PİSAGOR, SOKRAT VE EFLÂTUNA GÖRE MUTLULUK

 

Arito’dan önce gelen Pisagor, Sokrat, Eflâtun ve bunlar gibi bazı filozoflara göre de faziletler ve (Mutluluk) ruhtadır. Bunlar, bunun için mutluluğu, yalnız, Hikmet, İffet, Şecaat ve Adalet gibi ahlâkî faziletlerden ibaret saymışlardır. Bunlarca, ruhta ahlâkî faziletler bulundukça o ruh mutludur ve başka bir şeye muhtaç olmaz. Zira, ruh, bu faziletlere mâlik olunca, meselâ, bedence, servetçe ve diğer bazı hususlardaki marazlar ve noksanlar bu kimselerin ruhsal mutluluğunu bozamaz. Yalnız, akıl bozukluğu, insanın cisimce faziletli hareket etmesini engeller, Fakirlik, düşkünlük gibi maddî hayata ait gelip geçici şeyler bu Filozoflara göre insanın mutluluğunu bozamaz.

Kevâkilere Göre Mutluluk:

Revâkîler ile Natüralist (Tabiiyyûn)ler nazarında ise beden, insanın maddî parçası olduğu için duyu organlarına ve organlara ait noksanlıklar gibi, bedene ait noksanlıklar ruhsal mutluluğu da engeller ve onu kemâlde bulundurmaz. Bu sebeple (Bedene Ait Mutluluk) ta ruhsal mutluluk için önemlidir.

Eski Tahkikçi Filozoflara Göre Mutluluk:

Bu filozoflara göre insan, beşerî hayatının akışına ve ona bağlı ve onunla ilgili olan bütün şeylere önem vermemelidir. Ruh ve cesede nisbet edilen hallerin hiç birisi Mutluluk değildir. Zira, Mutluluk, başkalaşmayan, kaybolmayan, sabit ve bâki bir şeydir ki o bütün şeylerin ve hususların en yükseğidir. D e irişi p başkalaşan ve sabit olmayan güzel bir şey bile (Mutluluk) değildir.

İşte bu fikre göre eski Filozoflar, (En Büyük Mutluluk) hususunda anlaşmazlığa düşmüşlerdir,

Bunlardan bazıları, insan ruhu bedenden ve tabiî şeylerden ayrılmadıkça, yani insan ölmedikçe ve sırf ruh kalmadıkça (En Büyük Mutluluk) a erişemeyeceğini sanmışlardır. Bu filozoflar, insan namını, yalnız bu sırf ruha vermişler ve ruh bedende bulundukça cisme ve onun kederlerine ve bedenin pisliklerine ve zorunluluklarına katlanmak gerekeceğine ve daha bir çok şeylere de ihtiyacı olacağına binâen:    

“İnsan hayatta iken hiç bir zaman Mutlu sayılamaz” iddiasında bulunmuşlardır.

Hâlbuki, Aristo’ya ve taraftarlarına göre mutluluk, insan için dünyada hâsıl olur. Çünkü, insan, nefs ve bedenden mürekkeptir. Mutluluğun belirli bir şekli de yoktur. Meselâ (En Büyük Mutluluk)u, fakirler, mal ve para çokluğunda; hastalar, sıhhat ve selâmette; zeliller, makam ve saltanatta; reziller, çeşitli şevhetlerde; âşıklar, maşuklarına kavuşmada; âlimler ve fâdıllar, ilim ve fazileti müstahak olanlara yaymada görürler. Filozoflar ise bunların hepsini değişik mutluluk şekilleri olarak kabullenirler; yeter ki bunlar akim gerekliliklerine göre tertiplenip düzenlenmiş olsunlar; yani en doğru bir zamanda ve en doğru yol (i’tidâl) ile ele alınsınlar. Bu hallerin hepsi de, onlara iştiyak gösterenler için birer çeşit Mutluluk sayılır.

Bu konuda biz de Aristo, Fârâbî ve İhvânus- safâ’nın görüşlerini kısaca açıklayalım:

Aristo’da Hayr ve Mutluluk

Aristo şöyle diyor: Eler san’attan, her ilimden ve bütün işlerimiz ve maksatlarımızdan görülüyor ki’ gâye, bir (Hayr)a, bir (İyilik)e ulaşmaktır. Gerçekten, insanların hareketlerindeki gâye çeşitlidir, hiçbiri öbürüne benzemez. Bununla beraber bunların hepsine birden (Hayr) veya (Mutluluk) diyebiliriz.

Bir de (En Yüksek Hayr) adını alan bir gaye vardır ki o da bütün sanatların, ilimlerin ve bilgilerin gayesi olan (İnsanî Hayatın Hayrı veya, Mutluluğu)dur. Şu hâlde, hayr ve mutluluk gerçekten nedir ve bize bunu hangi san’at, hangi ilim öğretir?

İlk bakışta bütün ilimler ve sanatlardan üstün görünen bu ilim, Siyaset İlmi’dir. Zira, o, bir memleketin hayatını ve mutluluğunu sağlar; Ekonomi ilmi, Harb ilmi gibi diğer bazı ilimler hep ona bağlıdır. Siyasetin esası da hayır ve adâlet olduğuna göre demek ki ahlâk ilmi de siyaset ilminin bir kısmıdır, siyasette tamamlanmaktadır.

İstisnasız, herkes için mutluluk, iyi yaşamaktır; ve mutluluk İnsanî olan bütün şeylerin gayesidir. Ancak, bunu, kimi parada ve malda, kimi sıhhatta, kimi şerefte, kimi şunda, kimi de bunda bulmuşlardır.

Hayır, bizzat kendisini arzuladığımız şeydir, însan hayatının gayesi de bazı ruhsal hayırlar işlemektir. Şu hâlde, gerçek mutluluk, hayr için yaşamak ve hayr işlemektir ve gerçekten mutlu bir adam da hayr için yaşayan ve hayr işleyen bir adamdır. Şu hâlde, mutluluk, dünyada en iyi, en yüksek ve en hoşa giden ve en asîl olan bir şeydir. Lâkin, o, dışa ait maddî hayırların yardımına muhtaçtır; dışa ait maddî yardımlar olmaksızın insanın işlerinde âlicenablık aramak boştur3. O, en son ve en yüksek hayrdır.

Şimdi, Mutluluk, Allah’ın bir lutfumudur yoksa öğretilebilir bir şey midir?

İnsanın, varlıkların en üstünü olması bakımından, mutluluğun Allah’ın insana bir lutfu olduğu düşünülebilir. Lâkin, her şeyin bu en iyisi nasıl olur da tesadüfe bırakılır?

Eğer, o bir ilim veya usûl ile öğretilebilir bir şey ise,, kendi varlığında o, her zaman İlâhîdir.

Şu hâlde, ahlâkça bozuk olanlar bir tarafa, mutluluk, bütün insanlarca elde edilebilir bir şeydir.  Ve yine, mutluluğun bu suretle tanımı her zaman açıklanan siyaset ilminin gayesi ile de uygunluk gösterir. Zira, siyaset ilminin gayesi de Şehirler arasında bir hayırlılık karakteri meydana getirmektir.

İlkel hayvanlar, faziletli işlemlerde bulunmağa muktedir olmadıkları için mutluluğa ermeğe dc muktedir değildirler. Çocuklar da öğretim ve eğitim görmeden mutluluğu elde etmezler. Zira, mutluluk, tam bir fazilet ve kemâl üzre bir hayat ister.

Ve yine, mutluluğu devranın gidişine, tâlie bırakmak onun tamamlılığım kemâl ve kararlılığını yok etmek demektir. Fakat:, hiç bir İnsanî bir iş faziletin gerektirdiği bir işlem kadar değişmez ve sürekli değildir. Kısaca, mutluluk, bakaa cevherine mâliktir. Mutluluk, bir çok belâ ve ıstıraplarla engellenebilir ise de o hiç bir zaman ârizı ve cüz’î iyi veya kötü tâli’den etkilenmez ve yok olmaz.

Mutluluğu faziletli işlemlerle ta’yin ve sınırlamakla mutlu bir insanın hiç bir zaman kederli ve sefil olmayacağını söylemiş oluyoruz. Çünkü, o, hiç bir zaman ancak bir vasıta olan âdi işler ve hareketlerle uğraşmayacaktır.

Şu hâlde, mutlu insan, zamanın, sebebe dayanan bir vakfesinde değil, takat, bütün hayatı boyunca faaliyeti tam bir faziletle tanzim edilmiş ve ebedî hayırlarla yeterli derecede desteklenmiş olan insandır.

Acaba bir adama yaşadığı müddetçe mutludur diyebilir miyiz?

Bu hususta Solon’un güzel bir Atasözü vardır, o, der ki:

“Her şeyin sonuna bakmamız zorunludur. Bir kimseye ölmeden önce şudur, budur veya mutludur demek doğru değildir”,

Fakat, mutluluk, eğer bir çeşit aktivıte ise nasıl olur da bir insan hayatta değil de öldükten sonra mutlu olabilir?

Hayâtın bütün safhalarından ve fırsatlarından muaf kılman yani, ölen bir insanın öldükten sonra mutlu olduğunu kabul etmek te doğru değildir. Bir insanı öldükten sonra mutludur diye anmak o insanın, yalnız, mutluluğun mevcut olduğu zaman değil, fakat, mevcut olmadığı zamanda da mutlu olduğuna hükmetmektir ki bu mutluluğun mevcut olmadığı bir zamanda mutlu olmak gibi bir çelişme gösterir.

Kısaca, hayr, bir aktivitedir, ahlâkî bir hâldir ve Mutlak ve İzâfî diye de başlıca ikiye ayrılır.

Ve yine, Mutluluk ta ahlâkî bir hâl değil bir aktivitedir ve bizzat istenen bir aktivitedir; ruhun tam ve mükemmel bir faziletle uygunluk hâlinde olduğu bir aktivitedir; en üstün fazilet aktivitesidir; yani, mahiyetimizin en üstün tarafının aktivitesidir. Bu sebepten de o, bir çeşit, spekülâsyon olmak zorundadır.

Aklın iyi, güzel ve İlâhî, şeyleri kavraması – ve kendisinin de ilâhı olduğunu kavraması: tam ve mükemmel mutluluk işte bunlardır. Mutluluk, engellenmemiş bir aktivite ve mutlak bir haz olduğuna göre demek ki en yüksek mutluluğu veren akıl fazileti ve Felsefî mülâhazalar, en yüksek hazzı da verecektir.

Yalnız Ak’la göre ayarlanmış bir hayattır ki İlâhî Bir Hayattır, Zira, insanın gerçek benliği, İlâhî kısmı, yalnız Akıldır.

Sh:75-81

Kaynak: Prof. Dr. CAVİT SUNAR, İbn Miskeveyh Ve Yunan’da Ve İslâm’da Ahlâk Görüşleri, Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Yayınları No. 147,1980, Ankara

 

BAŞA DÖN

Reklamlar