CİNSEL İLİŞKİLER TARİHİ

 

Hzl:Andre Morali-Daninos

İçindekiler

CİNSEL İLİŞKİLER TARİHİ

GİRİŞ

BİRİNCİ KİTAP

TARİHTE CİNSELLİK

BİRİNCİ BÖLÜM

TARİHÖNCESİ VE İLKÇAĞ

1. — Tarihöncesi

II. —Mısır

III. — Babil

IV. — İsrail

V. — Hindistan

VI. — Yunanistan

VII. — Roma

İKİNCİ BÖLÜM

ORTAÇAĞ VE RÖNESANS

1. — Hıristiyan kavrayışları

II. — Müslüman kavrayışları

III. — Ortaçağ’da hıristiyanlığın cinsel soranları

IV. — Zührevi hastalıklar patolojisinin başlangıcı

V. — İçgüdülerle cinsel engellemeler arasındaki çatışmanın sonuçları

VI. — Rönesans

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

YENİÇAĞ VE YAKINÇAĞ

I. — XVII. ve XVIII. yüzyıllar

2. Cinsel anatomi ve fizyolojide buluşlar.

II. — XIX. Yüzyıl

İKİNCİ KİTAP

MİTOSLARDA VE DİNLERDE CİNSELLİK

BİRİNCİ BÖLÜM

CİNSELLİK VE MİTOSLAR

1. — Dinlenme mitosu

II. — Yaratılış (Tekvin) mitosu

III. — Oidipus mitosu

IV. — Faust mitosu

İKİNCİ BÖLÜM

CİNSELLİK VE DİN

1. — Büyülü taklit

II. — Phallos’a tapınış

III. — Din-cinsellik çatışması

IV. — Ana Kültü

ÜÇÜNCÜ KİTAP

KÜLTÜRLERDE VE SİMGELERDE CİNSELLİK

BİRİNCİ BÖLÜM

İLKEL DENİLEN TOPLUMLARDA CİNSELLİK

İKİNCİ BÖLÜM

PERÎ MASALLARININ CİNSEL SİMGECİLİĞİ

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

CİNSEL SİMGECİLİK

SONUÇ

GİRİŞ

Tarih, önceleri tam anlamında kronolojik ve betimseldi; yani nicelik ve nitelik olarak ifade edilen olgularla ilgili belgelerin yan yana ve karşı karşıya getirilmesi anlamına geliyordu. Belge demek tanıklık demektir; geçmiş olayların sözlü, yazılı, plastik, sesli ya da filme alınmış anlatımı demektir. Ama çokluk dar bir akılcılık anlayışı içinde, vakti geçmiş ilkelere göre derlenmiş, saklanmış ve aktarılmış olan bu kaynaklar, ya “etkiler”i açıklamak yolunda varsayımsal bir benzetme ilkesinden, ya da ayrılıkları açıklama yolunda öteki ilkeden daha az kurgusal olmayan bir tepki ilkesinden gelişigüzel yararlanılarak yorumlandı. Valery, Bonaparte’ın Avrupa’yı birleştirmeyi tasarladığı için başarıya ulaştığını, Napolyon’un Sezar’ı diriltmek istediği zaman başarısızlığa uğradığını şiirsel bir apaçıklıkla anlattı.

Ama insanların tarihi, bir ölçüde “kartalların tarihi ııdir, çünkü “herbirimizde bir kartal yatar”.

Bu kartal nedir?

Garip rahatsızlıklarla ve ülküleri, işleri ve gündelik yaşayış karşısında sürekli bir uyarsızlıkla tedirgin olanlar arasından, olayları “yaratan” bazı “güçlü ” kişiler —siyaset adamları ve savaşçılar, sanatçılar ve tüccarlar, sanayiciler ve din adamları— psikolojik açıdan incelenirse, tarihi şartlandıran olguların determinizmi içinde, cinselliğin oynadığı önemli rol kolayca anlaşılır. Hatta daha ileri giderek, bazı insani ve bilimsel nedenlerle, bu psikolojik araştırmaları sadece güçlülerle sınırlamamaya karar verilirse, o zaman incelenen kişilerin hepsinde, aşk planında kendisiyle ve dünyayla uyuşma konusunda aynı derin güdülenimlerin, korkularla gemlenmiş aynı arzuların, aynı acıklı durumların varolduğu görülür.

Bu gün şuna kimse itiraz edemez: psikiyatrlar ve psikologlar “Özel bir hasta topluluğuıına sahiptirler ve nevrozlular ([1]) tarihsel güçsüzlüğün kapalı kutusuna hapsedilmişlerdir. Hekim bu konuda öne sürülecek bir itiraza, siyaset, askerlik, sanayi, ticaret alanlarının doruklarında bulunan hastaların; marangoz tezgâhının, tüccar kasasının, laboratuvar karnisinin arkasında bulunanlardan daha çok olduğunu söyleyerek karşılık verecektir.

Homeros’un küçücük dünyasında Truva, her şeyden önce cinsel bir dramsa, Sezar saralı ve homoseksüelse, Charles IX veremli ve nevrozluysa, Henry VIII, belki de, frengiliyse, Katerina II sadik ([2]) bir nemfomansa ([3]), Louis XVI bir ölçüde iktidarsızsa, Hitler paranoyaksa ([4]), tarih, bu önemli kişiler onu “yarattıkları” ölçüde, cinseldir.

Bugün sık sık başvurulan o ünlü tarih duyusu sözünün bir anlamı varsa, şudur: şimdi’nin boğuntusundan ([5]), yarının korkusundan uzakta, insanın kendini aşka bırakıvermesini sağlamak. Tarih belki bir gün, Atlantik Yasası’nda sözü edilen o “korkudan ve ihtiyaçtan kurtulup yönünde yürüyecektir. Ama bu belirlemenin olumsuz yanının üzerinde durulmasa da, —olumsuzluk, korku ve ihtiyacın yerine neyin konacağının söylenmemesindedir— kolayca tahmin edilir ki, korku acının korkusudur, şiddete dayanan ya da utanç verici ölümün korkusudur; ihtiyaç da hayatın sürdürülmesiyle ilişkili hayatî gerekliliklerin toplamıdır.

Demek ki, söz konusu olan yaşamaktır; insana peşine düşülmeden, sorguya çekilmeden, içeri atılmadan, imha kamplarına gönderilmeden, toplu idamlara uğratılmadan yaşamayı sağlamaktır; en az ölçüde de olsa besin payına, giysi ve ev konforuna, bireysel ve toplumsal planda boş vakitlere sahip olarak yaşamalı! Bunlarla, insanın temel ihtiyaçlarının hepsi sayılmış gibi gösterilir. Aşkın üstüne, yeri doldurulamaz olan cinselliğin üstüne, bunların sarsılmaz sonuçlarının üstüne bir vurdumduymazlık örtüsü atılmıştır. Kötü yargılanmak korkusuyla, “iyi düşünenler”in, ahlakçıların, tarihçilerin şerrine uğramak korkusuyla, tarih ve siyaset alanlarında aşkın ve cinselliğin sözü edilmez.

Oysa en basit bir gözlem bile aşkın ve cinselliğin korkuya ve ihtiyaca uzun zaman dayandığını ortaya koyar. ister cezaevlerinde olsun, ölüm karşısında olsun, bombardımanlar altında olsun, açık ya da gizli mücadelelerde olsun, halklar ister tok olsun, ister az beslensin, birbirine yaklaşma gücüne sahip oldukça iki insan arasında aşk diyaloğu ve cinsel eylem sürüp gider. Hayat, kendi tarzında, kendine özgü bir üslûpla karşı çıkar ölüme, bu üslûp cinseldir.

Galileo Galilei dünyanın döndüğünü gösterince, Darwin türlerin evrimini ortaya koyunca, ve Freud cinsiyetin bütün güçlerini gün ışığına çıkarınca tarih yeni bir dönemeçten geçti. Bu üç evrede örselenmeler, direnmeler oldu. Bunlar bugün’ de, cinsel devrimin karşısında varlığını sürdürüyor. Siyaset, savaş ve para, çoğu kez, Eros’un hizmetinde birer araç olurken, bu örselenmelerin ve bu direnmelerin anıları, aşkın ve cinselliğin tarihe ne ölçüde yön verdiğinin gizlenmesine yardımcı oldular.

Bu kitapta sunduğumuz cinsellik tarihinin amacı bu geniş konuyu tam olarak incelemek değildir. Birinci Kitap’ta cinselliğin zaman içindeki evriminin birbirini izleyen evrelerinden alınan örneklerle konuyu aydınlatmak istiyoruz. Ama tarihsel olaylar. dan alınması gereken ders, bu olayları her zaman ortaya çıkarmış ya da harekete geçirmiş olan heyecan ve düşünce akımlarının incelenmesiyle açıklığa kavuşturulmazsa, yüzeysel kalır.

İkinci kitap olan “Mitoslarda ([6]) ve dinlerde cinsellik”, mitosların tarihi ne ölçüde yönettiğini açıkça ortaya koyuyor sanırız. Mitoslar, olmuş olandan, başkalarının yaptıklarından söz eder, bir kuşaktan bir kuşağa pek çeşitli biçimlerde aktarılmış bazı örnekler sunar. Bunlar, bilinçli ya da bilinçsiz, bireysel ya da ortak taklide tam olarak yatkın davranış örnekleridir.

İnsanlığın başlangıcında efsaneler hem dini, hem davranış kurallarını, hem de pratik tavsiyeleri içeri yordu. Bütün bu unsurlar ayrılmaz bir biçimde birbirine karışmıştı. Mircea Eliade, en önemli mitoslardan birinin, yani tek kişinin kendini topluma feda etmesi mitosunun, kültür için zorunlu olan kavramlarla karışmış olarak bulunduğunu gösterdi: “İnsan bu günkü durumuna —ölümlü, cinselleşmiş ve çalışmaya mahkum olma durumuna— ilksel bir adam öldürme sonucunda geldi; tanrısal bir Varlık, in illo tempore ([7]), çok zaman, bir kadın ya da bir genç kız, bazen bir çocuk ya da bir adam, gövdesinin üstünde bazı bitkiler ya da meyva ağaçları çıksın diye, kurban edilmeye razı oldu”.

“Kültürlerde ve simgelerde cinsellik” başlıklı Üçüncü Kitap’ta, cinsel ihtiyacın ve bu ihtiyacı karşılama biçimlerinin göreneklerde, geleneğin sözlü ya da yazılı hayal ürünlerinde nasıl dile geldiğini inceleyeceğiz. Ayrıca, cinselin bedene yansıma yoluyla dramatik bir biçimde nasıl yaşandığını da göreceğiz.

Bu eser, bu dizinin özelliğine uygun olarak, şu basit işi gerçekleştirmek istiyor: aşkın ve cinselliğin tarihte oynadığı rol üzerine, ve, bir kere daha söyleyelim, tarihin mitoslardan ve simgelerden edindiği izler üzerinde bilgiler vermek.

BİRİNCİ KİTAP

TARİHTE CİNSELLİK

BİRİNCİ BÖLÜM

TARİHÖNCESİ VE İLKÇAĞ

1. — Tarihöncesi

“İlkel cinsel karışıklıksın üzerinde çok duruldu. Avcılık ve balıkçılıkla ilgili silah ve gereçlerin ortaya çıkmasından çok önce, o sıkıntılı ve düzensiz bitki toplama döneminde bir cinsel karışıklığın yaşanmış olduğu sanılıyor. Öyle görünüyor ki, tarihöncesinin insanı, hiç değilse taş dönemi insanı, hayvanlarda olduğu gibi, çiftleşme dönemleriyle, tekeşlilikle (‘monogamie’), dişinin rızasına önem vermeyle, yavrular karşısındaki esirgemezlikle belirgin olan düzenli bir yaşayışa sahipti.

İlk sanat eserlerinin neden çifte ya da topluluğa değil de kadına adanmış olduğu böylece anlaşılıyor. Landes bölgesinde ve Menton yakınında bulunuş olan 20 000 yıllık resimler arasında kıçı son derece büyük bir “Venüs” vardır. Willendorf Venüs’ü ise, cinsel organı çok iyi belirtilmiş, gerdanlığıyla, bileziğiyle, başlığıyla, iyice süslenmiş kırmızı bir bebektir.

Bu arada ilkel insanların, soğuk nedeniyle çok örtülü olduklarını, bundan dolayı da, az rastlanan ve aranan çıplaklığa cinsel bakımdan önem verildiğini düşünmek mümkündür. En eski çiftleşme resmi, Laussel mağarasındakidir. Daha sonraki bir tarihten kalma bir başka resimde ise, kendisinden daha uzun boylu bir kadının karşısında tapınma yalvarma durumunda bir adam görülür. Belki de daha o çağdan, dinden çok aşkla ilgili, belki erkeğin isteklerini gerçekleştirmesine ilişkin bunalımını ve kaygılarını yatıştırma yolunda iyileştirici değer taşıyan bir kadın kült’ü kurulmuştur. Reinach ve Frazer’in yaptığı gibi, o çağın cinsel “simge”lerinde (üçgen, köşe vb.) büyüyle ya da dinle ilgili bir değer bulmak pek güçtür. Ana-çocuk ilişkisi konusunda bu dönemle ilgili hiç bir resim bulunmamıştır.

Magdaleniyen dönem’de ([8]) insan teknik bakımdan yetkinleşti (mızrak, daha sonraları yay, ok). Erkek ava çıkıyor, kadın erkeğin avladığı hayvanı pişiriyor, kök ve yaprak topluyordu. Kadının silüeti değişti (17 000 yıl öncesinden kalma bir resimde, bir merdiven üstünde bal toplayan ince uzun bir kadın görülür).

Buzul dönemi’nin sonunda (M.Ö. 12000’den 6 000’e kadar) avcılığın yerini tarım ve hayvancılık aldı ve bu durum üreme ve döllenme olayının bilincini getirdi. O sırada insanların çoğalmış olması belirli kabile kurallarının dışındaki birleşmeleri artırmış ve bu ölçülü karışıklık, çocukların tanınmasını ve adlandırılmasını sağlama yolunda anaerki’ni ([9]) benimsetmiş olabilir.

Bu durumda kadının toplumsal durumu, elbette erkeğinkinden daha önemli olacaktı. Bu üstünlük, yaşama düzeyinin yükselmesi, kabile mülkiyetinin ve özel mülkiyetin ortaya çıkması sonucunda ortadan kalktı (özel mülkiyet kadını, erkeğe sadakatinin karşılığı olarak kapsamına aldı).

Böylece, birbirini izleyen üç evre geçti: hayvanlarınkine benzeyen “doğal” tekeşlilik (monogamie); cıfırsatııların artması ve sosyal kuralların ortaya çıkması sonucu olan çokkarılık (polygamie) ve ikincil çokkocalılık (polyandrie); ve sonunda, kabilenin yararı göz önünde tutularak getirilmiş olan tekeşlilik.

Buzul devrinin sonunu tarih döneminden ayıran iki ya da üç bin yıl iyi bilinmiyor. Kabile uygarlığından büyük Doğu imparatorlukları uygarlığına gelinceye kadar ağır ve gitgide artan bir yetkinleşme mi oldu? Yoksa, tersine bundan kısa bir süre önce öne sürüldüğü gibi, insanlık sadece, en azından bir ölçüde kendi kendini tahrip ederek, gene de önemli olmakla birlikte teknik ve toplumsa! alanda geçmişin ancak soluk bir yansısı düzeyinde bazı parçalar bırakan pek hızlı bir gelişme mi gösterdi? O dönemin cinsel sosyolojisi, birey ve ülke adlarının ortaya çıkmasıyla dikkati çeker. İlk adlar, soy zincirinin aracısı olarak kalan kadınla ilgilidir.

Daha o zaman, üç sınıflı bir toplumsal bölünme vardır: bolluk içinde yaşayan üstün sınıf ayrıcalıklarını, saygının dış belirtilerini, soyunun geçmişini ve geleceğini, verasetin karmaşık kurallarını muhafaza etmek tasasındaydı. Çok zaman “mal” getirdiği için seçilmiş olan karı, büyük bir saygı görüyordu. En büyük önem ilk çocuğa verilirdi; çünkü “tohumun zamanla zayıfladığıma inanılıyordu. Toplumsal ayrıcalıklar arasında, resmen sınıfsızlaşmamış olmak şartıyla, her iki cins için de belli bir cinsel özgürlük vardı.

Orta sınıfta erkek bazen çok kalabalık olan ailenin ihtiyaçlarını tek başına karşılıyordu. Kadın, kaçınılmaz ama tekdüze ve sürekli olarak tekrarlanan işleriyle görevlendirilmişti. Gerçek anlamda üretmeksizin “tükettiği” için kadın, aşağı durumdaydı.

Alt sınıf, güç ve sıkıcı bir yaşayış karşısında cinslerin eşitliğiyle belirgindi. Çokkarılılık, fazla masraflı olduğu için imkansızdı. Cinsel alanda tek karışıklık, genç kızlarla genç erkeklerin, genellikle çıkar karşılığı yaptıkları çapkınlıklardan öteye geçmiyordu.

II. —Mısır

Mısır, kadınların toplumsal ve dinsel hayatta çok önemli olmaya devam ettikleri eski uygarlıkların başlıca örneğidir. Mahremiyle birleşme (I’nceste) henüz yasaklanmamıştı. Kardeş çiftler, hanedan ya da din düzeyinde mutlak birliğin ifadesiydi.

Krallar arasında mahremiyle birleşmenin kökeni, değişik biçimlerde yorumlanıyordu. !sis ([10]) ile Osiris’in meydana getirdikleri tanrısal çiftin çocuk sahibi olma gücü ölümden sonrasına da uzanmaktaydı. Böylece insanlık kardeş bir çiftten, yani ilkel mitosla ilgili bir mahremiyle evlenme olayından türemiş oluyordu; bu böyle sürüp gitmeliydi. Bunun malî bir açıklaması da vardır: çiftin mirası, kadının baba tarafından akrabalarına gittiğine göre, ailenin malım mülkünü muhafaza etmek için en kolay yol, kız kardeşle erkek kardeşin evlenmesiydi.

Firavun karıları, firavunun kızkardeşi olsalar da olmasalar da, kocalarına egemen olmuşlar, firavunlar da birer kraliçe kocası durumuna düşmüşlerdir. Başlangıçta evlilik soylular sınıfına özgüydü; gömülme ve dolayısıyla öteki dünya hakkı veriyordu. Halk, bu hakkı ancak büyük toplumsal devrim sırasında elde etti (M.Ö. 2000).

Kadınların iktidar tekeliyle, özellikle ordu komutanları mücadele etti. Bu tepkiyi yorumlamak güçtür. Bazıları, bunu yalnızca erkeğin baş eğmeyi reddetme davranışı sayarken, bazıları kadını dışa atan homoseksüel tipte bir tepki saydılar.

Mısır’da başlamış ve daha sonra İsrail’de benimsenmiş olan sünnet, belki insan kurban etmenin hafif bir biçimde yeniden dirilişi, belki de sünnet edileni erginliğe kabul etme törenlerinde uygulanan bir cesaret sınamasıydı. Sünnetin, ayırıcı belirti olarak değeri, sınırlıdır; çünkü birçok halkta sünnet vardı. Mısırlılarda, sünnetsiz olmak “barbarlık” sayılırdı. Başlangıçta, bu uygulamanın ortaya çıkma. sında sağlığı koruma nedenlerinin rol oynamış olması da mümkündür.

III. — Babil

Babil uygarlığı’nda kadınlar toplumsal bakımdan erkeklerden sonra gelir, ama toplumda kendilerine düşen rolü oynamaya devam ederlerdi. M.Ö. 2000 yıllarında kral Hamurabi, 252 maddelik bir yasa çıkardı. Bu maddelerin 64’ü aileyle ilgiliydi.

Babil’de evlilik, tekeşliydi. Metres tutmak, özellikle karı rahatsız ya da kısırsa, yasal sayılıyordu. Böylece, Babil’de, kadının zevk ve üreme için gerekli bir araç olduğu görülüyor.

Çocuk yoksa, boşanma serbestti, ama ilk karı bırakılmazdı; ilk karı genellikle, daha genç olan yeni karı karşısında öncelik hakkına sahipti. Bunda, yaşlı ya da kısır karının, analık rolünü görebiliriz; bu ilişki, heteroseksüel ilişkinin yerini alan ve o sıralar yerleşmiş olan bir ana-kız ilişkisidir.

Koca, boşanma isteyebilirdi; o zaman kadın drahomasını geri götürürdü. Koca görevlerine bağlı değilse, kadın da boşanma isteyebilirdi; bu durumda kadının tazminat hakkı vardı. El emeği ve asker sayısı yetersizliğini önlemek için olacak, soyun sürdürülmesine önem verilirdi. Çocuk düşürmeye kalkışan kadın teşhir edilir ve kamçılanırdı. Gebe bir kadına vurarak çocuğunun düşmesine yol açan kimse para cezası öder ve bir ay zorunlu çalışma cezası çekerdi.

Cinsel suçlar ağır biçimde cezalandırılırdı. Baştan çıkardığı kızla evlenmeyi reddedenin, bazen kafası kesilirdi. Kocasını aldatan kadını sevgilisine bağlayıp suya atarlardı. Asur egemenliği sırasında ise, kocasını aldatan kadının burnu kesilir, sevgilisi hadım edilirdi.

IV. — İsrail

lbraniler’de töreler, Babil’inkilerden çok farklı değildi: evlilik her şeyden önce, iyi bir nesil elde etmeyi amaçlıyordu. Bu amaç gerçekleşmezse, evlilik bozulabilirdi. Evlilik dışı cinsel ilişki yasaktı. Bekar yok gibiydi: ancak, vücutça ve kafaca hasta olanlar bekar kalırdı. Evlilik bir ödevdi. Koca ölürse, kocanın en küçük kardeşi, mirasın yeğenlerine kalmasını sağlamak amacıyla, ağabeyinin dul karısıyla evlenmek zorundaydı. Eşe bağlılık, özellikle kadın için, bir emir niteliğindeydi. Buna karşılık, cinsellikle ilgili asılsız suçlamalarda bulunan kişi ölüme bile mahkûm edilebilirdi.

Kadın, görünüşteki silik durumuna rağmen, ev işlerinde ve çoğu kez de toplumsal işlerde önemli bir rol oynardı. Musa’dan önce, bazı kadınlar dinsel görevler de alırlardı.

Mahremiyle evlenme, Musa öncesi Yahudilerde yasa değildi, ancak bazı kurallara bağlanmıştı. Aynı babadan olma kız kardeşle erkek kardeş evlenebilirlerdi. Ama aynı anadan olma kız kardeşle erkek kardeşin evlenmeleri yasaktı. Bu durum o dönemde ana hürriyetinin daha önemli ve daha belirleyici olduğunu gösterir. Daha sonra Musa’nın Levililer’i ([11]) kız kardeşlerle erkek kardeşleri arasında evliliği ve yakın akrabalar arasında her türlü cinsel ilişkiyi yasakladı.

Fuhuş vardı, ama günümüzdekinden çok ayrı bir anlamda almıyordu. Her iki cinsten fuhuş yapanlar ya da “adanmışlar” bu işi uzak köylerde görürler, yolcuların isteklerini karşılarlardı.

V. — Hindistan

Eski Hindistan’da, kadın erkeğe tam bağlıydı. Mahremiyle evlenme, kesinlikle yasaktı. Buddha, yakın akraba arasında evlenmeyi altıncı göbeğe kadar yasakladı. Kadının sadakati mutlaktı. Hatta evlilik, ölümden sonra da sürerdi. Daha M.Ö. 2000’de, Ari dili konuşan kabilelerde Sati, yani dul kadınları yakma uygulaması vardı. Bu uygulama, genellikle üstün sınıfların erişkinlerine özgüydü. Pek erken yapılmış bir evlenmeden dul kalan küçük kızlar, hayatları boyunca dul yaşarlardı.

Sati, çeşitli biçimlerde açıklanmıştır. Bazıları bunu, insanın dinsel anlamda kurban edilişi sayar; bazıları da daha basit olarak, yakılan dul kadınların mirasına konan din adamlarının bu işi kışkırtmış olduğu kanısındadırlar. Sati, 1829’da Lord W. Bentinck tarafından yasaklandı ve biraz güç de olsa yavaş yavaş ortadan kalktı.

VI. — Yunanistan

Yunan uygarlığı.’nda cinsel sosyoloji, mitolojiyle gerçeklik arasındaki çarpıcı aykırılıkla belirlenir. Mitolojide, cinsel hayat yoğundu; tanrıçalar, yarı-tanrıçalar ve kadınlar, çekicilikleri ve entrikalarıyla ulusların ve insanların kaderini çiziyorlardı. Tarih döneminde, Yunanistan’da, kadınlar olsa olsa iyi birer anneydiler; İsparta’da, aile ocağının bekçisiydiler, çileci ve otoriterdiler; Atina’da, sefahate düşkün ve bağımsızdılar. Erkeği dışarıya aşk rahibeleri çekerdi (bunların rolü iyice abartılmıştır). Dolayısıyla, yunan mitolojisinde pek çok rastlanan cinsel sahneler ancak, gerçek hayatın doyuramadığı bilinç dışı umut ve isteklere karşılıktı.

Tarih döneminde Yunanistan’ın sosyolojik evrimi, mitolojide olduğu gibi, kadınlarla erkekler arasında iktidar savaşının anılmasıyla başlar: düzenli ordunun Amazonlarla savaşıdır bu. Efsane bunları göğüssüz kalmış (amazoi), dolayısıyle daha iyi savaşabilmek için erkekleşmiş kadınlar olarak gösterir. Seferde iffetli, barışta sefih olan bu asker kadınlar, çocuklarını ordularının ardı sıra giden meslekten sütninelere bırakıyorlardı. Sonunda, düzenli orduya yenildiler ve deniz yoluyla kaçarak müttefikleri İskitler’in yanma gittiler.

Bu masala ve Yunanlılar için çok doğal olarak zayıf cins diye bir şeyin sözkonusu olmamasına rağmen Yunanistan’da yalnız erkekler asker oluyordu; ve ailede otorite, siyasette yetkililik ve hatta cinsel sosyolojinin düzenlenmesi, erkeklerin işiydi. Cinsel sosyolojide, cinselliğin toplumsal olarak düzenlendiği aile seviyesi ile cinselliğin hazza göre düzenlendiği evlilik dışı ilişkiler birbirinden ayrılmaktaydı.

Aile iktisadi ve toplumsal bir ortaklıktı. İsparta’da, başlangıçta, bir aileyi geçindirmenin güçlülüğü dolayisıyla çokkocalılık vardı: birçok erkek, az sayıda kadının meydana getirdiği bir aileye bakmak için çabasını birleştiriyordu. Ham yiyiciler sert bir biçimde toplum dışına atılmaktaydı. Bir sağlık kurulu yeni doğan bebekleri mauyene eder; sağlığı bozuk görülenler Taygetos’tan ([12]) aşağı atılırdı.

Atina’da geç evlenilirdi; evlenmeler genellikle serbest ilişkileri yasallaştırmak içindi. Bu durumu Perikles, bütünüyle kurala bağladı. (Bir patrisyen olan Perikles de sınıfından biriyle evliydi ama, Aspasya’ya âşıktı.) Erkek, evlilikte mutlak hakimdi; çocuğu kabul ya da reddetmek hakkına sahipti. Kadınlar bir kenarda yaşarlardı. Evlilik’ toplumsal bir kurumdu; erkek, cinsel ve duygusal çekiciliği dışarda, kiralık kızlarda arardı. Birçok güldürüde ele alınan aile kökenli nevrozlarla, Sokrates’in karısı örneğine uyan hırçın ve saldırgan kadın tiplerinin kaynağı buradadır.

Kadınlardaki bu nevrozu Hippokrates ([13]) şöyle açıklamıştır: dölyatağı spermayla sık sık ıslatılmaz. sa, vücudun öteki kısımlarında bir kan hücumuna yol açar. Bu hastalığın adı histeri’dir ve ancak, evlilikle, cinsel ilişkilerle iyileşir. Cinsel doyumsuzluğun patolojik sonuçlarının böylece ortaya konuşunda bastırma’nın (refoulement) sonuçları konusundaki modern psikosomatik kurumların başlangıcını görebiliriz. Bunda, ayrıca, kadının sevişme hakkının ozü de vardır; daha sonraları Platon’un Devlet’inde kadın-erkek eşitsizliğinin daha aza indirgenmesi savunulacaktır.

Bazı kadınlar, erkeklerden vazgeçmeyi bile düşünüyordu. Daha Aristophanes’te, durumlarının aşağı olmasından yakınan kadınların başkaldırarak, erkeklere cinsel doygunluk vermemek amacıyla, birleştikleri görülür. Sappho ve onun Lesbos’taki şiir okulu daha ileri giderek, kadının ‘cinsel bakımdan kendine yetmesi’ düşüncesinin savunucusu oldu. Denize atlayarak intihar etme sonucunu doğuran bu girişimin ünlü başarısızlığı, birçok psikolojik yoruma yol açacak niteliktedir. Bu denemeler başarısızlığa uğradı, çünkü olacak iş değildi, biyolojiye ve hayatın mantığına aykırıydı.

En büyük yaygınlığına M.Ö. IV. yüzyılda ulaşmış olan hetaira ([14]), hem tam anlamında metresti, hem yol gösterici ve esinleyiciydi. öyle görünüyor ki, bu esinleyici kibar kadınların sayısı ve niteliği üzerine çok abartmalar yapılmıştır. Çünkü o zaman gizli çalışan genel evler pek çoktu ve fahişelik yaygındı.

Sanıldığına göre, oğlancılık konusunda da durum böyleydi; belki de, bazı yazarlar içlerinden geçeni yansıtarak oğlancılığı yunan toplumunun başlıca özelliklerinden biri olarak gösterdiler. Bununla birlikte, öteki uygarlıklara göre bu önemli gelişme yeterince açıklanmış değildir. Amaç, acaba kişinin, bir başka “kendisi” olan gence, çocukken gösterilmesinden hoşlanılan şefkati ve rahatlığı vermesi mi söz konusudur? Aşık (Erastes), dostunun (Erotomenos) eğitimini yetkinleştirmek için, onu sık sık evine alıyordu. Burada söz konusu olan, bir büyücü çırağı siyaseti midir, gencin erginliğin sırlarını öğrenmeye çalıştığı bir özdeşleştirme çabası mıdır? Aristophanes’in ünlü tiradını biliriz: “Ancak kendilerini bedenleriyle ve ruhlarıyla erkeklerin aşkına vermiş olan delikanlılar daha sonra devlet başkanı olabilirler”. Platon göksel aşkın ancak erkekler arasında var olabileceğini söyler. Her ne olursa olsun, oğlancılık kısa zamanda, yüksek entellektüel seviyeden, anlamının gerektirdiği eylem alanına geçti ve birçok toplumsal düzensizliğe yolaçtı. Platon bile homoseksüelliği önce göklere çıkardı, sonra mahkûm etti.

Bu durumda, ilkçağ Yunanistan’ının toplumsal cinsel tarihinden iki ders çıkarılabilir. Birinci olarak, cinsel karışıklık, fahişelik, oğlancılık, sevicilik v.b., kısacası yunan tarihini kaplamış olan bu panseksüalizm o çağın dininde simgeleşmiş gibidir. İnsanların benimsediği her cinsel davranış Olympos tanrılarından birinin ya da birkaçının davranışlarında da görülür.

Elbet, Freud’çu bir anlayışla, bunda haz ilkesi’nin aykırı bir genelleştirilmesini görmek ve bu durumu Eski Yunan’ın siyasal bir çöküşle ödediğini öne sümtek mümkündür. Ama öte yandan, bu panseksüalizmin, edebiyat ve güzel sanatlarla ilgili bütün yönleriyle, hellen kültürünün yayılmasını kolaylaştırdığını da kabullenmek gerekir.

İkinci olarak, bu konuda İsparta’nın benimsediği önleyici, bastırıcı tavırla Atina’nın demokratik ve özgürlükçü tutumu arasındaki karşıtlığı da belirlemek gerekmektedir. Birincisinin tutumu iktisadi çöküşle ve kültürel kısırlaşmayla sonuçlandı; yukarda, daha önce belirttiğimiz gibi, kültürün yayılmasını ve nüfusun artmasını sağlamış olan İkincisininkiyse, sonunda sınıfların karışmasına, aile ve toplum açısından bazı ortak koruma tedbirlerinin alınmasına yol açtı.

VII. — Roma

Roma toplumu, başlangıçta, kadınların yalnız kadın olarak değil, nispi azlıkları (altı kadına yedi erkek) dolayısıyla da değerli saydıkları bir toprak açıcılar ve askerler topluluğuydu. Kadınlar, bir fatihler ve sömürgeciler toplumu olan Roma toplumunun temel direği olarak değer verilen kişilerdi. Evlilik, önceleri, bir cinsel hayata giriş töreniydi; kızın babadan satın alınmaya başlanması ile toplumun başlıca temel taşlarından biri oldu. Babanın çocukları üzerindeki erk’i (patria potestas) önceleri sınırsızdı; sonraları bir aile kurulunca denetlenir duruma geldi. Aileyi bildiği gibi kurma ve giderek yasal olmamakla birlikte yasak da olmayan çocuk düşürmeyle sınırlama özgürlüğü, aslında karı-kocaya, ama uygulamada, kocaya verilmişti.

Cinsellik, önemi küçümsenemeyecek doğal bir ihtiyaç sayılıyordu. Dolayısıyla, kadından çok, erkeğin evlilik dışı ilişkilerini kolayca bağışlama eğilimi vardı. Buna karşılık, tarafların rızası önemliydi ve ırza geçme şiddetle cezalandırılırdı.

M.Ö. V. yüzyılın ortalarına doğru, belki de mirasın parçalanmasını önlemek amacıyla, zenginlerle yoksullar arasında evlenmeleri yasaklayarak, evliliğin toplumsal değerini güçlendirmeye çalıştılar. Bu yüzden “denk olmayan” ve yasadışı birleşmeler kendini gösterdi; bu durum öylesine cinsel karışıklıklar yarattı ki, hemen bu yasayı yürürlükten kaldırdılar. Bunun yerine, servetin israfını önlemek üzere, drahoma usulü ve mal ayrılığı getirildi. Varlığını toprağı işleyerek sağlamaktan çok öteki ülkelerle ilişkilerinden sağlayan tüccarlaşmış Roma’da, babalık gücünü temsil eden drahoma, kadına yeniden değer kazandırdı.

Gariptir, kadının maddi bakımdan yeniden değer kazanması, evlilik bağlarının gevşemesiyle birlikte görüldü. Kadınların sadakatsızlıkları, artık eskisi kadar sertlikle cezalandırılmıyordu; ayrılmalar da kolaylaştı. Koca uzun süre savaşta kalırsa ayrılmaya izin veriliyordu; sonraları askere çağırılma bile ayrılma nedeni oldu. Kadın sözleşmeyle bir dosta bırakılıyor, bir süredir sürüp giden bir zina böylece yasallaştırılmış oluyordu.

Bunun üzerine, cinsellikte daha önce yunan toplumunda incelediğimiz kaçınılmaz ayrılık ortaya çıktı: evlilikle ve nüfusla ilgili olan, evliliği ayakta tutmaya yönelik cinsellikle, fahişeliğin bütün bicimlerivle ortaya konan haz cinselliği arasındaki ayrılık. Aklı başında kişiler fııhuşu bir emniyet supabı ve benimsenmiş bir meslek sayıyorlardı. Fahişe, toplumsal sınıflara göre az çok incelikli biçimde, Pompei’nin lüks genelevlerinden Subura’nın ([15]) lupanar’larına (kurtini) ([16]) kadar her yerde kendini sunuyordu.

Yasanın ve dinin böylesine koruduğu ve bütünleştirdiği roma ailesinde ana ve babaların çocuklarla ilişkisi henüz ne gerçek bir sevgi ilişkisi ne de bir zorunluluk ilişkisiydi. Şüphesiz, çocuklar ana ve babalarına, tanrıya gösterdikleri saygıya yakın bir saygı göstermek ve onların sözünü dinlemek zorundaydılar. Buna karşılık ana ve baba (özellikle baba), çocuklarına karşı, karı-koca arasındaki birliğin niteliğine, çocuğun babada bıraktığı izlenime, babanın çocuğun geleceğiyle ilgili “öngörü”süne dayanan ayırıcı bir tutum benimserdi. Hem kısırlıkları hem “haylaz” çocukların yarattığı hayal kırıklıklarını dengeleme aracı olan evlat edinme kurumu buna dayanır. Evlat edinmeyle ilgili yasalar çok genişti; sözgelimi evlat edinen bekar, evlat edinilen evli ve evlat edinenden daha yaşlı olabilirdi. Bunun sonucu olarak. kadının toplumsal ve eğitici rolünde bir azalma görüldü.

Kadına sadakatte ve öz evlada davranışta görülen aksaklıkların yüksek sınıflarda asağı sınıflardakinden daha çok olduğunu söylemek yanlış olmaz. Yöneticilere gelince, onlar istediklerini yapıyorlardı. Augustus, karısı Claudia’yı terkederek yerine Scribonia’yı aldı; sonra, kötü davranışları yüzünden onu da bırakıp Livia’yı kaçırdı; Livia, ona ikti. darsızlığını gidersin diye, genç metresler bulan bir kadındı. Augustus’un Scribonia’dan Julia adında bir kızı oldu. Julia daha on dört yaşındayken iki kere dul kalmıştı. Augustus Julia’yı Livia’nın bir başka evlilikten olan oğlu Tiberius’la evlendirdi. Yaşlılığında ahlak kurallarına bağlı bir yasa koyucu oldu ve zina yapanlar için ağır kovuşturmalar açtırdı, eş. lerini aldatanlar için cezalar koydurdu, azatlı kölelerin boşanmasını yasakladı.

Ondan sonra gelen imparatorların hepsi, marazi cinsel özelliklere sahipti. Tiberius da, Sezar gibi homoseksüeldi belki. Gerçekte Sezar “iki’ yönlü oynuyordu; “bütün erkeklerin kadını, bütün kadınların erkeği” derlerdi ona. Sezar’ın öcünü alan Marcus Antonius da, bir imparatorluğu Kleopatra’ya feda etmeden önce heteroseksüel ve homoseksüel bir sefahat hayatı yaşamıştı. Caligula kızkardeşi Agrippina’yı metres tutmuştu, sonra onu sürgüne gönderdi. Agrippina da Claudius’la evlendi, sonra Claudius’un oğlu Britannicus’u sürgüne gönderdi ve Claudius’u zehirledi. Claudius, Agrippina ile evlenmeden önce, üçüncü evliliğini ünlü Messelina ile yapmıştı. Messalina kocasının peşine adam takıyor, kana susamışlığı ahlaksızlıkla birleştirerek, fahişelerin arasına karışacak kadar ileri gidiyordu. Ölçüyü kaçırdı ve iktidarı ele geçirmek için Caius Silvius’la gizlice evlendi. Claudius da Messelania’yı öldürttü. Agrippina, Clau. dius’u zehirlettikten sonra, öz oğlu Neron’u tahta geçirdi; ama hep anasının gözetimi altında kalan Neron, Poppea’nın etkisi altında, anasının ölümünü hazırladı. Neron, Octavia’dan boşandıktan ve onu sürgünde öldürttükten sonra Poppea ile evlenmişti. Ne. ron, Poppea’yı ikinci hamileliğinde tekmeyle öldürdü. Vitellius kadın kılığına giriyor, homoseksüel davranışlarda bulunuyordu. Sezar’dan ve Tiberius’tan sonra, Antionus’un sevgilisi olan Hadrianus, bir süre başarıyla saltanat süren tek homoseksüel imparator oldu.

Bu marazi cinselliği az çok herkesin gördüğü ve duyduğu kesindir. Kamuoyunun bu davranışlar karşısında hoşgörüsü, henüz tam olarak açıklanamamış olan pek ilgi çekici bir psikososyal olaydır. Ne var ki, bu olaylar edebiyata geçer geçmez rezalet patlak veriyordu, bu işler sanki yazarlar ve şairler el atınca daha çok gerçeklik kazanırmış gibi…

Bu konuda Ovidius’un örneği önemlidir. Ovidius, Ars Amatoria (Sevmek sanatı) adlı eserinde çağın cinsel törelerini yansıtmaktan başka bir şey yapmamıştır. O itiraflar, öziir dilemelerle dolu Fasti ve Metarnorphoseis adlı eserlerine rağmen, ölümüne kadar Karadeniz kıyılarında sürgünde kaldı.

İKİNCİ BÖLÜM

ORTAÇAĞ VE RÖNESANS

1. — Hıristiyan kavrayışları

Hıristiyanlık düşünceleri Roma’ya vardığında, şehir Neron’un yönetimi altında, en kötü çalkantılar içindeydi. İnsanı el etek çekmeye, yoksulluğa, iffete çağıran bu düşünceler Romalının sağduyusuna ters düştü; Romalı, ebediyeti düşünürken bile dünyevî, maddi, manevi nimetlerden alabildiğine yararlanmayı düşünmekten öteye geçemezdi. Romalı hıristiyan öğretisi karşısında büyük bir şaşkınlık duydu ve hıristiyanlığı benimseyenleri büyük bir içtenlikle “İnsanlığın düşmanları” olarak nitelendirdi. Hıristiyanlık, Romalılar için, Roma’nın büyüklüğünü sağlamış olan geleneksel değerlerin ortadan kaldırılmasıydı.

Geçim ve yaşam tarzına bağlı olan bu bunalıma, evlilik kurumunun dağılmazlığı ve boşanmanın kesin olarak yasaklanması tezinin yol açtığı cinsel bunalım da ekleniyordu. Aziz Matta bir kocanm doğru yoldan çıkan karısını boşayabileceğini yamıışu, ama Markos, Paulus ve Luka evliliğin kısırlık sözkonusu olduğunda bile bozulamayacağı görüşündeydiler. Aziz Paulus’la bir adım daha atıldı: cinsel perhiz başladı. İsa, evlilik dışı cinsel ilişkiler konusunda bir şey söylememişti. Yahudi kızların bakireliğini şart koşuyor, ama daha önce sözünü ettiğimiz gibi fuhşu bir ölçüde hoşgördüğüne göre, erkeklerde aynı şeyi aramıyordu.

Yeni kuralda delikanlı ne bakirelere, ne evli kadınlara ne fahişelere yakınlaşamayacağına göre, çilecilik yolunu seçmek zorundaydı (mastürbasyon yaparak ya da yapmayarak). Böylece çilecilik —dünya nimetlerinden el çekme ve düşmanı bile oha hemcinsini sevme zorunluğuyla birlikte:— pasif direnişi sağlamaya ve zorbalığa cesareti kazandırmaya yönelik manevi yapıya katıldı.

Çok daha sonraları, Hristiyanlığı benimseyenlerin sayısı artınca ve Hristiyan dini uygulama alanında örgütlenince, İsa’dan gelen arı-ruh’la Şeytandan gelen kirli-beden arasında, içerdiği bütün bedensel-ruhsal ayrılıklarla birlikte, bir İran buluşu olan İblis kavramına başvuruldu. İlk günah, artık, gelenekte olduğu gibi, bilme ve Tanrı’yla yarışma günahı değil, ama doğrudan doğruya bedensel eylemin günahıdır. Yaşamı sürdürme işi, bu günaha bağlı olarak, kalıtsal (hereditaire) ve iletilebilir bir günahı içerir. Cinsel yasaklamanın ve metafizik korkuyu bedensel isteğe bağlamanın başlangıcı budur.

Hıristiyan öğretisinin adım adım yayılmasının sonucu, her şeyden önce, aile bağlarının, kadının toplumsal yerinin sağlanması oldu; kadın bu yüzden hıristiyanlığm ateşli bir savunucusu kesildi. Ama, öte yandan çocuksuz birleşmelerin artması, girişim ve ticaret anlayışının azalması yoksulluğun korkunçlaşmasına, Batı Rom İmparatorluğunun çöküşünün hızlanmasına yardımcı oldu.

II. — Müslüman kavrayışları

İbranilerin toplumsal cinsel kavrayışları sıkıntılar ve kölelik içinde, Hristiyan kavrayışı zorbalıklar ortasında gelişti; İslam kavrayışı ise kabileler arasındaki savaşlar sırasında doğmuştur.

Hz. Muhammed salla’llâhu aleyhi ve sellem, on sekiz yaşındayken, kırk yaşında zengin bir dul olan Hz. Hatice’yle evlendi. Felsefeyle uğraşmaya başladı ve yirmi altı yıl süren bu başarılı evliliği sırasında altı çocuğu oldu. Hatice’nin ölümünden sonra altı yaşındaki Ayşe’yle evlendi. Ülkesinde peygamber kabul olamayınca Medine’ye göç etti; orada, küçük bir ilk müslümanlar ordusunun başına geçerek her zaferini yeni bir evlenmeyle kutladı. On dört karısı oldu. Bunlardan dokuzu, onun ölümünden sonra da yaşamışlardır. Gözdesi, ona çocuk vermemiş olan Ayşe’ydi.

Hz. Muhammed salla’llâhu aleyhi ve sellem, eş aldatma ve boşanmayla ilgili yasaları yumuşattı, ama evlilik hayatında kadının yeri, çok aşağıda olmaya devam etti. Kısırlığı boşama nedeni olamıyordu. Erkeğin dört nedenle (servet, güzellik, toplumsal durum ve din) evlendiğini ileri sürerek, çokkarılılığı geçerli saydı; çokkarılılık mal mülk sahibi olmayı, yasallık çerçevesinde haz çeşitliliğini sağlıyor, erkeklerin sayıca artmalarını kolaylaştırıyordu (erkek çocukların ölüm oranı hastalık nedeniyle, erişkin erkeklerin ölümü de savaşlar nedeniyle, çok yüksekti).

Bu tür evlenme, yalnızca müslüman kadınlar için geçerli değildi; müslüman erkek bir yahudiyle ya da hıristiyanla da evlenebilirdi, ama bir pagan’la evlenmesi yasaktı. Kadınlar, Eskiçağ ” gynaikeion”una ([17]) dayanan harem’de yaşarlardı. Ne kadını kapatma ne de peçe Hz. Muhammed salla’llâhu aleyhi ve sellemin icadıdır. Harem, kutsal olanı, el sürülmez olanı temsil ediyordu. Hadımlar haremin casusları ve cinsel bekçileriydi. Kadınların bu yoksunluğunun sonucu ya homoseksüel serüvenler ya da hadım edilmemiş kölelerle sevişmek oldu; işlemeye başlayan hayal gücü, erotik masal cinsel eylemin yerini aldı. Binbir Gece Masallarının kaynağı budur.

Elbette duygu bağlarının bölündüğü bu ailelerde çocuklar biraz da herkesce yetiştiriliyor, belirli bir anne imgesinin eksikliği bir süre sonra cinsel ayırım gözetmemeyi, boğuntu ve etkilenme gösterilerini kolayca ortaya çıkarıyordu.

Demek ki başlangıçta Arap dünyasının birliği, savunucu saldırıcı bir biçim altında siyasal dinsel nitelikteydi. Bu durum, bir ilk dönemde, sırf askeri ve yayılmacı nitelikte fetih ve istilâlara yol açtı. Bu dönemde, İskenderiye’de kitaplar yakıldı. Ardından, ikinci bir dönemde, yerleşme ve sömürgeleştirme başladı: Yunan metinleri Arapçaya çevrildi, daha sonra bu metinler önce işgale uğrayıp sonra kurtulan Ispanya’dan Avrupa’ya yayıldı. Bundan sonra M.S. 800 yılı dolaylarında, Büyük Karl’la Harun el Reşit arasında kurulan dostlukla belirlenen ölçülü ve uzun bir barış dönemi geldi. Bu arada, Filistin’i ele geçirmiş olan Türklerin İsa’nın Kudüs’teki mezarına giden yolu kesmeleri üzerine yeniden çarpışmalar başladı. Bu nedenle, belki biraz da büyük sarsıntı dönemi geçirmekte olan Hristiyan öğretisini güçlendirmek amacıyla Birinci Haçlı seferi’ne girişildi (1096).

III. — Ortaçağ’da hıristiyanlığın cinsel soranları

Hıristiyan öğretisinin olağanüstü bir biçimde yayılması, kiliseleri pratik alanda “yerleşme”yle ilgilı ruhsal toplumsal sorunlarla ilgilenmeye yöneltmişti. Bunların başında evliliğin bozulmazlığı ve papazların evlenmemeleri geliyordu. Evlilik işlemleri V. yüzyıldan sonra bütünüyle kiliseye bırakılmıştı. Aziz Hieronymus, buna, yasal bile olsa, cinsel ilişkiden çokça haz duymanın iyi olmadığını ekledi. Kadın aşağı bir duruma getirildi: kadının evden çıkmaması gerekiyordu. Gerçekten, en yasal ve kilise yasalarına en uygun evlilikte bile cinsel eyleme sarsılmaz bir suçluluk duygusu bağlı kalmaktaydı. Aziz Augustinus şöyle diyor: “Ve işte biz, dışkı ve sidik arasında dünyaya geldik; anam bana günahlar içinde gebe kaldı!” Papazların evlenmemelerine gelince, bu pek karmaşık bir sorun oldu. Azız Paulus, başlangıçta, piskoposların bile evli olabileceğini kabul ediyor, onlardan yalnızca, dul kaldıklarında yeniden evlenmemelerini istiyordu. Hıristiyanlığın ilk üç yüzyılı boyunca papazların evlenme olanakları vardı. Çok daha sonraları (Trullo Konsili, VII. yüzyıl) papazların, ailelerinin yanında yaşamalarına izin verildi, ama piskoposluğa atandıklarında karıları manastıra kapatılıyordu. Trullo Korsili’nde, ruhban sınıfına girdikten sonra evlenme yasaklandı, bu durumda evlenenlere işten el çektiriliyordu. Uzun bir süre sonra (1018’e doğru), papaz çocuklarının ömür boyu kilisenin kölesi olmaları kararlaştırıldı. Bu arada Leo IX, 1049-1055 arasında, iffetin bir ödev olduğunu bildiren bir kararname çıkardı.

O dönemde çatışma, özellikle iki topluluk arasındaydı: erkek erkeğe bir arada yaşayan düzenli rahipler bekarlıktan yanaydılar; cismanî (dünyevi) rahiplerse, evliliğin bozulmazlığını ve dünyayla ilişkilerıni öne sürerek aile ve cinsel ilişki bağını koparmaya karşı çıkıyorlardı. İşte bundan dolayı, Gregorius Vll’nin 1073 tarihli son kararı, uyulması güç bir karar oldu: nikâhsız evlilikler, uzun süre devam etti. Papazların evlenmeleri sorunu, Temel yasaların pek bireysel ve anarşik yorumlanışının sayısız örneklerinden biridir.

Ortaçağın başlarında, bütün ülkelerde, cinsellikte biraz aşırı bir serbestliğin egemen olduğu sanılır. Buna göre, şövalyelikle ilgili “klasik” kavrayış, kurulu düzenden yana olan bazı yazarlarca çok daha az ülküleştirilmiş efsanelerden yola çıkılarak yazılmış olmalıdır. Gildas’a göre şövalyeler, kendini beğenmiş, ahlaksız, kan dökücü kişilerdi. Ahlak kuvvete dayanıyordu. Toplumsal bakımdan yararlı olan evliliğe saygı gösterilmiyordu. Bir Provence şarkısında, sadakatsızlık eden kadın kocasına, kendisine hiç kızmaması gerektiğini, çünkü sevgilisinin silah kullanmakta çok usta bir şövalye olduğunu söyler; bu sevgili, Büyük Karl’ın yeğeni Roland’dır. Baba soyluysa, piç olmak aşağılık bir durum değildi.

Çıplaklık da yasak değildi. Ulster’li bir kraliçe, savaştan dönen kahraman kocasını, memeleri meydanda ve etekleri havada altı yüz on kadınla karşılamıştı.

Fransa’da olduğu gibi Iskoçya ve İngiltere’de de gelinle ilk gece yatma hakkı vardı (cullage ya da ius cuni). Saint-Theobart keşişleri Montauriol halkı üzerinde bu haktan yararlanıyorlardı. Montauriol halkı bu uygulamaya karşı kendilerini korumak amacıyla Toulouse kontuna sığındılar, Montauban şehri böylece kuruldu. Daha sonraları, senyör yatağa sembolik olarak bir bacağını ya da kalçasını sokar oldu, istenirse para karşılığı bundan da kurtulunuyordu. Bu uygulamanın açıklaması biraz karmaşıktır. Bu, senyörün toprak kölesi üzerindeki üstünlüğünü kötüye kullanmasına indirgenemez; cinsel eyleme bağlı bulunan ve ancak kadına ilk sahip olanın gücüyle giderilebilen bir lanetlenme korkusu işe karışır.

Kadınlar çoğu kez, sokağa göğüsleri açık çıkarlardı; kadınlardan kilisede göğüslerini örtmeleri istenirdi. Erkeklerde pantolon yırtmacı cinsellik organına sıkı sıkıya yapışık olur, onu gizleyeceğine belli ederdi. XV. yüzyılda hamama çıplak gidilir, çocuklar da birlikte götürülürdü. Ellemeler ve cinsel birleşmeler birbirini kovalardı. Aretino, Ariosto, Boccacio, Rabelais birçok açık saçık hikaye yazdılar. Brantome, Breviaire des femmes galantes (Hafifmeşrep kadınların amentüsü) adlı eserince kadınların kocalarını aldatmak için kullandıkları oyunları anlatır. Vitraylarda ve dinsel resimlerde edep dışı sahneler eksik değildi. Bunlar arasında, nehri kayıkla geçiş ücretini vücuduyla ödeyen azize Mısırlı Maria Magdalena ([18]) sahnesine sık rastlanır.

Bazı şenliklerde, “Ademciler”, “Turlupimler ve “Picardie”liler çırılçıplak dolaşır, ve herkesin gözü önünde cinsel ilişkide bulunurlardı. Bir çılgınlar piskoposu seçilirdi; bu çılgınlar piskoposu bir “büyük âyin” yapardı. Bu âyinde, yüzleri kara boyalı ve maskeli papazlar yer alırdı. Açık saçık şarkılar söylenirdi. “Ayin”den sonra papazlarla halk arasında her tür edep dışı ilişkiler olurdu. Günah çıkarmalar. da papaz çoğu kez günah çıkaranı kamçılardı. Kaçı. nılmaz aşırılıklar kendini gösteriyordu: günahkâr toplulukları, birbirini kamçılayarak ülkeyi bir bastan bir başa dolaşıyorlardı. Kamçılayıcı alayları AL manya, Ingiltere ve Fransa’da pek yayıldı; ama Fransa’da kısa zamanda bastırıldı. Barış ya da yağ. mur dilemek amacıyla kurulan alaylara gömlekle katılınırdı. Joinville, Haçlı seferinden önce birçok manastırı bu kılıkta ziyaret etti. Masumlar Günü’nde yataklarında yakalananlar çırılçıplak soyulur, kamçılanırdı; bunlar giysilerini geri almak için içki ısmarlamak zorunda kalırlardı.

Papazlar bazı kadınlarla nikahsız yaşarlardı ve bunu gizlemezlerdi. XII. yüzyılda, Roma’da, Santa Maria kilisesinde papazlar “genel kadınları toplar] andı. Evli olmayan din adamlarının bir vergi ödeyerek metres tutma hakkı vardı. Zaten, kadınları, baştan çıkarmaması için, papazın bir metresi olması istenir bir şeydi. Gebe kalan birçok rahibe çocuk düşürüyordu. Maillard bu konuda şöyle der: “Helalar öldürülen bebeklerin çığlıklarıyla çınlıyor. Kulaklarımızı açabilsek, helalara ve ırmaklara atılan bebeklerin çığlıklarını duyardık”. Montmartre rahibeleri, kendilerini doğru yola getirmek isteyen başrahibeleri zehirlediler. Pius II şöyle diyordu: “Papazların evlenmesini yasaklamak için haklı nedenler varsa, onlara evlilik hakkı tanımak için daha büyük nedenler var”.

Fuhuş çok yaygındı. Daha XII. yüzyılda Akitanya dükü Guillaume VII fahişeler için manastıra benzeyen bir bina yaptırdı ve bu topluluğun içinde manastırlarınkine uygun bir hiyerarşi kurdu. XIV. yy.’da Charles VI. Toulouse’da bir genel ev açılmasına izin vermişti. Bu izni Charles VII de yürürlükte bıraktı. Paris’te bir örgüt vardı: “Bedenlerinin delisi kızlar”. Bunlar için özel sokaklar ayrılmıştı. Charles VI ile aynı zamanda, Napoli kraliçesi ve Provence kontesi Jeanne, yalnız hıristiyanlar için bir genelev açtı. Onu 1510’da papa Julius II, daha sonra da Leo X ve Clemens VII izlediler. Fransa’da Beaujolais bölgesindeki üç yüz nüfuslu Villefranche kasabasında erkek ve kadın genelevleri vardı. Fransa kralı Henri III devrinde erkek kılığındaki yarı çıplak kadınların hizmet ettiği bir şölen verilmişti. Haçlı seferleri de, özellikle limanlarda fuhuşun artmasına yol açtı ([19]).

İçinde bulundukları durumdan kurtulmak isteyen fahişeler için yaşamını düzenleme ve toplumsal yaşayışa uyma olanağı vardı. Bu işle uğraşan din topluluklarının adı ” Madeleine ocaklarıydı. Doğu’da olduğu gibi Avrupa’da da, cinsel işler kutsal işlere bir kere daha karışıyordu.

1. Kilisenin tepkisi. — Bu aşırılıklar karşısında, kilise tekeşlilik temeline dayanan evlenmeden yana tutumunu daha belirgin kıldı. Evlenme işlemi din adamı olan tanıkların önünde yapılacak, sonra bir papaz tarafından denetlenecekti. Ana-babanın iz, ni şarttı. izin alınmamışsa evlilik bir kız kaçırma, bir ırza geçme sayılır, suçu işleyen ölümle cezalandırılırdı.

İlke olarak dinsel buyrukların pek gelişigüzel ve pek kişisel yorumlanmasıyla ortaya çıkan rezaletleri önlemek için kurulmuş olan Engizisyon (1183), gerçekte ” büyüklerse özgü cinsel özgürlüğün halk arasında yayılmasıyla kilisenin cismani ve ruhani temellerinin sarsıntıya uğraması korkusuna cevap veriyordu.

Bu yüzden cinsel içgüdü şeytan işi ilân edilmişti, böyle olunca da cinsel içgüdü kışkırtıcı olan şeytanla, şeytanın ortaklarıyla, şeytanla ilgili kült’le tanımlanmalıydı.

Baştan çıkaran şeytandı, onun anatomik fizyolojik yapısı çok belirgindi: erkeklik organı uzundu, sertti, üstü demirle ya da pullarla kaplıydı, spermaları buz gibiydi. Şeytanla cinsel ilişki zorunlu olarak kızlığın bozulmasına yol açmazdı (böylece, bakireleri de mahkum etmek mümkün oluyordu).

Şeytanla işbirliği yapanlar, özellikle büyücü diye adlandırılan ve büyülü güce sahip olduklarına inanılan kadınlardı. Bunlar iki sınıfa ayrılırdı: birinciler, süpürgeye binip şabbat ([20]) toplantısına giden, iksirler ve merhemler hazırlayan kocakarılardı; ikinciler, şeytanla, şeytanın ortaklarıyla doğru yoldan çıkarmaya yeltendikleri rahipler ve büyüklerle, şey| tanı simgeleştiren hayvanlarla, özellikle kara kedilerle ilişki kuran genç büyücülerdi.

Şeytan kültü’nde ilkin onunla, Kötü ruh’la bir anlaşma yapılırdı. Bunun için ona dört tel saç, bir parça kan verilirdi. Bu anlaşmanın belirtileri kendinden geçme (bugün buna ‘histerik kendinden geçme’ deniyor), görüler (şizofrenik sanrılar), kasılma bunalımları (sara), hatta deri kızarıklıkları, sivilceler, arpacıklardı.

Büyücülerle savaşma işi, büyücü avcılarına verildi; bu iş, özellikle, Almanya’da korkunç bir ün yapmış olan Sprenger ve Institor adlı iki hukukçuyla başladı; bunlar 1487’de Malleus Maleficarum (Büyücülerin Çekici) adlı bir kitap yazmışlardı; kitapta büyücülük eylemlerinin klinik belirtilerini, teşhis yollarını gösteriyor, büyücülüğü işkence yoluyla itiraf ettirmek için otuz beş ayrı yöntem ortaya koyuyorlardı.

Kitapta önerilen ve bütün papalarca onaylanan teknik, dizi halinde idamlara yol açtı. Bu durum, Kuzey Amerika’da yeni kurulmuş olan sömürgelere kadar bulaşan büyük çapta toplu çılgınlıklara yol açtı. Lewisohn, Lea adlı bir yazardan şunları aktarıyor: Kutsal Kitap’ı 53 kere okumuş olan saksonyalı bir yargıç, tek başına yirmi bin “büyücü kadın”ı ölüme mahkum etmiş olmakla övünürmüş.

Suçlamayı, genellikle arzuladığı kadından yüz bulamayan erkekler yapıyordu. Bu durumda, en ünlü kurbanların en cazip kadınlar arasından seçildiğini düşünmek yanlış olmaz.

Cinsel suçlar için uydurulmuş bir araç olan Engizisyon, gitgide daha büyük çapta, düşünce ayrılıklarına ve inanç sapmalarına karşı kullanılmaya başladı.

1483’te, Martin Luther din adamları sınıfının ahlak zayıflığından doğan yolsuzlukları, akraba kayırıcılığını, kilisenin vergilendirme tarzını gerekçe göstererek Reform istemişti. (Almanya’da kilisenin genelev gelirleri üzerinden aldığı verginin toplamı, günah bağışlayarak elde ettiği gelirin toplamından dört kat yüksekti.) Bunun üzerine afaroz edilen Luther, papalığın bu kararını herkesin gözü önünde yaktı; daha sonra, manastırdan kaçmış bir rahibeyle evlendi.

Picardie’li bir piskopos yardımcısının oğlu olan ve genç yaşta dul kalan Jean Calvin de Cenevre’ye sığındı, orada katı bir ahlak anlayışını savundu, sonra bu anlayışa dayanarak, ilkelerine aykırı davrananları yaktırdı. Bu arada şunu da belirtelim: başlangıç! Reform hareketi, rahiplerin ve rahibelerin yardımını gördü; bunlar cinsel yaşayışa evlenerek kavuşabiliyorlardı, oysa Reform boşanmayı da kabul ediyordu.

Bu aşırılıkları sınırlamayı Trento Konsili ( 1543-1563) üzerine aldı ve inanç, tanrının lutfu, kutsamalar (bu arada evlenme), azizler, günah bağışlamalar, gelirler, birkaç görevi birden alma yasağı, din adamlarının evlenmemeleri ve cinsel ilişkide bulunmamaları gibi konuları düzene koyup âyin dili olarak latincenin ve din konularında eğitim kurumları olarak da papaz okullarının kabulü konularını karara bağlayarak bu aşırılıkları önlemeye çalıştı.

2. Reform ve İngiltere. — Bu arada, Reform, boşanmayı kabul ettiği için İngiltere’de de benimsendi. Çünkü o sıralar Henry VIII, Anne Boleyn ile evlenmek için karısı Aragon’lu Catherine’den boşanmak istiyordu. Oysa yirmi yıldır evliydi, altı çocuğu vardı; Aragon’lu Cathcrine, Kari V’in halasıydı; buna karşılık papa Clemcns VlI’nin Kari V’e ihtiyacı vardı. Dolayısıyla, İngiltere kralı Henry VlII’in boşanma isteği reddedildi. “Krala yanlış öğüt vererek yanılmasına yol açmış olan” başbakan Wolsey ömür boyu hapse mahkum oldu.

Bütün üniversiteler Henry VIII yararına deliller buldular. Kari V’tcn korkan Clemens VII bu durum karşısında iyice hırçınlaştı.

1530 eylülünde, Henry VIII’in Anne Boleyn’ic evliliğinin geçerli olduğu ilan edlidi. Bunun üzerine kral kendisini İngiltere kilisesinin başı ilan ettirdi. Bir ilahiyatçı topluluğu da ilk evliliğini geçersiz saydı. Kral, Anne Boleyn’le evlendi, üç yıl sonra

Anne Boleyn bir kız doğurdu;(bu kız, Elizabeth adıyla tahta geçecektir.) sonra bir çocuk düşürdü, daha sonra da bir ölü çocuk doğurdu. Erkek çocuğu olmadığı için, kocasına sadık olmadığı ilan edildi, birçok âşığı olduğu ispatlandı ve yirmi altı soylu tarafından (aralarında amcası da vardı) ölüme mahkûm edildi.

Bundan sonra, Henry VIII dört kez daha evlendi. Bu karıların birincisi doğum yaparken öldü, İkincisi boşandı, üçüncüsü idam edildi, dördüncüsü tahtta kaldı. Henry VlII’in tutumu, bir ölçüde, beyin frengisine tutulmuş olmasıyla açıklanabilir.

O, mutlak bir cinsel özgürlük isteyen, uyruklarına bütün cinsel özgürlüğü … ve ölümünden yüz yıl sonra ardıllarından birine kellesini kaybettirmiş olan bir kraldır.

Elizabeth döneminde püriten’leşen ([21]) protestan Reform’u, katolik kilisesinin tapınma yöntemleriyle ilgili kalıntılarına saldırdıktan sonra törelere ve özellikle cinselliğe el attı.

Püritenlik cinsel hazzın yasaklanması değil, insanın kendi vicdanı karşısında tam bir sorumluluk duymasıdır. Burada basit cinsel engelleme aşılmış, onun yerine isteklere, eğilimlere, duyumlara yönelen öncesel (prealable), edimli, arayıcı (prospectif) bir yargı konmuştur.

Yalnız engelleme söz konusu olsaydı, o zaman başka yerlerde de olduğu gibi, bir yasa, bir mevzuat, bir toplum sorunu olurdu. İnsanın Yaradan’la gururlu bir biçimde başbaşa kalışı anlamına gelen püritenlik, kendiliğinden’i (spontane) mahkûm eder ve en doğal psikofizyolojik davranışlara bile hesaplılığı getirir. Bundan iki sonuç çıkar: başkası karşısında gerçek sempati yokluğu (çünkü o, özünde günahları bulaşıcı olan bir günahkârdır) ve her değişikliği hoşgörülmez bir başkaldırma sayma eğilimi.

Sonunda, püritenlik, ‘kökende kötülük’ inancını içerdiği ve insanı kendi kendisiyle sürekli ve insandışı bir kavgaya zorladığı için ruhsal dengeyi bozar; bu bozukluğu ancak, ahlak yasasından saldırganca bir vazgeçiş önleyebilecektir.

Belki de Blake, Milton’u bilinçsizce şeytandan yana olmakla suçlarken haklıydı.

IV. — Zührevi hastalıklar patolojisinin başlangıcı

Amerika’dan Kristof Kolomb’un gemicileri tarafından getirildiği öne sürülen frengi, daha XV. yüzyılın sonlarından başlayarak İtalya’yı kasıp kavurmaya başladı. Frengiye İtalya’da fransız hastalığı, Fransa’da ise Napoli hastalığı adı veriliyordu. Da Vigo, hastalığın görülmeye başlamasıyla hemen hemen aynı zamanda civa tedavisini buldu ve uygulamaya başladı. Bu tedavi çoğu kez başarılı oluyor ama birçok vak’ada hastalığın sinirsel ihtilatlara yol açmasını önleyemiyordu.

Başlangıçta frengiyle karıştırılan belsoğukluğu da cıvayla tedavi ediliyor, ama bu tedavi sonuç vermiyordu. Belsoğukluğu tehlikeli bir biçimde yayıldı ve bu durum bir çok kimsede eklem bozukluklarına ve kısırlığa yol açtı. Bu iki hastalığa, zührevi (Zühre’yle ilgili) hastalıklar adı verilmiştir ([22]). Çünkü, bu hastalıklarda, cinsel aşırılıkların göksel güçlerce cezalandırmışını görmekteydiler.

V. — İçgüdülerle cinsel engellemeler arasındaki çatışmanın sonuçları

Cinsel aşırılıkları, bu çifte tehlike bile önleyemiyordu. Söz konusu aşırılıklardan edebiyat, sanat ve tiyatroda sözedilmiştir. O çağda henüz ilk adımlarını atmakta olan biyolojiye bile kuşkuyla bakılıyor, bu bilimin kaynağını ahlak değerlerinin yeniden gözden geçirilmesine dayanan şeytanca bir eğilimden aldığı düsünülüyordu.

Cinsel engellemenin vahsi niteliği ve cinsel isteğin nesnesi savılan kadının dört duvar arasına kapatılması tehlikesi karşısında, insanın cinsel açıdan. kınanmadan ve cezalandırılmadan kendini ifade ve tatmin etmesi için bir yol bulmak gerekiyordu. Böylece kadın karşısında “ülküleştirilmiş” bir tapınma doğdu, bu tapınma başlıca yorumunu trubadurların ([23]) şiir ve müzikle ilgili çalışmalarında ve eserlerinde bulur.

Bu ülküleştirmenin nedenlerini tam olarak belirlemek güçtür: savaşların, özellikle Haçlı seferlerinin yol açtığı uzun ayrılıklar, kocanın yokluğunda kadının neredeyse kendi istemiyle körükörüne sadık kalmasına dayanan ahlaki bir yasak yaratma arzusu, kadının bedensel dişiliğini inkar, v.b., bu nedenler arasındadır.

Bu tutum, savaşçılar için, sefer sırasında ırza geçmelerin sağladığı cinsel tatmin olanaklarıyla ve yol boyunca uğranılan büyük şehirlerde yaşanan sefahat hayatıyla güç kazandı: şatoda bırakılmış olan kadın ülküleştirilir, bütün öteki kadınlarınsa ırzına geçilirdi.

Aslında bu “kadın kült’ü” söylendiği kadar, ülküsel olmadı. Şatoları şarkılarıyla dolduran trubadurlar, âşıklar arasında ilişkiyi düzenliyor, bazen doğrudan doğruya tatmin aracı oluyorlardı. Böylece, aşk yeniden evliliğin önüne geçiyor ve kadın önem kazanıyordu. Hattâ, “kadınları ve dâvâlarını savunmak” için kurulmuş olan bazı “tarikatların, kadının ancak “cinsellikten arınmış” olmak şartıyla kabul edildiği, tam anlamında homoseksüel eğilimli siyasal-dinsel erkek klüplerinin ilk örneklerinden başka bir şey olmadığı öne sürülmüştür.

Bu sadakatsizlik ve homoseksüellik temalarının yanı sıra, mahremiyle ilişki de kendini gösterdi. Homoseksüelliğin açık açık var olmasına ve kınamaktan çok alay konusu olmasına karşılık, ‘mahremiyle ilişki’, (inceste), ürkütücü oluyordu. ‘Mahremiyle ilişki’ eski kraliçelerden, eski gözdelerden, eskiden gözde iken gözden düşenlerden kurtulmak için, onlara karşı yöneltilen itiraz kabul etmez başlıca suçlama ve mahkum etme nedeni olmaktaydı. Sözgelimi, Milano Piskoposu iken, Alessandro VI Borgia adıyla papa olan Rodrigo Sanzone’nin soylu bir romalı kadınla ilişkisinden beş çocuğu olmuştu. Bu çocuklardan ikisi Cesare ile Lucrecia’dır. 12 ya. şında nişanlanan Lucrecia, nişanı bozulunca Sforza ailesinden bir Milano’luyla evlendi. Bu evlilik kocanın iktidarsızlığı nedeniyle geçersiz sayıldı, bununla birlikte Lucrecia’nın bir çocuğu oldu; önce Lucrecia’ nın babası, sonra da erkek kardeşi, çocuğun babası olduklarını öne sürdüler. Lucrecia, bundan sonra, Napoli kralının gayrimeşru bir oğluyla evlendi. Cesare Borgia bu adamı boğdu ve Lucrecia yirmi iki yaşında Ferrare düşesi oldu. Lucrecia, arzu uyandıran bir kadın olmaktan çok, şehvet düşkünlüğüyle ünlü, dür. Ama adı, en çok, hem babası hem de erkek kardeşiyle kurduğu cinsel ilişkiden ötürü bilinir. Kırk yıl sonra, Beatrice Cenci, kendisini eve kapayan ve ırzına geçen babasını öldürdüğü için idam edildi. Bu olaylar, romantik yazarlara ve özellikle Shelley, Hugo ve Stendhal’e konu olmuştur.

Büyük ailelerdeki toplumsal sapıklığın, halkın geri kalan kesimine ne ölçüde yayıldığını söyleyebilmek güçtür. Kesin olan, silahlı saldırılar, tehdit mektupları, şantajlar ve müstehcen yazışmaların çok görüldüğüydü. Sözgelimi, Alessandra Borgia ile oğlu ve kızının 1501 ekiminin bir gecesınde, birlikte “dansettikleri ” elli fahişenin başka yerlerde ve daha az önemli başka senyörlerle de aynı eğlenceleri yapmamış olmaları çok zayıf bir ihtimaldir.

VI. — Rönesans

Rönesans, sadik (sadique) nitelikli engelleme ve otorite karşısında, işkence ve saplantı niteliği taşıyan kurallar karşısında bir tepki olarak düşünülmelidir. Her tepki gibi bu da, çoğu kez amacını aşmış, yeniden elde edilen tatmin olanağına zorbalığı eklemiştir.

Erkek gücü savaşta ve teke tek dövüşte olduğu gibi, aşkta da kendini gösterdi. Gençlerin yaşlılardan öç almasıdır bu. Yeni ölçüt erkeklik gücü olduğu için cinsel gücü arttırıcı şerbetler kullanılıyor, doğadan alınma bir ahlak anlayışı uygulamakla ” suçluluktan” kurtulunuyordu. Belki bunda kıyımların ve büyük salgınların yolaçtığı geniş çapta insan kaybını dengelemek gibi bulanık bir istek yatmaktaydı.

Gayrımeşru çocukların sayısı, gerçekten pe\. yüksekti ve bunlar toplumda ancak zekâlarına, bilgilerine, becerikliliklerine ya da ticarî ve siyasal yeteneklerine göre değerlendiriliyorlardı. Bunlar, aralarında evleniyorlardı. Hükümdar ailelerinin gayrımeşru çocukları, ayrı bir soylular sınıfı meydana getiriyor, soyluluğun gerektirdiği erdemliliği umursamama bakımından öteki soylulardan hiç de aşağı kalmıyorlardı.

Fransa’da zulüm gören birçok trubadur İtalya’ya sığındı. Laura ([24]) gibi, Beatrice ([25]) gibi tiplerde, trubadurların Meryem’e gösterdikleri hem saygılı hem şehvetli tapınış vardı.

Bu arada resim, insanın kendisini olduğu gibi görmesini sağladı: çıplak, sanata, hatta dinsel sanata girdi. Resim sanatı gerçek bir sanatsal striptiz ortaya koyma olanağını verdi: önce eller ve ayaklar açıldı, sonra yavaş yavaş mitolojik tam çıplaklık getirildi. Aynı evrim, edebiyatta da görülür. Paris’te doğan, Floransalı bir tacirin oğlu olan Boccacio, arap ve hint yazarlarından esinlenerek nükteli cinsel hikayeler yazdı ve tekeşlilikle alay etti. Aretino, yaptığı on altı tabloda, değişik cinsel yöntemleri canlandıran bir ressamı korumak için araya girdi, her tabloya bir sone yazdı. 1524’te ise Luigi da Porta ilk Romeo ve Jülyet’i yazacaktı.

İnsan bedenine duyulan ilgi, bilimlere de yayıldı. Oysa Dr. François Rabelais’nin teşrih yapmak konusunda karşılaştığı güçlükler bilinir. Bu arada Padova’da Belçikalı anatomici AndrĞ Vesale, estetik cerrahinin öncüsü oldu.

Bu kitabın çerçevesi içinde zorunlu olarak sınıflandırılan bu örnekler, Rönesans’ın şu toplumsal cinsel özelliklerini göstermektedir:

— Cinsel suçluluk duygusunda genel bir azalma; dolayısıyla sanatta şehvet duygularının daha açık bir biçimde ortaya konması; bilimlerde, insan bedeninin el sürülmezliği ilkesinin tarihe karışması;

— Buradan giderek, dilde, plastik sanatlarda, edebiyatta, bilimde biçimlerin incelenmesine tutkulu bir nesnellik gelmiş, bunu az sonra temeldeki hayatî işlev ve mekanizmaların bulunuşu izlemiştir.

Rönesans, nedensellik ilkesinin ortaya çıkışıyla belirgindir. Rönesans bunu Ortaçağ’a son veren gerçek cinsel devrime borçludur.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

YENİÇAĞ VE YAKINÇAĞ

I. — XVII. ve XVIII. yüzyıllar

Henri IV’ün saltanatıyla Fransız Devrimi arasındaki bu dönemin başlıca üç belirgin özelliği vardır:

— Törelerde gittikçe artan özgürlük ile toplumsal-dinsel kurallar arasında bir ” birlikte yaşama” düzeni kuruldu;

— Cinsel anatomi-fizyoloji alanında bir çok yeni buluş yapıldı;

— Cinsellik, siyasal ve ekonomik evrime sıkı sıkıya bağlandı.

1. özgürlük ve engelleme. — Cinsel özgürlük önemli ölçüdeydi. Tallemant des Reaux bu konuda Montmoreney ile ilgili olarak şöyle der: “O da Ferrare dükü gibi, damatlarına içki vermeden önce fıçıyı delmek zahmetine katlanırdı. Buna inanmıyorum ama, halaları, kızkardeşleri, yeğenleri karşısında sakınması yoktu. Evinde pek düzensiz bir biçimde yaşanıyordu. “

Bu tablo, bir yüzyıl sonra da, hem Fransa’da hem başka ülkelerde hiç değişmeden kaldı. Petro 1 kantinci bir kızla evlendi. Bu kız onu Mons’la aldattı; Mons, çarın metreslerinden birinin erkek kardeşiydi. Çar, Mons’u Katerina’nın önünde idam ettirdi, başını cam bir kap içinde yatak odalarına koydurdu. Sonra Katerina’yla barıştı ve zührevi bir hastalıktan öldü. Katerina çariçe oldu. Katerina’nın en az seksen iki aşığı olduğu biliniyor.

Fransa krallarının metresleri doğudaki ikinci karıların rolünü oynuyordu (Pompadour, du Barry). Siyasal nüfuzları vardı. ligi görürler, elçileri kabul ederlerdi. Gözden düştükleri zaman manastıra girerlerdi (La Valliere). Bazılarının çocuğu oldu: La Valliere’in dört, Montespan’ın sekiz. Bu çocuklar soyluydu. Anneler “ailen havasına girer, yakınlarını ve hısımlarını korurlardı. Bu, bir “yatak soyluluğu ” ydu. Geçici metres, hem kraliçeyi hem resmi metresi aldatmış olurdu. Bu konuda, Louis XIV’ün Geyikler Parkı’nda yaptığı “geyik” âlemleri ünlüdür. Geçici metresler, çoğu kez, tiyatro oyuncusu kadınlardı. Tiyatro çevresinde kibar fahişeliğin doğuşu, o sıralara rastlar dersek yanlış olmaz.

İlkçağda, iki buçuk yüzyıl, tiyatroda yalnız erkekler rol aldı. Kadınlar oyunlara ancak, günümüzdeki striptiz’i andıran, oyuncularla seyircilerin doğrudan doğruya cinsel oyunlara katıldıkları çok özel gösteriler için alınırlardı.

Bu dönemde de, uzun bir süre, kadın rolünü delikanlılar oynadı; bu da kadın kılığına girmeleri kolaylaştırdı. Daha sonra, İtalyan operalarında, kadın rolleri için hadım edilmiş şarkıcılar görüldü. Besteci Haydn da buna benzer bir ” sopranolaştırılma ” tehlikesi geçirmişti. Babası onu tam zamanında kurtardı. Daha sonra bunun tam tersi oldu, kadınlar delikanlı rolleri oynamaya başladılar.

Dansçı kadınlar kolay elde edilen kadınlardı. Henry IV’ün böyle iki ünlü kadınla ilişkisi oldu: Montmorency ve Paulct. Soyunma odaları, buluşma ve ilişki düzenleme yerleriydi. Şarkıcı ve güldürücü kadınlar buralarda “tanıtılıyor”du. Kral naibinin gözdesinin oğlu, Cambrai piskoposu ve başpiskoposdükü oldu. Nevers dükü gizlice Quinault’yla evlendi. Duclos, Uzes kontunun, Clairon ise Soubise prensinin metresiydi. Kilise bunları kabul etmedi, cenazelerini şehir dışına gömdürdü.

Cinsel başıboşluk oldukça yaygındı ama, yalnız zenginlerin birçok deney içinde sürdürdükleri

kolay ve tatlı bir hayat yaşıyorlardı. Bu arada bir erkekler topluluğu kendini gitgide daha çok kabul ettirmeye başladı: uzun bir süre zenginlerin sırtından geçinecek, karşılığında ise onlara biraz felsefe sanat, edebiyat öğretecek olan filozoflar, sanatçılaı ve yazarlar… Bunlar zaman zaman cinsel alanda zenginlerle rekabete girişen ve kadınlarca aranılan kimselerdi. Bu zümrenin insanları, genellikle efendilerine karşı bastırılmış bir saldırganlıkla doluydular. Henüz “devrimci” değildiler ama, yazdıklarında gelecekteki değişikliklerin tohumlarını görmek mümkündü.

Bu kişiler, okurlarına büyüklerin davranışını tanıttılar; büyüklerin cinsel ayrıcalıkları, henüz ifade edilmemiş olan istekler defterine yazıldı. Böylece ortaya yeni toplumsal örnekler çıktı; bunların en ünlüsü “yitik kız” tipidir. Kadın avcısı (soylu aileden) orta halli bir ailenin kızıyla ilgilenir ve bu genç kızı cinsel istekleri uğruna “harcar” (çok zaman gebe bırakarak). Kız ne evlenebilir ne ailesince kabul edilir; hemen hemen yasa dışı olur.

Böylelikle, o zamana kadar baştan çıkarıcı olan kadın, bundan sonra kurban durumuna düşmekteydi. ‘Yitik kız’ paralıysa kendine bir koca satın alacaktır, soyluysa manastıra girecektir, yoksulsa “sonu kötü” olacak, ortaya bir Manon Lescaut çıkacaktır.

Bir yüzyıl önce, 1630’da Gabriel Î11iez (Tirso de Molina takma adıyla) El Burlador de Sevilla y el Coııvidado de piedra’yı (Sevilla’lı çapkın ve taş’ın konuğu) yayımlamıştı. Müzikte ve edebiyatta bütün Don Juan’ların doğmasını sağlayan bu tiyatro eserinde tatminsizliğe, hiç bir zaman giderilememiş arzuya bağlı aşırı şehvet düşkünlüğü tema’sı vardır; erkek durmadan başka başka kadınlara yönelmektedir, çünkü temel bir yoksunluğun kurbanı olmuştur. Yazarın, eserinde, gerçek adı Vincentelo de Leca olan, Korsika asıllı, Sevilla’lı zengin burjuva, don Miguel de Manara’yı örnek aldığı söylenir. Ancak, bu kişinin, eserin yazılışından üç yıl önce, 3 mart 1627’de dünyaya geldiğini de gözden uzak tutmamak gerekir!

Biraz değişik olmakla birlikte, bir başka kadın avcısı tipi de, Kazanova’dır. O da, Don Juan gibi, kendini cinsel ilişkilere vermiş kimsedir ve entrikalarla elde ettiği başarı da bu işte bir araçtan başka bir şey değildir. Kazanova kılıcını da kalemini de, egemen sınıfa katılmasına yetecek kadar iyi kullanır ve bu sınıfın insanları gibi iyi bir hayat sürer. Kazanova için, kadının rızası başta gelir. Kız bakireyse, ailenin rızasını para karşılığı elde eder. Unutmayalım ki, yarını olmayan, gelip geçici haz serüvenlerinin yanısıra, Kazanova başka serüvenler de yaşar; o zaman sevgililerinin kaderini iyiye götürmek için çaba gösterdiği de olur. ilişki kurduğu ya da ilişkisini kestiği çok kadını armağanlara boğmuş, kiminin iş sahibi olmasını, kiminin yaşadığı ilkel koşulların çok üstünde bir evlilik yapmasını sağlamıştır.

Don Juan ya da Kazanova’nın saygınlıkla ya da dolapla elde ettiklerini, başkaları parayla elde ediyordu: büyük bir gelişme içinde olan burjuvazi, cinsel kolaylıktan gitgide daha çok pay almaya başlıyordu.

İngiltere’de, Amirallik dairesinde görevli olan Samuel Pepys adlı biri vardı; bu adam çoğu kez içkide ölçüyü kaçırıyor, işinden çok tiyatroya gidiyor, karısının sadakatından kuşkuya düşüyordu (haksız da eğildi, çünkü iki lord karısına kur yapmaktaydı!). Pepys, 2 haziran 1668 günü iki güzel kadınla şarkılar söyleyerek kırlarda dolaşmış, onlarla bir barda içki içmiş, sonra onları bırakmış, paltosunu “unuttuğu” bir tuhafiyeci dükkanına uğramış, bun. dan yararlanarak tuhafiyeci kadınla ilgilenmiş, ak. şam saat dokuza doğru Deptford’a gitmek üzere Thames’de işleyen bir vapura binmiş, yanında çalı. şan bir dülgerin karısıyla sevişmiş ve gene nehir yo. luyla evine dönmüştü.

Samuel Pepys, aynı yıl kasım ayında bir hizmetçi kızı baştan çıkardı; karısının tepkisinden yıl. gınlığa kapılarak bu kıza bir ayrılık mektubu yazdı, mektupta kızı fahişelikle niteliyordu. 20 kasım günü anı defterine yazdığı şeylerde şu gerçeği kabul ediyordu: “:Hem Tanrı’nın hem zavallı karımın hoşuna giderek yasamam daha doğru. Bu, beni ağır kaygılardan ve büyük masraflardan kurtaracak”. Bu üslûp Don Juan’ın üslûbu değildir; ama bunlar cinsel akrobasi bakımından Don Juan’ın yaptıklarından farklı değildir. İşte bu cinsel özgürlük, yapısının ge. rektirdiği değişiklikleri getirerek toplumun bütün sınıflarına yayıldı.

Çare neydi? Kadını kiliseye gitme hakkına sahip bir yük hayvanı sayan ingiliz püritenliğini taklit etmek mi? Yoksa, daha az kaba ama daha ikiyüzlü olan kıta Avrupa’sı çerçevesinde kalmak mı? Rousseau, serbest birleşmeyi öneriyordu; evlilik, ona göre, hiçbir doğal yasaya uygun düşmemekteydi; ayrıca toplum hukuku evliliğe parayı sokmuştu, bu da aşkı daha çabuk yıkmaktaydı. Rousseau’ya göre, Tanrı’nın ve Doğa’nın istediği, belli bir amaca göre kurulmuş olan bir tekeşlilikti. Böylece oluşan ailenin aşka dayanan tertemiz töreleri olacaktı: çocuk, kilisenin yardımı olmadan, aile içinde yetişecekti (Emile’de olduğu gibi). Rousseau sapkınlıkla suçlandı, eseri yakılınca sürgünde yaşadı.

Bu reformcu, gerçekte bir sapıktır; boğuntusunu, dünyayı yeniden kurmak ve insanları düzene sokmak gibi yansıtmalarla dengeler. Çocukluğunda sevgiden yoksun kaldığı için, cezalandırıcı ana yerini tutan yaşlı bir kız (madmazel Lambercier) buldu; onunla bir mazohistin ([26]) hayatını yaşadı. 21 yaşında cinsel hayata başlayışı (madam ve Warens ile), mahremiyle zina yapmanın boğuntularını hatırlatan korkunç bir deney oldu. Bir başka ilişkiden sonra (matmazel Larnage ile) Venedik’e gitti. Orada, korku ve sinirlilik içinde, kızların ardmda dolandı, sabrı taşan Zulictta “kızları bırak da matematik çalış” diyene kadar! Paris’te, önce fahişelere, sonra madam d’Epinay’e ve madam d’Houdetot’ya yaklaştı; sonunda çamaşırcı Therese Le Vasseur’de karar kıldı. Rousseau’nun bu kadından beş çocuğu oldu;çağın alışkanlığına uyarak çocukları bakımevine bıraktı.

Rousseau’nun hayatıyla eserleri arasında tam bir uyuşmazlık vardır. Eserlerinde bu uyuşmazlığın örneklerine sık sık rastlanır. Ama buna rağmen, sonraki kuşaklar Rousseau’ya hakkını verdi. Rousseau bir “kötü örnek “ti, ama davranışıyla ve yazdıklarıyla, bırakılmış çocuklar sorununa dikkat çekmişti. Gerçekte XVIII. yüzyılda, çocukları bırakmak sık rastlanan bir olaydı. Buffon’a göre, bırakılmış çocukların sayısı yirmi bir yılda, 3 233’den 5 604’e çıkmıştı. 1772’de, Paris’te doğan çocukların yüzde kırk üçü bırakılmıştı. Bunlar, d’Alembert’e göre, manastır yakınlarına ya da kilise avlusuna bırakılırlardı. Çocuk bırakmak “latin” ülkelerinde suç değildi.

Çocuk düşürmek pek yayılmamıştı. Çocuğu bırakabilme kesinliği, gayrımeşru gebelikleri kısa zamanda unutulan geçici bir üzüntü durumuna getiriyordu. Bu durumun, meşru birleşmelerin sürekliliği ve istenen sayıda asker ya da emekçi sağlamak gibi çifte yararı vardı. Çocuklu genç kız sorunu, Fransa’da Almanya’dakinden daha az önemli oluyor, intiharlara daha az raslanıyordu; yasalar Almanya’da daha sertti.

XVII. yüzyılda fuhuş ve sapıklıklar, toplumsal bir sorun yaratacak ölçüye ulaştı. Bu dönemde Londra’da 50.000, Paris’te 13.000 fahişe olduğu öne sürülür. Bu sayılar önemliydi ama, asıl önemli olan fuhuşun yapılış biçimiydi. Küçük kızlar, bakireler aranıyordu. Rattray Taylor, bunda, kadını alçaltmaya, aşağılamaya dayanan sadist bir isteğin varlığını görür. Kızlık zarı onarma sanayii ve kaput sanayii çok gelişmişti. Kaput sanayii manastırlara kadar sokulmuştu (Kazanova).

Kırbaçlama modaydı. İngiltere’de bu iş için genelevler vardı. Hatta, kırk kişiyi birden kırbaçlayabilen bir makine bile yapılmıştı!

Homoseksüellik, özellikle savaşçı halklarda gelişmişti. Bu konuda Norman’ların Avrupa’da özel bir yeri vardı. Homoseksüellik, Avrupa’da kadın ihtiyacını azaltarak ve “takım anlayışını arttırarak ıı askerî erdemleri uyandıran bir etken sayılıyordu. O zamanlar bu ahlaksızlığın, toplumun iki ucunu, canileri ve ince ruhlu, seçkin kişileri kapsadığı ileri sürülüyordu.

Paris’ten Toulouse’a oradan da İtalya’ya bu yüzden kaçan hukukçu Muret ile “erkek güzelliği karşısında son derece duyarlı olan” Michelangelo bu konuda en ünlü iki örnektir. İngiltere kralları Edward II ve Jack I homoseksüeldi. Birçok yazara göre, Shakespeare’in sone’leri adının baş harfleri W.H. olan homoseksüel bir eşe adanmıştır.

Fransa’da da, XVI. yüzyılda, Henri III homoseksüel bir hükümdardı. Henri III’ün homoseksüelliğinin geç başladığı, daha önce gençliğini erkek kardeşleri Kral Charles IX ile Alençon dükü ve ilerde Henri IV adıyla tahta çıkacak olan kuzeniyle birlikte toplu sevişmelerde geçirdiği biliniyor. Kadınsı bir kimse olan, ama kadınlarca çok sevilen Henri IlI’ün birçok metresi olmuştu. Henri III, Fransa kralı olmadan önce Lehistan kralıydı; homoseksüelliği, çok sevdiği Marie de Cleves’in ölümünden sonra kesinlikle seçtiği sanılır. O büyük yası, çok belirgin bir geriye dönme davranışı izlemiştir; bu davranışta, kaybolan sevgisiyle özdeşleşme isteği görülebilir. Henri III, dikiş dikiyor, nakış, işliyor, balolarda kadın kılığına giriyor, eşlerini saray çevresinden seçiyor (mignon’lar) ya da bu işi raslantıya bırakıyordu (saray delikanlıları, döşemeciler).

Yüzüstü bırakılmış olan kadınlar da aralarında avunuyorlardı. Sevici ilişkilerinde erkeklik organının yerini tutan âletin bu dönemde bulunmuş olduğu sanılır.

Ama homoseksüellik, hiç değilse Fransa’da, heteroseksüel ilişkilerle bir tutulmuyordu. Gerçekten, homoseksüelliğe XVI. ve XVII. yüzyıl kronikl5rinde pek raslanmaz. Bu arada, Louis XIV döneminde (Louis XIV’ün kardeşi homoseksüel eğilimliydi) soylular arasında sodomistler tarikatı adı verilen bir tarikat kurulmuştu. Bu tarikatın üyeleri bir altın haç taşıyorlardı, haçın üzerinde bir kadını ayağının altına almış bir erkek resmi vardı. Denildiğine göre, Lully ([27]) de bunlardandı. Louis XIV, bu tarikatı büyük bir sertlikle yasakladı. Bunun üzerine homoseksüellik gizli oldu ve tarikatın üyeleri homoseksüelliği artık hiç bir zaman, cinselliğin doğal bir belirlisi saydıramadılar.

2. Cinsel anatomi ve fizyolojide buluşlar. — Bu buluşlar bilim çağının başlangıcını belirler; bu andan sonra insan doğal olguların karşısında ve dinbilimcilerce ortaya konan bütün sorunların en önemlisi olan “ruh, embriyona ne zaman girer?” sorusu karşısında nesnel bir tutum alabilmiştir. Aquino’lu Tommaso’ya göre, bu süre erkek çocuklar için döllenmeden yirmi gün, kız çocuklar içinse döllenmeden elli gün sonradır.

Döiienme mekanizması üzerine XVIII. yüzyıla kadar hiç bir bilgi yoktur; döllenmede iki cinsin spermalarının birbirine karıştığı sanılıyordu (Descartes). Kan dolaşımını bulan William Harvey, 1951’ de, canlı varlığın dişinin yumurtladığı yumurtadan oluştuğu ilkesini ortaya koydu. Ancak, spermanın rolünü anlayamamıştı. Linne, Malpighi ve de Graef, yumurtalığı, yumurtalığın geçirdiği değişiklikleri, ayrıca gebeliği incelediler. ilk mikroskoplardan biriyle haşlamlıları bulmuş olan Van Leeuwenhoek, sağlıklı insan spermalarının (spermatozoid’ler) hareketli hayvancıklarla dolu olduğunu bildirdi. Yumurtacıkla sperma hayvancığının “buluşması” bundan ancak iki yüzyıl sonra gözlemlendi (1877’de, Fiol tarafından denizyıldızında). Çünkü Malpighi ile de Oracf yumurtacığı tanımlamışlardı ama, onu spermatozoid’le birleştirmeyi kimse “düşünmemiş”ti.

Van Leeuwenhoek, Londra’daki Royal Socicty’nin önayak olmasıyla, bu buluşunu genelleştirdi ve birçok memelide spermatozoid bulunduğunu gördü. Bu dönemde, garip bir kuram ortaya çıktı; telegoni kuramı. Bu kurama göre ilk ırebelik, yumurtalıkların fiziksel-kimyasal değişimlerinden ötürü, sonraki gebelikleri kesinlikle etkiler. Böylece, ilk cinsel eş, kadına silinmemecesine damgasını basmış olacaktır.

Düşünce yanlıştı ama bunda hormonlar-ya da kanla taşınan ve organlar üzerine yerlesmis bulunan kimyasal maddeler kuramının özü vardı. İş geldi, yaşlı hastalara genç hayvanların kanını vermeye dayandı (Londra’da Saint-Paul katedralinin mimarı Christopher Wren örneği). Ama ne yazık ki bu denemelerin sonuçları üzerine bilgimiz yok.

3. Siyasal-ekonomile evrim ve cinsellik. — Doğmakta olan sanayi çağında ekonomik hayatın, savaşlarda çok savıda insan kaybının ve salgınların ailenin ekonomik durumu ne olursa olsun, gitgide daha cok çocuk istenmesi sonucunu doğurduğunu görmüştük. Bir insanın, bir toplumsal grupun gücü o dönemde gene isçi, zanaatçı, asker sayısıyla ölçülüyordu. Büyük çoğunluğun asın çalışması, hükümetleri ayakta tutan küçük bir güçlüler topluluğunu zenginleştiriyordu.

Fransa’da Colbert’in, İngiltere’de Cromwell’in uyguladığı bu siyaset kuramsal temellerini İngiliz hekimi William Petty’nin “siyasal aritmetik” anlayışında buldu. Bu anlayış doğum ve ölümlerin sayısını bilince, nüfusun belirli bir süre boyunca ne kadar artacağını kestirebilmeye dayanıyordu. Bu öngörü, toplulukla ilgili olguların, bireysel kaderlerden daha önemli olduğunu göstererek tarımsal, sınai, ticarî planlar yapılmasını da sağladı. Bundan ötürü, cinsellik ne devletce, ne de kilısece engellendi. İnsan hâlâ, üreme ve çoğalmayla ilgili tanrısal iznin kendi cismanî çıkarlarına uygun düştüğü kanısındaydı.

Böylece, arzu nesnesi kadın cinsel birlik içinde, giderek daha önemli bir arkadaş oldu. Vücudunu, emeğini, çocuklarını veriyordu. Karşılığında ona bazı haklar tanınmaya başlandı: Yasal birleşmelerde sevilme, evini çekip çevirme hakkı. Evlilik dışında, çoğu kez “aşağı tabakadan” gelme “hafifmeşrep” kadınlar, toplumsal basamakları kolaylıkla tırmanıyorlar, kast’a ya da servete bağlı olmayan bireyler arası ayrılıkların var olduğu düşüncesinin yayılmasına katkıda bulunuyorlardı.

II. — XIX. Yüzyıl

Bütün devrimlerin bazı aşırılıkları gene bazı aşırılıklarla düzelttiği bilinen bir gerçektir. Bu durumun sonucu olarak, çoğu kez, bir kendini doğrulama olgusuyla, törelerin düzeltilmesine yol açan toplu bir suçluluk duygusu ortaya çıkar. 1790’dan sonra erdemin egemen oluşu buradan gelir. Şenlikler, konserler azaldı. İlkçağ örneklerinin sadeliğine dönülmeye çalışıldı. Ama kadınlara toplum hayatmda hiçbir hak tanınmamasının yanı sıra, iki cinsi eşitleştirmede önemli bir hareketin ortaya çıktığı görüldü (pantolon giydikleri için “sans culottesıı, yani “donsuz” diye adlandırılan silâhlı kadınları ve Konvansiyon döneminin trikotöz’leri). Olympe de Ganges, 1792’de Mary Wollstonecraft tarafından örnek alınan bir Kadın hakları bildirisi kaleme aldı: “her çeşit toplumsal zorlamayı kaldıralım; çok iyi bilinen yerçekimi ilkesi, gene işleyeceği için, her iki cins de kendilerine düşen yeri alacaktır.”

Eşitlikçi bir paganlıktan esinlenen yeni devlet dininin çerçevesi içinde erdem ve aile bağları güçlendirildi. llk olarak fuhuş ele alındı. O dönemde Paris’te, “kötü hayat süren” kadınlar Palais-Royal’in bahçelerinde bulunurlardı. Bunların değerlerine, güzelliklerine, çalıştıkları evlerin lüksüne ve müşterilerin yaşlarına göre bir tarife listesi yapıldı. Bu tarifeye göre, yaşlı müşteriler, gençlerden daha çok para verecekti. Chaumette ([28]) bu işe bütünüyle son vermek istedi ama bunlar bir toplumsal zorunluluğun ürünü oldukları için ortadan kalkmadılar. Chaumette’ten sonra da, Robespierre’den sonra da varlıklarını sürdürdüler.

1792’de, evlenme, yasallaştırılarak ve boşanma hakkı tanınarak, değişikliğe uğratıldı. Ingiltere’de medeni nikah, püritenlerce 1653’de zorunlu kılınmıştı. Charles II medeni nikahla dini nikah arasında seçme hakkı tanımıştı. O zamana kadar evlilik, medeni nikah olarak basit bir el sıkmayla gerçekleştirilir, bu iş “eşler artık istemediği zaman” yapılmazdı (R. Taylor). Bu yüzden, iki kişiyle birden evli olma durumları pek çoktu. 1753’te. evlenmeyi askıya çıkarma usulü kabul edildi, bu karar direnmeyle karşılaştı.

Boşanma vardı ve oldukça masraflıydı. Boşanma nedeni olarak yalnız iki şey kabul ediliyordu: iktidarsızlık ve zina. Demek ki, İngiliz mevzuatı bu konuda Fransız devriminin mevzuatından çok daha ileriydi. Ama öte yandan, tam bir karşıtlıklar ülkesi olan İngiltere’de yazılı yasalarla töreler arasındaki ayrılık çok büyüktü. Bu yüzden, İskoçya’da 1787’de bile, satılmak üzere sığırlarla birlikte boynuna ip takılarak pazara götürülen kadınlara raslanılabiliyordu. ” 1884’te 25 guinea ([29]) ile yarım pint ([30]) bira arasında değişen ödemelerle yirmi kadının satışı yapılmıştı” (V.F. Calverton).

Fransa’da, Birinci Cumhuriyet ([31]) sırasında boşanma yeni kabul edilmişti ve çok kolaydı. Ama kadınlar da erkekler de bu haktan pek yararlanmadılar. Lewisohn, Paris’te yaşayan bir milyon kişi arasında 200.000 çiftten ancak 6.000’nin boşandığını belirtiyor. Bu yüzde üç oran oldukça düşüktür. Belki de o yıllarda erdemli bilinmek, kelleyi daha kolay kurtarmayı sağlıyordu. Bu arada anneyi ve çocuğu koruma işi de geliştirildi. Çocuklara yardım servisi kuruldu, annelerince bırakılan çocukların sayısı yarıya indi. Bütün bu yenilikler, yeni seçkinlerin cinsel karışıklığı (promiscuite) yüzünden görünüşte silinmiş olsalar da, derin izler bırakacaklardır. Bu cinsel değişiklik konusunda en belirgin örnek, Madrit’li bir bankacının kızı olan yirmi yaşındaki bir İspanyol markizinin, Jeanna Maria Tereza Ignacia de Cabarrus’un serüvenidir. Bu genç kız 15 yaşındayken Devin de Fontenay adında bir markiyle evlendi; marki, karısını aldatmakta gecikmedi. Devrim’dc Bordcaux’ya sığınan markiz tutuklandı, Tallien tarafından kurtarıldı ve onun metresi oldu. Genç kadın, Tallien’lc birlikte şehirde saltanat sürdü, ama Paris’e dönünce tutuklandı; Tallicn’e bir hakaret mektubu yazdı; Bu mektup Tallien’i Robespierre’e saldırttı ve Robespierre’in safdışı edilmesine yol açtı. Bundan sonra Tereza Notre-Dame de Thermidor oldu, Tallicn’le evlendi, onu birçok kişiyle aldattı. Çok zeki değildi, ama çok çekiciydi. Devrin modalarını tanıttı, “Merveilleuses ” ([32]) modasının (kıvrımlı giysiler, boyalı perukalar) öncülüğünü yaptı. Çevresi onun “kulübe “sinde yaşıyordu. 1797’de giyotinle idam edilmiş olan Beauharnais’nin dul karısı Josephinc Tascher de la Pagerie, Tallien’in safdışı edilmesinde belli bir rolü olmuş olan Barras’ın burada metresi oldu. Daha sonra da Tereza Barras’ın metresi oldu; Josephine, topçu generali Napoleon Bonaparte’la evlendi. Devrimle gelen yönetici sınıf arasında yayılan bu töreler, büyük bir gelişme içinde bulunan burjuvaziye geçti. Gayrimeşru doğumlar ve boşanmalar arttı.

Önce, açık açık, cinsel uygulamalardan, hatta sapık uygulamalardan sözedildi. 1789 öncesi döneminin insanı olan, tam soylu bir aileden gelen, hafif süvari subayı, şair, müzikçi Sade, genç yaşta, Gri mod de la Reyniere tarafından kantarit’in afrodiziak ([33]) etkisine alıştırılmıştı. Sade, 1763’de “aşırı ahlaksızlık” dolayısıyla tutuklanarak Vincennes’de hapsedildi; kısa bir süre sonra serbest bırakıldı, ama yalnız ve saygısız bir ahlak düşkünü olarak damga. landı. Çeşitli ilişkileri vardı. Babası ölünce, onun kont unvanına sahip oldu. Orduda görev aldı, bundan kısa bir süre sonra, karşılıklı kırbaçlamalarla geçen sefih gece hayatına yeniden başladı. l768’de bir genç kız kaçırdı, ona karşı da aynı davranışlarda bulundu, ama kız kaçarak onu ele verdi. Kral kovuşturmayı durdurdu. Sadece, 1772’de, Marsilya’da, homoseksüelliğin ve kırbaçlamaların uygulandığı bir sefahat aleminde bazı fahişelere kantaritli şarap içirdi. Hastalanan kadınlar şikayetçi oldular. Bunun üzerine, Sade ile uşağı ölüme mahkum edildi. İtalya’ya kaçan Sade orada tutuklandı ve Milano’da gözaltına alındı. Kaçtı ve kendisine bağlı kalan ka. rısıyla her çareye başvurarak yaşamaya başladı. Ama Paris’e getirildi ve 1777’de hapsedildi. 1790’da Ulusal meclis tarafından serbest bırakıldı, Justine ou les malheurs de la vertu’yü (Justine ya da erdemin mutsuzlukları) ve Juliette ou la prosperite du vice’i (Juliette ya da ahlaksızlığın mutluluğu) yayımlandı. Ama bayan Tallien’Je ilgili bir yergi yazısı yazınca l796’da yeniden hapse girdi. Napolyon onu bile bile hapiste “unuttu”, Sade 1814’te hapiste öldü.

Sade, elbette bir sapıktı, ama yanlışında direnen bir hayasız değildi. Her zaman uygulanan sevişme biçimi kadar yasal bir yeni sevişme biçimi getirdiğini düşünen bir inançlı kişiydi. Mutsuzlukları özellikle kendini açıklamak, kendini doğrulamak istemesinden, cinsel faaliyetlerini sağlam bir ikiyüzlülükle örtbas etme yolunda tedbirli davranmamasından, yaptığını aptalca ve kışkırtıcı bir biçimde sanki bile bile yapmasından geliyordu. Fransa’da gerçekten cinsel alanda büyük özgürlük vardı ama, bunu sıkı bir denetim çerçevesi içinde uygulamak gerekiyordu. “İyi tarafta” bulunmak gerekliydi. Vali Dubois, fahişelerin sağlık muayenesinden geçirilmesiyle ilgili uygulamaya başladı ve kazancın bir kısmını cebine attı. Askerler, siviller karşısında öncelikli olduklarından, onların daha büyük bir cinsel özgürlüğü vardı. Yani bir çeşit “Landsknecht ([34]) ahlakı” uygulanmaktaydı: askerlerin cinsel suçları pek seyrek cezalandırılıyordu. Napolyon, kadınları polisle getirtir, bu kadınların kocalarını başka yerlere görevli gönderirdi. Kahire’de de böyle yaptı, bir teğmenin karısını yanına aldı, kocayı özel bir görevle İngiliz donanmasının bulunduğu yere gönderdi; teğmeni İngilizler esir ettiler.

İmparator olduktan sonra tiyatro oyuncusu kadınlarla, hafifmeşrep kızlarla düşüp kalktı. Kendisine dilekçe sunmaya gelmiş olan Berlin’li bir genç kız pek hoşuna gitmişti: kızı annesiyle birlikte çağırttı, onu sabaha kadar alıkoydu, sonra eline iki yüz altın vererek geri gönderdi. (Bir fransız albayı, terfi ettirilmek umuduyla kızı Paris’e getirtti: ama 4-000 altın frank vererek geri yolladılar.) Napolyon’ un birkaç düzine metresi olduğu bilinir. Bunlara uzun aşk mektupları yazardı. Napolyon, doğrudan doğruya ilişkilerinde bazen kabalaşırdı, ama, hiç bir zaman sadistleşmezdi. Kadına nasılsa sahip olacağını bilse de, Romeo rolü oynamaktan hoşlanırdı. Kadınlarla üst üste birçok gece geçirir, ama bu yüzden ne çalışmalarını ak satır ne kafasını toplama yeteneğini kaybederdi. Çabucak uykuya dalardı. Bir kadının göğsü onun için en iyi dinlenme ilacıydı. Duyduğu değişiklik ihtiyacı içinde, başlıca üç kadınla ilişkisi oldu: Josephine de Beauharnais, Marie-Louise de Habsbourg, ve onu Rusya seferine sürükleyen, ayrıca bir de çocuk sahibi yapan Marie Walewska. Çocuk sahibi olmanın tadını alınca, bir varis bırakmak istedi ve 17 yaşındaki Marie-Louise’le evlendi. Bu, vekil tayin ederek Viyana’da yapılmış bir evlenmeydi. Ama Napolyon, Paris’te yapılacak olan düğünü beklemeden nişanlısına Compiegne’de kavuştu. Alkolde saklanan kalbini ona bırakmıştır.

Restorasyon, ahlak reformu Yapacağını ilan etti, ama işe kurumlarda reform yapmakla başladı. Boşanmayı kaldırdı; boşanma ancak 1884’de yeniden tanındı. özel hayatın üstüne bir edep perdesi çekildi. Fesat kurmamak ve dışarıya sızdırmamak şartıyla her şeye izin vardı. Gerçekten, fesatçılık günün konusuydu. Kamuoyunun, siyasal ve ekonomik istihbaratın önemi anlaşılmaya başlamıştı. Yatakta ağızdan alınan sözlere dayandırılan cinsel casusluğu, Viyana kongresi sırasında, Metternich başlattı. Metternich daha sonra, şehirde huzuru sağlamak için, fahişeleri hafiye olarak kullandı. Viyana’da o sırada fahişelerin sayısı çok yüksekti: 4.000.000’un içinde 20.000 kişi; yani, yedi ya da sekiz erkeğe bir fahişe. Frengi ve belsoğukluğu şehri kırıp geçiriyordu. 1821 1840 yılları arasında, Avusturya başkentinde bir milyon bırakılmış çocuk bulundu.

Büyük bir haz vermeyen cinsel özgürlük, görünüşteki ciddi denetim, barış havasının durgunluğu içinde hiç de büyük olmayan burjuva yaşayışı romantik tepkinin gelişimini kolaylaştırdı. En doyurucu aşk bile mutsuzluk veriyordu: rahat bir hayat geçirmiş olan kültürlü genç soylularca (Musset, Vigny, Byron) tutulan tema buydu. Günlük hayattaki zorunluluklarının reddi, otoriteye başkaldırma, tutkuların yüceltilmesi, insanla doğa arasında giz dolu bir uyum aramak, başlıca temalardı.

Erkekler dayanıksız, duygulu, hareketsiz ve üzgün görünüşlüydü. Bunlar babalarınca azarlanmış çocuklar gibiydiler; ama bazen toparlanıyor, bir hiç yüzünden düello ediyorlardı. Kadınların toplumda önemli bir yeri vardı. Bunun en belirgin örneği George Sand’dır. Erkeklik peşinde bir homoseksüeldi, erkekleri iktidarsız olduklarına inandırmakla zamanını geçirdi; birçok erkekle ilişki kurdu, başlıcaları Jules Sandeau, Heinrich Heine, Musset, Choplh ve Merimde’dir, Listz’e âşık oldu, ama Lizst’i daha önce Agoult kontesi elde etmişti.

Romantizm tepkisi, kadınların eşitlik hakkı, duygularını açıklama hakkı tema’sını ortaya koydu. Ama bu tema, büyük çoğunluk için, henüz erişilmez bir ülküydü. Burjuva toplumu ailenin bütünlüğünü şiddetle savunuyordu. Evlilikler, kurallara uygun evliliklerdi, tanışmalarla gerçekleştiriliyordu; bu evliliklerde çok ayrıntılı sözleşmeler düzenleniyordu. Gençlerin birbirlerini görmelerine, seçmelerine elbette bir ölçüde izin veriliyordu. Balolar yapılıyordu. O çağ vals çağıydı. İki kişinin birbirlerine yaklaşarak birlikte yaptığı ilk danstır vals. Birçok kişinin tepkisiyle karşılaştı, tepki gösterenler arasında Byron ve Musset de vardır. Bekaret kesinlikle zorunluydu. Evlenmeden çocuk sahibi olmuş genç kız, mimleniyor kocasını aldatan kadın kara listeye almıyordu.

Cinsel uyum güçlüklerinin nedenleri çekingenlikle inceleniyordu. 1847’de Gross Hoffinger, Almanya’da evli 100 çiftten 48’inin mutsuz, 36’sının ilgisiz, 15’inin mutlu ve “namuslu” olduğunu ve kusurun çoğu kez erkekte olduğunu ortaya koydu. 1847, İngilterede kraliçe Victoria’nın tahta çıktığı yıldır. O dönemde, yapmacık bir namusluluk modası başladı. Namusluluk yüceltildi, boşanma yasaklandı. Saray, boşanmış diplomatları kabul etmedi. Shakespeare’in eserlerinden bazı yerler çıkarıldı, Zola’nın La Terre’ini (Toprak) satan kitapçı hapse atıldı.

Robinson Crusoe’de de bazı yerler çıkarıldı. Buna karşılık gizli müstehcen edebiyat büyük bir ilerleme gösterdi.

Fuhuşa karşı saldırıya geçildi; daha doğrusu, Londra’daki 7 000 fahişenin 933 genelevde bir araya getirilmesine çalışıldı. Bu evlerin çoğunda, o çağın belirgin özelliği olan kırbaçlama teknikleri uygulanıyordu. “Cinsel hayata ölüm sessizliği çöktü”, cinsel hayatın akla getirdiği şeylere de! Kadınlar artık pantolon giymiyor, kalm entariler giyiyorlardı. Donlar, kataloglarda bile yırtmaçlarıyla gösterilmedi. Hekimlikte usuller değişti. Kadın hekime yalnız başına gitmiyor, hekimin karşısında soyunmuyor; ağrıyan yerini bir oyuncak bebek üzerinde göstermekle yetiniyordu. içtenlikli yakınlık diye bir şey kalmadı. Mastürbasyon, ahlaksızlık sayılarak mahkum edildi. Erkek çocuğun cinsel organı için, özel kafesler yapıldı; organ bu kafese hapsediliyor, organın her sertleşmesinde çıngırak çalıyordu. öğrenim süresinin uzatılması üzerine, İngiliz kolejlerinde zorunlu olan cinsel perhiz kuralına uyulup uyulmadığını gözlemlemek daha da güçleşti; 1860 dan sonra, okullarda düşünceyi başka yere yöneltici spor çalışmaları yapıldı; oysa bu tür çalışmalar daha önceleri hiç tutulmazdı.

Elbette bu tedbirlerin kurbanı, kadından çok erkekti. Victoria devri gericiliğinde erkeğin kadına karşı duyduğu hınç, çeşitli biçimlerde, özellikle de doğum sırasında acı çekmenin zorunlu olduğu üzerinde direnmekle kendini gösteriyordu. Simpson, kloroformun uyuşturucu özelliğini buldu, bu buluş kilisenin muhalefiyle karşılaştı. Ama Siınpson şöyle karşılık verdi: “Tanrı Havva’yı Adcm’i kaburgasından çıkarırken Adem’i derin bir uykuya daldırmıştır.” Kraliçe Victoria, o sırada temsil ettiği püritenliğe rağmen, yaptığı acılı altı doğumun etkisiyle olacak, yedinci doğumunda kloformu kabul etti.

Namuslu görünme modası, Fransa’da Napoleon IlI’ün sarayına şaşılacak kadar dolambaçlı bir yoldan geldi. Fesat çevirerek iktidara geçmiş olan bu imparatorun Ham kalcsindeyken birçok gayrimeşru çocuğu olmuştu; kendisini maddi bakımdan da desteklemiş olan İngiliz tiyatro oyuncusu Henriette Howard onun metresiydi. Napoleon III, tahta çıkınca Henriette Howard’a yol verdi, ama ona olan bütün borçlarını mürekkep faizleriyle birlikte ödedi, ona bir şato, ayrıca Bcauregard kontesi unvanını verdi. Henriette Howard, giderken, Napoleon IlI’ün bir başka metresinden olma çocuklarını da götürdü.

Napoleon IH, 45 yaşında, prenseslere hiç aldırmayıp, daha 21 yaşında olmasına rağmen büyük bir cinsel deneye sahip olan Eugenia de Montijo’yla evlendi. Kızın annesi, Stendhal ile Merimee’nin âşığı olmuştu. Napoleon IlI’ün bu aşkını Prevost-Paradol bir a aşk delisi nnin kaprisi olarak nitelendirdi. Ama Napoleon II, l 853’te, ülkenin önde gelen kişilerine verdiği özgürlükçü bir söylevde, bu evliliğini zorla benimsetti. Eugenia “örnek” bir imparatoriçe oldu. tngres’e, Courbet’ye ve Manet’ye karşı “haya saldırısınna girişti. (Manct’nin bir tablosunu imparator kurtarmış ve tablonun sergilenmesini emretmiştir.) Heykellerin edep yerlerine asma yaprakları örtüldü. Baudelaire’e para cezası kesildi. Sarayda şölenler ve şenlikler sürüp gitti, ama Eugenia bütün ileri gelenler için tam bir sadakati şart koştu. Bununla birlikte Napoleon III, gene de kadınların çekiciliğine ilgisiz kalmıyor, kaçamaklarını ve sadakatsızlıklarını gitgide arttırıyordu. Cavour’un ona tanıştırdığı Castiglione kontesinin aracılığıyla İtalya’yı desteklemeyi kabul etti.

1. Kibar fahişeliğin doğuşu. — Böylece, namuslu kadınla resmen fahişe kadın arasında bir kadın tipi ortaya çıktı. Bu, gerçek bir mesleğe, aşk mesleğine atılan kibar fahişedir. Baştan çıkarılmış genç kız, kocasını aldatmış ya da bırakılmış kadın toplum dışında bir hayat sürmeye başladı, bu hayatta aşk ve aşkı çevreleyen her şey, erkeklerin hayalgücüne sesleniyordu. Yalnızca ayrıcalı bedensel üstünlük, erkek psikolojisini bilme, servetini ve evini yönetme biçimi, toplum alışkanlığı ve belli bir kültür bu rolün oynanmasına olanak sağlıyordu. Bunlar, birçok âşığı meslekleriyle yıkan “dişi aslanlar”dı. Siyaseti, kibar çevreyi, modayı etkiliyorlardı. En ünlüleri, ingiliz sanatçısı Cora Pearl (Emma Church), Marguerite Bellanger (Napoleon IlI’ün eski metresi) ve Moskovalı bir tacirin kızı olan ve Donnersmarok kontesi olarak ölen la Pa’ıva’dır. Rus asıllı Paıva, Villoin adında bir fransız terzisiyle evlendi, kocasını bırakıp İstanbul’a, Viyana’ya ve Berlin’e, sonra Paris’e gitti: Champs-Elysees’de bir park kanepesinde Arsene Houssaye ve piyanist Henri Hertz’le tanıştı; o geceyi Houssaye’le geçirdi, Madam Hertz olarak yıllarca Henri Hertz’Ie yaşadı, onunla bir müzik salonu kurdu. Bu ilişki kadının har vurup harman savurması yüzünden son buldu. Pa’iva, sonunda Villoin’dan dul kaldı ve Aranjo de Paiva’yla evlendi, adam hemen Portekiz’e döndü. Paiva salonunu açtı, bu salona Donnersmarch kontu da sık sık gelirdi. Bu onun en parlak dönemiydi; o günkü park kanepesinin karşısındaki arsayı satın aldı, bu arsaya alaca somakili merdiveniyle ünlü konağını yaptırdı. Sonra Donnersmarck ona Pontchartrain’i verdi. Paiva, kontla evlendiğinde 52 yaşındaydı. Silezya’da öldü.

2. Cinsellik ve nüfus. — O sırada tam bir gelişme içinde bulunan büyük basının yaydığı bu türden örnekler, cinselliği hem ahlak hem nüfus sorunu olarak uğraşların en üstüne çıkardı. Sanayileşme ve insan sayısının artışı XIX. yüzyılın en büyük korkuları arasında yer aldı; İngiliz papazı Thomas Robert Malthus, bu korkuları aşırı nlifüs artışı kuramında dile getirdi. Malthus, insanların kaynaklardan daha hızlı çoğaldığını, yoksulların zenginlere göre daha çok çocuk yaptığını, sefaletin, “ahlaksızlıkların”, hastalıkların buradan geldiğini bildiriyordu. Yoksulları sefaletten bütünüyle kurtarma olanağı bulunmadığına göre, onlara yardım etmenin bir yararı olmayacaktı.

Gerçekten, Malthus’un istatistiklerinde güvenilmez yanlar vardır, bunlar büyük ölçüde yoruma yer verir. Sözgelimi, Malthus 2000 yılında Avrupa’nın nüfusunun 50 milyara ulaşacağını, oysa o zaman, kıtanın ancak 2 milyar insanı besleyebileceğini söy. ler ve şu tedbirleri öne sürer: tam bir cinsel perhiz ve geç evlenme. Buna karşılık, doğum kontrolu yapma hakkı tanımaz. Bu, bir kısıtlayıcı ahlak’tır: kendini bütün büyük meclislere ve kiliselere kabul ettiren Malthus’un büyük ustalığı buradadır. Bu gö. rüşler, evlenmelerin hükümetlerce denetim altına alınmasını kolaylaştırdı. Sözgelimi, Almanya’da su. baylar, memurlar ve kamu kuruluşlarında çalışanlar üstlerinin izni olmadan evlenebilmeleri için, kuralla. ra uygun bir drahoma ve üstlerin izni gerekliydi.

Elbette bunlar doğumları hiç etkilemedi. Çünkü meşru çocukların sayısı azalırken gayrimeşru ço. cukların sayısı artıyordu; elbette, gayrımeşru çocukların ölüm oranı daha yüksekti. Malthus’un kuramı emek sermaye çekişmesinde de önemli bir etken oldu: işçilerin bütün istedikleri karşısında, İngiliz işverenleri, yanlarında çalışanlara, yaşama düzeyini yükseltmek isteyenin daha az çocuk yapmaktan başka çaresi olmadığını bildiriyorlardı. Ama bu öğüdü tutmak güçtü. Çünkü yorgunluk genellikle cinsel ihtiyaçları engellemez, artırır. Böylece, ortaya, doğum. ların sınırlanmasını kabul eden, ama cinsel perhizi kabul etmeyen yeni “Malthus’çuluk çıktı. Doğumu önleme araçları bundan ötürü gelişti. İngiltere’de Francis Place, Amerika’da Owen ve sonra Dr. Knowlton doğumun önlenmesinden yanaydılar. Dr. Knowlton hapsi boyladı ama, yazdığı kitap bütün dünyada okundu.

İngiltere’de 1854’de George Drysdale’in kitabı, doğumu önleme kuramlarının yayılmasına yol açtı. Darwin, yaşamak için savaş düşüncesini Malthus’tan almış olmalıdır. Nitekim yeni-Malthus’çuluk da en yetenekli olanın hayatta kalması kuramına bağlanıyordu. Bu, olağanüstü nitelikteki çocukları elden geldiğince iyi büyütmek amacım güden “Eugenique” adlı bilimi doğurdu. “Eugenique”in başlangıcında, Darwin’in yeğeni Francis Galton’un önde gelen bir yeri vardır.

1860’da, polisin bu konularda aşırı gayretkeş bir tavır takınmışken yeni Malthus’çu New Refonner gazetesi Knowiton’un eserini yayımladı. Gazetenin sorumlusu hapis ve para cezasına mahkum oldu, ama bu durum genel bir hoşnutsuzluk yarattı ve Knowlton’un kitabı Amerika’da yeniden basıldı. Mahkeme kararı, genç hintli Krişna Murti’yi yeni Mesih diye tanıtarak teozofinin öncülerinden biri durumuna gelen, daha sonra Hindistan’ın bağımsızlığını savunan Annie Besant adlı bir kadının çabalarıyle bozuldu. Bir Protestan papazından boşanmış olan bu kadın din konusunda özgür düşünceyi benimsemiş, ve New Reformer’in sorumlusunun hem iş arkadaşı hem de akıl hocası olmuş, onunla birlikte mahkum edilmiş, daha sonra beraat etmişti. Bunun üzerine de Malthus’çu birlik’i kurdu ve Nüfus Yasası adlı eserini yazdı.

Elbette bu çalışmalar nüfus artışıyla eldeki besin maddeleri arasındaki oransızlık yüzünden elverişli bir alan buluyordu. Amerika’ya göç, nüfus artığını eritmekte yeterli olmuyordu. Yeni-Malthus’çu öğreti, gebeliği önleyici yöntemlerin, dıştan bir yardım gerektirmeksizin yoksulluğu önleyebileceğini, öne sürüyordu. Bu sistem, halkın yatak odalarında gelişen yoksulluğuna çare gibi görünüyordu.

Bunun üzerine, gebeliği önleyici yöntemler konusunda büyük bir tartışma ortaya çıktı. Tam cinsel perhizin bir yana bırakılmasından sonra, Roma’da çalışan Efes’li Doranos’un kuramı hatırlanarak, döllenmenin belli zamanları olduğu konusu yeniden ele alındı. Bu yöntemi, Reims başpiskoposluğu görevinde bulunan kardinale bir fransız hekimi kabul ettirdi. Almanya’da da söz konusu yöntemin propagandasını katolik hekim Kapelman yapıyordu.

3. Cinsel sorunların toplum hekimliğiyle ilgili önemi. — Doğumların kısıtlanması konusundaki bütün bu tartışmaların en önemli sonucu, cinselliğin yatak odalarından ve gizli kitaplardan çıkarak geniş halk kitlelerine açıklanması oldu. Ama geniş hak kitlelerinin ençok merak ettiği, hekimlik edebiyatına ve fıkra edebiyatına geçmiş olan cinsel sapıklıklardı:

Bu sapıklıklar hep vardı, ama açıktan açığa incelenmesi şu iki nedenle oldu: Cinsel sapıklıkları yaşayanlar kendilerini haklı çıkaracak bir kesim bulurken, cinsel sapıklıkları yaşamayan ama yalnızca bilenler sözde bilimsel yayınlara okur bulacaklardı. Sapıklıklar henüz bütünüyle açıklanmamış olduğu için, gerçek bilimsel nedenler, çok geriden geliyordu.

Bu gerçek propaganda kampanyasının sonucu, cinsellik ve cinsellikle ilgili her şey konusunda genel bir çekingenlik oldu. Kamuoyu bu çekingenlikten bugün de kurtulamamıştır. Bunun bir mutlu sonucu da oldu: bazı kadınlar kişisel ve cinsel hayatlarında dilediklerini yapma ve erkeklerle eşit olma hakkı istediler.

Cinsel dramlar kamuoyunda büyük ilgi uyandırır. Sözgelimi Mayerliug rezaleti ([35]) ne siyasal bir dram ne de bir aşk dramıdır. Arşidük kendi canına kıyabilme gücünü sevgilisini öldürmekte bulmuş ya da, daha akla yakını, bu mutsuzluğun sorumlusu olan cinsin bir temsilcisini sadizmin etkisiyle ölüme sürüklemiş de olsa, bu dram aşırı cinselliğin sadizme bağlanışıyla ortaya çıkmış bir dramdır. Tıp alanında bu dramın yararı, cinsel sapıklıklara dikkati çekmek oldu: arşidükü hıristiyanca gömebilmek için, onun “kemik bozukluğu “ndan gelen geçici bir çılgınlığa uğradığı gibi tıbbi bir kurnazlığa başvuruldu. Bugünkü bilgilerimize göre, bu tür bozukluklar yoktur, cinsel anormalliklerin nedenini eğitici nitelikteki bozukluklarda aramak gerekmektedir.

Bunu daha 1886’da, özellikle mazohizrn alanında ortaya koymuş olma şerefi Kraft Ebbing’indir; ” mazohizm ” sözcüğünün kullanılması da onunla olmuştur. 1870’de Viyana’lı şövalye Leopold de Sacher Masoch’un tanımladığı bir uygulama olan mazohizm, daha önce tanımlanmış olan sadizmin karşıtı oluyordu.

Birçok şehirde polis müdürlüğü yapmış sert bir babanın oğlu olduğu bilinince, genç Sacher Masoch’un yetişmesi birazcık anlaşılır. Sacher Masoch’un anne tarafından büyükbabası olan tıp profesörü von Masoch’un çocuğu yoktu. Masoch adı, Sacher adına bu yüzden eklendi. Sacher, meslek hayatına yirmi yaşında başladı. Gratz’da privat-dozent’di, özel hayatında tam bir Don Juan hayatı yaşıyordu. Otuz yaşında önemli bir cinsel değişiklik geçirdi: kendisinden yaşlı ve kendisine sert davranan kadınlar aramaya başladı. Sacher Masoch, hikayelerinden birinde, kürk giymiş bir kadının elleri ve ayakları sımsıkı bağlı bir erkeği kamçıladığını anlatırken, mazohizmin mekanizmasını çok iyi dile getirir: “Bana kötülük yap ki mutluluğuma dayanabileyim”. ünü, edebi bakımdan abartılmış olsa da, gene de çok büyüktür. Jubilesine ibsen, Bjornson, Hugo, Zola, Daudet, Pasteur, Gounod ve Rubinstein katıldı.

Frengili ve alkolik Verlaine, Arthur Rimbaud ile olan ilişkileriyle, bu ilişkilerindeki sertliklerle, bıçaklı tabancalı kavgalarla bilinir; bu yüzden Verlaine, Belçika’da iki yıl hapse mahkûm olmuştur. Verlaine bu işi genç bir köylüyle, sonra homoseksüellerle sürdürdü; homoseksüeller, hep yaptıkları gibi, yaşlandı ve yoksullaştı diye onu yüzüstü bıraktılar. O da heteroseksüel yaşayışa, kendisini besleyen fahişelere döndü.

Oscar Wilde, kırk yaşına kadar, garip bir hayâsız olarak tanınıyordu. Ne var ki evliydi ve iki çocuğu vardı. Kibarlar topluluğundan çıkarılmıştı ama, adı kötüye çıkmamıştı. Gerçi Salome’yi yazmıştı ama, Fransızca yazmıştı. Lord Alfred Douglas eseri ingilizce de yayımlayınca rezalet patlak verdi; lordun babası Queensberry markisi, oğlunu Oscar Wilde’in cinsel arkadaşı olmakla suçladı. Wilde, Cezayir şehrinde Gide’e rasladı, karşılaştığı tehlikeleri onunla tartıştı; ama gene de, Londra’da bir hakaret davası açtı. Duruşmadan çıkarken tutuklandı ve ahlak düşüklüğü suçuyla mahkûm edildi. En önemli eserlerini hapishanede yazmıştı. Hapisten sonra sürgün cezasını çekerken takma ad kullandı ve ailesi tarafından reddedildi. Bu olay, o sırada İngiltere’yi kaplamış olan püritenlik dalgasının bir örneğidir. O dönemde Havelock Ellis’in kitapları bile yasaklanmışı!.

Bunda, belki de, varlıklı ve yönetici sınıfların gücünün azaldığını görme korkusuna dayanan gerçek bir toplumsal savunma mekanizması görmek gerekir. Homokseksüeller birer barışçı ve yurtseverlik konusunda gevşek sayılıyorlardı. Gerçi İngiliz emperyalizminin savunularından Cecil Rhodes’un bir takım “kuzuııları vardı ama, Rhodes kurnazdı ve rezalet çıkmasını önlüyordu.

Almanya’da homoseksüellik, Fransızların homoseksüelliğe alman ahlaksızlığı demelerine yol açacak kadar kendinden söz ettiriyordu. Bir gazete, Wilhelm Il’nin çevresindeki homoseksüel camarilIa’yı (topluluğu) açığa vurmuştu.

Maximilien Harden, bu uluslararası ahlaksızlığın yapabileceği ihanete dikkati. çekti: prens von Eulenburg’u suçlayınca mahkum edildi; ama kesin tanıklıklar karşısında imparator, danışmanlarını uzaklaştırmak zorunda kaldı. O dönemde pek çok homoseksüellik davası görüldü. Berlin’li hekim Magnus Hirschfeld, o sıralar, homoseksüeller için, üçüncü cins teriminin kullanılmasını önerdi, homoseksüellerin yasalarca korunmasını istedi; bu durum Almanya’da cinsel sapıklığın yayılmasında rol oynamıştır.

XIX. yüzyılın büyük tıbbi buluşları, cinsel sorunların, en başta da zührevi hastalıkların gelişimini etkilemişti. Zührevi hastalık tehlikesi korkunçtu: Kopenhag’da, 1875 1885 yıllan arasında geçen on yıl içinde, 10.000 kişide yeni 416 frengi vakası görülmüştü. Ayrıca, 500 de yumuşak şankr vakası vardı. Aynı kuşaktan erişkin kadın ve erkeklerin yüzde otuzu hastalığa yakalanmıştı. 1900’de Berlin’de 10.000 kişi belsoğukluğu, 6.000 kişi frengi tedavisi gördü. Korku ve gereksiz utanç, hastalığı yaygınlaştırıyordu. Üçüncü dönem frengi vakaları çoktu. Heine, Maupassant, Nietzsche tabes [müzmin hastalıklarda gittikçe zayıflama; frenginin son safhasında vücut hareketlerindeki intizamsızlık tabes dorsalis omuriliğin zayıflaması. tabetic bu hastalığa ilişkin] hastalığına tutuldular ve sarsak oldular. Fahişeliği ortadan kaldırarak sorunu çözümlemek mümkün değildi.

İlk gelişme, belsoğukluğuyla frenginin birbirinden ayırılması oldu. Daha 1812’de, Hernandez, Toulon’da kürek mahkûmları hapishanesinde, bir hastadan aldığı irini bir mahkumun sidik borusuna aşılayarak onu belsoğukluğuna yakalatmayı başardı.

Aynı deney, büyük bir bilinçsizlikle, başkaları üzerinde de tekrarlandı. Gonokoku teşhis etmeyi ilk olarak, renklendirme yoluyla, Breslau’da, o zaman 24 yaşında olan Neisser başardı (1879). Leipzig’li Crede ise yeni doğmuş çocukların gözlerini dezenfekte etmeyi düşündü. l 905’de Doğu Prusya’da Schaudinn, ultramikroskopla, frenginin etkini Treponema pallidum’u buldu. Tropikal hastalıklar bölümü şefi olarak Hamburg’a atandıktan sonra amipler üzerinde deney yaparken mikrop kaptı ve 35 yaşında dizanteriden öldü. Serum uygulaması, 1906’da Wassermann’la başladı. l 909’da Ehrlich Frankfurt’ta “kimyagerlik oynarken” 606’yı buldu ( 606. sistematik deney) ve Hata adındaki bir japonla, frengi tedavisinde ilk ilerlemeyi gerçekleştirdi. 914. deneyde daha iyi bir sonuç elde etti. 914’de tabes ve sarsaklık daha az görülmeye başladı. Almanya’da 1919’da 215.000, 1927’de 75 000, 1934’te 43 000 birinci dönem intan vakası saptanmıştı.

Böylece, bulaştırma gücünden arıtılmış olan cinsellik bir toplumsal afet niteliğinde olan yanını yitiriyordu. Şimdi de suçluluk yükünden kurtularak ahlak açısından temize çıkması gerekliydi. Bunu da, cinsellikte davranışın çeşitli olduğunu, cinsel hazzın şefkatten ve döl vermekten ayrılmadığını, ayrıca psikolojik hastalıkları açıklayabilmek için bireyin ve toplumun hayatında gerilere gitmek gerektiğini ispatlayarak cinsellik kavramını baştan sona değiştiren Freud ve onu izleyen psikanalizci kuşaklar gerçekleştirdi.

4. Bugün. — Bu bilimsel buluşların ortaya çıktığı sıralar, dünyanın yüzü tekniğin olağanüstü hızda ilerlemeleriyle değişiyordu. iki dünya savaşının daha da hızlandırdığı bu ilerlemeler, “tümel” nitelikleriyle, nüfus karışmalarını, kadının özgürlüğüne kavuşmasını, her çeşitten “eğlence”lerin kazandığı önemi, yeni yaşama biçimleri bulunmasını, toplumsal sınıfların birbirleri içinde erimesini hızlandırdı ve bugün de gözümüzün önünde olup geçen, gerçek bir cinsel devrim ortaya çıktı.

Bu devrime iki temel ilke yön veriyor gibiydi: aşk hakkı ve aşkta mutluluk hakkı. Bu ilkelerden birincisi, aile ve toplum bağlarının zayıflaması gibi zorunlu sonuçlarıyla birlikte, zaman aşımına uğramama ve karşılıklı çekicilik üzerinde durur. İkinci ilke, birliğin olasılığını içerir; çünkü insan eşi üzerinde yanılmışsa, bir başkasıyla yeniden başlayabilmelidir. Ayrılmaların çoğalması, evlilik öncesi birleşmelerin çoğalması gibi durumlar ve yarın, varoluş nedeni ortadan kalkabilecek bir aile kurumunu zamansız doğumlarla erkenden “somutlaştırmama” zorunluluğu buradan gelir.

Bu cinsel devrimin ruhsal ve toplumsal iki sonucu oldu. Bunlardan biri teknik nitelikteydi: gebeliği önleyici tutum. ötekinin kapsamı daha geneldi hipi ( ” hippy”) olayının ortaya çıkışı. Elbet bu iki sonucun iyi yanları da vardır, kötü yanları da. Burada ayrıntılı çözümleme yapmamız söz konusu olmadığı gibi eleştiride bulunmamız hiç söz konusu değildir.

özellikle “hap” almak biçiminde açıklanan gebelik önleyici tutumun yararlı olduğunu söyleyebiliriz, çünkü bu tutum, ortaya çıkabilecek bir gebelik durumuna bağlı her kaygıdan (anxiete) uzak kalan en rahat cinsel ilişkileri sağlamaktır; genellikle, ilaç almaktan vazgeçilir geçilmez gebelik gerçekleşmektedir. Böylece, çiftlerin duygusal yatkınlıklarına ve maddi olanaklarına göre gebe kalma zamanının seçilmesi mümkün olmaktadır. Hapın sakıncalı yanı, doğum oranında çoktandır görülen düşüşü artırması; sık görülmeyen ama gözden uzak tutulmaması gereken bir duruma, yapısı kan dolaşımı bozukluklarına elverişli olan bazı kadınlarda beyin damarı tıkanıklıklarına yol açması; çöküntü tipinde olan ve sık rastlanan sinir bozukları yaratabilmesidir.

Hipi olgusuna gelince, bu, Aşk’ın özel bir mistiğinden doğar: Tanrı’ya ve insanlara şartsız bir aşk la bağlanmak; dolayısıyla, insan ilişkilerinin sertliğini reddetmek, doğaya dönmek; kısaca söylemek gerekirse, çağdaş batı toplumunun belirgin özelliği gibi görünen saldırgan maddecilikten çıkmak.

— Bu aşkı, çok yoksun bir yaşama biçiminde (biraz, Walt Whitman ya da Thoreau gibi ilk amerikan aşkınlıkçılamnın yaşayışını andıran biçimde), parlak kemerler, kolyeler, bileziklerle çok renkli bir giyiniş tarzında bu, insanın içindeki sevinci dışa vurduracaktır-, ölçüsüz özgürlüğü ve tutuculuğa karşı tutumu simgeleştiren birçok şeyde, bu arada uzun saçlarda aramak gerekir.

— Son olarak ve özellikle, insan ” psychedelique” denen (bunların en başta geleni L.S.D. 25’tir) ilaçlan kullanarak, kendi ruhunun derinliklerini araştırmalıdır.

Margaret Ribble, “süt çocukları ne ister?” diyordu: kesin bir ilgi ve mutlak bir hareket özgürlüğü. Birbiriyle çelişen iki şey. Bu, bazı ölçüler içinde, süt çocuğuna verilebilir. Aşağı yukarı erginlik çağına varmış, saçlı sakallı, sorunlarla yüklü hipiye aynı şey verilebilir mi? Hipi, kaygı uyandırıcı bir özdeşleşme aşkıyla doludur, ona benzemeden onu sevmek mümkün değildir çünkü. Kimse bu olumsuz varlığa benzeyemez, benzemek isteyemez; o, lanetlediği cc tüketim” toplumunda asalak yaşamakta, üretimine katkıda bulunmadığı pek çok şeyi tüketmektedir. Hipi, dünyaya uyamayınca dünyayı inkâr etmiştir.

Ama bundan daha ciddi ve yeni bir şey var. Başkaldırma sözde kalsaydı, gene bazı güçlükler çıkardı ama, başkaldıranla “karşılıklı konuşma” mümkün olurdu, hiç değilse iki taraf da sık sık olduğu gibi, bundan düşünsel ve duygusal yarar sağlardı. Ama yazık ki, eski bir şarkıda der ya, “Kargalar sinsice işe karışıyor”; ve olgu, kaçışı kolaylaştırarak biçim değiştiriyor, ve insan, karşısında, ilaçcı ve saldırgan yipi’yi buluyor.

Uyuşturucu madde tutkunu için söylenecek pek bir şey yok. Cinsellik onda en aza indirgenmiştir. O, çocukluk çağına dönmüştür. Yipi’nin yaşayışına gelince, bu yaşayış acılı bir yadsıma duygusuyla, bir hiçleşme korkusuyla temellenmiş, yaşama yöntemi haline getirilmiş güvensiz ve paranoid (4) bir şiddet durumudur; bu durum, başlıca suçluların cezalandırılmasına yönelik bir tarikat oluşturarak dünyayı yeniden kurma yolunda beceriksiz bir girişimle bir arada görülür (dikkafalıların “cezalandırılması” için sistemli bir biçimde düzenlenmiş fidye almalarla “varlıklı”ları sömürmek).

Yukarıda, cinsel suçluluğun binlerce yıllık yükünden kurtulmanın öneminden sözediyorduk. Hekime başvuran gençlerin çok sayıda olduğuna bakarak, başkaldıranların amaca ulaşamamış olduğunu anlıyoruz. Öncülük edenlerin kendileri farkında olmasa da öncüleri vardır psikanalize ve uygulamalı psikolojiye neden karşı çıktıkları anlaşılıyor.

Şu garip dünyada, teknik ilerlemelerden en çok yararlanabilecek olanlar teknik ilerlemeleri inkâr ediyor. Sözgelimi, doğumun büyük artış gösterdiği Hindistan’da gebeliği önleyici hap ve araçlara, gereken önem verilmiş görünmüyor.

Ari uygarlığının beşiği olan bu ülkenin karşıtında, Viking’lerin ardılları olan isveçlilerde, gebeliği önleyici tutumlar genelleştirilmiş, çocuk düşürmeye göz yumulmuş, çoktandır kızın ailesinin evindeki odasına evlilik öncesinde bir serbest aşk uygulaması başlamıştır.

Bütün bunlar, sosyal güvenlik garantisi getiren bir güdümlü sosyalizm örneğinin siyasal ekonomik ortamında olmaktadır. Bu toplulukların, belki de uygarlık biçimlerindeki aşırılıklar yüzünden bir ilkel cinsel karışıklığa dönmekte olduğunu düşünmekten kendimizi alamıyoruz. Yoksa, bazı bayram akşamlarında sokaklara dökülerek önüne geleni kırıp yıkan, sorguya çekildiğinde her şeyi sıkıntının, tekdüzenliğin, hayata ilgisizliğin etkisiyle yaptığını söyleyen genç sürülerini başka nasıl anlayalım?.

Bu durumda, tarihçilerin, ahlakçıların, hekimlerin karşısına bazı sorular çıkıyor demektir. Ama güvenlik, “bazı şeykni, küçük bir akıldışılık etkenini, bir harikuladelik umudunu öldürmüyor mu? Böyle bir umut ruhumuzun özüdür belki; kaynama, hayat için gerekli olan vitaminleri nasıl yok ederse, büyük kolaylıklar ve büyük güven de, bu umudu öyle yok etmektedir.

Görülüyor ki, cinsellikte ölçüsüz baskı da, cinselliğin aşırı kullanılması da aynı sonucu, yoksunluk (frustration) duygusunu yaratmaktadır.

Zaten, günümüzün normal genç insanları da yanılmıyorlar. Daha çok cinsel özgürlük istemelerinin nedeni, sorunu ikiyüzlülükten, ana baba müdahalesinden, boş ve çekilmez şey olan “kendi evini kurma”yı bekleme işinden kurtarmak istemelerinden geliyor. Buna karşılık, onlar asla hayâsız ve edepsiz değiller; çünkü cinselliğin kişide çok derinlere kök saldığını, onu büyük bir zarara uğratmadan şefkatten ve aşktan ayırmanın mümkün olmadığını çok iyi biliyorlar.

İKİNCİ KİTAP

MİTOSLARDA VE DİNLERDE CİNSELLİK

BİRİNCİ BÖLÜM

CİNSELLİK VE MİTOSLAR

Bazılarına göre, mitos bir halkın ruhunun bilinç dışı içeriğini şiirsel bir biçimde dile getiren bir masaldır. Bu masal, yerine göre, psikolojik, dinsel ya da felsefî bir anlam kazanır. Böylece mitos’u gerçek olana, tarihe dayanan, ama ardarda gelen birçok yorumla biçim değiştiren, ya da bile bile edebiyat kılığına sokulmuş olan bir şey sayabiliriz.

1. — Dinlenme mitosu

Çalışma, varolan bir durumun değişmesidir: Tanrı, dünyayı başlangıçtaki kaos durumundan çıkarmak için, altı gün çalıştı. Yedinci gün dinlendi. İnsan için çalışma, doğayı ve nesnelerin durumunu değiştirmektir. “Çalışmak özgürlüktür” önerisi doğruysa, sözkonusu olan, çabayla kazanılmış, düşman bir doğadan koparılıp alınmış bir özgürlüktür, önce babadan elde edilmiş, sonra benzerlere, kardeşlere karşı elde tutulmuş bir bağımsızlıktır.

Dinlenme, doğa’yla insan arasındaki dengedir, toplumdaki barıştır. Şabbat ([36]), Mesih dönemindeki altın çağın önceden bildirilişidir, bu altın çağda her şey düzene ve dengeye kavuşacaktır. Tanrı dinlenmek zorunda kaldıysa, bu belki de “yorgunluktan değil, yapılmış olanın atılıma girmiş olmasından, kendi evrimine başlamış olmasındandır: araya girmek, kendini göstermek gerekmiyordu artık. Bu tür dinlenme, aynı zamanda özgürlük anlamına gelir. Bu özgürlük, zamanın yararlanılabilir oluşundan ve görünürde askıda kalışından gelir (çünkü zaman, bizi ölüme götürmektedir). Dinlenmeyi benimseterek, Tanrı, insanı zaman zaman insanlık durumundan sıyrılmaya çağırmaktadır.

II. — Yaratılış (Tekvin) mitosu

Yaratılış mitosu tanım olarak cinseldir: Evreni kim yarattı? Erkek bir ilke mi yoksa dişi bir ilke mi? Yeryüzünde ilk olarak kim varoldu? Bir erkek mi, yoksa kadın mı?

Babil mitoslarında, erkek ilke Apsu ile ana tanrıça Tiamat’ın çocukları olan erkek tanrılar, çocuklarından kurtulmak isteyen Apsu’ya başkaldırırlar (“tuttukları yol bana üzüntü veriyor”). Bunlardan biri, Ea, Apsu’yu öldürür, Tiamat da devleri oğullarına saldırtır. Oğullar Tiamat’la savaştıktan sonra Marduk’u başkan seçerek, ondan, gücünün kanıtı olarak, bir bezi sırf Kelamının etkisiyle önce parçalamasını, sonra eski durumuna getirmesini isterler. Marduk onlara der ki:”Bir vahşi ortaya çıkaracağım. Adı ” insan” olacak…” Kutsal Kitap’la ilgili yahudi hıristiyan mitosunun kökeninde, Kelam’la (ağızla) yaratma gücünü erkeğe veren bu imge yatar; bunda iyilikçi Tanrı, erkeği uykuya daldırır ve kadını erkekten yaratır. Havva, yaratılış sürecinin tam bir “tersine dönüş “üyle Adem’den doğar.

Kur’an, gerçek anlamda bir yaratılış ortaya koymaz. Yalnız Kutsal Kitap’taki Yaratılış’ı ele alır, ondan bilinen bir olay gibi söz eder: “Yeryüzünde bir vekil tayin edeceğim … Adem’e bütün İsrail çocuklarının… adlarını öğretti…, iyiliğimi unutmayın…, Meryem’in oğlu İsa’ya bazı kanıtlar verdik…”

Hindistan, Çin, Japonya dinlerinde, Yaratıiış’ın Kutsal Kitap’taki kadar açık ve düzgün bir anlatısını bulmak güçtür. Malinowski’ye göre Okyanusya adalarında en yaygın mitos, insan ırklarının, her biri başka bir kuyudan olmak üzere, topraktan çıkmış olduğudur. Başlangıçta, yanında erkek kardeşi ya da totem bir hayvan bulunan bir kadın imgesi vardı. Dölleme gerçek anlamıyla bilinmez, yağmurun, sarkıtın, balık ısırmasının kadına işlemesine bağlanırdı. Çocuk ana karnına o zaman ruh halinde girerdi.

Buna karşılık yunan kavrayışı hem karmaşık hem pek açıkseçiktir. Başlangıçtaki Kaos, Gece’yi ve Erebos’u yarattı, ve bunlar da birleşerek Esir’i ve Gündüz’ü doğurdular. Ama daha önce Gece, tek başına, Moira’ları ve bütün ölüm ve Uyku tanrılarını dünyaya getirmişti; Nemesis de, Hile ve Uyuşmazlık’la birlikte bu toplulukta yer almıştı. Bundan sonra Gece, babası Kaos’la birleşerek, bütün tanrıların ve bütün insanların uymak zorunda olduğu Kader’i doğurdu. Erebas, Cehennem ırmağı oldu. Ama bütün bu birleşmeleri sağlamış olan, Aşk’ın tanrısı Eros’tur. Eros’un düşmanı Kin tanrısı ise Anteros’tur. ikisi de Kaos’un oğullarıdır. Yeryüzü (Gaia), Kaos’un kızıdır, deniz tanrısı Pontos ile gökyüzü tanrısı Uranos’u doğurmuştur ve Uranos’la birleşir. Böylece, altı Titan’ın anası olur. Bu altı Titan’ın arasında Rhea ile Kyklop’lar vardır.

Uranos çocuklarını Yeryüzü’nün kamına kapamıştı. Yeryüzü, Uranos’un en küçük oğlu Kronos’la anlaştı, Kronos babasını hadım etti. Uranos’un kanı Yeryüzünü yeniden dölleyerek kır tanrılarının doğmasına yol açtı. Gaia öteki oğlu Pontos’tan beş deniz tanrısı yaptı. O sırada o da zalim bir zorba haline gelmiş olan Kronos erkek kardeşlerini özgürlükten yoksun bıraktı ve kendi çocuklarını yemek istedi. O zaman, Zeus’a gebe olan Rhea, Zeus’u bir mağaraya sakladı ve Kronos’a yemesi için bir kaya parçası verdi. Zeus, daha sonraları, babasını yenebilmek için Titan’ları salıverdi. Klasik Olympos tanrılarının dönemi ancak o zaman başladı.

Yukardaki soyağacı dökümü pek yoğun olmakla birlikte çok eksiktir. Bu dökümden, gene de, eskilerin bilinçli ya da bilinçsiz düşüncelerini büyük ölçüde etkilemiş olan bazı simgeler ve mitoslar çıkar. Başlangıçtaki Kaos mitosu, yani hiç bir şeyin varolmadığı, ama içinde bütün olabilirliklerin bulunduğu, bu olabilirliklerin varolmaya çağırılmayı bekledikleri, ama hiç bir şeyin henüz “farklılaşmamış” olduğu durumla ilgili mitos başta gelir. Bu durumun ilkin Gece’nin ve Erebos’un ortaya çıkmasına yolaçmış olması, ilk insanların kafasında herhangi bir hayat için ilk koşulların karanlık ve nem olduğunu gösteriyor.

Mahremiyle zina çok sıktı; anayla oğul, erkek kardeşle kız kardeş arasında görülüyordu. Döllenmesiz gebelik yalnız karanlık tanrılarını oluşturuyordu: Gece, Kaos’tan; Uyuşmazlık, Gece’den doğmuştu. Oğulun babaya saldırmasını (Oidipus kompleksinin öntasarımı), ana kışkırtmıştı: Zeus, Kronos’a karşı Rhea’dan yardım görmüştü.

Çatışkılı ilkeler olan aşk ve kin, hayat ve ölüm erkek kardeşlerdir, kökel bir bağla bağlanmışlardır, ve bir ölçüde birbirlerini çağrıştırırlar. Bu arada, pek kabataslak bir özetini verdiğimiz bu Olympos-öncesi tanrılar düzenindeki zenginliğin ne anlama geldiği sorulabilir. Eskiler bu ilksel tanrılardan neler çıkarıyorlardı? Tahtlarından indirilip yeryüzüne bırakılınca ne oluyordu bu tanrılar? Devamı olmayan basit bir başlangıç mı söz konusuydu, yoksa bu klasik eskiçağ efsanelerinin baska bir amacı var mıydı? Bu efsaneler ilkel tanrıların her zaman egemen olduğunu, ama bizimkinden ayrı dünyalarda egemen olduğunu, belki bir başka dünyalarda, insanların bulunduğu başka gezegenlerde onların başka olympos tanrılarım yarattıklarını göstermeyi mi amaçlıyordu?

III. — Oidipus mitosu

Hippolyte ve Kreon adlarında iki erkek kardeşi olan lokaste önce Thebai kralı Laios’la evlendi ve ondan bir oğlu oldu. Bu, geleceğin Oidipus’udur. Sophokles’e göre, bir kâhin bu çocuğun babasını öldüreceğini, Aiskhylos’a ve Euripides’e göre ise soyunu felakete uğratacağını söyledi. Bunun üzerine bu can sıkıcı bebekten kurtulmaya karar verdiler (tik suç: çocuğun bırakılması), ayaklarını kayışla sıkıca bağlayıp sakatladıktan sonra (Oidipus: şiş ayak) ıssız bir yere bıraktılar.

Korinthos kralı tarafından büyütülen Oidipus erginlik çağına gelince kraldan ayrıldı, yolculuğu sırasında Laios’a rastladı. Laios’un habercisi Polyplates, çabucak kenara çekilmedi diye, Oidipus’un atını öldürdü (ikinci hareket: ergin çağa gelen oğulu kışkırtmak).

Buna öfkelenen Oidipus hem haberciyi, hem de efendisini öldürdü (üçüncü suç: babasını öldürmek) ve Thebai’ye yas içinde döndü. Orada, Sphinks’in (çocuklarını yiyen ana imgesi) halka sorduğu bilmeceyi çözdü. Bunun üzerine Sphinks kendini öldürdü (dördüncü suç: anaya karşı, dolaylı olarak). Böylece ulusal kahraman olan Oidipus, onun yüzünden dul kalmış olan anası kraliçe lokaste’yle evlendi (beşinci suç: mahremiyle zina) ve ondan dört çocuğu oldu: Eteokles, Polyneikes, Antigone, Ismene.

Bu efsanenin ünlü ccOidipus kompleksiııne adını vermiş olduğunu hep biliriz. Oidipus kompleksi, çocuğun, onu besleyen ve arzu nesnesi olan ananın, gerçekte, yetişmesindeki rolü gittikçe artan babaya ” ait olduğunu” sezdiği anda ortaya çıkan özel durumu anlatır. Gerçekte bu efsane, kendisinden çıkarılan pek dar uygulamaya göre çok zengin olan psikolojik derslerle doludur.

İlk suçu ana-baba çocuğa karşı işlemiştir (gelecek korkusuyla çocuğu bırakmak); suç erginlik çağına varan çocuk karşısında tekrarlanmıştır (kışkırtma-tehdit).. üçüncü suç (babaya isyan) dördüncü suça yolaçmıştır (mahremiyle zina); ancak bu sefer suçlu suçun bilincinde değildir: lokaste, Kraliçe olarak, belki de Kadın olarak arzulanmıştır, Ana olarak değil!

Demek ki, başlıca suçu Ana işlemiştir. Kocasını, yuvasını, kentini kurtarmak için oğlunun öldürülmesine gözyummuştur. Efsanedeki Oidipus, gençliğin başkaldırma suçu olmaktan önce, ananın çocuğunu bırakma suçudur. Bu, küçük çapta bir cinsel suçtur. Oidipus babasını öldürürken, onun babası olduğunu bilmiyordu. lokaste’yle evlenirken de, onun kendi anası olduğunu bilmeden, belki büyük bir istek duymadan evlendi: “Thebai, felaketim olan bu kadına iradem dışında bağladı beni”.

Ama mitos daha ileri gider: Oidipus’un dayısı Kreon, Oidipus’u sürgüne gönderir. Oidipus, kızları Antigone ve îsmene’yle birlikte yeryüzü tanrıçalarının mağarasına varır, Atina’yı koruması için buraya gömülmesi gerekmektedir. Bu “korkunç görünüşlü kraliçelerse, bu “ürkütücü tanrıçalarsa seslenir. Buradaki korku, gizli, ilkel, eski olan karşısında duyulan korkudur, bilinmez karşısında, kökenler karşısında duyulan korkudur.

Bir taht kavgası, babalarına yardımı reddetmiş olan Eteokles ile Polyneikes’i karşı karşıya getirir: ikisi de ölür. Kreon, Eteokles’in gömülmesini, Polyneikes’in gömülmemesini emreder. Antigone başkaldırır ve Polyneikes’e karşı son görevini yapar. Bir mağaraya diri diri gömülür. ölümde kavuşmaya çalıştığı babasının sonuna benzer onun sonu da.

Antigone, kadının erkeğe, genç kuşağın bir önceki kuşağa başkaldırmasını hayatıyla ödemiş, böylece kan bağlarının önemini ve insanoğlunun yeryüzüne geri dönme hakkını (gömmenin önemi) savunmuş olur.

IV. — Faust mitosu

Goethe’nin Faust’unda Mephistopheles yalnızlıkta yer alan, zamandan ve uzamdan uzak tanrıçaların erişilmez sırrını açıklar: “Adlarının anılması bile sıkar bizi, anadır onlar”. Bu analar en uzak derinliklerde yaşamaktadır, oraya gitmek gerekir.

Birey, anasından ötürü hiçlikten çıkmış ve hayata kabul edilmiştir. ölmemek için gereken büyülü çareyi öğrenmek ister anasından, ama büyük bir kaygıyla görür ki anası da ölümden kurtulamıyor ve ölüm ananın bağrına dönüştür, kaçınılmaz bir dönüş! Sparkenbroke’un mezar taşına Charles Morgan’ın yazdıklarını hatırlayalım: “Ana olarak toprakla, kadın olarak uykuyla geçen hayatıma ağlama, yeryüzündeki sürgünlüğüne ağla.” Bu yüzden, iki uçurum arasında bir koşudan başka bir şey olmayan bir hayatın başlangıcında insan, canlandırıcılığı, ısıtıcılığı, besleyiciliğiyle kendisini hiçlik bunaltısından uzakiaştıracak olan bir anne ilişkisinin zorunluğunu derinden duyar.

İKİNCİ BÖLÜM

CİNSELLİK VE DİN

Batı uygarlığının tektanncı dinleri, erotik gösteriler karşısında, deyim yerindeyse, tedirgin gibidirler, bunları en az tanrıtanımazlığı kınadıkları kadar kınarlar. Öteki kültür bölgelerinden çıkan dinsel kutsama törenleri (ayinler), tersine şehvetle ve cinsellikle doludur. Burada söz konusu olan, sonradan din boyasına boyanmış temelli bir ahlak bozukluğu değildir. Bu durum, ilkel denen topluluklarda (Yeni Gine, Polinezya, Endonezya, Afrika, Güney Ameri-

ka) olduğu gibi Hindistan ve Japonya’da da dinsel deneyin temel bir özeılığıdir.

1. — Büyülü taklit

Her din, evreni, dünyayı ve hayatı açıklayan bir sistemdir: bir dinden olanlar açıkça bunun bilincinde olmasalar da, görünürdeki amacı insan hayatını ayakta tutmak için zorunlu olan eylemleri yerine getirmesi için doğayı zorlamak olan, ama gerçekte bireye yaratıcı güçlerle ilişki kurdurmayı tasarlayan dinsel kutsama bu “büyülü taklıt”te dursa da, bu böyle görünmektedir.

Sözgelimi, çoğu kez toplum, cinsel eylemlerin başlıca tarımsal etkinlik dönemlerine (ekim, hasat) sıkı sıkıya bağlı oluşu, tarihte, hattâ günümüzde sürekli bir olgu olarak görünür. Avcılar ve hayvan yetiştiricileri, hayvanların kılığına girip bu hayvanların cinsel birleşmelerini taklit ederek, büyü yoluyla, evcil hayvanların ve av hayvanlarının üremelerini kolaylaştıracaklarını düşünürler (sözgelimi, Siyu’ların manda dansı). Bu geleneklerin tarihöncesi çağlara (Magdaleniyen dönem) kadar çıktığını, törenlerde kadınların değiş tokuş edildiğini söyleyebiliriz; Belki de ilkel cinsel karışıklık kuramı, kaynağını buradan almaktadır.

Ekim sırasında yapılan cinsel eyleme bazı Kızılderililerde (Musquaki’ler) raslanmıştır. Almanya’da ve Hollanda’da köylüler arasında yakın zamana kadar ekim döneminde, tarlalarda çiftleşme geleneği sürüyordu. Dinsel kutsama töreni niteliği taşıyan birleşmede, kadın ve toprak aynı anda verimli kılınmış oluyordu; her iki durumda da sorumlu olan Tanrı’ydı; erkek, bir zincirin halkasından başka bir şey değildi. Erkeği işe hiç karıştırmadan olup biten, “günah işlemeden” yapılmış bir varlığın ana rahmine düşüşünü belirleyen bir doğumun mistik kökenidir bu. Bu durumda, olağanüstü insanların doğmasından da doğrudan doğruya Tanrı’nın sorumlu olduğuna inanmanın şaşılacak bir yanı yoktur. Böylece, erkeğe boyun eğmemiş, kendini Tanrı’ ya vermiş kadın imgesi, bakire imgesi ortaya çıkar: Fenikelilerin Astarte’si, Babillilerin İştar’ı, Mısırlıların tsis’i gibi. Böylelikle, hem analık eden, hem de tapınaktaki Tanrıyı avutmak için ona önce kendini sunacak (kutsal fuhuş) kadar müşfik bir kadın tipi gelişti.

Yunanlıların kendi duygularını Olympos’a yansıttıkları bilinir. Aşk, sara, çılgınlık gibi değişik durumların tanrılara yüklenmesiyle ilgili hoşgörü buradan gelir. Yunanlıların “mani”si ([37]) tanrıların bir armağanıdır. Bu anlayış, daha sonra Romalılara geçti. Vergilius, Nisus’a şunları söyler: “Ruhlarımıza bu ateşi tanrılar mı verdi, yoksa biz mi isteklerimizi tanrılaştırmaktayız?

Yunanlılara göre de güç ve güzellik de, tanrısal kaynaklıydı. Yunanlılar, tanrıya ulaşmakta iki yol belirliyorlardı: insanın tanrıya yaklaştığı ve kendinden uzaklaştığı coşku ve tanrıyla doğrudan doğruya bağlantı kurduğu heyecan. Teolepsi adı verilen bu özel durum müzikle, dansla, içkiyle, cinsel hazla sağlanabilirdi.

Döllemenin tanrısal nitelikli olduğu düşüncesi, insan spermasının hayat veren tanrısal özü içerdiği, iffetin bireyde tanrıyla dokunuşmayı güçlendirdiği inancım doğurur. Eski kültürlerde cinsel organların ve işlevlerinin kutsal bir nitelik taşımasının nedeni budur (İbrani’lerin and içerken ellerini erbezlerine götürmeleri; tanıklığı akla getiren bütün bir sözcük topluluğunun bu terimle etimolojik akrabalığı; bazı tarikatlarda kutsal ekmeğe sperma katılması v.b.).

Maori’ler, bütün kadınların gerçek kocasının Ay olduğunu ve onları insan kocalara, karı olarak, Ay’ın ödünç verdiğini öne sürerler. Bu tutum eski bir denizci inanışını akla getiriyor. Buna göre, evine uzun bir yokluktan sonra dolunayda dönen denizci karısına yaklaşamazdı, çünkü bu durumda her zaman karısını tam aybaşı halinde bulurdu. Bu mitos başka kültürlerde de vardır: Teksas Kızılderilileri, Kaffcr’ler, Eskimolar, Hindular, Fuego’lular Ay’a “kadının Efendisi” adım verirler. Yunanlılarda Dionysos “vulva’larm ([38]) Efendisiydi. Sonraları, Roma’ya geçen bu tapınış Saturnus şenliklerinin kökeni oldu; bunlar bugün Akdeniz Karnavalında, kalıntı olarak varlığım sürdürür.

II. — Phallos’a tapınış

Eskiçağ’ın en eski zamanlarından beri dölleydi Ay’ın simgesi sayılan Phallos’a ([39]) tapınış buradan gelir. Eski Mısırlıların ilkel tanrıları, birbirlerini ağız yoluyla (kuyruğunu ısıran bir ay hayvanı olan yılan simgesi) döllerlerdi. Yılan uzun ömürlü bir hayvandır (Rudyard Kipling’in eserinde Kaa adlı piton yılanı şöyle der: “Rahat dur da yaşını hesaplayayım… Orada mısın küçük adam? …”) Yılanın gençliği, sonsuz sanılırdı; çünkü o, sürekli olarak deri değiştirmekteydi. Bu yüzden yılan hem cinsel hem tanrısal sayılmıştır. Mani’ciler İsa’yı yılan sayarlardı. İlk Hıristiyanlar ise simge olarak Balık’ı kullandılar. Batı Asya’da, eski Mısırlılarda, eski Yunanlılarda balık hem cinsel, hem tanrısaldı, dölleyiciydi. Balık yenen gün olan cuma gününe (Friday) adını veren kuzey avrupa tanrısı Freyja’nın simgesi balık, işlevi ise verimlilikti.

Hindularda phallos’un adı lingam’dı. Lingam tasvirleri, tapınakların duvarlarında ya tek olarak ya da erotik sahnelerle karışmış olarak bulunur. Lingam, bazen mücevher ya da muska olarak kullanılırdı. Bir saygı nesnesi olan Iingam’ın şifalı bir etkisi olduğuna inanılırdı; kısır kadınlar gelip ona dokunurlardı. Bazı bakireler ise kızlıklarım ona bozdururlardı. Bazen tanrının yerini din adamları alırdı.

Amerika’da, Kızılderiler arasında, phallos da güneş kadar saygı görürdü. Eski Yunanlılarda Phallos şenliklerini, güneş tanrı Bakkhos onuruna kutlarlardı, şenlikte phallos tasviri yer alırdı. Dionysos şenliklerindeki âyin alayında şarap, meyvalar ve phallos heykeli yer alırdı. Bu şenliklerde, phallos biçimindeki çöreklerin (bunlara placenta denirdi) yanı sıra, baharat ve göbek biçimi bir çörek bulunurdu. Arkadan gelen Bakkhos rahibeleri, şehvetli ve mistik danslardan oluşan gösteriler yaparlardı. Polymnos, tanrı Bakkhos’a cehennemde annesini bulabilmesi için yol gösterecekti, Bakkhos da buna karşılık, kendini Polymnos’a verecekti. Bakkhos, arkadaşının yolda öldüğünü görünce ona üzerinde bir phallos bulunan bir mezar yaptırdı ve kendini bu phallos’a verdi.

Yunanlı kadınlar, hristiyan fikirlerinin yayılmasından sonra da, muska olarak phallos taşımaya devam ettiler (M.S. VI. yy). Phallos’a tapınış, Etruria’ya Kabir adı verilen din adamlarınca sokuldu. Phallos, Bakkhos ve Liber adlarıyla kutsanırdı. Simgesine, Mutinus denirdi. Quirinale tepesine bir phallos heykeli dikilmişti. Bu heykeli kadınlar Venüs tapınağına getirmişti. Aynı kız bozma ve kısırlık tedavisi törenleri Mutinus denen putla yapılırdı. Mutinus’a tapınma, sonraları Priapos’a tapınma haline dönüştü. Bu tapınışa bütün kadınlar, özellikle Messalina kendini kaptırmıştı.

Galya tapınışında hayvan ve insan tasvirlerine yer verilmediği için, bu tapınışta phallos tasviri yoktu. Phallos’a tapınış Galya’ya, Sezar’ın Galya’yı alışından çok sonra girdi. Gard köprüsünde ve Nîmes açık hava tiyatrosunda bu tapınışın izlerine rastlanır. Almanya’da bu tapınış XII. yüzyıla kadar sürdü. Hıristiyanlığın yerleşmiş olduğu bölgelerde bile phallos’a tapınış, çeşitli kılıklarda varlığını sürdürdü. Adamotu köküyle yapılan muskaya “fesne” denir; “fesne”, Latinlerin phallos muskası olan fascinum’dan gelir. IX. yüzyılda Châlons konsili bu muskayı yasakladı. Ama bu muska XIII. yüzyılda, hatta XIV. yüzyılda bile kullanıldı. Ekmekler erkeğin ya da kadının cinsiyet organı biçiminde yapılıyordu. Muska, kötü kaderi bozmakta kullanılıyordu. Bazı kadınlar onunla mastürbasyon yapıyordu. Bunu, XII. yüzyılda bile, bu tür suçlara karşı cezalar öngörülmüş olmasından anlıyoruz.

Kilise iki yönden tedbir alıyordu: bir yandan, çeşitli cezalar, hapis cezaları, daha sonraları idam cezaları verdi; öte yandan, phallos’a tapınışa, bir özel azizlere tapınış görünüşü ve simgesi kaldırıldı. Sözgelimi Provence’ta aziz Foutin kadınlarının kısırlığını, erkeklerin iktidarsızlığını gideriyordu. Bu aziz adına saçılar yapılırdı. Fransa’nın güneyinde birçok aziz Foutin vardı. Bu tapınış Almanya’da yayıldı. Bourg bölgesinde, Priapos’lar aziz Guerlichon veya Greluchon adıyla anılırlardı. Bretagne’da aziz Gilles, Anjou’da aziz Rene, Brest’te aziz Guenole aynı niteliklere sahiptiler. Saintes’te, Rameaux gününde ([40]) kız ve erkek çocuklar, ayin alayında, phallos biçiminde, ortası oyuk bir ekmek taşıyarak geçerlerdi. Bu ekmeklere “pines” adı verilirdi. Yavaş yavaş, bunların yerini daha belirsiz nesneler aldı: kilise kapı sürgüleri, RoJand’ın Kılıcı adı verilen demir çubuklar. Kuzey ve güney İtalya’da da aziz Como ve aziz Damiano adına aynı şeyler yapılmaktaydı. İngiltere’de, 1761’de, ticaret donanması zabitlerinin mühüründe bir phallos vardı, phallos’un üst yanında bir çapa, daha üstte de bir kale vardı.

Phallos’a tapınış bazen güneşe tapınışın canlı, insanı yansısıydı. Bu tapınışın beş kıtada yaygın olduğu biliniyor. Bazıları bu tapınışın kökenini ilkbabar tapınışına (gece-gündüz eşitliği) ve Güneş’in Boğa burcuna girmesine bağlarlar. Boğa adına yapılan birçok tapınış da buradan geliyor olmalı: Apis, Kadmos, Marathon, Altın Dana, Romalıların günah ödeyici boğası, İskandinavyalıların Thor’u, İbranilerin Behemot’u gibi. Buna dayanılarak, Boğa burcundan önce gece gelen Koç burcu da ilkbahar işareti sayılmıştır; bunu Yunanlılar Pan, Mısırlılar da Mendes adıyla kutsamaktaydı.

Ayrıca, etimolojiye dayanılarak, hem ” Yüksek” ve “Kutsal”, hem “Baba” ve “Şef” anlamına gelen Apis’le “üreme ilkesi” anlamındaki ” Priapos” sözcüğü arasında da bir benzerlik bulmak isteyenler olmuştur. Eskiler Jüpiter’i ve Bakkhos’u, çoğu kez, boğa başlı olarak tavsir ettiler. Açıksaçık’ı, Kutsal’la karıştırmayacak kadar Yaratan korkusu taşıyan eskiçağ halklarının simgeciliği, böylece, derinden duyulan bir cinsel tutumun sonucu oluyordu. Yahova, aslında, İsrail’in Boğa’sıydı, ters dönmüş boynuzlan bolluk boynuzlarıydı. Yahova, hayvan biçiminde, kurban olarak bile kullanılıyordu: Yahudiler, phallos yüzünden birçok günah işlendiğini anlayınca, Tanrı’ya bir teke kurban etmeyi, halkın günahlarıyla yüklü bir başka tekeyi ise çöle salmayı âdet haline getirdiler.

Başlangıçta Yahudiler, Medlerin phallos putu olan Bellogor’a taptılar. Tanrının hizmetçisi bazı kadınlara kadeşot adı veriliyordu. Bu sözcük, bazılarına göre, fahişe anlamına da geliyordu. Anlaşıldığına göre, kadınlar fuhuş yapmak için kendilerini puta veriyorlardı (Ezekiel). Boğa’nın iki boynuzunu temsil eden hilal durumundaki ay, başlangıçta erkek bir simgeydi. Bütün mitolojilerde, Ay’a adanan bütün kadınlar erkeksidir.

III. — Din-cinsellik çatışması

Tanrıyla kutsal birleşmenin, insanla birleşmeden önce olduğunu görmüştük. Bazen gelenek, evlilikten önce yapılan ve kesin bir simge niteliği taşıyan bir eyleme kadar götürür işi. Dolayısıyla tanrı yetkilerini bir din adamına ya da bir yüksek rütbeliye verebilir; böylece ortaya jus primae noctis ([41]) çıkar. Tanrı inayetiyle önemli bir kişinin oğlu olarak dünyaya gelen büyük oğlana tanınan hakkın önemi de buradan geliyor olmalı. Tanrı kılığına giren bir yolcuyla, bir yabancıyla yapılan evlilik öncesi fuhuşlarıyla ilgili bazı gelenekleri de bununla açıklayabiliriz. Bu geleneğin kalıntılarına bugün de raslanır; bazı topluluklarda, kadının Tanrı’ya bırakıldığına inanılan “Tobi ([42]) geceleri” geçmeden damat geline sahip olamaz. Bu geleneğin daha değişik kalıntıları, gelinin başkasıyla yatırılması, gelinin yatağına çorap bağı bırakılması biçiminde sürer.

Cinsellik tanrılarıyla tarım tanrıları, daha önce de gördüğümüz gibi, çok zaman birbirine karıştırılmıştır; yağmurun dölleyici sıvı sayılması gibi. Buna karşılık, alışılagelen tabularından arınmış cinsel eylem, büyük tehlikelerin önleyicisi olarak görülmüştür. Patagonyalılar, genel bir felaket karşısında karılarını ormana gönderirler, onlara karşılarına çıkan ilk yabancıya kendilerini vermelerini tembih ederlerdi. Perslerin istilasını savuşturmak için çabalarını artıran Korinthos’lu kibar fahişelerin davranışını hep biliriz. Başka durumlarda yalnız benzerlerini temsil etmekle görevli bazı kadınlar, kutsal, gerçek ya da sembolik (Hieros-gamos) bir evlilikte başrahiple birleşirlerdi. Bu tür birleşme doğu Akdeniz’de pek yaygınlaşmıştı.

Düşüncelerin ve sözcüklerin, cinsellikteki dölleyici gücü ortaya koymaktaki önemi kavranılınca, açıksaçık temsil, dans ve şarkıların baştan beri dinsel bir büyü niteliği alışının nedeni anlaşılır. Büyücülerin şabbat’ları, Eleusis mister’leri ([43]), bazı Afrika topluluklarında görülen teşhircilik buna örnektir. Bu dinsel uygulamalar, genellikle yavaş yavaş silindi, yerlerini daha simgesel ve giderek gerçeklikten uzaklaşan uygulamalar aldı. Sözgelimi Suriye’de bir kadın, saçlarının kesilmesini göze alarak, kızlığının evlilikten önce bozulmasını önleyebilirdi. Bu gelenek kadının birçok dinsel toplulukta tanrının eşi durumuna geçişini simgeleştirir.

Ama kutsal törenler yalnızca okuyup üfleme ve şükretme törenleri değildi. Bunlar, aynı zamanda, nefse hakimiyete dayanan, kendini cezalandırma, kötü şeylerden korunma, hatta arınma amacı güden kötülükten kaçınma uygulamalarıydı; kötü eylem düşüncesine karşı önceden konmuş yaptırımlardı.

Bundan, sonuç olarak, kendini sakatlama uygulamaları, yas içinde kendini fizik bakımdan kapıp koyverme, oruç ve cinsel ilişkide bulunmama gibi şeyler çıkmıştır. Bu dinsel uygulamalar, kendilerine insan biçimi eğilimler maledilen tanrıların kötü niyetliliğini kırmayı amaçlıyordu. En sonunda, erdemin çilccilikle, yani kötülüğün özü niteliğini taşıyan suçtan kaçınmayla karıştığı bir noktaya gelinmektedir.

İlk olarak güçlü bir biçimde Yahudilerin dinsel eserlerinde doğrulanan bu öğreti hırıstiyanlığın doğuşunda büyük ölçüde etkili olmuştur diyebiliriz. Dünyanın insansız kalması pahasına küçük yaşta hadımlaştırmaların, cinsel eylemin hattâ kadının baştan çıkarıcı bir araç olarak lanetlenişinin kökeninde bu öğreti yatar. Yüzyılların gözlemleri, düşünceleri, incelemeleriyle olgunlaşan bir uygarlığın ifadesi olmaktan uzak bulunan bugünkü cinsel tutum, insanın kötülükler malettiği tanrısal gücün kötü niyetler karşısında kapıldığı bozgun havasının acımasız sonucu ve kötü meyvası gibi görünüyor. Demek ki, cinsel faaliyet adına olup biten her şey, hazza, kendiliğindenliğe, şefkate, vahşiçe uygulanan bu tabu’ya yakalanma tehlikesiyle karşı karşıyadır; çileci, yoksun bırakıcı, saldırgan tutum, bu tabudan ötürü, haz nesnesine, yani kadına yöneltilmektedir.

Özetle diyebiliriz ki, dinsel heyecanla cinsel deney arasında çok sıkı bir bağ vardır. Bu bağ eskiden olumlu bir bağdı. Günümüzde din, çoğu kez, cinsellikle çatışır gibi görünüyor.

IV. — Ana Kültü

Bu eserin birinci kitabında, kadını canlandıran tasvirlerin cinselliği ve doğurganlığı bir arada ortaya koyduğunu gördük. Kadına ve anaya yöneltilen büyük tapınış, din kurumlarının habercisi gibidir. Doğurganlık düşüncesi daha sonra hayvanların ve bitkilerin üremeyle ilgili görünüşlerine de yayıldı. Bu yüzden avcılık, hayvancılık ve tarımla ilgili törenler hemen her yerde, aynı kayırıcı ananın koruyuculuğuna verildi.

Ana kültü, en eski tapınışların temelinde yer alır gibidir. Onun yakın zaman dinlerinde çok değişik biçimlerde korunduğunu göreceğiz. Ama, dikkatli bir inceleme, gerçekte dölleyici ve alıştırıcı bir erkek ilkenin Tanrıça Ana’dan önce ortaya çıktığını gösterir. Başlangıçta, belkide hemen besleme kaygısının etkisiyle, yerini anaya tapınışa bırakan bu erkek ilkc, topluluktaki inançlılar peygamberlerin etkisinde daha köktenci, daha soyut, yani tek tanrıcı bir dine yöneldikçe yeniden ortaya çıkmıştır. O zaman yalnızca vahiy’den sözedilmiştir, çünkü Tanrıça Ana’lar insanlara seslenmiyordu. Bu yüzden, çeşitli toplumsal-kültürel topluluklarda anaya tapınışın evrimini, bu tapınışta şehvetle ilgili ve doğaya yakın şeyler açısından incelemek ilgi çekici olur.

I. Tarihöncesi. — Tarihöncesi devirlerde (sözgelimi, ünlü Cro-Magnon mağarasında) daha önce sözünü ettiğimiz küçük ya da büyük boy heykellerden başka, ölü kalıntılarının çevresine dizilmiş olan, bir yandan diriliş düşüncesini kesin bir biçimde ortaya koyan, öte yandan apaçık bir cinsel simgeciliği dile getiren hayvan kabuğundan muskalar bulundu. Böylece, ölülere yapılan son hizmetlerin, daha o zamandan cinsellik-doğurganlık düşüncesine bağlı olduğu anlaşılıyor.

Aynı büyü düşüncesi, evcil hayvanların ve av hayvanlarının doğurganlığını sağlamaya yönelik dinsel danslarda da baskındır (geyik başlı, dağkeçisi başlı dansçılar; hayvan çifti heykellerinin karşısına konmuş phallos biçimli muskalar). Bu konuda, Lerida mağarasının (Katalonya) duvarlarındaki dans resmini de anmadan geçmemek gerekir. Bu resimde, bir erkek çocuğun çevresinde yer alan şapkalı ve eteklikli, ince belli dokuz kadın görülür. Bunda, hem cinsellikle hem doğurganlıkla ilgili, iki yanlı bir simgecilik söz konusu olmalı.

Cinsellikle ve döl vermeyle ilgili bu tapınma, cilalı taş döneminden sonra, yani erkeğin döllenmedeki rolü, özellikle tarım ve hayvancılığın gelişimiyle kendini herkese benimsettikten sonra, erkek simgesini de içermeye başladı. Erkek tasvirlerinin çoğalması bu dönemde oldu, ama önde gelen, gene kadın imgesiydi. Bütün bu tasvirler, Avrupa, Afrika, Orta ve Yakın Doğu ile Hindistan’ı içine alan geniş bir alana yayılmış durumdadır. Cinsellik konusundaki en eski tasvirler Hindistan’da bulunmuştur: cinsellik vulva biçiminde bir tabana oturtulan erkek cinsiyet organı biçimindeki bir sütunla canlandırılmıştır. Böylece, phallos kültü’nün, en azından, M.Ö. 3000 yıllarına dayandığı görülüyor.

Tarihöncesi devirlerin bitiminden hemen sonra cinsellik-doğurganlık tapınışı, gitgide daha belirgin bir dinsel anlam kazandı. Bu dönemde, kurbanların kanlarının akması için yapılmış yalakları bulunan sunakların üzerine, bazen pek büyük kadın heykelleri dikilmiştir.

2. Mısır. — Mısır’da baş rolü, Osiris’in oğlu olan firavun oynar; firavun, Güneş Tanrı’nın cisimleşmiş şeklidir. Burada kral, tanrıçanın kocası olarak değil, Tanrı’nın oğlu olarak hüküm sürer.

İstilalara bağlı olarak ortaya çıkan birçok değişikliğin sonucu, bu mitolojinin belirginleşmesi ve tamamlanması oldu. Böylece, şahin kral Horus, asya etkileri altında, Osiris’le bir tutuldu. Akdeniz kökenli göçmenlerce getirilen Atum-Ra, ise üçüncü kuşakta Osiris’i ve kızkardeşi Isis’i meydana getirmiş olan daha eski bir tanrı sayılıyordu. Tanrılarla ilgili bütün soy zincirlerinde olduğu gibi burada da, aynı aileden tanrıları karşı karşıya getiren bütün çarpışmaları anlatmak olanaksızdır. İlginç olan şudur: bütün bu tanrı ailelerinin, cinsellik ve saldırganlık açısından davranışları herhangi bir aileninkinden pek de ayrı değildir. Bunlarda özellikle, cinsel ilişkilerin, mahremiyle zina üzerinde (İsis, Osiris’in kızkardeşidir) ve mahremiyle zinanın getirdiği korkunç mutsuzluk üzerinde durulmuştur. Mahremiyle zinanın, neden daha sonraları hep bildiğimiz sertliklerle yasaklanmış ve cezalandırılmış olduğunu bu durum açıklar.

Bu Mısır mitolojisinde kadın imgesi, Ra’nın her gün Güneş’i ve Batı’yı doğuran torunu Nut biçiminde ortaya çıkar. Ama Gökyüzü’nü temsil eden tanrıçayı Boğa biçiminde kişileşmiş olan Ra, yani Güneş döller. Bu arada Nut’u da, bir başka boğanın, Yeryüzü tanrısı olan erkek kardeşi Ceb’in döllediğini söyleleyelim.

Buna benzer efsaneler, daha yeni, daha anlaşılır bir tanrıça olan Isis’in çevresinde de toplanmıştır. Isis, en klasik biçimde, dizlerinin üzerinde oğlu Horus’la temsil edilmiştir. Bu sahne tam bir Çocuk İsa ve Meryem sahnesini hatırlatır. İsis’e tapınış (birçok adlarla) çeşitli biçimler altında bütün Akdeniz’e yayıldı. Bu tapınış, bütün Eskiçağ mitolojilerinin kökeninde yer alır.

Daha sonraları, Aşepsut gibi kraliçeler firavun rolü oynadığı sıralar, kraliçeyle Güneş Tanrı arasında evlenme törenleri yeniden görüldü. Bu kraliçeler tek başlarına saltanat sürmedikleri zaman, onların kocaları olan firavunlar Güneş Tanrı’nın başrahibi rolünü sürdürüyorlardı.

3. Filistin. — Filistin’de aynı aileden tanrılar arasında görülen aynı biçim savaşlar üzerine kurulu karmaşık olaylardan sonra Baal ortaya çıktı. Baal, Yer’dc ve Gök’de hüküm süren, başlıca işi yağmuru düzenlemek olan eski tanrı El’den yakayı kurtarmıştı. Yağmur bu çöllük bölgelerde en önemli şeydi; yağmurun en yüce simgesel cinsel anlamı apaçık otadadır.

Ölüm tanrısı Mot, Baal’i yeraltına çekip öldürünce, Baal’in kızkardeşi ve karısı Anat, tanrı El’e yakardı, El de böylece yeniden sahneye çıktı. El, Mot’u, garip bir biçimde hasadı, harmanı, tahıl savurmayı andıran bir âyin usûlüne göre öldürdü. Bu ölümden sonra yağmur düşmeye başladı. Böylece, intikamcı ve doğurgan kadın tema’sı ortaya çıktı. Her iki tanrıyla ilgili tapmışlar arasındaki nöbetleşme, yeryüzünde kuraklıkla (görünürdeki ölüm, depoların boşalıp yeniden dolması) ıslaklığın (hayata dönüş, serpilme, harcama) nöbetleşmesi biçiminde olur.

Ama eski tanrı El, işe her an el atar. Baal’i çok sevdiği kesindir. Mot, Baal’i fazlaca tehdit edince, Anat ısrarla El’in gelmesini ister. Bazı kutsal kitaplara göre Anat, El’le cinsel ilişkide bulunur; bu cinsel ilişkiden önce onlar aşçılık ve avcılıkla ilgili bir dizi hazırlık eyleminde bulunurlar, bu eylemler yüksek bir cinsel simgecilik niteliği taşımaktadır; yaşlanan baba tanrının yerini daha genç bir tanrıya bırakışı da, bu yüksek cinsel simgecilikle doludur. Bu arada Anat’ın kızkardeşi ve rakibi Aşerat, Anat’ı hem El’le hem Baal’le olan ilişkisinde atlatmaya çalışır.

Aşerat ilkel ibrani mitolojisinde Aştarot biçiminde yer alır. Eski lbraniler de, bu savaşlardan ve mahremiyle ilişkilerden bıkarak -okurlarımız nasıl bıktıysabir çırpıda bütün kavrayışlarını bir yana bırakmaya, yeniden El’e tapmaya karar vermiş olmalılar. En eski tek tanrı olan Yehova (başlangıçta o da dölleyici bir boğa olarak tasvir edilmiştir) Baal’in değişmez rakibidir. Bazı kimseler, her şeyi yoluna koyabilmek için, uzun süre Aşerat’ı onun eşi olarak gösterdiler. Bir çok yazara göre her iki kült uzun süre yanyana, hattâ bazı tapınaklarda birbirine karışmış olarak yaşadı; bu durum M.Ö. VI. yüzyıl kadar geç bir döneme kadar sürdü. Birçok Yahudi, peygamberleri, özellikle Yeremiyah’ı kendilerini boş yere “gökyüzünün kraliçesi”ni inkâra yöneltmekle suçluyor, İsrail’in bütün mutsuzluklarını bu inkâra bağlıyordu.

Tarihçede de sözünü ettiğimiz gibi, tanrıçaya tapınış tapınaklarda kesin bir cinsel görünüm kazanıyor, Kutsal Kitap’ın ilk beş kitabının beşincisinde yer alan kesin yasaklara rağmen, çoktandır sürüp gidiyordu.

Bu gelenek, kutsal fahişelerin kutsallığı kaldırıldıktan sonra da devam etti. Yehova dini, ancak M.Ö. 800’e doğru, sürgünden sonra, Babil ve Mezopotamya panteonu’nun kalıntılarından kurtularak su yüzüne çıkabildi.

4. Yunanistan. — Yunanistan’da, ilk başlarda, tanrıça ananın üç görünümü vardı: insanların anası toprak, bitkilerin anası dağ (bu, dağların o zamanlar ormanlarla kaplı olduğunu düşündürür), bir dişi ve erkek ilkenin birliği. Toprak, ölülerin koruyucusudur: daha sonraları, her zaman olduğu gibi, bu ana imgesine genç bir tanrı eklendi; bu tanrıya, hayvanların efendisi görevi yüklendi.

Burada mitolojinin cinsel niteliğine yeniden dönmek istemiyoruz, bunu kitabın başında ele almıştık; yalnız şunu belirtelim: Aphrodite gibi bazı tanrıçalar bazen verimliliği ve aşkı, bazen savaşlarla ilgili uğraşları temsil ediyorlardı (Kıbrıs adasının eski inançlarında olduğu gibi). Hekate, ana imgesinin, özellikle ölülerin korunmasıyla ilgili yanını temsil eder. Onun yol kavşaklarını koruyan tanrıça olması ilgi çekicidir (bugünkü anlamda Hekate’ye yollarda gidiş-gelişi kollayan tanrıça diyebiliriz).

Demek ki ana kültü hayata, bitkisel ve hayvansal verimliliğe, aynı zamanda ölüme bağlıdır. Bahar ve yeşillik tanrıçası Demcter, kızı Persephone’yi aramak için cehenneme gider. Pluton, Persephone’yi kaçırmış ve onunla evlenmiştir. Demeter, onca sıkıntı arasında, genç bir prensi ölümsüz kılmaya kalkar. Ama prensin ana’sı, Demeter’in bu çabasını önler.

Demeter, kızını aramayı sürdürür, bu arada adına bir tapınak yapılmasını buyurur. Tanrıların babası Zeus (onun tanrısal müdahalesi burada da görülür), Pluton’dan, kızı annesine vermesini ister. Persephone Yer’in altında tutulduğu için Yeryüzü ve Olympos kıtlık çekmektedir. Bunda, dört ay toprağın altında kaldıktan sonra martta topraktan çıkarak haziranda hasat edilmesi gereken.. buğdayın mitos’unu görebiliriz. Bütün bunlar olup bitmezse kıtlık başgösterecektir, yoksa genel bir kıtlıkla karşılaşılmasına yol açan buğday efsanesini görmek mümkündür. Bu efsaneyle ilgili şenlikler Eleusis Mister’leri (43) adıyla bilinir.

Rhea ve Hekate ile özdeşleştirilen Kybele, Frigya’da Artemis’le birlikte tanrıların anası sayılırdı. Oğlu, bazı kaynaklara göre kendisini hadım etmiş, bazı kaynaklara göre de bir yaban domuzu tarafından öldürülmüş (Adonis gibi) olan Athis’tir. Bu tanrıça için özel bir kurban töreni yapılırdı; boğa kurban edilen bu törende, dine yeni kabul edilen kimse, bir parmaklığın altına konur, üzerine boğanın kanı serpilirdi.

Bu bütünün simgesel yanı apaçıktır: însan ancak hadım olursa, ya da ölürse annesine tam olarak bağlı kalabilir (ona kökeniyle, toprakla bağlıdır). Buna karşılık, ana-oğul birliğini bozarak bu ayrılıştan sorumlu olan hayvan (boğa, erkek insan) kurban edilmelidir. Kybele rahipleri de Athis gibi hadımdılar. Kurban edilen bu erkekliğin simgesi, önce tapınılan, sonra toprağa gömülen (hadım etme) çam’dı. Bu ağaç yıl sonuna kadar saklanır (Noel ağacı?) sonra yakılırdı (ökseotu?).

Kybele’ye tapınış Yunanistan’a çok geç ve kısmen girdi. Roma’da M.Ö. 300’e doğru, Anibal’e karşı savaşın yolaçtığı kıtlık dolayısıyla ortaya çıktı. Bu tapınış başlar başlamaz ürün çok iyi oldu. Anibal de seferi yarıda bıraktı (!). Frigya’da olduğu kadar sefihçe ve çılgınca olan bu tapımş Romalıları rahatsız ediyordu. Romalılar bunun belli bir yerde uygulanması için tedbir aldılar. İmparatorluk döneminde,

Kybele’ye tapınış, biraz açık saçık bir bahar şenliği biçiminde yeniden ortaya çıktı.

Mısır’da Kybele’ye tapınışın bir benzeri vardı: İsis, yalnız Mısır’da değil, bütün Doğu Akdeniz’de, ” karma” (Syneretique) denen bir tapınışla yüceltilirdi; bunun başlıca amacı çeşitli halkların birlikte tapınma’larını sağlamaktı.

Bu tapınış, Romalıların zorbalığına rağmen, M.Ö. III. yüzyıla kadar sürdü. Bu tapınışın ayinleri, bedensel acıyla arınma ve gerek besin yönünden gerekse cinsel yönden yoksunluğu kabul etme üzerine kuruluydu. İsis, bütün Tanrıça Ana’ların özel niteliklerini ve kurallarını tekeline almış gibiydi. Zaten, çok adlı tanrıça diye tanınıyordu.

5. Hindistan ve Iran. — İran’da ve Hindistan’da, Mısır’daki ve Filistin’dekiyle karşılaştırılabilen bir evrim göze çarpar. Zeus’la belki etimolojik bir yakınlığı bulunan, ama fonetik yakınlığı kesin olan bütün tanrıların babası Dyaus, çeşitli serüvenlerden sonra, bora ateş ve cinsel tapınış tanrısı Siva’yı meydana getirir. Hem erkek hem dişi (hünsa) olan Siva da kanlarım meydana getirir. Siva’nın simgesi “Lingamfı.” (phallos) ile beyaz boğadır.

Tanrıça analar, hem ışığı, hem doğumu, hem verimliliği denetlerlerdi. Bunların kötülükcü ve kaygı verici bir yanları vardı. Onlara kurban sunulmazsa, köye ölüm ve hastalık gelirdi. Bu tanrıçalar, serbestçe her yere gidebilen inek biçiminde yüceltilirdi. Bunlardan Mari-Amma, çiçek hastalığı getiren yıkıcı ana’dır. Buna göre, çiçek aşısını ya da zararsız çiçek hastalığını, ayrıca çiçeğe bağışıklığı bu tapınışın bulduğu öne sürülebilir. Bu tanrıça, toprağı havalandıran ve verimli kılan, phallos’la ilgili etkin ögeler sayılan sürüngenlerin de anasıdır.

V. — Meryem Ana Kültü

Bütün bu pagan analar, oldukça doğal bir yoldan, Tanrı’nın Karısı Kilise ve baş önderleri Isa olan insanların Anası ikinci Havva biçiminde, o sırada büyük bir gelişme içinde bulunan hıristiyan kavrayışlarıyla bütünleşti.

Hiç değilse Frigya’daki önemli tarikatlardan biri olan Gnostik’ler için durum böyleydi. Akdeniz’in öteki ucunda ve özellikle Galya’da Montanus’çuluk coşkuyla ilişkili aşarılıklar arasında, dünyevi el etek çekmeyi, iffeti, çileciliği öğütlüyordu.

Montanus’çulukta en önemli şey, kadınların da din adamı olarak görev yapmalarıydı.

Kilise, başlangıçta, çeşitli adlarla anılıyordu: Annemiz, Tanrı’nın karısı, insanların anası, Kudüs, Sion Tepesi. Kilise, sürekli olarak, doğum sancıları çekiyordu; çünkü aralıksız bir biçimde, ona gelenlere gebe kalıyordu (dönem, hiristiyanlığı kabul etme dönemiydi).

Bâkire Meryem kavrayışı, Nişanlı-Karı-Ana Kilise anlayışından sonradır (Aziz Luca, Aziz Matta). Aziz Paulus bile Kiliseden insanları acı içinde doğurmak amacına dönük ve gökyüzündeki karşılığı ikinci Kudüs, yukardaki Kudüs olan “yeni bir Havva” diye sözeder. Meryem kültü daha sonra, aziz Justin ve aziz İrenee onu Günahsız Doğumda Tanrı’ya boyun eğişiyle, İnsanlığı Havva’nın işlediği Günahtan arındıran bir Kurtarıcı diye gösterdikleri zaman gelişti. 325’te İznik konsili, daha sonra ise 431 ’de Efes (Artemis’in şehri) konsili, tanrısal niteliklerle ve insani niteliklerin İsa’da biraraya geldiği tema’sını onayladılar. Meryem konusundaki o zengin ikonografya işte bu dönemden kalmadır. V. yüzyılda Meryem adına kiliseler yapıldı. Meryem önceleri şöyle tasvir edilirdi: İsis ve Horus görünüşünde; başında Kybele’nin zafer tacı, göğsünde Athena’nınki gibi bir Gorgona mask’ı, kucağında Çocuk İsa”.

Meryem kültü daha sonra Göğe çıkış, Tebşir, Arınma, Doğum, Günahsız gebelik bayramlarıyla gelişti. Günahsız gebelik, birçok tartışmaya yol açtı (bu dogma ancak 1854’te Pius IX tarafından ilan edildi).

Meryem’in insani günahları (Çarmıhın yanında kuşku, Cana düğününde gurur) ve hayatıyla ilgili günah (kökel günahtan gelen) halkın sevgisini eksiltmedi. Bu sevgide, cinsellik-din ikilisiyle doğrudan doğruya ilişkili bir olgu görmek yanlış olmaz.

Meryem’e tapınış elbette, klasik Eskiçağ halklarının Tanrıça Ana’ya tapınışının bir uzantısıdır, ama bütünüyle ona indirgenmesi doğru olmaz. Pagan düşünce akımı, elbette yararlı oldu; ama inancın temeliyle onun ilgisi yoktur. Meryem Dogma’sı, bazı inançlarla ilgilidir. Maimonides bu inançların, onlara baştan dayanaklık eden düşünceyle artık hiçbir ilişkisi kalmadığına dikkati çeker. Cinselliğe ayrılan bu kitapta belki biraz uzun sayılabilecek olan bu din-bilimle ilgili eklemeler salt psikolojik açıdan kendilerini doğrulamaya çalışacaktır.

Başlangıçta Sürgün’den sonraki yahudiliğin bir tarikatı olarak görünen hiristiyanlıkta Meryem yahudi bir genç kızdı; bu niteliğiyle de kadınların pek rol oynamadıkları bir dine mensuptu. Onun kolayca bir pagan tanrısı olma ihtimali azdı ve daha çok Eski Ahit’teki ünlü kadınlara (Havva, Sarah, Ester v.b.) yaklaştırılıyordu. İkinci olarak, hıristiyanlık özellikle kadınların aracılığıyla yayılıyordu. Dolayısıyla, kadınları tanrının anasının kişiliğinde yüceltmek normal (ve akıllıca) bir davranıştı özellikle kadın, uzun bir süre cinsel arzunun pasif bir nesnesi olmuştu. Olaylara yön vermek için çekiciliğinden yararlandığında, bu durum sayılaınacak kadar çok mutsuzluğa yol açıyordu. Aybaşı, doğurma ve besleme gibi karmaşık işlevler bakımından esrarlı ve cinsel birleşme eylemini istediği kadar tekrarlayabilmesi yüzünden de kaygı verici olan kadın, cinselliğe bağlı korkuların şamar oğlanı durumuna gelmişti. Bu yüzden, insanların anası Günahsız Gebe Meryem dogması, bilinçaltı için, şartsız bir kurtuluşun güçlendirici özelliğine sahiptir.

Bir başka açıdan Meryem imgesiyle ortaya çıkan durum, otoriteyle, mülkiyetle, gücün ve katı mantığın üstünlüğüyle Baba’ya özdeş kılınan şeyin, silinmiştik, sevgi, tatlılık ve duygu mantığıyla Ana’ya özdeş kılınan şeyle çelişkisidir.

 

 

ÜÇÜNCÜ KİTAP

KÜLTÜRLERDE VE SİMGELERDE CİNSELLİK

Böylece, bir önceki bölüm, babayla ana, iyiyle kötü, bedenle ruh arasındaki bir ikiliğin belirtilmesiyle son bulmuş oluyor. Bu ikiliğin açıkça hasta birçok kişi tarafından acılı bir biçimde duyulduğunu ve bu kişilerin hasta olmalarında ve hasta kalmalarında payı bulunduğunu söylemekle kalmayarak, insanların büyük bir çoğunluğunca duyulduğunu ve bu büyük çoğunluğun yaşama sevincini büyük ölçüde ortadan kaldırdığını da belirtmeden geçmemek gerekir. Bunu hekimler de çok iyi anladılar ve hekimliğin psikosomatik hekimlik denen özel bir biçimini son yıllarda yeniden ortaya çıkardılar. Bu hekimlik biçiminde, hastanın, kendinde bir varlık olarak, hem bedene hem ruha yönelik bir tedaviyle iyileştirilmeye çalışıldığı görülür.

Böylece “vahşi denen” bu insanların törelerinde içgüdüsel tatminle boşalmış katı bir cinselliğin, tam tamına hayvani nitelikte bir cinselliğin yansısını değil, tersine, zaman zaman beceriksizce de olsa, ruhsal düzeyde her zaman büyük ölçüde ruhun bedenle uyumunun, insanın yaratıcı doğaya uyarlığının belirlediği bir deney bulmak alışılan bir durum olmuştur.

Sözgelimi Havelock Ellis, cinselliği yöneten doğa ilkelerinin bulunmasını ve Pasifik adalarında fransız denizciler tarafından yapılan ilk cinsel incelemelerin hoşgörülü ve anlayışlı karşılanışını, bu son derece zengin adalara onlardan sonra giden ve oralarda “yılandan başka bir şey görmeyen” İngiliz misyonerlerinin tutumuyla karşılaştırır.

ilkel denilen toplumlarda cinsel simgeciliğin incelenmesini, bu üçüncü ve son kısımda, bu psikomatik anlayış içinde ele aldık.

BİRİNCİ BÖLÜM

İLKEL DENİLEN TOPLUMLARDA CİNSELLİK

Burada, “ilkel” toplum sözünü, batı toplumunun ayırıcı özelliği olan sınai gelişme aşamasına geçemeyecek kadar coğrafi bir yalnızlık içinde bulunan; düşünce bakımından, batı kültürünün yararları ve olanaklarından yeterince haberli olmayan; gerekli iletişim araçlarına (öğretim; öğrenci alışverişi; kadro alışverişi) sahip olamayacak kadar ekonomik yoksunluk içinde bulunan toplumsal gruplar için kullanıyoruz. Böylece tanımlanan toplumlar, kesinlikle bizim eski toplumlarımızın benzeri değildir. Bu toplumlar daha başka kültür biçimlerini temsil ediyorlar; onlar bizimki kadar hızlı olan ve maddi güç sağlayan bir sanayi gelişiminden yararlanabilmiş olsalardı, temsil ettikleri kültür biçimleri üstünlük kazanacaktı.

Bu kitabın sınırlı çerçevesi içinde, cinsel davranışı ve onunla ilgili inanışları bütün ilkel toplumlar düzeyinde açıklamak olanaksızdır. Bunun için, biz burada bu konuda yalnızca iki örnek vermekle yetiniyoruz:

— Çoğu kez iyice belirgin bazı farklara rağmen benzer ortak özelllikleri bulunan Pasifik toplumları.

— Bazı Güney Afrika toplumları.

1. — Pasifik toplumları

Bu toplumların incelenmesi, onları yerlerinde incelemeye gitmiş ve yaşayışlarını paylaşmış olan Mead, Bateson, Gregory, Malinowski, Erikson, Dubois, Gorer gibi antropologların çalışmalarına temel oldu.

Sözgelimi Melanezya’da, cinsel davranış içinde çeşitli kişilerin durumu şöyle belirtilebilir. Babanın gebelikteki rolü nadiren tam olarak kabul edilmektedir. Avusturalyalı bazı yerliler fizyolojik babalığı reddeder (sözgelimi, bir melezin sütlü kahve renginde oluşunu, ananın beyazlar tarfından getirilen undan yemiş olmasına bağlarlar); ama kabile törelerinde soyun babadan geldiğini kabul ederler ve boydaki babaların içinde kendi babalarını tanırlar.

Gerçekte, yukarda sözünü ettiğimiz reddetme, temel bir besin maddesini ağız yoluyla alışı, bir içe işleme saymaya dayanan bir savunmadır. Bu savunmanın temelinde diriliş inancının bulunduğu sanılır.

Yine bu inanca göre, doğacak çocukların ruhları, mağaralar, su kuyuları ve kayaların içinde saklanırlar, kadınların bedenine girmek için burada fırsat kollarlar.

1. Baba, kızkardeşinin oğlunu (yeğenini) kendi oğluna tercih eder. Bu çocuğa bakmakla yükümlüdür ve çocuğun mirasını o alır. Kendi çocuklarını da erkek kardeşine emanet eder. Çocuklarıyla bağlantısını sürdürür. Ama yalnızca oyalamak, sevindirmek, şefkat göstermek için.

Alor adasında, babanın gebelikteki rolü kabul edilmiştir. Trobriand adalarında babanın döllemede payı olduğuna inanılır. Ama bu inanca göre, babaya bu konuda, çeşitli biçimlere girmiş olan dölleyici ruhlar (yağmur, sarkıtlar, otlar, balıklar) yardım eder.

2. Çocuğun asıl sorumluluğu, bu dölleyici ruhları temsil etmekte olan dayınındır. Çocuğun karşısında toplumun temsilcisi de dayıdır. Oidipus’çu düşmanlık da ona yöneltilecektir.

3. Kadın çok korunmaktadır. Kendi eşyasına da, evin eşyasına da o sahiptir. İsterse boşanabilir. Ama yönetim hakkı erkeğindir. Evlilik, ataerkil aile temeli üzerine kurulmuştur. Boşanmada, kadının çocuklarıyla birlikte babasının evine dönmesi gerekir. Karı ile koca genellikle birbirlerine büyük sevgi gösterirler. Koca, yoldan çıkan karısını öldürebilir, ama aralarında bir anlaşmazlık çıkarsa karısının evden gitmesini önleyemez.

4. Gebe kadına büyük bir ilgi ve yakınlık gösterilir; yeni giysiler giydirilir, sık sık yıkanarak ” arıtılır. ” Doğumda annesinin evinde kalır ve iki ay orada kapalı bekler. Bu süre boyunca, anneyle birlikte oturan bütün erkekler başka yere giderler. Kadın, kocasıyla ancak kapı arkasından konuşur, çocuğu sütten kesilinceye kadar çocuğuyla tek başına yaşar. .

Alor adasında, gebelik zor geçer; bulantılar ve kusmalar çok görülür. Kadın, doğurduktan sonra tek başına kalır ve çocuğuna ancak altı gün süt verir; bundan sonra çocuk birdenbire sütten kesilir ve yalnız önceden ağızda çiğnenmiş sebzelerle beslenir. Ancak akşamları meme emer, bu yüzden hep açtır. Daha sonraları çocuklar durmadan ağlarlar ve anaları çalışmaya gidince korkunç öfkelenirler. Baba çocukları dinginleştirmek için, onlara mastürbasyon yaptırır.

5. Daha büyük çocuklara sevgi ve şefkatle davranılır: bunlar ilk yıllar hiç cezalandırılmaz; cinsel oyunlar oynamaları bile yasak değildir.

Yalnız Batı’da geçerli olabilecek psikolojik kuramları eleştirmek amacıyla bu verilere dayamlmıştır. Sözgelimi, Kardiner, bazı kültürlerde Oidipus kompleksinin bulunmadığını söyler. Bu kültürlerde kişiliğin temel sistemini oluşturan ayırıcı özellikler, kaynağım bireylerle dış baskılar arasındaki dolaysız çatışmadan alıyor olmalıdır.

Malinowski şöyle der: “Melanezya’da çocuğun gelişiminin, bütünüyle değişik olduğunu görüyoruz”. Elbette böyledir; Viyana’yla Melanezya arasındaki coğrafya, iklim, siyaset, ekonomi koşulları ayrıdır; bunun başka türlü olması söz konusu değildir. Sözgelimi, Kanarya adalarında çocuk, annesinden kolayca ayrılır, uçsuz bucaksız kıyıda arkadaşlarıyla oynamaya gider. Oysa Avrupa’da çocuk, yağmurlu bir kasım günü metro’yla birkaç kilometre yol alır, bütün bir günü bir sanayi mahallelesinin tıklım tıklım okulunda arkadaşlarıyla geçirir; bu çocuk elbette daha başka düşünecektir. Söylendiğine göre Mclanezya’da dayının kızkardeşi ve yeğenleri üzerinde büyük otoritesi vardır (dayı varsa!). Buna karşılık baba, yalnızca bir arkadaştır, oyunlarda danışmandır, teknik konularda öğreticidir (batı dünyasında izci oymağının oba başı gibi). Kızkardeşle erkek kardeşi bilinçsiz bir biçimde birbirine bağlayan, bastırılmış mahremiyle ilişki ögeleri üzerinde tartışmak ve Malinowski’nin sözünü ettiği Melanezya toplumunda Oidipus kompleksi sorununun çözümlenmediğini, ancak babadan dayıya yer değiştirmiş olduğunu öne sürmek, elbette mümkündür.

Öyle görünüyor ki, antropologlar bizim ülkelerimizdeki kır hayatıyla güney yarımküresi takımadalarındaki hayatı yanlış olarak birbirine karıştırınca, gerçeği aşmış oluyorlar. Malinowski’nin Freud kuramları konusundaki eleştirisi de zaman zaman pek safça görünüyor. Malinowski özetle şöyle der: kır çocuğu ana-babasının ve hayvanların çiftleşmelerini seyretmeye, karşılıklı çekişme içinde açıksaçık sözlerin bol bol yer aldığı, cinsel teknikleri açıkça hatırlatan sözlerin söylendiği aile kavgalarını dinlemeye küçük yaşta alışır. Kır çocuğu, çfitlik yaşayışının kötü havasına ve ağır çalışma koşullarına da küçük yaşta alışır. Demek ki, kır çocuğu, hem cinsel alanda, hem iş alanında, hiçbir engelle karşılaşmadan çocukluktan erginliğe geçer. özellikle, Freud’un sözünü ettiği gizlilik dönemi (periode de latence) görülmez onda: “Bu da, zengin nevrozlularla ilgilenen psikanalizin neden bu dönemi ortaya çıkarmaya yönelmiş olduğunu açıklar…”

Malinowski’nin bunları 1922’de yazdığı, o zamandan beri kırsal yaşayış koşullarının büyük ölçüde değiştiği doğrudur. Ama çocuğun anne ve babasının çiftleştiğini görmesinin ve tartışmalarında birbirlerine söyleyebilecekleri “korkunç ” sözleri duymasının iyi bir şey olduğu tartışma götürür. Ayrıca kırsal bölgelerde de, şehirlerdeki kadar nevrozlu, psikozlu kişi, cinsel suç işlemiş insan vardır.

II. — Güney Afrika Yerlileri

Bu bölümde sözii edilen cinsel töreler, Güney Afrika’daki Capetown eyaletinde yaşayan yerlilerin cinsel töreleridir. Bu töreleri özellikle B. Lauscher anlatmıştır.

1. Cinsel simgecilik. — Phallos, bazen yılan (Kutsal Kitap’taki simgeyle benzerlik), bazen de büyüyle kovulması gereken bir Canavar biçiminde temsil edilmiştir. Kabilenin bu tanrıyla ilişkileri, rahip-hekim’ler aracılığıyla kurulur. Bunların, kâhinden başlayıp pratisyenden geçerek büyücüye kadar giden birçok derecesi vardır.

Kabile yaşayışının ortaya çıkardığı çeşitli soruların karşılığını, büyücüler ırmakta (analık simgesi) ararlar. Birey de yanlışlarından arınmak için ırmağa gider. Bir ruhun bir başka ruhu etkilediği inancı-özellikle hastalıkların bulaşmasında pek köklü bir inançtır.

2. İnisiyasyon törenleri. — Bu törenlerin ([44]) amacı, phallos-şeytan’m kabileye yapabileceği körü etkiyi azaltmaktır. Bazı durumlarda, bu kötü etkiyi savuşturmak için, saçlar, cinsel organın ucundaki deri ya da sol elin küçük parmağı kesilir. Delikanlı. inisiyasyona katlanmayı kendi istemelidir; inisiyasyon, bireyin anneyle olan çocukluk bağlantısını koparacak ikinci bir doğum değeri taşır.

Bir kulübede tek başına bırakılan genç adama, bu sınama sırasında, nesneleri annesinin öğrettiği adlarla anmak yasaklanmıştır. Ayrıca, ırmakta arınması, günah çıkarması, ve özellikle sünnete sızlanmadan katlanması gerekir. Sünnet yarasının kapanmasından sonra (gene o ikinci doğumu belirtmek amacıyla) saçları ve kılları kesilir. Böylece, delikanlı artık tam bir erkek durumuna gelmiş olur. Bundan sonra cinsel ilişkilerde bulunabilecektir. İnisiyasyona alınmayanlar ya da inisiyasyondan başarıyla çıkamayanlar, iyileşmeyen ruhsal-sinirsel bozukları nedeniyle, çocuklukta sol serçe parmaklarını kurban vermiş olanlardır.

Kadınların inisiyasyonu ise evlenmeden önce ya da sonra yapılır. İnisiyasyon kısırlıkta, yerleşik hastalıkta, aybaşı bozukluklarında zorunludur. İnisiyasyon, derin anlamında, babayla kızın birbirlerinden ayrılmalarıdır. Tören, genç kızın bir kulübeye kapatılması, saçlarının ve göbek altı tüylerinin kesilmesi, başının siyah bir örtüyle örtülmesi biçimindedir. Bütün bu tedbirler elbette dölüt durumunu hatırlatır. Kulübede üç hafta boyunca danslar ve törenler birbirini izler, ziyaretçiler çiftler halinde içeriye alınır. Kız bu sırada bir bölme ya da paravana arkasında durur. Bundan sonra toplu danslar yapılır; bu sırada bekârlar gelecekteki eşlerini seçerler. Sonra kız, uzakta, ormanda saklanır, dönüşü yeni bir doğum sayılır.

3. Doğumlar. — Doğurması beklenen kadın ayrı bir yere alınır. Doğum ateş yakılarak duyurulur. Kulübenin tepesinden çıkan duman, doğuma işarettir. Duman aynı zamanda, uzun süren doğumdan örselenen bebeğin solunumunu da kolaylaştıracaktır. Bebeğin meme emiş biçimi onun gelecekteki davranışlarını gösterir. Doğum dolayısıyla bir ya da birçok hayvanın kurban edilmesi, sürünün önemini gösterir. Sürü, insanın kullandığı canlı bir kitledir, insan bir ölçüde sürüyle özdeşleşir. Sözgelimi, hayvanların bulunduğu ağılda ataların ruhlarından yardım istenir. Kadın ağıla giremez.

4, Evlere, — Evlenme, aracıyla yapılır. !ki aile, kızın kendi klfinından ayrılmasının kabul edilmesi için ödenmesi gereken drahoma üzerinde anlaşmaya varırlar. Bundan sonra çeyiz hazırlanır. Çeyizi sağlamış olan tacir de bir armağan verir. Kabilenin anlayışına göre, bu armağan, gösterilen sevginin kayıtsız şartsız oluşunu simgeler. Yeni gelin uzun süre ailesini göremez.

İKİNCİ BÖLÜM

PERÎ MASALLARININ CİNSEL SİMGECİLİĞİ

Çocuk kuşaktan kuşağa geçip kendisine kadar gelmiş olan oyunları âyin yapar gibi oynar, bu davranışıyla “ilkel halklarsın tutumunu hatırlatır. Bu oyunlara kendinden değişiklikler ya da yorumlar getirmez “Kurt, orada mısın, beni duyuyor musun?” Çocuklar sık sık kurallara bağlılık ve saygı üzerinde tartışırlar. Aynı değişmezlik masallarda da vardır; masal bir geçmişi anış gibidir, kaçınılmaz, değişmez, “zamanın karanlığınnda yitmiş, büyülü olanın izlenimini güçlendirir; bir önceliktir, saygıyla izlenecek, taklit edilecek bir örnektir; peri masalının belli belirsiz umudu içinde, sözün en parıltılı anlamında bütün bunlar sizin de başınıza gelebilir, yeter ki katı verilere, kesin kurallara uyun.

Bunlar çocukların “saymak için” yuvarlak yapınca söyledikleri büyülü “ya şundadır ya şunda” formülünde anlatımım bulan eşsizlik kalıplarıdır. Bütün bu şeyler, XVIII. yüzyılda Kazanova’nın ve azçok şarlatan ya da inançlı ” sırra ermiş” kişilerin uyguladığı büyücülük sahnelerini hatırlatıyor. öteki önemli nokta, tekrarlamadır: doğu masallarının “açıl susam açıl”ı dışında -mağaranın açılması için bu söz, üç kere tekrarlanır-, gelenekte her zaman üç büyülü deyiş ya da “üç buğday tanesi” vardır; ayrıca aynı tema’nın üç kez tekrarı vardır. Böylece masallardaki büyülü değneğin üç vuruşuyla, bir tiyatro oyununu başlatan üç vuruş arasında bir yakınlık görmek mümkündür. Peri masallarında rasgele bir araştırma yaparsak şunlarla karşılaşırız: padişahın üç oğlu, üç kızkardeş, üç ayı (masaldan çok çocuk tekerlemesini hatırlatan ilkel bir masalda geçer), özellikle prenslerin ya da prenseslerin geçirdiği üç sınav.

Gerçek peri masalı, her şeyden önce, oldum olası birleşmesi gereken bir çifte uygulanan sınavların hikayesidir: Bir masal, yetkinliklerine dayanarak bir araya gelecek olan iki kişinin her şeye göğüs gere gere, birbirine yaklaşması konusunu ne ölçüde işlerse (bu iki kişinin yetkinliklerini, daha çok periler sağlar), dinleyenin bilinç altına seslenme ve gelecek kuşakların belleğine çakılma şansına o ölçüde sahip olur. “Evlendiler ve birçok çocukları oldu” formülü buradan gelir.

Sanıldığına göre, masal, çok eski bir geçmişin kalıntısıdır, belki de hiristiyan dogmalarının yerleşmesinden sonra yasaklanan drüid ([45]) dinlerine kadar uzanmakta olan bir geleneğe dayanmaktadır. Yaşayan ve ağızdan ağıza geçerek bize kadar gelenler sansürden yakayı kurtarmış olan hikayelerdir, bir de Ortaçağ’da keşişlerin ve dinbilimcilerin gözden geçirip düzelterek hiristiyanlığa uydurduğu örneklerdir. Gerçekten peri masalları bir cinsel savunu hâzinesidir; (beden-cinsel), (ruh-ruhsal yaşam) ikileminin henüz zorunlu olmadığı bir çağın bozulmadan kalmış imgesidir. Masalda aşk, en yüce iyilik, üstünlüğün ve erdemin ödülü sayılmıştır; masal dinleyenlerin duyduğu mutluluk sevinci buradan gelir. Belirli bir sadizm ya da herhangi bir çilecilik bu masalları din kurbanlarının ya da azizlerin hayat hikayelerine (Nixe ya da öteki sofuluk hikayeleri) yaklaştırdığı anda, artık onların o basit ve dolaysız atalar kaynağından gelmedikleri kanısı uyanır. Bu masalların simgeciliği bin yıllıktır; denenmiş, herkesçe “anlaşılmıştır”. Dayanıklılıkları buradan gelir.

Bugün dünyada en çok okunan masal kitaplarının her ulusa göre değişik biçimde yazılmış birçok örneği vardır. Perrault’nun Cendrillon’n (külkedisi), Cinderella, ve bunların töton ([46]) benzerleri, birbirlerinden bazı ayrıntılarla ayrılırlar, bu ayrıntılar ülkelerin herbirinin özelliklerini yansıtır niteliktedir. X VII. yüzyılda Fransa’da cinsel yaşayışta büyük bir özgürcülük vardı; belki de bu yüzden Perrault’nun masalları, zorlama olmayan, pek sağlıklı, pek geniş yürekli, bu yüzden de okurun bilinçaltını pek doyurucu, kısacası insanı suçluluk duygusundan arıtıcı olan bütün örnekleri gibi, büyük memnunluk yaratıyordu.

La Queste la Belle, simgesel olarak, cinsel alanda olduğu gibi ruhani ya da dinsel alanda da, kökeni dolayısıyla, tanrısal ya da dindışı aşkla önerilmiş, benimsenmiş ve aşılmış bir dizi deney, ayrıca eksiksiz bir inanç birliğine ulaşmak için olağanüstü bir çaba olarak yorumlanabilir. Salt cinsel bakımdan da, iyi bir sona bağlanışıyla, bütün çağların sevgililerine verilmiş “izin niteliğinde” bir derstir; deneyler nasıl geçerse geçsin aşk, zafer kazanacaktır, yeter ki bu aşk olgun insanlar arasında geçerli olsun. Masal, bu taslağa ne kadar yaklaşırsa o kadar ölümsüzleşir: Ormanda uyuyan güzel, Altın saçlı güzel, Pamuk Prenses. Sonu kötü biten masallar, hele “Küçük Denizkızı”nın anaya (denize) dönüşünde olduğu gibi, ilkel bilinçaltı istekleri dile getirmiyorlarsa, yüreklendirici değerlerini yitirmiş olduklarından, kalabalıklarca unutulur ya da reddedilirler.

Cinsel simgeciliğin çeşitli biçimlerini ilerde inceleyecek ve örnek olarak bunlardan yalnızca masallarda en sık rastlananların kısaca sözünü edecetır.

– büyülü değnekler, phallos simgeleri, ejderhaların ağızlarından püskürttükleri ateş, yılanların dilleri, kurbağaların saçtığı zehirler;

– örekeler, Ormanda uyuyan güzel’e yüz yıllık “küçük bir uyku” veren öreke, Becerikli prenses’in kızkardeşlerinin örekeleri (kızkardeşler kızlıklarını yitirince örekeler kırılıverir);

– mahremiyle zina yapan babadan koruyan, ama Sevimli Prens’ten koruyamayan kılıklar (Eşek derisi);

– buluşma yerlerinin, özellikle billur şatolar göstermek ve tatlı müzik dinlemek için (orgasm) açılan ormanların büyüleyici güzelliği (Gracieuse ile Percinet, Onnandaki geyik);

– bilinmesi gereken sırlar, açılmaması gereken kapılar (Mavi Sakal);

– prenseslerin dul ya da mutsuz babalarına olan ve Oidipus’çu takılmayı hatırlatan aşkları (Mavi kuş);

– hiç yumuşamayan yaşlı ve arzulu üveyanaların gaddarlığı (Pamuk Prenses, Periler, On iki ay). Büyücü kadın tipleri buradan çıkmıştır;

– erkek kardeşlerin öç alıcı koruyuculuk rolü (Mavi Sakal);

– kızkardeşlerin etkin kıskançlıkları (Külkedisi) ya da haince budalalıkları;

– kişilerin simgesel olarak hayvana dönüşmesi: prenseslerin yanına “girebilmek için kuş haline gelen prensler (Mavi Kuş);

– perflerin, büyücülerin ya da önemli kişilerin arabaları (bu arabalara, sahiplerinin niyetlerini ve gücünü simgeleştiren hayvanlar koşulur);sahip olunan en iyi şeyin aşk uğruna verilmesi.

Bunlar, derinlikler psikolojisinin bize gösterdiği peri masalları simgeciliğinin zenginliği üzerine az çok fikir vermektedir. Giz dolu, kapalı bir dilin yaşamış, duyulmuş da olsa gizli kalmış kaynakları, unutulmuş bir geçmişin bu tek kalıntısından dersler serer önümüze. Yararlananların, yani dinleyici ve okuyucuların üzerinde yaratılan koruyucu tedavi tartışma götürmez; bu tedavi, günün modasına uyan, fabl ve savunu beğenisi taşıyan yakın dönem masallarının ” ahlakçılık “ından ayrı bir şeydir; bizim sözünü ettiğimiz “hikaye”ler tam tamına simgesel olan dolaysız ve etkin bir dille konuşurlar.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

CİNSEL SİMGECİLİK

Simge, eşsiz bir ruhsal-bedensel iletişim aracıdır. O, her şeyden önce, bireyin sahip olduğu en iyi bir “kendini tanıma” aracıdır:. bireyin beynine, her saniye, iç organların ve bu organlarla ilgili işlevlerin belirgin akışını açıklıkla gösteren bilgiler gelir. Bu bilgileri bireye ana dili öğretmez, beyin belli bir kültür çerçevesinde konuşmaz çünkü; evrensel bir dille konuşur, bu evrensel dil bütün insanda ortak olan hayati zorunlulukların dilidir. Bu yüzden simge, insanla benzerleri arasında bir iletişim aracıdır.

Bütün simgeler arasında cinsel faaliyete bağlı olanlar, en genel nitelikli olanlardır. Çünkü bunlar, türün hayatı ve üremesiyle ilgili sorunların su yüzüne çıkmasıyla daha yakından ilişkilidir. Bu simgeler ilkin çağlar boyunca işlenmiştir, bunlar insanın uyum kavgasında yaşadığı dramların “tarihsel amalarıdır.

Tanrıça Ana’yla ve insanların anası Doğa’yla ilgili eski âyinlerde cinselliğin simgel yanını, burada yeniden ele alacak değiliz. Cinsel simge üzerine bu doğuştan bilgi, kaslarla, iç organlarla, hormonlarla ilgili ve “edinilmiş refleksler” diye adlandırılan reflekslerin kuruluşuna egemen olan mekanizmaya benzer bir mekanizmayla etkinliğini ortaya koyan bir yansıdır, atalardan kalan şeylerin yansısıdır. Hareketlerin, emmenin, yürümenin bilgisi gibi içsel (implicit) olan cinsel bilgi, duygusal gelişimin ardarda gelen evrelerinde gittikçe ilerleyerek ortaya çıkar, her seferinde bedenin ayrı ayrı parçalarını eğiterek erişkin kişinin üreme etkinliğinde bütünleşir.

Cinsel simgelerin ilki ve en eskisi su’dur. İlk ve hayati simge olan deniz, Analık’ı canlandırır. Hayatın kökenidir. Deniz hayvanı balık, açık bir hayati ve cinsel simgeciliği akla getirir: balık, her şeyden önce, bazı düşlerin ve çağrışımların da gösterdiği gibi, ana-suyun içinde “bir balık gibi mutlu …” devinen phallos’tur. Balık, daha önce gördüğümüz gibi, Kuzey’in Venüs’ü Freyja’nın ([47]) simgesidir. O, dölkesesi suyu içindeki dölütü de akla getirir; ama deniz çekilince (bazılarına göre Tufan, gerçek felâket değildir; gerçek felâket, denizin çekilmesidir) susuz kalan deniz hayvanı ölür; onun susuzluğa uyması, ikinci ana olan Toprak’ın ona cimrice verdiği suyu bulabilmesine bağlıdır.

Havayla solunum yapan canlı varlık su arar; deniz kıyısındaki kumlukta “su buluncaya” kadw çukurlar açan çocuklar gibi, o da kuyular kazar. Ba!ık aynı zamanda, doğurganlığıyla, önlenmez hayatın yoğun bir biçimde üremesinin simgesidir. Hiristiyanlıkta, mucizevi bir biçimde çoğalmış bir besinin kardeşçe paylaşılmasının simgesi oldu.

İnsan evrende kendi kişisel dünyasına uygun düşeni aradığı için, dış ortam da önemli bir cinsel simgeler kaynağıdır. Güneş, Ağaç babalık simgeleridir. Gelgitleri düzenleyen ay, bazen kadın soğukluğunun simgesi sayılmıştır: Shelley’in ” beyaz bir ateşle dolu yusyuvarlak genç kız” dediği gibi …

Cinsel simgecilikte, manzaralardan sonra, insanın kendi eliyle diktiği yapılar yer alır. Sözgelimi ev, anayı; evin yolu, göbekbağını temsil eder. Kulelerin ve kapıların simgeciliği apaçıktır. Pencereler dış gerçeklere az çok açık gözleri temsil eder. İnsan vücudunun simgeciliği tükenmez bir kaynaktır: bu açıdan en ilginç olan organ, ağızdır. Ağız burunla birlikte, içgüdülerin ve düşüncelerin ilk düzenleyicisidir. Solunum-sindirim aygıtları kavşağını meydana getiren üst bölüm durumundaki ağız, solunum ve beslenme ortamıyla iletişim sağlaması dolayısıyla, o an için canlı kalışla ilgili bütün korku ve bütün bunalımları belirler.

Hayat için kaçınılmaz olan bu iletişim, ilk aşk nesnesi olan anaya yöneldiği için, ağız doğal olarak en başta gelen Aşk organı görünümünü verir. Sindirim aygıtının büzgen bir kas’a sahip olan ve uyumlu bir açılma ve kapanma sağlayan bütün açıklıkları beynin derinlikleri tarafından bir iç ağız sayılır (mide ağzı, mide kapısı, hatta belki körbağırsak kapakçığı). Bunlar hep aynı bedensel-ruhsal bozuklukların görüldüğü yerlerdir.

Demek ki ağız, boyun eğmenin, beslenmenin organıdır, bunları “olağanüstü” üretimlerle simgeleştirir, bunlar gündelik hayatta, özellikle gündelik hayatın başlangıcında kişilerle iletişimin en iyi araçlarıdır. Bu yüzden ağız, aynı zamanda dil organıdır, onun sözlerle simgesel yakınlığı apaçıktır: insan sözleri de  “içebilir”.

Duygusal ve cinsel iletişimin ilkel işlevi bozulunca, ağız geriye atmanın aracı haline gelir. Bu sırada kendini gösteren kusma, sindirimde gerçek bir “soluk verme” değeri kazanır. Her yemekten sonra kusan kimselerde, sindirim sistemi, bir çeşit embriyon haline dönüşle, solunum sistemi gibi tek ağızlı bir sistem değeri alır. Bu da mide kapısının kapanmasıyla, “aşağıdan” bir tıkanıklığı gerektirir. Bu tıkanıklık, bazı kesin organik durumların dışında, derin bir yoksunluğun, sunulan yiyecekle ve yiyeceğin sunuluş biçimiyle ilgili bir hayal kırıklığının anlatımıdır. Bazı süt çocuklarında, genç kızlarda, gebe kadınlarda görülen tehlikeli kusmalar aşkta uğranılan hayal kırıklığının bu simgesel mekanizmasıyla açıklanırlar.

Ağızın besinleri parçalamasını ve seslerin düzenlenmesini sağlayan dişler, annenin vücuduna girişi sağlayan araçlarıdır. Süt, annenin ürettiği sıvı bir et sayılabileceğine göre, diş çıkaran bebeğin sütten kesilmesi tavsiyesinin nedeni açıktır. Çocuk parçalıyacağı bir besine ihtiyaç duyarken ona bu iş için anasının memesini uzatmak doğru değildir. Etle sütün aynı tabakta yenilmesini engelleyen bazı dinsel yasakların nedeni budur. Ayrıca dişler phallos’la eşdeğerlidir; diş çektirme ve diş dökülmesi, hadım edilme fikrine karşılıktır.

İşlevsel ve cinsel simgeciliğin bütün organlara ve işlevlerine yayılabildiğini bu örneklerde kolayca görebiliriz. Gerçekten, bütün organlar ve bu organların bütün işlevleri cinselleşebilirler; yani kendini, kendi organlarıyla dile getirmekte güçlük çeken bir cinselliğin yatının noktalan olabilirler.. Gerçekten, bu simgesel yan-faaliyet yüzünden, cinsel heyecan durumundaki bireyin yüzü kırmızılaşır (yukarıya doğru yer değiştirme), ayrıca o, trampet çalar gibi sinirli sinirli parmaklarını oynatır ya da çok belirgin bir biçimde uyumlu salınımlar yapar.

Genel olarak, simgecilik “her şey her şeyin içinde” olsun ister, bu bakımdan da ilkel inançla birleşir. Bu durumda yaptığı, düş’ün yoğunlaşması ilkesine uymaktan başka bir şey değildir: ruh, özellikle bedenin her parçasında varsa, bu parçaların hiçbiri kaybedilmemelidir. Organların kesilmesini “şiddetle” reddediş, tırnakların ve saçların özenle saklanışı ve gömülüşü buna dayanır. Topluluğun üyeleri arasındaki ortaklığın hayati bağını, özellikle, her yerde bulunan ve sıvı bir doku olan kan simgeleştirir. Kan, klanın ortak ata yadigarıdır. Dökülmemelidir. Dökülürse, şu ya da bu biçimde yeniden elde edilmelidir. Bundan ötürü kan emilir ya da yeniden sağlanır (Yahudi sünnetinde kanı emerler; Welter’in bildirdiğine göre, eskiden Bretagne’da evlenme törenlerinde damat, gelinin sol göğsü altında açılan küçük bir yarayı emerdi). Kan döken kişi, ne olursa olsun, değişik yasakları bulur karşısında. Aybaşı kanının özel bir değeri vardır. Bunca değerli bir ata yadigarını bol bol saçıp savurduğu İçin ” suçlu” tutulan kadına herşeyden önce bir uğursuzluk gücü, bir büyücülük kimliği yakıştırılır. Aybaşı olmuş kadının buğdayı pislettiği, üzümün mayalanmasını önlediği, sütü ekşittiği, silahları paslandırdığı düşünülür: 1930 yıllarından kalma bir fransız ticari genelgesi, kadınların mantar tarlalarına “aylarının belli döneminde” girmelerini yasaklıyordu. Kadının aybaşından sonra temizliğini yeniden kazanış süresi, kültürlere göre değişir.

Aybaşı olan kadına uygulanan yasakları sıralamak uzun sürer. üzerinde durulması gereken, aybaşı durumunda suçlu düşürücü bir biçimde kanı saçıp savurma ve aybaşı kanının uğursuz etkide bulunmasıdır. Doğum kanının da hem kutsal hem kaygı verici bir niteliği vardır. Eski Ahit, kadına oğlunun sünnetine kadar yedi gün, sünnetten sonra da 31 gün süreyle ayrı bir yerde kalmayı şart koşar. Çocuk kızsa, kadının tek başına kalma süresi 14 gün, tam arınmaya varma süresi 66 gündür (Levililer XII, 5). Welter, erkek çocuklarla ilgili sürenin İsa’nın doğumuyla Meryem’in arınması arasındaki süreye eşit olduğuna dikkati çeker.

Doğum sırasında kadın, çoğu kez, köyden uzakta ve tek başınadır, genellikle “kendi işini kendi görür”. Çocuğa gelince, o bir süre cı tabu” olarak kalır, bu süre değişkendir. Kızlığın bozulması konusuna gelince, bcı konuda iki varsayım vardır: ya kan uğurludur onu saklamak gerekir; ya da uğursuzdur, o zaman da bu kandan kurtulmak gerekmektedir. Welter bunda, topluluğun içinden evlenmenin (endogamie) ve dışından evlenmenin (exogamie) köklerinden birini görür.

Bu gün şunu biliyoruz: cinsel simgecilik, kısa bir görünüşünü çizdiğimiz anotomik benzerliklerin daha ötesine yayılır. Cinsel eylem yalnız temel bir itki’nin (pulsion) karşılanması değil, aynı zamanda insanlar arası iletişimin, ana-oğul ilişkisinin en ilkel ve en temel bilinç altı simgesidir.

Cinsel eylemle ilgili bu işlevsel simgeciliğe, galiba ilk olarak Thalassa adlı eserinde Ferenczi dikkati çekmiştir. Ona göre, çiftleşme anneye bir dönüştür. Bunu, bütün organizma, hayali, “sanrılı” (hallucinatoire) bir biçimde gerçekleştirir: bu işi penis simgesel ve geçici olarak başarır: sperma dölyatağı boşluğuna ulaşarak tam başarıyı sağlar. Gerçekten, cinsel eylem sonuçları bakımından döl verici, ve geleceğe dönük de olsa, derin psikolojik uzantı halinde, kaynaklara ulaşma, geçmişi bilme, geçmişe sahip olma ve böylece zamana meydan okuma yolunda kaçınılmaz bir istekle birarada bulunur.

Böylece, çok zaman sözü edilen, çoğu kez pek dar bir biçimde rekabet niteliğinde bir istek olarak açıklanan Oidipus kompleksi, yeni bir anlam, kaynaklara dönme (“nerelisin, söyle bana”) konusunda tutkulu bir deneme anlamı kazanacaktır. Bu yorum en normal kişilerin cinsel eyleme mal ettiği yüce, gizli, bireysel anlamı açıklayacaktır; bu anlam, öteki içgüdüsel tatminlerin dışa vuran görünümlerinde pek az rastlanan bir duygu yoğunluğu gösterisi ile birlikte bulunur. Demek ki, gerçekte atalarımızın cinsel tapınışıyla bizim, faaliyetlerin cinselleştirilmesi konusundaki modern yöntemlerimiz arasında büyük bir ayrılık yoktur. Biz işi biraz daha değişik bir biçimde, ama aynı anlayış içinde ele alıyoruz. Biz ona daha çok bilim, mutlu anlarda hiç değilse, bir o kadar şiir katıyoruz. Bu gün aşk ve cinsellik konusunda sahip olduğumuz bilim, bizi aşka şairce yaklaşmaya, aşkı şairce “işlemeye” yöneltmelidir. Böylece, aşkta bunca haksız bir biçimde birbirinden ayrılmış olan bedenle ruh, yeniden bağdaştırılmış olacaktır.

Ana kültünde gerçek olan, bütün kadınların analık gücüne, aşkta gösterdikleri anaca tutuma gösterilen saygıdır. Bu, aynı zamanda, çiftlerde erkeğin ruhsal bakımdan dengeli oluşunun bir koşuludur.

Freud, cinsel özgürlük için ana babalarla çocuklar arasındaki kavgayı pek güzel belirtmiştir. Cinsel doyum olmadan uyum olmaz. Aşkta anababayla (mahremiyle) ilgili her kalıntı atılmadan, doyum gerçekleşmez. Bu kurtuluş ana baba ile çocuk arasındaki aşkın dönüşümünü, yüceltilmesini karşılar.

Zaman gelince ortadan silinmeyi, sahneden çekilmeyi, kameranın önünden uzaklaşmayı, seyircilerin arasına katılmayı, belki öndeki sıralara heyecanlı ve tutkulu seyircilerin yanına, ama seyircilerin yanına oturmayı bilmek ana-babalara düşer (hem zaten onlar daha akıllı değil mi?).

SONUÇ

Bu kitabın sonucu, aşkta belli bir özgürlük bulunması konusunda bir savunu olacaktır.

Tanrıça Ana’ya tapınış biçiminde doğayla içlidışlı olma isteği tabu’larla (makinalaşmamış toplumlarda) ya da bizim Baba’yla ilgili tektanrıcı tapınışlarımızın daha ince ve daha soyut kurallarıyla karşılaştı. Babanın tanrılığı, başlangıçta azçok aydınlık bir biçimde, bütün mitolojilerde Tanrıça Ana imgesinden önce ortaya çıktı.

Demek ki, Baba kültü ve ataerkil yaşayış, anaya tapınışın ve anaerkil yaşayışın yerini almadı;

Yalnız, tarihin belli bir anında, tam cinsel özgürlükten uzaklaşmak zorunda kalınınca yeniden ortaya çıktı. Bu tam cinsel özgürlük çok sürmedi. Bugün, cinsel özgürlüğün mutlak olduğu toplum yoktur, hayvan topluluklarında bile… Zaten böyle bir toplum olsaydı, doğal yasaların işleyişiyle, babayla soydaşlığın getireceği yozlaşmayla, daha önemlisi, çocuklara karşı sorumsuzluğun yol açacağı düzensizliklerle yıkılır giderdi.

Ayrıca, cinsel faaliyetin düzenlenmesi sadece toplumsal düzenin gerekleri açısından değil, aynı zamanda cinselliğin çekiciliğini ve yararını koruma kaygısı açısından da zorunludur. Pek de çekici olmayan bir kadınla güçlük çıkarmadan gizlice sevişebilen bir kimse bu kadınla görünmekten hoşlanmayacaktır ama, tabular ortadan kalksa belki onunla çırılçıplak sokağa çıkmayı da istemeyecektir. Sık sık sözü edilen cinsel özgürlük yoktur ve olamaz da. Zaten, özgürlük ancak yasalar çerçevesinde olabilir, yani her “metafizik” durumun dışında, toplumsal, ‘insani, özellikle biyolojik disiplinler çerçevesinde olabilir.

Özgürlük kendinde bir gerçeklik değildir, benimsenmiş bir tutum telkin etmeye yetmez. özgürlük, kendi kendine yetme yeteneğiyle desteklenmediği zaman bir soyutlamadan başka bir şey değildir. İnsanın gerçek özgürlüğü (bunu belirtmiş olma şerefi, psikolojinindir) onun binlerce yıllık varoluştan sonra ne kadar az değişmiş olduğunu anlamasına dayanır. İnsan dünyanın görünümünü kendi yarlarına değiştirdi. Şimdi, kendi yarattığı dönüşsüz evrime uymak insana düşer.

Aslında, değişiklikleri benimseme de insan doğasının değişkenlerinden biridir. Bu herkeste daha çocukluktan başlanarak işlenmiş olsaydı, insanlık onunla bir gelecek duygusu kazanacaktı, önceden bir tutum alacaktı, bu tutum savaşların ve katı devrimlerin en aza indirgenmesini sağlayacaktı. İnsanoğlu bir milyon yıldır yeryüzünde. O, tarihsel ya da uygar bir öğe olmadan çok önce, cinsel bir varlık oldu. Oysa, uygarlık sürekli evrimdir. öyleyse, zihnin billurlaşması denebilecek olan şeyi önlemek ve yenmek gerekir.

Elde edilen izinde güvenlik, tekrarda değişmezlik, kişiler, nesneler ve fikirlerle içli dışlılık: hiç bir şeyin değişmemesini isteyen nedenler bunlardır. Ama bunun altında, fikirler, insandan çıkmış ve insan tarafından canlandırılmış olmakla birlikte, kendi devindirici güçleri varmış ve alınyazıları kendi ellerindeymiş gibi, evrim geçirirler. Gerçekte, insanlar olmadan hiçbir anlamı olmayan fikirler evrim geçirirlerse, bunu düşünüşü dogmacı ve katı bir biçimde billurlaşmış, katılaşmış olmayan kimselerle yaparlar.

Yaşayışın bu önemli dönemecinde tarihten ve mitoslardan gerekli dersi çıkarmak insanın ödevidir. Bunu, geleceğe daha iyi yönelmek için yapması gerekir. Çünkü gerçekten, mitossuz ve masalsız, şiirsiz ve şarkısız, tablosuz ve heykelsiz, parfümsüz, armağansız, dileksiz, yolculuksuz, şefkatsiz, kavgasız, bağışlamasız aşk yapmamız gerekseydi, o zaman Dünya denen gezegende homo sapiens’in tarihine bir nokta koyacak duruma gelmiş olurduk.

Kaynak: Andre Morali-Daninos, CİNSEL İLİŞKİLER TARİHİ, çeviren: Galip ÜSTÜN, Gelişim Yayınları, 1974,İstanbul

 


[1] Nevroz (fr. nevrose): Anatomik temeli olmayan ve kişiliği bozmayan akıl hastalıklarına nevroz denir. Nevroza tutulmuş kişiye de nevrozlu adı verilir (Editörün notu).

 

[2]  Sadik (fr. sadique): Sadizmle ilgili. Sadizm (fr. sadisme): Zevk almayı başkasına acı çektirmede bulan cinsi arzu (Editörün notu).

[3] (3) Nemfoman (fr. nymphomane):          Nemfomani hastalığına tutulmuş kişiye nemfoman, denir. Nemfomani (fr. nymphomanie), kadında cinsel arzunun hastalıklı bir aşırılık kazanmasıyla belirgin bir ruhsal bozukluktur (Editörün notu).

[4]  Paranoyak (fr. paranoiaqne):    Paranoyaya tutulmuş kişi. Paranoya (fr. paranoia) yargı ve usavurma gücünü yıpratan ve kendine aşırı önem verme, kuşkululuk, toplumsal uyuşmazlık biçiminde kendini belli eden ruhsal bozukluktur (Editörün notu).

[5]  (Boğuntu (fr. angoisse): Soluk almama, çarpıntı, solgunluk, bitkinlik gibi belirtileri olan iç sıkıntısı hali (Editörün notu).

[6] Mitos (yun. muthos): Tanrıların ve kahramanların olağanüstü serüvenlerini anlatan eski masal (Editörün notu).

[7] «Zaman içinde» anlamında latince deyim (Editörün notu).

[8] Magdaleniyen (fr. magdalenien): Taş döneminin son evresidir. Kemik eşya yapımının çok geliştiği bu evrede resim sanatında da büyük ilerlemeler olmuştur (Editörün notu).

[9] Anaerki (fr. matriarcat): Kadına üstünlük tanıyan toplum düzeni (Editörün notu).

[10] Mısır tanrıçası. Ölülerin koruyucusu sayılan tanrı Osiris’in karısı ve kızkardeşi; Horus’un anası. Hekimlik, Evlilik, Buğday v.b. tanrıçası olan İsis, ilk mısır uygarlığını kişileştirir (Editörün notu).

[11] Tevrat’ın üçüncü kitabı (Editörün notu).

[12] Yunanistan’da, Peloponesos’un güneyinde 2404 m yükseklikte dağ (Editörün notu).

[13] Hippokrates: M.0. 460.377 arasında yaşamış olan yunanlı hekim. Perikles zamanında Kos adasında bir okul kurdu. Eskiçağın en ünlü hekmidir (Editörün notu).

[14] Hetaira, Yunancada «arkadaş» anlamına gelir. ilkçağda, iyi öğrenim görmüş olan ve serbest bir hayat yaşayan kibar yunan kadınlarına bu ad verilirdi (Editörün notu).

[15] Eski Roma’da adı kötüye çıkmış bir mahalle (Editörün notu).

[16] Fahişelere «kurt» denirdi, çünkü fahişeler geceleri müşteri çağırmak için bağırırlardı.

[17] «Kadınlar dairesi» anlamında yun. k. Eski Yunanistan’da kadınlar, genellikle evin arka tarafında bulunan ve birçok odası bulunan kadınlar dairesinde yaşarlardı (Editörün notu).

[18]    Azize Maria Magdalena, I. yüzyılda yaşamış olan bir tövbekâr kadındır. Isa’nın etkisiyle Hristiyan oldu ve azizelere katıldı. Tövbekâr oldu

[19] Tampliye yöneticilerince yapılan bir hesaba göre, seferdeki birlikler için yılda 13 000 kadı. na ihtiyaç vardı.

[20]    Büyücülerin şeytanın başkanlığında yaptıkları gece toplantısı (Ç.N.).

[21]Püriten (ing. puritan): katı bir presbiteriyen tarikatının üyesi. Stuart’lar zamanında kovuşturmaya, hatta zulme uğradılar; birçoğu A.B.D’ne göçetti (Editörün notu).

[22] Dilimizdeki «zührevi» sıfatına (ar. Zühre’den), fransızcadaki «venörien» sıfatı (lat. Venus’dan) karşılıktır. Her iki sıfat, aynı gezegenin adından gelmektedir (Ç. N.)

[23] Trubadur (fr. troubadour): Ortaçağ’da, Güney Fransa’da yaşayan lirik şairlere verilen ad (Ç. N.).

[24] (24)    Laura, İtalyan şairi Petrarca’nın Canzoniere’de yücelttiği kadındır. Bir senyörün kızı olan Laura’ya şair kilisede raslamıştı. Sevgisi karşılık görmedi. Laura, doğum gününde vebadan ömüştür (Editörün notu).

[25]     Beatrice, italyan şairi Dante’nin Vita nuova ve Divina commedia’da yücelttiği kadın (Editörün notu). 

[26] Mazoşizm yada mazohizm (fr. masochisme): Zevki acı çekmekte bulan cinsel sapıklık. Bu sapıklığa tutulmuş kişiye «mazoşist» yada «mazohish denir (Editörün notu).

[27]     Lully yada Lulli (1632.1687), Floransa asıllı bir fransız bestecisidir (Editörün notu).

[28] Chaumette (1763.1794), ünlü bir fransız devrimcisidir. Katoliklere karşı aşırı tutumuyla tanınır. idam edilerek öldürüldü (Editörün notu).

[29]21 şilin değerinde eski İngiliz altın para birimi (Ç.N.).

[30]  Değeri ülkelere göre çok değişen eski bir sıvı ölçüsü (Ç.N.).

[31]    1792-1804 arasını kapsar (Ç.N.).

[32] Fransa’da Thermidor ve Direktuvar dönemle. rinde moda olan ve eski yunan ve roma giyimi. ni örnek alan kadın giyimi (Ç.N.)

[33]   Afrodiziyak (fr. aphrodisiaque) maddeler, cinsel arzuyu kamçılayan maddelerdir (Editö. rün notu).

[34] XV. ve XVI. yüzyıllarda ücretli asker olarak hizmet gören alman piyadelerine verilen ad (Ç.N.).

[35] Arşidük Rudolf ile barones Maria Vetsera, 30 ocak 1889’da, Viyana’nın güneyindeki Mayerling’de, bir av köşkünde ölü bulundular. Birlikte intihar ettikleri söylendiyse de, ölümlerinin gerçek nedeni anlaşılamadı (Editörün notu).

[36] Şabbat, yahudilerin dinlenme günü olan cumartesidir. Şabbat dinlenmesi On Emir’de vardır: «Altı gün çalışacaksın… yedinci gün dinlenme günüdür, Tanrı için ayrılmıştır» (Editörün no. tu).

[37] Mani (yun. mania, fr. manie): Taşkınlıkla ve aşırı hareketlilikle ortaya çıkan ruhsal bozukluk. Manide, özellikle, esenlik duygusuyla be. lirgin olan coşkun bir neşelilik ve ölçüsüz bir dışa dönüklük hali görülür (Editörün notu).

[38] Vulva (lat. k.), kadında cinsel organların dış kısmıdır (Editörün notu).

[39]  Phallos (yun. k.), dinsel simge olarak erkeklik organı (Editörün notu).

[40]     Büyük perhizin son günü (Editörün notu).

[41]   «ilk gece hakkı» anlamında lat. deyim (Edi. törün notu).

[42]  Tobi, iyiliğiyle tanınmış bir İsrailli. Yaşlılığın. da kör olmuş, sonra oğlu tarafından iyileştirilmişti (Editörün notu).

[43] (43) Mister (lat. mysterium, fr. mystere): Ortaçağ’. ın dinsel konulu tiyatro oyunları. Bu oyunlarda Tanrı’ya, azizlere, meleklere yer verilir, başlı. ca konu olarak Isa’nın çilesi ele alınırdı. Eleusis misterleri, Atina yakınlarındaki Agra’da, 21 eylülde yapılırdı. Bu şenliklerde özellikle De. meter’le ilgili misterler temsil edilirdi. Mister’ ler aynı zamanda dine giriş törenleriydi (Editörün notu).

[44] inisiyasyon  (fr.  initiation) :  Eski  dinlerde  ve bugünkü  bazı gizli  topluluklarda,  kabul  edilen kişiye  gizlerin  açıklanması  için  yapılan  tören ler;  kabul  törenleri  (Editörün  notu).

[45] Keltlerin hint brahmacılığını andıran dini inanışları (Editörün notu).

[46]  Eski Gerrnania ile bilgili (Editörün notu).

[47] İskandinav ülkelerinin bereket tanrıçası (Editörün notu).

 

 

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorumda sahte e-posta yazanlara cevap verilmez.

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s