SAN’AT VE HAYAT

Prof. Dr. Orhan Okay’ın 1956 yılında Milliyetçiler Derneğinde; verdiği seminerin metni. Bu metin Milliyetçiler Derneği’nin 4. yayını olarak neşredilmiştir

Kabaca bir tasnifi yapılmak istenirse insan hareketlerinin başlıca dört gayeye çevrilmiş olduğu görülür.

Bunlardan biri, gayesi insanın kendisine kendi menfaatlerine yönelmiş olan hareketlerdir ki bunları menfaat adı altında toplayabiliriz.

İkinci tip hareketlerin gayesi kendinden başka insanlardır. Buna da fazilet, iyilik etme duygusu diyebiliriz.

Üçüncü çeşit hareket, gayesi hakikati bulmak olan hareketlerdir ki bunları da ilim adı altında toplayabiliriz.

Nihayet dördüncü bir gaye güden hareketlerimiz var. Güzel sanatların çeşitli kollarını meydana getiren bu hareketleri de gayesi güzeli bulmak olan hareketler olarak vasıflandırıyoruz.

Hiçbir insan bu dört hareketin herhangi birine yabancı kalmış değildir. Hepsine karşı az çok bir temayülü vardır. Birinci guruptaki hareketler doğrudan doğruya kendi şahsını gaye edindiği için, yani günlük menfaatlerin dışına çıkmadığı için terbiyenin gayesi bunları azami haddine indirmek ve diğer üç guruptaki hareketleri meydana getiren duyguları geliştirmek olmuştur. Böylece insan üç ulvî duygu vasıtasıyla, gerçek duygusunun, iyilik duygusunun ve güzellik duygusunun vasıtasıyla üç ulvî gayeye yahut bir gayenin üç görünüşüne varmaya çalışmıştır. Mutlak güzel, mutlak iyi ve mutlak doğru.

Hakikati arayanlar âlim, iyiyi arayanlar velî, güzeli arayanlar ise sanatkâr olmuştur.

Bunların hiçbirine sahip olmayıp sadece günlük menfaatlerin endişesiyle hareket edenler ise sonsuzluk duygusunu hissetmemiş olanlardır. İhtimal ki onların bir çoğu tüccar olmaktadır.

Biz bugünkü seminerimizde insanın hiçbir kayda bağlı olmaksızın güzeli arama ve araştırmasının  tek kelimeyle sanatın, hayat ile olan münasebetleri üzerinde konuşacağız.

Sanatkârın hayat karşısındaki davranışlarını tetkik edecek olursak bunların başlıca iki grupta toplanmış olduklarını görürüz. Sanatkârın hayat karşısındaki davranışları bu iki gruptan birine girmektedir. Hayata koşmak ve hayattan kaçmak.

Hayata koşan sanatkârların çoğu, hayatın üstünde bağlanacak değer bulamayan sanatkârlardır. Bununla beraber bunların arasında da birbirine tamamen zıt görüşlerle hayata bağlananlar vardır. Izdırapla bağlananlar, zevkle bağlananlar, insanları sevenler ve cemiyete doğru koşanlar, insanlardan nefret edenler ve kalabalıktan kaçanlar gibi.

Hayata koşanların başında Alman filozofu ve sanatkârı Nietsche’yi görüyoruz. Hayatın bütün azap ve ızdıraplarını yüklenerek yaşamayı terennüm eden Nietzsche, insanı, iradesiyle varlığının üzerinde bir hayat yaşamaya davet etmektedir. Apollon ve Dıonizos sembolleri, onun hayata karşı olan aşkının ifadesidir. Birinci rüyayı, ikinci kudret irâdesini temsil etmektedir. Cemiyet ise insanın hür olarak yaşamasına mâni olmaktadır. Ahlâkın kaideleri ferdi bağlamaktadır. Bu sebeple insanın kedisinden üstün bir hayat yaşaması için ahlakın dışına çıkması ve cemiyetten uzaklaşması lazımdır. Böylelikle Nietzsche’nin (üstün insan) tipi meydana gelir. “Üstün insanlar cemiyet içinden uzaklaşınız”, diyordu. Nietzsche, bir immoralist, daha doğrusu bir amoralisttir. Hayata karşı koşuşunu gösteren en mühim eserlerinden biri de (Zerdüşt Böyle Dedi) isimli kitabıdır. Bu kitapta insana kalabalıktan uzaklaşmayı, kendi kendisini ızdırapla yaratmayı, tavsiye eder.

Kendini kendi alevine yakmaya mecbursun!
Kül haline gelmeden nasıl yenileşeceksin?”

“Üstün insan, hayatın gayesidir, insan kirli bir seldir ve kirlenmeden kirli bir seli içine alabilmek için deniz olmak gerekir. Üstün insan, bu denizdir. Dili ile sizi yalayacak olan yıldırım nedir?

Sizi aşılaması lazım gelen delilik nerededir?

Üstün insan bu yıldırımdır. Üstün insan bu cinnettir.”

Nietzsche, nihayet hayatının son senelerinde delirerek ölmüştür.

**

Yine hayata koşan Fransız sanatkâr ve filozofu Guyau, hayatın bizden taşıp etrafa yayılmasında ahlâkın ve sanatın idealini buluyordu. Sanatı bu görüşle gören -estetiğe dair, Muasır Estetik, Sosoyolojik Nokta-i Nazardan Sanat, Yarının Dinsizliği gibi eserleri dışında-Bir Filozofun Şiirleri isimli şiir kitabında hayata koşmayı terennüm etmektedir. Fakat bu koşuş Nietzsche’de olduğu gibi ızdırap ve irade ile yüklü değil, hayatın tatlılıklarına hayatın güzelliklerine doğru bir koşuştur. Sürür, neşe, saadet, satıhta kalış, şekiller, renkler, letafet, temaşa zevki… İşte, Guyau’nun sanatında bulunan unsurlar. Guyauya göre sanat bizim bütün hayatımızın enginliği ve şiddetidir. Sanatın prensibi, hayatın ta kendisidir. Güzel, hayatın tam bir surette idrakidir. Dolu ve kuvvetli bir ömür sürmek, esasen estetik bir şeydir. Sanat teksif edilmiş hayattır. Hayat, sanatın hakiki gayesidir. Daha kolay, daha şiddetli ve engin bir hayat duygusu olan her yerde güzellik vardır. Sanat, insanlığın maddi ve manevi bütün mevcudiyetine karışmış bulunmalıdır.

Asrımızda hayata koşan sanatkârların en müfridi Andre Gide oldu. Daha evvel Schelegel, Stendhal, George Sand ve Andre Mauroıs gibi sanatkârlar eski Yunun filozoflarından Epıcure’ün zevk ahlâkını terennüm ederek yeni bir hedonisme kurmuşlardı. Gide ise ahlâkın tamamıyla dışına çıkarak Immoralisme’ini kurdu. Esasında Gide’nin hayatı birbirine zıt iki devre göstermektedir. Birinci devrede Dar Kapı, Elhac ve Senfoni Pastoral romanlarının müellifidir. Burada Gide’yi mistik bir sanatkâr olarak görmekteyiz. Bu devrede o, konuşmamızım ikinci kısmında göreceğimiz hayattan kaçan sanatkârların, hayattan kaçıp sonsuzluğa sığınan sanatkârların zümresine girer. Fakat Gide nin Afrika seyahatinden sonra herşey değişir. O bütün zevkleriyle hayatı yaşayan, hayatın üzerine çıkamayan ve hayata koşan muharrirlerin arasına girmiştir. Fakat buradaki hayata koşuda da ne Nietzsche gibi ızdırap ve irade, ne de Guyau gibi tabiatı kucaklayan kalbî bir neşe vardır. Egzotik bir dünyada yaşayan, arzularını tatminden başka bir şey düşünmeyen, iradesiz bir böcek hayatı… işte onun bütün zevk felsefesini döktüğü kitabı olan Dünya Nimetleri’nin kahramanı. Orada hayat ne mazidir ne de istikbal. Bütün mesele anı yaşamak ve bu yaşayışı bütün hazlarıyla duymaktır. Dünya Nimetler’ inde bütün bedenî iştihalar tebcil edilmektedir. Corydon isimli kitabında ise cinsi sapıklıkların müdafiidır, bunun felsefesini yapar.

Onun hayata bu şekilde koşuşu Şark edebiyatında çok evvelden beri işlenmiştir. El-Maarrî, Ömer Hayyam ve Hafız Şirazî bunların başında gelmektedir.

Şark edebiyatında hayata karşı sevgiyi ilk terennüm eden şairler İslâmiyet’e tekaddüm eden senelerde Câhiliye Devri Araplarında mualleka şairleri olmuştur. Bununla beraber bunlarınki pastoral [Yun. Kır hayatına, köy âlemine dair yazılan manzume.]bir şirden fazla bir şey değildir.

Hicretin II. asrında zuhur eden El-Maarrî’de ise maziden ve âtiden kurtulup ânın içinde yaşamak fikri vardır. Bu fikirleri daha sonra İran’da Ömer Hayyâm şiirleştirdi. Hayyâm, Şarkın “Gün Bugün Saat Bu Saat” diyen şairidir. Komprime fikirlerini din ve ahlâkla istihza eden nüktelerini ihtiva eden Rubâıleri bu bakımdan Gide’den daha kuvvetlidir, denilebilir.

Geçmiş günü beyhude yere yâd etme
Bir gelmeyecek an için de feryâd etme
Geçmiş gelecek masal yalan bunlar hep
Eğlenmene bak ömrünü barbâd etme.

Madem ki hakikat ve yakin cümlesi boş
Şek üzre bütün ömr ise geçmez pek hoş
Mey nûş edelim ki bihaber kaldıkça
İster ayık olsun kişi ister sarhoş.

Hayyâm’ın ânı yaşama felsefesi, gerek şark, gerekse Gaip sanat muhitlerinde müessir olmuştur.

Yine Şark edebiyatının mühim simalarından Hafız Şirâzi ve asrımızın şairlerinden Hintli Tagor, hayat ve tabiat sevincini terennüm ettiler. Divan edebiyatında bunun en büyük mümessili Nedim oldu. Nedim Lale devriyle beraber:

“İç bâde, güzel sev var ise akl-u şuurun,

Dünya var imiş, yâ ki yoğ olmuş ne umurun?”

hikmetinin şairidir. Nedim, yaşayan, yaşadığını tam ifade edebilen bir sanatkârdır. Bütün hayata koşan sanatkârlar gibi onda da devrinin din ve ahlâk kaideleri dışına çıkış ve istihza vardır.

Bugün Hayyâm’ın ve Nedim’in muakkibi Yahya Kemal’dir. Her ne kadar onda

“Yürü hür maviliğin bittiği son hadde kadar”,
“Gel kurtul o dar varlığının hendesesinden”

gibi mısralar varsa da o rubai ve gazellerinin ve diğer şiirlerinin bir çoğuyla Hayyam’ın ve Nedim’in görüşlerini terennüm etmiştir. Yalnız bir hususiyeti, ân içinde yaşamış olmakla beraber ruhun ebediyetine ve devamlılığına da inanmış olmasıdır.

Böylece Avrupa’da ve bizde hayata koşan sanatkârların en mühimlerini tanımış oluyoruz.

İkinci grup sanatkârlar hayattan kaçan ve başka bir âleme sığınan sanatkârlardır ki, sanatkârlar arasında büyük bir ekseriyeti bunlar teşkil eder. Hayatın ve sanatın dışına çıkmak ve tahayyül edilen başka bir âleme veya sonsuzluklar âlemine kaçmak bu sanatkârların hemen hepsinde görülür. Bu, realiteden kaçmak, mevcutla tatmin olmamak duygusu insanlığın felsefede ve güzel sanatların her kolunda asırlardan beri işlediği bir duygu olmuş ve bu duygunun psikolojik sebepleri araştırılmıştır. Psikolojik izahları bir tarafa bırakarak bir sanatkâr filozofun Eflatun’un, sanatkârın realiteden sıyrılmak arzusunu izah eden fikirlerini görelim.

Eflatuna göre içinde yaşadığımız şu gözle görünene âlemin dışında, varlıkların ideal örnekleriyle dolu başka bir âlem vardır. Bu ideler âlemidir. Bu dünyanın varlıkları orada ilahi tefekkürün yarattığı ideal örnekler, ideler halinde mevcuttur, insan ise ruhlar yaratıldığı zaman ezelde bu ideler âleminde bulunuyordu ve varlıkları ideal şekilleriyle tanımıştı. İdeler âleminden bu âleme sukut edince buradaki varlıklar ona ideler âlemini hatırlattı. Fakat buradaki şekiller noksan ve kaba idi.

Şimdi sanatkârın karşısında iki model bulunmaktadır.

Biri yer yüzündeki, yok olmaya mahkum eşyanın taşıdığı cevher.

İkincisi şimdi eşyanın şimdi güzel bir hatıra olan ideal örnekleridir.

Ve sanatkâr bu iki örneği birleştirerek, birinciden uzak İkinciye daha yakın birincide İkincinin hatırasını yaşatan üçüncü ve orijinal bir eser meydana getirir ki işte bu sanat eseridir.

Böylece Eflatunun metafizik izahına göre sanatkârın yaşanılan hayattan kaçıp, kendi yarattıkları sanat âlemine sığınırlar. Sanatkârların çoğu bunlardan birinci gruba girer. Yani hayattan kaçıp sanatlarına sığınırlar. Cemiyetin bunaltmalarından kaçan sanatkâr kendisini sanat dünyasına atar ve aradığı kurtuluşu ve saadeti orada bulur.

Esas’en büyük sanatkârlar, büyük mustaripler değil midir?

Hayatın maddi ıstırabından azade, daha ahenkli, daha güzel bir âlemin hayali, insanlarda bu âlemi keşfetmek ve onun unsurlarını bulmak ihtiyacını doğurmuştur.

Gerçekleşmesi mümkün olmayan ideal bir dünyanın romanını yazan sanatkârlar pek çoktur. İngiliz şairi Tomas Moore Latince yazdığı Utopıa isimli kitabında mutasavver bir dünyanın romanını yazmıştı. Bu romandan sonra, utopıa kelimesi, gerçekleşmesi mümkün olmayan idealler için kullanılmaya başlandı. Aynı şekilde yine XVI. asırda Fransız muharriri Rabelais Gargantua et Pantaguel isimli romanında kahramanlarını hayali bir adaya seyahat ettirir. Bizde, Payami Safa, son romanı olan (Yalnızız)’da bunun bir tecrübesini yaptı ve kahramanına Simeranya isimli muhayyel bir âlemi tasavvur ettirdi.

Fransız romancısı Balzac da dünyamızda haşin ve merhametsiz bir istihza vardır. Flaubert, kendisini geçmiş hayatın içine attı ve Selambo isimli romanı ile tarihin yaşayışı içine girdi. Aynı şekilde İngiliz muharriri Walter Scott kendisini yaşadığımız dünyanın içinden sıyırıp mazinin hayatı içine bıraktı.

Baudelaire’in realistik âlemden nefreti küfür ve iğrençlikle kendini göstermektedir. (Seyahate Davet) isimli şiirinde dünyadan uzaklaşmak duygusunu şöyle ifade eder:

“Yavrucuğum, kardeşim,

Tahayyül et zevkini

O beldeye gitmenin,

Beraber yaşamanın,

Sana benzeyen yerde,

Kana kana sevmenin,

Sevişerek ölmenin. ”

Geçen asrın şairi Verlaine, şiirleriyle sanki bulunduğu âlemde yaşamayan bir insandı. Verlaine ve devrinin diğer sembolleri hep realitenin korkunçluğu içinden sıyrılıp kaçmak istediler. Onların mesleklerini yine Verlaine’in şu mısraı ifade etmektedir:

Mai diyarlara gidelim, pembe ışıklar içinde… ”

Bu mısrada reel âlemden kaçıp sükun dolu başka bir diyara gitmenin hasreti çok güzel ifade edilmiş bulunmaktadır.

İtalyan piyes muharriri Pirendello: “Hayatımdan kurtulmak için yaşıyorum.” demektedir.

Fransız estetikçisi J. Segond sanatkârda realiteden kaçıp kendi sanat dünyasına sığınma duygusunu şöyle anlatıyor:

“Estetik hayat, varlıkları rüya içinde tanımaktadır. O anda uyku bizi sürükler eşya anlatılması imkansız bambaşka bir tarzda görünür. Rüyamızı, meydana getiren formülünü ele geçiremediğimiz bir his halidir. Bu an varlığın ulvileştiği andır. Sanat işte bu estetik kainatı, bu eşya ve hayatı yeniden yaratmak değil, kendi tecrübe ve hissiyatımıza göre ona muadil olabilecek yeni bir dünya yaratmaktır.”

Bizim Divan edebiyatımızda da bu nevi şiirlere rastlanır. Fuzuli, maddi dünyayı terk edip, aşk dolu bir alem tasavvur eder:

“Gelin ey ehli hakikat çıkalım dünyadan… ”

XVIII. Asır divan şairi Şeyh Galip’in birçok şiirlerinde, bu duygu görülür. Bilhassa Hüsnü Aşk’ta Fuzuli’de olduğu gibi kahramanlarını bir aşk dünyasında yaşatır. Bununla beraber Şeyh Galip daha çok hayattan kaçıp sanatına değil, sonsuzluğa sığınan sanatkârlar gurubuna girer.

Daha sonraki dönemlerde Servet-i Fununcular, bilhassa Tevfik Fikret, hayata karşı bezginlik ve bedbinlik ile bakmak ve (Ömr-ü Muhayye) şiirinde olduğu gibi sakin, herkesten uzak bir dünyaya çekilmek arzusu duyulur. Aynı devrede Ahmet Haşim, Avrupa’da sembolistlerin yaptığını Türk şiirine getirdi. Onda bir sanatkârın, samimi olarak, hakir gördüğü dünyadan uzaklaşmak istemesini, tahayyül ettiği bir âleme doğru koşmasını fakat ıstırapla bu dünyada kalmaya mahkum oluşunun ifadesini görüyoruz. “O belde”, “Yollar”, “Şafakta”, “Merdiven”, “Ölmek”,”Yarıyol” gibi şiirlerinde bu görülür.

Necip Fazıl da eşyanın, realitede olduğundan başka bir mâna kazandığını, sanatkârın ruh halinin sanatkârdan çıkıp eşyaya girmiş olduğunu görüyoruz.

Hayattan kaçan sanatkârların diğer bir kışımı sanat âlemine sığınmakla tatmin bulmuyorlar. Hayatın ötesinde bulunan ve sanatkâra ebedilik vadeden bir sonsuzluğa sığınıyorlar ki, artık bu, sanatın son merhalesidir. Hatta beki sanatın da dışında, üstünde birşeydir. Bu sanatkârlara göre, sanat insanın, sonsuzluğun kudreti karşısındaki aczidir. Bir sır dünyasına gözlerini açmanın şaşkınlığı ve hayranlığıdır.

Hegel’e göre, “ruhun derinliğinden hürriyet ihtiyacı fışkırır, hürriyetin herkesin taralından istenmesi hukuku, mülkiyeti, ceza kanunu doğurur. Hukukun kuvvetli temelleri üzerine ahlaki müesseseler, aile, cemiyet, devlet yükselir. İlk önce insan doğuştan egoizmi içine kapanmış bir ferttir. Sonra kendinden çıkarak ve diğer insanlarda kendini görerek, topluluk, cemiyet, devlet halinde teşekkül etti. Nihayet kendine dönerek varlığının temelinde sanat idealini yahut güzeli, dinî ideali yahut tanrıyı, felsefî ideali yahut gerçeği bulur ve üç idealin gerçekleşmesinde özendiği yüksek istiklale kavuşur.

Eflatun’a ise “İdeal güzel, ezelî ve ebedîdir. Başlangıcı ve sonu yoktur. Ne büyür ne zeval’ bulur. Değişmez, olduğu gibi kalır. Mutlaktır. Her münasebetle ve her bakımdan güzeldir. Daima güzel her yerde ve herkes için güzeldir. Her halitadan, her kirden uzaktır, maddi değildir. O ne sadece bir mefhum, ne de sadece ferdi bir bilgidir. Fakat ezeli ve ebedi bir varlıktır.”

Amerikalı şair Poe, “Sanat eseri,’ sonsuzluk dünyasına açılmış bir penceredir.” der.

Alman edebiyatının Aytın Devri’nin [aydın, aydınlık] sanatkârı Goethe, Faust piyesiyle sonsuzluğu arayan sanatkârdır. İnsanın, bilinmeyeni, gaibi, büyük hakikati aramak için yaptığı mücadeleleri anlatır. Faust, bütün insanlığın sembolüdür. Bilinmeyen birçok şeyleri öğrenmiş fakat bu onu tatmin etmemiştir. O, bu hayatın üstünde bulunan bir şeyin, sonsuzluğun sırrını bulmak istiyor, şeytanla anlaşıyor. Faust’ta iki ruh var:

Biri toprağa ve bayağı zevklere bağlı ruh, diğeri sonsuzluğa, ebedi hayata erişmek isteyen ruh.

Şeytan birinci, Faust ikinci ruhu temsil eder. Daima birbirleriyle mücaele ederler. Faust zaman zaman dünya zevklerine mağlup olur. Fakat neticede bütün günahlarından sıyrılır, melekler onu göğe yükseltirler.

Yine Alman edebiyatının altın devrinde yetişen diğer bir sanatkârın, Schiller’in şiirlerinde de sonsuzluk duygusu kuvvetle hissedilir. Bu sınıfa sokabileceğimiz bir kısım sanatkârlar sonsuzluk arzusunda umdukları halde daima şüphe içinde kalmışlardır. Shakespeare’nin büyük trajedilerinde sonsuzluğun kapısına kadar yaklaşmış, fakat içeri girememiş bir insanın ızdırabı vardır. Otello, Romeo-Juliet, Kral Lir, Hamlet, Makbet gibi trajedilerinde Shakespeare’nin ruhundaki bu şüphe bütün dramıyla görünür. Onun (olmak veya olmamak) diye başlayan meşhur tiradı bu şüpheler içinde nasıl çırpındığını gösterir.

XIII. Asır İtalyan şairi Dante, sanatkârın sonsuzluk arzusunu gösteren büyük bir beşeri eser meydana getirmiştir: İlahi Komedi. Bilindiği gibi bu eser cehennem, cennet ve araf olmak üzere üç kısımdan mürekkeptir. Birinci kısımda Dante, Latin şairi Virgil ile beraber cehennemi dolaşır. Burada beşeri ıstırapların en korkunçları görülür, ikinci kısım araftır. Burası tövbe için bir geçittir. Dante buranın denizinde yıkanır. Üçüncü kısım olan cennette Virgil, Dante’yi terkeder. Bundan sonra imanın sembolü olan, Dante’nin sevgilisi Beatrice şaire refakat edecektir. Şair sonsuzluğun kucağına atılır, ilahi tecelli bütün haşmetiyle şaire görünür. Fakat şair bunu ifade etmekten acizdir.

Sonsuzluk duygusu insanlık hizmetine koşmak arzusu ile beraber yürür. Dünyanın yetiştirdiği en büyük romancı olan Dostoyevski bunun en güzel örneklerini vermiştir. Suç ve Ceza, Karamazov Kardeşler, Ölü Bir Evden Hatıralar gibi romanlarında cemiyetin bütün ıstıraplarını yüklenmiş, insan ruhunun derinliklerine inebilmiş olan sanatkârı, görürüz. İnsan ruhunun derinliklerine inip oradan büyük hakikatleri temaşa etmek de sonsuzluk duygusunun bir başka görünüşüdür. Shakespeare ile Dostoyevski’yi karşılaştırırsak, burada inanmış ve inanmamış insanların farklarını görürüz. Shakespeare’in piyesleri çoğu defa hep ölü veya cinayetle biter. Karanlıktır. Şüphe içindedir. Dostoyevski ise kahramanlarını çamurların içinden alır, temizler ve bir ideale doğru götürür. Kahramanlar eserlerinin sonunda pırıl pırıl ışıklı bir istiklale doğru giderler.

Türk edebiyatına gelince… Bizde sonsuzluk duygusunun en eski ve en kuvvetli ifadesini Yunus Emre’de buluyoruz. Dünyadan kaçıp kurtulmak isteyiş Yunus’un hemen bütün şiirlerinde görülür. Varlıktan sıyrılmak arzusuna da tem olarak bir çok mısralarında rastlarız.

“kemdürür yoksullukdan nicelerin varlığı,

Bunca varlık varken gitmez gönül darlığı. ”

Sonsuzluğa yükselmek isteyen sanatkârların hemen hepsinde görülen merhalelelerden biri de bir yalnızlık duygusuna sahip oluştur. Mesnevi’nin 17 beyitlik giriş kısmında bu yalnızlığın, herkes tarafından anlaşılmayışın ıstırabı görülür. İlahi âlemden ayrılışın ızdırabı.

Yunus ile aynı devirde yaşamış olan Mesnevi şairi Mevlana’nın Mesnevisinde yer yer bu sonsuzluk duygusu görülür. Daha sonra Şeyh Galip de, kendi varlığına sığamayıp taşmak, sonsuzluğa doğru gitmek isteyen insanın ifadesi görülür.

“Bir şulesi var ki, şem-i cânın,

Fanusuna sığmaz asumanın. ”

Nihayet yakın zamanın birbirinden farklı iki büyük şairin de Abdülhak Hamit’in Makberiyle, Mehmet Akif’in Yedinci Safahatı olan Gölgelerde bu duygu görülür. Akif, Gölgeler’iyle büyük mistikler arasına karışmıştır.

Bütün bunları toplayacak olursak hayat karşısındaki durumlarıyla üç gruba mensup sanatkârlar şu karakterleri gösterir:

Hayata koşan sanatkârların büyük bir hayat neşesi ve yaşama sevinci ile dolu olduğunu görüyoruz. Bunların bir kısmı iradesizce hayattan zevk almakta, bir kısmı ise ıstırapla hayatı yüklenmektedir. Fakat hepsi immoralisttir. [ahlaksiz, edepsiz. 2. ahlaka aykiri] Dini ve ahlaki kaidelerin dışına çıkmak isteyen insanlardır. Çünkü hayat nefse ait duyguların tatminidir. Ahlak ise bu arzuların gerçekleşmesine mâni olmaktadır.

İkinci grup sanatkârlar hayattan kaçıp kendi sanat âlemlerine sığınmış olan sanatkârlardır.

Nihayet sanatkâr, sanatında bir adım atarak sonsuzluğun kapısına varıyor ki, bu, sanatkârın artık büyük meseleler içinde eridiği devirdir. Yunus da olduğu gibi kendi varlığının derinleklerinde sonsuzluğu bulur.

‘“Beni bende demen ben bende değilim,

Bir ben vardır benden içeri. ”

Yahut yine Yunus Emre’ de, olduğu gibi bütün insanlığı içine alan bir duyguya sahiptir:’

“Bir çeşmeden akan su,

Acı tatlı olmaya. ”

Yahut büyük hakikat karşısında aciz kalışı onu dünyasının üzerine çıkarmıştır. Mehmet Akif’te olduğu gibi:

“Bana sor sevgili kari sana ben söyleyeyim,

Ne hüvviyetde şu karşında duran eş’ârım.

Bir yığın söz ki samimiyeti ancak hüneri,

Ne tasannu bilirim çünkü ne sanatkârım.

Şi’r için gözyaşı derler, onu bilmem yalnız,

Aczimin giryesidir bence bütün âsârım.

Ağlarım ağlatamam, hissederim söyliyemem.,

Dili yok kalbimin ondan ne kadar bizarım.

Oku şayet sana bir hisli yürek lâzımsa,

Oku zira onu yazdım iki söz yazdımsa. ”

Yine bu grup sanatkârların müşterek bir karakteri de yalnızlığın, anlaşılmamış olmanın ısdırabını duymuş olmalarıdır. Bu sebeple artık insanlar arasından ayrılma arzusunu duyuyorlar ki, işte bu mistisizmin kapısıdır. Yine Mehmet Akif de:

“Bana dünyada ne yer kaldı emin ol ne de yâr. ”

Yahut Mevlâna’da olduğu gibi:

“Herkes kendisine göre beni dostum olduğunu zannetti.

Fakat hiçbiri içimdeki sırrı anlayamadı. ”

Yahut şu anda ismini hatırlayamadığım bir şairin kıt’ası:

“Söyleyemem derdimi hem derdim olan âha bile. ”

Nihayet sanatkârlar sonsuzluk âlemini zikretmeğe başlar. Fakat nasıl zikrediş. Bu, vaktiyle yaşanmış bir hayatın hatırlanışı gibidir. Burada, Eflatun, Mevlâna, Yunus Emre, Mehmet Akif hep aynı şeyi terennüm ederler.

“Kendi aslından ayrılmış olan herkes vaktiyle orada geçirmiş olduğu zamanı hasretle arar” diyor Mevlana.

Aynı şeyi Mehmet Akif:

“Ezelden sunduğun şeklî nigahın mestiyim hâlâ,

Gel ey saki-i bâki, gel elestin yâdı şâd olsun,

Yarım peymâne sun, bir cür’a sun tek aynı meyden sun”

ifadesiyle söylüyor.

Ve o hasretini duyduğu âleme gitmeğe hazırlanıyor. Bu, sonsuzluğun davetidir.

 

 

“Bir nazarda kalmayalım

Gel dosta gidelim gönül

Hasret ile ölmiyelim,

Gel dosta gidelim gönül.

*

Terk edelim il-ü şâri

Dost için kılalım zari

Ele getirelim yari

Gel dosta gidelim gönül.

*

Biz bu cihandan göçelim

 Ol dost eline uçalım

Arzu havâdan geçelim

Gel dosta gidelim gönül.

*

Kılavuz ol gel sen bana

Görülelim dostun yana

Bakmayalım önden sona,

Gel dosta gidelim gönül.

*

Ölüm haberi gelmeden

Ecel yakamız olmadan,

Azrail hamle kılmadan

Gel dosta gidelim gönül.

*

Gerçek erine varalım

Hakkın haberin soralım,

Yunus Emre ’yi alalım

Gel dosta gidelim gönül. ’

Sh:199-208

Kaynak: Orhan OKAY’A ARMAĞAN, Dergâh Yayınları, Çemberlitaş , 1997, İstanbul

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s