HERKESİN KONUŞTUĞU ZAMANDA SUSMAKTA OLMUYOR

Mülkün sahibi vardır deriz. Mülkü sahipleniriz.  Ölümü biliriz, ölümsüz gezeriz. Sonra bir şey olduğunda “neden oldu?” diye soruveririz. “Olmuş olan, olmuştur. Olacak olan da olmuştur”

Sorun nerede başlıyor ve bitiyor da kalamıyoruz.

Çaresizliğimizi öğrenmek için daha kaç kere deneme yapacağız ki?

Dersini almayan insanın dünyayı kaosa sürüklerken, şeytan denilene ihtiyaç kalmadığı zamanlarda yaşamak zor oluyor. Hırsların savaşı, harslara dönüştürülüşü, doğrular aracı kendilerine göre yolcu almaya başladığında, yol üstünde kalanlarda ezilenler olacaktır. Sonrada bu ezilenlere paye vererek onurlandırmak güzeldir. Ancak olmasaydı diyenin çıkmaması garip değil mi?

İnançların kendilerini sorguladığı zamanlar olur, birde savaştığı. Ancak Habil ve Kabil sünneti çıktığında Ebuzer’in çöldeki yalnızlığına acınacak mı, acınmayacak kadar değersiz mi kalacak? Evinin bir köşesinde gözleri kan çanağı olan Ali’nin dert ortağı toprak altında olunca teselli vereni de olmaz biliriz. Fitne kar be kar olarak yağarken beyazlığını göstermek, çözüm üretmek değildir. Fitne rahmet yağmuru yağdırmaz. Seller gönderir. Seller ise iyi kötü ayrımından uzaktır.

Sahip olduğumuz şeyler sahip olmadığımız gibiyse, emekler ve gayretlerin sevindiriciliği aldatıcı mıdır?

Akıl cümleyi mantıksızlık ile kurmayı adet ediniyorsa, silahını kendine çevirmiş intihar ediyor demektir. İnsanlar olaylarda güne bakmak yerine yıllar öncesine bakmak cesaretini göstermiyorsa çözümleri, ortaoyununda sadece pişekarda kalır.

Dünyanın suya ihtiyacı mı vardı, ağlayanların gözyaşına muhtaç olduk. İsa’yı Barabbas’a tercih etmek için dizilen halk neyin farkını tercih etti ki?

Halk bu su misali akarya, bir yanda ne öbür yanda angarya, der gibi akıp gidiyoruz. Sonuç ezilenler, ezenler ve geçinenler arasında bulunduğumuz yeri bulmak için karanlıkta biraz eğlenip, gözümüz alışıncada, az bir ışıkla işte kurtuluş burada diye mağaradan çıkmak mı gerekiyor.

Kader sonu, kıyamet senaryolarıyla sonlandırılır. Nostradamus kehanetleri gibi günü elimize alırız, öngörmez görüleri sayar dökeriz. Sonuç ölümler ve acılar ve geçmiş vakitleri payelerle onurlandırırız.

Hannah Arendt’in “Kötülüğün Sıradanlığı” ile gerçeğin acı yüzünü ifşa ederken Yahudiler tarafından itilmişlikle cezalandırılışında, ağlayanlar ve kahkaha atanlar,  suçlar/suçlular, tarihi geçmişi değiştirmedi, Sadece üzülmüşler ve düzülmüşler sayısında yapılmış ihanetlerin düşüncesizlik gölgesinde kullanıldık ve doğru olan biz değil miydik, haklı olan kazanır ninnisiyle dört duvara çevrilmiş, dünya hayatımız ve insanları yorulmuştur.

Allah Teâlâ doğruların yardımcısıdır. Ancak hangi doğruların?

Doğrunun çoğaldığı zamanda doğruluk aramayınız. Çünkü o kadar çok, yalan ve yanlış yok gibi. Şimdi unutulan ne var diye düne dönüp bakmamız gerekirken, ne olacağına bakıyoruz. Düşüncelerimizi zehirleyen olaylar selinde bindiğimiz gemi tufandan çıkamazsa, işte o kötü diyeceğimiz zamanlar.

Reçete nedir?

Yalan söylemeyi bırakma zamanıdır. Bizler başkalarına değil kendimize yalan söylüyoruz. İnsan kendine yalan söylemeyi bıraksın diye, günde beş vakitte takliden sözler söylettiriliyor. Taklid faydalıdır. Bir gün gerçek olur belki.

Biricik ömrümüzü sevdiklerimizin ağlayışlarını duymakla kederlendirmemek için duruşumuzu Hakk’ın yönüne çevirip huzurla durmayı adet edinmeliyiz. Katil ve maktül, ikiside huzuru ilahide suçlu olarak çıkar. Bunun hangisini tercih etmemek için “uzak dur” dan gayri ne vardır.

İhramcızâde İsmail Hakkı

 BAŞA DÖN

 

Reklamlar