DÜŞÜNEN KADIN: HANNAH ARENDT (2012)

“Gerçeğinde kalabilme kudretini bulmuş bir şahsiyetin,
huzurunda saygıyla eğiliriz”

113 dk

Yönetmen: Margarethe von Trotta

Senaryo: Pam Katz, Margarethe von Trotta

Ülke: Almanya ,  Lüksemburg,  Fransa,  İsrail

Tür: Biyografi, Dram

Vizyon Tarihi:11 Eylül 2012  (Kanada)

Dil: Almanca, İngilizce, Fransızca, İbranice, Latin

Müzik: André Mergenthaler

Çekim Yeri: Israel

Oyuncular: Barbara Sukowa, Janet McTeer, Julia Jentsch, Axel Milberg, Timothy Lone

Özet

Hzl: KENAN TEKEŞ

Margaretge Von Trotta’nın yönetmenliğini yaptığı “Hannah Arendt” filmi, Holokost’u daha önce kimsenin yapmadığı şekilde yazma cesaretini gösteren kadın düşünürü anlatıyor.

Yıl 1962… Güneşli, güzel mart sabahlarından biridir… Bir kadın taksiye biner… Kadını taşıyan taksi Central Park’a doğru gider… Şoför arabanın hızı artırır… Ve bir süre sonra taksi çok sert bir şekilde karşıdan gelen kamyonla çarpışır…  Olay yerine çok sonra bir ambulans gelir… Kadın gözlerini ambulansta açar… Önce kollarını ve bacaklarını hareket ettirir… Sonra gözlerini açar… Hafızasının yerinde olup olmadığını görmek için tarihleri, şiir mısralarını ve telefon numaralarını sayar… Hafızası yerindedir kadının.

Kadın çok sonraları yaşadığı bu olayla ilgili arkadaşı Mary McCarthy‘ye, “Kısa bir süreliğine yaşam ya da ölüm kararının bana bağlı olduğunu düşündüm” der… Ve “hayatın epey güzel olduğunu ve onu çok sevdiğini” söyler.

Hayatın epey güzel olduğunu ve onu çok sevdiğini, söyleyen kadın yüzyılın dahi kadınlarından Hannah Arendt’tir.

Arendt, 1906 yılının 14 Ekim’inde Hannover’de bir Yahudi mühendisin tek çoçuğu olarak dünyaya gelir… Berlin’de büyür… 18 yaşında Marburg’da Martin Heidegger’den felsefe eğitimi almaya başlar… Heidegger ile düşünsel ve tutkusal bir aşka tutulur… Bu aşka tutuluş onun düşünce dünyasını alabildiğince genişletecektir. (Heidegger diz çöküp ona “aşka en büyük davet karşındakinin senden önce aşık olmasıdır” der.)

Marburg ve Freiburg’da üniversite eğitimini tamamlar ve Heidelberg’e giderek Karl Jaspers’in yanında doktorasını tamamlar… Doktorasını tamamladığında henüz yirmi iki yaşındadır.

1924-1929 yılları arasında dönemin ünlü düşünürleri ile tanışır, eğitim alır, etkiler, etkilenir, aşık olur, aşık ettirir.

Marburg’da Martin Heidegger ve Rudolf Bultmann’dan, Freiburg’da Edmund Husserl’den, Heidelberg’de Karl Jaspers’in öğrencisi olarak felsefe, ilahiyat ve Yunanca eğitimi görür.

1933 yılında Hitler’in iktidara gelmesi üzerine Almanya’dan ayrılarak Fransa’ya geçer. Paris’e kaçmak zorunda kalan Arendt orada Walter Benjamin ile tanışıp onunla dost olur.

Paris’te Yahudi göçmen hareketi içerisinde aktif olarak yer alır. Fransa’nın II. Dünya Savaşı sırasında Alman askeri kuvvetlerinin Fransa’nın bazı bölgelerini işgal etmesi sonucunda Yahudilerin toplama kamplarına gönderilmesinden ötürü Fransa’dan da kaçmak zorunda kalır.

1940 yılında Alman şair ve felsefeci Heinrich Blücher ile evlenir.

1941’de eşi ile birlikte ABD’ye gider, oraya yerleşir ve ABD vatandaşı olur. ABD’deki ilk yıllarında akademik bir iş bulmakta epey zorlanır.

1953’te Princeton’da Christian Gauss konferanslarına çağrılır. 1959’da tam kadrolu ilk kadın profesör olur.

Böylece Arendt, California, Chicago, Columbia, Northwestern, Cornell gibi üniversitelerde verdiği derslerle seçkin bir akademik kariyere sahip olur.

1975 yılında 69 yaşındayken öldüğünde New York’taki New School for Social Research’de felsefe profesörüydü.

Hannah Arendt, gerek siyasi gerekse duygusal birikime sahip olup kendine özgü düşünce çizgisi içinde, şiddet, iktidar, devrim, totalitarizm, eşitlik-eşitsizlik, özgürlük, siyaset, felsefe, insan, eylem, düşünce, hakikat, ahlak, retorik, ideoloji, kültür, demokrasi, milliyetçilik, ırkçılık, devlet, parti, rejim, insan hakları, antisemitizm, emperyalizm, sanat, kamusal alan üzerinde çalışmalar yaptı.

Arendt özellikle de şiddet ve şiddetin kaynağı üzerinde durur. Şiddeti, sayılara ya da görüşlere değil, kullanılan araçlara dayandırır. Ona göre şiddet her zaman araçlara muhtaçtır ve içerisinde her zaman bir keyfilik unsuru taşımaktadır. Ve devlet de, en güçlü şiddet araçlarını elinde bulunduran merkezi bir otoritedir.

Arendt kimi zaman şiddetin gereksiz olmadığını ve onu bir insanlık durumu olarak gördüğünü açıklar:

“Kimse meşru müdafaa amacıyla gerçekleştirildiğinde şiddeti sorgulamaz. Çünkü şiddet yalnızca açık değil, aynı zamanda mevcuttur ve aracı haklı kılan amaç hemen orada durmaktadır.” Ve ekler “Bir Yahudi, Yahudi olarak şiddet görüyorsa kendini savunmalıdır.”

Arendt’in bütün dünyada tartışılmasını sağlayan gelişme ise Gestapo şefi Heydrich’in emri altında Yahudi sorununu çözmekle özel olarak görevlendirilen Adolf Eichmann’ın yargılandığı davada kaleme aldığı düşünceleridir.

30 Mart’ta başlayan ve 14 Nisan’da sona erecek olan 32. İstanbul Film Festivali’nde feminist yönetmen Margaretge Von Trotta’nın yönetmenliğini yaptığı “Hannah Arendt” filmi izleyiciyle buluştu.

Film, bir düşünür, aynı zamanda sert bir kadın olan ve sigaraları uç uca içen, “kötülüğün sıradanlığı” düşüncesiyle hem kendi halkını hem dünyayı karşısına alan Hannah Arendt’in 1960-1964 yılları arasındaki zaman dilimine odaklanır.

Senaryosunun da Von Trotta’nın yazdığı filmde Barbara Sukowa (Hannah Arendt), Axel Milberg (Heinrich Blückher), Ulrich Noethen (Hans Jonas),Michael Degen (Kurt Blumenfeld),  Klaus Pohl (Martin Heidegger),Friederike Becht (Küçük Hannah Arendt),  Victoria Trauttmansdoff(Charlotte Beradt) oynuyor.

Film düz bir zaman çizgisinde ilerlemez. Sıçramalı zaman ile geçmişe de döner. Bu geçmişe dönüş Arendt ile hocası olan Martin Heidegger ile olan düşünsel ve tutku düzeyindeki ilişkileri anlatılır. Bu aşk Arendt’e düşünce ve tutku üzerine düşünmesini sağlayacaktır.

Film genel olarak 1960-1964 yılları arasındaki zaman dilimine odaklanır. Nazi Adolf Eichmann’ın (ya da Eichmann tiyniyetli insanların), 1960 yılında Mossad ajanları tarafından Arjantin’de yakalanıp İsrail’’e götürülmesiyle başlar. Eichmann’ın yakalanması hem İsrail’de hem de dünyada yankılanır.

Çünkü Eichmann önemli bir isimdir. Gestapo şefi Heydrich’in emri altında Yahudi sorununu çözmekle özel olarak görevlendirilen kişidir.

Filmin bundan sonrasında da Hannah Arendt’in Eichmann’ın yargılandığı dava için Kudüs’e gitmesi, mahkemede Eichmann’da gördükleri (mahkeme görüntüleri gerçek görüntülerdir), düşündükleri, bu düşündükleri karşısında İsrail/Yahudi toplumunun gösterdiği tepkiler ve bu tepkiler karşısında Arendt’in yaşadıklarını ve Martin Heidegger ile olan aşkını izleriz.

Hannah Arendt, Eichman’ın yargılanacağı mahkemede görmek ve New Yorker gazetesine yazmak için 1961 yılında Kudüs’e gider. O’nun bu gidişi başlangıçta “adalet aramak” içindir.  Ancak dava sırasında Eichman’ın tavırları Arendt’te faklı düşünceler yaratır. Bu düşüncelerini “Eichmann Kudüs’te: Şeytaniliğin Basitliği Üzerine Bir Rapor” adlı kitapta dile getirir. Kitapta savunduğu bu düşünceler bugün dahi tartışılmaktadır.  

Hannah Arendt düşünme yetisinden yoksun olmuş bireylerin verilen eylemi sorgusuz sualsiz gerçekleştirdiğine inanır. Eichman’ın da bu düşünme eyleminin yoksunluğundan dolayı iktidarın verdiği eylemi yerine getirdiğini düşünür.

Yine Arendt Yahudi soykırımı sırasında yaşananlarda Yahudi liderlerinin rolü olduğunu da söyler. Ona göre, onların muhalefet etmeyip işbirliği yapmalarının bunda etkisi olduğunu savunur.

İşte Arendt’in bu “acı”masız sözleri soykırım yaşamış Yahudi halkının yüreğini “acı”tır. Arkadaşlarının çoğu onu şiddetle eleştirir.  Yahudi Konseyleri onu Alman makamları ile işbirliği ile suçlar. Kimisi bu düşüncelerine katılırken kimisi de onu ölümle tehdit eder.  Tehdit mektupları alır. Filmde Mossad tarafından tehdit edildiğini de görürüz. Üniversitedeki işinden olur.

Ancak Arendt kendi düşüncesinden bir adım geri atmaz ve düşüncesini tutarlı bir şekilde savunmaya devam eder. O Eichman’ı ve soykırımı gerçekleştirenleri anlamanın onu ve onları affetmek anlamına gelmediğini düşünerek “anlamak asla affetmek anlamına gelmez” der.

Arendt kötülüğün temel ve kökten bir şey mi yoksa basitçe sıradan insanların diğerlerinin emirlerine uyma ve eylemlerinin ya da eylemsizliklerinin sonuçlarını düşünmeksizin çoğunluk görüşüne itaat etmelerinin bir sonucu olup olmadığı sorusuna cevap arar.

“Düşünmenin tezahür rüzgarı doğruyu yanlıştan,  güzeli çirkinden ayırabilir. Yeter ki insan düşünme eylemliliği içinde olsun.” Arendt hem düşünme hem de tutku açıdan gerçekleştirdiği eylem ile bilinçli insanın yüreği beyninde atar, sözünü doğrular.

Von Trotta’nın yönetmenliğini yaptığı “Hannah Arendt” filmi sinemasal olarak görmeye yetenekli gözlere pek bir şey sunmasa da Holokost’u daha önce kimsenin yapmadığı şekilde yazma cesaretini gösteren ve “ölüm ve yaşam kararının bana bağlı olduğunu” düşünen kadını bir de sinemada görmek açısından izlemek gerekir. (KT/AS)

* Hannah Arendt’in “Eichmann in Jerusalem” ile “Şiddet Üzerine” adlı kitaplarından yararlanılmıştır.

Erişim: http://bianet.org/biamag/siyaset/145645-dusunen-kadin-hannah-arendt

 

Filmden

Bugünlerde onun söylediklerine nasıl inanıyorsun anlam veremiyorum. Sen ona, 15 yıl evli kalacak kadar güvenmiştin.

Ona hiç güvenmedim.

**

Bak Mary, ya diğerleri gibi kendine birini bulacaksın ya da yalnız yaşayacaksın.

 – Jim’i değiştiremezsin de.

 – Jim’i değiştirmek istemiyorum. O mükemmel biri.

 Mükemmel mi?

 Romanlarına giren bir adam mükemmel değildir.

Neden daha iyi birisini beklemiyorsun?

**

AJANLAR KATİL NAZİ’Yİ YURT DIŞINDA YAKALAYIP İSRAİL’E GETİRDİ.

Gazeteyi okumadın mı?

 Başından sonuna kadar okudum, Profesör Hanım.

 – Kudüs’te yargılanmasını istiyorlar!

– Mossad başka niye kaçırsın ki zaten?

 Sence bunlar doğru mu?

 Buenos Aires’te hemen işini bitirmeleri gerekirdi.

 – Ama öte yandan…

 – Selam vermeyi unuttun. Selam.

 Adolf Eichmann’ın Almanya’dan Güney Amerika’ya kaçış olayının soruşturmasında Vatikan’ın Adolf Eichmann’a Kızılhaç pasaportu verdiği ortaya çıktı.

Olamaz!

Papa bir Nazi’nin kaçmasına asla yardım etmez.

Hayır. Papa, Eichmann’a iyi bir Katolik olduğu için yardım etti.

Tanrı kaçmasına izin vermedi ama işte.

Tanrı izin vermez. Ama Almanlar verdi.

Görürsünüz. İade edilmesi için uğraşmayacaklar. Eski SS subayı casuslarca gizli hat olarak bilinen rota boyunca takip edildi. Eichmann sahte kimlik ve pasaportla ilk olarak Genoa’ya ardından da bir İtalyan gemisi ile Buenos Aires’e geçmiş. Eichmann’ın duruşmasına neden katılmak istediğimi umarım anlarsınız. Almanya’dan 1933 senesinde ayrıldım, Nuremberg burnumda tütüyor.

Hiç Nazi görmedim.

Bu insanları kanlı canlı hiç görmedim.

**

Frances, o Totaliterizmin Kökenleri’ni yazdı. Ne başlık ama. 20. yüzyılın en önemli kitaplarından biridir. Oku bir. Şu Avrupalı filozoflardan biri değil ya?

 Batı uygarlığı kapsamında Nazi Almanyası’nı kaleme alan ilk kişi. Çok muhteşemdi, ama soyuttu da. Neden gitmek istediğini anladım. Filozoflarda teslim tarihi diye bir şey yoktur. Ara hemen.

Bunu gerçekten yapmak zorunda mısın?

 Avrupa’dan gelen kötü haberleri duyduğumuzda nasıl şok olmuştuk hatırla. Nasıl da harap olmuştun?

 Bu fırsatı kaçırırsam kendimi asla affetmem. Gurs’taki zeki ve cesurca kaçışımı millete nasıl da anlatmıştın.

**

Öyleydin, sevgilim.

Kadınların çoğu kaçarlarsa kocaları onları bulamaz diye geride kalmışlardı. Nerede olursan ol seni bulurdum. Belki de bulmazdın. Yazın sıcağı ılık ılık vururken tüm yaşananların yakında sona ermesini ümit ederdik. Sonra… Bekleyiş başladı. Kadınların hemen hemen hepsi kendini bıraktı. Saçlarını taramayı yıkanmayı bile bıraktılar. Samandan yatakların üzerlerine seriliyorlardı sadece. Onları cesaretlendirmeye çalıştım. Bazen otoriter, bazen de arkadaşça davrandım. Derken, yağmurlu bir günün akşamında tüm saman yataklar mahvolmuştu. Birden cesaretimi yitirdim. Bitap düşmüştüm.

O kadar yorulmuştum ki yaşamaktan zevk aldığım dünyadan kopmak istemiştim.

İşte tam o anda gözümün önünde belirdin. Beni deli gibi arıyordun ama bir türlü bulamıyordun.

Neden gitmeni istemediğimi şimdi anladın mı?

**

Nixon normalde uslanmaz bir köpek gibidir ama kayışı kopardı iyice. İlgi görmeyi bekleyen utangaç bir ilkokul öğrencisine döndü. Kennedy’nin onayıyla iş yapacak utanmasa. Nixon yalancının teki. Stratejisi böyle. Tek düşündüğü şey kendi kariyeri.

 – Bundan dolayı kazanacak.

 – Hayır, Nixon çok detaycı. Öte yandan Kennedy genç, yakışıklı ve yaratıcı biri. Gritik zamanlarda da önemli olan budur. Kritik olacak Hannah. Gritik değil.

**

Kelimeler kifayetsiz Hannah. Bizden birisin ve bu büyük duruşma için orada olacaksın.

Büyük duruşma falan değil, yasa dışı bir şey bu.

İsrail gizli servisinin adam kaçırması yasal bir şey değildir!

Yahudilere karşı suç işlemiş bir Nazi’yi yargılamak İsrail’in en mukaddes hakkı. Mukaddes mi?

 Hans, aklını kaçırmışsın.

 – Sağ kalan birçok insan orada yaşıyor.

 – Kesinlikle. Suçluyla yüz yüze hesaplaşmak istiyorlar.

 – Yüz yüze mi?

 – Pardon.

 – Hepsi mahkemelerde sürünecek.

 – Şahit olacaklar. Duruşma yıllar sürer.

**

Milletlerarası bir mahkeme tarafından yargılanmalı o yüzden.

 – Yok öyle şey.

 – Aynen. Eğer dava senin tahmin ettiğin gibi ilerlerse;  Berlin’deki hırslı eski komünistlerden biri işte.

 – Yahudi mi?

 – Hayır. Sonuna kadar Rosa Luxemburg’un ideallerini savunur ama. Doktora yapmaktan daha iyi hakikaten.

Mahkemeye geçmişi/tarihi karıştıramazsın. Tek kişinin suçunu yargılayabilirsin sadece.

Evet, işlediği cinayetler için tek kişi yargılanacak zaten.

**

Hannah! Hannah’cığım! – Kudüs, biricik aşkın.

 – Kesinlikle.

 – Heinrich nasıl?

 Aranız iyi mi?

 – Evet. Bazen aşırı iyi. Onunla tartışmayı özlüyorum.

Modern hayat labirentinin içinde yolumu göremiyorum artık.

Bu yolculuk yüzünden, bana bayağı çıkıştı. Tekrar eski kötü günlere döneceğimden korkuyor. Bu duruşma hepimiz için önem arz ediyor. Ama sen güçlü birisin Hannah. Her zaman öyleydin.

 – Ayrıca cesur. Hem de çok cesur.

**

Herkes ayağa!

Yüce İsrail yargıçlarının önünde durup Adolf Eichmann hakkında suçlamalarda bulunurken tek bir kişiyi temsil etmiyorum.

Benimle aynı düşünceleri paylaşan 6 milyon kişi var. Kendileri, bu şahıs sanık sandalyesinde otururken parmaklarıyla onu gösteremezler. Buraya gelip, ağlayarak “Suçlu bu!” diyemezler. Külleri Auschwitz tepelerine, Treblinka’nın topraklarına dağıtılanlar Polonya nehirlerine dökülenler adına konuşuyorum. Şöyle dönüp bir baktığımızda, bütün Avrupa bu vatandaşlarımızın mezarı sayılacaktır. Kan ağlayan feryatları cennete ulaşsa da biz duyamayacağız.

**

Hausner ise ortada gösterişli bir şekilde dolanıp sanki Eichmann ile rol kapma yarışına girmiş gibi davranıyordu. Açılış konuşması etkileyici olmalıydı. Ben-Gurion’un gözüne girmek için mi?

 Bütün bunların arkasında o var, değil mi?

 İsrail, bunun bir gösteriş duruşması haline gelmemesi için çok dikkatli olmalı.

Benim tanıdığım Hannah bu işte! Biraz bekle ve gör.

Bu süre zarfında da Ben-Gurion’u anlamaya çalış. Genç insanlarımız, senin kötü günler dediğin şeyle yine yüzleşmek istemiyor. Ya kendilerini korumayan veya onlar için savaşmayan ailelerinden utanıyorlar ya da onursuzca davrandıkları için onları suçluyorlar. Sadece suçluların ve fahişelerin o kamplardan kurtulduğunu düşünüyorlar. Peki sen Hausner’ın, anne babaların çektiği acıların anlaşılmasını sağlayacağına inanıyor musun?

**

Evet, nakil sırasında 15 insanın öldüğünü okudum burada. Ama şunu söyleyebilirim ki bu kayıtlar 4B-4 biriminin sorumluluğunda değildi. Kendi esaslarına göre, bunu yapanlar yerel yetkililerdendir.  Burada yazılanlara göre, emir Reichsführer tarafından verilmiş. 

Şimdi söyle bana, neden nakil emrini yerine getiren sensin?

  Neden Eichmann yapıyor bu işi?

  Reichsführer, Eichmann’dan başka kimseye ulaşamamış mı?

 Belgeler, yerel polisin veya karargahın bu hususta 4B-4 biriminden talepte bulunduğu hakkında bilgi veriyor. Ve ben de durumu sürekli bir işleyişi olduğu için orta dereceli bir mesele olarak ele aldım. Bunları yapmam emredilmişti.

Emirleri yerine getirmek zorundaydım.  Ama vagonlara ne kadar insan bindirileceğine

karar veren sendin, değil mi?

 Emir almıştım. Kaç kişinin ölüp ölmeyeceğine bakılmaksızın, emirler yerine getirilmek zorundaydı. Her şey idari prosedür çerçevesindeydi. Ben sadece işin küçük bir bölümünden sorumluydum.

Trenler hareket edene kadar yapılması gereken bölümler de başka birimler tarafından gerçekleştiriliyordu.

Sayın Başkan, burada ağır ağır pişirilen bir biftek gibi hissediyorum kendimi. Suçlamalar yüzünden bir şeylerin doğruluğunu kanıtlamak imkânsız.

**

Nihayet canavarı duydun.

 – İyi misin?

 – Evet, iyiyim. Peki o zaman. Güzel.

 – Ee?

 – Hayal ettiğimden çok daha farklı. SS’ten biriydi o. Gerçekten korkunç yaratıklar. Ama o değil. Bu çok açık. Camdan kafesinde bir hayalet gibi oturuyor. Soğuk almış bir hayalet hem de. Hiç de ürkütücü değil. Önemsiz birisi. Korkunç bir bürokratik dil kullanıyor. Aniden şunun gibi şeyler diyor. “Ağır ağır pişirilen bir biftek gibi hissediyorum.” İnanılır gibi değil!

Garson! Sanırım şu an biftek istemiyorsundur. Keyfimi yerine getirmeye mi çalışıyorsun?

 “Biri niyetini belli ederse rahatsız edici olur.”

“Biri niyetini hissederse rahatsız edici olur.”

“Memnun olduklarınız, kabul ettiklerinizdir.”

– Yine Tasso’dan.

 – “Size yaraşanlar, kabul ettiklerinizdir.” “Birine yaraşanın ne olduğunu öğrenmek istiyorsanız yapmanız gereken tek şey, asil bir hanımefendiye sormak.”

Babam, Berlin’de bir terziydi. Tıraş olurken sürekli Faust’tan alıntı yapardı. Mefisto favorisiydi.

“Kan, çok özel bir sıvıdır.” Eichmann.

Eichmann, Mefisto değil.

**

Eichmann’ın kişisel olarak yaptıklarıyla hiçbir ilgisi yok. Ama ikimiz de en başından beri, yargılamanın bir adamın eylemlerinden çok tarih hakkında olacağını biliyorduk. Ama yine de tüyler ürpertici bu.

**

Eichmann: Bir subay bağlılık yemini ediyor ve bu yemini bozuyorsa düzenbazın tekidir. Hâlâ da bu görüşten yanayım. Gerçeği söyleyeceğime dair burada da bir yemin ettim. Olaylara bakış açım hep böyleydi: Yemin, yemindir.

Bağlılık yemini eden birinin Hitler’in ölümünden sonra yemininden azat edileceğine inanıyor musun?

 Hitler’in ölümünden sonra mı?

 Elbette, herkes otomatikman azat edilmiş olur.

Polis tarafından sorgulandığında demişsin ki Führer, sana babanın hain olduğunu söylese gidip onu kendin vururmuşsun.

 – Bir hain olsaydı, evet.

 – Hayır, Führer sana böyle deseydi. Kendi babanı vurur muydun?

 Böyle bir olayın kanıtlandığını farz edersek ettiğim yemine bağlı kalmak zorunda olurdum.

Yahudilerin katledilmesi gerektiği sana kanıtlandı mı?

 Onları ben katletmedim, emri uyguladım.

Hiç görevinle vicdanın arasında çatışmaya düştüğünü hissettin mi?

 Buna bölünme durumu denebilir.

 – Bölünme mi?

 – Evet. Bilinçli bir bölünme durumu. Kişinin bir tarafı terk edip, diğerine geçmesi diyebiliriz.

 – Vicdanını terk mi ettin?

 – Pardon?

 – Şahsi vicdanını terk mi ettin?

 – Öyle de diyebiliriz. Daha fazla sivil direniş olsaydı, olaylar farklı olabilirdi.

 – Haksız mıyım?

 Cevap verin.

 – Eğer sivil direniş hiyerarşik düzende organize olsaydı, kesinlikle evet. Öyleyse bu bir yazgı değildi.

Kaçınılmaz bir durum yoktu.

 – İnsanların davranış seçimleriydi sebep.

 – Evet, insanların davranış seçimleriydi. Ve tabii ki harp zamanı olduğundan kargaşa ortamında herkes direnmenin bir faydası olmadığını düşündü.

 – Evet.

 – Amaçtan, başarıdan, kayıptan ve her şeyden uzak olan sıcak bir taşta buharlaşan su damlası gibiydi tıpkı. Zamana bağlıydı sanırım bu. Zamana, çocukların nasıl yetiştirildiğine, ideolojik eğitime sıkı disipline, bu tarz şeylere.

**

Eichmann, bir Yahudi düşmanı değil mi?

 Zırvalık bu! Onu duydun. Yasaya uyuyordu. Önüne ne yasa konsa uyardı. Hadi ya! Partideki hiç kimse SS’e aşırı Yahudi düşmanlığı yüzünden karışmadı.

Kendisi asla bir Yahudi’ye zarar vermediğine yemin ediyor. Böyle iddia ediyor yani!

Ölüm saçan bir sistemin her istediğini yapmış üstelik de işinin en ince ayrıntılarını vermekte hevesli gözüken bu adamın Yahudilere karşı kişisel bir garezi olmadığını söylemesi ilginç değil mi?

 – Yalan söylüyor!

– Hayır, söylemiyor. Buna kanıyor musun?

 Trenlerin nereye gittiğini bilmediğini iddia ediyor.

 – Buna da mı inanıyorsun?

 – Bunu bilmenin onunla bir ilgisi yok. İnsanları ölümlerine yolcu etti ama bunun yükünü hissetmedi. Trenlerin harekete geçmesiyle birlikte onun işi bitti. Naklettiği insanların başına gelenlere rağmen suçsuz olduğunu söyleyebilir mi?

 Evet, işte o böyle görüyor.

O bir bürokrat.

Gerçeği arayışın iyi güzel ama bu sefer çok uçtun!

Ama Kurt, tarif edilemez korkunç eylemlerle bir adamın sıradanlığı arasındaki devasa farkı reddedemezsin.

Merak etme, Rahel. Hannah ile hep böyle tartışırdık. Birçok insanı kızdırmasından korkuyorum sadece. Doğası böyle, değişemez ki.

 – Ama düellolarımızı bitirdikten sonra…

 – Hep barışmanın bir yolunu bulmuşuzdur.

**

– Profesör Hanım.

 – Benim ofisimi de kullanabilirsin.

 – Çok naziksiniz, beyefendi. Pipoluğumu masadan alman yeter. Doktorun bundan hoşlanacaktır. Tencere dibin kara demişler. Bana sarılmadan ve öpücük vermeden nasıl gidebiliyorsun?

 Bir filozof düşünürken asla rahatsız etme demişler.

Ama öpücük olmadan düşünemiyorum. Buraya bırakabilirsin.

 – Teşekkürler, Freddy.

**

Yanımda senin gibi biri olduğu için çok şanslıyım, Lotte. Kendi kızımla bile bu kadar iyi arkadaş olamazdım.

Babam her zaman, ailemizi Tanrı’nın belirlediğini söyler. Ama çok şükür ki arkadaşlarımızı kendimiz seçebiliyoruz.

Güzel, ilginç bir yaklaşımmış/teori.

 – Charlotte’u da ben mi seçmişimdir sence?

 – Unutmuşum.

Sabah aramıştı. Heinrich’in Bard’taki yeni numarasını istedi.

 – Verdin mi?

 – Maalesef, bulamadım. Dikkatli ol, Lotte. Kendisi psikanalisttir ve zihnini okuyabilir.

**

FELSEFE FAKÜLTESİ -PROF. DR. M. HEIDEGGER

Bayan Arendt. Size düşünmeyi öğretmemi istediğinizi mi söylüyorsunuz?

 Düşünmek yalnızlık gerektiren bir iştir.

**

Ne zaman seks sahnesi yazacak olsam, aklıma sen geliyorsun kolumu çekiştirip, “Dur.” diyorsun.

 – Seks ile ilgili sorunum yok.

 – Beni teşhirci sanacağından korkuyorum. Öylesin ama. İlk kitabını anılarından bir şey katmadan yazmıştın. Tamamen kurgusaldı, değil mi?

 – Bu bir iltifat mı yoksa dosdoğru bir eleştiri mi?

 – Hayır! Bence kelimeleri yerinde kullanmayı iyi beceriyorsun ve bu da bazen işe çok iyi renk katıyor. Hiç bu kadar olumlu konuşmamıştın. Diğer kitaplarımdan da nefret ediyor musun?

 Mary! İltifattan anlamıyorsun.

 – Hayır.

 – Hannah! Kahramanımsın! Teşekkür ederim.

**

Anlayacağınız üzere, batı gelenekleri insanlığın yaptığı en büyük kötülüklerin bencillikten doğduğunu varsayarak hataya düşerler. Ama yaşadığımız yüzyılda, sanılanın aksine kötülük daha radikal olduğunu kanıtlamıştır. Artık biliyoruz ki, gerçek kötülüğün radikal kötülüğün, bencillikle ve diğer anlaşılır günahkâr güdülerle bir alakası yoktur. Buna karşılık, temelinde daha olgusal bir şey vardır: İnsanı, insan olmaktan soğutmak. Bütün toplama kampı sistemi tamamen mahkumlar öldürülmeden önce onları gereksiz olduklarına inandırmak üzerine tasarlanmıştı. Toplama kampındaki insanlara verilen cezaların bir suç ile bağdaştırılamayacağı dikte ediliyordu. İstismarın kimseye fayda sağlamayacağı ve karşılığında hiçbir sonuç elde edilemeyeceği dillendiriliyordu. Toplama kamplarında insani davranışlar ve dürtüler tamamen anlamsızdı. Ve bu anlamsızlık her gün kendini tekrar ediyordu. Özetleyecek olursak: Totalitarizmin geldiği son noktada saf kötülüğün ortaya çıktığı ve bu saflığın insani güdülerle bir bağ kurulamayacak düzeyde olduğu doğruysa o zaman onsuz, yani totalitarizm olmadan kötülüğün gerçek radikal doğasını asla bilemeyeceğimiz de doğrudur.

 

Saat kaç oldu?

 İkinci saatimiz başlamış. Bunun anlamını biliyorsunuz. Teşekkür ederim.

 – Teşekkür ederim.

 – Size kişisel bir soru sorabilir miyim?

 Deneyebilirsin. Toplama kampında mıydınız?

 Gurs adında bir Fransız toplama kampında bir süre kalma durumum oldu.

Ama Fransızlar sizin tarafınızda değil miydi?

 Başlangıçta. Bizi götürdüler. Ama Almanlar 10 Mayıs 1940’da Fransa’yı işgal edince Fransız arkadaşlarımız bizleri toplama kamplarına koydular. Yeni bir insan türü haline geldik. Düşmanlarımız tarafından toplama kamplarına koyulduk ve bizi oraya koyanlar müttefiklerimizdi. Nasıl kaçtınız?

 Kocamla ben şanslıydık, Amerika için vize aldık. Vize. Pasaport yoktu. 18 yıl vatansızdık.

Peki, Amerika’da ilk izleniminiz neydi?

 Cennet. Anladınız mı?

**

– Evet. Eichmann’ı idam ediyorlar.

 – Zaten etmeliler.

 – Etmeliler. Fakat bu adalet değil.

Ceza yeterli değil mi?

 Ceza, yalnızca adalet işliyormuş görüntüsü vermek için. Adamın yaptıkları için verilebilecek hakiki bir ceza yok. Bu yüzden yaşamasına izin vermek daha mertçe olurdu.

Artık karar açıklandığına göre New Yorker’dakilerden kaçmaya son verebilirsin. Sen iyileşene kadar olmaz. Hafifçe yere yığılmamdan beri tek bir satır yazmadın. Yanılıyorsun. Bazı notlar aldım. Beyin anevrizması hafifçe yere yığılma değildir. Ölebilirdin.

Fakat Eichmann bir canavar. Ve canavar derken, şeytanı kastetmiyorum. Canavarmış gibi davranmak için akıllı veya güçlü olmaya gerek yok.

Çok basit davranıyorsun.

Eichmann fenomeninin bize öğrettiği şey onun gibilerinin hiç de az olmadığı. Korkutucu şekilde normal biri. Avrupa’daki Yahudilerin soykırımı için görevlendirilen Reichi Emniyet Teşkilatının 4B-4 biriminde hiç normal insan yoktu.

Bunda haklısın. Fakat Führer’in emirlerine uyduğu için Almanya’nın itaatkâr bir hizmetkârı olarak görmüş kendini. “Onurum sadakatimdir.” Führer’in emirleri, yasa oldu. İthamlar karşısında hiç suçluluk duymamış. Yasalara uygun davranmış.

Eichmann’ın Nihai Çözüm’ü yönettiği kanıtlandı. Himmler bunu yasakladıktan uzun zaman sonra bile devam etmiş. Peki neden mi?

 İşini bitirmek istemiş. Her yasa, her emir altüst edildi, anlamıyor musun?

 Bu “Öldürmeyeceksin” değil “Öldürmelisin” tarzında bir şeydi. Görevini yaparken iyiliği, işlememesi gereken bir günah olarak görüyordu.

Harika.

 Demek kimse sorumlu ya da suçlu değil. Aklı başında her insan, öldürmenin yanlış olduğunu bilir.

Arkadaşlarımız da dahil çoğu Avrupalı bir gecede zıvanadan çıkmadı mı?

 – Heidegger, senin arkadaşındı.

 – Hans! Bizi hayal kırıklığına uğratan bir tek o değildi. New Yorker için böyle yazamazsın, Hannah.

 – Yapamazsın!

– Hans, cam kapı!

Hepsi çok soyut. Ve kafa karıştırıcı. İnsanlar felsefe dersi almak istemez. Nazi Eichmann’ın neler yaptığını bilmek zorundalar. Hemingway bir ambulans şoförüydü, Thomas. Bir yazar olarak, 20. yüzyılın erken boşalmasından başka bir şey değildi. Gerçek bir erkek gibi yazdığı için ondan nefret ediyorsun.

 – Onu affetmemi mi istiyorsun?

 – Saçmalama. İdam edileceği için mutluyum. Heinrich’in sağlığına kadeh kaldıralım.

 – Peki, haydi.

 – Evet. Heinrich’e.

 – Sağlığına. Sağlığına içelim.

 – Buraya gel lütfen.

 – Çok iyi bir fikir.

 – Buyur Hans. Heinrich’e. Şerefe. Stups, sana kaldırıyoruz. Artık ben hariç kimseyle öpüşmek yok. Hans neden bana bu kadar kızgın?

 Öğrencilik yıllarından beri sana âşık. Saçmalık. Heidegger’den partiye katılmasından çok senin kalbini çaldı diye nefret ediyor. Öyleyse senden daha çok nefret etmeli. Belki ediyordur. Sağlığımı kutlamak çok yorucuymuş. Ben yatağa gidiyorum.

Düşünmek, bilimin kattığı kadar bilgi katmaz insana. Düşünmek kullanışlı ve pratik mantığı üretmez. Düşünmek evrenin bulmacalarını çözemez. Düşünmek bize eylem gücünü bahşetmez. Yaşarız çünkü hayattayız. Ve düşünürüz çünkü düşünebiliyoruz.

 

Düşünmek ve hayatta olmanın aynı ve tek olduğu bir yerde mantıkla tutkuyu zıt olarak düşünmeye çok alıştık. O yüzden bu tutkulu düşünce biçimi beni dehşete düşürüyor.

 – Affedersiniz.

 – Hayır. Hannah.

**

Eichmann, sen normal bir emir eri olmadığını iddia ediyorsun.  Yaptığın şeyler hakkında kafa yoruyordun.  Bunu söylemedin mi?

  – Sanmıyorum. Hayır.

 – Kafa yormadın yani?

  – Pardon.

 – Kafa yormadın mı?

  Beynin çalışıyor muydu?

  – Hiç mi kafa yormadın?

 – Kafa yormak mı?

  Evet.  – Elbette ne yaptığımı düşündüm.

 – Beynin çalışıyordu o zaman.

**

“Kötülük uğursuz bir şey olmalıdır. Bunun vücut bulmuş şekli şeytandır. Ama Eichmann’ın durumunda kimse şeytani ‘azamet’ hakkında bir şey bulamaz. O düşünmekten yoksun biriydi, hepsi bu.”

**

“Önemsiz ve boş bir hayata sahip Adolf Eichmann’ı rüzgâr, tarihin sayfalarına kattı.”

 Etkileyici bir seçim. Çok şairane başlıyor. Biraz aşırıya kaçmış.

 “Zaman rüzgârının kopardığı bir yaprak gibi 1000 yıllık bir imparatorluğun askeri kuvvetlerinde buldu kendini.”

İki kere üst üste rüzgârlı metafor mu?

 Ama şunu dinle.

“Düpedüz düşüncesizlikti. Aptallıkla asla bağdaştırılamayacak bir şey onu 20. yüzyılın en büyük suçlularından biri olma yoluna soktu. Tüm bunları düşünemeyecek kadar aciz biriydi o.”

Çok orijinal. Bu da oldukça orijinal. Bunun için asılabiliriz.

“Yahudiler nerede yaşadıysa orada meşhur Yahudi liderler vardı. Ve bu liderlik neredeyse istisnasız öyle veya böyle, bir sebep için ya da değil Naziler ile iş birliği yaptı. Asıl gerçek ise eğer Yahudiler önceden örgütlenmemiş ve lidersiz olsalardı ortama kaos ve ızdırap hâkim olacaktı. Ama kurbanların toplam sayısı dört buçuk ile altı milyon arasında olmayacaktı.”

Yahudi liderler duruşmada tanıklık etti. Lafı geçmiş olmalı.

 – Kurbanları suçluyor.

 – Bu doğru değil Fran. Kurbanların güçsüzlüğü ve bazı liderlerin şüpheli seçimleri arasında bariz bir ayrım yapıyor. Bariz mi?

 Abartma istersen.

**

300 sayfaya yakın bütünün, 10 sayfalık bir kısmı sadece bu. Tartışma çıkaracak cümleler bunlar, Bill. Kadının olayları düzgün anladığından emin ol. Yoksa korumalara ihtiyacımız olacak. Hem onun için hem de bizim için. Olayların üzerinde aceleci karar verecek biri gibi gelmedi bana. Ama dil bilgisine gelince;  Yazdığınız şey tek kelimeyle muhteşem. Beş kısma ayırmayı öneririm.

 – Beş mi?

 – Beş kısma göre yer verirsem çok az değişiklik gerekecek. Editörünüzle konuştum, kitabın daha sonra yayımlanacağını söyledi.

 – Tebrikler.

 – Teşekkür ederim.

 – Başlayalım mı?

 – Tabii. Bu Yunanca, değil mi?

 “Einai.” “Olmak” demek, varoluş anlamında.

Ama fark etmişsinizdir, çoğu okuyucumuz Yunanca anlamıyor. Öğrenmeliler. Kafa kurcalayan tek bir bölüm var. O, şey bizi biraz endişelendiriyor.

Bugün “ben” değil “biz” mi diyorsunuz?

 Ordunuzdan yardım mı istediniz, Bay Shawn?

 Evet. İstemiş olabilirim. Yahudi liderlerin betimleme kısmı bu. Eichmann’ın birimiyle ilişkileri çok önemliydi.

 – Sanırım gayet açık yazdım da.

 – Evet, tabii. Ama bir tür yorumunuzu sunuyorsunuz ve bu da biraz rahatsız edici olabilir.

 – Bu doğru değil. İstesem onların davranışlarını çok da güzel analiz eder veya açıklardım.

“Bir Yahudi için kendi halkının yok olmasındaki Yahudi liderlerin rolü hiç kuşkusuz tüm karanlık hikâyenin en karanlık bölümü.”

Artık bu bir tür yorum olarak sayılabilir herhâlde. Gerçek olan bu ama.

**

– Alo, Stups. Bu konu için vaktimizi harcamayalım. New York’taki hayatta kalanlarla konuşmak için İsrailli bir savcı buraya geliyor. Daily News manşetini dinle:

“Savcı Hannah Arendt’in ‘Eichmann’ın Tuhaf Savunması’ tezine karşılık veriyor.”

– Ön sayfada!

– Bunlar sadece bir kaşık suda fırtına koparma. Fırtına falan değil bildiğin kasırga bu, Hannah.

**

İğnelemelerinin onu koruyacağını sanıyor. Banaysa sadece savunmasızmış gibi geliyor. Kendisini hikâyeden ayırmaya çalışıyor ama bunu yaparken, daha da yakınlaşıyor. Yanlış, tamamen yanlış. Bu onunla ilgili değil. Peki o Nazi ve suçları hakkındaki kitabı nerede yazıyor şimdi?

 Acı çekmeye ve bunu göstermeye hakkı var.

Bu edepsizlik olur. Hannah’nın karakterine de uymaz. Aklında bulunsun, bu kadar acıyı içine atıyorsa sonunda kahrolur. Ve sen de tabii.

**

Profesör Heidegger sizi görmeye geldi. Teşekkür ederim.

Zaman bir garip dönüp her şeyi değiştirebiliyor.

Orada güzel elbisenle durduğunu gördüğümde bunun bizim için yeni bir şeylerin başlangıcı olduğunu anladım.

Lütfen dur biraz.

Gelebileceğimden emin değildim. Bir kez sevmekten daha davetkâr bir şey yoktur aşka. “Nulla est enim maior ad amorem invitatio quam prevenire amando.” Aziz Augustine. Son mektubun beni çok üzdü.

O iftiralara nasıl inanabiliyorsun?

İlk rektörlük konuşmanı okuduktan sonra midem bulandı. Akıl hocamın bir aptal gibi davrandığına inanamadım.

Biliyorum senin için sefalet, sıkıntı ve çaresizlik dolu üzücü yıllardı. Ama benim için de kolay değildi.

Martin, buraya geldim çünkü anlamak istiyorum.

Hannah. Hayaller kuran ve ne yaptığını bilmeyen bir delikanlı gibiyim. Siyasete dair ne bir yeteneğim ne de tecrübem var ama şimdi öğrendim ve gelecekte daha da fazla öğrenmek istiyorum.

O vakit, buna bir son verip kendini herkesin önünde anlatmamak niye?

**

Bütün şehir seni konuşuyor. Mary. Merhaba. Aman Tanrım, seni görmek ne güzel. Bunlar sana.

 – Çok güzeller.

 – Jim gönderdi. Sevgisini sunduğuna göre seninle tanışmak için sabırsızlanıyor.

 – Onunla ne zaman tanışacağım?

 – Bir şeyler ayarlarız.

 – Yolculuk nasıldı?

 – Harikaydı ama açlıktan ölüyorum. Konferansa gelmelisin. Onu yapamazsın.

 – Kurallara uyman gerekiyor.

 – Nedenmiş?

 Kimsenin uyduğu yok. Neyi tartışmamı istiyorsun?

 Aslen yazdığım şeyin tek bir eleştirisi bile olmadı. Nasıl tepkiler yağacağını hiç düşünmedin mi?

 Hannah. Azıcık bile düşünmedin mi?

 Çok belirgin bir üslup kullanmışsın, her zamanki gibi değil. Doğru değil. Bana göre üslup gayet normaldi. Sana göre öyle, ama hiç kimse olay hakkında en ufak bir alay dahi edemedi.

 – Dikkatimi dağıtmaya çalışıyorsun.

 – Asla. Gördün mü?

 İnan bana hiçbir faydası yok. Eminim yarısı kitabı okumamıştır bile. Kesinlikle. Bu yüzden herkesin önünde konuşmalısın.

 – Hayır.

 – Evet. Riyakârlıklarını ortaya çıkar.

 – Onları gerçek bir tartışmaya it.

 – Kendimi bu budalalara anlatmayı reddediyorum. Kendimle sessiz diyalog kurarken tek başımayım.

 – Çok iyi bir hafızan var.

 – Evet. Aksan berbat ama. Kazanırsam, çok özel bir soruya cevap vermeye söz veriyor musun?

 Sana bir söz vermesem kazanmazsın zaten. Evet. Hayatının en büyük aşkı o muydu?

 – Kim?

 – Biliyorsun işte. Senin gizli fikir kralın. Hayır. Değildi. En büyük aşkım Heinrich. Tamam, o zaman. Boşluğu doldur. “Heidegger tüm hayatımdaki en harika nokta nokta idi.” Hadi ama. Kimseye söylemeyeceğim. Bazı şeyler vardır ki tek bir insandan daha güçlüdür.

**

– Kitabı okudun mı?

 – Sen okudun mu?

 – İnanamıyorum. Eminim gelmeyecektir.

 – En fena hatası soykırımcının teki sanık sandalyesinde otururken Yahudileri eleştirmekti.

Evet, ve de bu katili bir soytarı olarak tarif etmesi yok mu. Kendine ait bir beyni olmayan Hitler’in küçük aptal uşağı. Yine de onun normal biri olduğunu söylüyor.

Hannah Arendt bu işte. Müthiş zekâ ve sıfır his. Makalendeki o satırı çok beğendim, Norman. Umarım hepiniz Norman’ın usta işi reddiyesini okumuşsunuzdur.

 – Adı neydi?

 – “Mükemmelliğin Sapıklığı”. “Mükemmeliğin Sapıklığı”.

Senden daha fazla insaf beklemeye hakkı olamazdı. Şu anda, tabii ki şoktadır. Saçma. Bu gibi entelektüel sansasyonlar için yaşıyor. Ve Yahudi liderlerine saldırmakla çıkaracağı skandalı fark edecek kadar zeki biri.

 – Kesinlikle. En son buluşmamızda, senin bölümünde ders vermesi için ona yalvarıyordun. Bu hataya tekrar düşmeyeceğim.

Hannah Arendt’e saygın bir siyasi düşünür değil de mahkemedeki bir şüpheliymiş gibi davranıyorsunuz.

Lütfen, Bill. Kimse Hannah Eichmann’ın karakterine laf etmedi. Hannah’nın kitabına yaptığın inceleme, tek bir tutarlı cümle yazamayacak kadar histerik olduğunu gösteriyor. Ve o sevimli dil sürçmesi, Lionel’in konuşma yeteneğini kaybettiğini de gösteriyor. Arendt’in Avrupa tarzı savlarından çok etkilenmişsin.

Himmler’in şahsına savunma yapsa ona da laf etmezdin herhâlde.

Ağzını kapat, Norman. Salyaların akıyor. Neredeyse buradaki hiç kimse makaleleri okumadı bile. Bazılarımız denedi ama devam etmeye katlanamadı. Tabii ki katlanamazsınız. Hannah, pembe dizi yazmıyor. Sayın Arendt’ten Eichmann’ın duruşması hakkında gerçekçi bir rapor hazırlamasını beklemek fazla olurdu tabii. Bundan daha ilginç bir şey bulması gerekirdi. Onun kim olduğu sanıyor acaba?

 Aristo mu?

 Hepinizin aksine, Hannah basbayağı sürgüne zorlandı. Vahşi bir toplama kampında tutuldu. Böyle bir konuyu dövünmeden tartışabilen tek kişinin o olması takdire değer değil mi?

 Neden öyle olduğunu düşünüyorsun?

 Hisleri olan insanlardan daha zeki biri olduğu için mi?

 Sana göre Norman, herkesten zeki olmak çok kolay. Ama o senden daha cesaretli.

**

Sayın Arendt?

 Siegfried!

– Beni hatırladınız mı?

 – Tabii ki. Berlin’de Kurt Blumenfeld’in siyonist grubundaydın. Bir zamanlar siyonist olmanıza inanmak çok güç. İsrail gizli servisi seni gençlik budalalığımı tartışmak için göndermemiştir.

Adolf Eichmann hakkındaki kitabın basımını durdurmanızı rica etmek için geldim.

İsrail bunu söylettirmek için dört uçak bileti mi aldı?

 Galiba böyle şeylere çarçur etmeye çok paranız var. Bir Yahudi olarak halkınıza böyle yalanlar söylemenizi anlamak mümkün değil. Hayatımda yazmadığım bir kitabı tarif ediyorsun.

İsrail’de asla izin verilmeyecek bir kitap. Birazcık ahlak duygunuz kaldıysa başka yerlerde de yayımlanmaz.

Kitap yasaklıyorsunuz ve kalkmış bir de bana ahlak dersi veriyorsun!

– Sizi uyarıyorum.

 – Hayır, tehdit ediyorsun. Kurt Blumenfeld’den sizi ikna etmesini rica edecektik ama doktoru ölmek üzere olduğu söyledi. Ve o kadar acımasız olmak istemedik. Bildiğinizi sanıyordum.

**

Rivka, neden bana daha erken haber vermedin?

 Kurt istemedi. Kurt.

Neden böyle davranıyorsun canım.

Bu sefer çok ileri gittin.

Bugün tartışmayalım.

Bu yaptığın acımasızlık ve zalimlik.

Okuduğun zaman böyle düşünmeyeceksin. Denedim.

Ne zamandan beri başkalarının hakkımda söylediklerini dikkate alıyorsun?

 İsrail’e karşı hiç mi sevgin yok?

 Kendi halkına karşı hiç mi sevgin yok?

 Artık seninle gülemiyorum. Ama Kurt, beni tanıyorsun.

Ben hiçbir zaman bir halkı sevemedim. Yahudileri neden seveyim ki?

Ben yalnızca arkadaşlarımı severim. Besleyebildiğim tek sevgi bu. Kurt.

Seni seviyorum.

**

Bunlar makalelerinizin olağanüstü olduğunu düşünüyor.

Bunlar kesinlikle yanlış olduğunu ve tek bir kelime yazmamanız gerektiğini düşünüyor. Tanıdığım birileri var mı?

 Evet. Birkaç arkadaşınız var.

Ve bunlar ölmenizi istiyor.

**

Mektup

“Fotoğraftaki yüzünüz sert bir kayaya ve Kuzey Kutbu’ndaki soğuk bir buzula benziyor. Dudaklarda aşağılama hazır bekliyor ve gözlerde güçlü bir vahşilik görülüyor. Resminizin basılı olduğu sayfanın inceleme yazısını tamamen kirlettiğini hissettim. O sayfaya çıplak elimi sürmemin tiksindirici olduğunu düşündüğümden eldiven taktım. İnceleme yazısından resmi yırtıp yakma şerefine de nail ettirmek istemediğim için çöp kutusuna attım. Ben kalbimde nefret taşımam intikamdan haz da almam ama şunu bilirim: Saygısızlık ettiğin altı milyon şehidimizin ruhu gece gündüz başına üşüşecek. Sana hiç huzur vermeyecekler. Aksi hali de olamaz zaten.”

**

– Mektupları ne yapacaksın?

 – Cevap yazacağım.

Hayır, yapmayacaksın. Bunu başlatırsan sonu hiç gelmez. Bu insanları çok fena incittim. Olayı ciddiye almam gerekiyor. 20 yıl burada durduktan sonra tekrar valizimi toplayacak değilim. Birkaç makale yüzünden seni kapı dışarı etmezler.

Bundan o kadar emin misin?

 10. kattaki ihtiyar beyefendi bunu hemen size vermemi söyledi. Teşekkür ederim, Freddy. CEHENNEME GİT, NAZİ FAHİŞESİ

**

Uzun uzadıya tartıştık ve bir mutabakata vardık. Ders verme yükümlülüklerinizi bırakmanızı tavsiye ediyoruz.

Her ne koşulda olursa olsun derslerimi bırakmayacağım.

Sizden ders almaya istekli yeteri kadar öğrenci çıkmayabilir. Kendi öğrencilerinizle iletişiminiz kopuk olabilir ama şu anda benim öğrenci kotam tamamen dolmuş vaziyette. Öğrencilerin olağanüstü desteği sebebiyle isteklerini kabul etmeye karar verdim ve yazıma gelen histerik tepkiler hakkında herkesin önünde konuşacağım.

İşte Hannah Arendt bu, kibir dolu ve tamamen duygusuz.

**

SAVUNMA

Sadece bugünlük hemen sigara içmeye başlamama izniniz vardır herhâlde. New Yorker Adolf Eichmann’ın duruşmasıyla ilgili rapor hazırlamak için beni gönderdiğinde sandım ki mahkeme salonunun ilgilendiği tek bir şey vardı. Adaletin taleplerini yerine getirmek. Bu basit bir görev değildi zira Eichmann’ı yargılayan mahkeme hukuk kitaplarında bulunamayacak bir suçla karşılaştı. Ve suçlu da Nuremberg yargılamalarından önce hiçbir mahkemede benzerine rastlanmamış biriydi. Ne var ki, mahkeme Eichmann’ı eylemleri yüzünden yargılanan bir adam olarak tanımlamak zorundaydı. Duruşmada bir sistem yoktu. Geçmiş de yoktu, herhangi bir akım da. Anti semitizm bile yoktu. Ortada tek bir kişi vardı sadece. Eichmann gibi bir Nazi suçlusuyla alakalı sorun cezalandırılacak veya affedilecek hiç kimse kalmamışçasına tüm özlük haklarından feragat etme konusunda ısrar etmesiydi. Defalarca karşı çıktığı şey iddia makamının savlarının aksine kendi inisiyatifiyle hiçbir şey yapmadığıydı. Tek yaptığı, iyi veya kötü niyet barındırmaksızın verilen emirlere harfiyen itaat etmekti. Bu tipik Nazi mazereti dünyada işlenmiş en büyük kötülüklerin önemsiz insanlar tarafından gerçekleştirildiğini açıkça ortaya koyuyor. Herhangi bir gayesi bulunmayan fikirden yoksun, ruhsuz kalpleri veya şeytani iradeleri olmayan insanlar. Birey olmayı reddeden insanlar. Ve ben bu olguya kötülüğün sıradanlığı diyorum.

Bayan Arendt. Tartışmanın en önemli kısmını görmezden geliyorsunuz. Liderlerin iş birliği olmasaydı daha az insan ölürdü demiştiniz.

Bu mesele duruşmada gündeme geldi. Bunu rapor etmiştim ve Eichmann’ın faaliyetlerine doğrudan katılan Yahudi liderlerinin rolünü açıklığa kavuşturmak zorundaydım.

Başlarına gelen felaket için Yahudi halkını suçluyorsunuz.

Ben Yahudi halkını asla suçlamam! Direniş imkansızdı. Ama belki de direnç ve iş birliği arasında bir şey vardır. Ve bu doğrultuda söyleyebileceğim tek şey belki de Yahudi liderlerin bazıları farklı davranmış olabilir. Bu soruları sormak çok büyük bir önem arz ediyor. Çünkü Yahudi liderlerin rolü saygın Avrupa toplumunda Nazilerin neden olduğu ahlaki çöküşün bütününe dair en çarpıcı fikirleri veriyor bize. Sadece Almanya’da da değil, hemen hemen tüm ülkelerde. Yalnızca zalimler arasında değil aynı zamanda kurbanlar arasında da.

Evet?

 Edilen zulümler Yahudiler için amaçlanmıştı. Neden Eichmann’ın hareketlerini insanlık suçu olarak tanımlıyorsunuz?

 Çünkü Yahudiler de insandır. Naziler onları ne kadar inkâr etmeye çalıştıysa da öyle. Onlara karşı işlenmiş bir suç da insanlığa karşı işlenmiş sayılır. Elbette, bildiğiniz gibi ben de Yahudi’yim. Yahudiliğinden utanan ve Nazileri savunup kendi insanlarını küçümseyen biri olduğum düşünüldüğünden hakarete uğradım. Bu bir argüman olamaz ama. Bu düpedüz bir karakter suikastidir. Eichmann’ı savunan hiçbir şey yazmadım. Ama adamın şaşırtıcı sıradanlığıyla sarsıcı eylemleri arasında bir bağ kurmayı denedim. Anlamaya çalışmak bağışlamakla aynı şey değildir. Onu anlamayı bir sorumluluk olarak görüyorum. Bu konu hakkında bir şeyler yazan herkesin sorumluğudur bu. Sokrates ve Platon’dan bu yana genellikle düşünmeye “Benlikle olan sessiz diyaloğa kendini kaptırmak” diyoruz. Bir birey olmayı reddederek, Eichmann o tek ve en belirleyici insani özellikten vazgeçmişti. Düşünebilme yetisinden yani. Sonuç olarak da ahlaki kararlar alma yeteneğine sahip değildi. Bu düşünme yetersizliği bir sürü sıradan adamın dev bir ölçekte ve daha önce görülmemiş bir biçimde kötülükler işlemeleri için imkân yarattı. Doğrudur. Bu meseleleri felsefi bir şekilde düşündüm. Düşünce rüzgârının tezahürü gerçeklik değil doğruyu yanlıştan ayırma becerisidir. Güzeli çirkinden ayırt etmektir. Ve umuyorum ki düşünmek insanlara o bir anlık beliren kritik zamanlarda felaketleri önleme gücü verir.

Teşekkür ederim.

**

Bayan Arendt. Müsaitseniz; 

Hans, burada olduğunu bilseydim…

 Delice bir umutla aklını başına toplamışsındır belki diye geldim. Ama asla değişmeyeceksin. Hannah, kibrinin ve cehaletinin arasında kalan Yahudi iç işleri hakkındaki umutsuz takıntın bir felsefe dersini bir duruşmaya çevirdi.

Hans, şimdi olmaz. Çok yoruldum.

Biz Yahudileri küçük gören asil Alman entelektüelleri gibi davranıyorsun. Ve bizleri soykırımın suç ortakları olmakla suçluyorsun. Almanların sana utanç verici biçimde ihanet ettiğini hiç kabul edemedin. Seni kovdular ve fırsatını bulsalar öldürürlerdi de. Gurs’tan gelen nakliyelerin sorumlusu dostun Eichmann’dı. Zamanında kaçacak kadar şanslı olmasaydın kalan kadınlarla aynı kaderi paylaşırdın.

Dur!

Hepsi sürgün edildi. Hepsinin gittiği yer; 

Kes şunu, Hans.

Bugün itibarıyla Heidegger’in en sevdiği öğrencisi benim için bitmiştir.

**

Herkes yanıldığımı kanıtlamaya çalışıyor.

Ama hiç kimse gerçek hatamı fark etmedi.

Kötülük hem sıradan hem de radikal olamaz.

Kötülük sadece aşırı olabilir.

Asla radikal olamaz.

Sadece iyilik içten ve radikal olabilir.

Ne olacağını bilseydin duruşma hakkında yazar mıydın?

 Evet. Yazardım.

Belki de gerçek dostlarımın kim olduklarını anlamalıydım. Kurt senin dostundu. Hâlâ da öyle. Kurt benim ailemdi.

Kötülüğün sorunu Hannah Arendt’in temel konusu olmuştu.

Ölümün pençesindeyken bile tekrar tekrar başladığı noktaya dönüyordu.

 

 

HANNAH ARENDT YAZILARI

İLKESİZ DEHA- FELSEFEYİ SİYASETE ALET EDENLER

TOTALİTARİZMİN KAYNAKLARI- ANTİSEMİTİZM 1.BÖLÜM

TOTALİTARİZMİN KAYNAKLARI- ANTİSEMİTİZM 2.BÖLÜM

TOTALİTARİZMİN KAYNAKLARI- ANTİSEMİTİZM 3.BÖLÜM

TOTALİTARİZMİN KAYNAKLARI- ANTİSEMİTİZM 4.BÖLÜM

ÖLÜMSÜZLÜĞE KARŞI EBEDİYET

HAKİKAT/DOĞRULUK VE SİYASET

ÖZGÜRLÜK NEDİR?

BU, TİLKİ MARTİN HİEDEGGER’İN GERÇEK HİKÂYESİ

(Denktagebuch’tan, Defter XVII, Alman Edebiyat Arşivi, Marbach’da 93.37.16 numarayla kayıtlı, bu metin Jerome Kohn’un İngilizce tercümesiyle yayımlandı, bkz. Essays in Understanding, s. 361-62) Arendt’in Ağustos veya Eylül  1953’te  Düşünce Günlüğü’ne (el yazısıyla) yazılmış “Tilki Heidegger’in gerçek hikâyesi” (belge A5)

Heidegger diyor ki, gayet mağrur: “İnsanlar Heidegger’in bir tilki olduğunu söylüyorlar.” Bu, tilki Hiedegger’in gerçek hikâyesidir:

Bir zamanlar bir tilki vardı.

Bu tilkinin kurnazlıktan yana eksiği vardı.

Çünkü o bütün tuzaklara düşmekle kalmıyor aynı zamanda tuzak olanla olmayan arasındaki farkı da algılayamıyordu.

Bu tilki aynı zamanda bir illetten de mustaripti.

Postunda bir sorun vardı.

O kadar ki, tilki dünyasının pusluluğuna karşı hiç ama hiçbir koruması yoktu.

Bu tilki, gençliği boyunca insanların tuzaklarına düşüp durduktan ve geriye postundan tek bir sağlam parça kalmadıktan sonra, tilki dünyasından tamamen geri çekilmeye karar verdi ve bir tilki yuvası inşa etmeye karar verdi.

Tuzak olanla olmayan hakkındaki tüyler ürpertici cehaleti ve tuzaklar hakkındaki inanılmaz tecrübesiyle, tilkilerin arasında tamamen yeni ve daha önce hiç işitilmemiş bir düşünce geldi aklına.

Tilki yuvası tarzında bir tuzak inşa etti ve bu tuzağın içine oturdu.

Bu tuzağı normal bir yuvaymış gibi kullanmaya başladı (kurnazlıktan değil, bilakis diğerlerinin tuzaklarını daima onların yuvası addettiğinden), fakat kendi tarzınca açıkgöz olmaya, bizzat yaptığı tuzağını ki bu yalnızca ona uyuyordu, diğerleri için de bir tuzak olacak şekle getirmeye karar verdi.

Tuzak ilminden yana o büyük cehaletten oluştu bu: Kendi bizzat içinde oturduğu için onun tuzaklarına hiç kimse giremedi.

Bu onu kızdırdı, çünkü insan pekâlâ bilir ki, bütün tilkiler kurnazlıklarına rağmen nadiren de olsa tuzağa düşerler.

Tuzaklar konusunda en tecrübeli tilki tarafından inşa edilen bu tuzak neden insanların ve avcıların tuzakları gibi işlemiyordu? Belli ki diğer tuzaklar onun gibi kendini açığa vurmadığı içindi bu.

Böylece bizim tilkimizin aklına bir fikir geldi; kendi tuzağını en güzel şekilde süslenmiş ve her yerde açık bir nişan kılma fikri.

Bu tuzak şunu söyleyecekti; herkes buraya gelsin, burası bir tuzaktır, dünyanın en güzel tuzağı.

Bundan aşikâr olacak olan şuydu; bir tilki bu tuzağa yanlışlıkla düşemezdi.

Bununla birlikte tuzağa birçok tilki geldi.

Çünkü bu tuzak tilkimizin yuvasıydı.

Onu bu içinde pek rahat ettiği yuvasında ziyaret etmek isteyen, tuzağına gitmek zorundaydı.

Kendisi dışındaki herkes serbestçe bu tuzaktan dışarıya çıkabildi.

Bu tuzak kelimenin tam anlamıyla onun üstüne dikilmişti.

Tuzakta meskûn tilki gururla şöyle dedi: Tuzağıma birçok insan geliyor, ben tilkilerin en iyisi oldum.

Burada gerçek olan bir şey daha vardı; hiç kimse tuzak ilmini, ömrünü bir tuzakta geçirmiş kişiden daha iyi bilemez.

Sh: 407-408

Kaynak: Hannah Arendt -Martin Heidegger Mektuplar 1925-1975, Kitabın Adı: Hannah Arendt/ Martin Heidegger, Briefe 1925 Bis 1975 Und Andere Zeugnisse Derleyen: Ursula Ludz Almanca Aslından Türkçeye Çeviren: Melek Paşalı Kaknüs Yayınları, 2009, İstanbul

BAŞA DÖN

Reklamlar