora’ya karşı çıkıyorsun. Yahudilerin kompleksler, çelişkiler ve saplantılarla dolu olduğunu söylüyorsun. Yüzyıllardır pek çok ülkede personae non gratae —istenmeyen kişi— olmasına karşın hâlâ oralarda yaşamayı yeğliyorlar… Oralarda neye sarılıyorlar?

 On yedi ve on sekizinci yüzyıllarda Rabl Gershon Kitiver veya Vitebskli Rabi Mendel’in peşinden Kutsal Topraklara gitmemizi engelleyen neydi?

 Bizler bir pogromdan diğerine, bir katliamdan bir sonrakine geçerken vatanımıza dönmektense Sürgünün her kapısını çalmayı uygun bulduk.

Daha sonra özgürlüğe kavuştuğumuz zaman yeni elde edilen vatandaşlık haklarıyla amaçlarımıza erişecek yerde Yahudiliği hafifletmeye ve hatta bundan tamamen vazgeçmeye kalkıştık. Tarihçi Simon Dubrow ilişkilerin doğurduğu bireysel özgürlükler sonucunda Yahudiliğin zayıfladığını vurgulamaktadır. Yahudi, Hıristiyan ortamına kabul edildiğinde genellikle Yahudiliğini bir kusur, bir engel olarak görmektedir. Özgürlüğe kavuşmak bizi milliyetçiliğe değil asimilasyona yöneltti; Tinselliğimizin yeniden doğmasını sağlayacak yerde engel oluşturdu. Kimliğimizi güçlendireceğimize, özünü boşalttık. Kendi tarihimizde devrim yapacak yerde başkalarınınkini değiştirmeye koyulduk. Her kültürü sindirip her dilde başarılı olduk, her çarpışmada yer aldık ve her işareti yorumladık. Başka hiçbir millet mecbur kaldığı için veya kendi isteğiyle bizim kadar evrensel veya evrenselci olamamıştır. Bizim mahvımıza çalışan insanlığı kurtaracağımızı umduk. Biz bütün milletler için, kesin kurtuluştan daha azım kabul etmemeye kararlıydık. Bu yüzden de kendimizden çok başkaları için uğraştık.

İsraillilerle yüzyüze geldiğimizde kendimizi hatalı ve huzursuz hissetmemiz doğaldır. Her geçen gün dualarımızda Tanrı’dan ‘bizi Sion’a geri götürmesini’ dilerken, fırsat verildiğinde nasıl oraya gitmeyiz?

 İsrail’in tarihine bağlıyız ama deneyimlerinde yer almıyoruz. Bu devletin kuruluşunu iki bin yıl bekledikten sonra Diaspora’nın çağrıya aldırış etmemesi nasıl açıklanabilir?

İki olasılık var: Ya İsrail bütün Yahudilere aittir ya da Diaspora’nın bununla bir ilgisi yoktur. Bizler için sadece ilk varsayım geçerlidir. İsrail nedir?

 Yüzyıllar süren çabalar, arzular, çalışmaların toplamıdır. Askeri hüner ve edebi yaratıcılığın dini inanç ve metafizik düşünce kadar önemli sayılabileceği bir yer. Haham Yohannan Ben-Zakkai ve Bar Kochba, Yehuda Halevy ve Isaac Luria, buna Theodor Herzl ve Vladimir Jabotinsky kadar katkıda bulunmuşlardır. İsrail’in yeniden doğuşunu sadece vatandaşları sağlasaydı, etkisi sınırları dışında pek duyulmazdı.

İsrail’in tekrar ortaya çıkabilmesi için uzun bir oluşumun başlaması gerekliydi. İsrail, Ortaçağ İspanyasındaki mistikler, Polonya’nın Tsadikleri, Slobodka’nın Bilgeleri, Fas’ın önsezili insanları Yahudi efsanelerinin bilinen ve bilinmeyen kahramanları sayesinde yaşamakta ve tekrar yaşamaktadır. İsrail, sadece gözle görülen güçler tarafından değil, başka uzak topraklarda ve uzak zamanlarda savaşan gizli savunucular tarafından da korunmaktadır.

İsrail, bütün Yahudilere aittir. Fakat tersi gerçek olabilir mi?

 Öyleyse size katılmaktan sürekli olarak çekinmemizi nasıl açıklayabiliriz?

 Bizi mahkûm ediyorsunuz. En kötü şartlarda bizi ikiyüzlü olarak kabul ediyorsunuz; en iyisinde de zayıf olduğumuza karar veriyorsunuz. Bizler de sizin tam anlamıyla yanılmadığınızı kabul ediyoruz. İsrail var ve biz başka yerlerde yaşıyoruz; burada bir gariplik var. Tabii türlü delil, mazeret ve haklı çıkaracak koşullar ileri sürülebilir: Size yardım ediyoruz, harekete geçiyoruz, gücümüzü sizin için kullanıyoruz. İsrail, Diaspora olmadan ne yapabilir, ne olabilirdi?

 Bununla birlikte yine de ortada bir gerçek var: Böyle türlü yere dağılmış olan Yahudiler devamlı bir kuşatma tehdidi altında yaşamıyorlar. Oysa siz İsrail’de evlerinizi sınırlarda yaptınız; bizim değil sizin çocuklarınız her gün tehlikeyle karşı karşıya geliyorlar; bizler değil siz, o çocukların anne ve babaları, her gece endişeler yaşamaktasınız.

Bize kusur ve zayıflıklarımızdan dolayı sitem ediyorsanız, haklısınız. Bunları inkâr etmiyoruz. Karşınızda dururken kendimizi yetersiz hissediyoruz. 

Bize gelince, size niçin sitem etmekteyiz?

 Bu size saçma ve kesinlikle haksız gelebilir: İsrail’i çok geç var olduğu için suçluyoruz. Korunmaya gereksinimi olan milyonlarca, milyonlarca Yahudi’nin kurtarılmasında çok geç kalındı. Biliyorum İsrail’in suçu değil. Ancak yine de, acı veriyor.

Mantığa aykın düşse de, yine çok erken var olduğu için de haksızca suçluyoruz. Öfkelenme, açıklamama izin ver. Soykırımdan sonra, bütün dünya bizimle ilgilendi. Kısa bir süre insanlık soluğunu tutmuş, merak eder gibiydi: Bu Yahudiler, ne yapacaklar?

 Neler isteyecekler?

 O istisnai anda her şeyi isteyecek durumdaydık. Ne olursa isteyebilirdik. Çünkü tarihte benzeri görülmeyen bir karışıklık sonrasında konuşmaktaydık biz. Son çırpınmalar ve değişimler içinde, insanlığın kaderini simgelemekteydik. Barışı ve kardeşçe birleşmeyi kabul ettirme hakkı ve gücüne sahip birileri varsa kuşkusuz, bizdik. O nedenle bu korkunç soru akla geliyor: Fırsatı kaçırdık mı?

 İsrail’i evrensel kurtarıcı bir ödülden ziyade bir bağış olarak mı kabul ettik?

 Tabii ki, yanıt olumsuz; benim için olduğu kadar senin için de, İsrail uzlaşmayı değil zaferi temsil etmektedir. Bununla birlikte soru da haksız ve acı veriyor. Kimsenin aklına İsrail’in diğer ülkelerle kıyaslanmaması gerektiği gelmemektedir. Oysa —sorunumuzun esası budur. İsrail başkalarına benzemeyen bir devlet, başkalarına hiç benzemeyen bir millettir; tıpkı Diaspora’dakilerin, İsrail halkının, başkalarına benzemediği gibi. Şovenizm mi?

 Milliyetçilik mi?

 Hayır. Bana göre, halkımız başkalarından ne üstün ne de aşağıdır. Sadece farklıdır. Her insanın da bu kadarını söylemeye hakkı vardır. Fakat aramızdaki ayrıcalıklı ilişkiler gözönüne alındığında İsrail benden diğer milletlerden çok daha fazlasını isteyebilir ve ben de aynı şekilde, İsrail’den, başka milletlerden isteyebileceğimden çok daha fazlasını bekleyebilirim.

Sadece İsrail’i sevmeyi arzu etmiyorum, ona hayranlık duymayı, bir örnek olarak göstermeyi, başka yerde bulunamayanı orada bulmak istiyorum: O belirli bir doğruluk, belirli bir asalet duygusu. Ben orada dürüstlük, doğruluk ve sevecenlikle yönetilen bir toplum görüntüsü bulmak istiyorum.

Mantığa aykırı gibi gözükse de anlaşılabilir bir istek. Biz Diaspora’dakiler materyalizmin pençesine düştükçe, İsrail’de idealizmin gelişmesini görmek için daha büyük istek duyuyoruz; biz giderek pasifleştikçe, İsrail’in daha da yaratıcı olmasını arzuluyoruz; Biz ne kadar dünyeviysek, İsrail’in de o kadar yükseklerde ve bağımsız olmasını bekliyoruz. Kısacası, biz İsrail’in, olamadığımızı olmasını istiyoruz. Zaman zaman sesimizi hoşnutsuzlukla yükseltiyorsak, nedeni İsrail gerçeğinin tehlikeli şekilde bizimkine benzemesidir. Belki Kafka haklıydı: İnsanın zayıflığı zaferler kazanamamasından değil, bunları kullanamamasından kaynaklanır.

Güncel olaylarınızı izliyor ve çoğunlukla anlayamıyoruz. Tartışmalarınızın tonu, suçlamalar, düşmanlıklar bize başka toplumları, başka toprakları anımsatıyor. İsrail’den bu kadar fazlasını beklememiz hata mı?

 Çok yükseklerde idealize etmek hatalı bir tutum mu?

Sizi anlamaya çalıştığımız gibi, bizi de anlamaya gayret edin. Yalanlar ve açgözlülüklerle beslenen çılgın bir dünyada, biz İsrail’e ahlâkı hor gören çarkın ve nihilizmin yok edildiği bir sığmak gözüyle bakmaktayız. İtibardan yoksun ve dağılan bir toplumda yaşayan bizler, İsrail’i insanın kendi içindeki savaşları yendiği ve yenmesini bilen bir kanıt olarak görüyoruz. Bana romantik veya saf diyebilirsiniz, ama ben İsrail’i, nefretin kuşattığı ve çevrelediği, yenileyici değişimlerin, insanlık zararına değil yararına çalıştığı eski bir laboratuvar gibi görüyorum. İsrail’i düşmanı yenmenin mutlak bir zafer sayılmadığı, ancak gerçek zaferin insanın kendisi üzerindeki zaferi kazanması olduğunu gösteren bir ülke olarak görüyorum. Burada dostluk mümkün ve geri dönülmezdir. Ve burada bayağılık, adilikle lekelenmiş her şey yasa dışıdır.

Sizi bu kadar yücelterek, İsrail’in örnek bir ulus olmasını istemekle yanılıyor muyuz?

 Toplumsal mesianizmi ya da mesianik humanizmayı belirten izler aramakla hatalı mıyız?

 Her ne kadar, içişlerinize karışmaktan hoşlanmıyorsak da, daha az ve daha gürültüsüz tartışmanızı isteyebilir miyiz?

 Ve yeni göçmenlere daha dostça bir karşılama hazırlamanızı bekleyebilir miyiz?

 Rus Yahudiler yolda fikirlerini değiştirip, Amerika’ya yerleşmeye karar verseler de, onlara kardeş gibi davranmanızı isteyebilir miyiz?

 Filistinli Araplara ve özellikle İsrailli Araplara daha Yahudice bir tutum sergilemenizi istemekle yanılıyor muyuz?

 Daha az uzlaşmazlık ve daha fazla kabullenmeyi bekleyebilir miyiz?

 Biz İsrail’den olanaklarından ne fazlasını ne de daha azını bekliyoruz.

Geçmiş, bize bir olayı yaşamanın yeterli olmadığını öğretiyor; kişi olayın bir parçası olmalı. Deneyim kazanmak da yeterli değil; kişi bunu hak etmesini bilmeli.

Tarihi olayları, etkilenmeden sadece seyirci olarak yaşamak kadar kötüsü veya zararlısı olamaz. Sina’da neden gök gürültüsü ve şimşek vardı. “Çünkü,” der Midraş, “o zaman da uyuyan Yahudiler vardı ve gözlerini açmak için onları silkelemek gerekiyordu.”

Biz de gözlerimizi açalım, İsrailli kardeşim. Bir Diaspora Yahudisi olarak, Kudüs’ün yaşamını ve kaderini yaşıyorum. Ve bizleri anlamanı istiyorum. Birbirimizden sorumluyuz; Bunu inkâr etme. Diaspora’nın başlıca amacı İsrail’i korumaksa, senin görevin de Diaspora için yeni bir yaşam kaynağı olmaktır. Özel konumdaki Yahudiliğimizi ve Yahudi oluştan kaynaklanan özelliğimize bir mantık tartışması düşünelim: Bizler aynı zamanda iki düzeyde yaşıyoruz ve ikimiz de çift yaşam sürüyoruz. Bu yüzden birbirimizin kalbi ve vicdanı olmalı, kendimizi sürekli sorgulamalı ve zenginleştirmeliyiz. Diaspora olmasaydı İsrail kimseyi sorgulayamayacak ve hiç kimse tarafından da sorgulanamayacaktı. İsrail olmasaydı, Diaspora, zaferi değil, yalnız önceki ıstırabı bilecekti.

Bu olağanüstü zamanlarda bizim kuşağımız hem en talihlisi hem de en lanetlenmişidir. Otuz yıl kadar önce Yahudi kahramanlar kuryenin her silah getirişinde ağlarlardı; oysa bugün strateji uzmanları Yahudi ordusunun askeri dehasına şaşıyorlar. Elli yıl önce kimse Rus Yahudiliğinin Komünist diktatörlüğünden sonra hâlâ yaşayabileceğini tahmin edemezdi; bugün, yeniden doğuşuna tanık oluyoruz. Bir kuşak önce dünyanın yıkıntılarını ve Tanrı’nın karanlık yönünü ortaya çıkarttık; Bugün gelecekteki Yahudi Tarihi’ni onların üstüne kuruyoruz.

Sh:124-132

GÜNÜMÜZDE BİR YAHUDİ ÇARESİZLİĞE KARŞI

Törelerimizde yaşamı kutlamak ölüler için yas tutmaktan daha önemlidir. Bir düğün alayı yolda bir cenaze alayına rastladığında yas tutanların durup, düğün alayının geçmesine izin vermesi gerekir. Ölülerimize ne kadar büyük saygı gösterdiğimizi biliyorsunuz tabii ama bir düğün yaşam ve yenilenmenin simgesidir, vaatlerin de simgesidir ve öncelik verilir.

Töremiz bize yaşamı onaylayarak daima umuda sarılmamızı söyler. Şabat, bütün yasları durdurur çünkü bu insan umudunun ve neşe kapasitesinin somutlaşmış halidir. Genel olarak söylemek gerekirse Yahudilik insana umutsuzluktan kurtulmayı öğretir.

Yahudi tarihi, Tanrı’yla sonu gelmez kavgadan başka nedir ki?

 Pascal bunu başka şekilde açıklamıştı. O, “Yahudilerin tarihi sadece Tanrı’yla olan uzun bir aşk macerasıdır,” demişti. Ve her aşk macerasında kavgalar, barışmalar yine kavgalar ve barışmalar vardır. Fakat ne Tanrı ne de Yahudiler birbirlerinden vazgeçerler. Tanrı’nın umudunu yitirmesi için her türlü neden vardır.

İlk insanı yaratmış ve o da hemen günah işlemiş, sadece karısına uyarak yapmıştır; bu adamın iki oğlu da inanılmayacak şekilde birbirlerini kıskanmış ve sonunda şiddet ve cinayete başvurmuştur. Fakat Tanrı yine de vazgeçmemiştir. Adem’in üçüncü bir oğlu olmasına izin vermiştir. Onun çocukları ve çocuklarının çocukları öyle kötü olmuşlardır ki sonunda Tanrı çoğunu tufanlarla öldürmeye karar vermiştir. Ve sonra Sodom gelmiştir. Ve Gemora. Fakat Tanrı yine de umutsuzluğa kapılmamıştır. Atalarımız başa çıkılması en kolay insanlar olmamakla birlikte Tanrı insanlarına inanmayı yeğlemiştir. Kızıl Deniz’i geçtikten üç gün sonra şikayete başlamışlardı bile. Sina’daki görkemli olaydan sonra koşup altın buzağıya tapınışlardır. Diğer insanlardan daha çok türlü şaşılacak olay ve pek çok mucize görmelerine karşın Tanrı’yı rahatsız etmeye de devam etmişlerdir. Tanrı neden umutsuzluğa kapılarak onlardan vazgeçmemiştir?

Tam tersine aynı şeyler insanlarımız için de doğrudur. Geçmişimizde Tanrı’ya dönüp, “Yeter. Bu kadar zulmü, kötülüğü uygun bulduğuna göre bildiğini yap: Dünyan Yahudiler olmadan devam etsin. Sen tarihte ya bizim ortağımızsın ya da değilsin. Ortağımızsan üstüne düşenleri yap. Ortağımız değilsen biz kendimizi eski sorumluluklarımızdan kurtulmuş sayıyoruz. Sen Ahdi bozmaya karar verdiğine göre öyle olsun,” demeye hak kazandığımız pek çok devre bulunmaktadır.

Ama bununla birlikte… bununla birlikte… Biz inanmaya, umut etmeye onun adını anmaya devam ettik. Tanrı’yla olan sonsuz anlaşmamızda ona kendisinden daha sebatlı, daha merhametli olduğumuzu kanıtladık. Kısacası biz de ondan vazgeçmedik. Zira bu Yahudi olmanın özüydü: Hiçbir zaman vazgeçmemek — hiçbir zaman çaresizliğe yenik düşmemek.

Çaresizlikle karşılaşan bir Yahudi’nin üç seçeneği vardır. Kadere boyun eğer bir kuşak önce bazılarımızın yaptığı gibi tamamen boyun eğer. Veya bazı belirli Yahudilerin yaptığı gibi kendisini aldatmaya sığınabilir. Onlar için sindirilme tıpkı dönmek gibi bir seçenektir. Evet, Yahudilik daima azap çekmeye bağlandığı için bazı Yahudiler bu sonuca varmaktadırlar. Kendilerini ve ailelerini korumak için bundan vazgeçmelidirler.

Ancak bir de üçüncü seçenek bulunmaktadır. Bu da en güç olanı ama aynı zamanda en güzelidir. İnsancıl duruma adapte olmak ve bunu da bir Yahudi olarak gerçekleştirmek.

Düşmanlarımız güçlü olabilir ama yine de onlarla savaşırız. Mahvolmamızı isteyebilirler fakat onlara Yahudilere özgü şekilde direniriz. Yani onların bize ne zaman neşeli, ne zaman yasta, ne zaman şarkı söyler ne zaman sessiz olacağımızı söylemelerine izin vermeyiz! Ben kendi hesabıma Simha Tora’yı kutlayıp kutlamayacağıma onların karar vermesine razı olamam! Bu kararlan vermek bize düşer ve biz bunları özgür ve hükümran Yahudiler olarak yaparız. Bu yüzden Simha Tora’yı kutlamamız gerekmişti zaten. Evet, kalpler keder doluyken neşelenmek kolay değildi. Bununla birlikte gözyaşlarımıza, duyduğumuz acı ve ızdıraba karşın neşelenmek zorundaydık. Dünyaya Yahudilerin acı ve azabı kontrol altına alabildiğini göstermeliydik! Ve Yahudilerin umutsuzluklarından umut için yeni nedenler bulabildiklerini anlatmalıydık. Bunu çaresizliğimizin nedeni çok büyükken bir kuşak önce yapabildik. Bu felaketten kurtulanlar bu yüzden daha da güçlenmişlerdi. Onlar tarihin en güçlü Yahudileriydiler ve mantığa aykırı gözükse de onların gücünün kaynağı Soykırımdı.

Yahudilik bize her deneyimi dinamik bir güce dönüştürmeyi öğretir. Düşmanın kendi yasalarım zorla kabul ettirmesine izin vermemeliyiz. Gücümüz özgürlüğümüzdedir. Bu yüzden de ne yapmamız, ne olmamız konusunda sadece biz karar vermeliyiz. Düşman sahip olduğumuz imajı çarpıtmak için bizi öfkelendirmeye kalktığında da bunu başarmasına izin vermemeliyiz. Düşman nefret ve umutsuzluğa kendimizi bırakmamızı istediğinde de onu dinlememeliyiz.

Sonuç olarak, tam anlamıyla neye inandığımı belirteyim: Umutsuzluğa kapılmamız için çok neden varken umutsuzluğa kapılmamamız için de pek çok neden vardır. Evet pek çok millet bizi terk etmiş, bize ihanet etmiştir. Fakat bizim insanlarımız kendilerinden olanları terk etmemiş, onlara ihanet etmemiştir. Yahudiler daha güçlenerek ve kararlı olarak ortaya çıkmışlardır.

Medya size Yom Kipur Savaşı’nın pek çok efsaneyi yok ettiğini söyleyebilir. Ama durum öyle değildir. Yahudi birliği “efsanesi” olduğu gibi kaldı. Gençlerimizin kendilerini feda etme “efsanesi” gibi bu da kaldı. İsrail gençliği hiç bu kadar kendisini adamamış ve hiçbir zaman bu kadar çok yaşama malolmamıştı. İnsan olarak hiç bu kadar birleşmemiştik. Biz bu savaştan görevlerimizi daha iyi anlayarak ve Ahavat Yisrael’i yani diğer Yahudilere olan sevgiyi daha da iyi idrak ederek çıktık.

Voltaire, “Bütün umutlar gittiğinde ölüm bir görev olur,” demiştir. Ama Yahudiler için öyle değil. Bütün umutlar gittiğinde Yahudiler yeni umutlar icat ederler. Biz çaresizlik içinde bile umuda kapılmamızı haklı çıkarmaya çalışırız.

Ve böylece yine başlangıca döndük. Sona sakladığım Hasidik hikâyeye geldi sıra.

Bir gün Hasidler, Bratzlavlı büyük Rabi Nahman’a gelerek Ukrayna’da Yahudilere yapılan eziyetlerin yine başladığını haber verdiler. Üstad dinledi ve bir şey söylemedi. Ona belirli köylerdeki kıyımı anlattılar bu sefer. Üstad yine dinledi ve bir şey söylemedi. Sonra öldürülen aileleri, kirletilen mezarları ve diri diri yakılan çocukları anlattılar. Üstad dinledi ve başım salladı. “Biliyorum,” diye fısıldadı. “Ne istediğinizi biliyorum. Bunu biliyorum. Acıyla haykırmamı, çaresizlikle ağlamamı istiyorsunuz. Biliyorum, biliyorum. Fakat bunları yapmayacağım. Beni duyuyor musunuz?

.. Bunu yapmayacağım.” Sonra uzun bir sessizlikten sonra bağırmaya başladı. Sesi gitgide yükseliyordu. “Gewa.lt, Yiden zeit zich nit meyaesh! Yahudiler, Tanrı aşkına umutsuzluğa kapılmayın… Gewalt, Yiden Yahudiler umutsuzlanmaym.”

Ringelblum Arşivlerinden, Varşova Gettosu’nda bir Bratzlaver shtibeVi olduğunu öğrendim. Girişteki yazı bir feryadı andırıyordu: “Yahudiler, Tanrı aşkına umutsuzluğa kapılmayın.” Her gün binlerce Yahudi öldürülüyordu ama Rabi Nahman’ın Hasid’lerinden umutsuzluğa kapılmamaları isteniyor, hatta emrediliyordu!

Aynı sözler Kudüs’deki Bratzlavor Shtibel’inin kapısında da görülmektedir. Bu sözler eğitmenler kadar askerler tarafından da yinelenmektedir. İşin tuhaf yanı savaş halindeki İsrail’de agnostik dostlardan aldığım mektupların çoğunda Rabi Mahman’ın çaresizliğe karşı seslenişinden söz ediliyordu.

Açıkçası, bu sözlere ilk söylendiği zamandan daha fazla gereksinmemiz var şimdi. İnsanlarımız pek çok çocuğunu kaybetti. Yalnızız, korkunç şekilde yalnızız. Ve üzgünüz, hem de çok üzgünüz. Daha da güç zamanlara girmekteyiz. Önümüzdeki devre kritik olacaktır.

Ama bununla birlikte… Umudumuzu kaybetmemeyi geçmişimize borçluyuz. Ne isterseniz söyleyin ama umutsuzluk hal çaresi değildir. Bizim için değildir. Tam aksine. Çocuklarımıza her şeye karşın kendimize ve insanlığa olan inancımızı koruduğumuzu söylemeliyiz. İnsanlık böyle bir inanca layık olmasa da bunu yapmalıyız. Çocuklarımızı ve onların çocuklarını üç bin yıllık tarihin umutsuzluğumuz yüzünden sona ermesine razı olamayacağımıza ikna etmeliyiz. Şimdi umutsuzluğa kapılmak bir kutsallığı bozma, bir saygısızlıktır.

Sh:181-186

YAHUDİ VE SAVAŞ

Midraş’tan bir efsane:

Babil Kralı Nabukadnezar, adamlarıyla birlikte küstahça Kudüs’deki Tapınağı yıkıp, savaşçıları yenerek Yehuda Krallığını küçük düşürdükten sonra aniden ilham geldiğini hissetti ve Tanrı’yı öven şarkılar söylemeyi arzuladı… Melek Mikael gelerek yüzüne bir şamar attı.

Hikâye burada sona eriyor. Bizlere edebiyat eleştirmeni olarak yeni bir role bürünen Melek Mikael’in kralı susturmayı başarıp başarmadığı, başardıysa bunun ne kadar sürdüğü açıklanmıyor. Bu sert müdahalenin nedenini de öğrenemiyoruz. Açıkçası insan meleği de kralı da anlayamıyor. Tanrı’nın Tapınağından yoksun kalmasına, onun kentini yakmasına neden olan Nabukadnezar neden birden Tanrı’nın yüceliğini belirten şarkılar söylemek için böyle önüne geçilmez bir istek duydu?

 Melek Mikail’e gelince:

Ona kim ölümlü kralla, ölümsüz Tanrısı arasına girme hakkını verdi?

 Meleklerin bir insanın Tanrı’yı övmesini engelleme hakkına sahip olması akla sığar mı?

Bir an için bu eski efsanenin Yahudilerin savaş konusundaki ve dolayısıyla barış konusundaki bilincine derinden bağlandığını söyleyelim.

İlk bakışta bu konu basit, hem de çok basit gibi görünüyor. Yahudi ve savaş mı?

 Biz savaş aleyhtarıyız. Biz savaştan nefret eder ve barışa erişmeyi umarız. Son olaylar da bu konuda çarpıcı delillere sahip olmamızı sağlamaktadır. Sedat’ın Kudüs’ü ziyaret etmesi sadece Mısır Başkanı’nın cesaretli girişimi açısından değil, İsrail’lilerce karşılanması bakımından da olağanüstüdür. Dünya Sedat’ın bu parlak bölümdeki tek kahraman olduğunu varsaydı; oysa İsrail halkı da en az onun kadar takdir edilmeli.

O sahneleri televizyonda gördünüz. Gerçek ve canlı bir neşe. Yollara toplanmış olan insanlar ziyaretçiyi alkışlarla karşılıyorlardı. O şarkılar, danslar, mutluluk ve dostluk sesleri. Bununla birlikte o kalabalıkta kocaları, babaları -dört yıl önce Sedat tarafından çıkartılan ve benimsenen savaşta ölmüş dullar ve yetimler vardı. Şimdi aynı Sedat onlarda büyük bir umudun, adeta bir minnetin ortaya çıkmasına neden oluyordu. Bu gerçek mucizeydi, hepsinin en güzeli insan mucizesi.

Hayır! Biz savaştan, hiçbir türünden hoşlanmıyoruz ve nedeni de ortada. İki millet ne zaman çarpışsa, kim kazanırsa kazansın, Yahudi daima kaybetmiştir. Bu öylesine doğrudur ki, fıkraya dönüştürülmüştür: Bir prens düşmanını tehdit eder: “Yahudilerime vurmaya kalkarsan, ben de senin Yahudilerine vururum.” Bu bir şaka tabii, ama acı gerçeği yansıtıyor. Savaş alanlarında olduğu gibi, cephe gerisinde de büyük güçler çoğu kez bizim yüzümüzden birbirlerine karşı tedbir alırlardı. Din savaşları, bölge savaşları olduğunda daima çapraz ateşe yakalanır, daima yenilenler, kurbanlar arasında olurduk. Bu yüzden de bizim için barışın öncelik taşımasına şaşmamak gerekir.

Yahudi geleneklerinde savaş edebiyatı pek yoksuldur. Buna karşılık barış felsefesiyle ilgili edebiyatımız çok derindir. Tanrı’nın mührü gerçektir. Adı da barıştır. Midraş, Tanrı insanlığa barışı getirmek amacıyla evreni yarattı demektedir. Ve Tora’da yazılı olan her şeyin barışa yardım ettiği, Tora’da sözü geçen savaşların da sadece barışı korumak için yapıldığı anlatılmaktadır. Ayrıca, barışın en önemli nimet olduğu, zira diğer hepsini içerdiği anlatılmaktadır.

Midraş, “Tanrı’nın insana verdiği bütün meziyetler ikisi dışında kısıtlıdır,” demektedir. “Tora ve barış. Bu ikisi sonsuzdur ve öyle olmaları gerekir.” Rabi Eliezer’in Mişna’sında barışın hepsinden daha büyük bir görev olduğu vurgulanmaktadır. İnsanlara verilen diğer görevler sırası geldiğinde yapılmalıdır; kişi onları aramakla yükümlü değildir. Ancak, barış, erişilemeyecek gibi gözükse de muhakkak izlenmelidir. Mişna bu konuda kesinlik belirtir: Bütün görevlerini yerine getiren fakat barışa katkısı olmayan insan hiçbir şey yapmamış sayılır.

Talmud, belki de diplomatları düşünerek, barış için yalan söylemeye izin vermektedir. Şifrei daha da ileri gitmektedir. Barış uğruna insan putlara tapabilir ve hatta dinsizleri övebilir. Mişna’da barış için söylenenler hariç bütün yalanların yasak olduğu kesinlikle ve açıkça belirtilmektedir. Bunun da bir nedeni vardı. Kutsal Kitap bize Yakup öldüğünde Yusuf un kardeşlerinin birden korkuya kapıldıklarını yazar. Yusuf un intikam alacağından emindirler. Bu yüzden Yusuf a giderek babalarının kardeşlerin barış içinde yaşamalarını isteyen son bir vasiyette bulunduğunu söylerler. Bununla birlikte Kutsal Kitabı okuduğunuzda doğrudan doğruya böyle bir emir olmadığını görürsünüz. Talmud, “Barış için onların yalan söylemelerine izin verildi,” demektedir.

Barış büyüktür anlamına gelen gadol haşalom edebiyatımızda çok sık yer alır. Ve barış her yerde ilk sıradadır: Gadol Haşalom ki hu haikar. Her şeyde esas olan barıştır. Şalom sözcüğünün kökü de, bütün anlamına gelen Şalem’le aynıdır; canlılara dünyalarına ahenk veren barıştır. Bu barışı bozmak, insanlığın yaradılıştaki üstün, sonsuz boyuttan, bu en fevkalade boyuttan yoksun kılmaktır.

 

İnsanlar savaşa gittiklerinde ilk kurbanları Tanrı’dır.

Bu yüzden peygamberler bazı kralların savaş siyasetlerine daima itiraz etmişlerdi. Bu yüzden bilgeler durmadan ihtiyat, sabır, aşırıya kaçmama, barışseverlik ve Tanrı’ya inancı önerdiler. Çünkü Yahudiler için savaş hiçbir zaman “kutsal” sayılmadı. Geleneklerimizde savaş bir sapıklık, Tanrı’nın adını inkâr sayıldı

Bazı aykırı yazılar Tanrı’yı insanın savaşlarına ortak etmeye çalışmaktadır. Savaşlar olduğuna göre neden sorumluluk Tanrı’ya yüklenilmesin?

 Adoşem iş milhama, yani Tanrı bir savaşçıdır. Tanrı, kendi nedenleriyle bizleri savaşa zorladığına göre buna da katılması gerekir. Tanrı bunu tam olarak Yehezkel’in Sankherib’e karşı savaşmasında ve bir şekilde de Musa’yla yapmıştır. Yehezkel sarılmış Kudüs’te rahat rahat uyurken Tanrı Sankherib’in askerlerini yenmişti. Ve Tanrı’nın kendisi Firavun’un ordularını yenmişti. Musa’nın tek yapması gereken dua etmekti.

Midraş, bunu açıkça belirtmektedir: İsrail’in savaşları cennette olmuştur. Bu savaşların sonucuna orada karar verilmiştir. Veya Kudüs Talmud’unun belirttiği gibi olmuştur: İsrail’in insanları her savaşa girdiklerinde çalışmaya başlayan cennetteki yargıçlar bunun zaferle mi yenilgiyle mi sonuçlanacağına karar verirler. Savaşçıların cesareti, gücü, askeri yetenekleri kararı etkileyen faktörler değildirler. Önemli olan onların Tanrı’ya inançlarıdır.

Musa’nın kollarını havaya kaldırmış Amalekiler’e karşı olan savaşa tanık olduğunu gösteren bir şekil vardır. Bizlere cenneti işaret ettiği sürece İsrail’in kazandığım ve yeri işaret ettiğinde de İsrail’in kaybettiği söylenmektedir. Talmud: Yahudiler Tanrı’ya güvendikleri sürece ilerlediler; Cennete bakmayı unuttukları an geri çekilmeleri gerekti demektedir.

Talmud’un barış yanlısı bilgelerine inanacak olursak İsrail’in asla silahlı kuvvetlere ihtiyacı yoktu. Fiziksel güç putperestler içindir. İsrail ahlaki ve ruhsal gücüne güvenmelidir. Bu ikisinin birbirinden ayrılmadığı açıkça bellidir.

Tanrı İsrailoğullarına Tora’yı verdiğinde diğer milletlerin sevindiğini yazar eski bir kitap. Şimdi, “onları yeneceğiz” diye bağırdılar. Tora sayesinde ruhsal bakımdan güçlenen İsrail’in, kaçınılmaz şekilde fiziksel açıdan güçsüz kalacağını düşündüler. Komik bir hikâye, ünlü gladyatör Reş-Lakiş’in Tora’yı inceleyip kurallarına uymaya başlayınca gücünü yitirdiğini anlatır. Reş-Lakiş’in motivasyonunun iki misli arttığı anlatılır, zira Haham Yohannan’ın güzel kız kardeşine âşık olmuştur ve Tora’yı okumasına neden olan da bu kızdır.

Yine de bu varsayıma göre Tora, Yahudi’ye ruhsal ölümsüzlük verirken, fiziksel etkisini azaltmaktadır. Yahudi tarihi doğal olarak Samson, Şaul, David, Yahuda Makabi, Bar-Kohba gibi kahramanlarla doludur.

Bize onlara hayran olmamız, onları sevmemiz öğretildi. Ancak onlarla övünmekle birlikte izlememiz gereken örnekler olmadıklarını biliyoruz. Onları biraz uzaktan sevmemiz gerekiyor. David’in mezmurlarını söylüyoruz ama onun askerce görüşünden dolayı biraz sıkılmaktayız. Onu romantik çoban rolünde görmeyi yeğliyoruz. Bu tutumumuzun nedeni de David’in Tanrı’nın kentini almasına karşılık Tapmağı oğlunun yapmasıdır. Yani Süleyman. Neden?

 David, çok fazla kan döktü. Başka çaresi olmadığını kabul ediyoruz. Ona savaşması ve düşmanı öldürmesi emredilmişti. Yine de haklı bir amaç uğruna da olsa fazla kan döktü. Böyle biri de barışın barınağının mimarı olamazdı. Talmud, onu tam anlamıyla gerekmeyen savaşlar yaptığı için eleştirmekten geri kalmamaktadır. David’in girdiği on sekiz savaştan sadece on üçü kendi insanları içindi. Kalanlarını da kendi şan ve şöhreti için yaptı.

Makabiler’in cesaretine hayranız fakat Hanuka Bayramı kutsal müdahaleyle birlikte Haşmonay cesareti simgeler. Ordularımızı yöneten adamlar hiçbir zaman aziz sayılmadılar. Savaşın azizlikle bağdaşması fikri bize yabancıdır ve günah sayılır. Nedeni ve koşulları ne olursa olsun öldürmek insana yakışmayan bir harekettir. Törelerimize göre bir Aziz Louis aklımızın almayacağı bir konudur.

Milhemet Reşut veya milhemet Hova, savaş mecburi veya tartışma götürür de olsa bütün yollar denenmedikçe yapılmamalıdır. Yasa bu konuda kesindir: Savaş son çare, son seçenektir. Bu yüzden de savaşla ilgili yasalar sadece silahlı çatışmayı önlemeyi hedef almıştır. Maimonides, bir Yahudi ordusu düşman ordusunu sardığnda ona kaçabileceği bir yol bırakmalı ve onu çarpışmaya zorlamamalıdır diye belirtmektedir. Yeoşua Kenan toprağını işgal etmeden önce buranın liderlerine kan dökülmesini önlemeye yardım etmeleri için üç mektup göndermişti. Savaşı kazanmaktansa önlemek daha iyidir.

Tarihte ilk savaş Habil ve Kain, iki kardeşin birbirine karşı gelmesiydi. Böylece tarihteki ilk ölüm bir savaş sonucu, kardeş savaşı sonucuydu. Tıpkı bütün savaşlar gibi. Tanrı buna karışmak istemedi. Kain’in Habil’i öldürmesini emretmedi. Veya Habil’e kaderini kabul etmesini emretmedi. Bu insan yapımı, insan güdüsü, iki kardeşi katil ve kurban haline getiren anlamsız, acımasız bir savaştı. Onların hikâyesi de savaş kadar çirkindir. Savaşta soğuk, hesaplanmış bir acımasızlık vardır. Çılgınlık da vardır. Savaşta, ilkel bir içgüdü her şeyi yönetir; bu mantıksızlığın zaferi, ölümün zaferidir.

İnsanlığın ilk soykırımının hikâyesini okuyun. Böylece savaşın bizim için daima kötülük ve kaosu temsil ettiğini anlarsınız. İnsan, ilkel karanlığa dönerek geleceği tehlikeye sokar. Savaş daima bütün yasaları ortadan kaldırmak, insana yalan söyleme izni vermek, utandırmak, küçük düşürmek ve öldürmek için başvurulan uygun bir bahanedir. İnsan, onun adına sosyal anlaşmalara ve ilahi emirlere karşı gelmekte serbest olduğunu hisseder. Böylece yaşamı çok basite indirger: Bir yanda yaşaması gereken iyiler ve öte yanda ölmesi gereken kötüler vardır.

Başarılı bir savaşı sürdürmek için insanın Tanrı gibi, onun maskesini takınıp, onun gibi yasa üstü olması gerekir. Yahudi töreleri böyle bir tutumu nasıl onaylar?

Tabii, Yahudiler de, bütün diğer insanlar gibi, hisselerine düşen savaşlarda çarpıştılar. Onlar için özür dilemeyi reddederim. Kendimizi savunma söz konusu olduğunda kimseye bir şey borçlu olmadığımızdan ve başkalarından öğreneceğimiz bir ders bulunmadığından eminim. Atalarımızın hepsinin kürban, aziz olduğunu iddia etmiyoruz. Bu çok saçma olurdu. Onlar insandılar ve büyüklükleri gibi zayıflıkları da insancaydı. Kitapların kitabım Adem’den başlayarak Abraham’a, Yusuf tan Yeoşua’ya kadar okuyun. Hepsi bizim gibi adamlardı. Atalarımız Yahudi tarihini ileriye götürmek için savaşmak zorunda kaldıklarında bunu yaptılar. Bir Yeoşua veya Abraham için bir kenara çekilip Tanrı’dan onların savaşlarını yapmalarını, düşmanlarım yenmelerini, zaferleri garantiye almasını istemek çok kolaydı. Fazla kolaydı. Onlar kendi insanlarını… bizim insanlarımızı etkileyen her olayla ilgilendiler. Zaman zaman çok fazla ve çok başarılı savaştıkları için döndüklerinde kendilerini suçlu hissettiler…

Abraham’ı alalım. O kendi bölgesindeki kralları henüz yenmişti ve Tanrı onunla bir ahdi yapmak üzereydi. Peki Tanrı ona ne söyledi?

 Al tira Korkma Abraham, seni koruyacağım. Soru: Bu güven verici sözlere ne gerek vardı?

 Zafer kazanan Abraham’m bunlara gereksinmesi var mıydı?

 O kendisini güvence altına almayı bilemiyor muydu?

 Kendisini kanıtlamamış mıydı?

 Talmud onun buna gereksinmesi olduğunu çünkü zaferinden sonra kuşkulara kapıldığım söylüyor. O pek çok savaşçıyı öldürmüştü. Onların arasında Adil Adamlar bulunmadığından nasıl emin olabilirdi?

 İşte bu yüzden Tanrı onu yatıştırmak için, “Korkma,” dedi. “Benim hükümran olduğum bahçeden sadece dikenleri ayıkladın sen. Endişelenme Abraham, sen çarpıştın ama kazanmanı ben sağladım.”

Aynı pişmanlık Esav’la karşılaşmaya hazırlanan Yakup’ta da görülüyor. Kitap bunu açıkça belirtiyor: Yakup korkuyor. Ve Raşi, o kibar tavrıyla Yakup’un iki nedenle korktuğunu hemen belirtiyor. O öldürmekten ve öldürülmekten korkmaktadır.

Çünkü o, insanın, öldürdüğünde cezasını çekeceğini, insanı öldürenin aynı zamanda kendi içindeki Tanrı’yı öldürdüğünü bilmektedir.

Talihi olduğu için Esav’a saldırmadan, bir melek ona saldırmaktadır. O melek kimdir?

 O bir melek midir gerçekten?

 Kitapta “İş” yani bir adam denilmektedir ama Yakup Tanrı’dan söz etmektedir. Ve bu savaştan galip çıkmasına karşın bu zafer düşmanın yenilgisi anlamına gelmemektedir.

Böylece İsrail’in ilk zaferi bize gerçek zaferin düşmanın yenilgisine dayanmadığını öğretmektedir. İnsanın gerçek zaferi daima kendisinden öte kazandığıdır.

Tabii bütün bunlar güzel, ama gerçek değil. Bu tür zafer bir lükstür. Gerçek yaşamda zaferler gerçek bedel olan kan dökmeyle kazanılır. Tevrat atalarımızın sayısız ve adsız saldırganlara karşı giriştikleri sayısız savaşları anlatır. Topraklarım savunmak için savaşmışlardı. Evet, onlar kendisini ilk kez esaretten kurtaran, yeni doğmuş milletin yaşamını savunmak zorunda kalmışlardı. Hayatta kalabilmek için öldürmüşlerdi. Amelek’i öldürmeleri gerekmişti. Bu hainlik midir?

 Evet, ama yasa bize katil bizi öldürmeden, onu öldürmemizi emreder. Ve yine aynı yasa, öldürmektense ölmenin daha doğru olduğunu söyler. Bu bir paradoks mudur?

 Yok, hayır. Bu, duruma ve düşmana bağlıdır ve her ikisi için de sonsuz tanımlamalar vardır.

Daha kesin konuşalım. Bu dünyadaki maceramıza gerçekçi olarak başladık. Bununla birlikte hümanistliğimize karşın Şaul, Amelek’in Kralı Agag’ın hayatını bağışlamakla hata etti. Talmud bunu açıkça belirtiyor: Acımasızlara merhamet eden kimse sonunda merhamete inanan kimselere karşı acımasız olur. Şaul yanılmıştı ama biz de, töremiz de onu bu yüzden seviyoruz. Öldürmediği için, emre karşı gelip Amelek Kralının yaşamasına izin verdiği için seviyoruz. Şaul kendi insanlığının kurbanı ve dolayısıyla trajik bir kahraman oldu.

Savaş Kitab-ı Mukaddes’te çokça yer alır, ama Talmud’da değil. Bu eski bilgelerimizin fazla ilgi göstermediği bir konuydu ve anlaşılması zor değil. Çoğu, Haham Yohannan Ben-Zakkai’nin halefleri ve izleyicileri olan barış yanlısı kimselerce yazılan ve düzeltilen Talmud, savaş fikrini kesin olarak reddetmeyi uygun bulmuştur. Talmud için savaş seçenek değil, felakettir. Kimin savaş ilan etme yetkisi vardı?

 Eğer, bir savunma savaşıysa, cevabı beklenmeyen fakat etkili olsun diye sorulan bir sorudur. Eğer bir saldırı savaşıysa, kralın, planlarını Sanhedrin’e sunması gerekirdi ve savaşın gerekli olup olmadığına da üyeleri karar verirlerdi.

Savunmaya yönelik yani haklı bir savaşta, milletin yaşamı tehlikedeyken tam seferberlik ilan edilir. Bu çok olağanüstü gibi gözükse de damat da gelin de hupa’dan ayrılıp cepheye giderler. Saldırıya yönelik bir savaşta sadece gönüllüler çarpışabilirler. Din adamları bunu açıkça belirtmişlerdir. Belirli kategorilerde olanlar savaştan muaf tutulmaktaydılar: Yeni evliler, bir ev yapıp da henüz içine giremeyenler, henüz şarabım tadamadıkları asmaları dikmiş olanlar ve korkanlar. Haham Yohannan Ben-Zakkai, fikrini açıkladı. “Tora’nın cömertliğine bakın. Korkakla yeni evli aynı haklara sahipler. Neden?

 Bunun nedeni korkağı utandırmamaktır. Korkağa bile anlayış ve acımayla davranılmaktadır.” Vicdan sahibi savaş aleyhtarlarına gelince, hem Maimonides hem Nahmanides, onları savaştan muaf tuttular. Başka kimleri muaf tuttular?

 “Duygularına kapılabilecek olan duyarlı insanları.”

Sefer Hasidirri’de şu yasayı buluyoruz: Bir Yahudi’ye tek bir düşman -saldırırsa, kendini savunmak için dövüşmelidir.

Fakat saldıranların sayısı on ise, o zaman dövüşmemelidir. Ve yine, silahlı bir düşman silahsız bir Yahudi’ye saldırırsa, Yahudi kendisini savunmamalıdır. Bu da Haçlı Seferleri sırasında pek çok Yahudi’nin neden düşmana karşı koymadığını hiç olmazsa belirli bir düzeyde açıklamaktadır. Ayrıca Maimonides’in kanunlarındaki bir yasa, ne yazık ki günümüzde de pek dikkate alınmamaktadır. Düşman cemaatinizi sarar ve içinizden birinin kendisine teslim edilmesini isterse ona itaat etmeyin; bir Yahudi’nin cemaatine olan inancına hainlik etmektense birlikte ölmek daha doğrudur.

Evet, Talmud’da savaşla ilgili hikâye ve yasalar vardır. Fakat bunların sayısı az, şaşılacak kadar azdır. Neden mi?

 Hahamlık gelenekleri askerlik mesleğine karşı geldiği için mi?

 Hayır. Rabi Shimon Bar-Yohai, Roma’ya karşı silahlı ayaklanma öneren asileri severmiş gibi görülüyordu. Rabi Akiva da General Bar Kohba’yı Maşiah gibi gördü. Şamay’ın izleyenleri, işgalcilere karşı koymaları için halkı ayaklandırmaya çalışan militanlardı. Maimonides’e gelince, o da, atalarımızın savaş sanatını ihmal etmeleri yüzünden sürgünde olduğumuzu belirtti.

Talmud’un bu konudaki suskunluğu başka şekilde yorumlanmalıdır: Yahudilikteki savaşa karşı tam anlamıyla olumsuz tutumun doğal olarak burada yer aldığı söylenebilir. Savaş felaket demektir. Savaş azap çekmek demektir. Acı çekmeden savaş olamaz. Bu yüzden de insan savaşacaksa bunu iyi yapmalı, bu konuda becerikli olmalıdır. Ama o zaman bile savaşı yüceltmemelidir. Buna üstün bir anlam, süsleyecek bir ruhsal boyut vermemelidir. Savaş insanı yüceltmez. Savaş bir ideal değildir ve bunu idealize etmemeliyiz.

Savaşı ve onun Romalı pratisyenlerini ilk öven Yahudi, asimile, karmaşık bir Yahudiydi: Josephus Flavius. Talmud da aynı olayları onun gibi sayıp döküyor ama bunu gururla değil sadece kederle yapıyor. Kahramanlarımız zaferde olduğu gibi yenilgide de çekilen acılan hissediyorlar. Bu yüzden Kral Solomon, “Düşmanın yenildiği zaman sevinme,” demişti. Savaş zamanı kutlamalara yer yoktur. Kızıl Deniz’den geçilirken melekler Tanrı’yı öven şarkılar söylemeye başlayınca Tanrı onları azarlardı.

“Ne?

 Benim yarattıklarım boğuluyor ve siz şarkı söylüyorsunuz ha?

 Evet, boğulanlar sizin düşmanınızdır ama onlar da Benim yarattıklarımdır.”

Savaş mı?

 Başka seçenek olmadığında evet, fakat savaşı övmek mi?

 Asla.

Orta Çağlarda İbranice yazılmış bütün dini eserlerin içinde askeri sorunlarla ilgili olan sadece bir tek kitap günümüze kadar gelmiştir. Ölü Deniz Parşömenlerinin birinde “Işığın Oğullarıyla karanlığın oğulları arasındaki savaş” adlı bir bölüm bulunmaktadır. Midraş, yaşlı adamlardan oluşan bir kabilenin Babil’den getirdiği “Savaş kitabı”ndan söz eder. Fakat Midraş bunun nerede olduğundan bahsetmez. Bu da tipik bir durumdur.

Edebiyatımızda savaşçıları değil, bilgeleri severiz. Daha çok Kiduş Aşem —Tanrı’nın kutsanması için öleceğimizden söz ederiz ama savaş için bunu söylemeyiz. İnsan yaşamını bir amaç uğruna verecekse bunu Tanrı aşkına yapmalıdır. Dini zulümlerin her türü, Haçlı Seferleri, pogromlar Antiok ve Addan zamanından beri sürmektedir. Katiller öldürdü. Kesenler kesti ve o sırada birkaç adım ötede Eğitim Evlerinde çocuklar ve öğretmenleri yıkılan Tapınağın yasa ve adetlerini anımsıyorlardı. Kudüs’den çok uzak olmakla birlikte, biz Kudüs’de yaşadık. Düşler bizi gerçeklerden, şiddetten korudu. Bizim silahımız anıydı. Yaşadığımız günü etkileyemediğimiz için geçmişe sığındık. Bunu yaşayabilmek, hayatta kalabilmek için yaptık. Böylece katilleri görmemek, onlarla bir göz temasımız olmaması için kendimizi krallığımızın hâlâ hükümran olduğu eski anıya gömdük. Bu tür geçmişe dönmenin kurbanlara özgü olduğunu söyleyebilirsiniz. Doğru. Fakat biz özel kurbanlardık. Kurbanlar genellikle gerçekten kaçarak kendilerini nişanla, onurla kaplanmış fatihler gibi görürler. Kolektif düşlerimizde genellikle ne fatih ne kurbanların bulunduğu bir dünya vardı. Bu dünyada insan kötülük ve ölüme ve hatta Tanrı’ya başkaldırıyor ama insana bunu asla yapmıyordu.

Bu acı şekilde tartışılacak bir gerçektir. Bunu gururla onaylıyorum. Rollerin değiştiği ve Yahudilerin güce sahip olup düşmanlarının aciz kaldığı zamanlarda Yahudiler, yine Yahudi ahlakına sadık kalarak cellat olmayı reddettiler. Kral Şaul, Kral Agag’ı öldürtmedi. Bunu yapabilirdi ve belki yapması yerindeydi, ama yapmadı.

Şevet Yehuda, Even Metzula ve Emek Habakha’da yani Yahudi mazlumluğunun bu üç klasik cildinde şaşılacak bölümlere rastlıyoruz: Saldırganlara karşı koyan, onlarla kahramanca sonuna kadar çarpışan ve yine de Yahudi kalan yani İsrail ve insanlığın belirli bir görüşüne sadık kalan Yahudilerdir. Yahudilerin başlattığı, planladığı veya infaz ettiği bir din zulmü asla olmamıştır. Tarihin kötü ünlü katilleri olan Firavun, Nero, Caligula, Cengiz Han, Chmelnicki, Hitler bizim halkımız değildiler.

Yahudiler nefrete hiçbir zaman nefretle karşılık vermediler. Evet, zaman zaman kendilerini korumak için radikal çarelere başvurdular fakat düşman hiçbir zaman Yahudi kurbanları kendi düzeyine indirmeyi başaramadı. Masada günlerinde olduğu gibi günümüzdeki İsrail’de de Yahudi savaşçı insanlığını ortaya koydu. Bazı çarpışmalara tanık olanlarımız hiçbir acele infaz olmadığını bilmektedirler. İsrail askerleri hain değildi. Onlar yenilenleri gereksiz yere küçültmeye de kalkmadılar. Eski zamanlarda başka milletlerin savaşı heyecan veren, romantik veya mistik bir macera gibi görmelerine karşılık Yahudiler bunu bir bela olarak gördüler. Bar — Kohba kendi esirlerine merhamet gösterdi. Onun soyundan gelenler de öyle. Altı Gün Savaşı’ndan sonra yayınlanan Askerlerin Konuşması, zafere erişen askerler tarafından yazılmıştı. Şiddetin böyle tam anlamıyla dehşet yarattığı başka bir kitap düşünemiyorum.

İnsan kaybettiğinde savaştan nefret etmek kolaydır. Fakat Yahudiler savaşta kazandıklarında da, nefret ettiler. Bizler düşmandan hiçbir zaman nefret etmemiş gibiyiz. Nefret ettiğimiz savaştır ve onu düşman olarak görürüz. Öyle nefret ederiz ki bu yüzden yüzyıllardır düşmanlarımızın merakım uyandırırız. Onlar Yahudileri öldürmelerine karşın kendilerinden nefret etmeyi inatla reddetmelerine, karşılık vermeye yeltenecek kadar bile nefret etmemelerine şaştılar. Bizim gücümüzden çok zayıflığımız düşmanlarımızı sinirlendirdi. Amelek, yaşlıya, hastaya çocuğa saldırdı. Firavun da öyle, Haman da öyle ve Hitler de öyle! Naziler zayıflarla çocukları yok edip güçlülerin yaşamasına izin verdiler. Sanki bunu yapan Nazi katilleri çocukların bizler için neyi temsil ettiğini kesinlikle biliyorlardı.

Törelerimize göre dünya çocuklar sayesinde var olmaktadır. Bir Yahudi çocuğu sayesinde, Tanrı, Yahudileri Mısır esaretinden planladığından daha önce kurtardı. Midraş bize Firavun’un bütün Yahudi çocuklarının canlı canlı piramitlere gömülmesini emrettiğinde Melek Mikail’in onlardan birini yakalayıp cennetteki mahkemeye çıkarttığını anlatır. Tanrı, korkmuş çocuğu görünce öyle büyük bir acıma duydu ki sürgünü hemen orada sonuçlandırmaya karar verdi.

Midraş’ın bu öyküsünü okumayı severim. İlgilendiği için o melekle ve harekete geçtiği için de Tanrı’yla gururlanırdım. Şimdi o hikâyeyi tekrar okuyorum ve umutsuzlukla anlamaya çalışıyorum. Bir tek Yahudi çocuğu Tanrı’yı duygulandırmayı başarabilmişti ama bir milyon Yahudi çocuğu bunu başaramadı. Anlamaya çalışıyor ve anlayamıyorum.

Belki şimdi, Yahudilerin savaşa ve düşmanlarına karşı olan tutumları hakkında savunduklarımın aksi gibi görünen bir olayı incelemek yararlı olabilir.

Varşova Getto’su olaylarını yazanlar ve tarihçiler, ilk günkü silahlı ayaklanmada savaşanların çok neşeli olduğunu belirtmektedirler. Onlar Almanların verdiği zaiyat karşısında güldüler, ağladılar ve neşeyle dans ettiler. Fakat onlar hakkında karar vermeden önce şunu düşünmelisiniz. O savaşanlar delikanlılardı ve o karanlık günlerde, uykusuz gecelerde Yahudi kaderini onlar omuzlarına yüklenmişlerdi. Onlar Yahudi töresine karşı gelmiyorlardı. Onların sevinci savaşçının intikama susamasını yansıtmıyordu. Onlar düşmanlarının ölülerinin sokakta yatmasına sevinmiyorlardı. Sadece bir tek tehditten kurtuldukları için sevinmekteydiler.

Alman subaylarıyla askerleri aylarca getto sokaklarında yenilmez, ölümsüz tanrılar gibi dolaşmışlardı. Bu izlenimi bırakmayı istemiş ve bunda başarılı olmuşlardı. Açlık ve korku yüzünden umutsuzluğa ve ölüme sürüklenen kurbanlarının Tanrı’nın düşman olduğu sonucuna varmaları kolaydı. Daha da kötüsü Tanrı onların düşmanıydı. Ve 19 Nisan 1943’de çarpışmanın ilk gününde dünün tanrılarının ölümlü ve zayıf olduğu kanıtlanmıştı. Onlar da tıpkı kurbanları gibi kanıyor ve ölüyorlardı. Bu yüzden Yahudi savaşçıları neşeden kendilerinden geçecek gibi olmuşlardı. Onlar düşmanı öldürdükleri için sevinmemişlerdi. Sadece düşman da öldürülebileceği için sevinmişlerdi.

Bütün gettolarda, kamplarda savaşçılar vardı. Onların içinde çarpışanlar kazanmak için yapmıyorlardı bunu. Çünkü kendilerinden nefret eden, onlara karşı olan bir dünyada kazanamayacaklarını biliyorlardı. Bunu tarihin tamk olması için yaptılar. Ringelblum ve diğer tarihçiler Mordecai Anielewicz’in silah arkadaşlarıydı. Onlar aynı amaca hizmet ediyor ve aynı gayeye inanıyorlardı. Her getto ve kampta silahlarla savaşan kadın ve erkekler olduğu gibi sözlerle savaşanlar da vardı.

Birkenau’daki Sonder Kommando’nun üyeleri arasında da tarihi kaydeden kimseler vardı. Onlar kurbanların en üzgünleriydiler çünkü öldürülen kız ve erkek kardeşlerinin cesetlerini gömmek zorunda bırakılmışlardı. Her gün, her gece, trenlerle getirilenleri alevlere atmak zorundaydılar. Kural olarak onların iki ay yaşamalarına izin veriliyordu. Daha sonra onlar da yakılıyordu. Bununla birlikte tanıklık yaptılar. O günlükleri tutacak güç, inanç ve cesareti nasıl bulduklarını asla bilemeyeceğim. Fakat bunu yaptılar. Ve her şeyi anlattılar. Son anları. O feryatları. O sessizliği. Her şeyi.

Şaşılacak bir güzellik ve güçle yazılmış olan günlükleri, bize dayanılmaz kanıtlar bırakmıştır. Kurbanların gaz odalarındaki son anlarını tarif ederler. Son sözlerini aksettirirler. Son korkularım bize taşırlar. O anda bağırmak istiyorsunuz. Ağlamak istiyorsunuz. Ve sonra Zalman Grodowski adlı bir adamın sözlerini okuyorsunuz: “Acaba bir daha ağlamayı başarabilecek miyim?

” İyi dinleyin. Tekrar gülmeyin. Ama yine ağlaym. Ve böylece gözyaşlarınızı tutun. Küllerin altında bulunan bu sayfalar, bu günlükler neredeyse okunamayacak kadar acı. Fakat sonra kendi kendinize o adamlarda cesaret ve inanılmaz bir inanç olduğuna ve bu sözleri yazacak gücü bulabildiklerine göre, biz de bunları okuyabilecek gücü bulmalıyız diyorsunuz.

Zalman Gradowski’nin günlüklerinde birkaç önsöz var. Bu kâğıtları bulacakların, okuyacakların bunları nakletmelerini istiyor. Gradowski, tekrar tekrar, “Bana inanmayacağınızı biliyorum,” diyor. “Bunu biliyorum ama siz inanmalısınız” Ve Auschvvitz’i, cemaatin, ailesinin, çocuklarının, karısının kaybolmasını anlatırken dayanamıyor ve “Bu dünya hakkında yazamam,” diyor. Ve sonra gökyüzüne yirmi sayfalık bir şiir yazıyor.

Zalman Gradowski’nin önsözlerinden birini dinleyin.

“Sevgili okuyucu: Bu sahifelerde bizim, dünyanın en talihsiz çocuklarının ömürleri boyunca Birkenau-Auschwitz adındaki dünya cehenneminde neler çektiğimizle ilgili izlenimler bulacaksın. Bu adın artık dünyaca bilindiğinden eminim. Fakat hiç kimse burada neler olduğunu açıklayan belgelere inanmıyor. İnsanlar belki de bunu propaganda zannediyorlar. Onun için sana bildiklerinin; bildiğini sandıklarının gerçekten var olanların sadece bir kırıntısı olduğunu anlatmaya karar verdim.

“Burası düşmanların insanlarımı ve başka insanları dehşet verici usullerle yok etmek için seçtikleri yerdir. Bu yazıyı yazmamın nedeni de hiç olmazsa gerçeğin bir parçasının dünyaya erişmesi ve hayatlarımızın intikamım almak için dünyayı etkilemesidir. Yaşamımın amacı da bu zaten.”

Sonder Kommando’nun başka bir üyesi olan Leib Lagnfuss, dini bir yargıçtı. O daha çok dindar Yahudileri ve çektikleri acıları yazdı. Dinleyin. “Tarz Tevrat’a uygundur. Hızı ve ritmi de öyle. Bendin ve Sosnowicz’den gelen trenleri gördük. Onların birinde yaşlı bir haham vardı. Getirilenler çevre kasabalardan oldukları için kendilerini neyin beklediğini de biliyorlardı. Biliyorlardı. Ve haham, soyunacağı odaya girince birden tek başına dans edip şarkı söylemeye başladı. Diğerleri bir şey söylemediler ve o uzun bir süre şarkı söyleyip dans etti. Sonra o KiduşAşem, Tanrı’nın adının kutsanması için öldü.”

Leib Langfuss’un günlüğünden başka bir yazı “Ve trenler Macaristan’dan gelmeye başladı. İki Yahudi bizim Kommando’nun üyelerinden birine yaklaşarak, ölmeden önceki son itirafları yani Vidduy yapmanın gerekli olup olmadığını sordular. Arkadaşım, evet dedi. Bunun üzerine bir şişe konyak çıkartıp bir yandan “Lehayim”; hayata, diye bağırarak birbirlerinin onuruna neşeyle içtiler. Arkadaşımın içmesi için de ısrar ettiler ama o çok sıkılmış ve utanmıştı. Ve o hayır dedi ama onu bırakmadılar. Ona içmesi ve lehayim demesi için ısrar ettiler. Ve onlar, ‘Sen yaşamalı ve bizim öcümüzü almalısın,’ dediler. ‘Bunu yapmalısın. Bu yüzden sana lehayim, yaşama, diyoruz’ dediler. Yine ‘lehayim, lehayim,’ diye yinelediler. ‘Birbirimizi anlıyoruz değil mi, lehayim.’ Arkadaşım onlarla içti. O kadar duygulanmıştı ki, ağlamaya başladı. Sonra koşup Yahudilerin yakıldığı yere gitti ve ağlayarak birkaç saat orada kaldı. Sonunda haykırdı. ‘Dostlar, iyi dostlar, sizler yeterince yandınız.’ Sonunda o da aym alevler arasında yok oldu. Sadece geriye sözleri kaldı.”

Bu belgeleri okuduğumdan beri Şabat’da bile, Bayramlarda bile kadehimi kaldırıp lehayim demeyi güç buluyorum. Fakat bunu yapmamak da yenilgiyi kabul etmekle aynı saydır. Onun için yaşamı övmeye devam ediyoruz. Bizden öncekilerin yaptıklarım yapmaya devam ediyoruz. Yahudi törelerinin gücü de buradadır işte: Biz yüzyıllar ötesinden gelen söz ve hareketleri tekrar ederiz. Bunu kendimiz için yapanz ama hepsi o kadar da değil. Yahudi tarihi öyle bir noktaya geldi ki şimdi bundan çıkan örneğin dünya tarihiyle açıkça paralel olduğunu görüyoruz.

Biz bunu daima hissettik ve şimdi de gerçek oldu. Soykırımdan beri bir şey değişti. Artık Yahudilere karşı savaş sadece Yahudilerle sınırlı kalmayacak. Artık bütün nefretin kendinden nefret etme olduğunu biliyoruz. Yahudüerin ortadan kaldırılması insanın kendisini mahvetmesiyle sonuçlanacak. Bu büyük topluma olan her şey, önce Yahudilere olmuştu. Dünyanın geleceği, Yahudi geçmişi ve bugünün gerçeğinde yazılıdır. Dünya bir kez daha Yahudileri yok etmek için İsrail’i yok etmeye, İsrail’in yaşam hakkını inkâra kalkarsa bu sadece İsrail’in sonu olmayacaktır.

Uri-Zvi Grinberg’in “Tanrılarını öldürdüler” adlı acıklı şiirini okudunuz mu hiç?

 İsa’nın Doğu Avrupa’da küçük bir köyde ortaya çıkmasını anlatıyor. İsa kardeşlerini arıyor —Kendi insanlarını arıyor. Onları bulamayınca da oradan geçen birine soruyor, “Yahudiler nerede?

” Yoldan geçen kimse, “Öldürüldüler,” diyor. “Hepsi mi?

” “Hepsi de.” “Ya evleri?

” -“Yıkıldı,” -“Ya sinagogları?

” -“Yakıldı.” -“Ya bilgeleri?

“”Öldü.” —”Ya öğrencileri?

” —”Onlar da öldüler.” —Ya çocukları?

 Ya onların çocukları?

 Onlar da öldü mü?

” Hepsi de öldü.”

İsa kendi insanlarının katledilmesine ağlamaya başlıyor. Öyle şiddetle ağlıyor ki insanlar dönüp ona bakıyorlar. Birden bir köylü, bağırıyor.

“Hey, şuna bak. Orada bir Yahudi daha var. Nasıl sağ kaldı acaba?” Köylüler İsa’nın üstüne atlayıp sadece başka bir Yahudi’yi öldürdüklerini sanarak kendi Tanrılarını öldürüyorlar.

Bu şiir bize insanlığın Yahudileri yok etmekle Yahudilerden çok fazlasını yok ettiğini anlatmaktadır tabii. Soykırım, izlerini birden fazla kuşağın üstünde bırakmıştır. Bir bakıma insanlık Auschwitz’de intihara yaklaştı. Umut, şimdi dünyamızı terk etmişe benziyorsa bunun nedeni Treblinka’da soluğu kesilmiş, çarpıtılmış ve yozlaştırılmış olmasıdır.

Hasidik bir Üstad olan Zidichoivli Rabi Zvi-Hersh bir keresinde arkadaşı Spinkeli Rabi Yosseph Meir’e şunları söylemiş. “Üstadımız Lublin’in Kutsal Kahini sağken vecde erişmek çok kolaydı… Biz izleyenler, kollarımızı birbirimize dolayarak onun etrafını sarar, onunla birlikte şarkı söyleyip dans ederdik. Böylece daha yüksek düzeylere erişirdik.”

Rabi Zvi-Hersh bir an durup gözlerini kapatarak devam etmiş. “Günümüzde, dostum biz korkuyoruz. Günümüzde öyle korkuyoruz ki artık düşlerimiz bile aynı değil.”

Peki, ya rüyalarımız?

 Bunlar karabasanlara dönüştüler. Geçmiş pişmanlığı canlandırıyor ve gelecek de acıları davet ediyor. Uygarlık çok şiddetli ve tehlikeli krizden geçiyor. Savaşlar dünyayı mahvediyor. Dünün idealleri parçalanmış; dünün asileri ara vermek istiyorlar. İki yüzlülük devri kayıtsızlık yüzünden başarılı oldu. Bu daha da kötü çünkü kayıtsızlık yozlaştırır ve yatıştırır; Bu, bedenden önce ruhu öldürür. Bu daha önce de söylenmiştir. Fakat yinelemek yararlıdır: Sevginin karşıtı nefret değil kayıtsızlıktır.

Sonuç olarak Babilli Nabukadnezar’a, bizim eski iyi kralımıza dönelim. Zavallı adam İsrail’i yenmesine karşılık Mikail tarafından yenildi        Melek neden yüzüne bir tokat attı?

Kotzklu Rabi Mendel’e göre Mikail ona bir ders vermek istemişti; Başında taçla şarkı söylemek çok kolaydır. Yüzüne bir şamar ye de ondan sonra bakalım şarkı söyleyebilecek misin?..”

Biz Yahudiler birden fazla kez tokat yedik ve belki de bunu son kez yemiyoruz. Ne yapmalıyız?

 Buna karşılık olarak ne yapabiliriz?

 Şarkı söylemeye devam etmeliyiz. Canımız yandığı için mi?

 Hayır, belki de çılgın olduğumuz için. Fakat bizimkisi değişik tür bir çılgınlıktır: Düşman, çıldırdığında mahveder; katil, çıldırdığında öldürür. Biz çıldırdığımızda şarkı söyleriz.

Sh:186-207

 

Kaynak: Elie WIESEL, Bugünün Yahudisi, 1996, İstanbul

BAŞA DÖN

 

Reklamlar