ANDREİ RUBLEV (1966)

 

“Herşey sırrın peşinde, kimi neyin veya çanın.
O  cimri mi, bize cömert dediler. “

165 dk

Yönetmen:Andrey Tarkovskiy

Senaryo:Andrey Konchalovskiy, Andrey Tarkovskiy

Ülke: SSCB

Tür: Biyografi, Dram, Tarihi

Rating: 8.4

Vizyon Tarihi:07 Nisan 2009  (Türkiye)

Dil:Rusça, İtalyanca, Tatar

Müzik:Vyacheslav Ovchinnikov

Çekim Yeri: Andronnikov Monastery, Moscow, Russia

Nam-ı Diğer: Andrei Rublev | Andrei Rublev

Oyuncular:Anatoliy Solonitsyn, Ivan Lapikov,Nikolay Grinko, Nikolai Sergeyev, Irma Raush

Özet

15. yüzyılda Tatarların saldırıları altında inleyen Rusya’dayız. Andrei Rublev hem bir keşiş hem de ikona ressamıdır. Barbarlık, şiddet ve kana kontrast olarak doğanın mucizevi güzelliği ve inanç Rublev’in beslendiği kaynaktır. Ne var ki bir köylü kızını tecavüzden kurtarmak için bir adamı öldürmek zorunda kaldığında hayatı ve Tanrı inancını yeniden sorgular.

Yaratıcılık ateşinin, konuşmama ve resim yapmama yemini eden Rublev’in içinde yeniden yanmaya başlaması için toy bir delikanlının dev bir çan imal etmesini seyretmesi gerekecektir. Bu aslında sanatçı keşişin eserlerine gerçek renk ve hayatın da gelmesinin işaretidir.

Einsenstein’ın Korkunç İvan’ıyla birlikte geçen yüzyılın en önemli sinema yapıtlarından biri sayılan Andrei Rublev’in gün yüzü görmesi için uzun bir süre geçmesi gerekti. Dış dünyadaki romantiklerin sandığını aksine Sovyetler Birliği sadece resmi ideolojinin dümen suyundan çıkmayan sanatçıları baştacı ediyordu. Uzun yıllar engellenen, defalarca sansürlenen ve montajlanan film, 70’li yıllardan itibaren yavaş yavaş kendini uluslararası arenada göstermeye başladı.

Filmden

ANDREI RUBLEV Birinci Bölüm

Arkhip, kayışı ver. Al. Yardım et. Tanrım. Lütfen her şey doğru gitsin. Hızlı olun. Çözün şimdi.

– Arkhip! Tutmaya çalış!

– Hadi, Yefim!

Buradayım  Buradayım 

Bekle  İpi kes amca!

Üstüne meşale atın. Uçuyorum! Yefim! Ne yapıyorsun?

 Uçuyorum! Arkhip, uçuyorum! Hey! Yakalayın beni! Tanrım! Nasıl bir şey bu?

SOYTARI 1400.

Tahminimce Moskova ressam doludur. Önemli değil, bir iş buluruz herhalde. Tabii. Ama ne yazıktır ki  Enteresan, bu ağacı daha önce hiç fark etmemişim. Bir daha göremeyeceğini bilince  Baksana, ne kadar güzel!

– Ya, on yıl oldu.

– Dokuz.

– Senin için dokuz, benim için on.

– Hayır. Benim için yedi, senin için dokuz. Yağmur başladı. Şurada bekleyelim! Devam edelim. Erimeyiz.

ŞARKI

Soytarılar yürüyorlardı.

Likörden ve şaraptan sarhoş.

Efendileri Boyar’la karşılaştılar.

Boyar: Prenslerden sonra feodal Rusya’daki en yüksek rütbe.

Tek gözlü Tatar ile karşılaştılar.

 Hep beraber eğlendiler.

Onu şarkıyla onurlandırdılar.

Bizim Boyar şanslı bir şeytan.

Evinin bereketli zamanı.

Karısının muhteşem vücudu var.

Sergilemeli bu vücudu, fakat herkese değil.

Hanımım, aç kapıyı. Efendin geliyor!

Ve Boyar ne kadar da cesur.

Bizi korkutmayı başardı.

“Tüm soytarılar hırsız ve ayyaş!”

“Siz serseriler, zamparalar, biranızda boğulun!”

“Siz serseriler, zamparalar, pislik içinde öleceksiniz!”

“Yakında hepiniz kazığa oturtulacaksınız!”

Rap! Ve yakalandı. Göbeğinin ve bacaklarının arasından yakaladılar.

Boyar derin bir nefes çekti.

 Bit gibi zıplar. Sakalını kestiler.

Sakalsız bir Boyar olur mu?

 Her kadın onu sakallı ister.

Boyar bağırır, bit gibi zıplar.

Keçilerin bile sakalı var.

Eve gitmek en iyisi.

Eve koşar, camı tıklar.

Karısı tanıyamaz.

Kel kafası ile çıplak yüzünü görür.

Iskalar, kafasını tutacak bir sakalı olmadığından.

Elindeki tavayla vurur ona.

Bam! Yine de çıldırmaz, normal karşılar.

Utanır ve küçülür.

Pantolonunu yüzüne giyse daha iyidir.

Bak! Sakalsız. Ne kadar da tuhaf görünüyor.

Boyar koşmaya ve topallamaya başlamış.

Topallarken, kazlar peşinde 

Dengesiz koşmuş topal ördek misali.

Bir rahibe rastlamış.

Rahip onu tutup çekmiş.

Rahip azgın bir geyik.

Ve rahip onu çalıların arasına çekmiş.

Bu şekilde yarım pantolon çıkarsan yola 

Sonu böyle olur hikayenin.

Kadınla arasında bir fark görünmez.

Hangisi benim kirazlı pastam?

– Ya da kadınlarla oynaşmayız.

**

Tanrı rahipleri, şeytan ise soytarıları gönderdi.

Benim yaşlı kadınım da çalılarda oynuyor olabilir mi?

 Oraya giden ilk sen olacaksın.

Her neyse. İlk sen olacaksın.

Hey, sen, buraya gel.

**

YUNAN THEOPHANES 1405.

Acıyın! Ben masumum! Belki gerçekten suçsuz?

 Bana iftara attılar, yılanlar! Kimse var mı?

 – Bakmak için mi geldin?

 – Evet, bakmak için. Bak o zaman. Yakında bitireceğiz. Demek sen Yunan Theophanes’sin?

 Neden bana bakıyorsun?

 Oraya bak. Neredensin?

 Andronnikov Manastırı’ndan. Andronnikov Manastırı mı?

 Sen Andrei Rublev misin?

 Hayır. Herkes bu Rublev’i övüyor. İyi bir ustadır. Ama bunu asla yapamaz. Renkler o kadar sakin ki  Ah, Tanrım! Sanki  Neden beni övmeyi bıraktın?

 Devam et. Yapamıyorum. Kelimeler kifayetsiz kalıyor. Konstantin Kostechevsky şunu söylerken haklıydı:

“Ancak doğru anlayışla “

 ” özü kavrayabilirsin.”

Oysa Andrei  Bunu yüzüne söylemeye de hazırım. Kardeşim gibidir. Yeteneklidir, doğru. Boyayı incecik, narince, ustalıkla yapar. Ama onda bir şey eksik. Korku yok, inanç yok  Kişinin kalbinin derinliklerinden gelen inanç yok. Ve sadelik yok. Epiphanius’un “Saint Sergeius’in Hayatı”nda dediği gibi:

“Gösterişsiz sadelik.” Tıpkı bunun gibi. Bu kutsanmış. Gösterişsiz sadelik  Daha iyi söylenemezdi. Görüyorum ki zeki birisin. Yani, bu iyi bir şey mi?

 Cahil olup da başkasının kalbinin sana rehberlik etmesi daha iyi değil mi?

 Bilgeliğin arttığı yerde keder de artar ve bilgisini arttıran, derdini de arttırır. Proshka! Nerede bu yağ?

 Kimin kulaklarına vurmam lazım?

 Sanki yer yarılmış da içine girmiş. Hızlı çalıştığını söylüyorlar. Başka türlü çalışamam, sıkılırım. Bir keresinde, bir ikon için bir hafta harcamıştım. Attın mı sonra?

 Hayır, tahtayı lahanaları ezmek için kullandım. Her şey o kadar sıkıcı ki! Bir sürü öğrencim ve asistanım var, ama hiçbiri iyi değil. Okuma yazma bile bilmiyorlar. Dinle, bana yardım et. Yardımcım ol. Benimle dalga geçme. Dalga geçmiyorum. Baharda, Moskova’daki Annunciation Katedrali’ni boyamam lazım ve yardımcım yok. İskeleleri bile kuruldu. Anlıyor musun?

 Anlıyorum. Ama üstesinden gelemem. Sana öğretirim. Hiç alçı taşı duvara resim yaptın mı?

 Bence kesin yaparsın, sende beyin var! Benim aptallar bile yapabilirken  Hayır dedim. Bu konu hakkında daha fazla konuşmayalım. Sen bilirsin ama sonra pişman olma; ben kolay affetmem. Pişman olabilirim, ama senin yaptığın günah. Tanımadığın bir rahip geliyor ve sırf onunla kitaplar hakkında konuşabiliyorsun diye onu alıp iyilik yapmaya çalışıyorsun. Aslına bakarsan ben bir kitaba el sürmeyeli üç sene oldu. El sürmek de istemiyorum. Benim başka bir yolum var.

– Yakında öleceğim.

– Böyle söylememelisin. Geçen gece rüyamda bir melek gördüm. “Benimle gel.” dedi. Ben de “Zaten yakında öleceğim.” dedim. Fikrini değiştirecek misin?

 Değiştireceğim, ama tek bir şartla. Ne istersen. Para?

 Benim payımın yarısı, tamam mı?

 Hayır. Para almadan çalışırım, ama sadece Andronnikov Manastırı’na benim için gelip insanların, piskoposun önüne çıkıp da benden yardım istersen kardeşliğin önünde ve Andrei Rublev’in önünde. İşte o zaman sana köle gibi hizmet ederim köpek gibi, ölene dek.

– Senin adın ne?

 – Kirill. Ortodokslar, gerçeği arayanlar ve Hristiyanlar! Daha ne kadar bu işkence devam edecek?

 Buna ne zaman son vereceksiniz?

 Hepiniz büyük günahkarlarsınız; yine de onu yargılıyorsunuz. İçinizde Tanrı korkusu yok mu?

 Prens size Moskova’ya gelmenizi emrediyor. Annunciation Katedrali’ni Theophanes’le birlikte boyayacaksınız. Şu adam gerçekten Andrei Rublev mi?

 Evet, o Rublev  Ve ben de Kirill. Yunan Theophanes diyor ki, sizi Moskova’da istiyor ve sizi orada görmeyi umuyor. Theophanes’e teşekkür ediyorum. Ona geleceğimi söyle. Başım çatlıyor! Atımı buraya getirin! İstediğin asistanı seçebilirsin. Yarın Moskova’da olmanız gerekiyor. Buralarda bir nalbant var mı?

 Bulamazsam yine düşeceğim. Dışarıda küçük bir demirci var, kilisenin ötesinde. Elveda, Tanrı’nın insanları! Bugün gidelim, olmaz mı, Danila?

 Hızlıca, Theophanes fikrini değiştirmeden toparlanıp çıkalım.

– Ben gitmiyorum.

– Niye gitmiyorsun?

 – Sensiz nasıl yaparım?

 – Bu senin problemin. Birlikte gideceğiz sanıyordum. Niye benim yerime düşünüyorsun?

 Ben davet edilmedim. Sensiz yapamam. Yaparsın, bana sormadan gitmeyi kabul ettin. Theophanes sadece seni istedi. Kafana takma sen ilk değilsin, sonuncu da olmayacaksın. Sensiz de olsam, burada yapılacak bir sürü iş var benim için. Sen bilirsin o zaman. Foma! Aleksei! Gelin. Piotr! Hazırlan! Benimle geliyorsun. Sevin, genç adam.

Gençliğinde  Gençliğinde kalbinin seni neşelendirmesine izin ver. Kalbinin yolunda gözlerinin gördüğüne yürü. Ama her şey için şunu bil ki Tanrı’ya hesap vereceksin. Yaratıcını şimdi hatırla, gençliğinde, şeytanın günü gelmeden, ne de son yılların yaklaşmadan. Demelisin ki: Bunlardan zevk almıyorum. Ya da gümüş zincir gevşeyip yok olur ya da altın kase kırılır. Ya da su testisi şu çeşmede kırılır. Ya da çarkıfelek sarnıçta kırılır. Sonra toz dünyaya geri döner geçmişteki gibi ve ruh geldiği yere, Tanrı’ya geri dönmeli. Kibirliliğin kibri. Vaaz söylendi. Hepsi kibir.

Kirill! Peder Nikodim’i gördün mü?

 Bu kadar erkenden nereye gitmiş olabilir?

 Eldivenlerimi alıp yok olmuş bu yağmurlu havada. Yakacak odunları hallettim ve kütükler buz gibi. Neden meşale yakıyorsun?

 Zaten gündüz. Köpeğimi besledin mi?

 Bana söylememiştin ki. Sorun nedir?

 Git  Bir şey mi unuttun, Andrei?

 Veda etmeye geldim. Vedalaşmıştık  Veda etmeye geldim, fakat  Olan haliyle zaten kötü hissediyordum. Ve yetmezmiş gibi, şeytan aramıza bir nifak soktu. Ben böyle gidemem buradan. Bir itirafta bulunmam lazım. Duymak istiyor musun?

 Hiçbir şey yapamayacağım Danila yıllarca aynı hücrede beraber yaşadıktan sonra. Senden başka kimsem yok. Dünyayı senin gözlerinden görüyorum senin kulaklarınla dinliyorum senin kalbinle. Senin için mutluyum, seni aptal. Ne kadar mutluyum, bir sen bilebilirsin. Moskova’ya git. Resmet. Seninle gurur duyacağım. Şeytan benim de aklımı çeldi o gün. Sen de beni affet. Geri geleceğim, Danila. Nereye gidiyorsun?

 Vespers’a ne olacak?

 Sensiz de hallederim. Neyin var bugün, Kirill?

 Yatmaktan sıkıldım. Dünyaya geri dönmek istiyorum. Trinity Manastırı’ndan neden ayrıldık ha?

 Andrei, Danila, hiçbir şey söylemiyorsunuz. Çünkü kardeşlerim menfaatlerini imandan daha önemli saydılar. Neden bir manastıra girmek zorunda kaldıklarını unuttular. Ya şimdi?

 Biz Tanrı’ya imanımızla ve çalışmamızla ibadet ettik, ama ne oldu?

 Manastır pazara döndü! Sen Tanrı’nın kulu, papaz olabilmek için ne kadar verdin?

 Yirmi ruh?

 Ve senden kıdemli olanı takip ettin, pazarlık yaptın. İki tarlaya, şanslıysan sadece bir tarlaya sonsuz saadeti kazanmaya çalıştınız. Bunları sizler de biliyorsunuz, ama siz susmayı tercih ediyorsunuz. Hiçbir şey fark etmiyormuş gibi davranıyorsunuz. Belki tüm bu iğrençliğe ben de dayanabilirdim eğer böyle bir yeteneğim olsaydı. Ya da sadece ikonları boyama becerisi. Tanrı’ya şükür ki bana yetenek vermemiş. Yeteneksiz olduğum için mutluyum. Tanrı’nın önünde dürüst ve saf olduğum için mutluyum. Size bir şey daha söyleyeceğim kardeşlerim. Zaten bilmediğimiz ne söyleyebilirsin ki bize?

 Senin gibilere ne olur, biliyor musun?

 Ben sadece  …..

Git buradan, seni köpek! Gözüm görmesin seni, yılan! Kendi dünyana dön, iftiracı! Şimdi gördünüz mü?

 Dinle, Kirill.

Yazılmış ki:

“Ve İsa, Tanrı’nın tapınağına gitti “

 ” ve tapınağın içinde, satılmış ve alınmış her şeyi dışarı attı “

 ” sarrafların masalarını devirdi ve güvercin satanların sandalyelerini.”

 “Ve onlara dedi ki:”

 “Benim evime Dua Evi denmeli “

 ” fakat siz onu hırsızlar yuvasına döndürdünüz.”

**

ANDREI’NİN TUTKUSU

Bana bir ikonda güvenebilmesi için 3 yıl Danila’nın fırçalarını temizledim. Düzeltmek için değil, sadece temizlemek için o da. Bana inanıyor musun?

 Hep yalan söylüyorsun, Foma. Dün giysin yapış yapıştı.

– Neredeydin?

 – Kovanlıkta. Ama manastırda olduğunu söylemiştin daha önce. Kendine bir bak! Yanağına çamur sür, yoksa bir domuz gibi şişeceksin. Artık çok geç, gereksiz olur. Sürekli hikayeler uyduruyorsun. Senin hasta olduğunu bile düşündüm. Benim mi?

 Ne hastalığı?

 Böyle bir hastalık olmalı sürekli yalan söyleme hastalığı.

Foma, bak. Bak diyorum.

– Nereye?

 – Boşver, tahta kafa. Seni neden asistanım olarak aldım, anlamıyorum. Hep böylesiniz işte. Bir öyle söylüyorsunuz bir böyle. Siz kendiniz Theophanes’e, benim idrak kabiliyeti yüksek biri olduğumu söylediniz. O zamanlar farklıydın, çalışıyordun, yalan söylemiyordun. Theophanes’in ne söylediğini biliyor musun?

 “Çabuk kavraması neyi değiştirir ki?”

Ve yemek yemeye bayılıyorsun. Şişmiş bir mideyle nasıl çalışabilirsin?

 Miden guruldarken aklın nasıl çalışabilir?

 Mide gurultusu senin tek duyduğun ses. Sen şanslısın, Foma. Senin için her şey çok basit. Sadece duayla ruhun neslini geçebilir. Nedir bu?

 Havariyi sola koymayı tercih ettin demek, Andrei. Foma, yapıştırıcıyı ateşten aldın mı?

 Yapıştırıcıyı ateşten aldın mı?

 Çabuk kavrar ha?

 Her cumartesi köpek gibi dövülmeli bu çocuk!

Bunların hepsini nerede gördün?

 Senden başka herkes kendi kıçını kurtarmayı düşünür. Moskovalı kadınlar bile kefaret olarak saçlarını Tatarlara verdi. İşkence görmektense kel kalmayı yeğlediler. Bunla bencil olmamanın ne alakası var?

 Böyle söylemek doğru değil. Rus kadını her zaman eziyet çekti ve mutsuz oldu. Neyse. Ben bunu kastetmemiştim. Peki, tamam. Dürüstçe söyle. Bizim insanlarımız cahil mi, değil mi?

 Seni duyamıyorum. Evet, cahiller; fakat bu kimin suçu?

 Aptallıklarının. Hiç cahilliğinden dolayı günah işledin mi?

 – Herkes gibi, ben de.

– Tanrım, bizi affet ve arzularımızı körelt! Kıyamet günü yaklaşıyor.

 Mum gibi yanacağız.

 Bu sözlerimi hatırla.

 Cehennem gibi olacak! Tanrı’nın önünde herkes kendi günahlarından başkasını sorumlu tutup, kendini haklı çıkartacak.

 Böyle düşüncelerle nasıl resim yapabiliyorsun, anlamıyorum.

 Övgüleri nasıl kabul ediyorsun?

 Münzevi olup mağaralarda yaşadım.

 Ben Tanrı’ya hizmet ederim, insana değil.

 Bugün överler; yarın, önceki gün övdüklerini istismar ederler.

 Ve ondan sonra seni, beni, her şeyi unutacaklar! Her şey kibir! Her şey boş! İnsanlık zaten aptallığa ve alçaklığa teslim edildi ve şimdi sadece kendini tekrar ediyor.

 Her şey başladığı yere geri döner ve tekrar edip durur.

 Eğer İsa dünyaya tekrar gelse, bir kez daha çarmıha gerilecektir!

Sadece kötüyü hatırlarsan hiçbir zaman Tanrı önünde mutlu olamazsın.

 Ne?

 Belki bazı şeyler unutulmalı, ama her şeyi değil.

 Nasıl söyleyebilirim, bilemiyorum.

 Bilmiyorsan, o zaman sus da beni dinle.

 Birisi sadece yalnızken iyidir mi diyorsun?

 İyi! Yeni Ahit’i unuttun mu?

 İsa insanları tapınaklarda topladı.

 Onları eğitti.

 Ve sonra onlar İsa’yı idam için bir araya toplandılar.

 “Çarmıha gerin!” diye bağırdılar.

 Ya havariler?

 Yahuda onu sattı.

 Peter yok saydı.

 Hepsi onu terk etti! Ve onlar en iyileriydi.

 Ama pişman oldular! Uzun süre sonra.

 Anlamıyor musun?

 İş işten geçtikten sonra.

 Bu doğru, insanlar da şeytanlık yapabilir ve bu çok üzücü.

 Yahuda İsa’yı sattı; ama hatırla, kim aldı onu?

 İnsanlar.

 Katipler ve Farisiler ne kadar uğraşsalar da tanık bulamadılar.

 Masum birine karşı kim tanık olur ki?

 Farisiler eğitilmiş hile ve yalan ustalarıydılar.

 Hatta gücü elde etmek için, insanların cahilliğinden faydalanmak için okuma yazma bile öğrenmişlerdi.

 İnsanlara insan oldukları, bütün Ruslara aynı kandan aynı memleketten oldukları daha sık hatırlatılmalı.

 Kötülük her yerde.

 Her zaman seni otuz gümüşe satacak birileri olacaktır.

 Rus halkının başına sürekli yeni talihsizlikler geliyor.

 Her mevsim üç defa Tatar yağmalıyor.

 Daha sonrasında açlık ya da verem vuruyor.

 Ama onlar hâlâ çalışıyorlar, çalışıyorlar ve uysalca haçlarını taşıyorlar.

 Kederlenmiyor, sessizlik ve sabırla dayanıyorlar.

 Sadece Tanrı’ya dua edip dayanacak güç istiyorlar.

 Tanrı böyle insanların cahilliğini affedebilir mi?

 Sen kendin biliyorsun.

 Bir şey kötü gittiğinde bitkin ve umutsuzken, aniden bir insanla göz göze gelirsin ve işler yoluna girmeye başlar ve sanki komünyon almış gibi kalbindeki ağırlık kalkar.

 Öyle değil mi?

 İsa’dan bahsediyordun.

 Belki de doğmasının ve çarmığa gerilmesinin tek bir nedeni vardı: Tanrı ve insanları barıştırmak.

 İsa Tanrı’dan geldi.

 Bu, her şeye kadir olduğunu gösterir.

 Ve çarmıhta can vermesi önceden belirlenmişti.

 Çarmıha gerilmesi ve ölmesi Tanrı’nın işiydi.

 Amacı nefret uyandırmaktı, ama onu çarmıha gerenlerde değil onu sevip de o anda onun yanında olmadıkları için onu sadece bir insan olarak sevdikleri için.

 Ama o, onları kendi özgür iradesiyle bıraktı haksızlık ya da hatta acımasızlık göstererek.

 Ne dediğinin farkında mısın?

 Bu lafların yüzünden seni kuzeye sürecekler, ikonları yenilemek için. Haksız mıyım?

 Sen de hep kendi düşündüklerini söylersin. Ben farklıyım. Bir keşiş değilim, özgür bir adamım.

**

FESTİVAL

Sergey, buraya gel! Geliyorum! Ateşi yakmaya başla bu arada! Foma, hadi biraz odun getir. Piotr daha önce ne Assumption ne de Dumitry Katedrali’ni gördü. Boşver. Ormanda dolanıp resmetmeye başladığı zaman neyin doğru olduğunu görür. Assumption Katedrali’ni kış olmadan bitiremeyeceğiz. Daha şimdiden hazirandayız.

O ne?

 Sus! Sen de duydun mu?

 – Bülbüller mi?

 – Diğerleri?

 Görebiliyor musun?

 – Ne oldu?

 – Hadi, gidelim! Hadi! Cadılık yapıyorlar. Andrei! Nereye gidiyorsun?

 – Buraya gel.

– Bekle  Gördüm seni orada, kara fare. Sen, Tanrı’nın hizmetkarı, her şeyi bilmelisin. Gitmeme izin verin.

Sabah ilk işimiz gitmene izin vereceğiz boynunda “gideceğin yere daha hızlı yüz” diyen bir taşla. Cennetten bir ateş düşecek ve hepinizi küle çevirecek. Eninde sonunda kıyamet günü gelecek. Şimdi seni bu çarmıha bağlayacağız İsa gibi.

Ne yapıyorsunuz beyler?

 Bana bunu yapamazsınız. Beni anlamıyor musunuz?

 Bu günah. En azından beni ters asın.

Lütfen!

Kardeşlerim! Bırakın, asılı kalsın. Bu gece belki tekrar yükselir. Hiçbir yere gitmeyecek. Neden baş aşağı asılmak istiyorsun?

 Senin için daha kötü. Ve neden bize lanet okuyorsun, ateşle tehdit ediyorsun?

 Çünkü çıplak dolanıp böyle şeyler yapmak günahtır. Ne günahı?

 Bu gece aşk gecesi. Sevmek günah mı?

 Birini böyle bağlamak sevgi mi?

 Bizi zorla dine döndürmek için birkaç nöbetçi veya  keşiş çağır istersen. Bizim gibi korku içinde yaşamak kolay mı sanıyorsun?

 Korku içinde yaşıyorsun, çünkü ya hiç sevmedin ya da edepsizce, hayvan gibi, kalbinden gelmeden sevdin. Sevgi kardeşçe olmalı. Bu farklılık yaratır mı?

 Bu hâlâ sevgidir. Hadi, çöz beni. Nerede kaldınız?

 Neredeydiniz?

 Orman çok sık, yürümek imkansız. Her tarafım çizildi. Yerli halk seviyor ormanı. Alışmışlar. İnsanlar her şeyi alışkanlıktan yapar olmuş. Sanırım yaşlı insanlar hiçbir şey düşünmüyorlardı. Onlara göre her gün kendi kendine olup bitiyordu. Belki de bu onlar için çok rahatlatıcı oluyordu gün doğumundan gün batımına yaşayıp gidiyorlardı. Kendine bir bak. Bütün çizikler mavi ve siyah. Öğrencilerinin önüne böyle çıkmaktan utanmıyor musun?

 – Daha çabuk gelemez miydin?

 – Gelemezdim. İyi o zaman, bu senin günahın, senin vicdanın ve senin duaların. Yakala şunu! Tut kadını!

– Tut onu!

– Yakala kadını! Koş, Martha! Sizin sorununuz ne?

 Üçünüz bir dandik adamı zaptedemiyorsunuz! Neden yapıyorlar bunu?

 Neden?

 Çünkü Tanrı’ya inanmıyorlar. Lanet putperestler! Bakma, Sergei. Bakmamalısın. Alışık olduğumuz gibi yaşamaya devam edeceğiz. Hadi, hadi! Sallanmayın! İmdat, Fyodor! İmdat! Sizin sorununuz ne, beyler?

 Bir kadını zaptedemiyorsunuz! Nereye gidiyorsunuz?

 Sizi boğuverecekti.

Martha, daha hızlı yüz!

KIYAMET

– Foma!

– Ne var?

 Yüzmeye gidebilir miyim?

 – Hayır, gidemezsin.

– Ama sıcak! Yalan söyleme. Sıcak değil. Bırak, gidip yüzsün. Suyun içinde oturacak sadece ne de olsa. Sıcak olduğunu hayal ediyor. Sıcak olduğunu ilk söyleyen benim, Sergei değil. Yeter! Tamam! Yüzmeye gitmek istiyorsan git yüz. Hadi! Ne oturuyorsun?

 Git hadi!

– Andrei nerede?

 – Çıktı. Bir şey olmuş, kötü bir şey. Peki. Piskoposun evine uğramıştım. Tam bir kargaşa vardı. Piskopos sinirden mosmor olmuş, iç çamaşırlarıyla ortalıkta koşuşturmaktaydı. “Daha fazla dayanamayacağım! Buraya kadar!” diye bağırdı. Sizi kastediyordu. “Koskoca iki ay oldu. Çalışmaları için her şey hazırdı “

 ” ama hiçbir şey yapmadan aylak aylak dolanıyorlar.”

 “Fahiş fiyat istediler, fakat hâlâ hiçbir şey yapmadılar.”

 – Çok para mı istediniz gerçekten?

 – Nereden bileyim?

 “Benim için hiçbirinin diğerinden farkı yok.” dedi. “Ha Danil Chorny olmuş ha Andrei Rublev. Umurumda değil.” dedi. “Neler oluyor?

” dedi. Ve böyle bir surat yaptı. “Bu ne?

 Rublev mi, Andrei mi?

 Niye umursayayım ki?”

 “Kışa kadar katedralin boyanması lazım, o kadar!” dedi. Büyük prense şikayet için bir haberci gönderdi. Büyük prense haberci gönderdi. Aklınızda bulunsun. Ne?

 Gerçekten henüz başlamadınız mı?

 Biliyorsunuz, hemen başlasanız iyi olur, yoksa 

– Andrei nerede?

 – Yine bir yerlere gitti. Onsuz başlayamaz mısınız?

 Onsuz başlayın. Neymiş bu kadar komik olan?

 Sizden bir sürü var, ona göre. Eğer hâlâ karar vermediyse, sizden yeterince var zaten! İki kafa bir kafadan üstündür. Ah, Andrei, Andrei! Görüyorsun, haberci şikayet için prense ulaşmıştır. Sadece evet veya hayır de. Evet ya da hayır. Her şeye daha Moskova’da karar vermemiş miydik?

 Her şey hakkında, son detaya kadar anlaşmamış mıydık?

 Büyük prens bizzat onaylamıştı. Senin için açık olmayan nedir öyleyse?

 İki aydır kendi aramızda neyi tartışıyoruz?

 Yaşlı olabilirim, belki de aklımı kaybettim. “Kıyamet günü.” Sadece git ve resmet. Ya da belki de bu işi bıraksak daha iyi olacak. Gerçekten, hadi bırakalım. Nasıl insanların gözünün içine bakarım?

 Utanç ateşinde yanarım. Değerli vakitleri kaçırıyoruz! Hava kuru ve ılık. Lanet kubbeyi bitirebilirdik, hatta kolonları da. Ve onları çok güzel ve inandırıcı yapabilirdik! Günahkarları zift içinde kaynarken öyle bir tasvir ederdik ki görenlerin tüyleri diken diken olurdu. Şeytanı nasıl çizeceğimi biliyorum. Burnundan duman çıkan ve gözleri  Sorun duman değil.

– O zaman sorun nedir?

 – Bilmiyorum.

– Neden gözlerime bakamıyorsun?

 – Çünkü bakamıyorum. Bunu resmedemem. Bana aykırı. Anlamıyor musun?

 İnsanları korkutmak istemiyorum. Anlamaya çalış, Danila. Topla kendini! Dinle!

Kıyamet günü bu! Bunu ben uydurmadım.

Hayır, yapamam! Niye Moskova’da söylemedin bunu?

 Orada konuşmalıydık bunu. Orada kabul etmemeliydin. Hiç ahlaklı değil bu. Neysem oyum. Bana ahlak öğretemezsin. Ayrılıyorum senden. Bu iş bana göre değil. Nezaketiniz ve şamarlarınız için teşekkürler; çünkü bir şeyler öğrendim. Artık kendi başıma çalışacağım. Pafnuitevo’da bir kiliseyi boyamamı istediler. Büyük bir olay değil, ama yine de iş iştir. “Kıyamet günü”nü resmedeceğim. Kim benimle geliyor?

 Tamam, o zaman kalın.  Ama sonradan pişman olmayacağınıza emin olun. İnsanların ve meleklerin dilinden konuşsam ve merhametten uzak olsam, konuşmam bir bandoya veya zilin çalmasına benzer. Bana kehanet hediye edilmiş olsa ve tüm gizemleri ve bilgiyi anlasam ve dağları hareket ettirebilecek imanım olsa da ve merhametsizsem o zaman ben bir hiçim. Tüm mallarımı fakirleri doyurmak için heba etsem ve bedenimi yanması için versem, eğer merhametsizsem bu bana hiçbir şey kazandırmaz.

Merhamet uzun süre acı çeker ve merhamet kendiyle övünmez, şişinmez.

Kendisine yakışıksız davranmaz kendisini aramaz, kolayca kışkırtılmaz, kötü düşünmez her şeye inanır, her şey için umutludur, her şeye dayanır.

Ama tersine kehanetler varsa yalan çıkacaklar.

Kaybedeceği bilgisi varsa yok olup gidecek. Kısmen bildiğimiz için  Prenses, hiç nazik değilsiniz. Sütü dökmek büyük bir günahtır.

Bu ne yaramazlık. Neden büyük bir günahtır peki?

 Çünkü öyle. Hadi, sil şunu. Kendi kendine kuruyacaktır. Hadi, dere kenarında yürüyelim. Bırak beni, Stepan! Bırak, yoksa seni ahıra yollarım. Ne düşünüyorsun?

 Bunu sevdin mi?

 Benim için daha iyisi olamazdı. Çok hafif ve güzel. Hafif  Hadi, kızı götür buradan. Dadıları onu çok şımartmışlar. Merak etme, size kimse bizimkinden iyi bir malikane yapamaz. Kim böyle güzel dekore edebilir?

 Oymalara bakın. Sadece Mitiai yapabilir. Çizmeden oyar. Tıpkı öten bir kuş gibi. Bak şuna! Belki kuş gibidir, ama  Benim için ahırda uyumak sorun değil. Ama sen büyük prenssin. Ne?

 Sevmedin mi?

 Her şey tekrar boyanmalı, duvarlar ve tavan. Daha parlak, daha canlı renkler olmalı. Bu sanatla kırk yıldır uğraşıyorum. Önemli olan becerin değil, önemli olan prensi yüceltebilmek. Hiçbir şeyi yeniden yapmayacağız. Gitmemiz lazım. Başka bir işimiz var. Zvenigorod’da bizi bekliyorlar. Nerede?

 Kardeşinin yerinde. Taşları şimdiden hazır. Güzel taş. Bundan daha beyaz. Kardeşin Paskalya’da geldiğinde anlaşmıştık. “Ne istersen yap.” dedi. “Para önemli değil “

 ” bana en güzel malikaneyi yapın.” dedi. O zaman Zvenigorod ise Zvenigorod olsun! Prense baktığımda, öylece duruyordu. Zvenigorod’dan bahsettiğimde mi?

 Evet, felç oldu sanki. Kardeşinin, kendisini gölgede bırakacağından korkuyor.

– Bunu kim oydu?

 – Ben oydum. Niye duvara sabitlemedin?

 Olmuyor.

– Oldukça güzelmiş.

– Parçalandı gitti. Prensi taş konusunda cimrilik etmemesi konusunda uyarmıştım. Zvenigorod’u duyunca pişman olacaktır. Hadi! Stepan nerede?

 Stepan dörtnala nereye gitti?

 Sanırım Zvenigorod’a gitti. Tamam o zaman. Ellerim kirlendi. Prense en az ağabeyininki kadar güzel bir malikane yapacağız.

– Oradaki taşlar daha iyi olacak mı?

 – Evet, çok daha iyi.

– Bak! Stepan!

– Burada ne yapıyor?

 Dur bakalım, yaşlı adam! Ahmaklar! Yardım edin! Çalılara sakla! Kırbacım nerede benim?

 – Mikola!

– Mityai! Kimse kırbacımı görmedi mi?

 Kahretsin! Kırbacımı kaybetmişim. Hey, ahmak! Kırbacımı gördün mü?

 Sergey, kutsal kitaptan oku.

– Hangi bölümden?

 – Nereden istersen.

“Beni taklit et, benim İsa’yı taklit ettiğim gibi.”

 “Şimdi seni övüyorum kardeşim, çünkü beni her şeyde hatırladın “

 ” ve düzeni sana verdiğim şekilde koru. “

 “Ama şunu bil ki, İsa her erkeğin üstü “

 ” ve her kadının üstü erkek ve İsa’nın üstü de Tanrı’dır.”

 “Kafası örtülü her erkek dua ederken “

 ” haysiyetsizleşir.”

 “Ama kafası açık her kadın dua ederken “

 ” haysiyetsizleşir “

 ” kafası kelmişçesine.”

 “Eğer kadın kapalı değilse, kafası tıraşlı olsun “

 ” ama eğer tıraşlanmış olması kadın için bir utançsa kapansın.”

 “Erkek kapanmamalıdır. Kendisi Tanrı’nın “

 ” yüzü ve şerefidir “

 ” fakat kadın erkeğin şerefidir.”

 “Erkek kadının değil, kadın erkeğindir.”

 “Erkek, kadın için değil; kadın, erkek için yaratılmıştır.”

 “Bu sebeptendir ki kadının başında güç olmalıdır.”

 “Melekler gibi.”

 “Ama kadın erkeksiz, erkek de kadınsız “

Okumaya devam et.

“Kadın erkeğindir, fakat erkek de kadındandır “

 ” ama her şey Tanrı’ya çıkar.”

 “Kendinizce yorumlayın: Bir kadın kapanmadan “

 ” Tanrı’ya dua edebilir mi?”

 “Bunu doğal yollardan öğrenemezsin.”

 “Doğa size erkeğin uzun saçlı olmasının utanç verici olduğunu öğretmedi mi?”

 “Ama eğer bir kadının uzun saçları varsa bu onun onurudur.”

 “Ve bu saçlar ona verilmişse ”

Niye durdun?

 Devam et.

” bu onun şerefidir. Ve bu saçlar ona verilmişse ”

Danila, dinle! Danila! Bayram! Bu bir bayram, Danila! Ve sen diyorsun ki 

Günahkar değiller, değil mi?

 Bu kız günahkar değil, eşarp takmasa bile.

Günahkar ha?

 Rahat bırak. Bırak, Tanrı’nın kulu tövbe etsin.

**

ANDREI RUBLEV İkinci Bölüm

YAĞMA

Geliyorlar! Tatarlar geliyor, prensim! Herkes ileri! Beni duyuyor musun, Kosoy?

 Hey, prens! Burada ne var?

 Bu, ırmağın sığ yeri mi?

 Yağmur taşırmış. İleri! Bizi takip edin! Biz de tam gidiyorduk. Sizi dün bekliyorduk. Yolumun üzerinde küçük bir köy vardı. Etrafından geçmek istedim. Ama kendime engel olamadım. Özür dilerim, geciktim. Boşver. Gidelim. Sol tarafta sığ bir yer var. Solda kalın. Beni kandırmıyorsun, değil mi?

 Neden böyle söyledin?

 Vladimir bomboş. Büyük prens Litvanya’ya yola çıktı. Şehir şurada, ormanın arkasında. Diyorlar ki, prensin küçük oğlu büyümüş ama tacına sen talipsin. Göreceğiz. Tahtın özlemini çektiğini görebiliyorum, bunu anlayabiliyorum. Nereye gidiyorsun?

 Solda kalmanı söylemiştim! Tut! Haydi prens! Görüyorum ki, senin ve kardeşin arasında kaybolmuş bir sevgi var. Bu bizim kaderimiz olmalı. Onunla en son ne zaman uzlaştınız?

 Hiçbir zaman. Başpiskopos bize uyum ve barış içinde yaşamamız için Tanrı önünde yemin ettirdi. Büyük prens geliyor. Kardeşim de buradaymış. Vladimir öyle güzel ki  Değil mi, prens?

 Küçük bir şehir değil! Gidelim. Arkada kalmayın. Vaska, seni köpek, mahvederim seni. Prense yakın durun! Hücum! Kapılara yüklenin. Tatarlar. Kaçın! Kaçın! Tutun, Foma! Şunu yapacağım. Ne yapıyorsun kardeşim?

 Biz de senin gibi Rus’uz. Göstereceğim sana, Vladimirli pislik. Yakalayın! Tutun onu! Beyinsiz. Arkama geç. Sağır mısın?

 Arkama geç! Neredeyiz biz?

 Burada kimse yok! Hepsi kaçmış. Senin şıllık nasıl da büyümüş. Beni unutmuş, tanıyamadı. Lütfen! Ne olur, bırakın gideyim. Bırakın gideyim! Ee, prens?

 Katedral için üzgün değil misin?

 Kahretsin! Hırsızlar! Adiler! Alçaklar! Dinle prensim. Şurada uzanan kadın kim?

 O bir kadın değil, Bakire Meryem Ana. Bu İsa’nın doğumu. Kutudaki kim?

 İsa, onun oğlu. Bir oğlu varken nasıl bakire olabilir ki?

 Doğru. Sizin Rusya’nızda daha garip şeyler oluyor! Çok ilginç. Canım yanıyor! Aman Tanrım! Nasıl da acıyor. Yanıyorum! Çok acıyor. Ah, bizi üzme! Altınların yerini bilmiyorum. Çalınmış olmalı. Çalanlar sizin Tatarlarınız olmalı. Hepiniz hırsızsınız. Asıl kendi adamlarınıza sorun. Git ve sor.

– Söyledi mi?

 – Henüz doğruyu söylemedi. Buraya gelin. Söyleyeceklerimi dinle. Bakın, masum ve Ortodoks Rus bir adama hırsızlar tarafından nasıl işkence yapılıyor. Bak, Yahuda, seni pis Tatar! Yalancı! Ben Rus’um. Seni tanıdım. Kardeşine benziyorsun. Sen Rusya’yı sattın! Seni hatırlıyorum! Çok acıyor! Sana hiçbir şey söylemeyeceğim. Kulak verin dediklerime: Rusya topraklarında asla Tatarların ayağı olmayacak. Tanrı üzerine yemin ederim! Asla! Haçı öpeceğim. Bu Ortodoks adama bir haç ver. Kendi haçını kendin alacaksın. Günah işlediysem, Tanrı beni affedecektir. Tanrı merhametlidir. O affedecektir. Tanrım, beni affedecek misin?

 Affedecek misin?

 Ve hepiniz ziftte kaynayacaksınız. Siz bir gün gideceksiniz ve biz her şeyi yeni baştan yapacağız. Cehennem ateşinde kaynar kazanlarda yanacaksınız. O Tanrım  Ne yapıyorsun?

 Neden?

 Yılanlar!

Theophanes?

 Sen ölmemiş miydin?

 Rüyamda pencereden baş aşağı sallanıyordun. İçeri baktın ve parmağını bana doğrulttun. Ve ben başımı çeviren iki Tatar adamla bir eyerin karşısında uzanıyorum. Sen bana bakıyor ve parmağınla cama vuruyordun.

– Ve ben sana bağırıyordum.

– Neye bağırıyordun?

 Dinle. Ne oluyor?

 Tatarlarla birlikte bizi öldürdüler tecavüz ettiler, kiliseleri yağmaladılar.

 Ve bana diyordun ki: Sadece şimdi senden daha kötü hissediyorum.

 Sen öldün ve ben  Evet, ben de öldüm.

 Yani?

 Demek istediğim bu değil! Hayatımın yarısını kör olarak geçirdim! Yarısını, bu şekilde  İnsanlar için gece gündüz demeden çalıştım.

 Ama onlar insan değillerdi.

 Öyleyse söylediklerin gerçekti.

 Gerçek.

 Benim ne söylediğim önemli değil.

 Şu an yanılıyorsun, o zaman da ben yanılıyordum.

 Aynı inancı paylaşmıyor muyuz aynı toprağı, aynı kanı?

 Tatarlardan biri bize güldü bile.

 Böyle! Ve bağırdı: “Biz olmasak bile, siz birbirinizin gırtlağını kesersiniz!”

Ne rezillik! Herkesi öldürdüler benim Seryoga’mı bile.

 Onu öyle bir günde buldum ki 

Bu kadın tek başına kaldı.

 

– Benim için gitme vakti.

– Bekle. Lütfen, gitme! Benimle olmaktan rahatsız mısın?

 Sıkıldın mı?

 Tekrar sormayacağım. Hadi, oturup konuşalım. Sana zaten her şeyi  Her şeyi biliyorum zaten. Bir daha asla resim yapmayacağım.

– Neden?

 – Bunun kimseye yararı yok. Sadece bir ikon yandı diye mi?

 İşlerimin ne kadarının yandığını biliyor musun?

 Pskov’da, Novgorod’da, Galitch’te 

Bu kendi üstüne aldığın büyük bir günah.

 Daha en kötüsünü söylemedim.

 Birini öldürdüm bir Rus’u.

 Bu kadına saldırdığını gördüm.

 Bak.

 Ona bir bak.

 Günahlarımız yüzünden, şeytan insan formu alır.

 Şeytanı öldürmeye teşebbüs, insan hayatına teşebbüs demektir.

 Tanrı seni affedecektir, ama sen kendini affetmemelisin.

 Onun bağışlayıcılığı ve kendi ızdırabın arasında yaşamaya devam et.

 Günahlarına gelince  El yazmalarında ne yazdığını hatırla.

 “İyiliği öğren, adaleti ara “

 ” ezileni rahatlat, babasızı savun.”

 “Gelin ve birlikte nedenleri bulalım dedi Tanrı “

 ” günahlarınız kıpkırmızı da olsa “

 ” kar kadar beyaz olacaklardır.

” Bak, unutmamışım, hâlâ hatırlıyorum.

 Belki sen de daha iyi hissedeceksin.

 Biliyorum, Tanrı merhametlidir ve beni affedecektir.

 Tanrı’nın huzurunda bir sessizlik yemini edeceğim.

 Sonra tek kelime etmeyeceğim.

 Artık insanlara söyleyecek başka bir şeyim kalmadı.

 Bu iyi bir fikir mi?

 Sana öğüt vermeye hakkım yok, veremem. Sen cennete gitmedin mi?

 Tanrım! Tek söyleyebileceğim: Cennet, dünyada düşündüğün gibi değil.

– Rusya. Kıymetli Rusya.

– Her şeye dayanıyor. Ve dayanmaya devam edecek. Daha ne kadar böyle sürecek?

 Bilmiyorum. Sanırım sonsuza dek. Hâlâ ne kadar güzeller! Kar yağıyor. Hiçbir şey bir tapınağın içine kar yağmasından daha kötü olamaz. Öyle değil mi?

**

SESSİZLİK

Elmaların hepsi çürümüş. Hayatım boyunca böyle kıtlık gördüğümü hatırlamıyorum. Yavaş yavaş ölüyoruz. Tanrı bizi affetsin. Etrafta bir kişi bile kalmadı. Bütün köyler bomboş. Khotkovo’daki herkes bir yerlere kaçtı. Semyonovka halkı da kaçtı. Semyonovka’da hiç kimse kalmadı. Bu sabah oradan geçtim. Vladimir’de üç yıldır hiç hasat yok. Bütün herkes kaçtı. Kalanlar da fareleri avlıyor. Neden fısıldıyorsun?

 Tüm geceyi gölün içinde geçirdiğim için soğuk aldım. Neden ki?

 Kurtlar kovaladı beni. Suya atladım. Göle atmamaları için Tanrı’ya dua ettim. Gün ağarana kadar öylece bekledim. Gölden çıktığımda, hiçbir yerimi hissetmiyordum. İyileşmem iki haftayı alacak.

– Sen Vladimir’den misin?

 – Evet, orada yaşıyordum. Burada Vladimirli başka biri daha var. Vladimir’den ayrıldığından beri tek kelime etmedi. Sessizlik yemini etti. Günah işledi ve şimdi günah çıkarıyor. T

anrı’nın delisini de Viladimir’den yanında getirdi. Sağır bir kız. Şimdi ikisi birlikte sessizler. Onu da getirdi, çünkü günahları her zaman önünde olmalı utancını hissetmeliydi. Bu sizin için kutsallıktır. Peki ya Andrei’nin yapıtları?

 Dağılmış. Bazıları Tatarlar tarafından öldürüldü diğerleriyse kendi yollarına gittiler. Peki ya Danila?

 O yaşıyor mu?

 Birçok şey söyleniyor. Ya kuzeye gitti ya da öldü. Mesleğinden tamamen vaz mı geçti?

 Sen Kirill’sin, değil mi?

 Kirill?

 Sen misin?

 Yine Mephody! Şimdi de Tatarların gelmesine izin verdi! Pis et yemek değildir! Tanrı aşkına, bana geri gönderme. Peder! Dünyada doğru diye bir şey yok. Artık her gün günah işlemeye devam edemeyeceğim. Ve bu dünyada başka türlü yaşanmıyor. Pişmanlığımı kabul et, peder! Ve senin ayaklarını öpeyim! Hep iyi bir konuşmacıydın. Hayır, beni merhamete yönlendiremeyeceksin. Bir bilseydin peder ne zorluklar çektiğimi, ne kötülüklere dayandığımı o zaman beni affederdin, ama ben kendimi affetmeyeceğim. Bana karşı suçlu değilsin, Tanrı’ya karşı suçlusun. Burada kal! Fakat günahına kefalet olarak el yazmalarını on beş kez kopyalayacaksın. Eski Peder Nikodim’in hücresini alabilirsin. Teşekkürler! Teşekkürler Tanrım! Ne kadar iyi! Teşekkürler peder! İyi bir Rus, at eti yiyor!

Birliğe bizimle gelmek ister misin?

 Karım olursun. Yedi tane karım var, ama henüz hiçbiri Rus değil. Her gün at eti yer kımız içer, saçlarına altın paralar takarsın. Başını eğ!

Tatar bir kocayla Rus karısı hiç kötü değil. Kız! Bizimle gel! Haydi kız! Ver elini! Andrei! Beni tanımadın mı?

 Merak etme. Onu gezdirip gitmesine izin verecekler.

Tanrı’nın delisine zarar vermeye kalkışamazlar. Bu büyük bir günah.

ÇAN

Burası Dökümcü Nikola’nın evi mi?

 Evet.

– Baban mı?

 – Evet, babam.

– Çağır onu.

– Burada değil. Nerede?

 O öldü. Salgın annemi, ablamı, babamı, hepsini aldı. Peki, Dökümcü Gavrila’nın evi nerede?

 Gavrila da öldü. Kasyan da öyle. Ivashka, Tatarlar tarafından götürüldü. Sadece Fyodor kaldı. Ona git, fakat acele etmelisin. Yatakta yatıyor, inliyor, gözlerini açamıyor. Her an ölebilir. Daha fazla dayanamayacağım. Şimdi nereye bakacağız?

 – Eve dönsek iyi olacak.

– Kendine gel dedim. Eve dön  Böyle yayılma! Buraya neden geldik?

 Çan yapabilecek kimse yok! Beni de yanınıza alın!

Çanı ben yapacağım.

Çıldırdın mı?

 Beni prense götürün. İyi iş çıkartacağım. Hiçbir şekilde bunu yapacak kimse bulamayacaksınız. Hepsi öldü. Benden daha iyisini bulamazsınız.

– Kes!

– Peki! Sizin için kötü olur!

Çanın sırrını biliyorum. Biliyorum, fakat size söylemeyeceğim. Babam bronz çan yapımının sırrını biliyordu. Ölmeden önce bana söyledi. Başka kimse bilemez. Sadece ben biliyorum! Babam sırrı bana söylemişti.

– Onu da alalım mı?

 – Sadece saçmalıyor. Prensin canlı canlı derimizi yüzmesini ister misin?

 – Sır hakkında yalan söylüyor!

– O zaman, cezasını çeker. Buraya gel! Atla!

– Kulübeye ne olacak?

 – Otur. İyi ikna ettin onu.

– Nereye gideceğiz?

 Ne arıyoruz?

 – Şurayı kazabiliriz. Burayı mı kazalım?

 Burası da olur, fakat bu uzaklığa ağırlık taşımamak için çan kulesine yakın kazarsak daha iyi olacaktır. Burayı kazamaz mıyız?

 Burada yapalım. Hadi, işaretle! Beraber kazalım. Biz dökümcüyüz, demir yolu işçisi değil. Neden kazmalıyız?

 Babam ölmeden önce ne dedi, biliyor musunuz?

 “Dökümcüler kalıp çukurunu kendileri kazmalı.”

 “Bunu ancak bu yaşımda anladım” dedi ve öldü. Nikolka’nın ne dediğini bilmiyorum, ama ben kazmayacağım. Bize ihtiyacın olursa çağır. Peki, bulabildin mi?

 Orada ne arıyorsun?

 İşte burada. Bu mu?

 Hayır, bu doğru kil değil.

– Biz her zaman buradan alırız.

– O zaman siz aptalsınız.

– Bu kil iyi değil, değil mi?

 – İyi değil. Gördün mü?

 Hadi, gidelim. İyi kil bulana kadar aramaya devam edeceğiz. Dinle Stepan, belki de bununla yapmamalıyız. Tabii ki yapmamalıyız. Bulduğumuz kile bak. Yeni bir yer bulmadan önce o kadar çalıştık ve sen  Bu değil. Anlamıyor musun?

 Al yine, ağustos neredeyse bitiyor ve hâlâ kil bulamadık. Sana sadece acıyorum. Acıma! Yıllardır senin acıman olmadan yaşıyorum. Haydi gidelim, Boris. Yapamam! Bunun doğru kil olmadığını biliyorum.

– Peki hangisi “doğru”?

 – Hangisi olduğunu biliyorum. Böyle çalışanlara ihtiyacım yok! Sizsiz de halledebiliriz. Sizin gibilere ihtiyacım yok! Andreika! Semyon! Buldum! Pyotr amca! Buldum! Bu kil! Seymon amca! Kili buldum, Stepan! Hepiniz neredesiniz?

 – Boris!

– Efendim?

 – Kazayım mı?

 – Geliyorum. Geliyorum. Nikolai nerede?

 Keresteler için gitti. Burada olmalıydı. Neyle güçlendireceğim şimdi?

 – Sabah ilk şey olarak gitti.

– Senin Nikolai tam bir geri zekalı. Neden böyle dikiliyorsun?

 İşinin başına dön.

– Tüccarlar istemeyecekler.

– Neden istemeyecekler?

 Fiyatların üç katına çıkmasını istediler. Halatları ucuza verdiklerini söylüyorlar.

– Bu fiyatı ödeyecek miyiz peki?

 – Git ve öde. Prens bunun için seni öldürecek. Onu iflas ettireceğiz. Artık umurumda değil. Gidin buradan, yaşlı adam; çünkü canınız yanacak. Bensiz kazmaya başlamayın. Boris! Geliyorum. Peki?

 Kalıp tutmayacak. Etrafını öreceğiz. Kille kaplanma zamanı, ama sen kalıbı hâlâ yapmadın! Daha fazla güçlendirmemiz gerek, ama çok fazla dal yok. Bu işi bitir. Kili kurutmaya akşamdan itibaren başlamalıyız. Kalıp güçlendirilmezse bronza dayanamayacak ve kırılacak. Ya kardan önce kurutamazsak ne olacak?

 Ben kırbaçlanacağım, siz değil. Kalıp burada tutmayacak. Kalıbı bitirin. Beni duyuyor musunuz?

 Bunu yapmayacağım. İstediğini yap, ama buradan defol! Andreika, bitir onu. O da yapmayacak.

– Yapmayacak mısın?

 – Kalıp tutmayacak. Daha fazla örmemiz gerek. Bana itaat edecek misiniz?

 Burada sorumlu kim?

 Bir kat daha lazım.

– Fyodor!

– Buradayım. Kırbaçla onu. Onu değil, şunu. Çalışmayı reddediyor, emirlerime uymuyor. Size burada kimin sorumlu olduğunu göstereceğim. Baban bize böyle davranmazdı. Öyleyse babamı hatırlıyorsun. Babamın adına kırbaçla onu. Bitirin şunu!

– Kazmaya bensiz başlayın.

– Sizi bekliyorduk. Kazmaya bensiz başlayın. Git ve biraz uyu. Neden dik dik bakıyorsun?

 Dilini mi yuttun, yoksa sağır mısın?

 Ne?

 Onun için üzgünüm. Git ve onu teselli et. Keşişler bunun için var. Boris, uyan! Kurutmaya başladım. Neden bensiz başladın?

 Beni uyandırmanı söylemiştim. Ne zaman yapmam gerektiğini biliyorum. Pyotr, prensin adamları burada. Seni soruyorlar. Ne sıcak! Sıcak mı?

 Bu senin için yeterli olacak. Yeteri kadar gümüş yok. Prense bu kadar cimri olmamasını söyle. Bizim büyük prensimiz cimri değildir. Umurumda değil. On sekiz libre daha gümüşe ihtiyacımız var. Ne fark eder ki?

 Kim bronz çanın sırrını biliyor, sen mi yoksa ben mi?

 Prense cimri olmamasını söyleyin. On sekiz libre daha gümüş lazım. Prensten bayağı bir gümüş tırtıklayacağım. Ve çan çalmayacak. Onu tanıyorum! Vurun! Sizler, vurun onu! Keşişi vurun. Neden adama saldırıyorsunuz?

 Onu başka biriyle karıştırdınız. Ona neden saldırdınız?

 Hayır, karıştırmadım. Bu o, biliyorum. Bir zamanlar düzgün ve yakışıklıydı. Şimdi tamamen yıpranmış. Onun yüzünden hapishanede on yıl geçirdim. Onlar dilimin yarısını aldılar. Bırakın. Bırakın beni. Onu öldüreceğim! Onu öldüreceğim! O masum, asla kimseye ihanet etmez. Kutsal haç üzerine yemin ederim. Tanrım, neden bana bu cezayı gönderdin?

 Devam et, bana vur; ama ona dokunma. Kalk! Ayağa kalk. Ayağa kalk dedim. Hadi, kalk. Ne kadar ağırsın. Prensin soytarısı ölmüş. Beni soytarısı olmam için davet ettiler. Prense neden ihtiyaç duyayım?

 Ben marangoz olmayı tercih ettim. Fakat bu sefer tanıdım. Tanıdım. Bu o, beni satan adam. Hadi, bana bir içecek ver. Daha hiçbir şey görmedin. Çıkarın onu! Örnek al. Üçüncü fırına git! Üçüncüye biraz daha odun atalım mı?

 Onu soğutacaksın! Hortumdan biraz su sıçratın! Ne dikiliyorsun?

 İşine dön, biraz daha ekle. Hızlan! İkinci ocağa biraz daha. Hızlan! Hadi, pompala! İkinciye biraz daha.

– Boris nerede?

 – Tekerleklere gitti. İkinci ve üçüncü ocaklar hazır. Birinci birazdan hazır olacak. Tamam, hepsi hazır. Aç onu! Her şey hazır. Başlayalım mı?

 Haydi! Dök! Haydi! Akıyor! Boriska! Akıyor! Bak, akıyor! Ah! Tanrım, bize yardım et! İşe yarasın! Yarın o gün olacak! Umarım biraz uyuyabiliriz.

– Boris, geliyor musun?

 – Geliyorum. Geliyorum. Dinle, Andrei. Üzerinde düşündüm ve sana söylemeye karar verdim. Seni kıskandım, bunu kendin de biliyorsun. Kıskançlık beni yiyip bitirdi, içimi zehirledi. Daha fazla katlanamadım, gittim. Tanrı şahidimdir ki senin yüzünden oldu. Fakat resmetmeyi bıraktığını öğrendiğimde daha iyi hissettim ve bunu unuttum. Şimdi sadece, ölmeden önce el yazmalarını bitirmek istiyorum. Peder öyle katı ki, çok ağır kefaretler dayattı. Korkarım bunu şimdi yapamayacağım. Niye sana itirafta bulunuyorum?

 Bunu yapmak zorunda değilim. Sen büyük bir günahkarsın. Benden daha çok günah işledin. Ben neyim?

 Sadece değersiz bir solucan. Benden ne beklenebilir?

 Ama sen?

 Hangi kutsal amelin için Tanrı sana yeteneğini vermiş?

 Hak ettiklerin neler?

 Tanrım, konu bu değil. Trinity’yi dekore etme konusunda seninle konuşmayı denemek için Nikon’un sana üç haberci gönderdiğini biliyorum. Ve sen onlarla konuşmadın bile. Bunun ruhumda çok derin yerlerde bir mutluluk hissi ortaya çıkardığını itiraf etmeliyim. Ama şimdi hayatım sona ererken ruhum ebedi dinlenme için yalvarıyor. Nikon senin hayatını hiç umursamıyor. Seni çağırıyor, çünkü yeteneğinle kendi gücünü yüceltmeni, kuvvetlendirmeni istiyor. Peki, Tanrı bilir. Ama beni dinle. Trinity Katedrali’ne git ve boya, boya, boya!

Tanrı’nın hediyesini reddetmek büyük bir günahtır.

Theophanes hayatta olsaydı, o da sana böyle söyleyecekti. Bana bak, yeteneksiz olanlara bak! Neden geri döneceğimi düşünüyorsun?

 Sadece bir şeyler yemek ve son günlerimi huzur içinde geçirmek için. Yakında öleceğim ve arkamda hiçbir şey kalmayacak. Sen de sonsuza dek yaşamayacaksın. Yeteneğini mezara mı götürmek istiyorsun?

 Neden bir şey söylemiyorsun?

 En azından bir tek kelime söyle. O soytarıya gelince  O bendim. Küfret bana, ama sessiz kalma Andrei!

– Burada kırılabilir.

– Dilini ısır. Sonunu gevşek bırakın. Düğümle bağlamamalıydık. Metalle tutturulmalıydı. Boris’e söyledim. Tamamdır! Evet, tabii ki. Gel o zaman. Herkes çıksın!

– O seninle ne durumda?

 – Her şey normal. Herkes açılsın, çabuk!

– Her şey hazır mı?

 – Evet. İlerle! Halatları ayırın! İplerin sonunu karıştırmayın! Haydi, işaret ver. Elini salla. Hadi.

– Bak. O kim?

 – Büyük prens.

– Beraberindekiler kim?

 – Yabancılar. Bu o günlerden biri, Kutsal Anne! Lanet olsun! Büyük prens, yanında yabancı bir elçiyle geliyor.

– Başarabilecek miyiz?

 – Başarsak iyi olur, lanet olasıca. Bu çan, üzerine kutsal su serpilerek kutsanacak ve takdis edilecek. Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adına. Amin.

Bu çan, üzerine kutsal su serpilerek kutsanacak ve takdis edilecek. Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adına. Amin. Bu çan, üzerine kutsal su serpilerek kutsanacak ve takdis edilecek. Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adına. Amin.

Buranın başına kimi koydum, görüyor musun?

 Nereye gidiyorsun?

 Şuraya geç. Hadi, hadi, dangalak! Sana yardım edeyim mi?

 Yoksa kendin mi sallayacaksın?

 Yapma!

Babam, yaşlı yaratık, bana sırrı vermedi. Öldü ve bana asla sır vermedi. Mezara götürdü, yaşlı cimri.

 

Görüyorsun, her şey doğru işliyor. Harika! Üzme kendini. Beraber gideceğiz. Sen çanları dökeceksin, ben de ikonları çizeceğim. Trinity’ye gideceğiz, sen ve ben.

İnsanların neşelendiği bir bayram havası yarattın.

Neden ağlıyorsun?

 Yeter. Yeter. Ağlamayı kes. Yeter artık. Sakin ol.

Yeter, sus, sus 

********************

Her neyse. İlk sen olacaksın.

 ANDREİ RUBLEV (1966)

BAŞA DÖN