MY WİNNİPEG /Benim Şehrim Winnipeg (2007)

“Ama özellikle Forks ve Forks’un altındaki Forks yüzünden.”

80 dk

Yönetmen: Guy Maddin

Senaryo: Guy Maddin, George Toles

Ülke: Kanada

Tür: Belgesel, Komedi, Dram

Vizyon Tarihi:07 Eylül 2007    (Kanada)

Dil: İngilizce

Oyuncular: Ann Savage, Louis Negin, Amy Stewart, Darcy Fehr, Brendan Cade

TV-Rip: Burak ŞAHİN

Özet

Guy Maddin bir anlamda, hiç kimsenin neden şehri terk edemediğinin sebeplerini araştırırken yıllar sonra şehrine geri dönüyor ve çocukluk anılarını yeniden yaşatmak için bir film ekibi kurarak ailesini ve yaşadıklarını yeniden canlandıran bir film çekiyor.

Kanada Pasifik Demiryolu’nun kurucusu William Cornelius Van Horne, 1888 yılında Winnipeg’de ilginç bir oyun başlattı. Kanada’nın zorlu doğa koşullarına bile başkaldıran bu demiryolu dehasının kışın ilk gününde “başla!” komutunu verdiği bu oyun şehrin tüm gençlerinin katılımına açıktı. Hepsinin eline birer harita veren Van Horne, onları bu haritanın gösterdiği hedefi bulmaya zorladı. Ödül, şehir dışına çıkan ilk trene “sadece gidiş” biletiydi. Buradan kurtulmak isteyen düzinelerce genç, şehrin altını üstüne getirip birinci olmaya çalışırken, büyük ödülün aslında şehirleri Winnipeg olduğu gerçeği ile yüzleştiler. Van Horne’un bu dahiyane numarası kesinlikle işe yaramıştı!

Hakkında

Guy Maddin’den doğup büyüdüğü ve hala yaşadığı şehre şiirsel bir haykırışı sıradan bir şehir belgeseli gibi başlayan, fakat derinlere indikçe şehir ve şehrin sakinleri ilişkisi üzerine evrensel değerleri işleyen mütevazı, sıcak bir filmde bir şehrin ruhu bu kadar mı iyi verilir?

Maddin, bildiklerini unutmanın bilgeliğe açılan kapı olduğunu biliyor. tüm hatıralarını, şehrin kendinde taşıdığı tüm anıları alayla, hüzünle, şaşkınlıkla, çağrıyla, sitemle şehrin atardamarları saydığı isimsiz ara sokaklarını, binalarını, nehrini, çöplükten bozma tek tepesini, donmuş atlarını kaçış yolculuğunda, trende uyuyakalarak unutuyor.

Maddin, ‘içinde olma’nın körleştirici etkisinden kurtulmuş, hapsine gönüllü razı olmuş: bir şehir, ev, iş, aile…

Yarı bilinç arasından fırlayıp gözünüzün baktığı yerde izi kalan tamlamalar, saçmasapan çıkarımlar gibi. yarı bilinç arasından fırlayan o ne idüğü belirsiz çıkarımın hayatınızı bir süre şeffaflaştırması gibi, öyle mahmur, öylesi bir ayıklık hali. o saçmasapan görünen şey, hayatının özüne dair yapabileceğin en iyi tespit. bazı hissiyatlara nokta atışı yapmakta öyle başarılı bu film,, winnipeg’in o kafkaesk atmosferine vaktinde vâkıf olmuş herkesin hayatına. winnipeg, my winnipeg.. shittypeg! bir şehirde yaşadım, bak işte bu da hayatım. hayat.

Kanada’nın ve dünyanın en soğuk şehirlerinden winnipeg’den kurtulmak, kaçmak, aidiyet hissedilen her yerden kurtulup kaçmakla aynı sihirli formülle mümkün: hatırlayıp unutmak.

münzevi > özgür

https://eksisozluk.com/my-winnipeg–1841425

Yorum

21 Eylül, 2015
Gökhan Gök / Keşfet

Batı Kanada’da Manitoba eyaletinin başkenti ve en büyük şehiri olan Winnipeg, Kuzey Amerika kıtasının coğrafi merkezine yakınlığı ve Kanada’nın doğu-batı doğrultusunun merkezinde bulunması sebebiyle stratejik avantajlara sahiptir. Verimli tarım arazilerinin ortasında olması sebebiyle tarım, ulaşım, sanayi merkezi haline gelmiştir. Oysaki Guy Maddin’in anlattığı Winnipeg, şehrin stratejik cazibe merkezi kısmından çok, insanların Winnipeg’i nasıl gördüğü, yaşanılan yerin boğucu rutini ve çıkışsızlık hissiyle ilgileniyor. Bu yüzden ismi My Winnipeg (Benim Şehrim Winnipeg).

Görünüşte bir belgesel olan My Winnipeg’te Guy Maddin, gerçek ile fanteziyi kendi belleğinden damıtarak, çoğu kez net olmayan anımsamalarıyla harmanlıyor. Elde edilen ve fantezi belgesel diye adlandırabileceğimiz bu yeni formu da bir kaçış öyküsü ile izleyiciye sunuyor.

Baştan söyleyelim; My Winnipeg izlemesi oldukça zahmetli bir film.

Daha çok bir masal, sözsel bir anlatı şeklinde ilerliyor. İzlediğimiz görüntülerin birbirleriyle bağları geniş bir düzlemde ele alındığı için oldukça zayıf, bir tür anımsama halinden öteye gidemiyor. Film boyunca anlatıcı olarak görev yapan dış ses de bu atmosferi güçlendiriyor. Çoğunlukla Guy Maddin’in düşlerine bir yolculuk şeklinde ilerliyoruz. Bunu rüya gören birinin sayıklamalarına ortak olmak gibi düşünebiliriz. Kentin boğucu çıkmazları kadar kaçış yollarını da anlatıyor Maddin. Diğer taraftan çıkış yolunu her fırsatta kendisi kapatıyor. Geçmişin izleri ise bazen bir halıyı düzeltmek gibi tekrarlanan rutinlerden bazen de donmuş atların ürkütücü görüntülerin oluşuyor.

Benim şehrim, benim hatıralarım…

Bir belgesel filmden sübjektif / öznel yargılardan uzak, tarafsız sadece gerçekleri ortaya koymasını bekleriz. Oysa tarafsızlık dediğimiz sınır da o kadar net değildir.

Guy Maddin memleketi Winnipeg’te bir belgesele imza atarken otobiyografik ve düşsel bir sorgulamaya giriyor.

Atmosferik, dışa vurumcu ögeler de içeren benzersiz sinemasının da etkisiyle gerçekler ile düşler birbirine karışıyor. Filmin belirli bir mantık gözetmeden art arda sıralanan görüntülerinin sanki yönetmenin kafasında seyahat ediyormuş hissi uyandırmasının sebebi de bu aslında. Diğer taraftan eski bir artist olan annesi ile olan ilişkileri ve çocukluğunun izlerini de belgesel içinde bir film olarak ayrıca anlatıyor. Maddin’in film içerisinde şehrin yakın tarihinden yaptığı alıntılar da bu tuhaf düşsel atmosfer içerisinde ya değişiyor ya da gerçekliği oldukça şüpheli hale geliyor. Örneğin anlatısının başlangıcı olan Kanada Pasifik Demiryolu’nun kurucusu Van Horne’nun “ödül oyunu” naif ama bir yandan da gerçeküstü görünüyor.

Yaşadığımız çevrede olan biten ne kadar kötü olsa da bir süre sonra tüm olaylara alışıyoruz.

 

Winnipeg de bunlardan muaf değil.

 Maddin düşsel anlatısını bunlar üzerine kurguluyor.

 Göl ortasında donan atlar, kesilen ağaç ya da grevler.

 Kolektif hafızayı oluşturan bu trajik olaylar bir süre sona sıradanlaşıyor.

 Nasıl ki suç oranının yüksek olduğu bir yerde suç önemini yitirirse, Winnipeg de sıradanlık rutinine dönüşerek trajediyi azaltıyor.

 İnsanlar bir süre üzülüp hayatlarına devam ediyorlar.

 Yaşananların gerçekliği muğlâk olsa da şehirlerin tarihsel geçmişlerinde trajedi yattığı gerçeğini de değiştirmiyor.

Guy Maddin, My Winnipeg ile bir anlamda kendi geçmişini de ortalığa döküyor. Kafasından geçenlere, çocukluğundan beri büyük aşkla bağlı olduğu kent hakkındaki düşlerine izleyiciyi ortak ediyor. Son tahlilde hayal ve hatıraları kusursuz bir biçimde iç içe geçirerek, öznel bir anlatıya dönüştürmeyi başarıyor.

Sahi “insan kendi şehrinden nasıl kaçar?

http://www.cinerituel.com/2015/09/my-winnipeg-2007-guy-maddin.html

Film Metni

 

Tamam. “Ben daha dün doğmadım canım.

” Ben daha dün doğmadım canım. “Kürkü de, kanı da biliyorum. ” Kürkü de, kanı da biliyorum.

– “Nerede oldu bu?

” – Nerede oldu bu?

 Arka koltukta mı?

 – Ne nerede oldu?

 – AsıI parti. Baştan alalım. “AsıI parti. Seni zorladı mı?

” – AsıI parti. Seni zorladı mı 

– “Yoksa geriye uzanıp  ” Yoksa geriye uzanıp işi oluruna mı bıraktın?

 “Yoksa geriye uzanıp işi oluruna mı bıraktın?

” Yoksa geriye uzanıp işi oluruna mı bıraktın?

 “Koşu takımındaki çocuk muydu, yoksa levyeli adam mı?

” Koşu takımındaki çocuk muydu, yoksa levyeli adam mı?

 Biraz daha öfkeli. “Koşu takımındaki çocuk muydu?

” Koşu takımındaki çocuk muydu, yoksa levyeli adam mı?

 – Mükemmel. Kes.

– Kesin. 

**

Winnipeg, Winnipeg 

Harika Winnipeg 

Güzel şehrim Güzel yuvam

Dönüp duran dünya 

Winnipeg, Winnipeg 

Harika Winnipeg 

Sana aidim ben 

Uzun, mutlu bir şarkı

Neşelendirir bizi 

İşte dostlarım

Ve güler yüzler 

Tanıdığıma memnun olduğum İnsanlar 

Anılar, tanıdık yüzler 

Sevgiyle bağrına basacağın 

Winnipeg, Winnipeg 

Harika Winnipeg 

Pek cennet sayıImasa da 

Evim benim, güzel evim

**

Herkes binsin!

Winnipeg. Winnipeg. Winnipeg. Karlı, uyurgezer Winnipeg. Hayatımı geçirdiğim yer. Bütün hayatımı. Buradan gitmeliyim. Gitmeliyim. Hemen gitmeliyim.

Ama insan kendi şehrinden nasıI kaçar? İnsan nasıI uyanır da kendi yolunu bulmak gibi korkutucu bir işe kalkışır?

 Dünyanın en büyük banliyö treni.

 Şahdamarları.

 Demirden damarlar.

 Dışarı uzanan yollar.

 Hayallerimin treni.

 Çuf çuf ediyor, hayaller kuruyor.

 Uykusunda çuf çuf ederek şehrin hattından çıkıyor.

 Forks, Red ve Assiniboine’in belirlediği hat.

 Forks Assiniboine ve Red.

 Hayvanları ve avcıları aynı kıyılara iten nehirler.

 Forks, çevre.

 Forks, hat.

 Forks, çevre.

 Forks, çevre.

 Burada, tam burada olmamızın kıtanın merkezinde kıtanın en merkezinde olmamızın nedeni.

 Av bölgesi.

 Yün bölgesi.

 Annemin kucağı.

 Şahdamarları.

 Forks’un altındaki Forks.

 

Eski halklardan kalma bir hikâyeye göre, yer altında çatallar varmış.

 İki gizli nehir kesişiyormuş.

 Assiniboine ve Red’in tam altında.

 İki nehir birleşince doğaüstü bir güç ortaya çıkıyormuş.

 Hayvanlar, avcılar, tekne yolları, su ve demiryolları.

 Bunlar için buradayız.

 İstasyondan ayrıIıyor.

 İstasyondan ayrıIıyor.

 Ya onlarca yıI önce gitseydim?

 Ya öyle yapsaydım?

 Winnipeg  daima kış.

 Daima kış.

 Daima uykulu.

 Winnipeg  Winnipeg  Winnipeg.

 Demiryolu rayları tramvay raylarıyla kesişir ve caddelerden, ara sokaklardan geçer her şey zaman, asfalt ve kardan ince tabakalarla kaplanır.

 Şahdamarları hâlâ burada mı?

 Onları her gece kazıp çıkarıyor, her şafakta yeniden gömüyorlar mı?

 

**

 Biz Winnipeg’liler nostaljiye öyle kaptırmışız ki bundan emin olamıyoruz.

 Kesin olarak bildiğim hiçbir şey yok tek bildiğim, ömür boyu deneyip çuvalladıktan sonra bu defa temelli gideceğim.

 Yine! Winnipeg’in ilk yıllarında Kanada Pasifik Demiryolları geleneksel bir hazine arayışı düzenlerdi.

 Bu yarışmaya göre halk bütün gün şehirde dolaşıp sokakları ve mahalleleri gezecekti.

 Birincilik ödülü, şehirden ayrıIan ilk trende bir biletti.

 Ana fikir, memleketinde bütün bir gün geçirip buraya yakından bakan kimsenin gitmek istemeyeceğiydi.

 Gerçek hazinenin burası olduğuydu.

 Biliyor musunuz, kazananların hiçbiri o trene binip gitmedi.

 Yüz yıIdır tek kişi bile.

 Hazine avına ihtiyacım yok.

 Benim biletim hazır.

 Yalnızca şehrin öbür ucuna gitmem gerek.

 Gördüğüm ve yaşadığım sevdiğim ve unuttuğum her şeyin içinden geçerek.

 Yoğun donun içinden geçip şehrin sınırına gideceğim.

 Sonra buradan gideceğim kıtanın yüreğinden uzaklara  Yünlü, tüylü, don kaplı çevreden uzaklara.

 Forks, hayvanlar, avcılar, tekne yolları, trenler ve annem.

 Bunlar yüzünden buradayız.

 Bunlar yüzünden kaldık.

 Bunlar yüzünden gidiyorum.

 Buradan gitmeme yardım edecek olan şeyler bunlar.

 Forks, hat, tüyler.

 Forks, hat, tüyler.

 

Annem bazen trene gelip yolculara bakar.

 Annem Manitoba’daki bütün trenler kadar güçIüdür.

 Kış kadar sürekli, bizon kadar kadim Forks kadar doğaüstü.

 Kucağı mıknatıs gibidir,  uzun süre ayrı kalamam.

 Winnipeg’lileri burada tutan uyku olsa gerek.

 Uyanık kalıp kafamı gittiğim yere verebilsem ve buradan gidebilsem.

 Uyanık kal.

 Uyanık kal.

 Yürürken uyuyoruz rüya görürken yürüyoruz.

 Winnipeg’in uyurgezer oranı, tüm şehirlerin 10 katıdır.

 Yürüdüğümüz yeri hayal ettiğimiz, hayal ettiğimiz yere yürüdüğümüz için her zaman yolunu yitirmiş ve şaşkınızdır.

 Ayakta uyuyan Winnipeg’li gece insanıdır.

 Winnipeg gecesi. Neden böyle?

 Neden bu kadar uykuluyuz?

 Neden bir türlü açamıyoruz gözlerimizi?

 Forks Nehri’nin mistik bir şekilde birleşmesi yüzünden mi?

 Bizonumuzun biyomanyetik etkisi yüzünden mi?

 GüçIü Kuzey ışıkları yüzünden mi?

 Bilmiyoruz. Uyuyoruz. Uykumuzda yürüyoruz. Uykumuzda yürüyoruz.

Eski evlerin merdivenlerine geliyoruz.

 Eski evlerin.

 Eski evlerimizin, sevdiklerimizin evlerinin.

 Yasalara göre bu eski, huzur dolu mekan ve adreslerin anahtarlarını taşımaya hakkımız var.

 Eski evlerde yaşayanlar da yolunu kaybetmiş bir uyurgezeri içeri alıp o şaşkın uyanana kadar kalmasına izin vermelidirler.

 Winnipeg’de yasa böyle.

 O eski, huzurlu adresler.

 Anahtarlar  anahtarlar.

 Winnipeg.

 Yuvam.

 Yanlarında koca anahtar takımlarıyla bütün eski adreslerinin anahtarlarını taşıyan diğer uyurgezerlerin aksine ben yanımda yalnızca bir tane taşıyorum.

 800 Ellice’in anahtarı. Evimin.

Hayallerim 

Hayal görüyorum 

Hayal görüyorum 

Her gece aynı mutlu rüyayı görüyorum.

**

Çocukluğumdaki evime dönmüşüm.

 Mahalledeki en büyük evdi, ayrıca en tuhaf olanıydı.

 Bu tuhaflıkla gurur duyuyordum ama utanıyordum da.

 Kapıdan kimin girdiğine bağIıydı bu.

 Çünkü evde üç yapı iç içeydi.

 Çok utanç vericiydi.

 Annemle Lil teyzemin işlettikleri güzellik salonu arkada teyzemle büyük annem için yedi odalı bir süit ve yukarıda bir sürü yatak odası.

 Annem, babam, üç kardeşim Ross, Cam, Janet için.

 Ayrıca Chihuahua köpeğimiz Toby.

 Çok uzun zaman önce ölen Chihuahua’mız.

 Küp gibi, koca bir ev.

 Koca, mutlu bir ev.

 Bir kuaför salonunda büyümenin beni nasıI etkilediğini hep düşünmüşümdür.

 Orayı annem 1940’ta tasarladı.

 Gürültüleri severdim.

 Dükkânda hep bir dedikodu uğultusu olurdu.

 Kahkahalar, vızıItı, makas sesleri.

 Yere düşen tepsilerin, kapı zillerinin, durmadan çalan telefonun sesi.

 Bağrışmalar.

 Kurutucuların kükremesine rağmen duyulan bağrışmalar.

 Havada hep keskin bir losyon kokusu olurdu.

 Ya da spreyler yüzünden göz gözü görmezdi.

 Sprey bulutlarıyla kaplı.

 Kurutucu başIıklar.

 Saç kesilmesi.

 Saç işkencesi.

 Kurutucu başIıklar.

 Saçın kuruması.

 Kurutucu başIıklar.

 Saçın süpürülmesi.

 Süpürülen saçlar için bodruma inen yol.

 Yukarı, yatak odama çıkan ve o kadınlar diyarında konuşulan her şeyi duymamı sağlayan havalandırma.

 Okulda saç malzemesi kokardım.

 İhtiyar pomadı, ihtiyar losyonu.

 Ayak kremi ve dezenfektan korse ve pudra, kürk manto ve el çantası gibi kokardım.

 El çantalarının içi gibi.

 Kadın kibri ve umutsuzluğunun kokusu.

 Onların etkisiyle büyüyerek böyle biri oldum.

 Bu dükkânı daima seveceğim.

 Beyaz  blok  ev.

 Beyaz  blok  ev.

 Bu evi hayal etmeden duramıyorum.

 Biz sattıktan sonra değişti.

 Hayallerimde de hep değişiyor.

 Yeni şekiller alıyor.

 Benzer ama karmaşık.

 800 Ellice’in olması gereken yerde çıkan bütün adresler daha küçük, daha uzun, daha karanlık daha basık, daha eski, daha büyük ama asla evim değil.

 Evim.

 Evim.

 Eve dönme hayalleri ne güzel.

 Ama uyanmak acı  acı.

 bitter  bitter.

 AcıIık.

 Kışlarımızın soğuğu kadar tatlı olan acı.

 Dünyanın en soğuk şehriyiz biz.

 Bu soğuk, doğru şekilde yaklaşana çok şey katar.

 Şehir, ciğerler dolusu bol temiz hava sunar ağızlarını doldurmak isteyenlere.

 Mutluluk.

 Doğadaki baş döndürücü mutluluk.

 Yün eldiven giyip onu kucaklamak isteyenler,..

  her kar tanesinden zevk almak isteyenler için.

 1906’da Winnipeg’liler olarak kendi Mutluluklar Diyarı’mızı yaptık.

 Kendi Ay Parkı’mız, kendi Mutluluklar Diyarı’mız.

 Belli olmuyor ama Aubrey ve Dominion’ın batı caddeleri arasında Portage Caddesi’yle Assiniboine arasında tuhaflıklarla dolu, muazzam bir oyun bahçesi vardı.

 Rüzgârı yiyen lunapark trenleri ve dönme dolaplar yıIın çoğunu buz tutmuş olarak geçirirlerdi.

 Kışsever Winnipeg’liler için bir Mutluluklar Diyarı’ydı.

 Mutluluklar Diyarı.

 Bizi mutlu ediyordu.

 Hepsi bir rüya.

 Uyanmalı ve ne yapıp edip gözümü açık tutmalıyım.

 Buradan gitmeliyim.

 Buradan gitmeliyim.

 Ya olursa?

 Ya buradan gidişimi filme alırsam?

 Ciddi tedbirlere başvurmanın zamanı geldi. Kendi Mutluluklar Diyarı’mı yapmalıyım, 800 Ellice’de. Annemle babamın 65. evlilik yıIdönümü anısına. Büyüdüğüm evi kiracıdan bir aylığına devraldım. Annem her şeye vardı, her zamanki gibi. Evinin geçmişini araştırmaya pek hevesli. Taşımacılar tuttum. Vergiden düştüm. Filmciyim ben. Aile tarihimden örnek sayfaları ancak burada canlandırabilirim. Bu dinamikte beni Winnipeg’de tutan şeyin ne olduğunu ancak burada saptayabilirim. Filme alınmış bu saptama tamamlanınca,..  ailemin ve şehrin bu iğrenç gücünden kurtulup temelli kaçabilirim belki. Her şeyi filme almamın yanında, geçmişe yapıIan bu tuhaf yolculuğun kaydını da tutuyorum titizlikle. 1963 civarı, beni bugün güçsüz düşüren anı ve duyguların anahtarının bulunması en olası yıI. Annem eski odama her şeyi eskisi gibi yerleştirdi. Bir köşede eski siyah beyaz televizyon saksılar, döküntü kanepe, rahat koltuk. Bir ay boyunca eski yatak odamda kalacağım. Kapıya beceriksizce kazınmış Y- U-G harfleri hâlâ duruyor,..  Noel Baba burada olduğumu bilsin diye. Her şey tıpkı çocukluğumdaki gibi. Babam bu deneye dahil değil. Onu formüle katmamaya karar verdim. 30 yıI önce öldüğünden beri onu fena hâIde özleyen annem onu da katmam için bastırıyor. Orta yolu bulduk ve babamı oturma odası halısının altına gömdüğümüzü farz etmeye karar verdik. Annem buna kandı gibi. En azından şimdilik. Beni düşündüren canlandırmalarda ağabeylerimle ablamı oynayacak aktörler tuttum. Aktör bulmak zor değil. Hatta klasik orijinallere ürkütücü bir benzerliği olan birilerini bile bulabildim. 1967’de Pan Am Oyunları’nda altın madalya alan, şimdi de Manitoba Spor Şöhretler Müzesi üyesi olan ablam Janet. 1963’te 16 yaşında ölen ağabeyim Cameron. Üniversitede çok başarıIı olan ağabeyim Ross. Köpeğim Toby. 11 yaşına kadar yaşadı, bir türlü eve alışamadı. Onu kız arkadaşımın köpeği Spanky canlandırıyor. Annem hariç hepsi için aktör tuttum. Evi bize kiralayan kadın son anda gitmekten vazgeçti. Çok canımızı sıktı. İşte eski eşyalarımız. Deney iyi gidiyor. İIk birkaç saat kolay bir şeyle başIıyoruz. Aktörler, annem, evinden gitmeyen kadın, hep birlikte televizyonun karşısında toplanıyoruz ve Winnipeg’de çekilmiş tek televizyon yapımını izliyoruz.  Beni tatlı dille kandırmaya çalışma.  Hep laf, laf. Tek yaptığın konuşmak.  Bu defa gerçekten yapacağım! “LedgeMan” adlı günlük bir diziydi ve annem 1956’dan beri dizinin baş kadın oyuncusu.  Ödlek olduğunu, istediğin olsun diye hep tutturan    bir mızmız olduğunu bilmediklerini sanma.  Bu dik başIıIığınla ödümü koparıyorsun    bir de aşağıdaki muhabirlere malzeme ediyorsun beni. Dizi her gün öğlen yayınlanıyor. Aynı alıngan adam bir lafı yanlış anlıyor ve pencereye çıkıp atlamakla tehdit ediyor. 

– Atlayacağım.

– Ve her bölümde annesi en yakın pencereye geliyor ve ona yaşaması için nedenler sıralıyor.  Sandığının aksine, beni asla hayal kırıklığına uğratmadın.  Buna zorlama beni.  Hudson Bay’de modeldin sen.  Öyle gurur duyuyordum ki nefes bile alamıyordum.  O küçük ekose takım elbisen. Her şeyin dört dörtlüktü. Beni tatlı dille kandırmaya çalışma!  – Her bölümün sonunda  – Seni seviyorum anne.  oğul ikna ediliyor ve kurtuluyordu. Ama ertesi gün yine pencereye çıkıyordu.  “LedgeMan”de gelecek bölümde   Portage ve Main’de intihar! Dizi 50 yıI oynarken annem tek bölümü kaçırmadı. İIginçtir, televizyonda yarım asır rol yaptıktan sonra bu heyecanlı deneyde kendisini oynamaya pek yanaşmıyordu. Oysa bir ailenin sırlarını ortaya çıkarmanın yanı sıra yeni bir film türü olabilir bu. -6A, birinci çekim. Replikleri alamaz mıyım?

 Onun için çok daha iyi olur. En önemli fikirlerime daima inatla karşı koydu. Patronluk taslamak için repliğini unutuyor veya yanlış söylüyor çekimi bozmak için ne gerekiyorsa yapıyor. Arabayla- pardon. Kaza diye bir şey yoktur! – Baştan alalım.

– Evet, biraz şaşırdım. Sırf zorluk çıkarmak için yapıyor, biliyorum. Kusura bakma, repliklerden giderek uzaklaşıyorum. Sette kavga ediyoruz ama gerçek geçmişi kabullenmeyi reddetmesinin bilimsel bir anlamı var bence. Çok anlamlı.

– Bir daha alabilir miyim?

 – Tabii. “Hiçbir masum  ” Güzel bir ay olacak. Kaçış ayım. Güzel, kes! Bu ay benzersiz bir fırsat. Kim kendi çocukluğunun kesitini görme fırsatı bulur ki?

 İIk uzun sahne, çocukluğumda her gün usanmadan tekrarlanan koridor halısının düzeltilmesi. Herkesin inanıImaz derecede canını sıkan bir şeydi çünkü halıyı düzeltmek mümkün değildi kim hangi uçtan ne kadar çekerse çeksin. Annem de kenardan hep kafa ütülerdi. Aktörlerin performansı donuktu, etkiyi iyi yansıtamadılar ve canı sıkıIan onlar değil, kamera arkasındaki ben oldum. Spanky’yle ilham geldi ve uzun zaman önce ölen Toby’nin her zaman yaptığı gibi ayak altında dolanıp durdu. Ama bu canlandırmadaki veriler neredeyse hiçbir işe yaramaz. Yine de yürüyor. Annem havaya girdi. Bir Winnipeg annesinin azmini asla küçümsememeli.

**

1957’de Winnipeg, Wolseley karaağacı skandalıyla çalkalandı.

 Wolseley Caddesi’nin ortasında, kaldırım ve otların arasında çıkan bu karaağacı İster İnan İster İnanma yapımı dünyanın en küçük parkı ilan etmişti.

 1957’de şehir, bir ekibi ağacı kesmekle görevlendirdi.

 Çıkan tartışma sonrası, civardan bir düzine yaşIıca kadın kol kola verip ağacı sararak belediyenin testerelerinden korudular.

 Birkaç dakika sonra polis geldi,..

  panzerlerle falan.

 Polis arabası yani.

 Millet toplandı.

 Bir kadın “Ağacı keseceklerse,” dedi,..

  önce bizi kesmeleri gerek.

 ” Sonunda, yeni göreve gelen Belediye Başkanı Stephen Juba olayı sükunetle çözdü.

 Cadillac’ıyla gelip işçileri gönderdi.

 O hafta, kuşkusuz belediye için çalışan vandallar ağacı dinamitle havaya uçurdular.

 Ya olsaydı?

 Ya belediye halkın sesini dinleseydi?

**

 1919. Dönen askerlerle polis sağda. İşçilerimiz solda. Şehrimizin en parlak anının draması 1919 genel grevi.

Yürüyüşçülerin çarpışması,..  dört bir yandan gelen yürüyüşçülerin ortada buluşması.

Nerede buluştular?

 Bugün,.

.

  St.

 Mary Kız Akademisi’nin önünde.

 St.

 Mary Kız Akademisi orta sınıfın dini bütün küçük prenseslerinin babalarının işçi korkusuyla titredikleri yer.

 İşçiler bir gün adil ücret alabilirler diye.

 Ama işçiler inkar edilemez.

 Ne polis copu ne de burjuvazinin serveti onların azmini sarsamaz.

 Gazeteler işçileri tecavüzcü Bolşevikler olarak resmettiler bu da kızların endişeli babalarında paranoyaya neden oldu ve sürekli afyon çeken, yetiştirdikleri hindiler kadar budala olan rahibeler panikten hindiler gibi koşuşturdular.

Kıtadaki işçi hareketi Winnipeg’de böyle vuku buldu işte.

 Cesur adamlar, yapıIması gerekeni yapıyorlar.

 Yeni nesle kaçınıImaz olandan kız gibi korkmamayı öğretiyorlar.

 İşçiler.

 İşçilerin gece okulu ve en hevesli öğrencilerinden bazıları uykusunda dolaşıyor barikatları aşıp yeni öğretmenleriyle tanışıyorlar.

 Ne istediklerini bilmiyorlar ama elde edecekler ve şehrimiz bundan böyle işçi hakları hareketinin daima başını çekecek.

 

Gece vakti St. Mary Akademisi’nin yakınından geçerken işçilerin ruhunu hâlâ hissedebilirsiniz. Artık karların altında kalan faydasız çiti görebilirsiniz bir zamanlar kahraman Bolşevikleri durdurmaya çalışmıştı. Şimdi bir tek uyurgezer, grevcilerin okulun önünde yürüdükleri tarihi yolda yürüyor tek başına. Günler öncesinin o heyecanını damarlarında mı hissediyor?

 Yoksa cebindeki anahtarları çalkalayan sıradan bir uyurgezer mi?

 St. Mary’de fark edilmiyor bile. Benim başka zamanlarda olduğum kadar görünmez biri. Belki de benimdir. St. Mary Kız Akademisi’ne en çok yaklaştığım gün üç yaşımdayken yeşil kamyonuma binip evden uzaklaşarak kaybolduğum ve kendimi St. Mary’de bulduğum gündü. Erkeklere yasak bir bölgeydi. Meraklı kızlar kısa sürede etrafımı sarmış, beni kucaklayıp alay etmeye, göğüslerine bastırıp öpmeye başlamışlardı. Benim için yarışıyor gibiydiler büyük bir rahibenin gelmesiyle sona erdi bu. Bu kapalı okulun öğrencileriyle ilişkim öğle yemeği vakti kısıtlı bakışmalarla sınırlı. Kızlar sokağın karşısındaki Munson Park’ta sigara içiyorlar.

Yaramaz kızlar. Annemi bu kadar kızdıran başka bir şey yoktur. Yaramaz kızlar artık geçmişte kaldı anne. Şimdi işe koyulma zamanı,..  bu kasabadan kopma işimin başına dönmeliyim.

Çekmeyi dört gözle beklediğim sahnelerden biri, ablamın Kenora’dan dönerken yolda bir geyiğe çarpmasının canlandırması. O gün annemin aşırı tepki verdiğini düşünmüştüm. Bu bölümü bir daha izlemeliyim.

Ablamın hatası mıydı?

 Yoksa annemin mi?

 Motor! Anne! Bir kaza yaptım! Kaza mı?

 Arabayla mı?

 – Bir geyiğe çarptım.

– Otobanda mı?

 Kaza diye bir şey yoktur! – Orada ne işin vardı?

 – Dedim ya, koşu takımıyla partideydik. Oğlanların senden hızlı koşabildiği ormanda mı?

 – Hadi ama.

– Geyik ölmemişti. Orada durup ağladım, sonra bir sürücü durdu.

– Ne istiyormuş?

 – Yardım etti anne. Bir levye çıkardı ve geyiğin acısına son verdi. Eminim öyledir. Hasarı bir görelim. Kendini nasıI savunacaksın bakalım?

 Geyiğin tüyleri, kan ve göçük. Dediğim gibi oldu. Ben daha dün doğmadım canım. Nerede oldu?

 Arka koltukta mı?

 – Ne nerede oldu?

 – AsıI parti. Seni zorladı mı, yoksa geriye uzanıp işi oluruna mı bıraktın?

 Annem. Bütün ipuçlarını okur. Kötü niyeti maskeleyen nazik davranışları da. Kim yaptı?

 Koşu takımındaki çocuk muydu, levyeli adam mı?

 Anne, anlamıyorum seni.

 Deli gibi konuşuyorsun.

 Ne kadar deliymişim, göreceğiz.

 Dışarısı nasıI bir yer, bilirim.

 Her gece aynı hikâye.

 Soyun, sok, çıkar, şunu yap, bunu yap.

 Sabrımı sınama.

 Bütün belirtiler ortada.

 Masum kızlar saat 10’u geçirip eve çamurlukta kanla gelmezler.

– Benim hayatım bu, senin değil.

 – O hayatı sana kim verdi?

 – Ben istemedim ki!

– Ben de! Senin kendini idare edebilecek bir çocukla değiştirebilsem, , yapardım bunu.

 Yapsaydın keşke.

 Yetim olsam daha iyiydi! Beni zorlama! Her gece gözüm haplarımda.

 Tek gereken küçük bir kıvıIcım.

 Levyeli adamdı.

 Kanla tüyleri gördü, o kadar.

 Öyle olmadı.

 Sen orada değildin.

 Sana para verdi mi?

 Hayır.

 Ne sandın beni?

 Geyik için döktüğün gözyaşları neye yaradı?

 Yalnızca seni diğeri için havaya soktu.

 Onu bir daha görmeyeceğim! Tabii ki.

 NasıI biri olduğunu beş dakikada anlamıştır.

 Ablam bir geyiğe çarpıp öldürmüş.

 Annem bu imayı yutmadı.

 Bir ima bu.

 Bu şehirdeki her şey ima.

 Annem geyik kanıyla tüyün anlamını bir saniyede çözmüştü ve her nasıIsa haklıydı.

 Ailemizi, sırlarımızı arzularımızı ve utançlarımızı gazete okur gibi okuyabilir.

 Annem Winnipeg’liler içinde belki de en medyum olan.

 Nerede olursam olayım beni izlediğini hissediyorum.

 Uykumda yürürken elini omzumda hissediyorum beni yatağıma yönlendiriyor.

 Uyuyor ya da uyanık olması, hayatta ya da ölü olması fark etmez.

 Nerede olduğumu her zaman bilir.

 Winnipeg’liler yüzeysel olanın ötesini görüp şehrin gizli derinliklerine inmekte usta olmuşlardır her zaman.

**

 Küçük çaplı düşünürsek, 1930’larda Acayip Lou Profeta vardı. Winnipeg’lilerin lanetli dediği eşyaları hortlaktan temizlerdi. Hatta bir defasında belediye yolcuları ürküten bir tramvayı temizlemesi için tutmuştu onu.

 

Sör Arthur Conan Doyle, gördüğü şehirler arasında en yüksek psişik potansiyel olan yerin Winnipeg olduğunu yazmış.

 herhâIde hat, tüyler don falan yüzündendir.

 Ama özellikle Forks ve Forks’un altındaki Forks yüzünden.

 Buranın eskileri, Conan Doyle’un sezdiği şeyi zaten biliyorlardı ve yüzyıllar boyunca ölülerini dört nehrin belki de en güçIü kesiştiği yerin olabildiğince yakınına gömmüşlerdi.

 Red ve Assiniboine.

 Red ve Assiniboine.

 1920’lerde Winnipeg’li seçkin doktor ve politikacı Thomas Glendenning Hamilton ölü oğluyla bağlantı kurmak için evinde seanslar düzenledi ve bunlar ayrıntısıyla belgelendi.

 Bu gece toplantıları kısa sürede Burada gördüğünüz yapışkan ve pamuksu sanrıları doğurdu.

 Winnipeg’lilerin içinde yaşadıkları iki dünya arasındaki sürekli devam eden, gelecekte de etmesini bekledikleri savaşı resmediyorlardı.

 Winnipeg’de gerçeküstü alandaki en ilginç çalışma medyum Gweneth Lloyd’un 1939’da yürüttüğü çalışmaydı.

 Kendisinin aynı yıI kurduğu yer,  sonunda Winnipeg Kraliyet Balesi oldu.

 Düzenlediği bir dizi meşhur seans boyunca öbür dünyanın huzursuz sakinlerinden gelen mesajları konuşmaktan ziyade dansla ifade etti.

 Bu toplantıların en meşhur olanını Vilayet Adliye Binası’nda yapmıştı orası aynı zamanda dünyanın en büyük Mason locasıdır.

 Bütün kabinesi gibi kendisi de üçüncü derecede Mason olan Eyalet Başkanımız Rodmond P. Roblin tarafından 1922 yıIında, kadim talimatlar doğrultusunda inşa edilmiştir.

 Kubbenin üstündeki Yunan Tanrısı Hermes’tir.

 Başakların arkasına saklanıp Altın Çocuk kıIığına girmiş,  uykulu gözlerimiz onun korkunç pagan gücünden ve çağdaş Kuzey Amerika’da bulunmasından hiç kuşkulanmıyor.

 O gece medyumun masasında şehrimizin en saygın babaları vardı.

 Asla usulsüzlük yapmayan Belediye Başkanı Cornish meşhur genelevlerimizden madamlar, satıcılar siyasi zekâları ve giyimleriyle toplumda saygı gören kadınlar.

 Merkezimizde sayısız sokağa o kadınların adları verildi.

 ** 

Hüzünlü bir Manitoba sabahı  Hiçbir şey gerçekte olmuyor Asla da olmaz

Ocak ayında son kez.

 En soğuk, en karanlık ay.

 Kışın en derin yeri, sonu görünmüyor.

 Prezervatifler çıkıyor.

 Winnipeg’in prezervatifsiz ayları bunlar.

 Nefesiniz yüzünüzün önünde donar ve tıkırdayarak ayağınızın dibine düşer.

 İnsan ve köpek, beraber yürürüz sokaklarda.

 Zamanda rehberim olan köpek.

 Hayatında kar görmemiş insanlar bile karla boğuşmak nasıIdır, tahmin edebilirler.

 Ayak izleri, oyuklar bırakırsın.

 Taze kara basınca ayağına yapışır.

 Kaldırımda ayağından çıkar.

 Sonra kar taneleri uçuşunca o negatif yerde pozitif bir iz oluşur.

 Ayak izinizi bırakır, bir tür rölyef gibi.

 Bunları kar fosili gibi görüyorum.

 600 milyon yıI durmuyorlar.

 Yalnızca birkaç ay.

 Ama bu kar fosillerini geriye doğru takip ederek kış boyunca kaldırımda izlediğin yolu görebilirsin.

 Kış süresince zamanda ileri ve geri gitmek gibi.

 Winnipeg.

 Büyük beyaz yolların, kar labirentlerinin, buradaki hayatımızın yollarını belirleyen ektoplazma labirentlerinin pazarlığını yaparız.

 Gideceğimiz yerler, uyuyacağımız yerler,..

  hissedeceğimiz duygular kısıtlıdır.

 Silinip yazıImış parşömenlerle, derilerle,..

  deri üstünde derilerle dolu bir şehir.

 Şehrin levhalarını nasıI çözmeli?

 Bir yasa daha var.

 Eski levhaları yok etmemiz yasak.

 Eski levha mezarlığında sonsuza dek saklanırlar.

 Winnipeg’in derinlerine inin büyük annemden yalnızca dört yaş büyük bir şehir.

 Bazen çok genç görünür, bazense çok yaşIı.

 Ürkütücü.

 İnsanın zamandaki yeri ürkütücü.

 Kar düşmeye başlayınca kanunsuzluk hissi gelir şehre.

 Kanunsuz ama güvenli.

 Kar sokaktaki çizgileri siler, her şey serbesttir artık.

 Muazzam bir çarpışan araba oyununa döner.

 Işıklar çok güzeldir.

 Çoğu zaman silecekten ötesini göremezsiniz.

 Patinaj yapıp kırmızıda geçebilirsiniz polisler bir şey demez.

 Winnipeg’de şehri yalnızca arka sokaklardan dolaşmak çok daha eğlencelidir.

 Şehirde bu isimsiz sokaklardan bol bol var.

 Adı geçmeyen, dar yollardan bir ağ.

 Apayrı bir cazibeleri var.

 Şehir haritasına bile alınmıyorlar ama onları herkes biliyor ve resmî sokaklardan daha sık kullanıyor.

 Şehrin iki taksi şirketi arasındaki anlaşmazlık bir şirkete normal sokakları, diğerine de arka sokakları kullanma hakkı vererek çözüldü.

 Hatıraların en doğru şekilde canlandığı Gerçek Winnipeg bu kara şahdamarlarındadır.

 Bu sokakların oluşturduğu ağ, bilinen şehrin üstünde gizli bir şehir kurulmuş olduğunu düşündürür.

 Adını politikacı ve müteahhitlerden alan sokakların üstünde adları ancak kulaktan kulağa söylenerek hatırlanan sokaklar vardır.

 Bu sokaklar gayrı meşru şeylerdir, bahsetmemek gerekir.

 Ayıptır.

 Evlerin ters tarafı bakar bu sokaklara,  nazik insanlara gösterilmeyecek olan yerler.

 Utanç dolu bir terk edilmişliğin ot bürümüş görüntüsüdür onlar çöp toplama yerleri.

 Artık görmek istemediğimiz şeyleri buraya atarız.

 Ve her şeyi, özellikle Winnipeg spesiyali. ÖIümcül lekeler taşıyan, katlanmış bir yatağı karlarımızın unutkanlığı kaplıyor hemen.

 İnsanın en yakın dostuyum ben, aynı zamanda  Sokaklara tuhaf dalga boyları hakim. Santral doğrudan sizinle konuşuyor sanki. 

Evet, bu sabah aldım.

 Yollar daha rahat, minder gibi yumuşacıktır.

 KabartıImış beyaz bir yastık gibi.

 Bir de Lorette denen tuhaf şey var.

 Hermafrodit bir sokak.

 Yarısı ana yol, yarısı arka sokak.

 Lorette’ten kimse bahsetmez.

 Winnipeg’de mimari bile hüzünlü.

 Kendine özgü, karmaşık bir tarzı var.

 Arlington Caddesi Köprüsü bunun simgesidir.

 Pürüzsüz, çelik kirişler muazzam şekilde yayılarak şehri kaplayan tren depolarının üstüne uzanır.

 Trenler siste eşleşir, bir süre homurdanır ve gürültüyle boşanırlar.

 Yüz küsur yıI önce Londra’dan Vulcan Iron Works şirketinin yaptığı bu köprü aslen Mısır için tasarlanmış.

 Nil’in üstünden geçecekmiş.

 Ama bir hesap hatası yüzünden o nehre uymayınca ucuzluk meraklısı Winnipeg’e kelepir fiyatına satıImış köprü.

 Köprü, sürekli sabit olan yeni evine alışamadı.

 Sık sık uykusunda dönüp duruyor.

 herhâIde rüyasında zengin ve coşkulu asıI evini düşünüyor ki bir kirişini koparıyor.

 Geceleri depodan yükselen homurtu sesleri muazzam ölçüde bir romatizma ağrısını andırıyor.

 NasıI ki Arlington Caddesi Köprüsü rüyasında Nil’i görüyorsa rüya gören insan yapısı bir eserimiz daha var.

 Bu defaki aldatıcı bir manzara.

 Çöp dağı.

 Dümdüz Winnipeg’in tek tepesi.

 Halkın yarım yüzyıllık çöplerinden oluşuyor,..

  bir nesil önce üstüne çimen ekip park niyetine yutturdular.

 Kızakla kayan çocukların eksik olmadığı bu muazzam tepe çöplerle dolu pis rüyalar görüyor.

 Bu tepeden kayan çocukların paslı bir ray ya da buzun açığa çıkardığı eski bir araba çamurluğuna çarpıp yaralandığı görülmemiş şey değildir.

 Benim Winnipeg’im.

 90’ların sonunda korkunç bir mimari trajediler zinciri başladı.

 Portage Caddesi’ndeki Titanik’vari Eaton mağazamız çayırdan buzdağına çarpıp battı.

 İflas etti.

 Eaton bir zamanlar şehrin hakimiydi.

 Öyle ki, Winnipeg’de harcanan her doların 65 senti bu dükkâna giderdi.

 Winnipeg piyasasını belirliyordu desek abartma olmaz.

 İflasın ardından yöneticilerimiz eski dükkâna ikinci bir fırsat vermeyi hiç düşünmeden  ani ve affedilmez bir şekilde yerle bir ettiler.

 Şehrimizin az sayıdaki gelişkin sanayisinden biri, yıkım sanayisidir.

 Bir gün geçmeden, Eaton arazisinde inşaata başlanacağı açıklandı.

 NHL Jets için yeni saha yapmayı yıllarca reddeden, inatla direnen ve sonunda bizi bırakıp Phoenix’e gitmelerine neden olan belediye meclisi, ne tuhaftır ki birdenbire Winnipeg halkına yeni bir mimari yalan uydurdu. Sonuç, küçükler ligi hokeyi için kısır, yetersiz bir yeni sahaydı.

 Bir mucize olup da yeniden büyük lig fırsatı yakalasak bile koltuk sayısı, NHL’in minimum rakamına ulaşamıyordu.

 Gülünç, siyasi amaçIı bir trajediydi bu.

 Adı da “Boş Stadyum”du.

 Bu “Boş Stadyum”da da anılar birikecektir zamanla, eminim ama ucuz ve yeni olması dışında hiçbir özelliği yok.

 O zamana dek bu düşüncesiz yeni bina şehrin rüzgârlı bir köşesinde, takım elbiseli bir zombi gibi duracak.

 Tuğla kaplaması, yerle bir ettikleri Eaton’a sözde saygı gösterisi olsa da aslında o koca mağazaya da hakaret ediyor bize de hakaret ediyor.

 Gelelim asıI trajediye.

 Bir anda iki hokey sahamız olduğu için gerçek Winnipeg Arena, eski Winnipeg Arena,.   şehrimizin tarihindeki en destansı, en efsanevi ve hatıralarla dolu anıt olan sahayı istimlak edecekler.

 İstimlak! Hatta başladılar bile.

 Bir kafatası beyne nasıI uyuyorsa, bu buz hokeyi sahası da 50 yıIdır Winnipeg’e ve şehrin sporuna öyle uyuyordu. 

 Bu bina benim babam gibiydi.

 Çocukluğumda erkekliğe dair ne varsa burada öğrenmiştim.

 Hatta burada doğdum ben.

 Bu soyunma odasında.

 Bakın.

 Winnipeg Maroons’la Trail Smoke Eaters arasındaki bir maçın devre arasında doğmuşum.

 Maçtan sonra kundaklayıp eve götürmüşler ve birkaç gün sonra ilk tam maçımı izlemem için getirmişler.

 Babam Winnipeg Maroons’ta, yedeklerin arkasında çalışırdı.

 1964 Allan Kupası’nı kazanmışlardı.

 Orijinal 6 döneminde büyükler hokey şampiyonuydular.

 Kanada milli takımında da çalışmıştı,.

  Winnipeg o devrimci, dehşetengiz Sovyet takımına korkunç maçlarda ev sahipliği yaparken.

 Burnu büyük NHL 1972’de ilk Zirve Serisi’ni yapmaya karar vermeden yıllar önceydi bu.

 İşte o serinin üçüncü maçına biletim.

 4-4 berabere bitmişti,.  uluslararası hokeyin dünya başkenti olan bu sahada normalde oynanan çekişmeli maçların yanında yavan bir maçtı.

 NHL bizi, Winnipeg’i hiç sevmedi.

 1979’da katıIdığımızda en iyi oyuncularımızı çaldılar.

 Ben soyunma odalarında büyüdüm,.  eşlere ayrıIan bölümde emzirildim ve çoğu zaman konuk takımın sopa taşıyıcısı yapıIdım.

 İIk kez Sovyetlerin duşunda bir süper yıIdızla tanıştım.

 Anatoly Firsov buharın içinden çıkınca şaşkına dönmüştüm gövdesini kaplayan köpük haricinde çıplaktı.

 Ona öyle hayrandım ki bir defasında meşhur 11 numaralı formasını çalıp eve götürmüş, çıplak vücuduma giymiş ve erotizm yüklü birkaç şut çektikten sonra KGB yakalar korkusuyla Forks’a atmıştım.

 Kumaşın temasından ve korkudan neredeyse bayılacaktım.

 Boş günlerimde sahaya gider, 10 bin koltuğu indirmenin tuhaf zevkini yaşar, hayran hayran baktıktan sonra hepsini yine kaldırırdım.

 İdrar, anne sütü, ter.

 Hokey katedralinin kutsal koku üçlemesi.

 Bu kokular bu kutsal yere ebediyen sinecekler.

 Yerine nasıI bir kafirlik yapıIırsa yapıIsın.

 Bu kafirlik olacak, emin olun.

 1970’de bir bürokratın imzasıyla milli takım dağıIınca, babam öldü.

 Yapacağı bir şey kalmayınca öldü.

 Buzun ortasında kendi kendine tutuştuğunu söylemek isterdim.

 Harika olurdu.

 Ama daha sessiz bir ölümdü.

 Sigara dumanı olup puf diye uçuverdi.

 Binam artık karların içinde, deşilmiş bir kalp gibi duruyor kendisine tapan halkın yakınında.

 Ya Eaton mağazası hiç yıkıImasaydı?

 Ya öyle olsaydı?

 Ama yıkım güllesinin darbelerine rağmen 70, 80, hatta 90’larındaki oyunculardan kurulu tuhaf bir takım eski sahada oynamaya devam ediyor.

 Takımın adı Kara Salılar.

 1929 ekim ayında dünyanın bunalıma girmesi anısına.

 Oyuncular eski takımlardan.

 Jets, Maroons,ya da daha eskilerden.

 Warriors, Victorias,..  hatta 1920’de Anwerp’de Kanada’nın ilk hokey altın madalyasını kazanan Falcons’tan.

 Cec Browne, 1970’te Nanitoba’da yüzyıIın sporcusu seçilmişti.

 Ollie Turnbull.

 Buster Thorstenson.

 Kıvırcık George Cumbers.

 Sırıtkan Dzama, lakabını sürekli mutlu gezmesine neden olan sayısız kafa sakatlığından almıştı.

 Başka emektar oyuncular.

 Baldy Northcott, Fred Dunsmore, Maroons’un en iyi oyuncusu  ve Manitoba tarihinin en atletik ismi.

 Çocukken üç farkı adresim vardı, hepsi de Minto Sokağı’ndaydı.

 Ne tuhaftır, belki de bu şehirde kol gezen  mistik uyum yüzündendir, müstakbel eşi Margaret de çocukken müstakbel kocasıyla tanışmadan aynı üç evde kalmış.

 Billy Mosienko, Winnipeg’li.

 21 saniyeyle NHL tarihinde üç gole en hızlı ulaşan oyuncu.

 Ayrıce Kuzey Main caddesinde şahane bir bovling salonu var.

 Falcons’ta Konnie Johansson Frankie Fredrickson, Falcons’un en güzeli Huck Woodman.

 Hatta oynayan her yeri sargıIı kalecinin Terry Sawchuk olduğu rivayet edilir, 30 küsur yıI önceki esrarengiz ölümüne kadar NHL tarihinde en çok maç kazanan ve kurtarış yapan kaleciydi.

 Ama bu imkânsız tabii.

 Çökmek üzere olan eski soyunma odasında giyiniyorlar gençler gibi hazırlanıyorlar.

 Kara Salılar’ın neden kurulduğunu kimse bilmiyor.

 Söylemiyorlar da.

 Bence hokeyi bu uyurgezer kasabaya göre fazla zengin bir spora dönüştüren NHL’in iğrenç hırsını protesto etmek için yapmışlardır.

 Oyun hayalleri, yaramazlıkla geçen zamanda yitip gitmek.

 Uçarken zaman da uçar gider.

 Cerrahın duygusuz neşteri tapınağın kemiklerine saplanıyor ve anıları kesiyor.

 Derin bir üzüntüyle, kafamda bir miğferle son kez milyonlarca defa yaptığım gibi bu binanın meşhur tuvaletinde rahatlıyorum.

 Bu tapınağın şanlı tarihinde bunu yapan son kişiyim.

 Birkaç dakika sonra tuvalet yıkıIıp yok olacak.

 Bu harika ruhların muhteşem kariyerleri de beraberinde.

 Tamam, hadi bakalım.

**

Beş, dört, üç, iki, bir.

 Ateş! Bastır Jets! Bastır Jets! Bastır Jets! Bastır Jets! Tuhaf bir galibiyet.

 Salonda, yalnızca NHL’i ağırlamak için  1979’da eklenen kısmı yıkıIıyor dinamit patladığı zaman.

 Bunu bir işaret olarak görüyorum o lige asla katıImamamız gerektiğinin işareti.

 Bunun idamı geciktirmesini ummuştum ama hayır.

 Neden oldu bu?

 Olmasına neden izin verdiler?

 Hokey sahası, babam babacan amfitiyatromuz katledildi sırf Iüks localar yok diye.

 Bir yandan işçi geleneğimizle övünürken, öte yandan Iüks loca yok diye tapınağımızı feda ettik.

 Kendimizden utanıyorum.

 Winnipeg’li olmaktan utanıyorum.

 Elveda.

 Elveda sevgili babam.

 800 Ellice’te son bir deney.

 Aile kavgalarında annemin tarafını tutmam çok nadir olurdu.

 Ona sempati duyduğum bir olayı yeniden yaşamalıyım bakalım bu defa da öyle mi hissedeceğim.

 Kadraj.

 Ve motor.

 Uyan anne.

 Uyan anne.

 – Uyan.

– Hayır.

– Anne, uyan Iütfen.

– Ne istiyorsun?

 Karnımızı doyurmalısın. Çok acıktık. Kendinize bir şey hazırlayın. Yemek yapmak için çok yaşIıyım. AşçıIık günlerim bitti.

– AçIıktan ölelim mi?

 – Tavalar nerede bilmiyorum. Kendinize tost yapın.

– Tostu yaktık.

– Sen yapmayınca güzel olmuyor.

– Her şeyi atıyoruz.

– Ya da kusuyoruz, yiyemiyoruz. Aklımda bir yemek tarifi yok artık. AşçıIık günlerim bitti. Kendine yaptığını paylaşabiliriz. Hayır. Benim olan benimdir. Papağanı yanımızda getirdik. Neydi bu?

 – Papağanı getirdik.

– Bu ne cüret!

– Sizi uyarmıştım.

– Nazik olmaya çalıştık. Ama dinlemediniz.

– Göster ona Muli! – Bırak beni Iütfen! Pisliğini saçına sık.

 Annem kuşlardan hep korkardı.

 Nereden çıkmış bilmem.

 Dağınık saçtan da öyle.

 Hatırlıyorum, bir defasında Warroad, Minnesota’daydık dost ziyaretindeydik.

 75 yaşında, muazzam bir kelime dağarcığı olan bir mayna kuşları vardı ve evde uçmasına izin veriyorlardı.

 Kuş omzuna konunca annem onu yere çaldı.

 Tek harekette öldürdü.

 Hayvancağız 75 yıIdır mutlu yaşıyordu ama hayatı bir anda bitiverdi.

 Çekin şunu! Kalkıp bize et yaparsan geri çekerim onu.

 Hemen! Kayda geçecek bir tane daha var.

 Whittier Park, 1926, kışın başları feci bir soğuk dalgası var.

 Bir sincap elektrik kablosunu kemirip kavrulunca ahırlarda yangın çıkıyor.

 Atlar panik hâlinde, korkuyla alevlerden kaçıyor.

 Canlarını kurtarmak için son çare olarak o gaddar soğuğa yöneliyorlar, Red Nehri’nden başka kaçacak yer yok.

 Akıntıda yüzüyor, akıntıya direniyorlar.

 Akıntı, kopmuş buz parçalarını da taşıyor.

 Buz her şeyi donduruyor.

 ÖIümcüllük.

 

 Korkunç bir şekilde hepsi birbirine yapışıyor.

 Atlarla buzlar bir buz ve at karışımı olup kalıyor hayvanları panik hâlinde uzattıkları boyunlarıyla yakalıyor korku dolu kafalarıyla.

 Kafalar kış boyunca böyle kalıyorlar.

 

 Forks’ta beş ay.

 Beyaz, devasa bir satranç tahtasındaki 11 at gibi.

 Müthiş bir açık hava gösterisi.

 Üzüntüye alışıyoruz, hayatımızın bir parçası yapıyoruz.

 Bir süre sonra Holly Snowshoe Kulübü at başlarına haftalık geziler düzenleyip yarışmalar yapmaya başIıyor.

 Kış gezginleri, romantik yürüyüşlerle kafaları sık sık ziyaret ediyorlar.

 Sevgililer donuk kafaların arasında, hatta üstünde oturmayı seviyorlar.

 Piknik yapıyor ya da şehrin ay ışıklı kubbesi altında sarıIıyorlar.

 At kafaları hep aynı panik ifadesiyle donmuş  Winnipeg’li genç âşıklara üstü kapalı bir mesaj verircesine.

 Ertesi sonbahar, şehirde bir doğum patlaması yaşanıyor.

 Atlardan doğan insanlar.

 Mutluluk.

 

 Şehrin bahis susuzluğunu giderecek bir yarış pisti olmayınca Winnipeg’liler yasadışı, izinsiz olaylar üstüne bahis oynuyorlar.

 Portage Caddesi’ndeki, Eaton’ın kardeşi Hudson Bay mağazasının üst katındaki Paddlewheel Gece Kulübü’ndeki Altın Çocuk yarışmaları.

 Erkek güzellik yarışmaları.

 Erkekler güzel, bahisler yüklü.

 Normalde yasaları asla çiğnemeyen Belediye Başkanı Cornish, şehrin yasalarını hiçe sayarak yarışmalarda jüri oluyor.

 Altın Çocuk’u o seçiyor, kumarın sihrine kapıImış zenginlere servet kazandırıyor ya da kaybettiriyor.

 Tırıs gidiyorlar, tırıs gidiyorlar Belediye Başkanı için Winnipeg için sergiliyorlar kendilerini hepsi de safkan.

 Kabarık etek kısmına yalnızca bayanlar alınıyor.

 Modern Winnipeg gece hayatının doğuşu.

 Altın Çocuk seçilmek için ne yapmak lazım?

 Güzellik nedir?

 Kim bilir?

 Buna Belediye Başkanı karar verir.

 Arzu.

 Şanslı olanı seçmek.

 Özel olanı.

 Altın Çocuk.

 Cornish devri 1940’ta patlak veren skandalla,çok sayıda Altın Çocuk’a belediyede iş verildiği ortaya çıkınca sona erdi.

 Bu rezil Cornish yılları “Portakallı jöle günleri” olarak anıIdı.

 Paddlewheel’ın sunduğu bu basit ama enfes özel tatlı şehri birbirine katıyordu.

 Portakallı jöle.

 Yalnızca portakallı jöle.

 Gecenin sihri, dişlerimizin arasından sıyrıIıp ağzımızın dış kısmına yayıIır ve yine ortaya döner.

 Bitmeyen bir döngü.

 Portakallı jöle.

 Paddlewheel.

 Bunu izleyen yıllarda, bir zamanlar kıpır kıpır olan çatı katı bahis bakımından iyice durgunlaşır.

 50’lerde her hafta sonu yapıIan pipo içme yarışmaları aynı heyecanı tutturamıyordu 60’larda da geriye yalnızca güzel günlerin anıları kalmıştı.

 Bugünlerde mağaza için korkuyorum.

 Uyurgezer bile bulunmuyor artık.

 Son bir kez.

 Beşinci kata hâlâ çıkabilirim.

 Tek müşteri bile yok.

 Mağaza, sürekli yer değiştiren Manitoba Şöhretler Spor Müzesi için yer kiralar burada.

 Orada ablamı bulabilirim.

 Fred Dunsmore’u da tabii.

 Fred, Şöhretler Müzesi anıt kulelerini neden hep bu kadar ince buza diker ki?

 Manitoba Spor Şöhretler Müzesi, adını duyduğumdan beri defalarca taşındı.

 Ne zaman bir binaya taşınsa o bina iflas eder.

 Resimlerle flamaları alıp uyuyarak başka şehre gitmesi gerekti.

 Bay mağazası için endişeleniyorum.

 Bay battaniyelerimiz her zaman olacak,  bu meşhur battaniyeleri babamın takımları kullanırdı ve 1670’den beri kürk tüccarlarının para birimiydi onlar.

 Belediye bu binayı yıkamaz.

 Böyle bir cinayeti bir kez daha işleyemezler.

 Neden ki?

 Daha önce de öldürdüler ve pişman değiller.

 Ya yine yaparlarsa?

 Ya olursa?

 Uyan.

 Üçte ikisi çoktan kapanmış olan sevgili Sherbrooke Havuzu’na uğramalısın.

 1931’de, Buhran döneminde iş sahası açmak için yapıIan bu tesis, bir binada üç yüzme havuzu barındırır ama üst üste, dikey olarak dururlar.

 Dünyada bu şekilde olan tek binadır belki de.

 Cinsiyete göre.

 Derinliğe göre.

 Aileler ana katta, giriş katında yüzüyorlar.

 Bir seviye derini, kızlar için.

 Yalnızca kızlar.

 Daha da derinde, en dipteyse yalnızca oğlanlar buhar ve rutubet içinde.

 Beşinci sınıftayken sınıf arkadaşlarım bir cumartesi yüzmeye çağırmışlardı ama gidince gördüm ki arkadaşlarımın suya girmeye niyetleri yoktu.

 Bunun yerine bütün gün soyunma odasında çıplak hâIde zıplıyorlardı.

 Küçük vahşiler cumartesi eğlenceleri için beni de soymak istediler etrafımı sardılar, heyecandan hepsi coşmuştu ve oyunlarına katıImazsam ufacık, tüysüz şeyleriyle tepeden tırnağa üstüme işemekle tehdit ettiler beni.

 Neden?

 Neden?

 Neden yüzmüyoruz ki?

 Oğlanların havuzuna doğru havuzun altındaki havuzun altındaki havuza inerken Forks’un altındaki Forks’u düşünüyordum ve mistik bir güç beni ele geçirdi.

 Aşağı indikçe göğsümde bir şeyler yerinden oynuyordu.

 Oğlanların havuzunun suyunun Forks’un altındaki Forks’tan doğrudan geldiği söylenirdi.

 Bu söylentiye inanıyorum.

 Havuzun alttaki iki katı 1966’dan beri kapalı.

 Neden?

 Eğer olursa?

 Eğer Günü.

 19 Şubat 1942.

 Şafakta 5 bin Nazi Winnipeg’i işgal edip sıkıyönetim ilan ettiler.

 Faşist subaylar Belediye Başkanı Queen’i, Eyalet Başkanı Braken’ı ve tüm kabinesini tutukladılar.

 Bir anda gamalı haçın dalgalandığı bir esir kampına dönüşen tarihi Garry Kalesi’nde öğretmen ve politikacılar birlikteler.

 Portage Caddesi’nin adı, öğlen olmadan Hitlerstrasse olmuştu bile.

 Winnipeg’in adıysa Himmlerstadt oldu.

 Halka zorbalık yapıIdı, itilip kakıIdılar, taciz edildiler.

 Eğer?

 Eğer?

 Eğer?

 Zamanda korkunç bir yolculuk dediğin bu olsa gerek.

 Zamanın birçok eşek şakası yaptığı Winnipeg’de bu gayet makul.

 Bu 5 bin Nazi aslında Rotaryen Kulübü gönüllüleri.

 Hollywood’dan kiralanmış kostümler giyiyorlar.

 Eğer Günü çok başarıIı oluyor.

 Winnipeg’lileri korkutup çok miktarda savaş hissesi almaya itiyor.

 Winnipeg’liler için “Eğer” sözcüğü bile korkutucu.

 Winnipeg’de her gün bir Eğer Günü.

 Tren değiştirirken dikkatli olmak gerek.

 Yanlış hatta binip dönüp durmamalı.

 İşte bu yüzden insan gittiğini sandığı yere, Mutluluklar Diyarı’na gerçekten gitmek istiyorsa uyanık kalmalı.

 Çünkü zaman, bu kadim diyarların zalim doğası ona son bir oyun oynar.

 Zalim doğa.

 Çayır sürüleri bir kez daha hızla gelirler üstümüze.

 Gümüş Tepeler’in ovalarından acı dolu haykırışlar yükselir çiftleşen iki Talinkty, yani eşcinsel boğalardan Ojibweler ruhlarındaki ikilik yüzünden kutsal sayar onları Mutluluk Diyarı’na doğru koca boğa toynağını vurup yere çiğnediler toprakları on dakikada dümdüz ettiler.

 Derken üçüncü bir coşku.

 Bu defa unutulmuş adamlarımızdan Büyük Savaş’taki gazilerimizden.

 Yerliler de bu savaşta evsiz kalan insanlarımızla yan yana savaştılar.

 Mutluluk Diyarı’nı yağmalayıp götürebildikleri kadar mutluluğu götürmeye başladılar.

 Her türlü eğlence.

 Lunapark treni, tren, dönme dolap.

 Son zerresine kadar mutluluğa ihtiyaçları vardı.

 Aç birinin tabağını temizlemesi gibi bir hızla hallettiler bunu.

 Bu unutulmuş ruhlar, unutulmuş aileler, kabileler bu tuhaf yağmaları çatılardaki gizli evlerinde kullandılar.

 Kendi Mutluluklar Diyarlarını kurup bu çöplükten bir şeyler kurtarmaya çalıştılar.

 Gözden uzak, gönülden de uzak.

 Görünmeyen bu evler bugün bile duruyorlar.

 Zalim doğa faydalı bizon.

 Winnipeg, başka şehirlerde yerden bitiveren gecekondu mahalleleri ve yoksul semtleri yasaklamıştı.

 Yine de kitaptaki bir kurala göre evsizler gözden uzak,  çatılarda kalıyorlar.

 Bulutların üzerinde bir Mutluluklar diyarı.

 Aborjin Mutluluklar Diyarı.

 Unutulmuş Mutluluklar Diyarı.

 Unutulmuş İnsanlar Mutluluklar Diyarı.

 Mutluluklar Diyarı.

 Şehrin sınırındayım, vaktim azalıyor.

 Gerçekten gidiyorum.

 Winnipeg bensiz nasıI olacak?

 Pişmanlıklarına kim bakacak?

 Giderken onu düşünmeliyim.

 Winnipeg Citizen kolektif bir gazeteydi 1919 grevi sırasında işçilerin sesini duyurmuştu.

 Dünyadaki tek kolektif günlük gazeteydi.

 Citizen’da hiçbir zaman üçüncü sayfa kızı olmadı.

 Ama olsaydı, sıradan bir bulvar gazetesi kızı olmazdı.

 Citizen Kızı olurdu o.

 Endişeli bir yoldaş.

 Üzgün ama güçIü.

 Mürekkepli sayfalardan sıyrıIıp şehrimizin zirvesine çıkacak havadaki Mutluluklar Diyarı’mıza bakacak kadar güçIü.

 Ve yukarıdan, Mutluluklar Diyarı’ndan Forks’a binerek Winnipeg’in ilk zaman yolculuğundaki bütün hasarı geri alabilir.

 Elini bir sallayarak Eaton’ı yeniden açabilir Jets’i ve eski sahamızı da geri getirebilir.

 Kara Salılar için sakin bir orman bulur o harika ruhlar için.

 Minto’ya Fred Dunsmore’un adını verir Sherbrooke Havuzu’nun üç katını da açar.

 Citizen Kızı, Wolseley Caddesi’nin ortasına yeni bir karaağaç diker.

 Elini bir sallamakla Paddlewheel’ı yeniden doldurur Whittier Park’ı küllerinden canlandırır atlarımızı ve okullu kızlarımızı korur, göz kulak olur ve Clifford’un önündeki tabelayı geri koyar.

 Bu şehre bakar.

 Benim şehrime, Winnipeg’ime.

 Onun yeni hattı olur.

 İşte o zaman  ben de artık gitme zamanımın geldiğini anlarım.

 Şehri onun ellerine bırakırım.

 Güven, şefkat, sevgi dolu.

 İşte o zaman hayaletlerin olmadığı bir yere gidebilirim.

 Hayaletler.

 İnsan hayaletleri olmadan nasıI yaşayabilir?

 Hayaletleri olmayan bir şehir nedir ki?

 Blinmeyen  bilinmeyen.

 Bilinmeyen.

 Bu deney anneme ne yaptı, bilmiyorum.

 Ölen ağabeyim Cameron’a, 40 yıI sonra büyük bir yakınlık duymaya başladı.

 En azından onu canlandıran Brandon’a.

 Aramız daha iyi.

 Evet.

 Artık ölüsün.

 Eskiden yakın olmayı sevmezdim.

 Neden?

 Rahat edemezdim.

 Şimdi rahat mısın?

 Çoğunlukla, evet.

 Ben de.

 Soğuk şal yapış yapış.

 Önemli değil.

 Kimler hayatta?

 Kimler hâlâ hayatta?

 Hatırlamak çok zor.

 Bazen unutuyorum.

 Ağabeyim Cameron’un öldüğünü unutuyorum.

 21 yaşımdan beri babamın olmadığını unutuyorum.

 Bir yeri yeterince özlerseniz, bir noktadan sonra resimlerdeki fonlar, insanlardan daha önemli olur.

 Uyanıkken her saati televizyon başında geçirdiğimiz eski oturma odamız.

 Annem, babam ve ben kanepede uzanarak kanepede uzanarak kanepede uzanarak.

 Evden bir parça.

 Beyaz  blok  ev.

 

 

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s