THE THİRD PART OF THE NİGHT (1971) /Trzecia czesc nocy/ Gecenin Üçte Biri

 

O günlerde insanlar ölümü arayacak, ama bulamayacaklar.

  Ölümü özleyecekler, ama ölüm onlardan kaçacak.

 

105 dk

Yönetmen: Andrzej Zulawski

Senaryo: Andrzej Zulawski, Miroslaw Zulawski

Ülke: Polonya

Tür: Dram, Korku, Savaş

Vizyon Tarihi:04 Kasım 1971  (Polonya)

Dil: Lehçe

Müzik: Andrzej Korzynski

Nam-ı Diğer: The Third Part of the Night

Oyuncular: Malgorzata Braunek ,Leszek Teleszynski , Jan Nowicki ,Jerzy Golinski, Anna Milewska

Özet

İkinci Dünya Savaşında Polonya’nın işgali sırasında bazı Alman askerleri, bir kadını, oğlu ve kızını katlederler. Kocası ve babası ormanda olmaları nedenile kurtulmuşturlar.

Genç adam direnişine katılmak için karar verir. Fakat takibe takılır.  Gestapo tam yakalayacakken onun yerine başkasını öldürür.

O kaçış sırasında hamile bir kadının dairesine girer ve doğumunda ona yardımcı olur.

O aslında bağışıklı biti bulmak için  kurulmuş tifüs merkezinde aşı yapmak için kobay olarak çalışan denektir.

 illimunati

Film Altyazısı

GECENİN ÜÇTE BİRİ

İNCİL: Vahiy 8

Yedinci Mühür ve Altın Buhurdan

Kuzu yedinci mührü açınca, gökte yarım saat kadar sessizlik oldu.

Tanrı’nın önünde duran yedi meleği gördüm. Onlara yedi borazan verildi.

Altın bir buhurdan taşıyan başka bir melek gelip sunağın önünde durdu. Tahtın önündeki altın sunakta bütün kutsalların dualarıyla birlikte sunmak üzere kendisine çok miktarda buhur verildi. Kutsalların dualarıyla buhurun dumanı, Tanrı’nın önünde meleğin elinden yükseldi. Melek buhurdanı aldı, sunağın ateşiyle doldurup yeryüzüne attı. Gök gürlemeleri, uğultular işitildi, şimşekler çaktı, yer sarsıldı.

Yedi Borazan

Yedi melek ellerindeki yedi borazanı çalmaya hazırlandı.

Birinci melek borazanını çaldı. Kanla karışık dolu ve ateş oluştu, yeryüzüne yağdı. Yerin üçte biri, ağaçların üçte biri ve bütün yeşil otlar yandı.

İkinci melek borazanını çaldı. Alev alev yanan, dağ gibi büyük bir kütle denize atıldı. Denizin üçte biri kana dönüştü. Denizdeki yaratıkların üçte biri öldü, gemilerin üçte biri yok oldu.

10 Üçüncü melek borazanını çaldı. Gökten meşale gibi yanan büyük bir yıldız ırmakların üçte biri üzerine ve su pınarlarının üzerine düştü. 

11 Bu yıldızın adı Pelin’dir. Suların üçte biri pelin gibi acılaştı. Acılaşan sulardan içen birçok insan öldü.

12 Dördüncü melek borazanını çaldı. Güneşin üçte biri, ayın üçte biri, yıldızların üçte biri vuruldu. Sonuç olarak ışıklarının üçte biri söndü, gündüzün ve gecenin üçte biri ışıksız kaldı.

13 Sonra göğün ortasında uçan bir kartal gördüm. Yüksek sesle şöyle bağırdığını işittim: “Borazanlarını çalacak olan öbür üç meleğin borazan seslerinden yeryüzünde yaşayanların vay, vay, vay haline!”

 

**

Etraf ne kadar da sessiz.

  Baban haklıymış.

  Burada güvende ve rahat oluruz.

  Kısa zamanda tekrar ayağa kalkarsın.

  Nasıl oldu?

  Altı haftadır hastasın.

  Vücudun aşırı şişti sonra ateşin çıktı ve kendinden geçtin.

  Yürüyecek gücü bulunca da buraya geldik.

  Hatırlamıyor musun?

  Hatırlıyorum.

  Yine de beni sev, Michal.

  Olan bitenin tek sorumlusu ben değilim.

  Sen benden daha büyük, daha olgunsun.

  Bana daha iyi rehberlik edebilirdin.

  Doktor yürümeni önerdi.

  Giyinmene yardımcı olayım.

  Babam niye buraya gelmedi?

  Şu an gayet iyiyim.

  Baban benimle konuşmuyor.

  Lukasz’ı da yanına al.

  Bak, baban nasıl da yakışıklı oldu.

  Nasılsın?

  İyiyim.

  Baba.

  Hâlâ anlayamıyorum.

  Onu gaddarca bir olaya itti.

  Ölüme terk etti.

  Bitlere kan verdiğini de uzunca süre bana söylemek istemedi.

Ey bizlere yol göstermeyen Tanrı 

Ey masumların ölümüne izin verip nefreti yücelten Tanrı 

Ey cefayı artırıp insanları birbirine işkence ettiren Tanrı

 Ey en kötüleri göklere çıkarıp ellerine kamçı tutuşturan Tanrı 

Ey merhametini saklayan Tanrı, bizleri merhametinden yoksun kılıyorsun.

 

Michal, ne işin var burada?

  Bir ay daha köyde kalman lazımdı.

  Helena, annem ve Lukasz öldü.

  Köydeki evi de yakıp yıktılar.

  Sana nasıl yardımcı olabilirim Michal?

  Artık bitlere kan vermeyeceğim.

  Artık bolca zamanım olacak.

  İstersen sana işlerinde yardımcı olabilirim.

  Öyle kolay değil.

  Biz yeraltında çalışıyoruz.

  Emirler, disiplin.

  Meraklanma.

  Emir altında da yardımcı olurum.

  Hatta şu an çaresizliğe kapılmamak için emir altında olmaktan daha iyisi olamaz diye düşünüyorum.

  Kendi ismini annenin ve babanın ismini unutup takma bir isimle yaşaman gerekecek.

  – Ne isim almak istersin?

  – Bozayı veya Kör.

  Sağır veya Topal.

  Komutanın olacak kişi gerçekten kör biri.

  Burada bekle.

  Olek! Olek! Ne oldu sana?

  Sancım başladı.

  Etrafta kimse yok.

  Yardım edin bana.

  Hayır ben polis değilim.

  Onu kurtarman lazım.

  Henüz on gündür buradayız.

  Niye peşine düştüklerini de hâlâ anlamış değilim.

  Mutfakta sıcak su var.

  Yardım et.

  Lukasz  Çabuk oldu, değil mi?

  Henüz hazır değilim.

  Hiç hazırlıklı değilim.

  Benim için baba olunacak zaman değil.

  Belediye sigorta dairesinden geliyorum.

  – Helena! – Evleri yangına karşı sigortalıyorum.

  – Helena! – Aslına bakarsanız zorunlu sigorta.

  – Bir kaza durumunda 

– Helena!

Gösterebilirim  Helena, beyefendi evleri tifüse karşı sigortaladığını söylüyor.

  Tifüs değil, yangına karşı.

  Hastalıklara karşı sigorta yapılıp yapılmadığını bilmiyorum.

  Bu evdeki tek yangın vardı, o da uzun süre önce söndü.

  Burada karanlıkta oturma.

  Bir şeyler yemen lazım.

  Bacaklarım kaşınıyor.

  Rahatsızlık verdiysem özür dilerim.

  Ben artık gideyim.

  Binadaki diğer dairelere de uğrayacağım.

  – Sigortacılık mı yapıyorsunuz?

  – Evet.

  Bence çok naziksiniz.

  İnsanlara bağırmanız lazım.

  Neden?

  Kusura bakmayın, kendisine yardımcı olmam lazım.

  Ona bu işi bulan bendim.

  Ey bizleri kandıran Tanrı, bize ne yaptıklarını biliyor.

  Karım tıpkı sana benziyordu.

  Ama öldü.

  Babam çok hasta olduğum için bizi bir köy evine götürdü.

  Helena, Lukasz ve beni.

  Hava çok soğuk olduğu için onları yatak örtülerine sardım.

  Civarın güvenliği sağlanınca onlara geri döneceğim.

  Önemli biri miyim yoksa değil miyim, birinin uğruna can verir miyim yoksa birisi uğruma canını verir mi bilemiyorum.

  İnsanlar birbirlerinden çok uzak yörüngelerde hareket ediyor.

  Birbirleriyle o kadar nadiren karşılaşıyorlar ki karşılaştıklarında da kendilerini kaybetmiş oluyorlar.

  Bunlar bazen bir savaş esnasında bit, kan ve gübrelerin arasında oluyor.

  Aradıklarının ben olduğumu söyleyebilirdim.

  Kocan da benim paltomdan giymişti.

  Ama kocanı yaraladılar, onu da beni de sağ bırakmazlardı zaten.

  Baba, bu eşyaları sana bırakmak istiyorum.

  – Eski paltonu alabilir miyim?

  – Al tabii.

  Birlikte bir şeyler çalsak mı?

  Baba, onlar şimdi öldürüldü değil mi?

  Gözlerimle gördüm.

  Kafayı yemedim ya?

  Evet her ikisi de öldürüldü.

  Tanrı günahlarını bağışlasın.

  – Ne dedin?

  – Öldürüldüler.

  Annen de, karın da.

  Karım mı?

  Adını bile anmıyorsun.

  Nasıl bir kayınpedersin sen?

  Aşırı duygusallaştırma.

  Hayatımda bir kez olsun kişisel ilişkilerin hakkında yorum yapmaya hakkım olduğunu düşünüyorum.

  Hiç umursamadan birilerinin mutluluğunu yerle bir ettin.

  Üstünkörü bir mutluluk olsa dahi, o kadının seni yakıp yok etmesine müsaade ettin.

  Oraya gelip, hastalığın seni nasıl yiyip bitirdiğini nasıl yavaş yavaş eridiğini görünce tarafsız bir yaklaşım sergileyememiş olabilirim.

  Baba, kendisine ufacık şeyler haricinde bir şey sunmadım ki.

  Ne?

  Şu an her nerede ise ölü veya sağ, benden bir şeyler bekliyor sanki.

  Öldü ama.

  İşte orası muamma.

  Kelimelere dökemiyorsun.

  Yanımda kal oğlum.

  Niye?

  Baba ve oğul dediğin tek bilek, tek yürek olmalı ancak şu an aramızda bir duvar, duvar, duvar var.

  Talebin mantıksız.

  Kim ki o adam?

  Onlara ne anlatabilir?

  Hiçbirimiz iç yüzünü bilmiyoruz.

  Şu an hayatta olmana sevinmemiz lazım.

  Gerçi halen talebini düşünmüyor da değilim.

  Pek çok değerli insanlar tutuklandı.

  Hem de ulusumuzun can damarı olan kişiler.

  Oysa senin bahsettiğin şu kişi önemsiz bir adamın teki.

  Böylesi önemsiz kişileri kurtarmak için bu girdaba elimizi uzatacak güçte değiliz.

  Bu konuda endişelenmiyor da değilim.

  Ciddi bir şekilde, giderek her şeyin birbirine benzemeye başladığı bir dünyaya saplandığımızı hissediyorum.

  Eylem ve eylemsizlik, cefa ve kayıtsızlık.

  Bu nedenle vicdanımın sesini sana iletemiyorum.

  Açık olmayan bir şey var.

  Gecenin bir kısmını o evde geçirdiğini söyledin.

  – Evet.

  – Yalnız mı?

  – Evet.

  Bir sonraki emre kadar oraya gitme.

  Ve lütfen buraya da gelme.

  Yorgunum.

  Lütfen beni yalnız bırak.

  Sana bu konudaki cevabımı daha sonra ileteceğim.

  2 zloti.

  – Tanrı sizi korusun.

  – Rahibe Klara ile görüşebilir miyim?

  Rahibe hanım, Olek’in annesiyle görüşebilir miyim?

  Dünden beri çok cansız.

  Gece huzursuzdu.

  Beni yanına çağırdı ancak konuşmadı.

  Ardından elini bağrına koydu ve “Oğlum öldü.

 ” dedi.

  – Doktor ne dedi?

  – Doktorlar iki aydır yoklar.

  Söylentiye göre civardaki bir ormana götürüp gazla zehirlemişler.

  Nasıl?

  Egzoz borusunu minibüsünün içine vermişler.

  – Bu konularda teknik bilgin de var.

  – Bir şekilde öğrendim.

  – Babam seni burada ziyaret eti mi?

  – Hiç.

  Bu mantıksız çılgınlık ona itici gelir.

  Yaşa kardeşim, sağken yaşa.

  Beni hatırladınız mı?

  Kızıl Saçlı’nın arkadaşıyım.

  Oğlunuz Olek’in yani.

  Buraya gelip size çok yoğun olduğunu söylememi istedi.

  Durumu iyi ama sizi buradan çıkaracak kadar değil.

  Burada kalmak zorunda kaldığınız için de çok mahcup.

  Aklının sürekli sizde olduğunu söyledi.

  Bu haçı da size gönderdi.

  Ne yapıyorsun?

  Kadınları korkuttun.

  Bu kadar sert hareketlerde bulunma! Gestapo’ya gitmiştin.

  Seni niye iki kez bıraktılar?

  Onlara senin yerine onu verecek gücü kendimde bulamadım.

  Geri döndüm.

  Bu kadar zayıf biri olduğum için şanslısın.

  Rahibe hanım, çok benziyor  Acayip şekilde Helena’ya benziyor.

  Hiç benzemiyor Michal.

  Halüsinasyon görüyorsun.

  Ben burada kaldım, değil mi?

  Helena’nın kocasını götürdüklerinde ablam bizi burada barındırdı.

  Lütfen git ve bir daha gelme.

  Sessiz kaldıkça onu daha çok dövüyorlar.

  Ancak senden hiç bahsetmiyor.

  Seninle geçirdiğim her dakika, ona karşı kabahat işlediğimin farkında değil misin?

  Ne yapmam gerektiğini biliyorum.

  Git.

  Lütfen git.

  Onun çocuğu, değil mi?

  – Bizim.

  – Evet.

  Onun, senin ve benim.

  Daha sonra niye hiç gelmedin?

  İkinizi rahatsız etmek istemedim.

  İkimiz diye bir şey yok, sadece göstermelik.

  İçten içe yıpranan bir şey.

  Neden?

  Sen herkese her şeyi yapabilirsin de ondan.

  Sadece bedenin hasta  Ne?

  Kana bulaştığında merhamet, iyilik ve iman artık yok olur.

  Öyleyse geriye ne kalır?

  Cefa.

  Savaştan önce hukuk okuyordum.

  Savaş patlak verince hiçbir şeye yeteneğim kalmadı sanki.

  Sigorta dairesinde iş bulunca da çok sevindim.

  – Kaç yaşındasın?

  – 22.

  Birileri seni düzgün yönlendirmezse yok olur gidersin.

  Sana en doğru işi vereceğim.

  Görevim ne olacak?

  Hiç.

  Sen sabırlı ol.

  Olurum.

  Birlikte mi çalışacağız?

  Evet.

  Kaynak ben olacağım ama.

  Savaş patlak verince kocam da işsiz kalmıştı.

  Postanede bir iş ayarlamaya çalıştı.

  Bitlere kan vermesini tavsiye ettim.

  Bundan önce aşkın ne olduğunu bildiğimi sanıyordum.

  Nedir aşk?

  Bilmem.

  Cefanın zatıdır.

  Aşka ait olmayan her şeyi hor görmedir.

  Korkunç bir şey.

  Değil.

  Bizi zaten korumuyor olan kalkanlarımızı kaldırmamızdır.

  Reddedilebilme korkusuyla teslim olmaktır.

  – Acıtır.

  – Kalbimi hisset.

  Yanında kendimi bir yetişkin gibi göremiyorum.

  Dert çekmeden sana yakın olamam.

  Marian! Kendi kaynağından bana bir referans mektubu alır mısın?

  Tekrar kan verme işine gireceğim.

  Bir üst düzey yiyecek karnesi lazım.

  – Marmelat, ekmek, un.

  – Bunları kime vereceksin ki?

  Artık günah çıkarma sırası sende.

  Hiç bir mucizeye tanık oldun mu?

  Mucize diye bir şey yoktur diyeceksin, değil mi Marian?

  Bir girdap içindesin sanki.

  O iki dünya aynı ölçü birimiyle ölçülemez.

  Biri diğerinin yansımasıdır ve sen de aynasın.

  Ağzından ne çıkarsa çıksın saf birinin imanını görüyorum sende.

  Beni yalnızca sen anlayabilirsin.

  Şu anki mesleğimle kimseyi doyurmam mümkün değil.

  Bir aile mi kurdun sen?

  Evet.

  Tanrı bahşetti.

  Bize nasıl bulaştırdıklarının farkında mısın?

  İçlerini kanla doldurup dışarı atıyorlar.

  Açtıkları ufak yaralara kusuyor ardından da tıka basa emiyorlar.

  Bu şekilde gitmesi mümkün değil.

  Mümkün değil.

  Kanunlar olmalı.

  Tanrım.

  Tanrı’ya yakarma zamanımız geldi.

  Ülkenin bağrından bir çığlık yükselmeli.

  Bunların anlamsızlaşması veya tarih olması için yakarışlar, dualar 

– Ortaçağdan kalma cehaletle 

– Sus artık Marian.

  Bir anlamı yok.

  Şu an yönetildiğimiz kanunlar yerleşirse önümüzdeki dönem umutsuzluk dönemi olacak.

  Dünyanın bir zamanlar daha iyi bir yer olduğunu hatırlamak tüyler ürpertici.

  Tekrar kan verme işine dönebilmen için sana referans mektubu vereceğim.

  – Kiminle görüşeceksiniz?

  – Birinci kattaki Bayan Wisniowska ile.

  Sizinle görüşmeye geldim.

  – İşler kötü gibi?

  – Evet.

  Kaç kişin bu işte çalışmak için çabaladığını biliyor musun?

  Biliyorum.

  Hafif bir sıcaklık onlara zarar vermez.

  Aslına bakarsan ılık kanı severler.

  Doktora vermen için bir not yazayım.

  Eşinizin yazdığı kitabı yeni bitirdim.

  Çok güzel bir kitap olduğunu kendisine iletebilirseniz sevinirim.

  Güzel ve eski.

  Uzun yıllar oldu.

  Eşim vefat etti.

  Hiç tifüsten ölen birini gördün mü?

  Müsaade edin.

  Sizi hasta olarak kaydedeceğim.

  İlk iğneyi de şimdi yapacağım.

  – 24 saat boyunca ateşiniz olacak.

  – Biliyorum.

  Üç gün sonra ikinci iğneyi olacaksınız.

  Ardından da yasal olmayan gerçek aşıyı olacaksınız.

  Teşekkür ederim.

  Bir kadın ve bir çocuk için iki aşıya daha ihtiyacım var.

  Buraya gelmeleri gerek.

  Kan verenlerin aile bireyleri olarak bu hakka sahipler.

  Tamam.

  İyi sakla.

  Profesörün özel stoğundan.

  Teşekkür ederim.

  Listeye kaydını yapın.

  Bulabileceğin en iyi iş bu Michal.

  En iyisi.

  Artık gittiğinde yeri boş kalacak.

  Kendisiyle bebeğine yiyecek getirdim.

  İletebilir misin?

  Onları senin eski odana yerleştirdim.

  Evde de manastırda da başka müsait oda yoktu.

  Orası hem kuru hem de sıcak.

  Arayacak olurlarsa da orada bulunmaları zor olur.

  Rahibe hanım, söyler misin 

Beni kandırmadan açıklar mısın 

Başıma gelenlerin bir anlamı var mı?

  Benim kavrayamadığım bir anlamı var mı?

  Eskiden insanlar neden ölürdü, bilir misin?

  Açlıktan, soğuktan, beslenme yetersizliğinden.

  Nasıl ölürlerdi, bilir misin?

  Rahibe hanım, artık bir üst düzey yiyecek karnem var.

  Sana un veririm, dilediğin gibi karnını doyurursun.

  Hayır, verme.

  Lütfen git Michal.

  Rahibe hanım, onun Helena’ya benzerliğinin farkındasın değil mi?

  Olmayan şeyleri bir tek sen görürsün.

  Sana unla patates getirdim.

  Artık düzgün beslenmen lazım.

  Sana düzenli olarak yiyecek getireceğim.

  İstersen yiyecekleri kapının önüne de bırakabilirim.

  Aşı da getirdim.

  Kanım eline bulaşmıştı.

  Hastaydım.

  Kanımda enfeksiyon vardı belki de.

  Korktuğum için öyle davrandım.

  Sorgulardan, dayak yemeden, dayanamamaktan korktum.

  Aynı şeyler onun da başına gelebilir.

  Bir süre sonra serbest bırakırlar.

  Ne kadar sonra?

  Kocanın kim olduğunu, neler yaptığını öğrenmek isterim.

  Savaştan önce avukat olmak istiyordu.

  Bir yıl belediyede kâtiplik yaptı.

  Sonra yazmaya başladı.

  Hamile kaldığımda da burada işe başladı.

  – İşi iyi miydi?

  – Geçimimizi sağlıyorduk.

  Benim de bir karım ve oğlum vardı.

  Biz de burada oturuyorduk.

  Senden bir şey istesem?

  Bebeğini biraz kucağıma alabilir miyim?

  – Kimsin sen?

  – Bir dönem benim evimde kaldın.

  Bana edebiyat dersi verdin, ben de karşılığında para verdim.

  Evet, hatırladım.

  Sonra seninle değiş tokuş yapmaya başladık.

  Hiç yoktan iyidir.

  Seni tekrar burada görmek bana büyük acı veriyor.

  Bu dünyada daha iyi şeyler yaşaman gerektiğini düşünüyorum.

  Bir halı yalnızca bir nesnedir.

  Bir biblo veya bir çift ayakkabı da öyle.

  Nesnelerle ödeme yapmak istemediğini anladım.

  Yaratıldığın şeylerle ödemek istiyordun.

  Ya kendimi koruma olayını anlamamışsam?

  Tanrı’yla eşit şartlarda konuşmak istiyorsun.

  Bu mümkün değil.

  O’na sessizce sorular sorman lazım.

  Sana İncil’inden bir kehanet getirdim.

  Yerini işaretledim ama sakın ben gitmeden okuma.

  – Sana veda etmeye geldim.

  – Veda mı?

  – Evet Michal, ben gidiyorum.

  – Hemen mi?

  Nereye?

  Alman varlıklı insanlara pasaport veriyor.

  Bu sayede gizlice İsviçre’ye geçebiliyorsun.

  Ama  Kendimle anneme aldım ama her şeyimi burada bırakmam gerekiyor.

  Bunlar çok da mühim değil Michal ama oğlumu burada bırakacak olmak 

Her gece gizlice gelip onu ziyaret etmeye alışmıştım.

  Seninle son kez konuşmak istedim ama bir şekilde üzerimize sessizlik çöktü.

  Oğlumun, yolun sonunda beni beklediğine inanıyorum.

  Tıpkı sevdiğin kadını tekrar bulman gerektiğine inandığım gibi.

  Niye hâlâ maske takıyorsun?

  Kendi yüzüme bakmaktan korktuğum için Michal.

  Tam da yola çıkacağım zamanda rüzgârın beni bir mummuşum gibi söndürmesinden korktuğum için.

  – Güle güle Bay Rozenkranc.

  Tanrı’nın lütufları üzerine olsun.

**

  “Gökte olağanüstü bir belirti güneşe sarınmış bir kadın göründü.

  Ay ayaklarının altındaydı.

  Kadın gebeydi.

  Doğum sancıları içinde kıvranıyor, feryat ediyordu.

  Ardından gökte başka bir belirti göründü.

  Bir ejderha doğum yapmak üzere olan kadının önünde durdu kadın doğurur doğurmaz ejderha çocuğu yutacaktı.

  Gökte savaş oldu.

  Mikail’le melekleri ejderhayla savaştılar.

  Bu büyük ejderha yeryüzüne kovuldu.

  Yılanın önünden çöle, üç buçuk yıl besleneceği yere uçup kaçabilmesi için kadına büyük kartal kanatları verildi.

  Ben de denizin kıyısında dikilip durdum.

 ” Sana geldim.  Sana.  Burada durma.

  Gidip onlara yardım etmem lazım.

  Kocan ne durumda?

  Onu bir gün daha aldatsam beni sever miydin?

**

  İnsanın ansızın bu kadar güçlü bir şekilde aşk ateşine tutulacağına hiç inanmazdım.

  Hazırlıksız yakalandım.

  Altı üstü bir öğrenciydim.

  Benim çocuğum nasıldı baba?

  Sakin miydi, neşeli miydi?

  Helena ile çıktığımız dönemde bizimle sıralarda bekleyecek kadar büyük değildi.

  Genelde sandalyenin kolunu eline tutturup, “Burada bekle. ” derdim.

  Saatler sonra döndüğümüzde hâlâ o halde bekliyor olurdu.

  Düşünceler içinde.

  Ne düşünürdü acaba?

  Canını sıkma.

  Ya şu adam?

  Bana ondan hiç bahsetmedin.

  Sanırım bitlere kan vermekten utanç duydu.

  Aslında kimseyi sevmiyordu ve her şeyden çok nefret ettiği kişilere her gün kan vermek zorunda kaldı.

  Daha sonra onu yalnızca bir kez gördüm.

  O da pencereden.

  Onu götürdüler.

  Gözlerimle gördüm.

  Kalabalık beni bir merdivende kıstırdı.

  – İnsanları topladılar.

  – Kimden bahsediyorsun?

  Kocandan, kocandan!

– Geçerli belgeleri vardı ama.

  – Belgelerini yırttığını gördüm.

  – Neden acaba?

  – Bilmiyorum.

  Onu terk etmeni kaldıramadı belki de.

  Belki de seni seviyordu, bana onun hakkında anlattıklarının hepsi de yalandı.

  Buradan gitmemiz lazım.

  Çocuğun bizim olduğunu da aklından hiç çıkarmamalısın.

  Bizim! Öyleyse şu an bir kan verici işi boşta demektir.

  Çocuğun yaşamasını istiyorsan bu işe derhal başlamalısın.

  Derhal! Belgelerini neden yırttı acaba?

  Artık bitlere de kan vermiyordu.

  İşsiz bir şekilde aylak aylak sokaklarda dolaşmasını aç ve yarı çatlak görünüşünü anlayabiliyorum.

  – Yani?

  – Savaştan önce fizikçiymiş.

  Belli ki yetenekli biriydi.

  Karısını dövüyordu.

  Kadını evden kovmuş.

  Benden başka sığınacağı kimsesi yoktu.

  Söylesene evladım, sence hangisi daha önemli?

  Tüm olanaksızlıklara rağmen, bedensel hayvani arzularını karşılayarak, bu kadını doğurmaya iten kuvvet mi?

  Bu kuvvet onun yanında bulunan, acı çeken, onu sevdiğini sanıp ona ihtiyaç duyan ve hatta kendisini terk edince gözünü kırpmadan ölümü seçen o adama kendini feda etmekten daha mı önemli?

  Söylesene baba, sence hangisi daha önemli?

  İnsanların kendilerini birbirlerine feda etmeleri mi yoksa paylaşıp saklamak istedikleri yaşanmışlıklar mı?

  Saklamak mı?

  Hiçbir şey saklanamaz Michal.

  Dünya parçalandı, mahvoldu, yok oldu.

  Bu çöküşü yöneten yeni düzeni kavramak ve kendini buna adapte etmek durumundasın.

  Doğru ancak zalimce davranmanın nedeni de buydu işte.

  Yaptığım her şeyin bedelini ödeyebilirim.

  Hatta çocuğumuzun varoluşunun bile.

  – Selam.

  – Merhaba.

  Günaydın.

  Günaydın.

  Günaydın.

  10,000 Michal.

  Güçlü ve sağlıklılar.

  Onlara döngü tamamlanana kadar yarım saat süreyle kan vereceksin.

  Ardından bunlara bağırsaklarında çoğalacak olan tifüs mikrobu enjekte edilecek.

  Daha sonra da aşı elde etmek üzere bağırsakları özel bir işleme tabi tutulacak.

  Bulabileceğin en iyi meslek bu.

  Bu sayede sana, seni sınır dışı edilmeni tutuklanmanı ve aç kalmanı engelleyecek belgeler verilecek.

  Tiksindirici bir iş ama.

  Burada bulunan diğer insanlar da seninle aynı durumda.

  Buraya gelemeseler hepsi mahvolacaktı.

  O ne?

  Bit dışkısı.

  Her gün bakteri var mı diye ve kanından onlara hastalık bulaştı mı diye kontrol ediyorum.

  Kaşınmamaya çalış.

  Bu yüzden ölebilirler.

  Adamın biri tüm kitaplarını satıyor.

  Dün ikinci el kitap satan bir kitapçıda paha biçilmez kitaplar gördüm.

  – Nietzsche, Céline, Spengler’in kitapları.

  – Conrad yok muydu?

  – Spengler okumak için çok geç.

  – Bence kitap okumak için çok geç.

  Ben de resim yönünden zengin çok güzel ansiklopediler gördüm.

  – Kimse almak istemiyor mu peki?

  – Alan biri çıkar.

  – Sıkı şekilde kitap okuma vakti aslında.

  – Yanlış.

  Kitap okuyanlar yuhalanıyor.

  Öyle düşünmüyorum.

  Var olmayan insanların kaderi hiç şu andan daha önemli olmamıştı.

  Balzac ölüm döşeğindeyken yanı başına kendi yarattığı bir doktoru çağırmıştı.

  Proust da aynı durumdayken, ikincil karakterlerinden biri için tasalanmıştır.

  Tırnağıyla değişiklikleri battaniyesine kazımıştı.

  Onun için ölüm anında bunlar gerçeklerden daha önemliydi.

  Ne Balzac ne de Proust açlıktan veya toplama kamplarında ölmedi ama.

  İkisi de sokaklarda köpek sürüsü gibi itilip kakılmadı.

  İşte senin yazdıklarının şaheser olmamasının nedeni budur.

  İnsan yazamasa da çocuklarına ekmek götürmelidir Michal.

  Saçmalıyorsun.

  Bir şiir okusana Marian.

  – Yaşamı senden iyi tanıyan yok.

  – Şiir mi?

  Benim değil de bir arkadaşın şiiri.

  “Ay dönmüştü iki kez gümüş yüzünü

Çadırımı kurduğumda, çölün kumuna.

  Karımın kucağında ağlayan bebek

Öldü artık, verilsin toprağa.

  – Oğullar, kızlar–”

– Yeter! Lütfen konuşmayalım.

  Çenenizle hasta edeceksiniz bitleri.

  Bir terslik varsa aşıcılar ve kontroller sizleri bilgilendirir.

  Bugün öyle bir ısırıyorlar ki sanki haftalardır aç kalmışlar.

  Gördüğüm en kötü kan vericilersiniz.

  Kimseye çaktırmadan kaşınıyor, hatta votka içiyorsunuz.

  Bir oturumda en az bir litre kan kaybediyoruz.

  Sus! Kan verme esnasında konuşulmayacak.

  Çünkü bitler enfekte olabilirler.

  Michal.

  Profesörü nasıl götürmüşlerdi, hatırlıyor musun?

  Çok sayıda insan kamyonlara bindirilip götürülmüştü.

  Ama nereye?

  Gördüğün gibi, önemli olan sadece bitler.

  Çünkü seni hayatta tutuyorlar.

  Onlara zarar vermemen lazım.

  Onlar bağırsaklarında ölüm taşıyan anneleriniz sizler de kendi annelerinizi ölümle besleyen sütannelersiniz.

  Süren doldu.

  Artık çıkarabilirsin.

  – Bu kadar geç saatte gelme.

  – Yine de yapabilirim.

  Nefes nefesesin, deli gibi de terlemişsin.

  İşe tekrar başladım.

  Buradaki herkese tifüs bulaştırabilirim.

  – Hepsi aşılarını oldular.

  – Nasıl?

  Sizin aşılar doktorlara dağıtılıyor.

  – O nasıl?

  – İyi.

  Kocasını yavaş yavaş aklından çıkarmaya başladı.

  Rahibe hanım, bana onun buraya nasıl geldiğini hiç anlatmadın.

  Rahibelerimizden biri onu yolda oyalanırken görmüş.

  – Hangi rahibe?

  – Hatırlamıyorum.

  Peki onu neden benim eski odama yerleştirdin?

  Anlatmayacak mısın?

  “Yedi tası alan yedi melekten biri gelip benimle konuştu: ‘Gel!’ dedi.

  ‘Sana engin suların kenarında oturan büyük fahişenin çarptırılacağı cezayı göstereyim.

  Yeryüzünde yaşayanlar onun fuhşunun şarabıyla sarhoş oldular.

 ‘ Bundan sonra melek beni Ruh’un yönetiminde çöle götürdü.

  Orada yedi başlı, on boynuzlu, üzeri küfür niteliğinde adlarla kaplı kırmızı bir canavarın üstüne oturmuş bir kadın gördüm.

  Kadın, mor ve kırmızı giysilere bürünmüş altınlar, değerli taşlar, incilerle süslenmişti.

  Elinde iğrenç şeylerle fuhşunun çirkeflikleriyle dolu altın bir kâse vardı.

  Alnına şu gizemli ad yazılmıştı:”

Beni kandırıyorsun.

  Bitlere kan vermenin insanı ateşlendirdiğini biliyorsun.

  Kendi kendime bir çıkış yolu bulamayacağımı biliyorsun.

  Benden unutmamı, kendimi küçük düşürmemi ve “Tanrı’nın işine akıl ermez. ” dememi bekliyorsun.

  Michal  Ben senden sadece kurt…

 – Kimi kurtarayım?

  Onu mu?

  Kendimi mi?

  – Ruhunu.

  Dediğim gibi aşı oldun mu?

  Bu mesele çok önemli.

  Sana yiyecek karnesi de getirdim.

  – Bir şey mi oldu?

  – Yarın sana enfekte olanlar bölümünden iş teklif edecekler.

  – Daha iyi ve düzenli bir iş.

  – Nereden biliyorsun?

  Bunu daha önce hiç yapmadın.

  – Bu iş sana uygun değildi.

  – Bunu sana kız kardeşim mi söyledi?

  Onu bulmam lazım.

  Hapishaneye de bakacağım.

  Artık dışarı yalnız başına çıkabilecek kadar güçlendim.

  Hayır, ben her şeyi öğrenene kadar bir işe yaramaz.

  Sana bakınca daha önce yaşadığım yanlış şeyleri tekrar en baştan yaşayabilecekmişim gibi geliyor.

  Anlamlandıramadığım şeyler de dâhil.

  Aşk habersizce kapımızı çalıp, kum taneleri gibi parmaklarımızın arasından kayıyor.

  Belki de  Belki de o zamanlar içimde aşk yoktu.

  Maalesef sürekli tuhaf şartlarla yüzleşecek gibiyiz.

  Tanrım.

  Ey bağışlayan Tanrım.

  Sen ki zayıflığımızdan ötürü günah işlediğimizi bilensin.

  Sen ki felaket döneminde bizlere aşk derdi çektirirsin.

  Sen ki bizlere hükmedensin.

  Senin gazabında telef olmamıza müsaade etme.

  Enfekte olmuş bitlere kan vermeyi ben istemedim.

  Helena’nın kocasının başına gelenlerin aynısını yaşamaktan korktum.

  Kötü biri olmak istemedim.

  Ona bunu yapan bitler miydi, yoksa aralarındaki aşkın bitmesi miydi?

  – Anlamadım?

  – Onları bugün çok iyi besliyorum.

  Ateş gibi olan kanımı çok seviyorlar.

  Kafayı bulunca mest olup uykuya dalacaklar.

  Ateşli kanın içinde kabarcıklar vardır.

  Şampanya misali köpürür.

  *

Üzgün gibisin?

  Olan biteni anlayabildin mi?

  Sırf sizin için yapıyorum.

  Sürekli sizleri düşünüyorum.

  Artık biz diye bir şey yok.

  Süre doldu.

  Kafesleri çıkarabilirsiniz.

  Sen daha önce tifüse yakalanmışsın Michal.

  Dolayısıyla bağışıklığın var.

  Bulaşıcı hastalıklar bölümünde aşıcı ihtiyacı varmış.

  Enfekte olan bitlere kan verirseniz bir üst düzey yiyecek karnesi alırsınız, düzenli maaşınız da artar.

  İstersen hemen başlayabilirsin.

  Ben de bir aile kuracağım Michal.

  Senden daha da iyi, çok daha iyi.

  Çok daha iyi.

  Senin karnene karşılık yarın başlayabilirim.

  Bolca kan var bende.

**

  1918 yılından beri aynı aileyi üretiyoruz.

  Orijinal üreme çiftinin ataları oluyorlar.

  Onları yakından baktın mı?

  Diğerlerine göre daha koyular.

  Birkaç yıl önce diriliklerini kaybedince Habeş bitleriyle melezleştirildiler.

  – Daha önce aşıcılık yaptın mı?

  – Bu sürecin her aşamasında bulundum.

  Ben daha altı haftadır buradayım.

  Profesör, kocamı şeyden korumak için Poznan’dan buraya getirtti  Ölümden.

  Onları serbest bırakırsak açlıktan ölürler.

  Bir serada beslenip, deney tüplerinde üretiliyorlar.

  Tıpkı insanlar gibi kendilerini savunma içgüdülerini yitirmişler.

  Çocuğunla aranda, temiz kan çeken bir pompa gibi davranıyorlar.

  Benim artık çocuğum yok.

  Özür dilerim.

  Tekrar bir aile kurarsın diye düşünmüştüm.

  Dokunma bana.

  Artık enfekte olmuş bitlere kan veriyorsun.

  – Ne olmuş?

  Aşı vurulmadın mı sen?

  – Yakana baksana Michal.

  Bu bitleri bu kadar kırmızılaştıran şey kan değil, bakterilerdir.

  Rickettsia bakterilerini kapar ve ateşe neden olurlar.

  Bozayı  Bozayı sana bir itirafta bulunmak istiyorum.

  Beni yakalayacak olurlarsa herkesi ele veririm.

  Kliniği yerle bir ederim.

  Onlara burada, sınır dışı edilmesi gereken bilim adamlarının saklandığını, yazarların bitlere kan verdiğini anlatırım.

  Bu işe ailemden gelen bir hazırlığım yok.

  Atalarım düşünürdü, avukattı

 Laboratuvardaki asistanlar burayı sabote etmeli.

  Aşılar daha az etkili olmalı.

  Durum bir neticeye ulaşıp kırılma noktasına gelmeli.

  Öyle ki içimizde teslimiyete, rezilliğe dair tek bir emare kalmayana dek gerekirse toplu gözaltılar ve işkenceler de yapılmalı.

  Belki de bu felaketler insanlara hayatlarının gerçek anlamını kavramaları için yollanıyor.

  Birileri kalbinin derinliklerine girse ben de seninle titrerim.

  Senden bir ricam olacak.

  Bu akşam fırının orada bekle.

  Birisinin idamı gerçekleştirilecek.

  Sağ elinde bir gazete olsun.

  Benim yerime oraya git.

  – Bakar mısın?

  – Konuştuğumuzu kimse görmemeli.

  Gerçeği öğrenmeliyim ama.

  İnsanları toplarlarken görmüştüm seni.

  – Evraklarını yırtıp atmıştın.

  – Ne o?

  Hayatta olmama mı şaşırdın?

  Kaçtım.

  Öyle 

Çok bir şey hatırlamıyorum.

  Seni bırakıp gitmesinin nedeni sendin.

  Bitlerin seni için için yiyip bitirdiğini söylemiş.

  Ama hayır, öyle olamaz.

  Sen daha önceden de böyle olmalısın.

  Tüm bu olanların seni neden bir taşa çevirdiğini öğrenmek zorundayım.

  Artık sana karşı kendimi suçlamıyorum.

  Helena’ya selamlarımı ilet.

  Helena öldü.

  Oğlum da.

  Başın sağ olsun.

**

  Ne alırdınız?

  Çay.

  Kocam zorla Almanya’ya çalıştırılmaya götürüldü.

  Treniniz saat kaçta?

  Sabah erkenden.

  Müsait oda var.

  Biraz uyuyun isterseniz?

  Ben sabaha kadar çalışıyorum zaten.

  Işığı açmayın.

  Teşekkür ederim.

  İyi akşamlar.

  Hazırlıklarımı burada yapacakmışım.

  – Merhaba.

  – Hoş geldin.

  Kör, geldi.

  Her şeyi öğrendik.

  Zavallının hiçbir suçu yokmuş.

  Onu hücreye götürüp dövmelerinin ardından şunu sormuş:

“Neden? ” Sık sık karısının adının Marta olduğunu söylemiş.

  Böylesine dayağı kaldırabilecek kimse yoktur.

  Dün hastaneye götürülüp 14 numaralı odaya yatırılmış.

  Verdiğim emirle ulaştığım sonucun savunulacak bir tarafı olmayabilir.

  Ancak yine de seni, beni ve bana inananları karanlıktan çıkaracak yolların ışıklarını yitirmemem gerekiyor.

  Bu yüzden bu masum, lüzumsuz adamı tıpkı senin benim gibi ama elinde silahı olmayan bu adamı bu pısırık adamı kurtarabilirdik.

  Bu görevi ifa edecek bir grubumuz var.

  Alman üniformaları, silahlar ve bir de araba ayarlayacağız.

  Onu gören tek kişi sen olduğun için sabah saat 6’da burada olmanı istiyorum.

  Sana nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum.

  Gerek yok.

  Gördüğün gibi, hakkımda askeri dava açılmış olması bu konuyla ilgisiz diyemeyiz.

  Ancak şaşkın bir haldeyim.

  Bilemiyorum.

  Benim için gerçekten zor.

  Sen ve senin gibiler karşısında kendimi savunmak isterdim.

  Bozayı sana imreniyorum.

  Odanın eşyalarını yeniledim.

  Beğendin mi?

  Sana söyleyeceklerim var.

  – Haberler iyi mi?

  – Evet.

  Kocan hastanedeymiş.

  Adresini biliyorum.

  Büyük ihtimal yarın çıkacakmış.

  Çıkacak mıymış?

  Evet.

  Elimde sargı bezi var.

  Yarana pansuman yapayım.

  Gerek yok.

  Ben iyiyim.

  Bazı çok kötü şeyler işittim.

  Çoğundan da bir şey anlamadım.

  Bu pisliğin içinde debelenmemizi istemiyorum.

  – Jan’dan bir çocuğun olsun istemiş miydin?

  – Hayır.

  Evet.

  Seni kandıramam.

  İstemiştim.

  Bu odadan nefret ediyorum.

  Daha farklı bir yerde olsaydık keşke.

  Ama maalesef senin ihtiyaçlarını karşılayamam.

  Artık hayatta kalmak bile çok zor.

  Uğruna yaşayacak kimsemiz yoksa yaşamış sayılmayız zaten.

  Böylesine bir zamanda insan çocuk yapmamalı.

  Eğer aşka çok değer veriliyorsa henüz doğmamış bir çocuk en önemli şey haline gelir.

  Buraya gelmemen lazım.

  İkinizin de birbirinize bu kadar benzediğinizi görmeni istemiyorum.

  Her şey aynı mekânda, aynı sözcüklerle gerçekleşiyor.

  Hayır, sözcükler hep yenidir.

  – Seni tekrardan buluyorum.

  – Evet, başkalarının içinde.

  Seni terk eden ben, seninle tekrardan barışıyorum.

 

Rahibe hanım.

  – Siz oraya gitmek zorunda değilsiniz.

  – Gitmek istiyorum ama.

  Neden?

  Çünkü kardeşim, bu sayede bir soru sorup aynı zamanda cevabına da ulaşabilirim.

  Gittiler.

  Etraf ne kadar da sessiz.

  – Gitmem lazım.

  – Nereye?

  – Zorundayım.

  – Bitlere kan vermek için henüz çok erken.

  – Babamın yanına uğrayacağım.

  – Yalan söylüyorsun.

  – Bitlere kan verdikten sonra geleceğim.

  – Gitmene izin vermiyorum!

– Geç kalmamam lazım.

  – Beş dakika daha kal.

  – O niye?

  – Bilmem.

  İçimden geldi.

  – Deli misin?

  – Deliyim, deliyim! Gitme oraya.

  Dikkatli ol.

  Tuzak kurmuşlar.

  Baba, buraya bıraktığım palto nerede?

  Yaşadığın sürece buraya gelip eşyalarını bırakabilirsin.

  Kendi eşyalarını da bu gereksiz şeylerin arasına bırak.

  Kuşaklar boyu yangınlardan kıtlık, istila ve savaşlardan arta kaldı bunlar.

  Bütün bu eşyalar, kitaplar, resimler sensin.

  Baksana, soldan profilini annenden sağdan profilini de babandan almışsın.

  Hayatta olduğun sürece buraya gelip gidebilirsin.

  Bu paltoyu buraya bırakarak seni tehlikeye attım baba.

  Kusuruma bakma.

  Gittikçe daha da dibe batacağız.

  Deden ömrünün yarısını kendi topraklarında zamanını ölçen hayali bir saatin tik taklarını dinleyerek geçirdi.

  Mülayim dönemlerin mülayim insanlarıydık.

  Oysa şimdi  Bir şey değişmedi ki baba.

  Paltonda kan var.

  Senin tarafında olup yaptıklarını anlamaya çalışıyorum.

  Yapmam gereken şeyleri kendim yapmam gerekiyor baba.

  Paltonda bir tabanca var.

  Kendi çocuğunun kan kaybetmesinin ne demek olduğunu bilebilseydin keşke.

  Biliyorum baba.

  Gayet iyi biliyorum.

  Mutsuz olan onlar, bizler değiliz.

  Birlikte bir şeyler çalalım.

  Olmaz.

  Sana da, karına da, çocuğuna da lanet olsun.

  – Hepiniz beni terk ettiniz.

  – Kızını da alıp götürdüler baba.

  Şu bitleri gittiğin her yere götürüyorsun oğlum.

İNCİL: VAHİY:BÖLÜM 9

Beşinci melek borazanını çaldı. Gökten yere düşmüş bir yıldız gördüm. Dipsiz derinliklere açılan kuyunun anahtarı ona verildi. 

Dipsiz derinliklerin kuyusunu açınca, kuyudan büyük bir ocağın dumanı gibi bir duman çıktı. Kuyunun dumanından güneş ve hava karardı. 

Dumanın içinden yeryüzüne çekirgeler yağdı. Bunlara yeryüzündeki akreplerin gücüne benzer bir güç verilmişti. 

Çekirgelere yeryüzündeki otlara, herhangi bir bitki ya da ağaca değil de, yalnız alınlarında Tanrı’nın mührü bulunmayan insanlara zarar vermeleri söylendi. 

Bu insanları öldürmelerine değil, beş ay süreyle işkence etmelerine izin verildi. Yaptıkları işkence akrebin insanı soktuğu zaman verdiği acıya benziyordu. 

O günlerde insanlar ölümü arayacak, ama bulamayacaklar. Ölümü özleyecekler, ama ölüm onlardan kaçacak. 

Çekirgelerin görünümü, savaşa hazırlanmış atlara benziyordu. Başlarında altın taçlara benzer başlıklar vardı. Yüzleri insan yüzleri gibiydi. 

Saçları kadın saçına, dişleri aslan dişine benziyordu. 

Demir zırhlara benzer göğüs zırhları vardı. Kanatlarının sesi savaşa koşan çok sayıda atlı arabanın sesine benziyordu. 

10 Akrebinkine benzer kuyrukları ve iğneleri vardı. Kuyruklarında, insanlara beş ay zarar verecek güce sahiptiler. 

11 Başlarında kral olarak dipsiz derinliklerin meleği vardı. Bu meleğin İbranice* adı Avaddon, Grekçe adıysa Apolyon’dur. 

12 Birinci “vay” geçti, işte bundan sonra iki “vay” daha geliyor. 

13 Altıncı melek borazanını çaldı. Tanrı’nın önündeki altın sunağın dört boynuzundan gelen bir ses işittim. 

14 Ses, elinde borazan olan altıncı meleğe, “Büyük Fırat Irmağı’nın yanında bağlı duran dört meleği çöz” dedi. 

15 Tam o saat, o gün, o ay, o yıl için hazır tutulan dört melek, insanların üçte birini öldürmek üzere çözüldü. 

16 Atlı ordularının sayısı iki yüz milyondu, sayılarını duydum. 

17 Görümümde atları ve binicilerini gördüm. Ateş, gökyakut ve kükürt renginde göğüs zırhları kuşanmışlardı. Atların başları aslan başına benziyordu. Ağızlarından ateş, duman, kükürt fışkırıyordu. 

18 İnsanların üçte biri bunların ağzından fışkıran ateş, duman ve kükürtten, bu üç beladan öldü. 

19 Atların gücü ağızlarında ve kuyruklarındadır. Yılanı andıran kuyruklarının başıyla zarar verirler. 

20 Geriye kalan insanlar, yani bu belalardan ölmemiş olanlar, kendi elleriyle yaptıkları putlardan dönüp tövbe etmediler. Cinlere ve göremeyen, işitemeyen, yürüyemeyen altın, gümüş, tunç, taş, tahta putlara tapmaktan vazgeçmediler. 

21 Adam öldürmekten, büyü, fuhuş, hırsızlık yapmaktan da tövbe etmediler.

 

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s