MASCULİN FÉMİNİN /Erkek, Dişi (1966)

110 dk

Yönetmen: Jean-Luc Godard

Senaryo: Guy de Maupassant, Jean-Luc Godard

Ülke: Fransa, İsveç

Tür: Dram, Romantik

Vizyon Tarihi: 22 Mart 1966 (Fransa)

Dil: Fransızca, İsveççe, İngilizce

Müzik:Jean-Jacques Debout

Nam-ı Diğer: Masculin Féminin | Masculin Féminin | Masculine, Feminine: In 15 Acts

Oyuncular: Jean-Pierre Léaud, Chantal Goya, Marlène Jobert, Michel Debord, Catherine-Isabelle Duport

İngilizce altyazıdan çeviri: M. Akif Berber

Özet

Godard’ın filmleri arasında çok önemli bir yere sahip olan Erkek ve Dişi, politikayla ilgilenen genç bir erkek ile pop müzikten başka birşeyle ilgilenmeyen genç bir kadın arasındaki çekingen ilişkiyi anlatır ve her ikisi açısından da cinselliği sorgular. Film bu sorunu, erkeğin ikilemi olarak ele alır. Paul, parti politikasının erkeksi dünyası ile pop kültürü ve tüketimin dişi dünyası arasında sıkışıp kalmıştır. Bu iki dünyanın olumlu yönlerini birleştirme çabası içindedir…

Paul askerliği bitince, Paris’e döner. Yeni tanıştığı Madeleine ona çalıştığı dergide bir iş bulur. Madeleine şarkıcı olmak istemektedir. Paul ve arkadaşları ise zamanlarının çoğunu, politikayla ilgilenerek geçirirler. Dünyanın bir çok bölgesindeki siyasi olayları takip etmektedirler. Paul kaldığı evden çıkarılınca, Madeleine’in yanına taşınır.

Erkek, Dişi (1966) incelemesi

neco_z (02 Haziran 2012)

Neredeyse hiçbir şey, Jean-Luc Godard’ın kariyerinin başından itibaren tüm filmlerindeki klasik diyaloglara benzemez; karakterlerin karşılıklı şakalaşmaları, röportaj ya da sorgulama şeklini alır. Masculin, feminin’in (Erkek – Dişi) çekildiği dönemde, bu artık sıkı sıkıya uyulan bir ilke olmuştu, insanların birbirleriyle sadece pop-sınavlar, saldırgan sorgulamalar ya da “şöhret isimlerin” analizleri aracılığıyla konuşabildiği duygusu filme bir soğukluk katar. Ayrıca Godard’ın bu tür atışmaları açık bir röportaj tarzında filme alması, siyah-beyaz filmlerinin en coşkusuz örneğini ortaya koyarken karakterlerinin varoluşsal hücrelerinde yalnızlıklarını artırır.

Godard, bu filmi, o zamanki genç izleyicilerini hayal kırıklığına uğratma pahasına, hiçbir duygu paylaşımı taşımayan sosyolojik bir sorgulama olarak tasarladı.

Cinsiyet rolleriyle ilgili görüşü, insanlardan nefret etme sınırındadır:

Kızlar, çekici ama boş tavşan kızlar, geleceğin pop starları, tüketim odaklı bir toplumun oyuncakları; erkeklerse yapmacık, çapkın ve özenti isyancılardır ve ifade ettikleri tüm idealleri, yakın ilişkileri kadar boş ve geçici görünür.

Godard, bu filmde, Jean Eustache’ın La Maman et La Putain’inden (Anne ve Fahişe, 1973) önce davranmıştır.

Yine de geriye dokunaklı bir şeyler, Godard şiirselliğinin geçici tortuları kalır:

Toplumsal kargaşanın içinde, Jean-Pierre Leaud’nun delici gözlerindeki ölümsüz ifade ve filmlerde donup kalmış ruhsal düşünceleri aracılığıyla kendini gösteren kişisel bir hayal dünyası ve bir yalnızlık melankolisi vardır.

MASCULİN FEMİNİN HAKKINDA

http://www.filmloverss.com

Sinemanın politik bir bilinçlenme aygıtı olarak kullanılmaya başlanması; Sovyet Rusya’da Lenin tarafından keşfi ve Eisenstein’ın ellerinde bir bilinçlendirme aracına dönüşmesine dayanır.

Sinema her bakımdan bir “görmeyi öğrenme” sanatıdır.

Jean Luc Godard, bu politik bilinçlenmeyi kendi sinemasında –özellikle Dziga Vertov Grubu sonrası- en üst düzeyde kullanır.

“Godard’ın Sinemasal Manifestosu”

Fransız Yeni Dalga akımının en önemli temsilcilerinden biri olan Godard, senaryosunda Maupassant’ın iki ayrı öyküsünden esinlendiği ve sinemasal manifestosundan esintiler taşıyan Masculin Feminin filminin alt metninde, kadın-erkek ilişkisi kanalından kapitalizmin ve sosyalizmin bağlarını sorguluyor.

Godard’ın Dziga Vertov’un “yapılandırmacı ve idealist” tarzına yönelmeden önce yönettiği son filmlerinden olan Masculin Feminin için etkili bir pre-Vertov filmi diyebiliriz.

Filmin ana karakterlerinden Madeleine’in Fransa’ya giren kapitalist zihniyeti, Paul’un ise antikapitalist direnişi temsil ettiği düşünülebilir.

Filmin genel karakter profilinin -yardımcı karakterler dahil- bu bağlamda kurulduğunu görmek de mümkün. Kadın karakterler salt egosal ihtiyaçları doğrultusunda yaşayan, bir takım kavramlara inanan ancak bu kavramların ne olduğunu sorgulamayan, “tüketim ürünü insan”lar yani Coca-Cola çocukları; erkek karakterler ise radikal politikaya ilgi duyan, insan odaklı, felsefeyi ve sorgulama etkinliğini seven Marx’ın çocukları olarak izleyicinin karşısına çıkıyor.

Bunun yanı sıra; özellikle görsel haz ve bedeni içinde barındıran tiyatro ve sinemanın, toplumsal cinsiyetini analiz etmek adına ideolojinin normal, kabul edilebilir hatta kaçınılmaz yönlerinin kadın ve erkek üzerinden tekrar tekrar vurgulanması, tanınanı tanıdık olmaktan çıkarma amacında olan Brechtyen bir anlatıyı da akla getiriyor. Bu iki olasılık da çoğul okumalara açık ve değişken söylemlerdir. Bu bağlamda Godard, izleyicisine verdiği didaktik ideolojiden kaçış için aralık bir kapı bırakmıştır.

Belli bir dünya görüşü olan, sorgulayan, araştıran ve baş kaldıran erkek karakterlerin sosyalizmden bihaber, Amerikan rüyasında yaşayan, içine çekildiği dünyayı sorgulamadan kabul eden ve en önemlisi bir kapitalizm eleştirisi olan kadınlarla neden bir arada olma ihtiyacı duyduğu da ayrıca sorgulanmalıdır. Kurulan metafor üzerinden sosyalizm kapitalizme, kapitalizm de sosyalizme muhtaçtır denilebilir mi?

“İyinin var olması, kötünün yeryüzünden silinmemesine bağlıdır” düşüncesiyle paralel bir felsefe olarak mı incelenmelidir; yoksa bundan öte midir?

Bir bakıma dünya üzerinde tarihsel sürecin de beraberinde getirdiği bir birikimle her ne kadar farklı statülerde görülse de iyice iç içe geçmiş olan kadın ve erkek rolleri, sosyalizm ve kapitalizm için de aynıdır denilebilir. Diğer bir deyişle, Godard’ın kapitalizme karşıtlığı elbette ki sinemasının da Hollywood karşıtlığını doğurmuştur. Ancak bu karşıt görüşü Amerika’dan bağımsız, salt bir biçimde seyirciye sunmak elbette ki zor olacaktır. Aslında Amerika yoksa, Godard sineması da güç kaybeder.

Fransız Yeni Dalga ve Masculin Feminin

Brecht’in tiyatro kuramı incelendiğinde genel olarak izleyiciyi pasifize etmekten kaçınma ve aktif bir konuma çekme eyleminin varlığından söz edebiliriz. Brechtyen kurama göre izleyici, tiyatroyu/filmi “ve” bağlacıyla izlemek yerine “ama” bağlacıyla izlemelidir. Yabancılaştırma efekti, kullanılan yazılar ve çeşitli görsellerle desteklenmelidir. Diyalog tekrarlarına sıkça başvurulur.

Fransız Yeni Dalga sineması Brecht’in tiyatro kuramından hareketle Aristotelyen anlatı biçimine sergiledikleri “karşı” duruşla sinema çevrelerinden -içinde bulundukları dönem dahil -bugüne dek devam eden bir süreç içerisinde takdir toplamış; izleyiciyi metinler arası okuma yapmaya teşvik etmiş ve böylece iki ayrı izleyici kitlesi oluşturmuştur: Klasik Hollywood anlatı tarzında katarsis yaşamaya meyilli, olay odaklı izleyici kitlesi ve olayların “ne”liğini ve “niçin”ini sorgulayan, ’bir süreç olarak’ insanı inceleyen izleyici kitlesi. İkinci kategoride yer alan seyirci için de, tamamen bağımsız bir sorgulamadan söz etmek zor olacaktır. Elbette, bu sorgulama da belli bir yönlendirmeye tabidir. Bu yönlendirmenin bahsi geçen filmde nasıl kullanıldığını inceleyelim.

Masculin Feminin adlı yapımda Brechtyen tiyatro kuramının yabancılaştırma, gestus vb. yöntemsel tekniklerinin Godard’ın diğer filmlerine oranla daha az kullanıldığı görülse de, izleyiciyi filmin dışına itmeye yetecek ölçüde yabancılaştırma efekti kullanıldığı söylenebilir. Tekrarlanan diyaloglar, filmin çekildiği ve montajlandığı vurgusu, oyuncuların deneyimli kişilerden seçilmemesi –hatta filmin girişinde kafe sahnesinde otururken gördüğümüz Madeleine karakteri, o sırada Godard ile görüşmeye gelen Chantal Goya’nın filme başlandığından habersiz halinin izleyiciye bir yansımasıdır-, kafede Brigitte Bardot’nun bir senaryo üzerine çalışıyor olması üzerinden Pierrot Le Fou filmine gönderme yapılması, yabancılaştırma efektinin film içinden seçilip çıkarılan belli başlı örnekleri olarak görülebilir.

Fransız Yeni Dalga filmlerinin önemli özelliklerinden sayılabilecek mekan kullanımları da filmde başvurulan teknikler arasındadır. Kameranın omuza alınması yönetmenlere daha geniş çalışma alanlarının kapılarını aralar. Setler stüdyolardan sokaklara, kafelere taşınmıştır. Masculin Feminin’de de karakterlerin sokaklarda ve kafelerde fazlasıyla vakit geçirdiğini görebiliriz.

Klasik Hollywood anlatısında seyircinin algısını bozma endişesi duyan yönetmenlerin her kamera açısını dikkatle çalışması ve sese büyük bir önem vermesine bir tepki olarak Godard, bilinçli bir şekilde duyulamayan diyaloglar –baskın dış ses kullanımı-, kadrajın yarısında kalan ya da yüzü bir dolap kapağı yüzünden görünmeyen karakterler yaratarak sinemanın, egemen kültürün dayatmalarının dışına çıkabileceğini izleyiciye mükemmel bir şekilde kanıtlamıştır.

Nevrotik Topluma Sosyolojik Gözlem

İnsan üzerine yeni ontolojik yaklaşımlara ihtiyaç duyan izleyicinin imdadına yetişen Godard, A Bout de Souffle ve Pierrot Le Fou’dan itibaren yeni felsefesini ilan etmeye başlamıştır. Olaylarına ve karakterlerine alıştırıldığımız Aristotelyen anlatının aksine Godard filmleri; günlük hayatta insanın başına gelebilecek sıradan karşıdan karşıya geçişler, kitap okumalar, yollarda dolaşmalar, ayaküstü sevişmeler, aniden intihar eden insanlar, polislerden görülen şiddet gibi her türlü olayın oluşturduğu gündelik bir yanılsama yaratma dürtüsüyle gün yüzüne çıkan bir sosyolojik gözlem niteliği taşırlar.

Hastalıklı toplumun yarattığı hastalıklı bireyler ya da hastalıklı bireylerin yarattığı hastalıklı toplumlar, gözlem için geniş bir mecra sunsa da Godard bununla yetinmeyip Paul karakterine filmde de yaptırdığı sosyolojik gözlem ve anketlerle izleyiciyi de kendi yöntemine ortak ediyor. Godard, izleyiciyle kafede tartıştığı sevgilisini/kocasını vuran kadın ve sokak ortasında kendini yakan adam tasvirleriyle hastalıklı toplumun bireylerini karşı karşıya getiriyor.

“Bir Tüketim Ürünüyle Konuşma” başlıklı sahnede Paul, Elsa’ya bir dizi soru yöneltmektedir ve Fransa’yı ele geçirmekte olan kapitalist düzenin insanları neye dönüştürdüğü/dönüştüreceği üzerine sert bir vurgu yapmaktadır. Elsa güzellik, moda, cinsellik üzerine fikir sahibiyken Vietnam’da olan bitenlerden habersizdir ve bu konularda kendisine yöneltilen soruları saçma ve gereksiz bulur. (Güzelliğiyle ön planda olan kadınların film boyunca sorulara tabi tutulması, bu soruların kim tarafından sorulduğunu incelememizi gerektiriyor. Karşısındakine gülümseyerek bakan arzu timsali kadınların daima bilgili erkekler tarafından sorgulanıyor olması salt kapitalizmden çok kadınlara yapılan bir eleştiridir aynı zamanda.) Emperyalizmin insanlara ne yaptığını kapı deliğinden seyirciye gözetleme imkanı sunan Godard, kullandığı yöntemle yarattığı etkiyi ikiye katlamaktadır. “Bize bir televizyon verin, bir de araba; özgürlüğümüzü elimizden alabilirsiniz” repliği, tüketimin toplumda nelere mal olduğunun bilinçli bir çıkarımıdır denilebilir.

Özetle; Masculin Feminin gerek beklenenin dışındaki sonu, gerek ölümlerin, cinayetlerin alışılmışın dışında normalize edilmesi, gerekse izleyiciyi karakterlerle bağ kurmaktan men etmesiyle Fransız Yeni Dalga akımının başarısına katkıda bulunan bir Jean-Luc Godard filmidir. Masculin Feminin, klasik Hollywood anlatı yapısından sıkılan izleyiciye, kadın ve erkeğin varoluşu üzerinden sosyalizm ve kapitalizme dair sorular sordurtabilen oldukça başarılı bir film olarak değerlendirilebilir.

Erişim: http://www.filmloverss.com/masculin-feminin/

Film Metni

“Hiçbir zaman değmez gözler, gözlere.

Ne de bir iz yaşamdan.

Sükûnet.

Boşluk.

Hararet.

Işık, sönüyor.

Bu hudutsuz hikâyenin hiçbir yerinde günden güne çekilen tekdüzelikten, ve yorucu hamallıktan bahsedilmez.

Marsilyalı bu isimsiz genç saatlerce konuşuyor başkalarıyla.

Hayatı paylaşıyor yalnız kalma imkânı yokmuşçasına.

Ve hiçbir iz yok.

” Bir sıcak çikolata.

Pardon.

İsminiz, Madeleine Zimmer mi?

Evet.

Niçin sordunuz?

Tanışıyor muyuz?

Sizi daha önce burada görmüştüm de.

Doğrudur.

Şey, bir arkadaşım, Robert Poicard sizin de tanıdığınız birini tanıyormuş.

Dumas adında biri.

Ah, evet.

Marcel.

Kapı! Arkadaşım, Dumas’ın bana bir iş bulabileceğini söylemişti.

Dergide mi?

Dergide mi çalışıyor?

Bilmiyordum.

Eğer Marcel Dumas’dan bahsediyorsak, evet öyle.

Evet?

Siz de mi dergide çalışıyorsunuz?

Fotoğraf bölümündeydim eskiden, artık çalışmıyorum.

Albüm çıkarmaya çalışıyorum.

İş mi arıyorsunuz?

Tam olarak sayılmaz, ama hazır askerliğim de yeni bitmişken.

Nasıldı, zevkli miydi?

Hayatınızın 16 ayı geçiyor.

rahatlık olmadan, para olmadan, aşk olmadan ve boş zaman olmadan.

Bir nevi, modern yaşam gibi diyebiliriz.

Günün her saati, küstah otoriteye boyun eğmek ve 16 aylık bir debelenme, bu genç Fransız göreceli bir özgürlük kazanmak zorundaydı otoriteye karşı kültürle olan tüm bağları da koparılmışken.

Bu bir kölelik yaşamı olabilirdi çünkü askeriye ile sanayi sektörü çok benzerdir ikisi de, para ve emirlerle yürütülür.

Pek zevkli değilmiş sanırım! Daha önceden bir işiniz yok muydu?

Pek sayılmaz.

Zaten yeni bir başlangıç da fena olmaz.

Bazen, aleyhte şartlarda çalışmak zorunda kalırım.

Mesele şu an, Neft Kimyasal’da çalışıyorum.

Hiç duymadım?

Citroën fabrikasının yakınındaki büyük beyaz bina.

Orada birkaç iyi insanla tanıştım.

Paris’in işçi sınıfı, ekseriyetle iyi insanlardır.

Muhabbeti severler.

Belki de haddinden fazla severler.

Partiye zarar veren şey, bu olsa gerek.

Çok parti üyesi var ama bunların çok azı gerçek devrimci.

Bunun sebebi de çalışma şartları.

Hiç mola yok.

Yöneticiler, üretimi artırmak için böyle yapıyorlar.

Böylece işçinin kendine ayıracak zamanı olmuyor.

Böylece yaşamları da; “çalış, ye, uyu ve yine çalış” döngüsünden çıkamıyor.

Dayanılmaz bir durum.

Marcel ile burada buluşacaktık biraz sonra.

Arkadaşınızın adı neydi?

Seni orospu! Hakaretlerinden bıktım! Bunun sorumlusu ben değilim.

Sen sadece hakaretten anlarsın.

Ne istediğinden haberin mi var sanki.

Var, merak etme.

Patrick’i bırak! O benimle kalacak! Git kendine başka kadın bul! Kapı! Kapı!

– Günaydın.

– Günaydın.

Selam.

Nasıl gidiyor?

– Feci.

Ne oldu, sorun nedir?

Saat 10:00’a kadar, işler feciydi diyorum.

Bir espresso.

Saat 10:05 oldu.

Gerçekten mi?

O hâlde her şey çok güzel.

Hâlâ gece vardiyasında mısın?

Gazete okumuyor musun sen?

Grevdeyiz.

Devlet bu kez boyun eğecek.

Yani, öyle umuyorum.

Komünist Sendika da grev diyor mu peki?

Evet anti-Komünist Sendika ile birlikte.

Peki o şerefsizler ne diyormuş?

Bilirsin işte.

Evet, hatırladım.

Katoliklerin dediklerinin aynısı.

Ha unutmadan, imzala şunu.

“Aşağıda imzası bulunan bizler, Rio de Janeiro’daki yedi sanatçının sadece, devlet politikalarına karşı çıkıyorlar diye tutuklanmalarını ve mahpus edilmelerini ki bu durum, Brezilya’da sıkça yaşanmaktadır ifade özgürlüğünü ihlâl etmek olarak görüyoruz ve o sekiz mahkûmun hemen salıverilmelerini talep ediyoruz.”

Aynısı geçen hafta Madrid içindi.

Sonraki neresi olacak?

Atina, Bağdat, Lizbon.

Ne kadar kazanıyorsun bu aralar?

– 60.

İNSAN EMEĞİ

– Devrime yardımı bırakma.

ÖLÜ ŞEYLERE HAYAT VERİR

Odayı sordun mu?

Sana söyleyecektim.

Ben yokum o işte.

Hâlâ arabanda mı uyuyorsun?

Evet.

Hâlâ Soissons’da yaşıyorum.

Dündü ya da evvelki gündü, Place Clichy’de sana seslendim.

Görmedin mi beni?

Gördüm de, yanımda kuzenim vardı.

Sık sık görüşüyor musunuz?

Zor iş, biliyorsun.

Seninkini tekrar gördün mü peki?

Kimi, Madeleine’i mi?

Ne benimkisi, unuttum gitti.

Yani yatmadınız öyle mi?

– Stadyum?

– Şehrin diğer ucunda, beyefendi.

Stadyum?

Şehrin diğer ucunda, beyefendi.

Teşekkürler.

Ne yaptın şimdi?

– Kendimi o adamın yerine koydum.

– Yani?

Yanisi yok işte.

Ee?

Derler ya, “Kendini onun yerine koy.” Saçma bir laf işte.

İzle.

– Biraz şeker alabilir miyim bayan?

– Tabii.

Teşekkürler.Fena değil.

Göğüsleri mi?

Bir de ben deneyeyim.

– Biraz şeker alabilir miyim bayan?

– Tabii.

Teşekkürler.

Ee?

Harika.

Gitmem lâzım.

Cuma günü görüşürüz.

Tamamdır.

Paris’de bugün.

Genç kızların hayalini kurduğu şey ne?

İyi de hangi genç kızlar?

İşte canları çıktığı için aşka vakit ayıramayan montaj bandı kontrolörleri mi mesela?

18 yaşında, nehrin sağındaki otellerde fahişelik yapmaya başlayan manikürcü kızlar mı yoksa?

Yahut, burjuva ebeveynleri kendilerini hapsettikleri için, sadece Bergson ve Sartre’yi bilen zengin liseli kızlar mı?

“Fransız kadını” diye bir tip çıkaramazsın ki.

– Nasılsın?

– İyidir.

Marcel, işlerin yolunda olduğunu söyledi.

Evet.

Maaş işini konuştunuz mu?

Salı günü bakacağız o işe.

Bugün ayın 23’ü, biliyor musun?

Evet.

Ne oldu ki?

23’ü önemli bir gün falan mı?

Ayın 23’ünde, “Seninle çıkarım” demiştin.

Öyle bir şey demedim.

Öyle bir şey demedim.

Berbat bir yalancısın.

Değilim.

O “Haha” neden?

Bilmem.

Yalan söylemez misin yani?

Hiç mi?

Eh, bazen olur ama öyle alışkanlık hâlinde değil.

Neden ki?

Arada sırada yalan söylüyorum sana.

Bana mı?

Bana neden yalan söyleyesin ki?

Tipin değilim diye mi?

Hayır, ondan değil.

Sence burnum çok mu büyük?

Hiç de bile.

Bunu duyduğuma sevindim.

Neden benimle çıkmak istiyorsun bu akşam?

Çünkü güzelsin.

Hem de romantizm olur.

Bende sevdiğin, başka bir özelliğim yok mu yani?

Tabii var.

Her şeyin.

Mesela?

Saçların, gözlerin, burnun, ağzın, ellerin.

Peki; bu çıkmak, yatmak anlamına da mı geliyor?

Kesin bir cevap istiyorum.

Cevap versene.

Kaç yaşındasın?

21.

Anne baban yaşıyor mu?

Evet, sağlar.

Peki onları ziyaret eder misin?

Arada sırada.

Kızlarla çok sık görüşür müsün?

Arada sırada.

Seninle yatmak istiyorum.

Ya sen?

Bilmem, hiç düşünmedim.

Şimdi düşünsen?

Neden, “Ayın 23’ünde çıkarız” dedin?

Yalan söyledim.

Neden yalan söyledin?

Sana inanmıştım.

Bu doğru değil, biliyorum ama

– Paul, kızlarla sık sık görüşür müsün?

Evet dedim ya.

Ne tür kızlarla peki?

– Beğendiğim kızlarla.

– Benim gibilerle mi?

Evet.

Hiç, bir fahişeyle beraber oldun mu mesela?

Evet, oldum.

Ama onları sevdiğim söylenemez.

Hep, hüzünlüler ve soğuklar.

– Detaylara girme istersen.

– Bir şey kastetmemiştim.

Neden anlatıyorsun ki bana?

Özel bir sebebi yok.

Nasıl hissettiğimi sana göstermek için.

Akşamları, yalnızken ne yaparsın?

Mesela bu akşam.

Ne yapacaksın?

Bu akşam

– Dergi için fotoğraf seçeceğim.

– Gerçekten mi?

– Evet.

Ne tür fotoğraflar?

Moda çekimleri.

Ama sen, albüm çıkarmaya çalıştığını söylememiş miydin moda çekimleri nereden çıktı?

İkisini birden de yapabilirim ya.

Moda fotoğraflarıyla ilgileniyorum.

Seçiyorum, sınıflandırıyorum.

– Kendi fotoğrafın da var mı?

– Hayır, hiç yok.

Bu akşam birisiyle mi randevulaştın?

Dün akşam yanında bir adam gördüm.

Uzun boyluydu.

Çok uzun.

Aslında o, tesadüfiydi diyebiliriz.

Gerçekten mi?

İnanmıyorum.

– Cidden.

– İnanmıyorum.

Nereye gittiniz peki?

Kafeye gittik, o kadar.

Ne hakkında konuştunuz?

Albümüm hakkında.

Eğer bir yerlere gidersek, ısrarcı olacağımdan mı korkuyorsun?

Benimle çıkmamanın sebebi bu mu?

Evet, olabilir.

Peki bundan neden korkuyorsun ki?

Çok güzelsin.

Rahatsız oluyorum.

Göğüslerin çok güzel mesela.

Mühim bir şeydir bu.

Gözlerime baksana.

Gözlerime baktığında ne görüyorsun?

Bak.

– Hiçbirşey.

Nasıl hiçbirşey?

Bir şeyler düşünüyorsundur elbet.

Düşünmeden duramayız ki.

Şimdi, bakmanı istiyorum.

– Bakıyorum.

– Tamam.

Ne düşünüyorsun?

Şey – Senin için en önemli şey nedir?

En önemli şey mi?

Daha önce hiç sohbet etmedik ve ilk sohbetimizde, garip garip sorular soruyorsun.

Bence çok normal bir soruydu.

– Tabii.

– Haydi ama.

Cevaplasana.

Aşk, sanırım.

Tuhaf.

“Kendim” demedim.

Garip mi geliyor?

Senin için en mühim şey, yine sen değil misindir?

Bir bakıma öyledir.

Anlatsana, neden öyledir?

Varsındır olarak, yaşayarak, kendi gözlerinle görerek kendi ağzınla konuşup, kendi beyninle düşünerek.

İnsanlar yalnız yaşayabilirler mi?

Sürekli yalnız?

Sanmam.

Hayır, yaşayamazlar.

Dediğim gibi: Duygularımız olmadan yaşayamayız.

Kendimize katlanamaz, intihar ederdik.

Gözlerime bak.

“Sana bir gün aşık olacağım” deseydim sana, mutlu olur muydun?

Elbette olurdum.

Zaman değişti.

Artık devir, James Bond ve Vietnam devriydi.

Yaklaşan Aralık seçimleri, Fransa’daki sol görüşlüleri ümitlendirmişti.

İki gün önce 21 yaşına girdim.

Robert ve ben Paris’te civara posterler asıyorduk.

Madeleine ile ilişkimiz iyice alevleniyordu.

Beni Elizabeth’le tanıştırdı.

Robert, Catherine’den hoşlanıyordu ki o da muhtemelen bakireydi ama bir devrimci olma potansiyeline sahipti.

– Merhaba.

– Merhaba.

– Vietnam’ı haklıyorsunuz ha?

– Hı hı.

– Bol bol komünist öldürüyorsunuzdur?

– Hı hı.

Tüm ülkeyi napalmle yakmak.

Muazzam olmalı! Kadınlar, çocuklar; hepsi temizlendi.

Temiz iş.

VIETNAM’DA SAVAŞ BİTSİN

– Amerika, Vietnam’dan defol!

– Defol! Filozoflar ve yönetmenler içinde bulundukları neslin bakış açısını yansıtırlar.

Paris, 25 Kasım, 1965.

Üzerimde düz mavi bir palto var.

Elizabeth ise beyazlara bürünmüş.

Onda kalıyorum, evi yol üzerindeki köprü demiryolunun karşısında.

Hava soğuk.

rue Marbeuf yakınındaki bir sandviççide öğle yemeği yedik.

Paul beni ikinci kez öptü.

Elizabeth biraz kıskanç gibi.

Umrumda değil.

RCA iki gün içinde, ilk plâğımı çıkarıyor.

Umarım iyi satar.

Böylece bir Morris Cooper alabilirim.

Paul beni sevdiği için mutluyum.

Belki bir gün sevişebiliriz de.

Umarım ilerde değişip, baş belâsı olmaz.

Bir şey gördün mü?

Hayır.

Ne yapalım?

Etoile’de iniyorum ben.

Haydi Palladium’a gidelim.

Hayatta olmaz.

Çok yorgunum.

Montparnasse’a kadar seninle geleyim.

– Haydi ama.

– İstemiyorum.

Aptal bir zenci gibisin cidden.

– Yorum yok.

– Ne?

“Yorum yok” dedim.

Bu kadarı yeter.

Bitirin şu oyununuzu! Siz zenciler nesiniz, söyleyeyim mi?

Hepiniz potansiyel katilsiniz.

Üstelik bunu da biliyorsunuz.

Peki sen, eminim hayalin Hollywood fahişelerinden biri olmaktır.

Tek kutsalın paradır.

Zaten yüzüne bakan bunu anlar.

Bir türlü anlamıyorlar.

Bir türlü anlamıyorlar.

Kafalarını ellerinin arasına alıp saçmalıyorlar.

“Ah, Bessie Smith’i çok seviyorum.

” Oysa onun şarkıları ne anlatır hiçbir fikirleri yok.

“İşte, benim büyük kara kıçım.

” Onun şarkılarındaki asıl dert aşk değil ki.

Neymiş o zaman?

Tutku yahut keder falan da değil.

Sizin düşündüğünüz şeyler değil.

Söyleyeyim mi?

Onun o büyük kara kıçı, sana “siktir git” diyor.

Böyle işte.

Müzisyenler de aynı.

Charlie Parker’ı ele alalım mesela.

Hey! Dikkat et! Ona desen ki, “Charlie, dostum, saksofonunu bırak çünkü önüne çıkan ilk on beyazı öldürebilirsin.

” Aletini okyanusa fırlatır onunu da öldürürdü, bir daha da hiç çalmazdı.

Siz moronlar neye bakıyorsunuz öyle?

GERİDE KALANLAR YALNIZCA BİR KADIN BİR ERKEK VE BİR DE KAN GÖLÜYDÜ

Oralar mı

– boşversene! Onlar da vücudun bir parçası.

– Öyle tabii de

– Cinsellik.

Sana katılmıyorum.

Sence nasıldır peki?

Bence, her şeyden önce; cinsellik, cilt temasıyla başlar.

– Ne?

– Dokunma çok önemlidir bence.

Dokunma, demek.

İki insan arasında bir şey olamaz eğer

– Her şey dokunmayla başlar bence.

Mesela birisiyle el sıkışırsın.

O tokalaşma ile hemen anlarsın eğer bir şey hissetmişsen.

Bakış, gözler ve başka şeyler, bunlar mühim değil midir?

Pardon?

Gözleri, bakışları diyorum.

Bilmem.

Sence Paul yatakta iyi midir?

– Kim?

– Paul.

KÖSTEBEĞİN GÖZLERİ KÖRDÜR, AMA YOLUNU HİÇ ŞAŞMADAN KAZAR

Fazla vaktim yok.

Anlayışlı olsana.

En fazla beş dakika sürer.

Sen umursamıyorsun belki ama ilk albümüm benim için çok önemli.

Önemsiyorum.

Gerçekten.

Biraz oturalım.

Ee, şimdi ne olacak?

Burası iyi değil.

Diğer tarafa geçelim.

Söylesene işte.

“Yaban gülü, aşkın coşkusunda.

” “Oturulması istendiğinde, hemen uzanan kızlar hep olacaktır.”

” “Düşes çıplaktı ve küçük prens Şarlo gibi giyinmişti.”

” “Ne sütyen ne de külot vardı üzerinde, çırılçıplaktı.”

” “Zambak desenli külodu yerdeydi.”

” “Uzun bacakları vardı.”

” “Ertesi günün sabahında, küçük bahçeye bakmaya gitmiştim.”

” “Bütün tipleri gördüm ve hiçbiri de istekli değillerdi.”

” “Her şeyden önce, kaybedecek zamanım yoktu.”

Onu soydum ve battaniyemin üzerine yatırdım kollarını büyük bir zevkle-”

“Sadece 50 kiloydu ama dolgun, pürüzsüz kalçaları vardı, aşka ve öpülmeye hasret bekleyen.

” Burası daha iyi.

Meyveli soda.

Teşekkürler, bir şey istemiyorum.

İstediğimden değil.

İhtiyacım olduğundan.

Karımın ölümü bana bir şey öğretmişti.

Duramıyordum.

Yeniden başlamak zorundaydım.

Senden, sabırlı olmanı rica ediyorum.

Geç kaldım, gitmem gerek.

Yalnız bırak beni

Lütfen bırak peşimi

Biz sadece arkadaşız

Hâlâ farkedemedin mi

Bırak, değiştirmeyeyim kendimi

Demeye çalıştığım şey benimle evlenir misin?

Bunu sonra konuşalım.

Acelem var.

Lütfen, bir şansım varsa söyle

Gerçek aşkı bulabilir miyim böyle

Öyleyse bileyim, beklerim ölesiye

Hayatımın erkeği gelsin diye

Tüm kızlar senin için ağlıyor

Yanındayken, bilmiyorum ne oluyor

Farkedemiyorum, zaman nasıl geçiyor

Gel diye gözlerim hep kapıyı gözlüyor

Bir şeyler içelim mi?

Bir Orangina, lütfen.

Meyveli soda.

Önceki yaptıklarım için özür dilerim.

Sandie Shaw sence de muhteşem, değil mi?

Midemi bulandırıyor.

Böyle sürdürmek.

Kafayı yiyecek gibi oluyorum.

– Bir fikrim var.

– Evet?

Gidelim.

Bugün buna yeterince katlandık.

İyi fikir.

Ödersin artık.

– Havuzda görüşürüz o zaman?

– Çav! Borcumuz ne kadar?

Kola lütfen.

Benimle fotoğraf çektirmek ister misiniz beyefendi?

Ne çektirmek?

Fotoğraf.

Tamam, neden olmasın?

Göğüslerimi görmek istersen 150 Frank ver.

Ama bende sadece 100 var.

Pekâlâ.

O zaman dokunamazsın.

Haydi oradan be! Seninle yaşamak istiyorum.

Bu gece, yanımda kalmanı bekliyorum.

Kayarken yıldızlar.

Madeleine, işte karşımızda, büyük şehirdeki ışıklar.

Madeleine, düşün bir kağıda şöyle yazıldığını:

“Astor, modern erkeğin sigarası.

” Aklına getir, havuzdan yeni çıktığını.

Hani o aynı şarkı çalardı.

Hatırla, hatırla.

5 Aralık, 1965.

Yıldızlar.

Seninle yaşamak istiyorum!

Evet, seni bikini yanıklı esmer.

Gönlüm elbet, langırt oynamak ister! İşte, havaalanındayız!

Rujunu sürmüşsün ve sarılmışız.

Kalktı uçağımız.

“Burası kontrol kulesi.

Boeing 737 arıyor Caravelle’i.

Paul da arıyor Madeleine’i!

” Artık inanmıyorum ben sana

Çünkü çok yalan söyledin bana

Çok iyi biliyorsun adresimi

Ama bir tek mektup yollamamışsın bana

Kalbimi kırdın ki onarılmamacasına

Neden böyle oldu kendine bir sorsana

Hayalini kuruyorken ben

O muhteşem kavuşmamızın

– Kapı!

– Birdenbire farkettim.

Arkamdaki ayak seslerini.

Kimdi gecenin bu vaktinde koşan?

Arkamı dönüp baktım.

Adamın biri, “Özür dilerim.

Sizi korkuttum mu yoksa?

Çok üzgünüm.

Lütfen affedin beni.” dedi.

Ses gitti diye düşünüyordum.

Yürümeye devam ettim oysa yine ayak sesleri, üstelik sürekli yakınlaşıyor gibiydi.

Sonra baktım ki adamın biri: “Pardon, sizi korkutmak istememiştim lütfen bağışlayın beni” dedi.

Çok kibardı anlayacağın.

Dikkat etmiştim de, önceki adam değildi.

Yürümeye devam ediyordum.

Sonra, birdenbire üçüncü defa ama bu kez ayak sesleri önden geliyordu.

Rahatlamıştım ama önümdeki adam durdu.

Adama baktım bu da farklı birisiydi.

Yani ne ilki ne de ikincisiydi, üçüncü bir adamdı işte.

Ben de dedim ki, “Aynı adam değilsiniz.”

O da bana baktı ve dedi ki,

“Öyle olabilir.

Mühim olan bu değil.

Mühim olan; senin, takip edildiğini düşünmendi.

Kimin tarafından olduğu önemli değil.

Ama kötü hissettim.

Daha hızlı yürüyebilirdim.

Sen daha çok korkardın.

Yavaşça yürüdüm. Sen de korkmadın.

” Ben de ona, “Bana bak eğer bu bir şakaysa, çok iğrenç, kötü bir şakaydı” dedim.

O da yüzüme baktı ve, “Ne şakası?

Bunun şaka olduğuna gerçekten inanıyor musun?

” Ve sonra – Sonra ne oldu?

Bana dedi ki, “O hâlde hiçbirşey anlamamışsın.

” Cumartesi günü poster asmam gerek.

Sen de gelsene?

Cumartesi olmaz.

Sebebini biliyorsun.

Onu da getir.

Asla.

Yanlış yoldasın.

Ama keyfin bilir.

Meseleler kişisel bakış açısıyla çözülmez.

Öyle bir kişisel çözüm yoktur.

Savaşmak zorundasın.

Ve o hengâmede de, meseleyi öğrenmiş bulunursun.

Sen, savaşmadan kabullenmişsin çok şeyi, savaşmalısın.

Kız mevzularına girmek benim de hakkım.

Kızlar, para – aslına bakarsan hepsi aynı kapıya çıkar.

Meselenin özü her şeye karşı olmak, savaşmakta.

Senin kabullendiklerini ben kabullenemem mesela.

Devrimci olmamın sebebi de budur.

Seni takdir ediyorum.

O hâlde benimle gel.

Bir düşüneyim.

Ne okuyorsun?

– Bob Dylan hakkında bir yazı.

O kim?

Vietnik’miş, anlarsın ya.

O ne demek?

Yanki uydurması bir kelime, “asi” ve “Vietnam” kelimelerinin birleşimi.

Bir bakayım.

“Kimsiniz siz, Bay Bob Dylan?”

Hitler demişti vaktinde Stalin de tabii Şimdi de ihtiyar Johnson söylüyor

Yapılacak tek şey var: Hepsini öldürmek tek çözüm.

Madeleine söylemedi mi sana?

Albümü günde 10,000 satıyor.

Madeleine mi?

Ona da postayı koyarım herhâlde.

Gerçi bu gece görmek zorundayım onu.

Neden “zorundasın”?

Kalacak yerim kalmadı.

Bizim ev sahibesinin yeğeni gelecekmiş.

Belki Madeleine’in yanına taşınırım.

Orada yatacak yer var.

Gerçi Elizabeth izin verir mi belli değil.

Onun çillerini seviyorum ben.

Catherine ile daha iyi bir şansın olur ama.

Öyle mi dersin?

Geçen hafta Rex Sineması’ndayken ne renk sütyen giydiğini sormuştum ona.

Ee?

Tokadı yedim! “Evet tabii” türü sütyen giyiyor demek ki.

“Evet tabii, göğüslerim çok güzel!” Camille neden böyle meşhur oldu, biliyor musun?

Hayır, bilmiyorum.

Elini uzat.

Şimdi de çıkar parmağını.

Niye gülüyorum bilmiyorum ama.

Aslında moralim çok bozuk.

Madeleine yüzünden mi?

Farkettin mi, “erkek” kelimesinin içinde “maske” ve “kıç” kelimeleri var?

– Peki ya “dişi” içinde?

– Bir şey yok maalesef.

MASUMİYET BU DÜNYAYA AİT DEĞİLDİR AMA HER ON YILDA BİR IŞIĞI; PARLAYARAK BİZİ AYDINLATIR

Gece sakin ve keder dolu üstelik güneş de doğmayacak gibi.

Amerikalı bilim adamları bir beyinden diğerine enjeksiyonla düşünce zerk etmeyi başardılar.

İnsanoğlunun bilinç düzeyi varoluşunu kavrayamaz.

Onun sosyal kimliği, bilincini oluşturur.

Tahmin ediyoruz ki 20 yıl sonrasında her yurttaş, vücudu kaplayan bir elektronik alet taşıyacak ve bu aygıt da mutluluk ve cinsel zevk ihtiyacını karşılayacak.

Bize bir televizyon ve de bir araba verin özgürlüğümüzü elimizden alma hakkına sahipsiniz artık.

“Sevgili Marquis, ne kadar da müteşekkirsin.

Her şeyden mutlu oluyorsun, neşenin bozulmasına izin vermezsin Bize açık gönüllülükle anlatır mısın. böylesine neşeli olma hakkını nereden bulmaktasın?

” Sesim, en derinlerdeki düşüncelerimi yansıtmaktan aciz.

Boileau bunu kastetmemiş olsa da.

Lise yıllarıma dönmüş gibiyim.

Nasıl oluyor, anlatamam.

Başıma sık sık gelir bu durum.

Nerede kaldı bunlar?

Sık sık aşık olur musun?

Seninle açık konuşayım mı?

Tabii.

Öyle dedin ama, içinden gelerek demedin ki.

Saçmalama.

Çok açık sözlü gözüküyorsun ama bu da bir kendini geri çekme biçimi.

Umursadığımdan değil.

Benim için Madeleine önemli.

Yine de, üzülüyorum.

O senin düşüncen.

Sana bir soru sorayım.

Sor?

Sana sormamı istedi de.

Ee?

Onu hamile bırakacağından korkuyor.

Salak mıymış o.

O tür şeyleri biz de düşünüyoruz elbet.

Peki sen de korkuyor musun hamilelikten?

Hayır.

Ben bir zımbırtı kullanıyorum.

O ne yahu?

Nedir, söylesene?

Amerika’dan geldi, acayip bir zımbırtı.

Air France’da çalışan bir adam Elizabeth’e bir tane getirdi.

Madeleine’e göre o aleti kullanmak edepsizlikmiş.

Niçin korktuğunu anlıyorum.

Eminim ki senden, bana sormanı falan da istememiştir.

İnanmıyorsan, geldiğinde sorarsın.

Neyi soracakmış?

Hiçbirşey.

– Japonya listelerinde 6. sıraya çıktım.

– Gerçekten mi?

“Pinball Champ” ile beraber.

Yetmez! Peki senden yukarda kimler var?

The Beatles, France Gall, Bob Dylan –

“Hayat dolu ve sıcakkanlı biri” olduğunu bilmiyordum.

” “Kendi tarzını oluşturuyor.

Keskin yüz hatları ve beyaz gülüşüyle, yüzünün güzelliğini ortaya koyuyor.

Yıldızımızın inceliği ve dış görünüşü canlı gülüşü gözlerindeki afacan bakışlarla çelişiyor gibiydi.

Kendisine ve onun gibilere güvenmemizi rica ediyor.

Marjinalliklerden sıkılmış, ama hayat dolu.

Dürüst ve açık olmayan şeylere güvenmiyor.

” Bırakın dalga geçmeyi.

Ne dalgası, burada yazanlar gerçek.

Baksana, France-Soir’da yazmış, yalan olamaz.

Bir bakayım.

Seni biri aradı.

Kim?

Bilmiyorum.

Hafızamı kaybettim.

– Çocuklaşma da söylesene.

– Paul açtı telefonu.

Ona, ihtiyar annemi rahat bırakmasını söyledim.

“Neler oluyor, Marquis?

İhtiyar anne de nereden çıktı!” Kafayı yedi.

Durdurun şunu.

Derdin ne senin?

Masayı kaldır! Ah, Bayan Smith, kızınız gerçekten Ah, Bayan Smith, kızınız gerçekten koca burunlu.

Duş alıp yatarım.

Yine mi o korkunç müzik! İyi bildin.

O zaman kaçıyorum.

Buraya dikkat.

Dikkat.

Orkestra müthiş.

Ne yapıyorsun öyle?

Pire var sanki.

Yakaladım! Tuvalet kağıdı bitmiş?

Banyo dolabının üstünde Le Figaro olacaktı, onu kullan.

Mauriac’a ayıp olacak ama.

Bir düşünsene; sanatçıların şâhı Beaumarchais “Figaro” diye bir isim uydurdu ve o isim şimdi burjuvaya dair her şeyin sembolü oldu.

İnsanı sinirden delirtebilecek bir durum.

Robert’in yanında fazla kaldı sanırım.

Aptal! Paul’u sen al.

Yerin daha rahat.

Olmaz.

Paul, geliyor musun?

Müsaade eder misin?

Ne yapacaksan yap.

Günün son sigarası.

Hayatta olmaz! Işıklar kapanıyor! Şu kısmı da okuyayım.

İyi geceler.

Görüşürüz.

Arkanı kaydır biraz, Madeleine.

“Arka” deme.

“Alt taraf” de.

“Alt taraf” olmaz.

En iyisi “kalça.

” Hayır, “popo” de.

“Kıç.

” “Göt.

” “Kâse.

” “Kaporta.

” Peki ya üreme organlarına ne denir?

Ben uyuyorum.

Onlara “takım” denir.

Elimi şöyle koyabilir miyim?

Yapmayın ama! Hep düşünmüşümdür

– Sakin ol, Paul.

“Aşk, aşk

Erkeğin kalbinde yalnızlık vardır

Yüzünü de çevirmişsin

Kadınsı çıplaklığımın kenarında

Aşkım da denizdedir

Rüyalarda İşte böyle, ölüme karşı koyuyoruz.

UYKU, ACININ DA GÖZLERİNİ KAPATIR BENİ BENDEN SAKLAR BİR AN

Ne yapıyorsun?

Şu ipi tut.

Şöyle getir.

Marquis de Sade’ı bilir misin?

Şunları o demişti: “Fransızlar, cumhuriyetçi olursanız başka hiçbirşeye gerek kalmaz.”

Turenne’de, kılıcı eline alan bir ulus Avrupa’da adalet ordusu kurulmasına önayak oldu.

Ve yüz yıl boyunca, bu dağınık ordu.

.

.

dünyanın en yüce hayalini gerçekleştirdi.

20 kralı tahttan indirdiler.

Alpler’i ve Ren Nehri’ni geçtiler.

Ne yapacağız biz Bay Mitterrand tüm Avrupa’yı ayağa kaldıran özgürlük nidâlarına karşı?

Adın Elsa mı?

BİR TÜKETİM ÜRÜNÜYLE KONUŞMA

– Madeleine’in arkadaşı mısın?

– Evet, tanıyorum onu.

Nerede tanıştınız?

Dergide.

Burada çalışıyordu.

– Hangi dergi?

Miss 19 mu?

– Evet.

Burada ne yapıyorsunuz?

Özel bir durum, “Miss 19” seçildim de.

Nedir bu sorgu sual?

IFOP’da çalışıyorum.

İşini mi değiştirdin?

Dergiden iyi kazanamıyordum.

IFOP, bir anket kuruluşu biliyorsun.

Sosyolojik gözlem yapıyorum da.

Ne güzel.

Neden “Miss 19” olmak istedin?

İstemekle olan bir şey değil, seçildiğim için şanslıyım.

Olayları pek anlamadıysam da “Miss 19 seçildim” ve bu bir yıl boyunca sürecek.

Neden, “şanslıyım” dedin ki?

Bu müthiş bir şey.

O kadar çok avantajı var ki.

Ne tür avantajlar?

Birçok müthiş şey kazandım.

Bir araba ve birçok seyahat.

Bundan önce ne yapıyordun?

Öğrenciydim.

Kaçıncı sınıftaydın?

Mezuniyet sınavlarına hazırlanıyordum.

Mezun olmak istemiyor musun?

Hayır, seçilmem her şeyi değiştirdi.

Yani diploma almak yerine araba almayı tercih ettin öyle mi?

İkisine de sahip olmak çok güzel.

Sence sosyalizmin bir geleceği var mı?

Sosyalizm mi?

Onu mu sormuştun?

Soruyu cevaplayacak birikimim yok.

Mesele hakkında hiçbirşey bilmiyorum.

Sence sosyalizm nedir?

Anlatmaya çalışmayacağım, çünkü her şey birbirine karışacak.

Mesela şöyle bir soru sorsam.

“Amerikan tarzı bir yaşam mı yoksa sosyalist olmak mı istersin?”

Veya, sence bunlar farklı şeyler mi?

Elbette ama cevaplamaya gelince

– “Amerikan tarzı” senin için ne ifade ediyor?

Hızlı bir yaşam mesela.

Ayrıca özgür.

Böyle söylememin kaynağı, Amerika’ya gidip yaşantıyı görmemdir.

Peki nasıldı?

Akıl almazdı.

Gerçekten muhteşemdi.

“Akıl almaz.

” Tam olarak ne söylemeye çalıştın?

Orada her şey Fransa’dan farklı.

Sıkı çalışıyorsun ama yaşam çok hızlı.

Sürekli bir telâşe içerisinde olma, sürekli yapacak çok işinin olması düşüncesi oluyor hep kafanda.

Kadınlar daha faâl orada.

Bu da iyi bir şey.

“Gerici” kelimesi senin için bir anlam taşıyor mu?

Efendim?

Okkalı bir soru! Bilmem.

Gerici demek çoğu şeye karşı çıkmak, olacaklara destek vermemek anlamındadır sanırım.

Peki bu iyi mi kötü mü sence?

İyi olsa gerek.

Her şeyi kabullenen insanları sevmiyorum.

Halk Cephesi nedir, bir bilgin var mı?

Sorulara bak!

Komik olan nedir?

Saçmasapan sorular.

Cevap vermek istemiyorum.

Çocuk sahibi olmayı istiyor musun?

Evet ama ileride.

Şimdi değil.

Neden şimdi değil de ileride?

Çünkü hayatımın bu çağında, doyasıya yaşamak istediğimi yapmak, tam olarak özgür olmak istiyorum.

Çocuk seçeneği eleniyor yani.

Doğum kontrolü hakkında bilgin var mı?

Biraz.

Bu aralar gündemde olan bir mesele.

Basitçe anlatır mısın, nedir?

Haydi ama.

Çekinme, anlat.

Rahatsız olmaya başladım.

Cevaplamayacağım.

Ne olduğunu biliyorum ama

– Bu anket, Fransız kadınları arasında.

Sen de bir Fransız kadınısın.

Elbette öyleyim.

Şey, doğum kontrolü

– Çocuk sahibi olmamak için başvurulan yöntemleri biliyor musun?

Çok yöntem var.

Ne olduklarını söylemesem daha iyi.

Bir iki tanesini söyle yeter.

İlk akla gelenlerden birisi, doğum kontrol hapları tabii.

Ya da diyafram.

Haplardan başka yöntemler yok mu?

Diyafram dedim ya az önce.

Sık sık aşık olur musun?

Kesinlikle hayır.

Aşık olmayı mı sevmiyorsun?

Severim de.

Aşk öyle arayınca bulunacak bir şey değil ki.

Aşık olursun işte.

Nasılını nedenini anlamadan.

Olduysan, müthiş bir şey tabii.

Ama mütemadiyen olamazsın demek istiyorum.

Ama olduysan eğer

– Şu an dünyanın hangi bölgelerinde savaş var söyleyebilir misin bana?

Bilmiyorum, üzerine kafa da yormadım.

Yani bilmiyor musun, dünyanın hani bölgelerinde savaş olduğunu?

Bilmiyorum.

Buna ne demeli?

15 dakikaya burada olur.

Eğer müzik kutusunda Olympia’yı seçerse, öldürürüm onu.

Delirmişsin sen.

Ciddiyim, öldürürüm.

Midemi bulandırdı.

O zaman konuyu değiştirelim.

Madeleine ile işi pişirmişsiniz.

Hâlâ onu mu düşünüyorsun?

Hayır, babamı düşünüyorum.

Her şey patates püresiyle başladı.

Nasıl?

Bir keresinde, patates püresi yiyorduk, babam da vardı.

Sonra, babam birdenbire durdu ve, “Buldum!” dedi.

Kızkardeşim sordu, “Neyi buldun?

” Meğer babam; dünyanın, güneşin etrafında dönmesini çözmüş.

Tabii, önce Galileo bulmuştu bunu ama.

Anlayacağın babam, öyle birdenbire dünyanın güneş etrafında döndüğünü anlamıştı.

Eminim, Galileo da aynı şekilde öğrenmiştir.

Bir gün patates püresi yerken, “Buldum!” diye bağırmıştır.

Aman ne mühim.

Böyle demiştim ona.

Sonra da patates tabağını yüzüme yemiştim.

Cumartesi günü görüştüğümüz o adamı geçen tekrar gördüm.

Hangi adamı?

Fontainebleau’ya beraber gittiğimiz adamı.

Oraya gittiğinizi bilmiyordum.

Madeleine söylememiş miydi sana?

Hatırlamıyorsun.

Çünkü Pazartesi günü çok kızgındın.

Kitap meselesi yüzünden kızmıştım.

Ben de öyle hatırlıyorum.

Efendim?

Bir şey yok.

Seni üzecek bir şeydi zaten.

Neymiş o?

Söylesene.

Bir şey değil.

O adam, bu haftasonu bir daha gitme teklifinde bulundu.

İkimizi beraber gördüğü için karısın da getirmeyi düşünüyormuş.

Zavallı Paul.

Neden?

Farklı dünyalara aitiz.

Hep mutsuz olacaksın.

Bundan sana ne?

Bundan sana ne?

Tekrar ediyorum: Bundan sana ne?

Ağzımdan öyle çıktı işte.

Her neyse, umrumda da değil.

Madeleine hamile.

Ama sana belli etmiyor.

Ben biliyorum.

Onu iyi tanıdığından şüpheliyim.

Gizli gizli ateşini ölçüyor.

Yatmadan önce yapıyor.

– Sensiz başladık.

– Selam, nasılsın?

Nefessiz kaldım da.

Koşuyordum.

Pek öyle gözükmüyorsun.

Bak, hisset.

Ben yokum zaten.

Yapma ama, Elizabeth.

O kadarına da hakkı vardır.

Stüdyoda Sylvie ile karşılaştım.

Bana imzalı bir albümünü verdi.

Ben de sana veriyorum.

İşte.

Senin modern müzikle pek alâkan olmadığından – Ben olsam Bach isterdim.

Do minör konçertosu Bach.

İşiniz bitene kadar ben burada bekliyorum.

Şuradaki kadın

– Daha önce gördüm sanırım.

Ah elbette, kafede kocasını vuran kadın.

Ona zerre benzemiyor bile.

Sende ne kadar var?

Fahişe olmuş.

Fazla dedin.

O kadar param yok.

Loire Şato’sunu görmeye gideceğim de.

Ne kadar var sende?

100, 200, 300?

O kadarı çok.

Sende ne kadar var?

O kadar yok.

Neden?

Tarifeyi mi değiştirdin?

Ne yapmamı istediğine bağlı.

Bekle, halledeceğim şimdi.

Alman mısın?

Benim de Alman olduğumu düşünüyorlar bazen.

Ama Fransız da değilim.

Ve Almanlardan nefret ederim.

Sahi mi?

Neden peki?

Çünkü annemle babam Almanya’da öldü.

Neresinde?

Toplama kampı diye bir şey duydun mu?

O konuyu açmak zorunda mıydın?

Hep aynı terâne.

Bıktım artık.

İnsanlar ne zaman aradaki farkı anlayacak?

O zamanlar 10 yaşındaydım.

Sen de öyle, küçük hanım.

Hatırlamak zorunda değilsin.

Sen belki 10 yaşındaydın ama baban değildi.

Babamla tüm bağlarımı kopardım.

Bir günde 50 kişiyle yatmak da değişik bir şey olmalı.

50 yoktur.

2-3 tane anca vardır.

Haftasonları, 110’u bile buluyordur.

Kimi suçlamalı şimdi?

Kendine mi gülüyorsun?

Kendime gülmek beni güldürüyor.

Şu kadın Brigitte Bardot’ya benziyor.

Sayfayı işaretledim.

Olmuyor çünkü çok yavaşsın.

Sahne hızlı akacak.

Vauthier öyle yazmış.

“Yalanmış, sahteymiş, yanlışmış nasıl olursa olsun farketmez bana zevk verip egomu okşayan ne varsa seviyorum ayırmadan.

Bu yanlışsa, yanlışı da seviyorum zaten.”

Biraz daha hızlı olmalıydı.

Kaza şeyinde de öyle olmalıydı

– Adamı ezdiğinde de mi?

O da iyi değil.

Ritim bozuk.

Sahne düzeni hızlı akmalı.

“Birden arabanın önüne çıktı.”

“Çarptın mı çarpmadın mı?

” “Talihsiz bir kaza işte.

” Sonra ne diyeceğim?

“Bir aptal eksildi.

” Sahne düzeni, “çabucak.

” “O da dikkatli olsaymış.

Adam ölmüş olsa bile suçlusu ben değilim.

” Toplu konut ziyaretinde de aynı.

Şöyle yazıyor: “büyük bir heyecanla.

” “Bu mucizevî yeniliğin bir hatırası kalacaktır.

” Adı boşuna Mucizeler değil ya.

Ve sonra, Gilly, “istekle.”

“insan eliyle kurulmuş bu geniş bölge ki sadece bir kopyadır, aynı küçük kutu.”

Bence rolü oynamaya başlamadan önce okuduklarını tamamen unutmalısın.

İlk kez okuyormuşçasına oynamalısın.

Prova falan yaptığını sil kafandan.

Sadece oku ve oyna.

Denerim.

“Kurulmuştu.

Hatalıydı.

Etrafta kimse gözükmüyordu.

İnsanlar çekip gitmişlerdi, arkalarında, övündükleri şeyi bırakarak.

Başka hiçbirşey yoktu.

Kaybolmuştuk, tüm hevesimiz de kaçmıştı.

” Buradan efendim.

Bakalım beğenecek miyim.

Bozukluğun var mı?

– Hayır efendim.

– Bende de yok.

Ne yapıyorsun?

Buraya gelsene.

Tamam, tamam! Çişe gitmem lâzım.

Altyazılıymış, iyi.

Dublaj işi çok salakça zaten.

Defolsana, götlek!

KAHROLSUN DÖNEKLER CUMHURİYETİNİZ!

Paul, şaklabanlığı kes.

Karar veremedin gitti.

Seni seviyorum, sersem.

– Ne dedi?

– Duymadım.

Öndekiler, düzgün durun da görelim! Kes sesini, Troçkist!

Yuh! Yanlış oranda bu!

– N’olmuş yani, boşversene.

Olmaz, şikayete gidiyorum.

Gösterim odasına mı?

Yukarda.

“En-boy oranının, 1.65 ile 1.75 arasında olması film çekimlerinde bir standarttır.

Gösterimlerde de 1.85 oran limitinin aşılmaması ISO tarafından tüm dünyaya ilan edilmiştir.

“Düşüncelerimize hükmedebiliriz, ki onların zerre önemi yoktur oysa, her şeyden mühim olan duygularımız bizden bağımsızdır.”

Konusunu anlatsanıza.

Yabancı bir şehirde bir başlarına kalan bir erkek ve kadını anlatıyor

– Haydi gidelim.

Çok saçmaymış.

Ben izlemek istiyorum.

Haydisene.

Erotizmden nefret ediyorum.

Kendi adına konuş.

O zaman sen git.

– Kalmak mı istiyorsun?

– Evet, kalıyorum.

Bol bol sinemaya giderdik.

Beyaz ekran parlamaya başladığında, hepimiz heyecanlanırdık.

Ama Madeleine ve ben genelde hayal kırıklığına uğrardık.

Ama Madeleine ve ben genelde hayal kırıklığına uğrardık.

Görüntü, kalitesiz ve titriyor olurdu.

Marilyn Monroe da çok yaşlanmış görünüyordu.

Üzülüyorduk.

Film, hayallerimizdekinden çok uzaktı.

Aslında, içimizde taşıdığımız o film hiç değildi bu.

O film ki, hayallerimizde çektiğimiz ve hatta içimizde gizlice yaşattığımız bir filmdi.

Ee?

Çenende kilit mi var senin, konuşsana?

Devlet, işçilerin üniversite okumasını engelliyor.

Gerçekten mi?

Neden?

Korkudan, o yüzden onları hep boğar.

Nasıl yani, boğar?

Maddî sıkıntılarla boğar.

Taleplerini iletmek, tecrübesizler için zor olur.

Vaugirard’a giderken, bana ne söyleyecektin sen?

Neden bana değil de Paul’a aşıksın?

Paul’a aşık falan değilim.

Madeleine aşık ona.

Tabii öyledir?

Sorumu cevaplasana.

Bu konu hakkında konuşmak istemiyorum.

Neden?

Nedeni, seni ilgilendirmemesi.

Erkeklerle çıkmayı sevmez misin?

Severim de, hangi erkekle çıkacağıma bağlı bu.

Bu aralar çıktığın biri var mı?

Seni ilgilendirmez.

Bu akşam nereye götürürsün mesela?

Sinemaya.

– Kızları sinemaya mı götürürsün?

– Her zaman değil.

Ne tür kızlardan hoşlanırsın?

Senin gibi olmayanlarından.

Senin çıktığın erkek nasıl bir tip?

Şu an biriyle çıkmıyorum.

– Yani önüne gelenle yatıyorsun?

– Hayır, bir yerinden uydurma.

E, az önce söyledin ya.

Öyle bir şey söylemedim.

Ben sana, bu aralar birisiyle görüşmediğimi söyledim.

“Çıkmak” ile “yatmak” farklı anlamdadır, biliyorsan.

Demokrasi hakkında düşüncelerin var mıdır?

Açıkçası yok.

Peki, sen – Ben ne?

Etrafında neler döndüğü ile ilgilenir misin?

Elbette.

Ama olayına göre değişir.

Politikayla ilgilenmem mesela, ama diğer şeylerle ilgilenirim.

Ne gibi şeylerle?

Bilmem.

Şimdi aklıma gelmiyor ama, çok şey var işte.

Örnek versen?

Bilmiyorum ki, değişir dedim ya.

Gazete okurum mesela.

Bir makale ilgimi çekerse, okurum.

Ama çekmezse sayfayı geçerim.

Sıkılmaya gelemezsin yani.

Aynen öyle.

Biraz da kendini anlatsana?

Anlatsam ne olacak ki.

Hem seni ilgilendirmez.

Niye konuşayım senin – pardon benim hakkımda, bilmiyorum.

Seni ilgilendirmez ki.

Fahişelere gittin mi hiç?

Bazen.

Sevgili bulamadığın zamanlarda mı?

Sevgili bulamama meselesi değil.

Tam da bilmiyorum.

Onları da birçok yönden sevdiğim içindir belki.

– Ne kadara patlıyorlar peki?

– Para ödemiyorum.

Seninle çıkacağımı hiç sanmıyorum.

Paul’u mu tercih edersin?

Paul’la aramızda bir şey yok .

Dün, ona nasıl baktığını gördüm.

Düpedüz aşıksın.

Şu meseledeki saçma ısrarı bırak.

Öyle bir şey yok dedim ya.

Başka birini mi seviyorsun?

Hayır, neden sordun?

Ciddi cevap verdin değil mi?

Sence Madeleine’den güzel miyim?

Hayır, ben Madeleine’i seçerdim.

Madeleine sana göğüslerini göstermiş, öyle dedi bana.

Hatırlamıyorum.Doğru değil.

Evet, gösterdi.

Paul’a da göstermiş midir?

Hep Paul’dan konuşalım istiyorsun, değil mi?

Hayır.

Konuyu değiştirelim.

Erkeklerle çıkmak hoşuna gider mi?

Evet, erkeğine de bağlı tabii.

Ne tür erkeklerden hoşlanırsın?

Özel bir tip yok.

Ama ilk görüşte anlarım.

Johnny Hallyday mesela?

De Gaulle?

– O da değil.

Kim peki?

Amerikan film yıldızlarından mı?

Paul bizi tanıştırmadan önce sanırım seni Montparnasse’da bir barda gördüm.

Olabilir.

Montparnasse’daki barlara sık sık giderim.

Ne yaparsın oralarda?

Orada çok arkadaşım var.

Muhabbet eder, langırt oynarız.

Kendin hakkında konuşmaktan pek hoşlanmıyorsun değil mi?

Neden peki?

Çünkü bu seni ilgilendirmez.

Ama seni ilgilendirir.

Tamam işte, seni değil beni ilgilendirir.

Peki neden kendin hakkında konuşmuyorsun?

Çünkü bu seni ilgilendirmez.

Ne düşündüğünü öğrenmek istiyorum, çünkü seni seviyorum.

Belki bu karşılıklı değil, bencil olmamalısın.

Şu ana kadar biriyle yattın mı?

Hayır.

Neden sordun?

Hiç mi?

Seni ilgilendirmez.

Yani hiç sevişmedin mi?

Seni ilgilendirmez dedim ya.

O kağıt ne için?

Bu akşamki hücre toplantısı için hazırladım.

– Ne hakkında?

– Devrim.

Neden bazı çalışanlar “vasıflı emekçi” olarak adlandırılır da mesela aktörler ve devlet memurları böyle anılmazlar?

Anlatayım.

Vasıflı emekçilerin türleri vardır.

Üçe ayrılır.

Ben de üçüncü türdenim.

Ben, tam devrim yapabilecek vasıftayım.

Tam devrim derken?

Mesela: “Sana, kompleks bir şey verirler kullanması zor bir makina mesela.

Sonra sana ara malları verirler ve üretilecek şeyin dizaynını da alırsın.

Zaman çok önemli.

İşi bitirmen için az bir süre var.

Düşüncelerinin ve hareketlerin mükemmel bir uyum içinde olmak zorundadır.

İşin nasıl yapılacağının muhakemesini kısa sürede yapman gerekecek hiçbir adımı kaçırmaksızın.

Plânını kafanda kurarsın işe başlamadan önce.

Eline aldığın her parçanın nerede ve nasıl kullanılacağını çoktan biliyor olman gerekir.

“Çalışma esnasında, işi kafanda bitirmişsindir bile.

Aletlerini aldın ve tüm aşamaları plânladın.

İşte, kelime oyunlarına başvurmadan anlatırsak; devrim tam olarak budur.

Ama bunun için devrimci bir ruh gereklidir.

” Tam olarak budur.

BU FİLMİN DİĞER BİR ADI DA BUDUR: COCA-COLA VE MARX’IN ÇOCUKLARI ARTIK HANGİSİNİ SEÇERSENİZ

Ateşin var mı?

Kibritimi versene! Kes! Çocukları benim için öp.

Kibritim.

Bırak da geçeyim Tanrı aşkına.

Haydi.

Ne iş peşinde, bir bakayım.

Üzerine benzin döktü ve kibriti çaktı.

Haydi canım! İmkânı yok bağırırdı.

Duymadım ben bir şey.

Kafandan bir şeyler uydurup duruyorsun.

Bağırmamak için ağzını bantladı.

Peki neden, Amerikan Hastanesi önünde yaptı bu işi?

Not bırakmış.

Kendin bak, bana inanmıyorsan.

Ee?

Ne yazıyordu notta?

– “Vietnam’daki savaş bitsin.”

Öldü.

Lanet olsun! Bir kişiyi öldürürsen, katil derler.

Binlercesini öldürürsen de fâtih derler.

Eğer hepsini öldürürsen de, Tanrı derler.

Tanrı diye bir şey yok.

İlerde anlarız.

– Madeleine’i seviyor musun?

– Yine başlama istersen.

Şarkımız, “Bana adını söyle önce.”

Bana adını söyle önce Ben de söylerim adımı Haydi kaçalım buradan bir an önce Sonraya bırakalım konuşmayı İstemiyorum kimse bilsin Sana olan aşkımı İstemiyorum kimse anlatmasın Öptüğünü, dudaklarımı Ne işin var orada?

Çekilsene.

P’lere dikkat.

Sesimi tam duyamıyorum.

Çok fazla yankı var.

Madeleine, ritmi takip et yeter.

– Şarkıya, tüm sevecenliğini katmanı istiyorum tamam mı?

– Tamam.

Tamam.

Son kez deneyelim.

Ama ben yoruldum.

Sıkılmaya başlıyorum.

Bana adını söyle önce

Ben de söylerim adımı

Haydi kaçalım buradan bir an önce

Sonraya bırakalım konuşmayı İstemiyorum kimse bilsin

Sana olan aşkımı İstemiyorum kimse anlatmasın

Öptüğünü, dudaklarımı Fena değil, Madeleine, fena değil.

Şöyle-böyle diyebiliriz.

Beğendiniz mi?

Güzel miydi?

Dinleyebilir miyiz?

Durdurabilirsin.

Yarın tekrar yapalım.

Sesimi beğenmedim.

– Nasıl istersen.

Yarın olsun.

Öğleden sonra 3:00’de.

3:00.

Tamam.

– Görüşürüz.

– Kendine iyi bak.

Hoşçakalın.

Radyodan biri var dışarıda.

Güzel.

Görüşürüz.

-Güle güle.

Madeleine Zimmer?

Albüm çalışması mıydı?

İyi geçti mi?

Çok iyiydi.

Radyodan mısınız?

Bir saniye, asistanımla görüşeyim.

Hemen gelirsiniz değil mi?

– Arabayı getirir misin, Paul.

– Ne arabası?

– Aptallaşma.

– Emredersiniz, hanımefendi.

Nereden bulacağım şimdi araba?

Elinden her iş gelirdi hani.

Kanıtla işte.

Biraz sussana sen! Telefon görüşmesi yapacağım.

Bu ikinci albümde – İkinci albümün adı, “Bana adını söyle önce.”

Peki en sevdiğiniz müzisyenler kimlerdir?

The Beatles, ayrıca klasik müzikten, Bach.

Bach’ın klasik olduğu su götürmez ama, tarzınız ona pek benzemiyor sanki?

Birbirine zıt tarzlar değiller.

– Öyle düşünüyorsunuz demek?

– Evet.

Peki, sizi diğerlerinden ayıran özellikleriniz nelerdir?

Şey, neredeyse hiç makyaj yapmam.

Kıyafet olarak, nasıl giyindiğimi de görüyorsunuz zaten.

Topuksuz ayakkabılar ve etek.

– Spor bir görünüş.

Seviyor musunuz bunu?

– Çok seviyorum.

Amerika’da otoyol kenarlarında büyük ilân tahtalarında. şöyle yazıyor: “Sen de Pepsi nesline katıl.”

Siz de katıldınız mı?

– Evet, Pepsi-Cola’yı çok severim.

– Gerçekten mi?

– Evet, cidden.

– Üçüncü albümde görüşmek dileğiyle?

– Pekâlâ.

– Hoşçakalın.

– Görüşmek üzere.

Çabuk ol, geç kalacağız.

Araba işini ayarladım.

– Ne arabası?

– Araba işte.

– Çaldın mı yoksa?

– İşte ona inanmam.

Sen Çılgın Pierrot gibi olamazsın.

O, sevgilisi için araba çalar.

Ne?

Genelkurmay’ı aradım.

“Ben General Doinel.

Arabam nerede kaldı?

Yarım saattir bekliyorum!” “Emredersiniz efendim.” İşe yarayacağı kesin değil.

Robert ile, bunu daha önce İçişleri Bakanlığı’nı kullanarak denemiştik.

İşte geliyor.

Ordumuz daim olsun! Ocak’tan Mart’a kadar anket işinde devam ettim.

Elektrikli süpürgeler iyi satıyor mu?

Diş macunu içinde peynir olsun ister misiniz?

Kitap okuma sıklığınız nedir?

Hücre çekirdeği nedir, biliyor musunuz?

Şiir sever misiniz?

Kış sporları?

Kısa etekler?

Bir kazaya şahit olursanız nasıl tepki verirsiniz?

Sevgiliniz sizi bir zenci için terkederse, üzülür müsünüz?

Hindistan’daki sefalet hakkında bilgi sahibi misiniz?

Komünist ne demek, bilginiz var mı?

Doğum kontrol hapları mı kullanırsınız yoksa vajinal yöntemlerle mi korunursunuz?

Nerede yaşıyorsunuz?

Maaşınız ne kadar?

Neden sosyete kızları işçi kızlardan soğuktur?

Irak’taki Kürt savaşından haberiniz var mı?

Ve, üç ayın sonunda farkettim ki bu sorular topluluğun görüşlerini yansıtmıyor, bilakis onları etkiliyor.

Benim, belki de farkına varmadan objektifliğimi kaybetmiş olmam da yaptığım anketlerdeki güvenilirliğin az olmasını tetikliyor.

Bilmeden, onları kandırıyordum, onlar da beni kandırıyordu.

Neden?

Nedeni, belki de bu anketlerin gerçek amaçları olan toplumsal bilinç ve tepkinin ölçülmesinden kayarak gizlice, değer yargılarını eleştirmeye dönüşüyordu.

Farkettim ki, Fransız yurttaşlara hangi soruyu sorarsam sorayım bu soruların temsil ettiği görüşler.

şimdiki zamana değil de geçmişe aitti.

Yani ben de bu işe dikkat etmeliydim.

Bu yüzden, prensip olarak, bazı gelişigüzel kavramları kullanıyordum.

Filozof, vicdanını düşünce yerine koyar.

” “Vicdan sahibi olmak, dünyaya açık olmak demektir.

” “Vicdan, zamanın akışından etkilenmez.

” “Bilgelik, hayatı anlamaktır, gerçekten anlamak.

Gerçek bilgelik budur.

” Olay nasıl oldu?

Annesi ona biraz para bırakmış o parayla apartman dairesi aldı.

Başlarda inanmadık tabii ama Elizabeth ve Madeleine gidip gördüler böylece inandılar.

Zengin muhitteki bir apartmanda büyük bir daireydi.

Odaların düzenini tartışıyorlardı: mutfak, yemek odası vesaire.

Kavga bile ediyorlardı sanırım.

Elizabeth anlatmıştı bana çünkü Madeleine; onun, yanlarına taşınmasını istiyordu ve Paul da bunu istemiyordu.

Sanırım fotoğraf çekerken geri geri çok gitti ve düştü.

İntihar olma ihtimali yok.

Aptal bir kaza işte.

Sıradaki.

Sıra sende.

Siz, Madeleine Zimmer değil misiniz?

Evet, benim.

Nasıl oldu?

Catherine’in anlattığı gibi.

Aynen öyle oldu.

Arkadaşınız Elizabeth Choquet, hamile olduğunuzu iddia etti.

Ne yapacaksınız?

Bilmiyorum.

Emin değilim.

Elizabeth, kurtulmam için bir şeyler önerdi ama.

Bilmiyorum.

Bilmiyorum.

DİŞİ.

SON.

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorumda sahte e-posta yazanlara cevap verilmez.

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s