TENEKE TRAMPET (The Tin Drum)

 

Yönetmen: Volker Schlöndorff

Oyuncular; Mario Adorf, Alfred Matzerath, Angela Winkler, Agnes Matzerath, David Bennent, Oskar Matzerath, Daniel Olbrychski, Jan Bronski, Andréa Ferréol, Lina Greff,

Senaryo Yazarı: Jean-Claude Carrière , Günter Grass

Müzik: Maurice Jarre

Tür: Dram

Yapım Yılı: 1979

Ülke:  Almanya, Fransa, Polonya

Süre:142 dk.

Özet

Film 1920’li yıllarda Almanların, Polonyalılar ve diğer azınlıklarla birlikte uyum içinde yaşadıkları yoksul kent Danzig ‘de başlar.Annesi ve hangisinin babası olduğunu bilmediği iki erkekle birlikte yaşayan Oskar’a (David Bennent) üç yaşına bastığı doğum gününde teneke bir trampet hediye edilir.Bu andan itibaren çevresinde gözlemlediği erişkinlerin mutsuz ve acınılacak dünyalarına katılmaktansa hep çocuk olarak kalmaya karar verir.Gerçekten de yıllarca fiziksel olarak bir gelişme göstermez.Çevreye karşı tek protestosu büyümeyi reddetmek değildir,aynı zamanda teneke davuluna şiddetle vururken çıkardığı cam eşyaları bile parçalayan tiz çığlığı da 2.Dünya Savaşı yaklaşırken ülkede olup bitenlere duyarsız kalan orta sınıf Alman toplumunu bir yadsıma biçimidir,gitgide çıldıran dünyaya karşı bir protestodur.

http://sanemucar.blogspot.com/2011/03/teneke-trampet-tin-drum.html

Hakkında

Teneke Trampet okuduğum en ilginç kitaplardan biriydi. Kitabın yazarı Günter Grass bana göre sıra dışı bir edebiyatçı. 1927 yılında Almanya Danzig te dünyaya gelen edebiyatçı İkinci Dünya savaşının hüküm sürdüğü yıllarda bir genç olarak askere gitti ve askerde esir düştü. 1946 yılında geldiği Düsseldorf ta resim ve heykel eğitimi aldı. Şiir ve oyunlar yazmaya başladı ve nihayet 1959 yılında yazdığı Teneke Trampet (Die Blechtrommel) adlı romanıyla şöhreti yakaladı.

Gerçekten son derece çarpıcı bir romandır.

Grass, kendisiyle ilgili bilgiler verirken hiçbir zaman savaşa katılmadığını söylememişti. Hatta esir düştüğünü anlatmıştı. Ama bir gün Hitler’in seçkin birliği Waffen SS’e gönüllü olarak yazıldığını itiraf etti. Doğal olarak bu herkes için bir şok etkisi yarattı, hatta 1999 yılında kazandığı Nobel ödülünün geri alınacağı söylentileri yayıldı.

Açıkcası işin magazinsel tarafında hiç olmadım. Bu roman bir çok yönüyle mükemmel bir romandır. Tabuları yıkan bir yapısı vardır Günter Grass’ın. Hiç kimsenin ummadığı anlarda kendisinden beklenmeyen konu ve davranışları gösterebilen bir yapısı var.

Teneke Trampet yazarın yaşadığı çağ ile ilgili en çarpıcı açıklamaları içinde bulunduran bir romandır. Belki unutmak istediğimiz, yada hiç olmamışcasına yaşamımıza devam ederken yaşanılmışlıkları kendine özgü kurgusuyla bir kez daha gözlerimizin içine sokar.

Nasyonal Sosyalizm ve küçük burjuva kavramlarıyla ilgili olarak bu iki kavramın dünyanın başına bela olan yanlarını bir roman ile anlatabilmek gerçekten büyük bir beceridir.

Ona göre oluşan bütün felaketlerin hazırlayıcısı küçük burjavizidir.Eğer dünyaya Nasyonal Sosyalizm gibi bir olgu musallat olduysa bunda küçük burjuvazinin büyük katkısı vardır.

Haklıdır yada değildir bilemiyorum, ama 1933 yılında Hitler’in yapılan seçimlerde halktan yüzde doksan üzerinde bir oy aldığı da bir gerçektir ve doğal olarak son derece demokratik yollarla halkın desteğiyle gelen bu sesler kısa sürede hem ülkeyi hemde tüm dünyayı kana buladıysa düşüncesinde haklı olabilir.

İşte romanını da bu iz doğrultusunda geliştirmiştir. Ona göre küçük burjuvazi hala potansiyel olarak benzer hataları tekrarlayabilecek nitelikte olduğundan Oscar’ a hiç büyümek istemeyen bir çocuk rolü vermiştir.

Romanın baş kahramanı Oscar gerçekten önemli bir karakterdir. Sıra dışıdır.

Üç yaşına geldiği zaman kendi isteğiyle büyümesine son verir Oscar. Büyümesine son vermiş olmasına rağmen onun gözünde ve anlatımıyla olayların örgüsündedir.

Post modern bir bakış açısıyla olayların gelişmesine tanıklık ederiz.

Yine Oscar’a son derece ilginç bir şekilde sahip olduğu bir ses verilmiştir yazar tarafından. Çıkardığı ses ile etraftaki tüm camları kırabilecek bir gücü vardır.

Aynı zamanda elinden hiç düşürmediği trampet te önemli sembollerden biridir.

Aynı adla filme de çekilen bu baş yapıtın filminde bana göre kitaptaki çoğu özelliği yakalayamıyoruz. Son derece başarılı bir film olmasına rağmen örneğin Oscar’ ın bu çığlıkları ve trampeti kullanması izleyici için çok fazla tatminkar bir cevabı içinde barındırmıyor.

Neden Oscar böylesine çığlık atıyor, yada trampet çalmak onun vaz geçilmezi?…

Romanda ise bu yanıtları çok daha iyi bir şekilde anlayabiliyoruz. Bir kışkırtma aracıdır bu çığlıklar ve trampetten yankılanan sesler.

Bu arada filmde Oscar rolünü oynayan küçük oyuncu gerçekten övgülerin en büyüğünü hak ediyor bence. Olağanüstü bir performans göstermiş.

1979 yapımı bu film ve 1959 yılında yazılmış bu roman son zamanlarda sıklıkla aklıma gelmekte. Bir şekilde büyüklerin dünyasında yer almak istemeyen Oscar kimliğiyle hep çocuk kalmayı isteyen bir düşünce yapısının, dünyanın yozluğunu ve kokuşmuşluğunu böylesine güzel anlatan ender roman ve filmlerden Teneke Trampet i sıklıkla anımsamamın bir nedeni olmalı…

TENEKE TRAMPET’İ NASIL OKUYACAĞIZ!

Cem ERCİYES
16/04/2015

Bugün Günter Grass’ın kitapçılarda neredeyse hiçbir kitabı yok. Ünlü romanı Teneke Trampet’in 2000 yılından sonra yeni baskısı yapılmamış ve okumak isteyenler ancak kütüphanelerde bulabilir… Oysa Grass, Türkiye ile çok ilgili ve burada da tanınan bir yazardı.

Günter Grass tipik bir 20. Yüzyıl aydınıydı. Yaşadığı çağın çalkantılarına, tarihsel olaylarına şahitlik etmiş, bunu yaratıcı çabasının bir parçası kılıp büyük bir edebiyata dönüştürmüş ve politik tavır almaktan hiç çekinmemiş bir yazar. Kendi ülkesinin geçmişiyle yüzleşmesi için çabalamakla kalmamış, evrensel bir entelektüel olarak dünyanın pek çok yerindeki adaletsizliklere karşı da sesini yükseltmişti. Türkiye’yle de çok ilgiliydi ve çok kereler bu konuda inisiyatif aldı.

Bence Grass’ın en önemli özelliklerinden biri de politik tavrını, aktivizme dönüştürmesi ve üstelik bunu bir kitle partisinde gerçekleştirmesiydi. Alman Sosyal Demokrat Partisi’nde siyasete girdi. Kitle siyasetinin bir entelektüel için yıpratıcı olabileceği gerçeğini göze almaktan çekinmedi. Ve tabii SPD de bir süre sonra kendisini çok sert eleştirip ayrılacak bir yazarla birlikte olmaktan hiç gocunmadı…

Yaşar Kemal ondan ‘dostum’ diye sık sık söz ederdi. Garip bir tesadüf, iki yazar sadece birkaç ay arayla bu dünyadan göçüp gittiler. Orhan Pamuk Grass’ın ardından yayımladığı mesajda ‘Sıcak içten bir arkadaştı’ dedi… Grass sadece Yaşar Kemal, Orhan Pamuk gibi ünlü, büyük ödüller almış yazarların dostu olmakla kalmadı, Türkiye’nin tümüyle ilgilendi. 1990’larda Kürtleri gündeme getirmişti. Alman silahlarının Türkiyede kullanılmasına karşı çıkan açıklamalarıyla gündeme gelmişti. 2010’daki Türkiye seyahatinde ise gündeminde Ermeniler vardı. Evet, şu sıralar felaketin 100. yılı dolayısıyla bütün dünyanın konuştuğu Ermeniler… Yaşar Kemal’in de katıldığı bir basın toplantısı düzenleyip Türkiye’yi geçmişiyle yüzleşmeye davet etmişti: “Türkiye, 1915-1916’da Ermeni toplumuna yapılanlarla ne zaman yüzleşecek? Türkiye’nin de bunlarla yüzleşmesini ve Avrupa toplumuna ait olmasını istiyorum. Tabuların üzerine gitmek lazım. Nerede bir tabu varsa bunun üzerine gitmek lazım. Biz bunu yaptık, Türkiye de yapmalı.” O günlerde ben de Goethe Enstitüsü’nün unutulmaz müdürü Claudia Hahn-Raabe sayesinde Grass’la tanışıp bir söyleşi yapma fırsatı bulmuştum. Söyleşide de Kemalizm Gras’tan payını almıştı…

Eleştirileri Günter Grass’ın Türkiye’yi tanıyan ve önemseyen bir yazar olmasından kaynaklanıyordu. Bu ünlü, Nobel ödüllü Alman yazar, biraz da hep gündem olan o açıklamaları sayesinde Türkiye’de de tanınan bir isimdi. Ama okunan bir isim hiç olmadı.

Bugün Günter Grass’ın Türkiye’de halen satışta olan neredeyse hiç kitabı yok. Evet, mesela o ünlü romanı Teneke Trampet’i okumadıysanız ve Grass’ın ölümü üstüne merak edip almaya karar verdiyseniz hiç heveslenmeyin. Teneke Trampet’i okumak için bir kütüphanenin yolunu tutmalısınız. Çünkü en son 2000 yılında Gendaş Yayınları’ndan çıkan bu kitabın bir daha yeni baskısı yapılmamış. Şanslıysanız belki sahaflarda bulursunuz. Kitap Türkçede hiç satmamış ki, daha sonra bir başka yayınevi de basmaya cesaret edememiş. Tıpkı diğer ünlü romanları Yengeç Yürüyüşü ya da Yüzyılım gibi. Hatta savaş sonrası Almanya’yı ve bir büyük yazarın yetişmesini çok güzel anlatan, üstelik yayımlandığında büyük sansasyonlar yaratmış anı kitabı Soğan Soyarken de yok! İlknur Özdemir’in çevirdiği kitap 4 baskı yapmış, sonuncusu 2008’de… Bir daha basan eden olmamış. Konuyla ilgili aynı zamanda yayıncı da olan, Kırmızı Kedi’nin Yayın Yönetmeni İlknur Özdemir’i aradım. “Evet, ne yazık ki Türkiye’de Günter Grass okunmuyor” diye durumu özetledi.

Türkçede Grass’ın sekiz kitabı var. İçlerinde sadece en eskisi olan Dişi Fare’nin yeni baskısı mevcut. O da artık pek faal olmayan, eski kitaplarının yeni baskılarını yapan Cem Yayınları’ndan çıkmış. Neyse ki Cem Yayınları kitabın telifini almış, 2013’de yeni baskısını yapmış da bugün Türkiyeli okurlar numunelik de olsa okuyacak bir Günter Gras bulabiliyorlar. Onun dışında, Günter Grass Türkiye’de çoktan unutulmuş bir yazarmış meğer.

Umarım birileri şimdi harekete geçip, Grass’ın Türkçede tekrar basılmasını sağlar. Belki bir kahraman yayıncı, belki bir kurum, belki bizzat Almanlar; mesela Goethe Enstitüsü… Kim olursa olsun, Günter Grass Türkçede olsun; çünkü bunu her açıdan hak ediyor.

Filmden

Hikayem ben doğmadan önce başlıyor.

Daha zavallı annem henüz doğmamışken genç ve masum bir kadın olan büyükannem Anna Bronski büyük eteğiyle bir patates tarlasının kenarında oturuyordu.

  1899 senesinde, Kasubya’daydı.

  Bir şeylerde kımıldayıp, zıplıyordu.

  Lütfen.

  Buradan biri geçti mi?

 Koljaiczek diye biri?

 – Bir kundakçı.

  – Kısa boylu, yapılı birisi.

  Onu gördüm.

  Arkasından şeytan kovalıyormuş gibi koşuyordu.

  Nereye?

 İnanamıyorum.

  Bissau’ya doğru gitmiş olmalı.

  Eğer burada değilse mutlaka orada olmalı.

  Yağmurda başladı.

  – Çık dışarı, Koljaiczek.

 – Adım Joseph.

  Büyükbabam bir kundakçıydı, uslanmaz bir kundakçı.

  Batı Prusya’da Leh milliyetçiliğini tutuşturmak için yeteri kadar kereste fabrikası vardı.

  Joseph ve Anna salcıların arasında neredeyse bir yıl kadar barındılar.

  Polislerin büyükbabamın izini bulmaları bu yüzden zor olmuştu.

  Koljaiczek suya daldıktan sonra, bir daha hiç görünmedi.

  Bazıları boğulduğunu söyledi.

  Bazıları da Amerika’ya kaçtığını ve Chicago’da, Joe Colchic adıyla bir milyoner olduğunu.

  Dediklerine göre servetini, kereste kibrit üretimi ve yangın sigortası poliçelerinden kazanmış.

  Ama büyükannem yıllarını büyük eteğiyle oturup ne bulursa pazarda satarak geçirdi.

  Kazlar, ne çok şişman ne çok zayıf!

 Ve yaşlandı.

  1.  Dünya Savaşı başladı.

  Elinde kaz yerine sadece şalgam kalmıştım.

  Şalgam isteyen!

 Zavall annem de oldukça büyümüştü ve kuzeni Jan için endişeliydi.

  Jan savaşa çağrılmıştı ama o annemin yanında kalmak istiyordu.

  – İsim?

 – Jan Bronski.

  – Doğum tarihi?

 – 1898 Öksür.

  Ne göt var, ne göbek, böyle çelimsize yok gerek!

 Jan ilk defa, annemin kollarındaydı ve bir daha birbirine bu kadar mesut sarıldıklarını hiç sanmıyorum.

  Bu savaş ortamındaki romantizm sorunsuz gidiyordu ta ki Bay Matzerath ortaya çıkana kadar.

  Alfred Matzerath Ren yöresinden gelen neşeli biriydi.

  Bütün hemşireler ona aşıktı.

  Ne dedi?

 Doğuştan bir aşçı olduğunuzu, Bay Matzerath.

  Duygularınızı çorbanızın içine katmışsınız.

  Savaş sonunda bitmişti.

  Danzig bağımsızlığını ilan etti.

  Polonyalılar kendi postanlerine sahip olmuştu ve pul koleksiyoncusu Jan burada çalışıyordu.

  Ve Alfred Matzerath, Danzig’te kalmıştı.

  Biz Kaşubyalılar hep buradaydık.

  Polonyalılardan ve tabi ki Alman’lardan çok önce  Artık barıştayız, Jan.

  Almanlar, Polonyalılar, Kaşubyalılar birlikte barış içinde yaşıyoruz.

  – Bilemiyorum.

  – Göreceksin.

  Bu iki adam, ikisi farklı tipler, ama anneme besledikleri duyguyla, arkadaş oldular ve bu üçlemeden Oskar, yani ben dünyaya geldim.

  Güneş, Başak burcundaydı.

  Neptün onuncu evdeydi ve Oskar’ı merak ve hayal kırıklığı arasında bir yere sürüklüyordu.

  Ikın, ıkın.

  Ikın ıkınabildiğin kadar!

 Ikın!

 Geliyor!

 Bu dünyanın ışığını ilk kez 60 watt’lık bir ampul biçiminde gördüm.

  Alfred, bir oğlan!

 Oğlan olacağını biliyordum.

  Bazen bir kız olacağını söylesem bile.

  Çok sıcak değil.

  Ağlayarak ve mavi-kırmızı renkte bir yenidoğan taklidi yaparak ebeveynlerimin ilk andaki sözlerine dikkatle kulak kabarttım.

  Artık ne için kölelik yaptığımız belli oldu.

  Küçük Oskar üç yaşına geldiğinde, teneke bir trampeti olacak.

  Sadece bu teneke trampet sözü beni anne rahmine dönme isteğimden vazgeçirmişti.

  Bu arada ebe kordonumu kesmişti.

  Yapılacak bir şey yoktu.

  Üçüncü yaş günüme kadar zor beklemiştim.

  Bizi kim evlendirdi, söyle bana?

 Bizi şakrakkuşu evlendirdi.

  Bağlı olduğumuz katedralde.

  Sen miydin, Oskar?

 Biraz daha kek ister misin?

 Ağzın kirlenmiş.

 – Bir yudum daha büyükanne?

 – Evet.

  Vücudumuzu nasıl sertleştireceğimizi öğrenmemiz gerekiyor.

  Ben hep bunu söylüyorum.

  Esas olan tedavüldeki paranın istikrarı.

  Ve kadehinin içindeki!

 İçelim, emekli maaşına ve ucuz tomarlara.

 – Gençliğe!

 – Ve güzel olan her şeye!

 Gençlik, güzelliktir!

 O zaman size Lina diyeceğim.

  Bir daha bu kadar genç olmayacağız.

  Tatlı bülbül, gece boyunca aşk şarkısını söyledi.

  Aşk, ah aşk, cennetten yukarıda gelen.

  Jan, kartları getir.

  Bunlar çamaşırhaneye gidebilir.

  Birkaç bardak yıkayacağım.

  12 Eylül 1927 Gelecek yıl daha büyüyeceksin.

  Ve daha sonra benim kadar büyük olacaksın.

  Yolu açın!

 Bardaklar.

  Böylece şişeden içmen gerekmeyecek.

 – Oynuyor musunuz, Bay Scheffler?

 – Hayır, hayır.

 – Yatacağım birazdan.

  – Hep yorgundur zaten.

  Bir fırıncıyla evlenmemeliydin.

  Oskar, büyükanne eteğinin altına birini kabul etmeyeli uzun zaman oldu.

  Hadi birkaç el oynayalım.

  – Bunu anladın mı, Lina?

 – Anlamadım.

  Valeler neredeymiş bir bakalım.

  Hey kuzen, sendeki karolar bitti!

 Kavga etmeyin de oynayın.

  Bende iki karo var!

 Nereden bilecektim ki?

 O gün içinde büyüdüğüm dünyayı ve kendi geleceğimi görünce, buna bir son vermeye karar verdim.

  Bundan sonra büyümeyecek ve daima üç yaşında, masallardaki gibi bir cüce olarak kalacaktım.

  Merdivenlerden düşmüş!

 Bir şeyler yapın!

 Mahzen kapısı niye açıktı ki?

 Alfred, bu senin hatan!

 Kapıyı sen açık bıraktın!

 Size bira taşıyordum.

  Koş git bir doktor getir.

  Sen!

 Senin hatan!

 Kapıyı açık bıraktın!

 Oskar’ım benim.

  Yavrum.

  Nasıl olmuş bu böyle?

 Bir kaç hafta dinlendikten sonra, Oskar yeniden ayağa kalkabilecek.

  Sadece hafif bir sarsıntı.

  Soğuk kompres yapmaya devam edin.

  Düşüşüm tam bir başarıydı.

  Bundan böyle senaryo, “Üçüncü yaş gününde küçük Oskar, merdivenlerden düştü.

  Ciddi yaralanmadı ama bir daha hiç büyüyemedi. ” olacaktı.

  Yine şu trampet.

  Çok kafa şişiriyor.

  İşte, Oskar, eskisi gibi sağlam.

  Evde çalma şunu!

 Hem kırılmış zaten.

  Keseceksin bir yerini.

 – Kalıyor musun?

 Mantar yiyoruz.

  – Kusura bakmayın.

  Postane zamanı.

  Let me have that.

  Yine kendine zarar verirsen, kabahat bende olacak yine.

  See?

 I told you so.

  Şu trampeti bana verirsen ben de sana çikolata vereceğim.

  – Bana ver, yenisini alırım.

  – Hayır, Oskar istemiyor!

 Pekala göreceğiz.

  Ve böylece sesimin öylesine yüksek perdeden çığlık atma yetisine sahip olduğunu keşfetmiştim.

  Kimse trampetimi elimden almaya cesaret edemezdi.

  Kırık cam şans getirir.

  Ne zaman trampetim elimden alınsa, çığlık atıyordum ve çığlık attığım zaman, değerli eşyalar kırılıyordu.

  Zenci aşçı bugün burada mı?

 Hayır!

 Hayır!

 Hayır!

 Bazı şeyler değişecek!

 Seni ucube!

 İniyorum şimdi aşağıya!

Kimse tartışmaya bile cesaret etmez.

  Ey güneşin muhteşem çağrısı  Huş ağacının yaprağı ve büyüyen mısır, hepsi tabiat anadan ve her sabah görürüz onları.

  Şu sıradışı patatese bir bakın.

  Bu şişkin, bereketli et sonsuzca şekilden şekile girer ama yine de bozulmamış kalır.

  Patatesi seviyorum çünkü benimle konuşuyor.

  Evet bu yıl patatesler geçen seneden daha büyük.

  – Ne yapıyorsun sen öyle?

 – Oskar yazmayı öğreniyor.

  Unut gitsin, Oskar.

  Klasikleri okuyup yazmayı asla öğrenmeyeceksin.

  Sonsuz gerçeklerin tümü.

  Öl ve yaşa!

 Al, Oskar, kalpli senin için, okuldaki ilk günün için.

  Günaydın.

  Günaydın, çocuklar.

  Benim adım Spollenhauer ve sizin öğretmeninizim.

  Ve şimdi çocuklar, içinizden şarkı söyleyebilen var mı?

 Sen Oskar’sın.

  Hakkında çok şey duyduk.

  Onu çok iyi çalıyormuşsun.

  Doğru mu?

 Bizim Oskar iyi bir trampetçi.

  Ama şimdi şu trampeti bir kenara koyalım.

  Uykusu gelmiştir.

  Okuldan sonra, tekrar geri alabilirsin.

  Sen yaramaz bir çocuksun Oskar.

  Şimdi size ders programını okuyacağım.

  Pazartesi: Yazma, Aritmatik, Okuma, Din.

  Yazma  Artimatik Oskar, kes şunu!

 Religion.

  Get out!

 Tuhaf.

  Çok tuhaf.

  Kaç yaşında demiştiniz?

 Altı, Doktor.

  Inge, Oskar’ın giysilerini çıkar.

  Merdivenlerden düşeli ne kadar oldu?

 12 Eylül’de 3 yıl olacak.

  Omurgasına tekrar baksak iyi olacak.

  Hemen geri vereceğim birazdan.

  Oskar, trampetini ben tutarım.

  Gömleğinden kurtulamazsın bu şekilde.

  Oskar, uslu durmazsan, doktor seni iyileştiremez.

  Hadi, evladım.

  Ver trampeti.

  Hayret verici.

  Bu ses inanılmaz  Tıp dergisi için bunun hakkında bir makale yazmalıyım.

  Eğer izniniz olursa, Bayan Matzerath.

  Hayret verici.

  Gerçekten hayret verici.

  Bu yerel fenomenin yıkıcı gücünün akla getirdikleri arasında küçük Oskar Matzerath’ın alt gırtlağındaki alışılmışın dışında meydana gelen oluşum sayılabilir.

  Peki ya bunu ses tellerinin fazladan gelişimi varsayımının dışında bırakabilir miyiz?”

Bir tıp dergisinde!

 Peki doktor neden büyümediğini söylemiş mi?

 Neden büyüyemediğini Oskar’a sormalısın.

  O çocuk benim olduğu kadar senin de çocuğun.

  Ya değilse!

  Mahzen kapısını açık bırakan kimdi, sen mi, ben mi?

  Bakın gölette ne buldum!

 İki tane kurbağa!

 What are you doing, Tom Thumb?

 Hala yüzüyorlar.

  Oskar’a çorbayı tattıralım!

 Hayır, Oskar istemiyor!

 Senin sıran.

  Beğeneceksin.

  Tadı güzel, değil mi?

 Dar sokak ve arka bahçesi beni bunaltmıştı.

  Annemle veya tek başıma şehire gitmek ve çorba aşçılarının zulmünden kaçmak için her türlü boşluğu ve fırsatı kollamaktaydım.

  Trampetin patlamış.

  Tamir etmemi ister misin?

 Hayır, yenisini alacak zaten.

  Saygılar hanımefendi.

  – İyi günler, Oskar.

– İyi günler, Jan amca.

  İyi eğlenceler.

  Sen de geliyor musun?

 Şimdi sizden ayrılmak gerekiyor.

  Yapacak bir kaç işim var.

  Bu senin trampetin için, Oskar.

  Yeterli mi?

 İyi günler, Bay Markus.

  Kimi görüyorum?

 Yeni bir trampet isteyen Oskar.

  Evet Bay Markus, yine.

  Oskar gerçek bir trampetçi.

  Asla günlerden ne olduğunu bilmiyorum, sizin buraya geldiğiniz zaman hariç sonra hislerim bana bugünün Perşembe olduğunu söylüyor.

  Elleriniz öyle güzel ki.

  Ağırlığınca altına bedel.

  Oskar, oradaki kutuyu bana uzatır mısın?

 Bakın, Bayan Matzerath.

  Şık ipek çoraplar.

  Saf ipekten.

  İyi kalite.

  Sizin için üç çift.

  Çok yakışacaktır, üstelik çok ucuza.

  Benim için çok pahalı.

  Belki sonra, Markus.

  Neden bugün olmasın?

 Yarım guldene size bırakırım.

  O kadar ucuz mu?

 Hayır, Markus, bedavaya vermek gibi olur bu.

  Alın lütfen ve düşünmeyin.

  Şimdide, Oskar.

  Küçük prens için ne yapabilirim?

 Yeni bir trampet mi?

 Git ve al bir tane.

  Nerede olduklarını biliyorsun.

  Bak Oskar ne kadar mutlu oldu.

  Bay Markus, küçük Oskar sizde yarım saatliğine kalabilir mi?

 Bazı önemli işlerim var da.

  Gözümün bebeği gibi bakarım ben ona, siz hiç merak etmeyin.

  Siz önemli işinizi yaparken, küçük prens benimle kalacak her Perşembe olduğu gibi.

  Sokağı trafiğe kapatacağız.

  Danzig ezelden beri Alman kenti olmuştur.

  Koridor, Alman olmuştur.

  Tüm bu insanlar kültürel gelişmelerini Alman halkına borçludur.

  Alman halkı olmasaydı, tüm bu doğu bölgeleri barbarlığa yenileceklerdi.

  Gezintiniz nasıl geçti?

 İyi miydi?

 İyi değilmiş.

  Bizim evimizden başka her yerde Führer konuşuyor.

  Chapolino, yardım et!

 Hastalığa yakalandım!

 Ben kuş beyinli oldum!

 Ve şimdi, bayanlar baylar, Bebra ve cüceleri.

  Chapolino, içki kokuyorum.

  Artık büyümemeyi seçenler üç yaş sınırına kadar geldi ha!

 Adım Bebra.   Babası XIV.   Louis olan Prens Eugene’in doğrudan soyundan gelen ve iddia edildiği gibi pek te Savoyard olmayan.  Onuncu yaş günümde büyümem durdu.

  Geç oldu ama fark etmez  Söyle bana, sevgili Oskar, şimdi 14 ya da 15 yaşında olmalısın.

  On iki buçuk.

  Olamaz!

 Peki ya sence ben kaç yaşındayım?

 Otuz beş.

  Biraz pohpohçusun genç dostum.

  Otuz beş uzun zaman önceydi.

  Ağustos’ta 53 olacağım.

  Büyükbaban olabilirdim.

  Sen de mi bir sanatçısın?

 Pek sayılmaz  Gördüğün gibi, sanatçılık potansiyelim olduğunu iddia edebilirim.

  Bize katılmalısın.

  Mutlaka!

 Bilirsiniz, Bay Bebra  Doğrusunu söylemek gerekirse, seyircilerin arasında olmayı ve mütevazi sanatımın bir sır olarak kalmasını yeğlerim.

  Sevgili Oskar.

  Deneyimli bir meslektaşın olarak bana güvenmelisin.

  Bizim yerimiz asla seyircilerin arası olmamalı.

  Biz sanatımızı icra etmeli ve kontrolü ele almalıyız.

  Aksi halde başkaları bizim kontrolümüzü ele alır.

  Ve o “Başkaları” gelmek üzere.

  Panayır yerlerini ele geçirecekler, meşaleli geçit törenlerini sahneye koyacaklar platformlardan mağlubiyetimizin hikayesini anlatıp duracaklar.

  Seni arıyorlar, sevgili arkadaşım.

  Ama bir gün yine karşılacağız.

  Birbirimizi kaybetmek için fazla küçüğüz.

  İyi günler.

  Geliyorlar.

  Bir radyo!

 Teşşekkür ederim, Jan amca.

  Hepinize iyi pazarlar.

  Bu ayakkabı tozlukları da düşüp duruyorlar!

 – Benim bot almam lazım.

  – Çok pahalılar.

  En azından deriden tozluklar olsa.

  Nasıl görünüyorum?

 – Gösteriye mi gidiyorsun?

 – Evet, panayır yerinde.

  Kitlesel bir miting.

  Gauleiter Löbsack konuşma yapacak.

  Nasıl konuştuğunu bilirsin.

  Size söylüyorum, bu günler tarihi günler.

  Öylece kenarda duramazsın, bize katılmalısın.

  Danzig Sentinel’i okumalısın.

  Polonya’nın tarafını tutman delilik.

  Sana hep söylüyorum oysa ki.

  – Ben bir Polonyalıyım.

  – Bunu iyice düşün.

  Şemsiyeni al.

  Yağmur yağacak gibi.

  Bu üniformayla, şemsiye mi?

 Güveç ocakta pişiyor.

  20 dakikada pişmiş olur.

  Gitmeden önce yemeyecek misin?

 Vakit yok.

  Görev, görevdir.

  İçki, içkidir.

  Sevgili yurttaşlarım from Danzig and Langfuhr Danzig’ten ve Langfuhr’dan, Ohra’dan, Schidlitz’den, Prusya’dan deresinden tepesinden olmak üzere.

  Hepinizi tanıyor ve bağrıma basıyorum.

  Bir temennimiz var utanç verici anlaşmanın bizi Alman anavatanımızdan ayırdığından beri.

  Anavatanımıza yani yuvamıza geri dönmektir!

 Bize böylesine cömertlik derecesinde zorla kabul ettirilen bu Özgür Ülke’nin anlamı nedir?

 Bunun anlamı sahillerimizin Polonyalılarla kaynıyor olması demek.

  Ve dahası, aziz şehrimizin orta yerinde, Polonyalı bir postane kondurdular.

  Olmasa da olur tarzından bir hediye.

  Biz Almanların Lehler daha mektup yazmak nedir bilmezlerken postaneleri vardı.

  Onlara yazmayı biz öğrettik!

 Ve şimdi, sevgili yoldaşlar Führer’in bize selam yollamak için gönderdiği Anavatandan gelen konuğumuza hoş geldin diyelim.

  Parti yoldaşı Albert Forster şu anda alana teşrif etmişlerdir.

  Yağmur başlıyor.

  Ayakkabıma kum girdi.

  Oskar, gel.

  O elbise paçavrasıyla avlanılabiliyor mu?

 Evet tabi, avlanılıyor.

  Canlı balık mı, yoksa eski ayakkabılar mı?

 Bir görelim bakalım, belki bir şeyler tutmuşuzdur.

  Çuvalı getir.

  Sen bunlara şişman mı diyorsun?

 Onları bir görmeliydin Jutland savaşından sonra biz ve İngilizler.

  Savaştan sonra, kalınlıkları bu kalınlıktaydı.

  İşte yıllar sonra bu kalınlıktalar.

  Benden 1. 50 istedi, ben 1 gulden verdim.

  Yılan balıklarına dokunmamı bekleme benden, Alfred.

  Sızlanmayı bırak.

  Bir daha asla balık yemeyeceğim.

  Özellikle şu yılan balıklarını.

  Şimdiye dek yedin durdun, üstelik nereden geldiklerini de biliyordun.

  Kes şunu çalmayı!

 Son kez söylüyorum!

 Çocuğu rahat bırak, Alfred!

 Mahzenin kapısını kim açık bıraktı?

 Otur şu masaya.

  Görelim bakalım lezzetli mi değil mi.

  Kim yiyor görelim.

  Dereotu soslu, defne yapraklı limon kabuklu taze yılan balığı.

  İstemiyorsa yemeye zorlama onu.

  – Sen bu işe karışma.

  – Bırak istediğini yapsın.

  Bu yılan balıklarına iyi para ödedim.

  Bir deneyin.

  İyice temizlenip yıkandılar.

  Safra kesesiz.

  Hafif, sağlıklı karaciğer ve taze.

  Bütün mide bulandırıcı kısımlarını ayıkladım.

  Oskar, otur.

  Mutfakta saatlerce uğraştım.

  Başkaları yılan balıklarımı yemekten mutlu olurdu.

 – Ne yapacağımı bilmiyorum!

 – Alfred, sakin ol.

  Artık onunla konuşamıyorum kuzen.

  Kadınlar daha duyarlı olurlar.

  Onunla sen konuş.

  Sakinleşsin yeter ki.

  Tekrardan ısıtsa mıydım acaba?

 Hayır, Bronski’yle bu işe girişme.

  Polonya Postanesi ile bir olarak yanlış tarafa katılmış oldu.

  Lehlere gitme, Almanlara katıl.

  Bugün olmasa yarın kazanacaklar.

  Almanların geldiğini ve Leh Bronski’yle basıldığını bir düşünsene.

  Bayan Agnes, bu hiç hoş olmaz.

  Neden Matzerath’a geri dönmüyorsun?

 Ya da, beni onurlandıracaksanız, benim yani daha yeni vaftiz edilmiş olan Sigismund Markus’un üzerine oynayın.

  Hayır, Markus.

  Lütfen!

 Almanlar gelmeden önce diğer herkesin yaptığı gibi Londra’ya gidebilirdik.

  Bak.

  O da burada.

  Onu da beraberimizde Londra’ya götürürüz.

  Orada bir prens gibi yaşar.

  Teşşekkür ederim, Markus ama yapamam.

  Bunun nedeni Bronski değil.

  Bu çok iyi.

  Bronski’den uzak dur, ve Matzerath’e sadık kal.

  Hadi, çabuk ol.

  Çalamıyor musun yoksa çalmayacak mısın?

 Her şeyi yapamazsın.

  Yaramaz!

 Hem düşünce, hem sözlü, hem de hareket olarak günah işledim.

  – Tek başına mı, yoksa başkalarıyla mı?

 – Başka birisiyle.

 – Nerede ve ne zaman?

 – Perşembeleri, Tischlergasse’de.

  Aman çocuğum, şu pis yer de mi?

 Kendimi alamıyorum, Peder.

  Deniyorum, ama yapamıyorum.

  Sevgili Bayan Matzerath, ya bunun sonuçları.

  Sonuçlar zaten burada, Peder.

  Peder, ne yapacağım bu çocukla ben?

 Küçük Oskar’ımı seviyorum ama 14 yaşını doldurdu bile.

  Hep başı belada, ve şimdi de bu!

 Dua edin, Bayan Matzerath, dua edin.

  Oskar, kes şunu.

  Yine balık!

 Çok yiyor ve sonra midesinde tutamayınca şaşırıyor.

  Tanrım, bu nasıl olabilir?

 Üç haftadır.

  Başta ringa ve sardunya, şimdi de ringa balığı turşusu.

  Her şeyi denedim.

  Ne yapacağımı bilemiyorum.

  Neden beni daha önce çağırmadın?

 Agnes, sorun ne söyle bana.

  Biliyorsun balık sana pek iyi gelmez!

Partiye on muhafazakar yerine bir tek komünist katılsa bu Führer’i daha çok mutlu eder.

  Kastettiğim yeni bir devrin başladığını zamanında çakamayıp sırf korkudan katılan şu tipler.

  Yaşamak ya da ölmek istemiyor.

  Bilmiyorum her şey çok fazla gelmeye başladı daha çok ve daha çok.

  Bir zamanlar ben de böyle derdim, ama başardım.

  Koljaiczek, yani baban kerestelerin altında kaybolduğunda ve bir daha geri gelmediğinde benim için kolay olduğunu mu sanıyorsun?

 Ama en azından gitmişti!

 Sen böyle söylüyorsun ve şimdi iki çocuğun var ama asla yeterli olmuyor.

  Bu kadarı yeter, anne!

 Hamilesin!

 Tamam.

  Ne zaman odanız yetmeyecek.

  Ne zaman doğacak?

 Asla!

 Asla doğmayacak!

 Nereden bilebilirdim ki!

 Ona yardım et.

  Çocuğu neden istemiyorsun?

 Kimden olduğu hiç farketmez.

  Burada trompet çalınmaz.

  Git o zımbırtıyı arkadaşlarınla üfle.

  Yakında üflemek için fazla şansın olmayacak.

  Nazi domuzu!

 Kızıl domuz!

 Sen burada ne arıyorsun?

 Sana burada ne arıyorsun dedim?

 Ne olduğunu bilmek ister misin?

 Yahudi!

 Küçük Oskar.

  Tıpkı senin gibi vaftiz edilmiş olan Markus’a ne yaptıklarını görüyor musun?

 Trampetin mi bozuldu?

 Beni görmeye gel.

  Yeni bir trampet alırsın.

  Ne güzel bir gün!

 Herşeyin çok ucuz olduğu bir yere gitti o.

  Güzel bir gün, ne demezsin, Schugger Leo.

  Unutulmaz bir gün.

  – Ben de Tanrıyı gördüm.

  – Tanrıyı mı gördün?

 Tanrı’yı gördün mü?

 Az önce geçti, acelesi vardı.

  Bir zamanlar Oskar adında bir trampetçi vardı.

  Çok fazla balık yiyen zavallı annesini kaybetmişti.

  Bir zamanlar Noel Baba’ya inanan saf insanlar vardı.

  Ancak Noel Baba sandıkları şey aslında gaz adamdı!

 Bir zamanlar bir oyuncak tüccarı vardı Adı Sigismund Markus’tu ve kırmızı-beyaz vernikli teneke trampetler satardı.

  Bir zamanlar bir trampetçi vardı.

  Adı Oskar’dı.

  Bir zamanlar adı Markus olan bir oyuncak tüccarı vardı ve dünyadaki tüm oyuncakları yanında götürdü.

 

 Polonya provakasyonu!

 Führer’in sabrı taştı!

 1 Eylül 1939 Sanırım tarih sizin için biraz tanıdık.

  Bu, ikinci suçumu işlediğim tarihti.

  Ben trampetçi Oskar, zavallı annemi mezara trampet çalarak yollamakla kalmadım.

  Zavallı amcamı, ve tahminen babam olan, Jan Bronski’yi Polonya postanesine sürükleyerek, ölümüne neden oldum.

  Buradan geçemezsin.

  Bundan sonra burası yasak bölge.

  – Kimseyi içeri alamıyorum.

 – Kobyella’yı görmek istiyoruz.

  O bir Polonyalı, durdurun onu!

 Tam zamanında.

  Dr.  Michon’dan silah al.

  Hep en sonuncusun zaten.

  Al şu tüfeği, miğfer ve cephane de şu karşıda.

  – Burada ne arıyorsun sen?

 – Kobyella, trampeti tamir et.

  Kobyella’nın şimdi senin için vakti yok.

  Bronski, delirdin mi sen?

 Çocuğu güvenli bir yere götür.

  Oskar, git ve bir yere saklan.

  Ben burada kalmalıyım.

  1 Eylül’de Alman toprakları işgal edilmiştir.

  Dün gece, ilk kez olarak, Polonyalılar, Alman topraklarında Alman askerlerine ateş açmışlardır.

  Bu sabah 5:45’ten itibaren bu ateşe karşılık verilmeye başlanmıştır.

  Artık bundan sonra, bombaya bombayla karşılık verilecektir.

– Jan amca nerede?

 – İn aşağı, çabuk!

 Jan, trampet!

 Oskar, siper al!

 Kendini koru.

  Burada kalamazsın, Oskar.

  Kobyella, pes etme.

  Seni bağlayacağım.

  O zaman devrilip durmazsın.

  Sıra ben de mi?

 Bir oyunla, iki kontra, üç terzi dört tane de sinek.

  Bu da 48 eder, veya 12 fenik.

  Pes etme.

  Oyunbozanlık yapma.

  Yalnız başıma oynayamam.

  Toparla kendini.

  Kobyella, lütfen!

 Büyük el var bende.

  Teslim oluyoruz.

  Ateş etmeyin!

 Kalkın, dışarı çıkın!

 Bütün sinemalarda gösterilecek bir haber bülteni için bizi filme aldılar.

  Oskar’ın Danzig’teki Polonya postanesinde yaşadığı deneyim tarihe 2.

  Dünya Savaşı’nın ilk çatışması olarak geçti.

  Danzig Hansiyatik Özgür ülkesi daha büyük olan Alman Anavatanı ile kendisine has tuğla Gotiğinin birliğini kutladı.

  Oskar, bu hayatındaki büyük bir an.

  Her şeyi gördüğünden emin ol.

  Anlatacak hikayelerin olacak.

  Sanırım bana bakarsa bayılacağım!

Jan Bronski’yi vurdular mı?

 Bütün kovanları topladılar.

  Bir tanesi hariç.

  Her zaman bir tane unuturlar.

  Bu Maria.

  Senin yanında çalışmak istiyor.

  Müşteriler için birine ihtiyacın olduğunu söylemiştin.

  Bu iş böyle devam edemez.

  Hem Oskar’a da bakar.

  Zerafet dolu Meryem’e selam olsun.

  Tanrı seninledir.

  Tanrım bize Sadakat bahşet.

  Ve beni cennetine götür.

  Tuvaletini yaptın mı?

 Sana bir şey çalayım mı?

 “Meryem, Adanmışlığım.

 ” Git!

 Daha önceki deli gibi tutkularımı saymazsak, Maria ilk aşkımdı.

 – Maria, kaç yaşındasın sen?

 – 16 yaşıma yeni girdim.

  Ben de.

  İnanmıyorum.

  Aşk günah olabilir mi?

 Öyle olsaydı bile, umurumda olmazdı.

  Maria, vanilya kokuyordu.

  Neden acaba?

 Kendini bitki köküyle ovuyor muydu ya da ucuz bir parfüm müydü?

 Oskar bunu öğrenmeyi kafasına koymuştu.

  Ne yapıyorsun sen öyle?

 Seni küçük şeytan.

  Bir şey bilmeden harekete geçiyorsun.

– Geç mi geleceksin?

 – Olabilir.

  Kutlayacak çok zafer var.

    Sen Maria ile yatabilirsin.

  Oskar için yatakta çok boş yer var.

  Ne de olsa bücür.

  Çabuk Oskar, yatağa.

  Çok mutlu.

  İyi geceler.

  Sekize çeyrek var.

  Birazcık daha, Alfred.

  Ama dikkatli ol.

  Dikkatli oluyorum.

  Neredeyse.

  Biraz daha ama dikkatli ol.

  Dikkatli oluyorum.

 – Sen ne yapıyorsun?

 – Alfred yapma!

 Kes şunu!

 Dikkatsiz olmamana çocuk ne yapsın?

 Kim “Birazcık daha” diyordun?

 Sen!  Dedim ki, “Neredeyse oluyor” ama bir türlü olmadı.

  Siz kadınlara asla yetmez zaten.

  Gir, çık ve bitti.

  Bu kadar mı?

 Git başkasını bul o zaman.

  Benim zilimi öyle çabucak çalamazsın, ve buna hiç dikkat etmiyorsun.

  Zırlamayı keser misin?

 O zaman git parti yoldaşlarının yanına dön.

  Görüldüğü üzere değişikliğe ihtiyacım var.

  Tüm bu kadın saçmalıkları!

 Senin gibi bir grup erken boşalanlar.

  Defol git!

 Eğer çok azdıysan git kendine bir savaş esiri bul.

  Belki o seni tatmin edebilir.

  Benim için aşk hayvani davranışlardan daha fazlası anlamına gelir.

  Bir dahaki sefere iskambil oynayacağım o zaman ne beklediğimi bilirim böylece.

  Seni küçük iğrenç cüce!

 Kafadan kontak bücür!

 Seni tımarhanelik, lanet domuz!

 Öyle demek istemedim, Oskar Artık kendi odan olacak.

  Yakında 17’sine basacak.

  Doğuda iyi iş çıkarıyorlar.

  Leningrad bir gün düşecektir.

  Kiev petrolden dolayı daha önemli.

  1915’te, benim savaşta olduğum yıllardan çok daha iyi.

  Ana yer Moskova.

  Alfred, eti kes.

  Eğer büyükanne olmasaydı  Evet, Kaşubyalılar hala işe yarıyorlar.

  Keşke orada olabilseydim!

 Ama bana evde ihtiyaç duyuluyor.

  Führer Moskova’nın yok edilmesi gerektiğini bilir aksi halde o insanları beslememiz gerekecek.

  Herbert’ımı cepheye yolladılar savaşması için.

  Disipinli tabur.

  Aç bırakalım onları,.

  bu savaşı bitirecektir.

  Göğüs mü, bacak mı?

 Ben bacak alayım.

  Çok güzel ve sulu oldu.

  Avrupalı uluslar bizim tarafımızda Cesur Finliler.

  Adaçaysız kaz eti olmaz!

 – Macarlar, Rumenler 

– Oskar, ne şahane ziyafet ama.

  Denizden de saldırıyoruz.

  Yelken açıyoruz.

  Kaz yemiyor musun, Greff?

 Et yemediğimi biliyorsun.

Artık küçük bir kardeşin var, Oskar.

  Büyüdüğünde onunla oyunlar oynayabilirsin.

  Kasabın oğlu öldürülmüş.

  Demir Haç nişanı almış  Birinci sınıf.

  İkinci sınıf!

 Öyle ya da böyle, o öldü.

  Kurt oğlum,.

  sen hâlâ benim oğlumsun.

  Üç yaşına geldiğinde sana bir trampet vereceğim.

  Ve eğer büyümek istemezsen sana nasıl yapıldığını göstereceğim.

  İçeri gir, Oskar.

  Çok soğuk, donacaksın.

  Gelmiyor musun?

 Biraz daha yaklaş, Oskar.

  Sıcacık yatağa gir.

  Burası soğuk yeteri kadar ısınmıyor.

  Acele et.

  Greff bedenini dinçleştirmek istiyor.

  Genç ve taze bedenleri seviyor.

  Ama kızlardan çok erkeklerden hoşlanıyor.

  – Dondum.

 – Bir izci asla üşümez.

  Help!

  Sevgili Oskar!

 Seni tekrar gördüğüm için çok memnun oldum.

  Birbirimizi kaybetmek için fazla küçüğüz dememiş miydim?

 Harika, hiç büyümemişsin.

  Seni tanıştırayım.

  Oskar, camları sesiyle un ufak eden eski bir dost.

  Bayan Roswitha Ragunà muhteşem akıl okuyucu, cephedeki askerlerin ve ilerleyen yaşımın neşe kaynağı.

  Farkındayım, beni böyle görmek şaşırttı seni,.

  ama Propaganda Bakanlığı özel davetle ülkenin en üst düzey liderlerinin huzuruna çıkmamızı rica etti.

  Lanet siyaset!

 Ve şimdi de askerlere katıldık.

  Oskar’dan bir hediye.

  Teşekkürler, Oskar.

  Çok yeteneklisin.

  Neden bize katılmıyorsun?

 Evet, katıl bize, genç adam.

  Trampetini çal, sesinle şampanya bardaklarını ve ampulleri parçalarına ayır.

  Fransa’nın Paris şehrinde görevli Alman askeri sana minnettar olacaktır.

  Paris’i biliyor musun?

 You see?

 Paris’in sevgili kurşun askerleri.

  Bebra’nın Ön Cephe Kumpanyası sizin için oynayacak ve söyleyecek savaşı kazanmanıza destek olacak!

 Fransa’da ilk defa!

 Bulvarda ilk defa!

 Aklından neler geçiyor, Oskar?

 Büyükannemin etekleri.

  Ve şimdi, bayanlar baylar,  Fransa’da ilk defa olmak üzere, programımıza katılan bir konuğumuz var.

  Gizli silahı olan bir adam hakkında çok şey duyduğumuz.

  Trampetçi Oskar!

 Cam parçalayıcı Oskar!

 Mazel tov.

  Ve şimdi, Sinyorina Raguna,.

  bize söyler misin buradaki bay ve bayanların huzurunda Teğmen Herzog’un kesin doğum tarihini?

 11 Nisan 1915 Bremen’de.

  Bu doğru.

  Doğum yeri de doğru.

  Geleceği görebilen Sinyorina Ragunà’ya büyük bir alkış.

  Ona şampanya getirdiklerini görüyorum.

  Ama korkarım asla içemeyeceksiniz.

  Hep beraber!

Hiç korkma,.

  sana bir şey olmayacak.

  Küçük erkeğim benim.

  Bir onbaşı, beş er!

 Rapor edecek bir şey yok!

 Rahat, Onbaşı.

  Görüyorsunuz, rapor edecek bir şey yok.

  Buradaki alışılmış hikaye.

  Ama hala gelgit oluyor, Doğanın bize uzattığı yardım eli.

  Adamlarımızı meşgul eden şey de bu.

  Bu yüzden barikat kurmaya devam ediyoruz.

  Betona güvenebilir misiniz?

 Aslına bakarsanız hiçbir şeye pek güvenmiyoruz.

  Ama hala beton döküyorsunuz.

  Oskar, deniz ne kadar güzel.

Ne güzel bir piknik.

– Çabuk, kurt gibi acıktım.

  – Doğanın bize armağanı.

  Gerçek Macar salamı.

  Harika!

 Hollanda çikolatası!

 And now, dive in.

  Dig in, my friends.

  Cape Town’dan gelen reçelle başlayabilir miyiz?

 Havyar, tabi ki.

  Stalingrad’dan kurtarılmış.

Amerikalılar geliyor.

  Oskar, kahve içmeden gidemem!

 Roswitha, gitmeliyiz.

  Kahve, lütfen.

  Roswitha, kaç yaşındaydın bilmiyorum.

  Tek bildiğim tarçın ve hindistancevizi koktuğun.

  Erkeklerin kalbinden geçenleri görebiliyordun ama kendi kalbindekileri göremiyordun.

  Sevgili Oskar biz cüceler ve palyaçolar, devler için dökülen betonun üzerinde dans etmemeliydik.

  Pekala Oskar, hoşça kal.

  Bu Oskar.

  Kurt, Oskar doğum günün için geri döndü.

  Kardeşin bugün üç yaşına giriyor.

  Sana bir hediye getirdim.

  Bu üniforma ne böyle?

 Nerelerdeydin?

 Her yeri aradık.

  Polis seni her yerde deli gibi aradı ve seni ortadan kaldırmadığımıza yemin etmek zorunda kaldık.

  Neyse, şimdi buradasın.

Beethoven bir dahiymiş.

Kapat şunu.

  Her şey bitti.

  Kesin zafer.

  Alfred, parti rozetini kaybet ortalıktan.

  Ivan her an buraya gelebilir.

  Patateslerin altına göm.

    Acele et!

 Daha pençe çakılacak ayakkabılarım var.

  – Eli dışarı çıktı.

  – Artık önemi yok sanırım.

  Baba, oğul ve kutsal ruh adına  Kurt, bırak artık taş atıp durmayı.

  Yapsam mı, yapmasam mı?

 Neredeyse 21 yaşındasın, Oskar.

  Yapsan mı, yoksa yapmasan mı?

 Artık bir yetimsin, Oskar.

  Büyüsem iyi olur, büyümeliyim.

  Büyüyeceğim!

 Yaptığını gördün mü, Kurt?

 O artık büyüyor.

  O büyüyor.

  Tanrı’yı gördüm!

 Görün nasıl büyüdüğünü!

 Tam bir Kaşubyalı gibi, Oskar.

  Kafalarımız darbeler için yapılmış.

  Ve şimdi batıya, daha iyi olan bir yere gidiyorsun ve büyükanne burada kalacak.

  Çünkü Kaşubyalıları göç ettiremezsin.

  Burada kalmalıyız ki diğer insanlar kafalarımıza vurabilsin.

  Çünkü insanlarımız ne Polonyalı ne de gerçek birer Alman.

  Ve onlar gerçekte her şeyi istiyorlar.

  Acıyor mu canım?

 Umarım beynin sulanmamıştır.

  Üç yaşındayken merdivenlerden düştü, ve büyümesi durmuştu.

  Şimdiyse mezarın içine düştü ve yeniden büyümek istiyor.

  Büyükanne!

 

 

 

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s