İZ SÜRÜCÜ’YE

Kendimi arıyorum, gören var mı?

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hz.leri

Belirmez Ârifin nâm-ü nişânı,

Değil irfân,  filân ibn-i filânı,

Yerin terk edenin yoktur mekânı,

Hakîkât ehlinin olmaz nışânı.

 

İzi yoktur ki izinden biline,

Dahi tozmaz ki tozundan biline,

Sen anı sanma sözünden biline,

Hakikât ehlinin olmaz nişânı.

 

Ne denli var ise âlemde evsâf,

Sıfatlanır ânı bil ehl-i â’raf,

İnâd ehli değilsen eyle insâf,

Hakîkat ehlinin olmaz nişânı.

 

Sen anın sabr u şükrünü sorarsın,

Bulamazsın o vasfıyla yürürsün,

Bilindi kim nişânını ararsın,

Hakikât ehlinin olmaz nişânı.

 

Kubâb-ı Hakk-ta mestur olan erler,

Sıfât-ı halk içinde görünürler,

Ne doğarlar onlar ne dolanurlar,

Hakîkat ehlinin olmaz nişânı.

 

Gazab şehvet iki ayaktır anlar,

Binip üstünde seyyâh oldu canlar

Bunlarla çıktılar arşa çıkanlar,

Hakîkat ehlinin olmaz nişânı.

 

Ne kim âfâkta hor görmezse ârif,

Vücûdunda da olmaz anı sârif,

Anın için der bunu ehl-i maârif,

Hakîkat ehlinin olmaz nişânı.

 

Görünse taşradan bir vasf-ı fâil,

İçinden de biri olsa mukâbil,

Yakına yardım eyle olma hâ’il,

Hakîkat ehlinin olmaz nişânı.

 

Anı uran urur ağlatmak için,

Ya gayret gösterir darlatmak için,

O da ağlar darılır çatmak için,

Hakîkat ehlinin olmaz nişânı.

 

Nefessiz dünyada bir harf dirilmez,

Nefes de harfe boyanır arılmaz,

Şu kim Hakk-tan gelir cânâ yorulmaz,

Hakîkat ehlinin olmaz nişânı.

 

Cihanda bir gürûh olmaz ki ey cân,

Bulunmaya içinde ehl-i irfân,

Olur mevsûf sıfatlar ile her an,

Hakîkat ehlinin olmaz nişânı.

 

Kimi şâdân,  kimi nâşâd olurlar,

Kimi üstâd,  kimi nerrâd olurlar,

Niceler sûretâ cellâd olurlar,

Hakîkat ehlinin olmaz nişânı.

 

Şerîatle olursa ger ol ef’âl,

Dime ana ki bu gâyet bed ef’âl,

Şer’i red etmese sen de kıl ikbâl,

Hakîkat ehlinin olmaz nişânı.

 

Ne kim mevcûd oluptur bu cihânda,

Ger işlense kamu yerli yerinde,

Bahâne bulamazlar hiç birinde,

Hakîkat ehlinin olmaz nişânı.

 

Niyâzî ye gelir her gayb u hâzır,

Görünür cümle a’râz ve cevâhir,

Nişâniyle olur herbiri zâhir,

Hakîkat ehlinin olmaz nişânı.

 

Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem miraç için yola çıktığında izlerin haberdârı idi. Fakat yolun yine de bir klavuzuna muhtaç idi. Cebrail aleyhisselâm yolun izlerinden birer birer bahsetti. En son geldiği yer Sidretü’l Müntehâ’da durdu. İz vardı, bilirdi, fakat geçmesine izin verilmemişti.

Bildiğin ile bilmediğinin şeyin eşitlendiği durumda, izin varlığı ve yokluğu değersizdi. Bulmak ise fayda vermeyecek bir durumdu. Azâzil izleri takipte usta idi. Birşeyi önceden farketmiş, ilk asiye laneti kendi kendine farz etmişti. Kendine lanet eden olmak ve pişmanlığı hep içinde hissetmek ise ileride çok üzmesi ve lanetinin intikamını almak için küfrü seçmişti. Arkadaş arıyordu yaptığı hatası için.

Yalnız gitmek, bir izin peşinde olmak.

Sormak gerekir. İnsan hangi şeye kavuştu ki, kendini vasfından ayırma imkânı onu sarmalardı.

İnsan değişmeyen yerinde döndüğünü hissettiğinde acizliğini tekrar tekrar görmesi değil mi, kuyusuna düşmüş karanlığında boğulur gibi ağlamaktan öte hiçbir eylemi kalmazdı. Tanrısını öldüren Nietzsche bulduğu hiçliği de onu memnun etmediği gibi, ölümün zevkini de bulamadı. Çünkü izini kaybetmiş çöl yolcusu gibi, etrafında döndü dolaştı. Dolaştığı yer ona huzur vermedi.

İzler aradığımız izler, bizi bizden uzaklaştıran izler.

Ne kadar çok bir iz bulduysak –sayısızdır- mutlu etmediği kadar, çaresizliğimizi bize hatırlattıkça dünyamızı daralan dört duvar gibi kasvetini içimize bıraktı. Sızdığını zannettiğimiz ince bir ışık  ve yollar umutlarımızı izle yakınlaştırmadı. Uzaklaştırdı.

İzi yok izinden biline.. de olan biri olmak, Janus’un ağlatıcı ve güldürücü veçhesinden biirni tercih etmek, hangisi bize uygun düşer demeye gerek kalmadan, kısa bir ömür için bulduğumuz fazlalıkta rahatsız edici oldu.

Umutlar bulununca biter. Bulmadıklarımız değil mi ki bize hayat vermektedir. İnsan buldukları ile çok mutlu olduğunu kabul edememektedir. Bu hayat tarz değil mi ki, insan arayış içindedir. En son bulduğu iz, bir sonraki izin varlığını istemeyerek sürekli göstermektir. Bıktırırcasına.

Öteki dünya hayatında bu insan cennetle doyacak deniliyorsa, doymayacağı kesin, kendi yaratanını görmekten gayri ile itminan olmayacaktır.

Hakkı görmek.

Hangi veçhesiyle olursa olsun insanın doyuruculuğunu nispeten hissedeceği bir husustur. Köşk huri ve gılman benzeri hediyeler dünyada tatmin olmayan insanı biraz oyalayabilir. Fakat sonunda o da “bu değil, bu değil” diyerek arıyoruma düşeceği kesindir.

Tanrının izini bulmak ve sonuçta ona varmak ve onda kaybolmak.

Bu daha doğrusu yok oluşun bir derdidir. Suyun aradığı yine su ise –büyük ve küçük – çektiği gayret neyedir?

 Biz kimi arıyoruz?

Hangi izi arıyoruz?

Biz bizi arıyorsak, neden arıyoruz?

Bizim içimize sardıran bu kaçınılmaz isteğimizde, bulduğumuz kendimiz ise, neden bu kadar acı çekiyoruz?

Bizi bizde bulmak için, beni bende aradığımız şeylerin hikayesini kaç kerre yazacağız.

Bir bahçenin başını bekleyin. Çiçek yok olmak için büyürken, tekrar var olmanın yokluğunu tatmak için, kaçıncı denemeyi yapması gerekecektir. Her var oluş bir yokoluşu bize ihsan ediyorsa var olmak, yok olmak arasındaki, izin işaretlerini çok bilmek, bir yerde haberi olduğumuz uzun yolun, bir çöl ile bitişi varsa bu yürümenin zevki mi olur, yoksa acıların canımadamı olup sarsıla sarsıla yıkılmak korkusuyla yaşar durmaya çalışıyoruz.

Var olurken neden var olduğumuzu anlatamadığımızı, yok olurken engelleyemediğimizi, kısacık hayatımızda yokluğu kendimize yakıştırmayıp, tanrının mülkünde çirkince bağırmak güzel olsa gerektir. Bunu en güzel yapan ise hayvanatın içinde eşeklerdir. Eşek bu hikmeti bildiğinden, ağlayışın çirkinleşen böğürtüsünü duyuruşu değil mi ki, “onlar kitap yüklü eşeklerdir” diye beyan edilirken, bilenler hakkında bu temsil verilmiştir.

Bildiklerimizin verdiği sıkıntı ile olur ve olmaz dedikleri hayatı irdelerlerken bizler, sürekli sorguladığımız Tanrıya çok zaman itiraz ettik.

İzlerin kaybolması ve hatırlatıcıların çok gelişi ile değişen hiçbir şey yoktu. Tekrar tekrar olan bu sorun bitmiyor belki, canları yandığından isyan bayrağını çeken şeytana yakınlığı artırdılar.

Şeytan izlerin kaybolduğu yerleri bulmaya çalışılırken değişen hükümlerin tekliğini, çoklukla karıştırınca insan itiraz edecektir. Bulduğumuz bir önceki ile aynı veya değildi. Tercih edeceğimiz her şey bizi bizden uzaklaştıracaksa, bizi bulduracak olan nedir sorgulamasına cevap bulamıyoruz.

Sonuçta ne olacaktır?

Sorusuna verilecek cevap gerçekte bir söz ile bitecek. Ölümden başka her şey yalan.

Öleceğiz.

Bu dünyada ölümü istekli ve isteksiz kabul edeceğiz.

Öteki dünyada ise ölüm, bizi terk edecek deniliyorsa, bu ölümsüzlüğü kabullenmekse zorluktan maada Yunan tanrıları gibi bir kaos ortamına düşülmeyeceği de haber veriliyorsa, ve bahsedilen sonsuzlukta, Allah Teâlâ’nın sonsuzluğu gibi de olmayacağına göre, bir yerde bir nokta olması gerekiyor.

İşte o nokta, bizim ulaşacağımız izin başladığı ve bittiği yerdir.

Bütün aradığımız iz, hep bu küçük noktanın içinde kalıyorsa, üzüldüğümüz ve sevindiğimiz şeylerle bezenmiş hayatımız, anılmaya değer olmayacak kadar basit ise;

Bu noktayı, biraz aramaktan vazgeçmek huzurumuzun kaynağı olacağını düşünüyorum.

İhramcızâde İsmail Hakkı

Stalker- İz Sürücü (1979)

163 dk 

Yönetmen: Andrey Tarkovskiy

Senaryo: Arkadiy Strugatskiy, Boris Strugatskiy, Andrey Tarkovskiy

Ülke:SSCB 

Tür: Dram, Bilim-Kurgu

Vizyon Tarihi:01 Ağustos 1979          (SSCB)

Dil: Rusça

Müzik: Eduard Artemiev

Çekim Yeri: Dolgopa, Russia

Oyuncular: Alisa Freyndlikh, Aleksandr Kaydanovskiy, Anatoliy Solonitsyn, Nikolay Grinko, Natasha Abramova

Özet

Gri ve isimsiz bir kasabanın yakınında, askerler ve dikenli tellerle korunan Bölge bulunmaktadır. Karısının sayısız itirazlarına rağmen, karanlıkların içinden gelen bir adam çıkar. Bu adam İz Sürücü’dür. Sıra dışı zihinsel yetenekleriyle, insanları Bölge’nin içindeki, gizli dileklerin gerçek olduğu Oda’ya kadar rehberlik etmektedir. Bu kez, Bölge’ye yanında iki kişiyi götürmektedir; ilhamını kaybetmiş, alaycı ve yeteneğini sorgulayan bir yazarla, yolculuktan çok sırt çantasını önemseyen, sessiz bir profesör. Hiç kimsenin yaşamadığı Bölge’de, Oda’ya giden yol dolambaçlıdır. Oda’ya yaklaştıklarında, kurallar değişmeye başlar ve İz Sürücü kendini bir krizin içinde bulur.

Hakkında

Tarkovsky`nin bilim kurgu filmi Solaris`inin büyük başarı kazanması üzerine, Sovyet filminin de Hollywood filminin yaptığı her şeyi yapabileceğini kanıtlamak amacıyla bu film için çok geniş bir bütçe ayrıldı. Filmin ilk olarak sansasyonel özel efektler ve ilginç yan hikâyelerle dolu olması bekleniyordu.

Tarkovsky, bütün özel efektleri ve bütün yan hikâyeleri senaryodan çıkardı ve tamamen orijinal hikâyeye ve bu hikâyenin asıl sorusuna odaklandı: “Eğer en derindeki dileğinizi gerçekleştirme fırsatınız olsaydı, bunu gerçekten ister miydiniz ?” . Ayrıca hikâye üç kişi üzerine kurulu biçimde tekrar yazıldı.

Çekimler tamamlandıktan sonra ekip Moskova`ya döndü; fakat filmin bir laboratuvar kazası sonucu harap olduğunu gördü (bazıları filmin Sovyet sansürüne takıldığını ve bilerek yok edildiğini söyler).

Filmi tekrar çekmekten başka yol yoktu, ikinci çekimler başladığında iklim daha kötüydü, benzer sahneleri tekrar çekmek sinir bozucuydu ve bu yüzden filmdeki karakterlerin korkmuş ve kederli halleri aslında tam anlamıyla bir rol değildir.

1957`de yaşanan fakat daha sonra saklanan Mayak nükleer kazasının oluşturduğu binlerce kilometrelik çöle benzeyen Bölge`nin de Tarkovsky`i etkilediği söylenir. Film çekildikten 7 yıl sonra yaşanan Çernobil kazası`nın ardından terk edilmiş nükleer bölgede çalışanlar kendilerine “İz Sürücü” demiş, bu alanı da “Bölge” olarak adlandırmıştır.

Filmden

  Birinci Bölüm STALKER

“Neydi o?

Bir göktaşı mı?

Yoksa kozmik uçurumun sakinlerinden bir ziyaret mi?

Öyle ya da böyle küçük ülkemiz bir mucizenin doğuşunu gördü ; Bölge’.

Oraya derhal birlikler gönderdik.

Geri dönmediler.

Sonra polis kordonuyla Bölge’yi kuşattık.

Belki de yapılması gereken en doğru şey buydu.

Nobel Ödüllü Profesör Wallace’ın bir söyleşisinden.

  Saatimi nereden aldın?

 Sana soruyorum, nereye gidiyorsun?

 Bana söz verdin ve ben de sana inandım.

  Pekala, kendini düşünmüyorsun, peki biz ne olacağız?

 Çocuğunu hiç düşündün mü?

 Tam sana alışmaya başlamıştı ve sen yine başlıyorsun.

  Beni yaşlı bir kadın yaptın.

  Hayatımı mahvettin.

  Sessiz ol, Maymun’u uyandıracaksın.

  Seni sonsuza kadar bekleyemem.

  Öleceğim! Çalışmaya başlamak istiyordun! Normal bir insan gibi çalışmaya söz vermiştin.

  Yakında döneceğim.

  Cezaevine döneceksin.

  Ama bu defa on yıl yatacaksın, beş değil.

  Ve bu on yıl boyunca, Ne ‘Bölge’n olacak, ne de başka bir şeyin.

  Ve ben de ölmüş olacağım.

  Tanrım, benim için her yer cezaevi gibi zaten.

  – Bırak gideyim! – Hayır.

  Bırak gideyim, dedim.

  Git! Ve orada çürü!

Seni tanıdığım güne lanet olsun, alçak herif!

Tanrı zaten bu çocuğu vererek seni lanetlemiş!

Ve senin yüzünden beni de, alçak!

Sevgilim, dünyamız çok sıkıcı.

  Bu nedenle, telepati ya da hayaletler, ya da uçan daireler gibi şeyler yok.

  Dünya kesin kanunlarla yönetiliyor, ve dayanılmaz derecede sıkıcı.

  Yazık ki, o kanunlar hiç çiğnenmiyor.

  Kanunları nasıl çiğneyeceklerini bilmiyorlar.

  Bu yüzden, çok ilginç olsa da bir UFO için umutlanma.

  Bermuda Şeytan Üçgenine ne diyeceksin?

 Onu da reddedecek değilsin herhalde.

  Edeceğim.

  Bermuda Şeytan Üçgeni diye bir şey yok.

  Sadece A kenarı, B kenarı ve C kenarları eşit olan ABC üçgeni var.

  Bunun ne kadar sıkıcı bir iddia olduğunun farkında mısın?

 Ortaçağda yaşamak ilginçti.

  Her evin kendi ruhu, her kilisenin de kendi Tanrısı vardı.

  İnsanlar gençti! Şimdi her dört kişiden biri yaşlı.

  Bu çok sıkıcı, meleğim.

  Ama sen demiştin ki, ‘ Bölge’, bir üst uygarlığın ürünüdür.

  Yine de sıkıcı olmalı tüm bu kanunlar, üçgenler, ruhu olmayan evler ve kesinlikle Tanrısızlık  Çünkü, eğer Tanrı bir üçgense o zaman ne düşüneceğimi bilmiyorum.

  Bu benim için mükemmel.

  Hoşça kal, dostum.

  Bu bayan bizimle Bölge’ye gelmek isteyecek kadar nazik.

  Çok cesur bir kadın.

  Adı  Affedersiniz, adınız ?

 Siz gerçekten bir iz sürücü müsünüz?

 Bekle  Her şeyi açıklayacağım.

  Git!

Ne salaklık! Ne de olsa sarhoş oldun.

  Ben mi?

 Ne demek istiyorsun?

 Nüfusun yarısının yaptığı gibi, yalnızca bir içki içtim.

  Diğer yarısı da sarhoş oluyor.

  Kadınlar ve çocuklar dahil.

  Sadece bir kadeh içtim.

  Kahretsin, bu ne pislik böyle.

  İçmeye devam et.

  Daha zamanımız var.

  Yol için bir bardak içmeye ne dersin?

 Ne düşünüyorsun?

 Bunu al.

  Anlıyorum.

  Kuru hukuk.

  Alkolizm, insanlığın baş belasıdır.

  Tamam, bira içelim.

  O da bizimle mi?

 Boş ver, ayılacaktır.

  Onun da oraya gitmeye ihtiyacı var.

  Siz gerçekten bir profesör müsünüz?

 Sizin için bir sakıncası yoksa.

  O zaman kendimi tanıtmama izin verin.

  Benim adım 

Adın

Yazar.

  Peki, benim adım ne?

 Sizin adınız mı?

 Sizin adınız Profesör.

  Anlıyorum.

  Ben bir yazarım o yüzden, doğal olarak, herkes bir nedenle beni ‘ Yazar ‘ diye çağırıyor.

  – Ne hakkında yazıyorsunuz?

 – Okurlar hakkında.

  Açıkçası, hakkında yazılacak başka bir şey yok.

  En azından birileri hiçbir şey hakkında yazmalı.

  Peki siz ne iş yaparsınız?

 Bir kimyager misiniz?

 Daha çok bir fizikçi.

  Bu çok sıkıcı olmalı.

  Gerçeği aramak.

  O gizleniyor ve siz de onu aramaya devam ediyorsunuz.

  Bir yeri kazarsınız – eureka Çekirdek, protonlardan meydana gelir.

  Diğerini kazarsınız- harika! ABC üçgeni A, B ve C kenarının toplamına eşittir.

  Benim için durum biraz farklı.

  Gerçeği ararken, gerçeği keşfedeceğime, onun değiştiğini görüyorum.

  Çok derine daldım, özür dilerim.

  En iyisi adlandırmamak.

  Şanslısınız.

  Ama müzede sergilenen antik bir vazoyu düşünün.

  Zamanında, yiyecek artıklarını saklamak için kullanılıyordu ama şimdi anlamlı deseni ve eşsiz biçimiyle evrensel hayranlığın bir simgesi.

  Herkes ‘Oh!’ ve ‘ Ah!’ diyor.

  Ve birdenbire, hiç de antik olmadığı dalgacı birinin arkeologları kandırdığı anlaşılıyor.

  Sadece eğlenmek için.

  Tuhaf, görüldüğü gibi hayranlık bitiyor.

  Şu uzmanlar  Bu kadar zamandır bunu mu düşünüyordunuz?

 Tanrı korusun! Aslında, çok fazla düşünmüyorum.

  Bu benim için iyi değil.

  Sürekli, başarıyı ve yenilgiyi düşünerek yazmak imkansız.

  Kesinlikle, ama yüzyıl içinde kimse beni okumayacaksa neden yazayım ki o zaman?

 Söyleyin bana Profesör, neden bütün bunlarla kafanızın karışmasına izin veriyorsunuz?

 Bölge’ye neden ihtiyacınız var?

 Ben, bir anlamda bilim adamıyım.

  Peki, ona neden ihtiyacınız var?

 Siz popüler bir yazarsınız.

  Birçok kadın peşinizden koşuyor olmalı.

  İlham kaynağım kayboldu Profesör.

  Bu bulmaya gidiyorum.

  Hiç bitkin düştüğünüz oldu mu?

 Ne?

 Evet, sanırım bir şekilde.

  Duyuyor musunuz?

 Bu trenimiz.

  – Arabanın üstünü açtın mı?

 – Evet, açtım.

  Luger, eğer geri dönmezsem, karımı ara.

  Kahretsin, sigara almayı unuttum.

  Oraya geri dönme sakın.

  – Neden?

 – Dönmemelisin.

  – Her zaman böylesiniz.

  – Nasıl?

 Hep bu saçmalıklara inanıyorsunuz.

  Şey, bunu yağmurlu bir güne bıraksam iyi olacak.

  Siz gerçekten bir bilim adamı mısınız?

 Eğilin! Hareket etmeyin! Gidip orada biri olup olmadığına bak! Tanrı aşkına, çabuk! Burada kimse yok.

  Diğer çıkışa git.

  Nereye baktın Allah aşkına, Yazar?

 Etrafa göz kulak ol, olur mu?

 – Bidonu unutmadın değil mi?

 – Hayır.

  Bidon dolu.

  Daha önce size anlattığım her şey yalandı.

  İlham falan umurumda değil.

  Ne istediğimi ifade etmek için doğru sözcüğü nasıl bilebilirim?

 İstediğim şeyi, aslında istemediğimi nasıl bilebilirim?

 Ya da istemediğim şeyi istemediğimi?

 Bunlar anlaşılması zor şeyler.

  Onları adlandırdığımız an, güneşte kalan bir deniz anası gibi erir, çözülür, ve anlamları kaybolur.

  Bilincim, dünyayı kendi tarafına çekmek için vejeteryan olmak istiyor.

  Ve bilinçaltım bir parça et için çıldırıyor.

  Peki ben ne istiyorum?

 Dünya egemenliği mi?

 Sessiz olun! Bölgede dizel lokomotifin işi ne?

 İleri Karakola hizmet ediyor.

  Daha ileriye gitmeyecek.

  Oraya gidecek gibi görünmüyor.

  Yerlerinizi alın! Herkes burada mı?

Muhafızlar geldi.

  Televizyonu kapatmalarını söyle.

  Çabuk! Rayların üzerinde bir lokomotif olup olmadığına bak.

  Ne lokomotifi?

 Geri dön.

  Ben giderim.

  Bidonu al! Onu bana ver! Sırt çantandan kurtul, seni hantallaştırıyor.

  İstersen sen, bir gezintideymişiz gibi hafif gezebilirsin.

  Eğer biri vurulursa, acele etmeyin ve bağırmayın.

  Sizi görürlerse öldürürler.

  Ortalık durulduktan sonra, sessizce geri dönün.

  Sabah sizi alırlar.

  Bizi yakalayabilirler mi?

 Bundan, vebadan korkar gibi korkuyorlar.

  Neden korkuyorlar?

 Sonunda! Evdeyiz! Ne kadar sessiz.

  Burası dünyanın en sessiz yeridir.

  Siz de göreceksiniz.

  Ne kadar güzel.

  Tek bir ruh bile yok.

  Peki biz neyiz?

 Üç kişi, bir günde bir yeri kirletemez.

  Kesinlikle kirletebilir.

  Çiçeklerin kokusu olmaması çok garip.

  Ya da ben  Bir şey hissediyor musunuz?

 Bataklığın pis kokusunu alıyorum.

  Hayır, o nehrin kokusu.

  Burada bir nehir var.

  Buralarda bir çiçek tarlası vardı.

  Ama Kirpi onları ezip, geçti.

  Kokusu yıllarca burada kaldı.

  Bunu neden yaptı ki?

 Bilmiyorum.

  Bunu ona ben de sordum.

  O da, “Daha sonra anlarsın. ” dedi.

  Bence Bölge’ye, buradan nefret etmek için geldi.

  Kirpi.

  İsmi gerçekten bu mu?

 Hayır.

  Seninki gibi bir lakap.

  Yıllarca insanları Bölge’ye getirdi.

  Kimse onu durduramazdı.

  O benim öğretmenindi.

  Gözlerimi o açtı.

  O zamanlar Öğretmen derdik.

  Kirpi değil.

  Sonra, sanki ona bir şey oldu.

  İçinde bir şey kırıldı.

  Aslında ben cezalandırıldığını düşünüyorum.

  Bana yardım eder misin?

 Şu şeritleri somunların içinden geçir ve bağla.

  Ben  bir yürüyüş yapacağım.

  Bir şey yapmam gerekiyor.

  Bir yere kaybolmayın.

  Nereye gidiyor?

 Sanırım yalnız kalmak istiyor.

  Neden?

 Üçümüz birlikteyken bile Kendimi garip hissediyorum.

  Bölge’yle bir randevusu var.

  O bir avcı.

  Peki bunun anlamı ne?

 Biliyorsun, avcı olmak güçlü bir istek gerektirir.

  – Daha farklı olacağını düşünmüştüm.

  – Ne gibi?

 Şey, bilirsin.

  Deri çizmeler, yerliler filan gibi şeyler.

  Geçmişinde daha korkunç şeyler de var.

  Bir çok defa hapis, ve burası yüzünden çok zarar görmüş.

  Mutant bir kızı var.

  Bölge’nin kurbanı dediklerinden.

  Bacakları olmadığını söylüyorlar.

  Peki bu Kirpi meselesi nedir?

 “Cezalandırıldı” da ne demek?

 Yoksa sadece lafın gelişi miydi?

 Günlerden bir gün Kirpi buradan geri dönmeyi başardı.

  Ve bir gecede zengin oldu.

  İnanılmaz zengin.

  Yani sen buna ceza mı diyorsun?

 Bundan bir hafta sonra kendini astı.

  Ama neden?

 Sessiz ol! Bu da neyin nesi böyle?

 Yirmi yıl önce buraya bir meteor düştüğü tahmin ediliyor.

  Her şeyi küle çevirmiş.

  Meteoru her yerde aradılar.

  Ama tabii ki bulamadılar.

  Neden “tabii ki” dedin?

 İnsanlar burada ortadan kaybolmaya başladı.

  Buraya geliyorlar ve geri dönmüyorlar.

  Böylece sonunda meteorun gerçek bir meteor olmadığına karar verildi.

  Önceleri  meraklılarını korkutmak için etrafına dikenli tel çektiler.

  Bütün bunlar yüzünden, Bölge’de insanların dileklerini .

 yerine getiren bir yer olduğu dedikodusu yayıldı.

  Elbette bundan sonra, Bölge’yi göz bebekleri gibi korumaya başladılar.

  Kimin nasıl bir dilek dileyeceğini kim bilebilir ki?

 Peki o halde neydi?

 Bir meteor değilse?

 Söyledim ya, kimse bilmiyor.

  Peki sen ne düşünüyorsun?

 Her şey olabilir.

  Ya da hiçbir şey.

  Ya da dostlarımdan birinin söylediği gibi, insanlığa bir mesaj.

  Ya da bir hediye.

  Bir hediye mi?

 Neden böyle bir şey yapınlar ki?

 Bizi mutlu etmek için.

  Çiçekler yeniden tomurcuklanıyor.

  Ama nedense kokmuyorlar.

  Sizi yalnız bıraktığım için üzgünüm.

  Ama yola çıkmak için çok erkendi.

  Duyuyor musunuz?

 Belki burada birileri yaşıyordur.

  Kim?

 Hikayeyi bana sen anlatmıştın.

  Bölge ilk kurulduğunda, burada kamp yapan o turistler hakkındaki hikayeyi.

  Bölge’de yaşayan hiç kimse yok.

  Olamaz.

  Artık zamanı geldi.

  Nasıl geri döneceğiz?

 -Buraya geri dönmezler.

  -Ne demek istiyorsun?

 Biz, anlaştığımız gibi gideceğiz.

  Gideceğimiz rotayı ben çizeceğim.

  En ufak bir sapma bile tehlikeli olur.

  İlk işaret noktamız, son direk olacak.

  Haydi, siz önden gidin Profesör.

  Şimdi de siz.

  Onun adımlarını takip etmeye çalışın.

  Aman Tanrım! Burada ne olmuş böyle?

 Burada böylece kalmışlar mı yani?

 Şu insanlar  Kim bilir.

  İstasyonda hazırlandıklarını hatırlıyorum.

  Buraya, Bölge’ye gelmek için.

  Ben küçük bir çocuktum.

  O zamanlar hepimiz büyük bir keşif yapacaklarını düşünmüştük.

  Önce siz, Profesör.

  Şimdi sen, Yazar.

  Kalacağınız yer şu tarafta.

  Oraya gidiyoruz.

  Neden fiyatı yükseltip duruyordun?

 Bir kol mesafesindeymiş.

  Evet.

  Ama bu kolun çok uzun olması gerekiyor.

  Böyle bir kolumuz yok.

  Yapma! Onu rahat bırak! Dokunma ona! Dokunma dedim! Deli misin sen?

 Derdin ne senin?

 Derdin ne?

 Burası, tatil gezintisi yapmaya uygun bir yer değil.

  Bölge saygı duyulmasını ister.

  Yoksa cezalandırır.

  Bir daha sakın bunu denemeye kalkma.

  Senin dilin yok mu?

 Ne var?

 Seni uyarmıştım.

  Gidelim mi?

 Evet, doğruca buradan girip sonra sola dönmemiz gerek.

  Ama biz bu yoldan gitmeyeceğiz.

  Biz etrafından dolanacağız.

  Neden gitmeyecekmişiz?

 İnsanlar bu yoldan gitmez.

  Bölge’de, en uzun yoldan gitmek, en az tehlikeyi göze almaktır.

  Düz yoldan gitmek ölümcül tehlike midir?

 Sana tehlikeli oluğunu söyledi ya.

  – Ve koca bir tur atmak tehlikeli değil mi?

 – Tehlikeli.

  Ama onlar buradan geçmez.

  Geçip geçmemelerinden bana ne!

Ya şansımı deneyip  Dinle, senin sorunun ne ki 

Bütün o yolu dolaşmak.

  Her şeye bu kadar yaklaşmışken.

  Orası riskli, burası riskli.

  Kimin umurunda! Beni dinle.

  Bu konuda çok küstahça davranıyorsun.

  Bütün bu somunlardan, bez parçalarından çok sıkıldım.

  Sen, istediğini yap, ben gidiyorum.

  – Sen delisin!

– Asıl sen delisin.

  Alabilir miyim?

 Rüzgar yaklaşıyor.

  Hissediyor musunuz?

 Çimenler  Ve bir sürü başka şey de.

  Ne demek istiyorsun?

 Bekleyin! Ellerini üzerimden çek! Profesör, siz şahitsiniz, sizi oraya ben göndermiyorum.

  Tamamen kendi iradenizle gidiyorsunuz.

  Evet, kendi irademle gidiyorum.

  Başka?

 Hiçbir şey.

  Gidin.

  Tanrı şanslı olmanıza yardım etsin.

  Dinleyin!

 Eğer bir şey fark ederseniz ya da herhangi bir şey hissederseniz bir an önce geri dönün, ya da  Sen şu demirleri bana atma yeter.

  Dur! Hareket etme! – Bunu neden yaptın?

 – Neyi neden yaptım?

 – Onu neden durdurdun?

 – Ben, sen olduğunu sanıyordum.

  Neler oluyor?

 Beni neden durdurdunuz?

 Ben seni durdurmadım.

  Kim o zaman?

 Sen mi?

 Kahretsin, neler oluyor?

 Öyle akıllısınız ki Bay Shakespeare.

  Dümdüz gitmek korkutucu, geri dönmek utanç verici.

  Kendi kendinize bir emir verdiniz.

  Korku aklınızı başınıza toplamanızı sağlamış.

  – Ne dedin?

 – Kesin şunu!

 – Şişemi neden boşalttın?

 – Size kesin şunu dedim!

Bölge, bir sürü tuzaktan oluşan karmaşık bir sistemdir.

  Ve hepsi de ölümcüldür.

  Burada insanlar olmayınca neler olduğunu bilmiyorum ama insanlar burada görünür görünmez her şey hareket etmeye başlıyor.

  Eski tuzaklar yok olup yerine yenileri geliyor.

  Güvenli alanlar geçit vermez yerlere dönüşüyor.

  Artık sizin yolunuz kolay, şimdi umutsuzca bu işe bulaştık.

  Bölge, budur.

  Her an yeniden değişebilir.

  Ama bu da bizim, kendi şartlanmalarımızla yarattığımız bir şeydir.

  Daha önce yolun yarısında vazgeçip dönmek isteyen insanlar oldu.

  Hatta bazıları odanın kapısındaki eşikte düşüp öldüler.

  Ama burada olup biten her şey Bölge’ye değil, bize bağlı.

  Yani iyi insanların geçmesine izin verip kötü olanları öldürüyor mu?

 Bilmiyorum.

  Gerçekten, bilmiyorum.

  Bence içeriye girmesine izin verdiği kişiler dünyadaki bütün umudunu kaybetmiş olanlar.

  İyi ya da kötü olanları değil.

  Zavallı olanları.

  Ama en zavallı adam bile, nasıl davranacağını bilmiyorsa, ölecektir.

  Seni sadece uyarmakla yetindiği için çok şanslı bir adam olduğunu bilmelisin.

  Sanırım ben, burada oturup sizi bekleyeceğim.

  Siz geri gelene kadar, oturup dinleneceğim.

  Bu imkansız! Yanımda sandviçlerim var, ayrıca termosum da var.

  Burada benim yanımda olmazsan bir saat bile hayatta kalamazsın.

  Ayrıca burada insan bir yere, gittiği yolu geri dönerek ulaşamaz.

  Her neyse, benim tercihim  Hemen toparlanıp geri dönmek olurdu, değil mi?

 Size, içine girdiğimiz bu bela karşılığında bir kısmını kestikten sonra paranızı da iade ederim.

  Aklınız başınıza geldi mi Profesör?

 Tamam.

  Haydi, at bakalım şu somunlarını.

 

  İkinci Bölüm STALKER

Neredesiniz?

 Buraya gelin! Yorgun musun?

 Aman Tanrım! Ses tonuna bakılırsa bize yeni bir seremoni yaptırmaya hazırlanıyor.

  Onların, bütün planlarının gerçekleşmesini sağla.

  Onların, inanmasını sağla.

  Ve onların, kendi tutkularına gülmelerini sağla.

  Onların tutku diye adlandırdıkları şey, gerçek bir duygusal enerji değil dış dünyayla ruhları arasındaki çatışma.

  En önemlisi, kendilerine inanmalarını sağla.

  Onların, çocuklar gibi çaresiz kalmasına izin ver.

  Çünkü zayıflık harika bir şeydir.

  ve güç hiçbir şey değildir.

  Bir insan yeni doğduğunda, zayıf ve esnektir.

  Öldüğü zamansa, kaskatı ve duygusuzdur.

  Bir ağaç büyürken, körpe ve yumuşaktır.

  Ama kuru ve sert hale geldiğinde, ölüp gider.

  Sertlik ve güç, ölümün arkadaşlarıdır.

  Esneklik ve zayıflık, varoluşun tazeliğinin ifadeleridir.

  Kendini sertleştiren hiçbir şey kazanmayı başaramaz.

  Buraya gelin! Oldukça iyi gidiyoruz.

  Yakında kuru bir tünele geleceğiz.

  ondan sonrası daha kolay olacak.

  Tahtaya vurmayı ihmal etme.

  – Yani, şimdi biz yola çıktık mı?

 – Tabii çıktık.

  Neden?

 Bilmem ki, ben sadece bize bir şey göstermek istediğini sanmıştım.

  – Sırt çantama ne olacak?

 – Ne olmuş ki sırt çantana?

 Onu orada bıraktım.

  Yola çıktığımızı .

  bilmiyordum.

  Orada kaldı.

  – Bunun için yapılacak hiçbir şey yok.

  – Hayır, var.

  Geri döneceğiz.

  – Bu imkansız.

  – Sırt çantam olmadan yapamam.

  Burada hiç kimsenin, geldiği yoldan geri dönemeyeceğini anlamıyor musun?

 Unut artık şu sırt çantanı.

  İçinde ne var, elmasların mı?

 Oda sana istediğin, aklından geçen her şeyi verebilir.

  Gerçekten, Oda seni sırt çantalarına boğabilir.

  Şu Oda, ne kadar uzakta?

 Dümdüz gidersen yaklaşık iki yüz metre.

  Ama burada düz gitmek diye bir şey yok.

  Gidelim.

  Deneysel tavrınızdan vazgeçin, Profesör.

  Mucizelerin deneyle ilgisi yoktur.

  Aziz Peter’in neredeyse boğulduğu hikayeyi hatırlıyor musunuz?

 Önden sen git, Yazar.

  Nereye gideyim?

 Bu merdivenlerden yukarı çık.

  Profesör, geliyor musunuz?

 İşte burası kuru tünel.

  Sen buna kuru mu diyorsun?

 Bu yerliler arasında bir espridir.

  Normalde burada yüzüyor olmalıydık.

  Bekle! Profesör nerede?

 – Ne?

 – Profesör ortadan kayboldu.

  Nasıl olabilir ki?

 Bütün yol boyunca arkandaydı.

  Büyük ihtimalle geride kaldı ve yolunu kaybetti.

  Hayır, yolu filan kaybetmedi.

  Sırt çantası için geri dönmüş olmalı.

  Artık başarması imkansız.

  Onu bekleyelim mi?

 Bekleyemeyiz.

  Burada her şey, her dakika değişiyor.

  Gitmeliyiz.

  Bak! Bu da ne?

 Nasıl olabilir?

 – Daha önce açıkladım ya.

  – Neyi açıkladın?

 Burası Bölge, anlamıyor musun?

 Haydi, gidelim.

  Çabuk.

  Bu İşte burada! İkinize de gerçekten minnettarım şey için ama 

Buraya gelmeyi nasıl başardın?

 Şey, buraya çıkana kadar genellikle dört ayak üzerinde emekledim.

  İnanılmaz.

  Bizim önümüze geçmeyi nasıl başardın?

 Önümüze geçmek de ne demek?

 Buraya sırt çantamı almak için döndüm.

  O halde bizim somunumuz buraya nasıl geldi?

 Aman Tanrım! Bu

Bu bir tuzak!

Kirpi bunu buraya özellikle koymuş.

  Bilerek.

  Peki Bölge geçmemize, nasıl izin verdi?

 Aman Tanrım!

Ben bir adım daha atmamaya kararlıyım.

  Ta ki  Bundan hoşlanmadım.

  Tamam.

  Dinlenelim.

  Ama şu somunu buradan uzaklaştıralım.

  Ne olur, ne olmaz, değil mi?

 Üzgünüm, ben gerçekten, Profesörün bunu yapabileceğine inanmamıştım.

  Bakın, ben  Baştan, yanıma nasıl insanlar aldığımı hiçbir zaman bilemem.

  Her şey ancak burada, artık çok geç olduğunda açığa çıkar.

  Önemli olan, Profesörün iç çamaşırlarının artık güvende olması.

  Başkasının iç çamaşırlarına karışma Hiçbir şey anlamıyorsun.

  Burada anlaşılacak ne var ki?

 Çift terimli teorem mi?

 Psikolojinin bazı kara delikleri mi?

 Okulunda oldukça kötü bir ünün var.

  Sana araştırma yapman için para vermiyorlar.

  Ve sen de çantanı bir sürü basınçölçer ve başka saçmalıklarla doldurup Bölge’ye yasa dışı yolardan girerek bütün bu mucizeleri bir matematik testine tabi tutuyorsun.

  Dünyada hiç kimse Bölge hakkında hiçbir şey bilmiyor.

  Kesinlikle büyük bir olay olacak! Televizyon, hayranlar, çılgına dönecek ve defne dalından taçlar getirecek.

  Burada Profesörümüz beyazlar içinde belirip açıklamasını yapacak: “Teşekkürler, sağolun! Sessizlik.

 ” Herkes yutkunur ve bağırmaya başlar: “Nobel Ödülü onun olmalı!” Sen ikinci sınıf bir yazar ve ev yapımı bir psikoanalistsin.

  Sen ancak umumi tuvaletlerin duvarlarını süsleyebilirsin, boşboğaz herif.

  Başarısız.

  Başarısız.

  Çok argo.

  Nasıl konuşman gerektiğini bilmiyorsun.

  Tamam.

  Evet, Nobel Ödünü’nü kazanacağım.

  Peki sonra ne olacak?

 Edindiğin ilhamın incileriyle insanlığı mı kutsayacaksın?

 İnsanlık zerre kadar umurumda değil.

  Bütün insanlığın içinde ilgilendiğim tek bir kişi var: Kendim.

  Gerçekten bir değerim var mı yoksa diğer insanlar gibi boktan biri miyim?

 Peki sonunda fark ettiğin, gerçekten de  Biliyor musun, Bay Einstein, seninle konuşmaya hiç hevesli değilim.

  Hakikat, tartışmalarla ortaya çıkar.

  Kahretsin.

  Kahretsin.

  Buraya baksana, izci 

Buraya bir sürü insan getirmiş olmalısın.

  Öyle değil mi?

 İstediğim kadar çok değillerdi.

  Önemli olan bu değil.

  Buraya neden geliyorlardı?

 İstedikleri şey neydi?

 Sanırım, mutluluk.

  Evet, ama nasıl bir mutluluk istiyorlardı?

 İnsanlar içlerindeki duygulardan bahsetmekten hoşlanmaz.

  Ve bu ne seni, ne de beni ilgilendirir.

  Her koşulda, sen şanslı bir adamsın.

  Şahsen ben, hayatımda hiç gerçekten mutu bir adam görmüş değilim.

  Ben de.

  Oda’dan geri dönerler ve ben onlara dönüş yolunu gösteririm.

  Sonra birbirimizi bir daha hiç görmeyiz.

  Dilekleri hemen o anda gerçekleşmez.

  Sen hiç bu Oda’da kendin için dilek diledin mi?

 Ben halimden memnunum.

  Beni dinleyin, Profesör.

  Edinilen ilhamdan bahsetmiştik ya.

  Farz edelim ki ben, o Oda’ya girdim Ve Tanrı’nın terk ettiği kasabamıza gerçek bir dahi olarak döndüm.

  Bir adam ancak acı çektiği için, şüpheleri olduğu için yazar.

  Sürekli olarak, kendine ve başkalarına,  aslında bir değeri olduğunu kanıtlamak zorundadır.

  Peki ya bir dahi olduğumu kesin olarak biliyorsam?

 O zaman neden yazayım ki?

 Neyi kanıtlamak için?

 Şunu söyleyebilirim ki..

   varoluş sebebimiz 

Biraz daha kibar olup, beni rahat bırakır mısın lütfen?

 Biraz gözlerimi kapamama izin ver.

  Bütün gece uyumadım.

  Komplekslerini de kendine sakla.

  Her neyse, sahip olduğunuz bütün bu teknoloji, hepsi bütün o maden ocakları, değirmenler ve onlar, ve bunlar, ve şunlar  sadece daha az çalışıp daha çok yemek için tasarlanmış.

  Protez kol ve bacaklar.

  Ve insanlık sanat eserleri üretmek için yaratılmıştır.

  Diğer insan davranışlarının aksine, bunun içinde bencillik mevcut değildir.

  Muhteşem illüzyonlar! Mutlak gerçeğin görüntüleri! Beni dinliyor musunuz, Profesör?

 Nasıl bencillik yok diyebilirsin?

 İnsanlar hala açlıktan ölüyor.

  Sen aydan mı geldin?

 Ve onlar, bizim akıllı aristokrasimiz olarak adlandırılıyor.

  Soyutlama yaparak düşünmeyi bile başaramıyorsun.

  Şimdi sen bana, hayatın anlamını mı öğreteceksin?

 Ve nasıl düşünmem gerektiğini?

 İşe yaramaz.

  Profesör olabilirsin, ama cahilsin.

Ve bir zamanlar, müthiş büyük bir deprem olmuştu.

Ve güneş, saçlardan örülmüş tövbe giysisi kadar siyah olmuştu.

Ve ay, tamamen kan kırmızı olmuştu.

Ve gökteki yıldızlar, tek tek yer yüzüne düştü.

Müthiş bir rüzgarla sarsılıp sallanan incir ağacı  bütün ham incirlerini dökmüştü.

Ve gökyüzü, sarılmış bir parşömen gibi ikiye ayrılmıştı.

Ve her ada, ve her dağ, bulundukları yerden hareket etmişlerdi.

Ve dünyada bulunan krallar ve büyük adamlar ve zenginler, ve varlıklı olanlar ve güçlü ve özgür olan her kişi kendilerini mağaralara ve dağların arasındaki kayalık yerlere saklamışlardı.

Ve dönüp dağlara ve kayalara dediler ki,

“Üzerimize düşüp bizi şu an tahtta oturan hükümdarın varlığından kurtarın.”

Ve masumların gazabından.

Onun hıncını alma günü geldiği zaman ayakta durmayı başaran kim olacak?

 Ve iki gün sonra, aralarından iki kişi yaklaşık 60 mil uzaklıktaki bir köye doğru yola çıktılar.

  İsmi  Ve aralarında her konu üzerine gevezelik ediyorlardı.

  Ve onlar aralarında tartışıp söyleşirlerken O, kendisi suretini gösterdi.

  Ve onlarla yürümeye başladı.

  Fakat gözleri onu tanımamaları için engellenmişti.

  Ve O dedi ki: “Birbirinize sarf edip durduğunuz bu sözler de ne, ve neden bu kadar üzgünsünüz?”

Ve aralarından biri, ismi  Uyandınız mı?

 Hayatlarımızın anlamı üzerine  konuştuğunuzu duydum.

  Ve sanatın bencil olmayışı.

  Örneğin, müziğe bakalım.

  O gerçekliğe, her şeyden daha az bağlıdır.

  Ya da bağlıysa bile, fikirlerle değildir, mekaniktir.

  Basit bir ses.

  Çağrışımlardan uzak.

  Ama yine de müzik, bazı mucizeler gibi, yüreğimize ulaşmayı başarır.

  Bizim içimizdeki, düzenlenmiş seslere tepki veren kısım neresidir?

 Bunu büyük bir zevk kaynağı haline getiren bizi duraksatan ve bir araya gelmemizi sağlayan?

 Buna neden ihtiyacımız var?

 Daha önemlisi, kimin için?

 “Kimse için değil ve sebebi yok” diyebilirsiniz.

  Bencillik etmeden.  

  Ama, hayır.

  Ben böyle düşünmüyorum.

  Sonuç olarak, bence her şeyin bir anlamı var.

  Anlamı ve sebebi.

  Oraya.

 Gitmek zorunda mıyız?

 Maalesef evet.

  Başka bir yol yok.

  Sizce de iğrenç görünmüyor mu, Profesör?

 İçeri ilk giren olmak istemiyorum.

  Ve izciler asla gönüllü olmazlar.

  Sanırım burada kura çekmemiz gerekiyor.

  Olur mu?

 Bunun için bir gönüllümüz olmasını tercih ederdim.

  Kibrit çöpünüz var mı?

 Teşekkürler.

Uzunu çeken gider.

  Çek.

  Uzun çöp.

  Bu sefer şanslı değildin.

  En azından şu somunlarından birini fırlatabilir misin?

 Tabii.

  Nasıl istersen.

  Bir tane daha?

 Tamam.

  Gidiyorum.

  Acele edin, Profesör!

Burada  Burada bir kapı var.

  Yola devam et! Kapıyı açıp içeri gir! Yine mi ben?

 Önce ben girmek zorunda mıyım?

 Çöpü sen çektin.

  Haydi, orada çok beklenmez! O elindeki ne?

 Buraya  Buraya silah getiremezsin! Kendini öldürteceksin.

  Kendini öldürteceksin.

  Tankları hatırlamıyor musun?

 At onu, sana yalvarıyorum! Beni anlamıyor musun?

 Eğer, bir şey olursa seni kurtarırım, ama bu şekilde olmaz.

  Sana yalvarıyorum! Karşına, kim çıkacak ki vuracaksın?

 Haydi, devam et.

  Çok zamanımız yok.

  Burada su var.

  Parmaklıklara tutun ve yola devam et.

  Ama hiçbir yere gitme! Çıkışta bizim gelmemizi bekle.

  Umarım senin yanında da böyle bir şey yoktur?

 – Ne gibi?

 – Bir silah gibi.

  Hayır.

  Son çare olarak yanımda getirdiğim şey, bir ampul.

  – Ne ampulü?

 – Şırınga ampulü.

  Yani zehir.

  Aman Tanrım! Sen buraya ölmek için mi geldin?

 Ah.

  Ampul sadece önlem olarak var.

  Yazar! Geri dön! Geri dön! Kendini öldürtmek mi istiyorsun?

 Sana çıkışta beklemeni söylemiştim! Dur ve hiç hareket etme!

Bu tamamen senin hatan.

  – Neden?

 – Önden senin gitmen gerekiyordu.

  O kadar çok korktu ki yanlış yoldan gitti.

  İşte bir deney daha.

  Deneyler, olgular, gerçeğin en yüce örnekleri.

  Olgular gibi saçmalıklar aslında yok.

  Özellikle de burada.

  Buradaki her şey bir idiyotun icatları.

  Her şey çok saçma.

  Bunu fark etmiyor musunuz?

 Ama elbette siz bunun, kimin icadı olduğunu bulmalısınız.

  Ve neden olduğunu.

  Bu bilgi ne işinize yarayacak ki?

 Bunun için hangimiz suçlu hissedeceğiz?

 Ben mi?

 Benim bir vicdanım yok.

  Sadece sinir sistemim var.

  Bir pislik beni eleştirirse incinirim.

  Başka biri bana bağırırsa, yine incinirim.

  Ben bu işe kalbimi ve ruhumu koydum.

  Kalbimi ve ruhumu almak isteyecekler.

  Ben ruhumu pisliklerden temizleyeceğim, ve bunu da kapışmak isteyecekler.

  Hepsi o kadar iyi bir eğitim almış ki.

  Hepsinin sorunu da duyusal yetersizlik.

  Ortalıkta onlardan çok var, gazeteciler, editörler, eleştirmenler, sonsuz bir koşturma içindeler.

  Ve tek istedikleri: Daha çok! Daha çok! Artık yazmaktan nefret ediyorsam, nasıl bir yazar olabilirim ki?

 Bu artık bana acı ve utanç verici bir işkence gibi eziyet ediyorsa sanki bir hemoroidi sıkıyormuşum gibi.

  Eskiden kitaplarım sayesinde birilerinin daha iyi olacağını düşünürdüm.

  Hayır, kimsenin bana ihtiyacı yok! Benim ölümümden iki gün sonra başka birinin peşinden koşmaya başlayacaklar.

  Onları değiştirmek istemiştim, ama beni değiştiren onlar oldu.

  Sonunda beni de kendilerine benzetiler.

  Eskiden gelecek, sadece şu anın bir devamıydı.

  Ufuk çizgisinde görünen bütün değişimleriyle.

  Artık, şimdi ve gelecek birbirinin içine geçti.

  Bunun için hazırlar mı peki?

 Hiçbir şey bilmek istemiyorlar.

  Bildikleri tek şey tüketmek!

Dostum, gerçekten de çok şanslıydın.

  Aman Tanrım, şimdi  Yüz yıl boyunca yaşayacaksın!

Evet.

  Ama neden sonsuza kadar değil?

 Şu ölümsüz Yahudi gibi.

  Sen büyük ihtimalle, iyi bir adamsın.

  Neredeyse hiç şüpheye düşmedim.

  Orada olmanın nasıl bir eziyet olduğunu tahmin ediyorum.

  Bu boru korkunç bir yer! Bölge’nin en korkunç yeri.

  Buraya “kıyma makinesi” denir.

  Ama bütün makinelerden kötüdür.

  Bir sürü insan burada mahvolmuştur! Kirpi kardeşini buraya getirmişti.

  Ölmesi için.

  Harika bir çocuktu.

  Çok yetenekliydi.

  Şunu bir dinleyin.

  İşte yaz geçip gitti.

  Hiçbir iz bırakmadan.

  Güneş hala ısıtıyor.

  Ama artık yetmiyor.

  Avucumun içine yerleşen yumuşacık beş parmak gibi her şey gerçek olabilir.

  Ama artık yetmiyor.

  Geriye güzellikler kaldı.

  Kötülük zayıfladı.

  Dünya şenlikle aydınlandı.

  Ama artık yetmiyor.

  Hayat her zaman katmanlı.

  Endişeli, ve eğlenceli.

  Ve ben gerçekten şanslıydım.

  Ama artık yetmiyor.

  Yapraklar daha sararmadı.

  Dallar fırtınayla kırılmadı.

  Gün, cam gibi, her şeyi yıkadı.

  Ama artık yetmiyor.

  Güzeller, değil mi?

 Bunlar onun dizeleri.

  Neden rahat duramıyorsun?

 Neden her zaman telaşlısın?

 – Ben sadece 

– Seni görmeye bile katlanamıyorum! Çok mutluyum! Buraya gelen herkes, burayı geçmeyi başaramaz.

  Sen, her şeyi doğru yaptın.

  Siz iyi, nazik ve dürüst insanlarsınız.

  Sizin hakkınızda yanılmadığım için çok mutluyum.

  Beyefendiye bakın! Her şey yolunda gittiği için mutluymuş!

Kader! Bölge!

Benim iyi bir adam olduğumu da söylüyor! Bana iki uzun kibriti uzattığını görmediğimi mi sanıyorsun?

 – Hayır, bunu anlamıyorsun 

– Tabii, nasıl anlayabilirim ki zaten  Kusura bakmayın Profesör, kişisel almayın ama  sanıyorum ki bu pislik sizi gözde adamı olarak seçeli çok oluyor.

  Yapma, bu haksızlık! Ve ben de ikinci sınıf bir yaratığım.

  O borunun içine gönderebileceği biri.

  Kıyma makinesi! Ne isim ama! Sana kimin yaşayacağını kimin kıyma makinesine gireceğini belirleme hakkını veren şey nedir?

 Ama anlamıyorsun, sen bunu daha önceden, kendin seçmiştin.

  Nasıl?

 İki uzunun arasından uzun olanı çekerek mi?

 Kibritlerin bir önemi yok.

  Bölge, daha önce de senin geçmene izin vermişti.

  Somunlar olmadığında.

  Bu yüzden kıyma makinesini geçebilecek tek kişinin sen olduğun ortaya çıkmıştı.

  Biz arkandan geldik.

  Ama bu kadarı çok fazla! Bu noktada hata yapmanın ne kadar tehlikeli olduğunu tahmin edemezsin! Ama birinin önden gitmesi gerekiyordu.

  Evet?

 Hayır, burası bir klinik değil.

  Anlıyorum, birinin önden gitmesi gerekiyordu.

  Anlıyorum.

  Dokunma ona! Laboratuvar dokuzu bağlayın lütfen.

  Bir dakika.

  – Alo?

 – Umarım seni rahatsız etmiyorumdur.

  – Ne istiyorsun?

 – Birkaç şey söyleyeceğim.

  Sen saklamıştın.

  Ben onu buldum.

  Eski binada.

  Dördüncü ambarda.

  Beni duyuyor musun?

 Hemen güvenliği harekete geçiriyorum.

  Yapabilirsin.

  Benim adımı kötüye çıkarabilirsin, İş arkadaşlarımı dolduruşa getirebilirsin ama artık çok geç kaldın.

  Şu anda oradan, sadece bir taş atımı mesafedeyim.

  Anlatabildim mi?

 Bunun bir bilim adamı olarak kariyerini noktalayacağının farkında mısın?

 Keyfini çıkar! Bunu yapmaya cüret edersen, neler olacağının farkında mısın?

 Yine göz dağı mı veriyorsun?

 Hayatım boyunca durmadan bir şeylerden korktum.

  Hatta senden bile.

  Ama artık hiçbir şeyden korkmuyorum.

  Buna emin olabilirsin.

  Aman Tanrım, Herostratos kadar bile değilmişsin.

  Bunu yapmanın sebebi sadece hayatımı katlanılmaz hale getirmek istemen.

  Çünkü yirmi yıl önce, senin karınla yattım.

  Ve şimdi ödeştiğimizi düşündüğün için kendini harika hissediyorsun.

  Tamam, git ve o iğrenç şeyi yap bakalım.

  Sakın telefonu suratıma kapatmaya kalkma! Başına gelebilecek en kötü şey hapse girmek değil.

  Olabilecek en kötü şey, bunun içi kendini asla affedememen.

  Hücrende kendini pantolon askılarından tavana asmış halin gözümün önüne geliyor.

  Neyin peşinde olduğunuzu söyler misiniz, Profesör?

 Dünyadakiler bu Oda’nın varlığına inanırsa neler olacağını tahmin edebiliyor musun?

 Ve herkes aceleyle, koşarak buraya gelirse?

 Ve bu sadece an meselesi.

  Bugün değilse, yarın.

  Ve yüzlerce değil, binlercesi.

  Bütün tatminsiz imparatorlar, büyük araştırmacılar, önderler, insan ırkının kendini adamış hayır severlerinin hepsi! Buraya, para ya da ilham için değil dünyayı değiştirmek için gelecekler.

  Buraya asla böyle insanları getirmem.

  Anlamaz mıyım sanıyorsun?

 Sen, dünya üzerinde olan neyi anlayabilirsin ki?

 Ama dünya üzerindeki tek iz sürücü sen değilsin.

  Hiçbir iz sürücü, önderlik ettiği kişilerin buraya ne getireceğini ve buradan neler götüreceğini bilemez.

  Ve sebebi olmayan suçların sayısı her geçen gün artıyor.

  Sen de bunu yapmıyor musun?

 Orduların yaptıkları askeri darbeler, ya da hükümetlerin içlerine sızmış mafya üyeleri.

  Bütün bunlar senin müşterin değil mi?

 Ya da o lazerler, o titizlikle korunan süper bakteriler?

 Bu kadar zamandır özenle güvende tutulan bütün o pislik.

  Lütfen şu sosyolojik ağız ishalini keser misin?

 Bütün bu hikayelere gerçekten inanıyor musun?

 İyi olanlarına inanmıyorum.

  Ama kötü olanlarına, kesinlikle evet! Haydi ama, yapma!

Gerçekten de tek bir insanın, bütün insanlığı etkisi altına alabilecek kadar bir sevgi ya da nefret hissedebileceğine inanıyor musun?

 Para, ya da kadın, belki de alınmak istenen bir intikam.

  Patronumun üzerinden araba geçmesini istemek, bunları anlayabilirim.

  Ama dünyayı yönetmek istemek! Adil bir toplum kurmak! Tanrı’nın yeryüzündeki krallığı! Ama bunlar sadece basit dilekler değiller.

  Bu ideolojidir, eylemdir, konseptlerdir.

  Bilinçdışı merhamet, henüz hayata geçmeye hazır değil.

  Normal, içgüdüsel bir tepki olarak.

  Başka birisinin insana vermesiyle insan mutlu olamaz ki.

  Artık açıkça görüyorum ki, sizin planınız insanlığı iyi eylemlerle nefessiz bırakmak.

  Bana sorarsanız, ben kendim ve sizin için zerre kadar endişeli değilim.

  Ve insanlığın geri kalan kısmı için de.

  Çünkü bence sen, hiçbir şeyi başaramayacaksın.

  En iyi ihtimalle şu Nobel Ödülü’nü alırsın.

  Hatta belki de tamamen bambaşka bir şey olur.

  Aklından bile geçirmediğin bir şey.

  Mesela, şu telefon gibi.

  Bir şey hayal edersin, ve bambaşka bir şey olur.

  Bunu neden yaptın?

 Telefon  Elektrik  Bak, bunlar çok iyi uyku hapları.

  Artık bu kadar iyilerini yapmıyorlar.

  Burada onlardan çok var.

  Belki de geri dönmeliyiz?

 Yakında hava kararacak.

  Geri dönmek zor olur.

  Bu arada, artık eminim ki, bütün bu şiir okumalar, ve dolambaçlı yollardan geçmeler sana göre bir özür dileme biçimi.

  Seni anlayabiliyorum.

  Zor bir çocukluk, kötü bir çevre.

  Ama yanlış fikirlere kapılma, seni affetmeyeceğim.

  Bana bir iyilik yap.

  Kes şunu.

  Profesör! Buraya gelin lütfen! Bir dakika bekleyin.

  Acele etmeyin.

  Acele ettiğim filan yok zaten.

  Bana çok kızacağınızı biliyorum.

  Her neyse, size söylemek zorundayım.

  Şu anda biz tam eşikteyiz. .

  Bu sizin bütün hayatınızın en önemli anı.

  Şunu bilmeniz gerekiyor.

  Burada en içteki istekleriniz gerçeğe dönüştürülecek.

  En içten dilediğiniz şeyler.

  Acılarınızdan doğmuş olanlar.

  Söylenecek çok bir şey yok.

  Yapmanız gereken şey konsantre olup bütün hayatınızı gözden geçirmek.

  İnsan kendi geçmişini düşündüğünde, daha nazik olur.

  Ve en önemlisi  En önemlisi  İnanın.

  Şimdi gidebilirsiniz.

  İlk kim girmek istiyor?

 Belki de sen?

 Ben mi?

 Hayır, ben istemiyorum.

  Anlıyorum, bu kolay değildir.

  Ama bu his biraz sonra geçecek.

  Ben bunun geçeceğinden şüpheliyim.

  Eğer hayatımı gözden geçirmeye başlarsam daha kibar olacağımı hiç sanmam.

  Ayrıca, bunun ne kadar utanç verici bir durum olduğunu görmüyor musunuz?

 Kendini aşağılayıp, sızlanıp, dua ediyorsun! Dua etmenin neresi kötü?

 Senin bir papaz gibi konuşuyor olman.

  Sakin ol.

  Daha hazır değilsin.

  Bu sık sık olur.

  Belki sen girersin?

 Evet.

  Ben.

  İşte! Huzurlarınızda profesörün yepyeni icadı! İnsan ruhunu inceleyen bir alet! Bir ruhölçer! Bu sadece bir bomba.

  Ne dedin sen?

 Bu, şaka olmalı.

  Hayır.

  Bu bir bomba.

  Yirmi kilotonluk.

  Ne için?

 Bunu arkadaşlarımla birlikte yaptık.

  Eski iş arkadaşlarımla.

  Birlikte.

  Burası hiç kimsenin hayatına, hiçbir zaman mutluluk getirmeyecek.

  Ama eğer bu yanlış ellere geçerse  Aslında artık çok da emin değilim.

  Sonuca gelecek olursak sanırım Bölge’yi patlatmamamız gerekiyor.

  Eğer bu, bir çeşit mucizeyse de, yine de doğanın bir parçası.

  Bu yüzden de içinde umut barındırıyor.

  Onlar bu bombayı saklamıştı.

  Ben buldum.

  Eski bina, dördüncü ambar.

  Bence insanın şöyle bir prensibi olmalı 

Asla geri döndüremeyeceğin hiçbir şey yapma.

  Her şeyi anlıyorum.

  Ben manyak filan değilim.

  Ama bu musibet ortalıkta, her serserinin ulaşabileceği gibi durduğu sürece  Bana huzur ve uyku yok.

  Ya de belki içimdeki istekler bunu yapmama engel olur?

 Zavallı adam.

  Kendi kendine problem yaratmış.

  Ver onu bana! Ver onu bana! Sen medeni bir insansın, değil mi?

 – Neden?

 Senin neyin var böyle?

 – Seni zavallı iki yüzlü! Neden?

 Ben sana ne yaptım ki?

 Senin elindeki umudu yok etmek istiyor!

Anlamıyor musun bunu?

 Bu dünyada, insanların elinde kalan tek şey bu.

  Artık hiç umutları kalmadığında gelebilecekleri tek yer burası.

  Baksana, sen de buraya geldin! O zaman neden umudu yok etmek istiyorsun?

 Kapa çeneni! Senin içini görebiliyorum.

  İnsanlara hiç değer vermiyorsun.

  Sadece bizim acılarımızı kullanarak para kazanıyorsun.

  Mesele para bile değil.

  Burada kendi kendini eğlendiriyorsun.

  Burada Yüce Tanrı gibi bir şeysin.

  İki yüzlü bir zavallıları kimin yaşayıp kimin öleceğine karar veriyor.

  O düşünüyor!

Kafa yoruyor!

Artık iz sürücülerin kendilerinin neden oraya girmediklerini anlayabiliyorum.

  Siz bütün bu gücü ve gizemi kullanarak otoritenizi kuruyorsunuz.

  İnsan dünyada başka ne ister ki?

 Hayır, bu Doğru değil.

  Sen 

Sen yanılıyorsun.

  Bir iz sürücünün Oda’ya girmeye izni yoktur.

  Bir iz sürücü Bölge’ye içinde gizli bir amaçla bile giremez.

  Kirpi’ye ne olduğunu hatırlıyor musun?

 Evet.

  Haklısın.

  Ben berbat birisiyim.

  Bu dünyada iyi hiçbir şey yapmadım.

  Bundan sonra da yapamam.

  Karıma bile hiçbir şey veremedim.

  Bir tane arkadaşım bile yok.

  Ama bana hakkımı vermen gerekiyor! Onlar zaten her şeyimi deminki yıkık boruda elimden aldılar.

  Yani, benim her şeyim işte burada.

  Anlıyor musun?

 Burada! Bölge’de!

Mutluluğum, özgürlüğüm, kendim saygım, hepsi burada!

Buraya benim gibi umutsuz ve ıstıraplı insanları getiriyorum.

  Hiçbir şey için umudu kalmamış olan insanları!

Ve onlara yardım edebiliyorum!

Edebiliyorum!

 Onlara başka kimse yardım edemez!

Sadece ben, işte bu pislik! Yardım etmekten öyle mutu oluyorum ki ağlamak istiyorum.

  Ve hepsi bu.

  Başka bir şey istemiyorum.

  Bilmiyorum Belki de.

  Her neyse, kusura bakma ama bence sen gerçekten büyük bir aptalsın.

  Burada ne olup bittiğinin farkında bile değilsin.

  Sence Kirpi neden kendini astı?

 Buraya, Bölge’ye para kazanma hırsıyla geldi.

  Para yüzünden kardeşinin kıyma makinesinde ölmesine izin verdi.

  Evet.

  Bunları biliyorum.

  Ama kendini neden astı sence?

 Neden buraya geri gelmedi?

 Para için değil de, kardeşi için?

 Pişmanlığını göstermek için?

 İstedi  Bilmiyorum.

  Bir hafta sonra kendini astı.

  Çünkü o burada her dileğinin değil içindeki en derin dileğin kabul edildiğini fark etmişti.

  Şimdi, senin de bu konuşmanın başında söylediğin gibi  En derin dilek, tamamiyle senin yaradılışınla ilgili bir şey.

  Özünde olan ve senin hakkında hiçbir şey bilmediğin bir şey.

  Ama işte orada, içinde.

  Ve bütün hayatını yönlendiriyor.

  Sen buradaki hiçbir şeyi anlamıyorsun, Deri Çorap.

  Kirpi’nin sonunu getiren onun açgözlülüğü değildi.

  Bu gölete dönüp, dizlerinin üstünde kardeşini ona geri vermesi için yalvardı.

  Ama aldığı sadece paraydı, başka hiçbir şey vermiyordu.

  Çünkü Kirpi’ye verilebilecek şeyler sadece Kirpi’ye ait olan şeylerdi.

  Ve vicdan, üzüntü gibi şeyler sadece bizim uydurmamızdı.

  O bunu fark etti ve kendisini astı.

  Ben senin Oda’na girmeyeceğim.

  Kendi içimdeki pisliğin başka birinin başına dert olmasını istemiyorum.

  Seninkine bile.

  Ben Kirpi gibi boynumu ilmeğe geçirmeyeceğim.

  Bunun yerine evimde, huzurla, ölene kadar içmeyi tercih ederim.

  Bölge’ye hep benim gibi insanları getiriyorsan, insanoğlu hakkında hiçbir şey bilmiyorsun demektir, izci.

  Ve bir şey daha 

Bu mucizenin gerçekten de olduğunu sen nereden biliyorsun?

 Burada gerçekten de tüm dileklerin gerçekleştiğini sana kim söyledi?

 Hayatında, buranın mutlu ettiği tek bir insan bile gördün mü?

 Kirpi mi söylemişti?

 Aslına bakarsan, sana Bölge hakkında, Kirpi hakkında, Oda hakkında bunları söyleyen kimdi?

 Kirpi söyledi.

  O zaman benim için hiçbir anlamı yok.

  Buraya gelmenin anlamı nerede?

 Burası çok sessiz.

  Hissediyor musunuz?

 Kahretsin, neden vazgeçmiyoruz?

 Benim karımı al Maymun’u da.

  Ve buradan gidelim.

  En iyisi bu.

  Burada hiç kimse yok.

  Onları incitemezler.

  Demek döndünüz.

  Bu nereden çıktı?

 Peşime takıldı.

  Onu orada bırakamazdım.

  Gidelim mi?

 Maymun bekliyor.

  Geliyor musun?

 Aranızda bir köpeğe ihtiyacı olan var mı?

 Benim evde beş tane köpeğim var.

  O halde köpekleri seviyorsun, değil mi?

 Ne?

 Bu çok güzel.

  Haydi.

  Gidelim.

  Öyle yorgunum ki.

Bilemezsin.

Ancak Tanrı bilir! Kendilerine aydın diyen, o yazar ve bilim adamı!

Sinirlenme.

Hiçbir şeye inanmıyorlar.

Başaracak yetenekleri var, ama kullanmamaktan körelmiş halde.

  Yapma bunu.

  Haydi.

  Yatağa gir.

  Burada yatma.

  Burası çok rutubetli.

  Burada yatmamalısın.

  Çıkar şunu.

  Ah, Tanrım, şu insanlar  Sakin ol.

  Bu onların suçu değil.

  Onlara acımalısın.

  Kızmamalısın.

  Onları görmedin mi?

 Gözleri boş bakıyor.

  Akıllarındaki tek şey, kendilerini gereğinden ucuza satmamak!

Bütün duygularını en fazla nasıl tatmin edebilecekleri.

  “Önceden belirlenmiş bir amaçla” doğduklarına çok eminler.

  Ne de olsa sadece bir kez yaşıyorlar! Böyle insanlar bir şeye inanabilir mi?

 Bırak artık.

  Sakinleş.

  Biraz uyumaya çalışsan?

 Haydi, uyu şimdi.

 

Hiç kimse inanmıyor.

Sadece ikisi değil.

Hiç kimse.

Oraya kimi götüreceğim?

Ah, Tanrım 

Ve en kötüsü de kimsenin buna ihtiyacı olmaması.

Kimsenin Oda’ya ihtiyacı yok.

Ve bütün çabalarım boşa gitti.

  Neden böyle söylüyorsun?

 Kes şunu.

Bir daha kimseyi oraya götürmeyeceğim.

Beni oraya götürmek ister misin?

 Nereye?

 Sence benim isteyecek bir şeyim yok mudur?

 Hayır  Sen gidemezsin.

  Neden?

 Hayır.

  Hayır.

  Peki ya bu sende de işe yaramazsa?

 Biliyor musunuz, annem .

  her zaman buna karşıydı.

  Muhtemelen onun bu dünyaya ait biri olmadığını fark etmişsinizdir.

  Mahalledeki herkes ona gülerdi.

  Öyle beceriksizdi ki, acınası görünürdü.

Annem derdi ki:

“O bir iz sürücü lanetli biri, o ebedi bir mahkum!

İz sürücülerin nasıl çocukları olduğunu bilmiyor musun?

” Ah, evet.

Ve ben annemle tartışmazdım bile.

Onun lanetli olduğunu, ben de biliyordum.

Ebedi bir mahkum olduğunu ve çocukları da.

  Ama ne yapabilirdim ki?

 Onun yanında mutlu olacağıma emindim.

  Bir çok üzüntü yaşayacağımı da biliyordum.

  Ama renksiz ve kısır bir hayat yaşamaktansa acılı bir mutluluk daha iyidir.

  Belki, daha sonra bütün bunları düşündüm.

Ama sonra o çıkıp bana, “Benimle gel. ” dedi.

Ve gittim, ve bundan hiç pişman olmadım.

Asla.

Bir çok acı yaşadık, çok defa korktuk, çok utandık.

Ama ben asla pişman olmadım, asla kimseyi kıskanmadım.

Bu bizim kaderimizdi, bizim hayatımızdı, bu, bizdik.

Ve eğer mutsuzluklarımız olmasaydı, daha iyi durumda olmayacaktık.

Daha kötü durumda olacaktık.

Çünkü eğer öyle olsaydı, hiç mutlu olmamış olacaktık.

Ve hiç umut olmayacaktı.

 

Senin gözlerini seviyorum, sevgili arkadaşım.

Öyle tutkulu ve ışıl ışıllar ki.

Yukarı bir anda bir bakış fırlattığında

 Cennetten çıkmış gibi ışıklı,

Bunu baştan başa karşılamak için oradayım.

Ama daha da hayran olduğum şey,

Aşağı indirdiğin zaman, gözlerini,

Aşkın yakıcı alevi yakıyor beni.

Ve hızla yere indirirken kirpiklerini,

Kasvetli bir ihtiras çağrısı beliriyor yüzünde.

 

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s