AFTER LİFE / Öldükten Sonra -Diriliş (2009)

 

104 dk

Yönetmen: Agnieszka Wojtowicz-Vosloo

Senaryo: Agnieszka Wojtowicz-Vosloo, Paul Vosloo, Jakub Korolczuk

Ülke: ABD

Tür: Dram, Korku, Gizem

Vizyon Tarihi:27 Ağustos 2010          (Türkiye)

Dil: İngilizce

Müzik: Paul Haslinger

Nam-ı Diğer: Después de la vida | After Life | Afterlife

Oyuncular: Christina Ricci, Liam Neeson, Justin Long, Chandler Canterbury, Celia Weston

Özet

Korkunç bir trafik kazası geçiren Anna (Ricci) kazadan sonra kendine geldiğinde cenaze müdürü Eliot Deacon (Neeson)’ın kendi bedenini cenazeye hazırlamakta olduğunu farkeder…

Aklı karışmış, korkmuş ve hala canlı halde olan Anna öldüğüne inanmaz; Deacon ise onun öbür dünyaya intikal ettiğini düşünmektedir.

Eliot onu ölülerle iletişim kurabildiğine ve kendisine bir tek onun yardımcı olabileceğine dair ikna eder. Cenaze evinde tıkılı kalan Anna’nın Eliot dışında şansı yoktur. En derin korkularıyla yüzleşip, kendi ölümünü kabullenmek durumundadır. Fakat Anna’nın yastaki erkek arkadaşı Paul (Long), Eliot’ın göründüğü gibi biri olduğuna dair şüphelidir…

Cenaze töreni yaklaştıkça Paul da rahatsız edici gerçeği çözümlemeye başlar fakat bunun için çok geç olabilir çünkü Anna çoktan öbür dünyaya geçişini tamamlamaya başlamıştır..

 

Filmden

Zamanı geldi.

 Cenazen için iyi görünmelisin.

 Sanki hâlâ hayattaymış, sadece uyuyormuş gibi.

 Herkes seni böyle hatırlayacak.

ÖLÜMDEN. SONRA

 Sorun ne?

 Yok bir şey.

 Eskiden bundan zevk alırdın.

 Bebeğim, çok üzgünüm.

 Kahretsin.

 Kahretsin!

 Anna, Sorun ne?

 Sanki.

Sanki başka bir yerdesin.

 Sorunun bizimle mi ilgili?

 Sorun bu mu?

 Bizimle ilgili değil.

 Öyleyse ne?

 Bilmiyorum.

 Dinle, sadece yeniden mutlu olmamızı istiyorum.

 Mutlu musun?

 Mutluyum.

 Anna, seni çok seviyorum.

 Hey, Jack.

 Beni duymadın mı, şapşal?

 Sağır mısın, şapşal?

 Konuşamıyor musun?

 – Bir şey söyle!

 – Hey.

 Ne oluyor burada?

 – Hiçbir şey, Bayan Taylor.

 – Hiçbir şey mi?

 Pek öyle gözükmüyor.

 Siz sınıfınıza dönün.

 Hemen!

 Sınıfınıza dönün.

 Jack, iyi misin?

 – Galiba ölmüş.

 – Hangisi?

 Şu mu?

 Hayır.

 Zavallıcık.

 Sadece korkmuş.

 Gördün mü?

 Jordan, George Shore’u siz mi alıyordunuz?

 George, o biraz.

Merhaba?

 Orada kimse var mı?

 – Jack?

 – Sizi korkuttum mu, Bayan Taylor?

 Hayır.

 Kapı kilitliydi.

 Senin evde olman gerekmiyor mu?

 Annem gelip alacaktı.

 Tamam, gitmem gerek.

 – Nereye gidiyorsunuz?

 – Cenazeye.

 – Eski piyano öğretmenimin.

 – Ben de gelebilir miyim?

 Hayır, Jack.

 Cenaze, çok özel bir olaydır.

 Önceden hiç cenazeye gitmedim.

 Uygun kaçmaz.

 Neyse, annen endişelenmez mi?

 – Pek sayılmaz.

 – Endişeleneceğine eminim.

 İyi bir gün geçir, olur mu?

 Yarın sınıfta görüşürüz.

 – Tamam.

 Güle güle.

 – Güle güle.

  Kardeşimiz James Hutton’ı yeniden doğuşa olan emin ve kesin umudumuzla Tanrı’nın merhametine emanet ettik.

 Beyaz güller, en sevdiği çiçeklerdi.

 Nereden bildiniz?

 Uygun olur gibi geldi.

 Bayan Hutton, çok üzgünüm.

 Teşekkür ederim, Anna.

 Yorgun görünüyorsun, tatlım.

 Yok, ben iyiyim.

 Her şey yolunda.

 – Çok üzgünüm.

 – Ödümü kopardın.

 Afedersin.

 Saçın.

 – Sevmedin mi?

 – Hayır, öyle demedim.

 Sadece çok.

Çok kırmızı.

 Pek senlik değil, değil mi?

 – Sipariş vermeye hazır mısınız?

 – Evet.

 Ördek alacağız, lütfen.

 – Paul.

 – Buraya gelince, hep ördek yersin.

 Hep ördek yemem.

 – Ördek alacağım.

 – Peki, hanımefendi.

 Ördekleri çok güzel oluyor.

 Dinle elini ver.

 Bu gece kavga etmeyelim, olur mu?

 – Tamam.

 – Tamam.

 Ne içiyoruz?

 Evet, pekâlâ.

 Güzelmiş.

 Çok pahalı duran bir etiketi var gibi.

 Bugünün önemi nedir?

 Seninle konuşmam gereken bir şey var.

 Bizimle ilgili.

 Şikago’daki merkeze transfer etmeyi önerdiler Bu daha çok çalışacağım, daha çok sorumluluk alacağım ve bir sürü değişiklik anlamına geliyor.

 Ama bu benim için inanılmaz bir fırsat ve bu fırsatı tepmek için delirmiş olmam gerek.

 Düşünüyordum da zamanı geldi galiba.

– Beni terk ediyorsun.

 – Ne?

 Bu sabah söyleyebilirdin.

 Bu pahalı yemekle kandırmana gerek yoktu.

 – Anna, bekle.

 – Hayır.

 – Bana her şeyin yoluna gireceğini söylemiştin.

 – Saçmalama.

 – Anna, her şeyi yanlış anladın.

 – Saçmalamıyorum bir kere.

 İsa Aşkına, bir yemeği de tartışmadan yiyemez miyiz?

 – Hayır, hayır.

 – Lütfen, sadece bir yemek!

 Anlaşılan yiyemiyoruz.

 Anlaşılan kavga etmeden yiyemiyorum.

 Belki de yapamıyorsundur.

 Merak etmeye başladım.

 – Siktir oradan.

 – Lütfen yapma, herkes bize bakıyor.

 – Yapma bunu.

 – Siktir be!

 Delisin sen.

 Tıpkı annen gibi.

 Anneme falan benzemiyorum.

 Peşinden koşmayacağım, Anna.

 Güzel!

 Kahretsin.

 Hay sikeyim.

 Anna, Anna!

 Anna, yapma.

 Lütfen kapıyı aç.

 Duymak istemiyorum.

  Gelmeni istiyorum.

 Benimle şeye gelmeni.

Yapma bunu.

 Anna!

 Anna, benimle gelmeni.

Benimle Şikago’ya gelmeni istiyorum.

 Anna, Anna.

 Kahretsin!

 Lütfen gitme.

 Kahretsin.

 Anna.

 Orospu çocuğu.

 Kahretsin!

 Neredeyim ben?

 Cenaze evindesin.

 Öldün.

 Araba kazası geçirdin.

 Kahretsin.

 Bir kamyon dolusu boruya çarptın.

 Ölmedim ben.

 Sekiz saat önce öldüğün duyuruldu.

 Kanın, artık vücudunda dolaşmıyor.

 Beyin hücrelerin yavaş yavaş ölüyor.

 Cesedin şimdiden çürümeye başladı.

 Ölmedim ben.

 Bu ölüm belgen.

 Ölüm nedeni, şiddetli beyin sarsıntısı.

 Ölüm vakti, saat 20:23.

 Yolda öldün.

 Sana bakan doktor, dün gece saat 21:45’de şurayı imzaladı.

 Üzgünüm.

 Ne oluyor?

 Niye kıpırdayamıyorum?

 Bana dokunma.

 Niye bana dokunuyorsun?

 Cesedini hazırlıyorum.

 Cenazende güzel görünmelisin.

 Ama ölmedim ki.

 Hepiniz aynı şeyi söylüyorsunuz.

 Artık dinlensen iyi olacak galiba.

 Aman Tanrım.

 Ölmüş olamam.

 Ölmüş olamam.

 Bu bir kabus olmalı.

 Tanrım, uyan.

 Uyansana.

 Uyan.

 Uyansana!

 Anna.

 Bebeğim, her şeyi yanlış anladın.

 Şikago’ya gelmeni istiyorum.

 Gelmeni istiyorum.

 Tamam, konuşmamız gerek.

 Ofise gitmeden önce yanına uğrayacağım her şey yoluna girecek.

 Söz veriyorum.

 Mesajımı aldığında beni ara.

 Seni çok seviyorum.

 Tamam, görüşürüz.

 – Kabuğu büyüdüğünde.

– Merhaba, ben Anna Taylor’ı arıyordum.

 Üzgünüm, buraya öylece giremezsin.

 Ben Anna’nın nişanlısıyım, Paul Coleman.

 Burası onun sınıfı, değil mi?

 Bugün gelmedi.

 Arayıp hasta olduğunu mu söyledi?

 Aramadı bile.

 Tamam, peki, sağ olun.

 Üzgünüm, teşekkürler.

 O bir öğretmen.

 Biliyorum.

 Genç olduklarında çok zor olur.

 Öyle, onu tanıyordun.

 Cenazeme gelmişti.

 Artık emin ellerde.

 Merhaba, Diane.

 – Anna evde mi?

 – İçeri girsen iyi olacak.

 Sorun ne?

 Ne oldu?

 Anna nerede?

 Anna dün bir araba kazası geçirmiş.

 Kızım öldü.

 Bu oldu işte.

 Araba kazası mı?

 Ne zaman?

 Neden bahsediyorsunuz?

 Bilmiyorum.

 Saat 20:30’dan az biraz önce olduğunu söylediler.

 Biz şeydeydik.

Olamaz, biz restorandaydık.

 Hava o haldeyken araba kullanmasına izin vermemeliydin.

 Ölmüş olamaz.

 Bir hata olmalı.

 Hata falan yok.

 Çiçekler de ne iyi olmuş.

 Ne?

 Neden beni aramadınız?

 Onu benden aldın.

 Onun yanına yaklaşmanı istemiyorum.

 Lütfen canımı yakma.

 Canını nasıl yakabilirim ki?

 Sen zaten ölüsün.

 Ölmüş olamam.

 Öyleyse niye buradasın?

 Bırak beni gideyim.

 Lütfen, lütfen.

 Kimseye söylemem, söz.

 Hâlâ inkâr ediyorsun.

 Bana güvenmelisin.

 Burada sana yardım etmek için bulunuyorum.

 Ne oluyor?

 Niye hiçbir şey hissetmiyorum?

 Neden beni burada tutuyorsun?

 Ne yapıyorsun?

 Korkma, bu kaslarını gevşetecek.

 Vücudunun katılaşmasını önleyecek.

 Böylece cesedinin üstünde çalışabileceğim.

 Annen erken geldi.

 Çok ama çok üzgünüm, Bayan Taylor.

 Birinin çocuğunu kaybetmesi daima trajik olmuştur.

 Ofisime gelirseniz, ayarlamaları yaparız.

 – Onu görmek istiyorum.

 – Ama daha hazırlanmadı.

 Umurumda değil.

 Onu görmek istiyorum.

 Elbette.

 Bu taraftan.

 Kusura bakmayın.

 Dediğim gibi, onu hazırlamaya yeni başlamıştım.

 Çok üzgünüm.

 Ruhu çoktan çıkmasına rağmen.

bir bedeni korumanın amacı ne ki?

 Hayır, ruhu hâlâ burada.

 Acı çeken bizleriz.

 Arkada kalan bizleriz.

 Şimdi benimle kim ilgilenecek?

 Bunu hiç düşündün mü?

 Öğleden sonra Peder Graham’a tarihi bildiririm.

 İsteğiniz üzerine Cuma olacak.

 Siz nasıl uygun görürseniz.

 Bunlar, sadece ufak detaylar.

 Bir şey daha var.

 – Efendim?

 – Saçı.

 Kızım kumraldı.

 O renge döndürmenizi istiyorum.

 Elbette.

  YEREL ÖĞRETMEN BİR ARABA KAZASINDA VEFAT ETTİ

Anne, dün beni okuldan alman gerekiyordu.

 Bekledim durdum.

 Saate bakalım ve Paskalya yumurtalarını bulmak için.

ne kadar süreniz kalmış görelim.

 30 saniyeniz kaldı.

  Sorunu anladınız mı?

 Zamana karşı yarışıyorsunuz.

bu nedenle ellerinizi kullanmamanız gerekiyor.

  Yumurtaları dişlerinizle bulup çıkarmanız gerekiyor.

 Şok geçiriyor olmalıyım.

 Sadece şok geçiriyorum.

 Hepsi bu.

 Peder Graham, tekrar aradığınız içi teşekkürler.

 Evet, bu Cuma günü yapılacak cenaze törenini bildirmek istiyordum.

 Merhumenin adı Anna Taylor.

 T- A-Y-L-O-R.

 Evet, aşağıda.

 Kimse yok mu?

 Merhaba!

 Çıkarın beni!

 Çıkarın beni buradan!

 Yardımcı olabilir miyim?

 – Eliot Deacon siz misiniz?

 – Evet, benim.

 Ben Paul Coleman.

 Tabii ya, avukat.

 Burası küçük bir kasaba.

 Benim işimi yapınca, eninde sonunda herkesi tanıyorsunuz.

 Ben Anna Taylor’ın nişanlısıyım.

 Çok garip.

 Nişan yüzüğü takmıyordu.

 Tam nişanlı değildik.

 Bay Coleman, kaybınız için çok üzüldüm.

 – Onu görmek istiyorum.

 – Korkarım ki Çarşamba akşamına kadar görmenize izin verilmiyor.

 Mümkünse hemen görmek istiyorum, lütfen.

 Üzgünüm, mümkün değil.

 Ailesinden biri değilsiniz.

 – Lütfen bana beş dakika izin verin.

 – Anlıyorum, Bay Cole.

Anlamıyorsunuz!

 Anlamıyorsunuz.

 Paul?

 – Paul, Paul!

 – Bu benim suçum.

 Aşağıdayım.

 Lütfen, onu görmeme izin verin.

 Elimden gelen bir şey değil.

 Çok üzgünüm.

 Çıkarın beni buradan!

 Paul!

 O kimdi?

 Hiç kimse.

 Hiç kimse mi?

 – Paul idi.

 – Biliyorum.

 Onunla konuştuğunu duydum.

 Neden beni görmesine izin vermedin?

 Onu sevmiş miydin?

 Bu seni ilgilendirmez.

 Paul’un burada olduğunu söylemeyecektin, değil mi?

 Hayır.

 – Neden?

 – Çünkü acıdan başka bir şey getirmezdi.

 Arkada kalanlar nasıl hayata devam edecekse, sen de devam etmelisin.

 Sana inanmıyorum.

 Bunu bana niye yapıyorsunuz?

 Hepiniz aynısınız.

 Hep ölümünüzden beni suçluyorsunuz.

 – Hayır, beni uyuşturdun, böylece annem.

Diğerleri, seni tezgâhta yatan bir ceset olarak görüyorlar.

 Sadece ben, seni olduğun gibi görebiliyorum.

 Kafayı yemişsin.

 Delirmişsin.

 Tamamen çıldırmışsın.

 Bunun için vaktim yok.

 Ben meşgul biriyim.

 Neredeyse unutuyordun.

 Boyun ne kadardı?

 Niye sordun?

 Tabut için boyunun ne kadar olduğunu bilmem gerek.

 1.60 diyelim o zaman.

 Bekle, hayır.

 Bay Coleman, sevgilinize olanları duydum.

 Üzgünüm.

 Tom içeride mi?

 Komiser az önce çıktı.

 Az sonra gelir.

 İsterseniz ofisinde bekleyebilirsiniz.

 Yok, girmeyeyim.

 İçecek bir şeyler alacağım.

 Kahrolası döküntü.

 İyi misiniz?

 Evet.

 Yok, iyiyim.

 İyiyim.

 Yeni öğrendim.

 Çok üzgünüm, dostum.

 Bak, ihtiyacın olan bir şey varsa.

– Anna’yı görmeliyim.

 – Nasıl yani?

 Cenaze müdürü, ailesinden biri olmadığım için göremeyeceğimi söyledi.

 Lütfen onunla bir konuş, Tom.

 Araya birini falan sok ya da ona forsunu falan göster.

 Yapamam, Paul.

 İşin içine ettim, dostum.

 İyi olduğuna emin misin?

 Ha?

 Evet.

 İşin içine hep ederim zaten.

 Tanrım.

 Ölmek istemiyorum.

 Kimdi o?

 Bayan Whitehall idi.

 Ondan korkmamalısın.

 Ölü, ölüye zarar veremez.

 Ama ölmedim!

 Olduğun yerde kal.

 Makası bana ver.

 Tek isteğim, sana yardım etmek.

 Öldürürüm seni.

 Yemin ederim ki, öldürürüm.

 Devam et.

 Hadi.

 Ne bekliyorsun?

 Bak, nefes alıyorum.

 Nefes alıyorum.

 Belki komadayımdır doktorlar bir hata yapmıştır.

 – Öldün, Anna.

 Herkes ölür.

 Seninle konuşuyorsam nasıl ölmüş olabilirim ki?

 Hayatta olduğun için değil benim Tanrı vergisi bir yeteneğim olduğu için konuşabiliyorsun.

 Yaşam ile ölüm arasında kalanlarla konuşabilirim.

 Niye?

 Öbür tarafa geçmelerini kolay kılmak için.

 Yani ben hayalet miyim?

 Bu yüzden mi buradayım?

 Seni gömebilmem için buradasın.

 Gel.

 Hayır, lütfen, istemiyorum.

Sen bir cesetsin, Anna.

 Senin fikrinin bir değeri yok Ama nefes alıyorum.

 Hayatta olmalıyım.

 Siz insanlar!

 Soluk alıp, işeyip, altına yapabildin diye hayatta olduğunu mu düşünüyorsun?

 Hayatınız yaşamaya değermiş gibi ona tutunmaya çalışıyorsunuz.

 Seni hayatın yaşamaya değiyor muydu, Anna?

 Değer miydi?

 Belki de çok önceden ölmüşsündür.

 Hâlâ benimle tartıştığına inanamıyorum.

 Fazla zamanın kalmadı.

 Cenazene iki gün kaldı.

 Yakında bir tabuta konup, toprağa gömüleceksin.

 O zaman, seni kimse duyamaz.

 Orada kimse seninle konuşamaz.

  Korkuyor musun?

  Hazır değilsin.

  Hazır değilsin.

  Boğuşuyorsun, fazla zamanın kalmadı.

  Elinden bir şey gelmez.

 O haklı.

  Hayattayken ne yaptın ki?

  Belki de çok önceden ölmüşsündür.

  Belki de çok önceden ölmüşsündür.

 – Beni hayal kırıklığına uğrattın.

 – Kimsin sen?

 Senim.

 Belki de ölü olman daha iyidir.

 Paul!

 Yardımcı olabilir miyim?

 Öyleyse sen bana yardımcı olabilirsin.

 Şunları benim için atar mısın, lütfen?

 İçlerinde hayat kalmadı.

 Artık çöpe aitler.

 Bayan Whitehall’ı tanıyor muydun?

 Ben bunu Bayan Taylor’un cenazesi sanıyordum.

 Bayan Taylor mı?

 Hayır.

 Onun cenaze töreni Cuma günü yapılacak.

 Şimdi nerede?

 Aşağıda.

 Neden?

 Neden mi?

 Çünkü daha hazır değil.

 Bu çiçek onun için mi?

 O, benim öğretmenimdi.

 – Senin adın neydi?

 – Jack.

 Jack, ne diyorsun?

 – Ne konuda?

 – Bayan Whitehall’ın cenazesi hakkında.

 İlginç miydi?

 Fena değildi, herhalde.

 Anlıyorum.

 Her cenaze aynı mı olur?

 Hayır, Jack.

 Hiç aynı değildirler.

 Her biri özeldir.

 Ölüler, bizimle daima farklı yollarla konuşurlar.

 Nasıl yani?

 Seninle konuşmak bir zevkti, Jack.

 Bunu niye yaptın?

 Bunu neden yaptın?

Öbür dünya burası mı oluyor?

 Daha çok cehennem gibi.

 Paul.

 Paul.

 Anna?

 Hayır.

 Anna.

 Anna.

 Hayır!

 – O da ne?

 – Bu senin cenaze elbisen.

 – Cenaze elbisem mi?

 Annen bu sabah getirdi.

 Ölmeye hazır değilim.

 Daha değil.

 Dışarıda senin için bir şey kalmadı artık.

 Az sonra dönerim.

 Yapma.

 Kahretsin!

 Hay anasını.

 Bir anahtar kaldı, hadi.

 Yirmi dolar, dört sent.

 Teşekkür ederim.

 Bayım, para üstünüz.

 Lütfen evde ol.

 Lütfen evde ol.

 Lütfen aç şunu.

 Lütfen açsana şunu.

 Hadi, telefona cevap ver.

 Evet?

 Buradayım.

 Benim.

 Paul, sana ihtiyacım var.

 Alo?

 Orada mısın?

 Paul, bana yardım et.

 – Paul.

 – Lütfen kes şunu.

 Artık seni sadece ben duyabilirim.

 Yerinde olsam çok dikkatli olurdum.

 Ölülerin, yaşayanların üstünde büyük bir etkisi vardır.

 – Nasıl yani?

 – Varlığını hissedebiliyor.

 Daha çok acı çekmesine neden oluyorsun.

 Onu gerçekten seviyorsan, öldüğünü kabullenir ve onu bırakırsın.

 Öyleyse cidden öldüğümü olduğumu kanıtla.

 Siz insanlar.

 Daima kanıt ister siniz.

 Neden bir cesede benziyorum?

 Bir cesetsin de ondan.

 Gerçeği kabullenme zamanın geldi.

 Öldün.

 Bir daha yaşayamayacaksın.

 Öldüm.

 Kabus mu gördün?

 Öyle bir rüya gördüm ki.

 Bir araba kazasında öldüğümü gördüm.

 Rüyanda hiç ölü olduğunu gördün mü?

 Paul?

 Paul.

 Ne yapıyorsun?

 Sessiz ol.

 Komşuları uyandıracaksın.

 Komşun yok ki.

 Beni sevdin mi?

 Sevdin mi?

 Söyle.

 Beni sevdiğini söyle.

 Telefona bakacak mısın?

 Ben mi?

 Yok ya.

 Muhtemelen Eliot’u aramışlardır.

 Hep böyle mi olur?

 – Nasıl yani?

 – Öldüğünde acı çekmeyeceğini sanırdım.

 Artık boğuşman gerekmez diyordum.

 Asla durmuyor, değil mi?

 Merhumu hastaneden alırım.

 Evet.

 Öğleden sonra mı?

 Olur.

 Benim için bir zevk, Bay Miller.

 Teşekkür ederim.

 Onun eşyalarını toparlamanız için sizi yalnız bırakayım.

 – Tamam, sağ olun.

 – Tamam.

 Tamam.

 Bekle, resmini çekmek istiyorum.

 Tamam, gülümse.

 – Güzel çıktın.

 – Bunu senin için kopardım.

 Çok güzelmiş.

 Güzel olan sensin.

 Seninle göle kadar yarışalım.

 Küçük oyunlarını oynamayacağım.

 Olmaz.

 Karşılığını alacaksın.

 Hadisene!

 Ne yapıyorsun?

 – Bırakma beni.

 – Bırakmam.

 Seni asla bırakmam.

 Bu ne için?

 Ağzı kapalı kalsın diye.

 Şimdi de gözleri.

 Ailesi var mı?

 Evet.

 Bir kardeşi var.

 O sonra gelecek.

 Annem beni görünce ağladı mı?

 Üzgünüm.

 Paul ağladı mı?

 Artık önemli değil.

 Bilmem gerek.

 Tartıştık.

 Onu durdurmaya çalıştım.

 Hayır.

 Hayır, ağlamadı.

 Dinlenmelisin.

 Gittikçe halsizleşiyorsun.

 Zamanı neredeyse geldi.

 Bir soru sorabilir miyim?

 Evet, elbette.

 Neden ölüyoruz?

 Hayatı önemli kılmak için.

 – Bay Coleman?

 – Evet?

 Benim adım Jack.

 Merhaba Jack.

 Adımı nereden biliyorsun?

 Bayan Taylor öğretmenimdi.

 Dün gördüm onu.

 Ne?

 Cenaze evinin önünden geçiyordum ve Bayan Taylor ayaktaydı.

 Camın önünde.

 Üstünde kırmızı bir elbise vardı.

 Böyle şeyler söyleme.

 Onun kırmızı bir elbisesi yoktu.

 – Yalan söylediğimi mi sanıyorsunuz?

 – Bak, Jack, hiç havamda değilim, tamam mı?

 – Yardımınıza ihtiyacı var.

 – Anna öldü!

 Öğretmenin öldü.

 Artık ona yardım edemem.

 Belki de onu artık sevmiyorsunuzdur.

 Ne cesaretle bunu söylersin, küçük piç kurusu!

 Komik olduğumu mu sanıyorsun, küçük ucube?

 Orada dur.

 – İyi misin, tatlım?

 – Onun derdi ne?

 – Tanrım.

 – Hadi, gidelim.

 Jack, üzgünüm.

 Çok üzgünüm, evlat.

 Çok üzgünüm.

 Bayan Whitehall.

 Susan.

 Umarım aradığını bulmuşsundur.

 Geçirdiğimiz zamandan zevk aldım.

 Ha?

 Anthony, sus.

 Anthony, kafan hep karışıktı.

 Nasıl yardımcı olabilirim, memur bey?

 Merhumu görmek istiyorum.

 Frank Miller’ı görecektim, ben kardeşi Vincent Miller.

 – Bu sabah aramıştım.

 – Bay Miller, elbette.

 Lütfen buyurun, kaybınız için çok üzgünüm.

 Umarım zahmet olmaz.

 Cenazeden önce görmek istemiştim de.

 Evet, zahmet olmaz.

 Kardeşiniz burada.

 Harika bir iş çıkarmışsınız.

 Teşekkür ederim.

 Onun, eski halini hatırlamalısınız.

 Bu o öğretmen, değil mi?

 Evet, çok trajik.

 Burada doğru olmayan bir şey var.

 Doğru olmayan mı?

 Gülüşü.

 Biraz daha gülücük gibiydi.

 Gülücük mü?

 Müsaadenizle.

 Biraz daha.

 İşte böyle.

 Evet, teşekkür ederim.

 Bunu düzeltebilirim.

 Yardımcı olabildiğime sevindim.

 Onunla birkaç dakika yalnız kalmam mümkün mü?

 Evet, tabii.

 – Dışarıda olacağım.

 – Peki, sağ olun.

 Üzgünüm.

 Ben.

Artık gitsem iyi olur.

 Törende görüşürüz.

 Sağ olun.

 Dedim ya.

 Kardeşin şuydu.

 Kaza geçirdin.

 Öldün.

 Neden beni hiç dinlemezsiniz ki?

 Yok, bu Tanrı vergisi değil bu bir lanet.

 Hepinize çocuğum gibi bakıyorum.

 Vücudunuzdaki pisliği temizliyorum.

 Giydiriyorum.

 Yaşadığınız zamanki gibi iyi görünmenizi sağlamaya uğraşıyorum, siz ne yapıyorsunuz?

 Ölümünüz benim suçummuş gibi benimle tartışıyorsunuz.

 Artık benimle konuşmuyor musun?

 Ne?

 Ne?

 İstemiyor musun?

 Konuşmuyorsun çünkü söyleyeceğin bir şey yok.

 Söyleyeceğin bir şey yok çünkü sen bir cesetsin.

 Olmaz.

 Şimdi de ben konuşmak istemiyorum.

 Okuldan geldim.

  Saati durdurun.

 25 saniyeniz kaldı.

 Tahmininiz doğru, ama küçük bir ipucu vereyim.

 Nasıldı?

 Korktun mu?

 Jack.

 Ölülere karşı bir empatin var.

 Sana çekildikleri gibi, sen de onlara doğru çekiliyorsun.

 Bu nadir bir yetenektir.

 Anna’yı gördüğünü biliyorum.

 Korktun, değil mi?

 Korkmamalısın.

 İsa’nın da böyle bir gücü vardı.

 Lazarus’u diriltti ve ölülerle konuştu.

 Bayan Taylor’la konuştun mu?

 Evet.

 – Başkalarıyla konuştun mu?

 – Evet, bir çoğuyla.

 Konuştuğun ilk kişi kimdi?

 Annemdi.

 Korkmamalısın.

 Diğerleri anlayamayacaklardır.

 Onlar, bizim gördüğümüzü göremiyorlar.

 Sana yardım edebilirim.

 Sana öğretebilirim.

 Camda bekliyordu, üstünde de kırmızı bir elbise vardı.

 Anna, üzgünüm.

 Deacon!

 Bay Coleman, ne büyük bir zevk.

 Ölmedi, değil mi?

 – Bay Coleman?

 – Biri onu görmüş.

 – Anlayamadım?

 – Anna’nın öğrencilerinden biri onu camda görmüş.

 Jack’i kast ediyorsunuz.

 – Onu tanıyor musun?

 – Elbette tanıyorum.

 Buraya sık sık gelir.

 On 11 yaşındaki bir çocuk, Bay Coleman, küçük çocukların hepsi gibi hayal gücü çok geniş.

 – Müsaadenizle.

 – Hayal değil, Anna’yı gördüğüne inanıyorum.

 Tüm saygımla söylüyorum, belki de onu gördüğüne inanmak istiyorsunuzdur.

 Siktir.

 Anna!

 Bay Coleman.

 Anna!

 – Anna!

 – Bay Coleman.

 – Gitmeniz gerektiğini düşünüyorum.

 – Anna!

 Anna!

 İçeride, değil mi?

 Lanet anahtarı ver, lütfen.

 Anna!

 O öldü.

 Hayatınıza devam etmelisiniz.

 Ölümünü kabullendi artık huzura kavuştu.

 Lütfen, Anna, üzgünüm.

 Yapamam.

 Sensiz yaşayamam.

 Anna!

 Kapıyı aç, lütfen.

 Bay Coleman, o öldü.

 Ne yaşadığınızı biliyorum.

 İnkâr etmek, yas tutmanın bir parçasıdır ancak onun gittiğini kabullenmeniz gerek.

 – Yardımıma ihtiyacı var.

 – Ona artık yardım edemezsiniz.

 İnanın bana.

 Anna!

 Anahtarı ver.

 Lanet anahtarı ver.

 Bay Coleman, polisi aramamı ister misiniz?

 Sizi zahmetten kurtarayım.

 Arama emri çıkarmanı istiyorum.

 Arama emri gerekiyor, Tom.

 Yardım edecek misin, etmeyecek misin?

 – Paul, otur.

 – Tom, vaktim yok.

 Otur.

 Eliot Deacon’dan bir ihbar geldi.

 Aklını mı yitirdin sen?

 Onu görmeme izin vermiyor.

 Onu saklıyor.

 O ölmedi.

 Araba kazası geçirdi, Paul.

 Arabası enkaza döndü, unuttun mu?

 – Arabası aşağıda.

 – O ölmedi.

 Tom, o ölmedi!

 Savcının raporu işte burada.

 Sağlık görevlileri telefonla bildirmiş.

 Yalnızca gözbebeğinin genişlemesine ve nabzına bakmışlar.

 Doktor ölüm belgesini cesedi görmeden imzalamış.

 – Ne olmuş?

 – EEG falan yokmuş yani.

 – Ona ilaç vermiş olabilir, sonra da.

– İlaç mı?

 – Evet!

 – Komiserim, aslında bu etkiyi gösteren ilaçlar var.

 Evet.

 Hidronyum bromit, birkaç saniyede felce yol açar kalp atışı yavaşlar, neredeyse durur.

 Teşekkür ederim.

 Tom, dinle küçük çocuk Jack, onu görmüş.

 Ben de gördüm onu.

 Tezgâhta ölü yatıyordu.

 – Hayır!

 – Ölenleri önceden de gördüm.

 – İnan bana, kesinlikle ölüydü.

 – Hayır, hayır, hayır!

 Tom, dinle, aşağı in.

 Etrafa bir göz at.

 Hangi suçlamayla?

 Kanıtın var mı?

 Hayır.

 Ama.

Hayır.

 Elinde bir şey var mı?

 Galiba beni aradı.

 Aradı mı?

 Çaldırıp kapadı mı, ödemeli mi aradı?

 Siktir!

 Şunu anlayayım, önce bir çocuğa tokat attın, sonra Deacon’a saldırdın, şimdi de ölen sevgilinin aradığını mı söylüyorsun?

 Keçileri kaçırıyorsun, dostum.

 Kendini toparlamalısın.

 Tamam mı?

 Evet.

 Onu yarın cenazesinde göreceksin.

 Bunun yararı dokunacaktır.

 Bu konuyu kapamanı sağlayacak.

 İhtiyacın olan da bu.

 Artık peşini bırakman gerek, Paul.

 Peşini bırak.

 Niye giyinmem gerekiyor?

 Cenazen yarın olacak, o yüzden.

 – Bu kadar çabuk mu?

 – Sana demiştim, sadece üç günün vardı.

 Zamanını iyi kullanmanı söylemiştim.

 Pişmanlık duyduğum çok şey var.

 Elimde pişmanlıklardan başka bir şey yok.

 Farklı bir hayat istemiştim.

 Öyleyse, yeni bir hayat için niye bir şey yapmadın?

 Denedim.

 Hiçbir şey değişmedi.

 Her gün kalktığımda duş aldım.

 İşe gitmek için hep aynı trafiğe girdim.

 Eve gittim.

 Uyudum.

 Tekrar uyandım.

 Hiçbir şey değişmemişti.

 Hayattan ne istiyordun?

 Mutlu olmak istedim.

 Mutlulukmuş.

 Hepiniz mutlu olmak istediğinizi söylüyorsunuz.

 Bunun anlamı ne?

 Bütün olay mutluluk, anlamıyor musun?

 Bilemiyorum.

 Evet, biliyorsun.

 Sadece itiraf etmeye korkuyorsun.

 Bu konuda konuşmak istemiyorum.

 – Sadece bitmesini istiyorum.

 – Hayattan ne istiyordun?

 Hiçbir fikrim yok.

 Evet, var.

 Ne istiyordun?

 – Sevgi istiyordum.

 – Ne istiyordun, Anna?

 Sevgi istiyordum.

 Seviliyordun zaten.

 Paul seni seviyordu.

 Anlamıyorsun.

 Sevgi istiyordum.

 Çok korkmuştum.

 Annem.

Küçükken, birini sevmenin insanın canını acıttığını öğrendim.

 Bu yüzden kimseyi sevmemeye karar verdim böylece hiç canım acımayacaktı.

 Paul’u sürekli kendimden uzaklaştırdım.

 Onu sevmediğimi düşünüyordu.

 Seviyor muydun?

 Sevdiğim tek kişi oydu.

 Ama hiç söyleyemedim.

 Sonra da beni sevmekten vazgeçti.

 Yeni bir şansın olsa ne yapardın?

 Bilmiyorum.

 İstediğin bu değil miydi?

 Farklı olacağını sanmıştım.

 Hepiniz ölümden korktuğunuzu söylüyorsunuz ama işin doğrusu, yaşamaktan daha çok korkuyorsunuz.

 Öldüğüme sevindim.

 Bittiğine sevindim.

 Bana öğreteceğini söylemiştin.

 Bu sadece bir çukur.

 – Bu.

– Bayan Taylor için mi?

 Kesinlikle.

 Anna için.

 – O buraya ait.

 – Öldüğü için mi?

 Hayır, içinde hayat kalmadığı için.

 – Nasıl yani?

 – Anlamıyor musun?

 Bu ölülerin amaçsızca dolaştığını sadece ben görüyorum.

 Sadece tuvaletlerini yapıyorlar kokularıyla bizi boğuyorlar, hayatları için bir şey yapmıyorlar yaşamayı gerçekten isteyenlerin soluk almasını engelliyorlar.

 Hepsini gömmeliyim.

 Başka seçeneğim yok.

 Artık iki kişiyiz.

 Zamanı geldi.

 Cenazen için iyi görünmelisin.

 Bu kaslarını rahatlatacak.

 Cildini hayattaymışsın gibi parlak gösterecek.

 Hepsi senin bu halini hatırlayacak.

 Kendime son bir kez bakabilir miyim?

 Kendime son bir kez bakabilir miyim?

 Elbette Sona geldik.

 Son kısmı, en zor olanıdır.

 Tek başına yüzleşmen gerekecek, ama yakında huzura kavuşacaksın.

 – Bana yalan söyledin.

 – Anna, bunu önceden de yaşadık.

 Sadece hayal ediyorsun.

 – Bana yalan söyledin.

 – Anna, hâlâ hayata tutunmaya çalışıyorsun.

 Anna!

 Şimdi korkularının seni ele geçirmesine izin verme.

 – Korkularına izin verme.

 – Bana yalan söyledin.

 Çok yaklaştın.

 Bana niye yalan söyledin?

 Çok yaklaştın.

 İşte bu kadar.

 Menekşe en sevdiği çiçekti.

 Nereden bildiniz?

 Menekşe uygun olur gibi geldi.

  Burada kardeşimiz.

Anna’yı anmak, yasını tutmak için ve hayatına dair minnetimizi göstermek için bulunuyoruz.

  Tanrım, bugün senin ulu sükûnetinle.

Anna’yı gömmek ruhunu senin ellerine emanet etmek ve senin merhametinle, yas sırasında birbirimizi avutmak için bulunuyoruz.

  Diriliş de benim, hayat da.

Ne oldu?

 Buz gibi.

 Çok üzgünüm.

 Korkma.

 Böylesi daha iyi.

 Artık huzura kavuştu.

 Hayatta olduğunu söylemiştin.

 Hayatta demedim.

 Sadece onu gördüm, dedim.

 Götüreyim mi?

 Tamam.

 Görüşürüz.

 – Bay Coleman?

 – Evet?

 Emniyet kemerini bağlamayı unutmayın.

 Düşünsene, Anna, tüm dünya, annen, nişanlın, dostların seni gömen onlar.

 Ölü bedeninin üstüne bir taş yerleştirdiler ve veda ettiler.

 Sonra da bunun başlarına gelmeyeceğini düşünerek televizyon başında yemek yemeye ve alışverişe döndüler.

 – Her şeyimi verirdim.

 – Dediler ki, ben.

– Ölmedim.

– Ölmediğimi biliyorum.

 Bir düşün, Anna.

 Hâlâ düşünebiliyorken, bir düşün.

 Hayır.

 Hayır, hayır.

 Hayır, hayattayım.

 Tanrım, olamaz!

 Yardım edin!

 Kahretsin.

 Yeterince içmediniz mi?

 Cehenneme git.

 Bay Coleman, bence biraz daha saygılı olmalısınız.

 Ölmediğini biliyorum.

 Ölmemiş miydi?

 Biri öldüğünde bedenlerine ne olur, ruhlarına ne olur, hiç bilmiyorsunuz.

 Anna’nın kazadan sonra hâlâ hayatta olduğuna mı inanıyorsunuz?

 Belki haklısınızdır.

 Belki de hâlâ hayattadır.

 Neden gidip görmüyorsunuz, Bay Coleman?

 Gidin ve öldü mü, hayatta mı bir bakın.

 Seni deli piç!

 Seni çatlak piç kurusu.

 Fazla zamanın kalmadı.

 Ne yapıyor?

 Korkma.

 Böylesi daha iyi.

 Çıkarın beni!

 Hadisene.

 Paul!

 Hayır.

 Bitti mi?

 Evet, Jack, bitti.

 Tamam.

 Anna?

 Tamam, Anna.

 Anna, geldim.

 Buradayım.

 Aman Tanrım.

 Anna.

 Tamam.

 Bebeğim, lütfen.

 Lütfen.

 – Paul?

 – Tanrım.

 Bebeğim, şükürler olsun.

 – Paul?

 – Evet, evet.

 Benim için mi geldin?

 Evet.

 Senin için geldim.

 – Artık güvendesin.

 – Seni seviyorum.

 Seni daima sevdim.

 Bu ses de ne?

 Sadece giysilerin için makas.

 Eliot az önce masaya koydu.

 Neredeyim ben?

 Cenaze evindesin.

 Öldün Ölmedim.

 Araba kazası geçirdin.

 Yoldan çıktın ve bir ağaca çarptın.

 Anna’yı gördüm.

 Onu diri diri gömdün.

 Mezarlığa ulaşamadın.

 Anna’yı hiç görmedin.

 – Öldün.

 – Ölmedim.

 Siz insanlar, hep aynı şeyi söylüyorsunuz.

 Ölmedim ben.

 Ölmedim.

 

 

 

BAŞA DÖN

 

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s