DÜNYA NİMETLERİ

 

Andre GİDE

 (1897)

İşte yeryüzünde beslendiğimiz meyveler
Kur’ân-ı Kerim

Bu kitaba verdiğim kaba ada bakıp da aldanma, Nathanaël; ona Ménalque da diyebilirdim, ama senin gibi Ménalque da hiçbir zaman var olmadı. Bu kitabın bürünebileceği biricik ad kendi adımdı; ama o zaman da imzalamayı nasıl göze alabilirdim?

Utanmadan, hiçbir yapmacığa kaçmadan, kendimi koydum bu kitaba; bazan da hiç görmediğim ülkelerden, duymadığım kokulardan, hiç yapmadığım işlerden -ya da senden, daha hiç karşılaşmadığım Nathanaël’im sözedersem, ikiyüzlülükten değildir bu, ve bunların yalanlığı, gerçek adını bilmediğim için sana verdiğim bu adın, beni okuyacak olan Nathanael adının yalanlığını geçmez.

Neyse, beni okuduğun zaman, bu kitabı at ve çık. Kitabım çıkmak arzusu versin isterdim sana, nereden olursa olsun çıkmak, şehrinden, ailenden, odandan, düşüncenden. Yanına alma kitabımı. Ménalque olsam, seni götürmek için sağ elinden tutardım, sol elin bunu bilmezdi, sonra, şehirlerden uzaklaşır uzaklaşmaz bırakırdım bu sıktığım eli, sonra sana: Beni unut, derdim.

Kitabım kendisinden çok kendi kendinle ilgilenmeyi öğretsin sana sonra kendi kendinden çok her şeyle ilgilenmeyi.

 

 

 

BİRİNCİ KİTAP

Uzun zaman uyuklamış tembel mutluluğum Uyanıyor…
HAFIZ

I

Nathanaël[1], Tanrı’yı her yerden başka yerde arama.

Her yaratık Tanrı’yı belirtir, apaçık göstermez hiç biri.

Üzerinde bakışımız durmayagörsün, her yaratık uzaklaştırır bizi Tanrı’dan.

Başkaları kitaplar yayınlarken, çalışırken, ben kafadan öğrendiğim herşeyi unutmak için tam üç yıl yolculuk ettim. Ağır oldu, güç oldu bu bilgilerden kurtulma; ama insanların zorla verdiği bütün bilgilerden daha faydalı geldi, gerçek bir eğitim başlangıcı oldu.

Hayatla ilgilenmemiz için ne çabalar, ne çabalar harcamamız gerekti, bunu hiç bir zaman bilemiyeceksin; ama şimdi bizi ilgilendiriyor ya, bu da herşey gibi olacak tutkuyla.

Sevinçle cezalandırıyordum etimi, ceza suçun hazzından da büyük bir haz veriyordu yalnız günah işlemekle kalmamak gururu öylesine sarhoş ediyordu beni.

Değer fikrini silmeliyiz içimizden; akıl için çok büyük bir engeldir o.

. . . Yollarımızın belirsizliği ömür boyunca yedi bitirdi bizi. Ne diyecektim sana? Her seçim ürperticidir, bir düşünüldü mü: Bir görevle yönetilmez olmuş özgürlük ürperticidir. Hiç bir yanı bilinmedik bir ülkede tutulacak bir yoldur bu, herkes kendi yolunu kendi bulur orada, hem de, hem de, iyi dikkat et, yalnız kendisi için bulur; öyle ki, en bilinmedik Afrika’da en belirsiz bir iz bile böylesine şüpheli değildir. .. Gölgelik korular çeker bizi; hâlâ kurumamış kaynakların serapları çeker… Ama arzularımız kaynakları nerede akıtırsa kaynaklar daha çok orada olacak; çünkü ülke yaklaşmamızın yarattığı ölçüde vardır ancak, görünüm (Manzara) de çevremizde yavaş yavaş, biz ilerledikçe hazırlanır: ufkun ucunda görmeyiz; yanımızda bile birbiri ardından gelen, değişken görünüşlerden başka birşey değildir.

Ama böylesine önemli bir konuda benzetmeler yapmak neden? Hepimiz inanıyoruz: Tanrı’yı bulmamız gerek. Yazık ki biz onu buluncaya kadar dualarımızı nereye yönelteceğimizi bilmeyiz. Sonra, en sonunda insan onun, Bulunmaz’ın, her yerde, herhangi bir yerde olduğunu düşünür, sonra da gelişigüzel diz çöker.

Ve sen, Nathanaël, sen kendi yolunu bulmak için, elinde tuttuğu ışığın ardından giden insanla bir olacaksın.

Nereye gidersen git, yalnız Tanrı’yla karşılaşabilirsin. Ménalque söylerdi: Tanrı önümüzde olandır.

Nathanaël, herşeye geçerken bakacaksın. hiçbir yerde durmıyacaksın. Yalnız Tanrı’nın geçici olmadığını düşün önem bakışında olsun, bakılan şeyde değil.

Benliğinde ayrı bilgilerden sakladığın herşey, yüzyılların tükenişine kadar senden ayrr kalacak. Neden böylesine değer veriyorsun onlara? Arzularda fayda vardır, arzuları doyurmakta fayda vardır,  çünkü bundan çoğalırlar. İnan bana, Nathanaël, sözlerim gerçek: Her arzu, arzumun her zaman yanlış ereğinden daha çok zenginleştirdi beni.

Birçok güzel şeyler için aşkla yıprattım kendimi, Nathanaël. Onlar için hiç durmadan yanıp tutuşmamdan geliyordu parıltıları. Yorulmak bilmiyordum. Her coşku (Ferveur:  Büyük  gayret,  şevk,  hararet.) bir aşk yıpranmasıydı benim için, pek hoş bir yıpranıştı.

Sapkınların en sapkınıydım, sapa kanılar çekti hep beni, düşüncelerin şiddetle yön değiştirmeleri, aykırılıkları çekti. Her kafa yalnız ve yalnız başkalarından ayrılan yanıyla ilgilendiriyordu beni. Bu yüzden sonunda sevgiyi kovdum içimden, bunda yalnız ortak bir coşkunluğun nimetini görür oldum.

Sevgi değil, değil, Nathanaël, aşk.

Yaptığının iyi mi, kötü mü olduğunu yargılamadan davranmalı.  İyi mi, kötü mü olduğuna bakmadan sevmeli birşeyi.

Nathanaël, sana coşkuyu öğreteceğim.

Durgun durgun yaşamaktansa, acı bir ömür daha iyi, Nathanaël. Ölüm uykusundan başka dinleniş istemem ben. Ömrüm boyunca doyurmıyacağım her arzu, her güç, sonraki yaşayışlarında beni rahatsız ederler diye korkuyorum. İçimde bekliyen herşeyi boşalttıktan sonra, doyduktan sonra, tamamiyle umutsuz öleceğimi umuyorum.

Sevgi değil, değil, Nathanaël, aşk. Anlıyorsun, değil mi, aynı şeyler değil bunlar. Bazı bazı kederleri, sıkıntıları, sızıları sevebilmem, bir aşkı yitirmek korkusuylaydı, yoksa pek çekemezdim onları. Bırak, herkes kendi eliyle düzenlesin hayatını.

(Bugün yazamam, çünkü ambarda bir çark dönüyor. Dün gördüm; kolza dövüyordu. Sap havalanıyordu; tohum yere yuvarlanıyordu. Toz soluğu kesiyordu. Bir kadın taşı döndürüyordu. İki güzel oğlan, yalınayak, tohumları topluyordu.

Ağlıyorum, çünkü söyliyecek sözüm kalmadı.

Biliyorum, söyliyecek şeyi kalmadı mı yazmıya başlamaz insan. Ama ben gene de yazdım, daha başka şeyler de yazacağım aynı konuda.)

*

Nathanaël, daha hiç ak isterdim sana. Nasıl vereceğimi bilmiyorum, gene de bu sevinç bende var. Sana daha hiç kimsenin seslenmediği kadar içten, candan, yakından seslenmek isterdim. Sana gecenin öyle bir saatinde gelmek isterdim ki, herbirinde sana gösterilenden daha fazlasını arıyarak birbiri ardından birçok kitaplar açıp kapamış olasın; hâlâ beklediğin bir gece saatinde, desteklendiğini duymamak yüzünden coşkunun keder olacağı saatte gelmek isterdim sana. Yalnız senin için yazıyorum; sana yalnız bu saatler için yazıyorum. Öyle bir kitap yazmak isterdim ki, onda her düşünce, her kişisel coşkunluk yol görünsün sana, onda yalnız kendi öz coşkunun gölgesini görür gibi olasın. Sana yaklaşmak isterdim, beni sevesin isterdim.

Hüzün dinmiş bir coşkudur, başka birşey değil.

Her yaratık, çırılçıplak olabilir; her coşkunluk, dopdolu.

Coşkunluklarım bir din gibi açıldı. Anlayabilir misin bunu; her duyunun sonsuz bir varlığı (Burada,  “varlık”  kelimesi  “mevcudiyet”  anlamına  kullanılmıştır.) vardır.

Nathanaël, sana coşkuyu öğreteceğim.

Fosfora ışığı nasıl bağlanırsa, yaptıklarımız da bize öyle bağlanır. Bizi tüketirler, orası öyle, ama parıltımızı da onlar sağlar.

Ruhumuz bir değer kazandıysa, başka ruhlara göre daha candan tutuştuğu için kazandı.

Şafağın aklığında yunmuş, büyük tarlalar, sizleri gördüm; mavi göller, sularınızda yundum güleç havanın her okşayışı gülümsetti beni, bunu sana tekrar tekrar söylemekten bıkmıyacağım, Nathanaël. Sana coşkuyu öğreteceğim.

Daha güzel şeyler bilsem onları söylerdim sana, elbette onları, başkalarını değil.

Sen bana bilgeliği öğretmedin, Ménalque. Bilgeliği değil, aşkı öğrettin.

*

Ben Ménalque’a dostluktan fazla birşey duydum, Nathanaël, aşka pek yakın birşey. Hem de kardeş gibi seviyordum onu. 

Ménalque tehlikelidir; kork ondan: bilgilere yaka silktirir, ama çocukları korkutmaz kendinden. Onlara ailelerinden soğumayı öğretmekle kalmaz, yavaş yavaş, bırakmayı da öğretir; bir buruk yaban meyveleri arzusuyla hasta eder yüreği, görülmedik aşkla kaygıya gömer. Ah! Ménalque, seninle başka yollar üzerinde koşmak isterdim hâlâ. Ama zayıflıktan nefret edersin sen, bana seni bırakmayı öğrettiğini ileri sürüyordun.

Her insanda görülmedik imkânlar vardır. Geçmiş hemen üzerine bir hikâye yansıtmasa, “şimdi” bütün geleceklerle dolu olurdu. Ama, yazıklar olsun! tek bir geçmiş tek bir gelecek sunar  önümüze gölgesini düşürür, uzayın üstünde sonsuz bir köprü gibi.

Yalnız anlıyamadığını yapamıyacağını bilir insan. Anlamak, yapabileceğini duymaktır. YAPABİLECEĞİMİZ KADAR ÇOK ŞEY ALMALIYIZ ÜZERİMİZE, en iyi yol budur işte.

Hayatın çeşitli şekilleri; hepiniz de güzel göründünüz bana. (Benim bu sana söylediğimi Ménalque da bana söylüyordu.)

Bütün tutkuları, bütün günahları tanımışımdır inşallah; hiç değilse destekledim onları. Bütün varlığım bütün inançlara doğru atıldı; kimi akşamlar öylesine çılgındım ki, nerdeyse kendi ruhuma inanacaktım, öylesine duyuyordum bedenimden sıyrılmak üzere olduğunu. Bunları da Ménalque söylüyordu bana.

Hayatımız önümüzde buzlu suyla dolu şu bardak gibi olacak, öylesine soğuk olduğu, sıtmanın ateşi onu öylesine susattığı için dudağına pek tatlı gelen bu bardağı itemiyen, içmek isteyen, beklemesi gerektiğini bile bile bir dikişte içiveren bir sıtmalının ellerinde tuttuğu şu ıslak bardak gibi olacak.

II

Ah! gecenin soğuk havasını nasıl çektim içime, ah! pencereler! sonra, ne kadar da soluk ışık akıyordu aydan, sisler yüzünden, kaynaklar gibi  içer gibi oluyordu insan.

Ah! pencereler! kaç kereler alnım gelip serinledi camlarınızda, sonra, sonra, çok sıcak yatağımdan balkona, uçsuz bucaksız, durgun göğü görmeye koştuğum zamanda, kaç kereler arzularım sisler gibi dağıldı.

Geçmiş günlerin ateşleri, etim için ölümcül bir yıpranıştınız; ama kendini hiç birşey Tanrı’dan uzaklaştırmadı mı, ruh nasıl kurur, tükenir!

Sevgimin değişmezliği ürperticiydi; bütün varlığımla çürüyordum onda.

Sen ruhların imkânsız mutluluğunu daha uzun zaman arıyacaktın, demişti Ménalque…

Belirsiz coşkunluğun ilk günleri geçtikten sonra ama daha Ménalque’la karşılaşmadan önce kaygılı bir bekleyiş çağı başladı, bataklıkta bir yolculuk gibiydi. Uyku bitkinliklerine batardım, uyumak iyileştirmezdi beni. Yemekten sonra yatardım; uyurdum; daha da yorgun uyanırdım, aklım uyuşuk olurdu, sanki pek yakında biçim değiştirecektim.

Varlığın karanlık oluşumları; içten işleme, bilinmiyenin yaratılışları, çalışkan doğurmalar; uyuklayışlar; bekleyişler, kozalardaki kurtlar gibi, kelebek olacak böcekler gibi, uyurdum; “ben” olacak ve daha şimdiden bana benzemez olmuş yeni varlığı biçimlenişiyle başbaşa bırakırdım içimde. Her ışık, yeşermiş su tabakalarının içinden, yapraklar, dallar arasından gelir gibi gelirdi bana; bulanık, uyuşuk anlamalar, sarhoşluklardaki, büyük şaşkınlıklardaki anlamalar gibi. Ah! gelsin artık, diye yalvarırdım, gecikmez buhran, hastalık, keskin sızı gelsin artık! Fırtına gökleri gibiydi beynimin içi, ağır bulutlarla dolmuş, içinde güçlükle soluk alınan, herşeyin bu irin dolu, bu göğün mavisini saklıyan, isli bulutları parçalasın diye şimşeği beklediği fırtına gökleri gibiydi.

Ne kadar süreceksiniz, bekleyişler? Siz bitince yaşıyacak kadar birşey kalacak mı bize? Bekleyişler! neyin bekleyişleri? diye haykırırdım. Bize bizden doğmıyacak ne gelebilirdi ki? Bizden bizim daha önce tanımadığımız ne çıkabilirdi ki?

Abel’in doğuşu, nişanlanmam, Eric’in ölümü, hayatımın altüst oluşu, bu gevşekliğe son vermek şöyle dursun, daha çok daldırdı beni içine, öyle ki bu uyuşukluk düşüncelerimin karışıklığından, isteklerimin belirsizliğinden gelir gibiydi. Uyumak isterdim, toprağın ıslaklığında, bir bitki gibi, uyanmamasıya uyumak isterdim. Bazı bazı, şehvet, kederimi yenecek diye düşünürdüm, etin bitkinleşmesinde bir akıl kurtuluşu arardım. Sonra gene, uzun saatler boyunca, uyurdum, gün ortasında, sıcaktan sızmış bir durumda, hayatla kaynaşan evlerde uykuya yatırılan küçücük çocuklar gibi.

Sonra çok uzaklardan uyanırdım, ter içinde, yüreğimde çarpıntılar, başımda uyku. Aşağıdan, kapalı pancurların aralıklarından sızan, ak tavana çimenliğin yeşil yansımalarını yollayan ışık, bu akşam aydınlığı, bana hoş gelen tek şeydi, yapraklar, sular arasından gelince tatlı, çekici görünen, karanlıklarının sarılışı uzun zaman duyulduktan sonra mağaraların eşiğinde titreyen aydınlık gibiydi.

Evin gürültüleri belirsizce gelirdi. Ağır ağır yeniden doğardım hayata. llık suyla yıkanırdım, sıkıntı içinde ovaya, bahçenin sonuna kadar giderdim, hiç birşey yapmadan akşamı beklerdim orda. Konuşmak, dinlemek, yazmak için her zaman, her zaman yorgundum. Okurdum:

”… Issız yolları Görüyor önünde,

Kanat çırpıp yıkanan Deniz kuşlarını görüyor… Ben burda yaşamalıyım…

… Kalmıya zorladılar beni Yaprakları altında ormanın,

Meşenin altında, bu yeraltı mağarasında. Bu toprak ev soğuk;

Yoruldum, bıktım.

Vadiler karanllk,

Tepeler yüksek,

Çok hüzünlü, çok hüzünlü

Dikenli tellerle kaplı

Çevresi dalların, –

Hiç tadı yok burda yaşamanın.”

(The  Exile’s  song,  çevirip  anan:  Taine,  İngiliz edebiyatı.)

Mümkün, ama daha elde edilmemiş bir hayat doluluğu duygusu şöyle bir görünürdü bazı bazı, sonra gene gelirdi, gittikçe daha musallat gelirdi. Of! bir sabah penceresi açılsın artık, diye haykırırdım, bu sonu gelmez karşılıklar ortasında çatlayıversin!

Bütün varlığım uçsuz bucaksız bir yeniliğe dalmak ihtiyacındaydı sanki. İkinci bir erginlik çağı bekliyordum. Ah! yeni bir görüntü yaratmalıydım gözlerime, onları kitapların pisli-, ğinden arıtmalı, baktıkları göğe bugün yeni yağmurlarla baştan sona durulmuş goğe daha benzer kılmalıydım…

Hastalandım; yolculuk ettim, Ménalque’a 

rastladım, güzelim iyileşmem diriliş oldu. Yeni bir gökyüzü altında, tamamiyle yenilenmiş nesneler ortasında, yepyeni bir varlıkla yeniden doğdum.

III

Nathanaël, sana bekleyişlerden sözedeceğim. Ben yazın ovanın bekleyişini gördüm, azıcık yağmur bekleyişini. Yolların tozları pek hafiflemişti, her esintide havalanıyorlardı. Bu bir arzu bile değildi artık; bir kaygıydı. Toprak kuruluktan çatlıyordu, sanki suyu daha iyi basmak istiyordu bağrına. Çorak topraktaki çiçeklerin kokusu hemen hemen çekilmez oluyordu. Herşey kendinden geçiyordu güneşin altında. Her öğle sonu taraçanın altında dinlenmeye gidiyor, güneşin olağanüstü parıltısından biraz uzak kalıyorduk. Pollen yüklü kozalaklı ağaçların, döllerini uzaklara saçmak için rahat rahat sallandıkları saatti. Gökyüzü borayla yüklüydü, bütün doğa bekliyordu. Anın pek ezici bir ihtişamı vardı, çünkü bütün kuşlar susmuşlardı. Topraktan öyle yakıcı bir soluk çıktı ki herşey bayılacak gibi oldu; kozalaklı ağaçların polleni bir altın bulut gibi çıktı dallardan. Sonra yağmur yağdı.

Gökyüzünün şafağı bekliye bekliye titrediğini gördüm. Birer birer yıldızlar soluyordu. Çayırlar çiğe batmıştı; havada buz gibi okşayışlardan başka birşey yoktu. Belirsiz hayat, uykusunu uzatmak ister gibi oldu bir zaman, benim hâlâ yorgun başım uyuşuklukla doluydu. Korunun kıyısına kadar çıktım; oturdum; her hayvan, gün doğacak inancıyla, işine, sevincine yeniden başladı, yaprakların her girintisinden hayat muamması yayılıyordu gene. Sonra gün doğdu.

Başka şafaklar da gördüm. Gecenin bekleyişini gördüm…

Nathanaël, her bekleyiş bir arzu bile olmasın sende, karşılayışa hazırlık olsun yalnız. Sana gelen herşeyi bekle; ama yalnız sana geleni arzula. Günün her ânında Tanrı’ya bütünüyle sahib olabileceğini anla. Arzun aşktan olsun, sahiboluşun âşıkça. Öyle ya, etkili olmıyan bir arzu nedir ki?

Daha neler! Nathanaël, Tanrı’ya sahipsin de farketmemişsin! Tanrı’ya sahib olmak, onu görmektir; ama bakmazlar ona. Önünde eşeğinin durduğu hiç bir yol dönemecinde Tanrı’yı görmedin mi, Balaam? sen onu başka türlü düşünüyordun da ondan.

Nathanaël, beklenemiyecek olan yalnız Tanrı’dır. Nathanaël, Tanrı’yı beklemek, ona önceden sahib olduğumuzu bilmemektir. Tanrı’yı mutluluktan ayırma, bütün mutluluğunu da âna yerleştir.

Ben bütün varımı içimde taşıdım, solgun Doğu’nun kadınlarının bütün servetlerini üzerlerinde taşıdıkları gibi. Hayatımın her ânında varımı tümüyle duyabildim içimde. Birçok özel nesnelerin toplamından değil, biricik sevgimden meydana gelmişti. Ben hiç ara vermemecesine bütün varımı buyruğum altında tuttum.

Gün onda ölecekmiş gibi bak akşama; sabaha da herşey onda doğarmış gibi.

Her an yeni olsun gördüğün.

Bilge kişi, herşeye şaşan kişidir.

Bütün kafa yorgunluğun, ey Nathanaël, zenginliklerinin çeşitliliğinden geliyor. Hepsinin içinden en çok hangisini istediğini bile bilmiyorsun ve biricik zenginliğin hayat olduğunu anlamıyorsun. Hayatın en ufak ânı bile güçlüdür ölümden, onu yadsır. Ölüm, herşeyin hiç durmadan yenilenmesi için başka hayatların sağlanmasından başka birşey değildir; bunu hiç bir hayat şekli, düşünmesine yetecek zamandan fazla tutmasın diye. Sesinin çınladığı ana ne mutlu. Geri kalan zamanda hep dinle; ama bir de konuşmaya başladın mı dinleme artık.

Nathanaël, içindeki bütün kitapları yakmalısın.

YAKTIKLARIMA SAYGI İÇİN TÜRKÜ

Kitaplar vardır, okunur, bir küçük tahta üstünde,

Bir okullu sırasının önünde.

Kitaplar vardır, yürürken okunur (Bunda boyutları da girer işin içine); Kimileri ormanlar üstünedir, kimileri başka kırlar üstüne,

Et nobiscum rusticantur, der Çiçeron.

Arabada okudum kimilerini;

Kimilerini de samanlığa yatıp.

Kitaplar vardır, ruhun varlığına inandırmak ister;

Kimileri, bundan umut kestirtmek. Kiminde Tanrı’nın varlığı kanıtlanır; Kiminde varılmaz bu sonuca.

Kimileri yalnız ve yalnız Özel kitaplıklara girebilir.

Kimileri göklere çıkarılmıştır En ünlü eleştirmenlerce.

Kimileri arıcılıktan sözeder yalnız,

Bazıları pek özel bulur onları;

Kimileri öylesine anlatır ki doğayı ( Tabiat). Okuduktan sonra dolaşmağa değmez. Kimileri küçümser bilgeleri,

Sonra tutar, çocuklan kışkırtır.

Kimilerine de güldeste derler,

Herşey üstüne en güzel sözler derlenmiş içlerinde

Kimileri yaşamayı sevdirtmek ister; Kiminin yazan kendini öldürmüş, bitirince. Kimileri kin ekerler,

Sonra da toplarlar ektiklerini.

Kimileri parlar gibidir okundukça, Coşkunluk yüklü, alçakgönüllülükleriyle hoş.

Kardeşler gibi sevilir kimileri,

Bizden temiz, bizden iyi yaşamış kardeşler gibi..

Olağanüstü yazılarla yazılmıştır kimileri, Anlaşılmaz uzun uzun incelense de.

Nathanaël, bütün kitaplarımızı yaktığımız. zaman!

Kimileri beş para etmez,

Kimilerini almaya güçler yetmez.

Kimileri krallardan, kraliçelerden söz eder,. Kimileri pek yoksul kimselerden

Kimilerinin sözleri

Öğle yaprakların hışırtısından da tatlıdır.. Patmos’ta, bir fare gibi, Jean’ın yediği Bir kitaptır bu, ama ben ağaç çileklerini

yeğ görürüm (  Tercih  ederim. ) „

Acılıklar sarmış karnını Jean’ın,

Sonra sürü sürü hayalet görmüş.

 

Nathanaël, bütün kitaplarımızı yaktığımız zaman!!

Kıyıların kumlarının hoş olduğunu okumak yetmez bana; çıplak ayaklarım bunu duysun isterim… Bir duyunun ardından gelmemiş bilgi bana yaramaz.

Şu dünyada güzel birşey görüp de ona bütün sevgimin dokunmasını arzulamadığım olmadı hiç. Toprağın âşık güzelliği, yüzeyinin çiçeklenişi çok güzel senin. Ey, arzumun gömüldüğü görünüm! Araştırmamın gezindiği açık ülke; suyun üzerine kapanan papirüslü. yol; ırmağa eğilmiş kamışlar; ormanların ağaçsız yerleri; dalların aralığında ovanın, sınırsız vadisinin belirişi. Kayaların ya da bitkilerin koridorlarında dolaştım ben. Baharların yayılıp serilişlerini gördüm.

OLUŞLARIN KONUŞKANLIĞI

O günden sonra, ömrümün her ânı hiç mi hiç anlatılmaz bir armağan yeniliği tadı aldı benim için. Böylece, hemen hemen aralıksız bir tutkulu şaşkınlık içinde yaşadım. Sarhoşluğa pek çabuk varıyordum, bir çeşit şaşkınlık içinde yürümekten hoşlanıyordum.

Her önüme çıkanı, dudaklarımda gülümseme, öpmek istedim elbet; yanaklarımda kan, gözlerimde yaşlar, içmek istedim onu; dalların bana uzattığı bütün meyveleri etlerinden ısırmak istedim. Her handa bir açlık selâmlıyordu beni; her kaynağın başında beni bir susuzluk bekliyordu her kaynağın başında özel bir susuzluk, başka arzularımı belirtmek için de başka kelimeler istedim.

bir yolun açıldığı yürüyüş; gölgenin çağırdığı dinleniş; derin suların kıyısında, yüzme; her yatağın başında aşk arzumu, ya da uyku arzumu belirtmek için…

Cesurca el attım herşeye, arzuladığım herşeyde haklarım olduğuna inandım. (Zaten bizim istediğimiz, sahiboluştan çok, aşktır, Nathanaël.) Ah! önümde herşey gökkuşağının renklerine girsin; her güzellik aşkımı giyinsin, onunla süslensin.

İKİNCİ KİTAP

BESİNLER!

Size bel bağlıyorum, besinler!

Açlığım yarı yolda durmıyacak;

Susarsa doygun susacak;

Ahlâklar gelemez üstünden,

Yokluklarla da ben ancak ruhumu besliyebildim.

Doygunluklar! sizi arıyorum.

Siz yaz şafakları gibi güzelsiniz.

Akşamüstü daha tatlı, öğleyin çok hoş kaynaklar; buz gibi kuşluk suları; dalgaların kıyısında esintiler; serenlerle dolmuş körfezler; titrek kıyıların ılıklığı.

Ah! gene ovaya doğru yollar varsa; öğle bunaltıları; tarlalarda içkiler; harman yerlerinde geceleri yatılacak çukurlar varsa;

Doğuya doğru yollar varsa; sevgili denizler üzerinde gemi yolları; Musul’da bahçeler;

Touggurt’da danslar; Helvetya’da çoban türküleri varsa;

Kuzeye doğru yollar varsa; Nijni’de panayırlar; karları havalandıran kızaklar; donmuş göller varsa; arzularımız elbette sıkıntı duymıyacaklardır, Nathanaël.

Limanlarımıza gemiler geldi, bilinmedik kıyıların olgun meyvelerini getirdiler. Biraz çabuk boşaltın yüklerini, boşaltın da tadalım artık.

Besinler!

Size bel bağlıyorum, besinler!

Doygunluklar, sizi arıyorum;

Siz yaz gülüşleri gibi güzelsiniz

Karşılığı şimdiden hazırlanmış

Bir arzum yok, biliyorum.

Her açlığım ödülünü bekliyor.

Besinler!

Size bel bağlıyorum, besinler! Bütün uzayda sizi arıyorum,

Bütün arzularımın doygunlukları.

*

Yeryüzünde tanıdığım en güzel şey

Açlığımdır, ah! Nathanaël,

Her zaman sadık kaldı o,

Hep kendini bekliyenlere.

Bülbül şaraptan mı sarhoş olur?

Kartal, sütten mi?

Ardıç suyu ardıç kuşlarını hiç sarhoş etmez mi?

Kartalı uçuşu sarhoş eder. Bülbülü yaz geceleri. Ova sıcaktan titrer. Nathanaël, her coşkunluk senin için bir sarhoşluk olabilmeli. Her yediğin seni sarhoş etmiyor mu, yeterince acıkmadın demektir.

Her kusursuz işe şehvet eşlik eder. Onu yapman gerektiğini bundan anlarsın. Güçlükle iş başarmayı bir üstünlük sayanları hiç sevmem. Güçse, başka şey yapsalar, daha iyi ederler. Bu işte duyulan sevinç, çalışmanın beğenildiğinin belirtisidir, zevkimin içtenliği de benim için önderlerin en önemlisidir, Nathanaël.

Bedenimin her gün ne kadar şehvet istediğini, kafamın ne kadarına dayanabildiğini bilirim ben. Sonra uykum başlıyacaktır. Benim için yerle göğün bundan öte hiç bir değeri yoktur.

*

Pek tuhaf hastalıklar vardır,

Elde olmıyanı istemekten gelir.

— Biz de, dediler, biz de ruhumuzun yürekler acısı sıkıntısını tanıyacağız: Adullam mağarasından, sarnıçların suyunun ardından içini çekiyordun, David. Ahi diyordun, Bethleem duvarlarının dibinden fışkıran serin suyu kim getirecek bana. Çocukken susuzluğumu giderirdim orda. Ama ateşler içinde arzuladığım bu su şimdi tutsak.

Nathanaël, geçmişi gelecekte yeniden bulmaya çalışma sakın. Her ânın belirsiz yeniliğini yakala, önceden hazırlama sevinçlerini, ya da bil ki onu hazırladığın yerde karşına bir başka sevinç çıkacak.

Her mutluluğun bir karşılaşmadan olduğunu ve her an yolunda bir dilenci gibi karşına çıktığını anlamadın mı? Mutluluğunu buna eş hayal etmemiştin diye onun öldüğünü düşünürsen  onu ancak ilkelerine, dileklerine uygun olunca kabul edersen yazıklar olsun sana.

Yarının hayali bir sevinçtir ama, yarının sevinci de başka bir sevinçtir, şükürler olsun ki hiç birşey kendisi üstüne kurulmuş hayale benzemez; çünkü herşey farklı olarak bir değer taşır.

Gel, sana şu sevinci hazırladım, demenizi sevmiyorum; ben artık karşıma çıkıveren sevinçleri seviyorum yalnız, sesimin kayadan fışkırtacaklarını seviyorum; bizim için akacaklar böyle, yeni, güçlü, baskıdan boşanan yeni şaraplar gibi.

Sevincimin hazırlanmış, bezenmiş olmasını sevmem, Sulamite’in odalardan geçmiş olmasını da sevmem; salkımların bıraktığı lekeleri ağzımdan silmedim onu öperken; öpüşlerden sonra da ağzımı serinletmeden tatlı şarap içtim; sonra kovandaki balı mumuyla yedim.

Nathanaël, sevinçlerinin hiçbirini hazırlama.

*

Ne iyi diyemeyince, ne kötü de, bu söz büyük mutluluklara gebedir.

Mutluluk anlarına Tanrı vermiş gibi bakanlar vardır ya ötekilere, ötekilere kim vermiş -gibi bakarlar?..

Nathanaël, Tanrı’yı mutluluğundan ayrı görme.

— Beni yarattığı için Tanrı’ya minnettar olamam, öyle ya, dünyaya gelmesem, yaratmadı diye kızamıyacaktım.

Nathanaël, ancak doğalca söz etmeli Tanrı’dan.

Varlık kabul edildikten sonra, toprağınki de, insanınki de, benimki de doğal görünsün isterim, ama bunu farketmenin şaşkınlığı karıştırıyor benim aklımı.

Elbet ben de ilahiler söyledim ve

TANRI VARLIĞININ GÜZEL KANITLARININ TÜRKÜSÜ

yazdım, işte:

Nathanaël, en şiirli duyguların, Tanrı varlığının bin bir kanıtı üzerindekiler olduğunu öğreteceğim sana. Anlıyorsun, değil mi, onları burada bir daha söylemek değil işimiz, söyleyip geçmekse, hiç mi hiç değil, hem de kimileri varlığını kanıtlamaktan öteye geçmez bize süreklilikleri de gerek.

Biliyorum, biliyorum, ha! evet, ermiş Anselme’in kanıtı var,

Sonra Mutlu Adalar’ın savunusu ( müdaffa),

Ama ne yazık! ne yazık, Nathaanel, herkes oturamaz orda.

Biliyorum, en büyük çoğunluğun benimsenmesi var,

Ama sen cennetlikler azınlığına inanırsın.

İki kere ikinin dört edişiyle kanıtlamak var,

Ama herkes hesap bilmez, Nathanaet.

İlk yürütenle kanıtlamak var (İlk  yürüten:  İlk  müteharrik  (premier moteur).),

Ama orda ondan önce bulunan da var.

Nathanaël, biz orada değildik, çok yazık.

Erkeğin, kadının yaratılışını görürdük;

Sonra bebek doğmayışlarına şaşmalarını;

Elbruz servilerinin öyle asırlık,

Hem de sularla önceden çukurlaşmış dağlar üstünde doğmak yüzünden yorgunluklarını görürdük.

Nathanaël, orda olmalı da şafağı görmeliydik! Hangi tembelliğe kapıldık da önceden kalkmadık? Sen yaşamak istemiyor muydun, ah! ben, ben elbette isterdim… Ama o sırada   

Tanrı ruhu, zaman dışında, sular üzerinde uyuduktan sonra, yeni yeni uyanıyordu. Nathanaël, ben orada bulunsaydım, herşeyi biraz daha geniş yapmasını isterdim ondan; öyle olsa bile farkına varılmazdı şimdi, deme (“İki  kere  ikinin  hiç  de dört  etmiyeceği  bir  dünya  düşünebilirim  pekala,  dedi  Alcide.

– “Sakın ha,  sonra karışmam,”  dedi  Menalque).

Amaçlı sebeplerle kanıtlama vardır.

Ama herkes güdülen amacın gidilen yolları haklı çıkaracağını düşünmez.

Tanrı’nın varlığını Ona duyulan aşkla kanıtlayanlar vardır. İşte ben de bunun için her sevdiğimi Tanrı diye adlandırdım, Nathanaël, herşeyi sevmek istedim bunun için. Seni de sayarım diye korkma; senden başlamazdım zaten; ben birçok şeyleri insanlardan üstün tuttum, yeryüzünde en çok sevdiklerim onlar olmıyacak. Çünkü, sakın aldanma, Nathanaël, elbette iyilik değil en güçlü yanım, en iyi şeyin bu olduğunu da sanmam; insanların en çok saygı beslediğim yanları da iyilikleri değildir. Nathanael, Tanrı’nı üstün tut onlardan. Ben de övdüm Tanrı’yı, onun için ilahiler söyledim, hattâ, bu işi yaparken, onu biraz fazla şişirdim sanırım.

           “Böyle düşünce düzenleri kurmak seni çok mu eğlendiriyor? dedi bana.

           Hiç birşey bir ahlâk bilimi kadar eğlendirmez beni, dedim, aklımı hoşnudederim onunla. Ona bağlı olmasını istemediğim bir sevinci tatmam.

           Artırır mı bu onu?

           Hayır, dedim, beni haklı çıkarır.”

Elbette bir öğretinin (Doktrin), hattâ tam bir düşünceler düzeninin, yaptıklarımı doğru çıkarması çoğu zaman hoşuma gitti; ama bazan ona ancak şehvetimin sığınağı diye bakar oldum.

*

Herşey zamanında gelir, Nathanaël, herşey ihtiyacından doğar, içten dışa çıkmış bir ihtiyaçtan başka birşey de değildir.

Bana bir akciğer gerekti, dedi ağaç; özsuyum yaprak oldu o zaman, onda soluk alabilmek için yaprak oldu. Sonra, ben soluk alınca, yaprağım düştü, ben de bu yüzden ölmedim. Hayat üzerine bütün düşüncelerim meyvemdedir.

Nathanaël, şimdi ben bu hikâyeyi kötüye kullanırım diye korkma, çünkü pek beğenmem onu. Ben sana hayattan başka bilgelik öğretmek istemiyorum. Düşünmek büyük bir tasadır çünkü. Gençken, yaptıklarımın sonunu uzaktan gözetlemekten yorulmuştum, ancak birşey yapmayınca güvenebiliyordum günah işlemiyeceğime.

Sonra şunu yazdım: Ben etimin kurtuluşunu ruhumun çaresiz zehirlenişine borçluyum, başka birşeye değil. Sonra da bu sözle ne demek istediğimi hiç mi hiç anlamaz oldum.

Nathanaël, ben artık günaha inanmıyorum.

Ama anlıyacaksın ki, ancak çok sevinçle biraz düşünme hakkı satınalınabilir. Mutlu olduğunu söyliyen ve düşünen kişi, gerçekten güçlü kişidir.

Nathanaël, her kişinin derdi her zaman kendisinin bakmasından, gördüğünü de kendine bağlamasından gelir. Her şey bizim için değil, kendi kendisi için önemlidir. Gözün bakılan şey olsun.

Nathanaël! senin o güzel adını anmadan tek mısraya başlıyamaz oldum.

Nathanaël, yeterince anlıyor musun sözlerimin acılığını? Daha da yaklaşmak isterdim sana.

Sonra, Elisee’nin, onu dirilteyim diye, Sunamite’in oğlu üzerine kapandığı gibi “dudakları dudaklarının üzerinde, gözleri gözlerinin, elleri ellerinin üzerinde, uzandı” ışıklar saçan kocaman yüreğimle senin o hâlâ karanlık ruhuna karşı, tamamiyle uzanmak isterdim üstüne senin, dudaklarım dudaklarının üstünde, alnım alnının, senin o soğuk ellerin yakıcı avuçlarımda, yüreğim çarpa çarpa… (“Ve çocuğun eti ısındı”, der kitap…) çarpıntılı ve düzensiz bir ömür sürmek üzere şehvet içinde uyanasın diye sonra beni bırakasın diye…

Nathanaël, işte ruhumun bütün sıcaklığı al götür.

Nathanaël, coşkuyu öğretmek istiyorum sana.

Nathanaël, sana benziyenin yanında kalma; hiç kalma, Nathanaël. Bir çevre sana benzeyince, ya da sen çevreyle benzerleşince, senin için faydalı bir yanı kalmaz. Bırakmalısın o çevreyi. Senin için kendi ailen kadar, kendi odan kadar, kendi geçmişin kadar tehlikeli birşey yoktur. Herşeyden sadece sana getirdiği eğitimi al; ondan sızan şehvet onu tüketsin.

Nathanaël, sana onlardan sözedeceğim. Varlıkları ne güçtedir, anladın mı? Yeterince sürekli olmıyan bir ölüm düşüncesinin hayatın en ufak bir ânı kadar bile değeri yoktur. Ve anlamıyor musun ki her an, ölümün o pek karanlık fonundan ayrılmasa bu hayranlık verici parıltıya bürünemezdi?

Yapmak için çok zaman olduğu söylenseydi, kanıtlansaydı, hiç birşey yapmıya çalışmazdım. Bütün ötekileri de yapmıya zamanım olduğundan, önce birşeye başlamak istediğim için dinlenirdim. Bu hayat şeklinin biteceğini ve yaşadıktan sonra, her geceden beklediğimden biraz daha derin, biraz daha unutkan bir uyku içinde dinleneceğimi bilseydim, yapacağım, herhangi bir şeyden başka birşey olmazdı hiç bir zaman…

Böylece, ayrı bir sevinç bütünlüğü için, hayatımın her ânını ayırmaya alıştım; orda bütün bir mutluluk özelliğini birdenbire toplıyabilmek için; öyle ki en yeni hatıradan sonra bile kendimi tanımaz oluyordum.

*

Şu kadarını söylemekte bile büyük bir zevk vardır, Nathanaël:

Hurma ağacının meyvesine hurma derler, çok güzel bir yiyecektir.

Hurmanın şarabına lagmi derler; mayalanmış özsuyudur bu onun; Araplar onunla sarhoş olurlar, ben pek sevmem. Ouardi’nin güzel bahçelerinde, şu Kabil çobanı bana bir bardak lagmi sunmuştu.

*

Bu sabah, bir Kaynaklar yolunda dolaşırken, garip bir mantar buldum.

Portakal kırmızısı bir manolya gibiydi; ak bir kılıfa bürünmüştü, içinden çıkmış tohum tozlarından meydana gelmiş, düzenli, kül rengi nakışlar vardı üzerinde. Açtım; çamurlu bir maddeyle doluydu, ortası duru bir pelteydi; mide bulandırıcı bir koku çıkıyordu içinden.

Çevresinde, daha açık başka mantarlar vardı ama, onlar artık kocamış ağaçların gövdelerinde görülen şu yassılaşmış, marazlı şişler gibiydi.

(Tunus’a gitmeden önce yazıyordum bunu; şimdi de ben bakar bakmaz, herşeyin nasıl bir önem kazandığını göresin diye buraya geçiriyorum.)

Honfleur (sokakta).

Bazı anlar da öyle sanıyordum ki, çevremde başkaları, yalnız bende kendi özel hayatımın duygusunu çoğaltmak için çırpınıyorlardı.

Dün şurdaydım, bugün hurdayım.

Tanrım! bana ne onlardan ki

Derler, derler, derler:

Dün şurdaydım, bugün hurdayım…

Günler bilirim ki iki kere ikinin dört ettiğini kendi kendime tekrarlamak bile belli bir mutlulukla doldururdu içimi, masanın üstünde kendi yumruğumu görmek bile…

Başka günler de bilirim ki ne olsa hep birdi benim için.

ÜÇÜNCÜ KİTAP

Villa Borghèse.

Bu havuzda… (yarı gölge) … her damla, her ışın, her varlık, şehvetle can çekişiyordu…

Şehvet! Durmadan tekrarlamak isterdim bu kelimeyi; rahatlığın eş-anlamı olsun isterdim, hattâ yalnız varolmak kelimesi bile yetsin isterdim.

Ah! Tanrı’nın dünyayı yalnız bu amaçla yaratmamış olması; akla sığmaz birşey, bir düşünüldü mü, v.s…

Pek hoş, pek de serin bir yer burası, burda uyumanın çekiciliği öylesine büyütür ki o güne dek tadılmamış gibi gelir insana.

Orada, çok tatlı besinler acıkmamızı bekliyorlardı.

Adriyatik (sabah s. 3).

Halatlar arasındaki denizcilerin türküsü canımı sıkıyor.

Ah! bir bilseydin, bir bilseydin, son derece yaşlı ve pek genç toprak, insanın kısacık hayatındaki acı ve hoş tadı, o doyulmaz tadı bir bilseydin!

Bir bilseydin, ey ölümsüz görünüş fikri, ölümün yakın bekleyişinin âna ne büyük bir değer getirdiğini bir bilseydin!

Ey bahar! yalnız bir yıl yaşıyan bitkilerin zayıf çiçekleri daha acelecidir. İnsanın hayatta yalnız bir baharı vardır, bir sevinç hâtırası da yeni bir mutluluk yaklaşması olamaz.

Fiesole tepesi.

Güzel Floransa, ağır incelemeler şehri, lüks ve çiçekler şehri; daha çok ağır; mersin çekirdeği ve “ince defne” çelengi.              .

Vincigliata tepesi. Gökte bulutların eridiğini ilk orda gördüm ben; buna çok şaştım, çünkü gökte böyle kendi kendilerini emecekleri aklıma bile gelmezdi, yağmura kadar sürerler, ancak kalınlaşırlar sanırdım. Ama nerde: bütün yumakların birer birer silindiğini görüyordum;  gökyüzü kalıyordu kala kala. Bu çok güzel bir ölümdü; gökyüzünün göbeğinde bir silinişti.

Roma, Monte Pincio.

Aşk gibi birşey sağladı o gün sevincimi ama aşk değildi değilse insanların konuştukları, aradıkları aşk değildi. Güzellik duygusu da değildi. Bir kadından gelmiyordu; düşüncemden de gelmiyordu. Ben bunun IŞIGIN coşup da kendinden geçmesinden başka birşey olmadığını yazsam ve söylesem anlar mısın?

Bu bahçede oturuyordum; güneşi görmüyordum; ama dağınık bir ışıkla parlıyordu hava, sanki göğün maviliği sıvılaşıp yağmur gibi yağıyordu. Evet, gerçek, ışık dalgaları, ışık anaforları vardı; yosunlar üstünde damlalar gibi kıvılcımlar vardı; evet, gerçek, ağaçlık yoldan ışık akıyor diyeceği gelirdi insanın, yaldızlı köpükler de bu ışık çizgisinin sel gibi akışı içinde dalların ucunda kalıyordu.

Napoli; denize ve güneşe karşı küçük berber dükkânı. Sıcaklık rıhtımları; içeriye girilirken kaldırılan perdeler. Bırakıverir insan kendini. Uzun zaman sürecek mi bu iş? Huzur. Yanaklarda sabun köpüğünün titreyişi. Sakalı kazıdıktan sonra daha usta bir usturayla bir daha kazıyor, şimdi de, ılık suya batırılmış, deriyi yumuşatan bir küçük süngerin yardımıyla dudağı kaldırmada. Sonra, hoş kokulu, yumuşacık bir suyla, yanıklığı yıkıyor; sonra da bir merhemle yatıştırıyor yanmayı. Yerimden kımıldamamak için saçlarımı da kestiriyorum.

Amalf’ı (geceleyin).

Gececil bekleyişler vardır, hangi aşkın, daha bilinmez.

Deniz üstündeki küçük oda; ayın, deniz üstündeki ayın çok güçlü aydınlığı uyandırdı beni.

Pencereye yaklaşırken, vakitlerden şafaktır sanıyordum, az sonra güneşin doğuşunu göreceğim sanıyordum… Ama nerde… (şimdiden dolu, tamamiyle olmuş şey) Ay, tatlı, tatlı tatlıydı, ikinci Faust’ta Helene’in karşılayışı gibi. Issız deniz. Olü köy. Karanlıklarda bir köpek uluyor… Pencerelerde paçavralar.

İnsana yer yok. Bütün bunların nasıl uyanacağını anlamaz olmak. Köpeğin taşkın kederi. Sabah olmıyacak. Uyumak da imkânsız. Yapar mısın … (şunu ya da bunu): ıssız bahçeye çıkar mısın? kıyıya iner de çimer misin?

portakal toplamıya gider misin, ayın altında kül rengi görünen portakallardan?

Bir okşayışla köpeği avutur musun!

(Kaç kereler doğanın benden bir iş istediğini duydum, hangisini yapmalıydım, bilemedim.)

Gelmiyecek uykuyu beklemek..

Duvarlarla çevrili bu bahçede, merdivenlere dokunan dallara tutuna tutuna bir çocuk geldi ardından. Merdiven bu bahçe boyunca uzanan setlere giderdi: içeriye girilemezmiş gibi gelirdi insana.

Yapraklar altında okşadığım küçük yüz! Gölgeler hiç bir zaman perdeliyemiyecek senin parıltını, alnında saçlarının gölgesi de gittikçe daha karanlık görünüyor.

Sarmaşıklara, dallara asılarak bu bahçeye ineceğim, kocaman kuş kafeslerinde bile duyulamıyacak kadar bol türküyle dolu bu korulukta sevgiden ağlıyacağım akşam yaklaşıncaya kadar, gecenin belirtisi çeşmelerin suyunu yaldızlayıp sonra derinleştirinceye kadar.

Ve dallar altında birleşmiş hoş bedenler.

Hoş bir parmakla dokundum sedefli derisine.

Hoş ayaklarını gördüm,

Sessizce basıyorlardı kumun üstüne.

Siraküz.

Düz tekneli kayık; basık gök ki bazı bazı ılık yağmur halinde bize kadar inerdi; su bitkileri bataklığının kokusu, bitkilerin sürtünüşü.

Bu mavi kaynağın bereketli fışkırışını suyun derinliği gizliyor. Çıt yok; bu ıssız kırda, bu doğal, bu geniş havuzda, papirüsler arasında bir su çiçeklenişi gibi birşey.

Tunus.

Bütün gökte, bir yelkene yetecek kadar ak1 ıktan, suda gölgesine yetecek kadar yeşillikten başka hiç birşey yok.

Gece. Karanlıkta ışıldayan yüzükler. kinde gezilen ay ışıkları. Gündüzünkilerden farklı düşünceler.

Çölde ayın uğursuz aydınlığı. Mezarlıklarda serseri cinler. Mavi taşlar üzerine yalın ayaklar.

Malta.

Havanın daha pek aydınlık olduğu, ama gölgelerin tükendiği sıralarda, meydanlarda yaz alacakaranlıklarının olağanüstü sarhoşluğu. Pek özel coşkunluk.

Nathanaël, gördüğüm en güzel bahçeleri anlatacağım sana:

Floransa’da gül satarlardı:         bazı günler

bütün şehir burcu burcu kokardı. Her akşam Cascines’de dolaşırdım, pazarları da çiçeksiz Boboli bahçelerinde.

Sevilla’da, Giralda’nın yanında, eski bir cami avlusu vardır; orda yer yer, karşılıklı, portakal ağaçları yükselir; avlunun öbür yanlarına taşlar döşenmiştir; pek güneşli günlerde insanın ufacık, daralmış bir gölgesi vardır burda; dört köşelidir, duvarlarla çevrilidir; güzelliği eşsizdir; ama nedenini anlatamam sana.

Şehrin dışında, parmaklıklarla çevrili kocaman bir bahçede, sıcak ülkelerin birçok ağaçları yükselir; buraya girmedim, girmedim ya parmaklıklar arasından baktım; penç tavuklarının koştuklarını gördüm, orda evcilleşmiş birçok hayvanlar bulunduğunu düşündüm.

Alkazar’ın nesini anlatsam sana? Acem hârikası gibi bir bahçe; sana ondan söz ederken, onu hepsinden üstün tutuyormuşum gibi geliyor bana. Hâfız’ı okuyup onu düşünüyorum:

Şarap getirin bana,

Getirin de üstümü kirleteyim,

Öyle ya, ben aşktan sendeliyorum

Bir de bana bilge diyorlar.

Yollarda çeşit çeşit fıskiyeler hazırlanmış; yollar mermerle döşenmiş, mersin ağaçlariyle, servilerle çevrilmiş. İki yanda mermer havuzlar var, kralın sevgilileri çimerdi bunların içinde. Burda güllerden, nerkislerden, defnelerden başka çiçek göremezsin. Kocaman bir ağaç vardır bahçenin sonunda, bu ağaçta kadife tüylü bir bülbül olduğu sanılır. Sarayın yanında pek çirkin havuzlar vardır, Münih’teki Residence havuzlarını andırırlar, orada baştanbaşa hayvan kabuklarından yapılmış heykeller bulunur.

Bir bahar günü, inatçı bir asker bandosunun yakınında, mayıs otlu dondurmalar tatmak için Münih’in krallık bahçelerine gitmiştim. Kaba, ama çalgı sever bir kitle. Akşam, yüreklere işleyen bülbül sesleriyle büyülenirdi. Türküleri bir Alman şiiri gibi bitirirdi beni. Öylesine şiddetli bir haz vardır ki pek güç aşabilir insan, gözyaşları dökmeden de aşamaz. Bu bahçenin hazları bile bana acı acı, şimdi başka yerlerde de olabileceğimi düşündürtüyordu. Sıcaklıkların tadını daha ayrı bir şekilde çıkarmayı o yaz öğrendim. Gözkapakları çok güzel erer bu tada. Vagonda bir gece hatırlıyorum, açık pencerenin önünde geçirmiştim, daha serin esintinin dokunuşunu tatmaya vermiştim yalnız kendimi; gözlerimi yumuyordum, uyumak için değil, bunun için. Sıcak bütün gün boğucuydu, o akşam hâlâ ılık hava, tutuşmuş gözkapaklarıma gene de serin ve sıvı gibi geliyordu.

Gırnata’da, zakkum ağaçlarıyla kaplı Generaliffe setleri, benim gördüğümde çiçeklenmemişlerdi; Piza’nın Campo Santo’su da öyle, Saint-Marc manastırının avlusu da öyle, oysa ben güllerle dolmuş olsun isterdim. Ama Roma’da Monte Pincio’yu en güzel mevsimde gördüm. Dayanılmaz öğle sonlarında, orda serinlemeye gelirlerdi. Yakınında kalıyordum, her gün dolaşırdım orda. Hastaydım, hiç birşey düşünemezdim; doğa içime işlerdi; bir sinir bulanıklığının yardımiyle, bazı bazı bedenimde sınır duymaz olurdum; daha ötelerde devam ederdi; bazan da, şehvetle, şeker gibi gözenekli olurdu (mesemat); erirdim. Beni yorup bitiren Roma, oturduğum taş kanapeden görünmez olurdu; Borghese bahçeleri görünürdü, aşağısı en yüksek çamların biraz uzak tepelerini ayaklarımın hizasına getirirdi. Ey setler! Uzayın fırladığı setler. Ey hava yolculuğu!..

Geceleri Farnese bahçelerinde dolaşmak isterdim; ama bırakmazlar içeriye. O gizlenmiş yıkıntılar üzerinde hayranlık verici bitkiler.

Napoli’de, deniz boyunca rıhtım gibi uzanan, güneşe açık bahçeler vardır;

Nîmes’de, Fontaine, kanalları duru suyla dolu;

Montpellier’de bitkiler bahçesi. Bir akşam, Ambroise’la, Academus bahçelerinde olduğu gibi, servilerle çevrili bir eski mezarın üzerine oturduğumuzu hatırlıyorum; ağzımızda gül yaprakları çiğneyerek ağır ağır konuşuyorduk.

Bir gece Peyrou’dan, ayın gümüşe çevirdiği uzak denizi gördük; yanımızda şehrin su haznesinin çağlayanları vardı; durgun havuzun üstünde ak ak saçaklı kara kuğular yüzüyordu.

Malta’da, genel valinin bahçelerine kitap okumaya gittim; Cita Vecchia’da pek küçük bir limon koruluğu vardı; “il Boschetto” diyorlardı adına; burdan hoşlandık; olmuş limonlardan ısırdık, ilk tadı dayanılmaz bir acılıktadır, ama sonra serinlik verici’ bir hoş koku bırakır ağızda. Siraküz’de, zalim-Taşocaklarında da ısırdık bunlardan.

Le Haye parkında hiç de vahşi olmıyan geyikler dolaşır.

Avranches bahçesinden Saint-Michel dağı görünür, uzak kumlar, akşamları, tutuşmuş bir cisme benzerler. Pek küçük şehirler vardır, pek küçük şehirlerin pek güzel bahçeleri vardır; insan şehiri unutur; bahçeyi bir daha görmek ister; ama geri dönemez artık.

Musul’un bahçelerini getiriyorum gözlerimin önüne; güllerle doluymuşlar, öyle işittim. Nasphur bahçelerinin türküsünü Ömer söyledi, Şiraz bahçelerinin türküsünü Hâfız; Nasphur bahçelerini hiç bir zaman göremiyeceğiz.

Ama ben Biskra’da Ouardi bahçelerini bilirim. Çocuklar orada keçi güderler.

Tunus’ta mezarlıktan başka bahçe yoktur. Cezayir’de, Essai bahçesinde (çeşit çeşit hurmalar), o zamana kadar hiç görmediğim meyveler yedim. Ya Blidah! Nathanaël, Blidah’ın nelerini söylesem sana?

Ah! Sahel otları yumuşacıktır; ya senin portakal çiçeklerin! ya senin gölgelerin! hele bahçelerindeki kokular ne kadar hoştur. Blidah! Blidah! küçük gül! kış başında bilmemiştim kadrini. Kutsal korunda baharın yenilemediği yapraklar vardı yalnız; türüz otların da, sarmaşıkların da yakılacak filizler gibiydi. Dağlardan inmiş kar seni yaklaştırıyordu; odamda ısınamıyordum, senin yağmurlu bahçelerinde hiç ısınamıyordum. Fichte’nin Bilim Öğretisi’ni okuyordum; yeniden dindarlaştığımı seziyordum. Yumuşak başlıydım, “hüznüne boyun eğmeli insan” diyordum, bütün bunları bir erdem haline getirmeye çalışıyordum. Şimdi sandallarımın tozunu silktim üstüne, yeller de nereye götürdüler kimbilir? kinde bir peygamber gibi dolaştığım çölün tozları; fazla kuru, ufalanmış taş; ayağımı yakıyordu (çünkü güneş çok ısıtmıştı). Şimdi Sahel otlarında ayaklarım dinlensin! Bütün sözlerimiz aşktan olsun.

Blidah! Blidah! Sahel çiçeği! küçük gül! Hoş kokulu, ılık gördüm seni, yapraklarla, çiçeklerle dolu gördüm. Kışın karı kaçıp gitmişti. Kutsal bahçende ak camiin sofu sofu ışıldıyor, sarmaşık çiçekler altında eğiliyordu. Ilık hava portakal çiçeklerinden yükselen güzel kokuyu getiriyordu, cılız mandalina ağaçları pek hoş kokuyordu. Kurtulmuş okaliptüsler, yüksek dallarının en yücesinden, eski kabuklarını döküyordu; eski kabuk, yıpranmış kılıf, güneşin faydasız kıldığı bir elbise gibi, benim yalnız kışın söz geçiren eski ahlâkım gibi sarkıyordu.

Blidah.

Renezenin kocaman dallarının (ışığı ya da kımıltısız okaliptüslerin gök rengi dallarının altında çiçeklenişlerinin yeşermiş altın parıltısı) bu ilk yaz sabahında, Sahel’e gittiğiniz yolun üstünde, eşsiz bir ihtişamı vardı.

Sonra şaşkın ya da durgun okaliptüsler.

Her nesnenin doğaya katılışı; bundan sıyrılmanın imkânsızlığı; sarıcı fizik kanunları. Gecenin karanlığında ileriye atılmış vagon; sabahleyin çiğle kaplanır.

Gemide.

Kaç geceler, ah! kamaramın yuvarlak camı, kapalı lombuz,  kaç geceler yatağımdan sana baktım da söylendim: İşte, bu göz ağarınca, şafak sökecek; kalkacağım o zaman, huzursuzluğumu silkeceğim; şafak denizi yıkayacak, bilinmedik karaya yanaşacağız. Şafak söktü, deniz gene yatışmadı, kara hâlâ uzaktı, suların oynak yüzeyinde düşüncem sendeliyordu.

Dalgaların huzursuzluğu, bütün etin hatırladığı. Şimdi bu sallantılı gabyaya bir düşünce iliştirecek miyim? diye düşündüm. Dalgalar, suyun akşam yelinde saçıldığını mı göreceğim yalnız? Akşamı dalganın üstüne serpiyorum; düşüncemi dalgaların kısır ovasına. Aşkım birbirinin ardından giden, birbirlerine benziyen dalgalara dalıyor. Geçiyorlar, göz onları tanımaz oluyor. Biçimsiz ve her zaman sallantılı deniz; insanlardan uzak, dalgaları susuyor; hiç birşey karşı durmuyor akıcılıklarına; ama sessizliklerini hiç kimse duyamaz; en cılız şalupaya çarpıyorlar şimdiden, sesleri de fırtınanın pek gümbürtülü olduğunu düşündürüyor bize. Büyük dalgalar sessizce ilerler, birbirlerinin yerini alırlar. Birbirlerinin ardından gelirler, her biri sırasiyle, hemen hiç yerini dolaşır yalnız; su hazırlanır, onları bırakır, onlarla gitmez hiç bir zaman. Her şekil ancak pek az bir zaman içinde aynı varlığa bürünür; her birinde devam eder, sonra bırakır herbirini. Ruhum! hiç bir düşünceye bağlanma. Enginin yeline at her düşünceni, alıp götürsün; hiç bir zaman onu kendi elinde götürmiyeceksin göklere-

Dalgaların oynaklığı: düşüncemi böylesine sallantılı yapan sizsiniz! Hiç birşey kurmayacaksın dalganın üstünde. Ağırlığın altından sıyrılır o.

Bütün bu cesaret kırıcı yol değiştirmelerden, şurda burda gelişigüzel dolaşmalardan sonra uysal bir liman, en sonunda rahatlıyan ruhumun, döner fenerin yanından, sağlam bir mendirek üzerinden denize bakacağı liman gelecek mi?

DÖRDÜNCÜ KİTAP

O akşam  Floransa tepesinde (Fiesole’ün karşısındaki tepe) bir bahçede toplanmıştık.

— Ama siz, Angaire, Ydier, Tityre, bilmezsiniz, bilemezsiniz, dedi Ménalque (ben de şimdi bunu sana kendi adıma tekrarlıyorum, Nathanaël), gençliğimi yakıp kavuran tutkuyu bilmezsiniz, bilemezsiniz. Saatlerin kaçıp gidişi deli ediyordu beni. Benim için seçmek zorunluluğu her zaman çekilmez birşeydi; seçmek, seçmek gibi değil de, seçmediğimi tepmek gibi geliyordu bana. Saatlerin darlığını. zamanın tek boyutluluğunu anladıkça tüylerim ürperiyordu; bir incecik çizgiydi bu, ben geniş olsun isterdim, arzularım bu çizgide koşarken birbirlerini çiğniyorlardı ister istemez. Yalnız şunu, ya da yalnız bunu yapmıyordum hiç bir zaman. Şunu yapmıyagöreydim, bunu yapmadığıma üzülüyordum, çoğu zaman da birşey yapmayı göze alamadan kalakalıyordum, delicesine, kollarım hep açık gibi, sarmak için kollarımı kapayınca yalnız birşey sararım korkusuyla hep açık gibi. O zamandan sonra, hayatımın yanlışlığı, birçoklarından vazgeçmeye karar veremediğim için, hiç bir incelemeye uzun boylu devam edememek oldu. Ne olursa olsun herşey çok, ama çok pahalıya geliyordu böyle, düşünmeler, usa vurmalar da sıkıntımı yenemiyorlardı. Azıcık bir para hazırlayıp (Kim sayesinde?) bir hazlar pazarına girmek. Ayırmak, seçmek, bu her zaman, her zaman için, geride kalan herşeyden vazgeçmek demekti, bu kalanın kalabalık niceliği, her birimden üstün gibi geliyordu bana.

Yeryüzünde herhangi bir sahiboluştan tiksinmem biraz da bundandır zaten; artık yalnız ona sahibolmak korkusundandır.

Mallar! azıklar! yığın yığın buluntular! neden çekişmesiz vermezsiniz kendinizi? Bilirim ki yeryüzünün ürünleri tükenir (tükenmezcesine yerleri-doldurulur olsalar bile), benim boşalttığım kadeh de senin için boş kalır, kardeşim (çeşme pek yakında bulunsa bile). Ama siz! siz, madde-dışı fikirler! dizginlenmemiş hayat şekilleri, bilimler, sonra Tanrı bilgisi, gerçek kadehleri, tükenip boşalmak bilmez kadehler, susuzluğumuz tüketemiyecek sizi, uzanan her yeni dudak için her zaman serin suyunuz hep taşacak, öylesine sel gibi akışınızı dudaklarımızdan esirgemek neden? Ben şimdi bu büyük, bu tanrısal kaynağın her damlasının aynı değerde olduğunu anladım; en azının bile bizi sarhoş etmeye yettiğini, Tanrı’nın tamlığını, bütünlüğünü gözler önüne serdiğini anladım. Ama o sırada çılgınlığım neyi istemezdi ki? Her türlü hayat şeklini kıskanırdım; bir başkasının birşey yaptığını gördüm mü kendim de yapmak isterdim hemen; yapmış olmayı değil, yapmayı -anlayın beni-, çünkü yorgunluktan, acı çekmeden korkum pek azdı, onların hayattan ders aldıklarını sanırdım. Türkçe öğreniyor diye Parmenide’i üç hafta kıskandım; iki ay sonra da astronomiyle uğraşıyor diye Theodose’u. Böylece, onu hiç sınırlandırmayayım derken, resimlerin en bulanığını, en belirsizini çizdim kendimden.

— Bize hayatını anlat, Ménalque, dedi Alcide, Ménalque da devam etti:

… On sekiz yaşımda, ilk eğitimim bitince, kafam çalışmadan yorgun, yüreğim boş, boş olduğu için de bitkin, bedenim baskılar yüzünden kızıp köpürmüş, yollara düştüm, amaçsız düştüm yollara, serseri ateşimi yıprata yıprata düştüm. Bildiğiniz herşeyi tanıdım: baharı, toprağın kokusunu, tarlalarda otların çiçeklenişini, ırmak üstünde sabah sislerini, sonra çayırlar üstünde akşam buğusunu. Şehirlerden geçtim, hiç bir yerde durmak istemedim. Yeryüzünde hiç birşeye bağlanmayıp sürekli değişkenlikler içinde ölümsüz bir coşkuyla dolaşan kişiye ne mutlu, diye düşünüyordum. Evlerden, ailelerden, insanın dinlenebileceğini umduğu her yerden nefret ediyordum; sürekli sevgilerden de, aşk bağlılıklarından da, fikirlerden ayrılmazlıklardan da  kısacası adalete zarar veren herşeyden nefret ediyordum; her yeniliğin bizleri her zaman, tamamiyle hazır bulması gerektiğini söylüyordum.

Kitaplar bütün özgürlükleri geçici göstermişti bana, dikenli bitkilerin tohumunun kök salacak toprağı arıyarak uçup dolaşması gibi özgürlüğün de tutsaklığı, hiç değilse sofuluğu seçmekten başka birşey olmadığını,  ancak kımıltısız olunca çiçeklenebileceğini göstermişti.

Ama sınıflarda insanları usavurmaların yönetmediğini her usavurmaya karşı zıt bir usavurma çıkabileceğini öğrendikten sonra, bazı bazı, uzun yollar ortasında onu aramaya veriyordum kendimi.

Herhangi bir geleceği bekliyerek, sürekli, hoş bir bekleyiş içinde yaşıyordum. Bekliyen karşılıklar önünde sorular gibi, her şehvet önünde doğan tatma, o şehveti tatma susuzluğunun, tad-almadan önce gelmesine alıştım. Mutluluğun, her kaynağın bana bir susuzluk belirtmesinden, susuzluğun dindirilmez olduğu susuz çölde, kızgın güneşin altında, ateşimin coşkusunu yeğ bulmamdan geliyordu. Akşamları pek hoş vahalar vardı, bütün gün arzulandıkları için daha da serindiler. Ben, güneşten ezilmiş ve uçsuz bucaksız bir uyku gibi, kumlu alanda ama sıcak öylesine fazlaydı ki, hem havanın titreşiminde bile ben, uyuyamıyan hayatın hâlâ çırpındığını, ufukta bitkinlikten titrediğini, ayaklarımın dibinde aşkla kabardığını gördüm.

Her gün, saatten saate, doğanın gitikçe daha kolay bir içe işleyişinden başka birşey aramaz oluyordum. Kendimi fazlasiyle kösteklememek gibi üstün bir yeteneğim vardı. Geçmiş hâtırasının üzerimdeki gücü, hayatıma birlik verecek kadardı ancak: Thesee’yi geçmiş aşkına bağlıyan, ama en yeni görünümler için dolaşmasına engel olmıyan esrarlı iplik gibiydi. Bu ipliğin de kopması gerekti… Cânım dirilişler! Sabah gezintilerimde, sık sık, bir yeni varlık duygusunun, sezgimin sevgisinin tadına varıyordum. “Şair yeteneği, diye haykırıyordum, sen sürekli karşılaşma yeteneğisin” sonra da dört bir yana kucağımı açıyordum. Dörtyol ağzına açılan handı ruhum; her girmek isteyen, giriyordu. Her biçime girer oldum, dostça, bütün duygularımla hazır oldum, dikkatli oldum, bir tek kişisel düşüncem kalmayıncaya dek dinler oldum, geçen her coşkunluğu yakalar oldum, gösterdiğim tepki de öylesine azdı ki, birşeye karşı durmaktansa hiç birşeyi kötü görmemeyi yeğ buluyordum. Zaten çirkinlikten nefretimin, güzele olan aşkımı ne kadar az desteklediğini pek çabuk anladım.

Bezginlikten nefret ediyordum, sıkıntıdan doğduğunu biliyordum onun, nesnelerın çeşitliliğine dayanmak gerektiğini ileri sürerdim. Nerede olursa olsun, dinlenirdim. Tarlalarda uyudum. Ovada uyudum. iri buğday desteleri arasında şafağın titrediğini gördüm; sonra kayınlıklarda kuzgunların uyanışını. Sabahları otlar içinde yıkanırdım, ıslanmış elbiselerimi doğan güneş kuruturdu. Kır ne kadar da güzeldi, türküler arasında zengin harmanların getirildiğini, ağır arabalara koşulmuş öküzleri gördüğüm günkünden daha güzel olduğunu kim söyleyebilir?

Bir ara sevincim öylesine büyüdü ki, onu birine geçirmek, onu içimde yaşatanı birine öğretmek istedim.

Akşamları, bilinmedik köylerde, gün boyunca dağılmış ailelerin toplanışlarına bakardım. Baba çalışmadan yorgun gelirdi: çocuklar okuldan dönerlerdi. Evin kapısı bir ara aralanır, bir ışık, bir sıcaklık, bir gülüş karşılardı. sonra gece boyunca kapanırdı. Başıboş şeylerden, dışarının titretici yelinden hiç birşey içeri giremezdi artık. Aileler, nefret ediyorum sizden! kapalı evler; kapanmış kapılar; mutluluğa kıskançca sahiboluşlar, sizlerden nefret ediyorum! Bazı bazı, gecenin karanlığında gizlenip bir cama eğildim, kaldım, bir evin töresine baktım uzun zaman. Baba lâmbanın yanındaydı; ana dikiş dikiyordu; ataların yeri boş duruyordu; bir çocuk, babasının yanında, ders çalışıyordu; yüreğim onu da yanıma alıp yollara düşürmek arzusiyle dolup taştı.

Ertesi gün okuldan çıkarken gördüm onu daha ertesi gün konuştum; dört gün sonra, be nim ardımdan gelmek için herşeyi bıraktı. Ovanın ihtişamı önünde gözlerini açtım; onun kendisine açık olduğunu anladı. Ruhuna daha başıboş, sevinçli olmasını  sonra benden bile kopmasını, yalnızlığı tanımasını öğrettim.

Yalnız başıma, gururun şiddetli sevincin tattım. Şafaktan önce kalkmayı seviyordum sap damlı kulübelere çağırıyordum güneşi; tar la kuşunun türküsü eğlencem, çiğ de gün doğarken yunduğum suydu. Pek az şeyle yetinmekten hoşlanıyordum, o kadar az yiyordum ki başım hafifliyor, her duyu bir çeşit sarhoşluk oluyordu. Çok şaraplar içtim o gün bugün, ama biliyorum, hiç biri açlığın o baygınlığını vermiyordu, sabahleyin, gün doğduktan sonra, uyumadan önce, ovanın o sallanıp sallanıp dalgalanışını öylesine duyuramıyordu bana.

Yanıma aldığım ekmeği yarı-baygınlığa kadar saklıyordum bazan; o zaman doğayı eskisi kadar garipsi duymuyormuşum, içime daha iyi işliyormuş gibime geliyordu; dışarının bir taşmasıydı bu; bütün o açılmış duyularımla varlığımı karşılıyordum; herşeyim dâvetli oluyordu orda.

En sonunda içlilikle doluyordu ruhum, yalnızlığımla şiddetlenen, akşama doğru beni yoran bir içlilikle. Gurur zoruyla kendimi tutuyordum ama, Hilaire’i arıyordum o zaman da, bir yıl önce huyumun sertliğini gidermişti o.

Akşama doğru onunla konuşurdum: şairdi: bütün düzenleri anlardı. Her doğal etki apaçık bir dil gibiydi bizim için, kolayca okunabilirdi sebebi; böcekleri uçuşlarından, kuşları türkülerinden, kadınların güzelliğini kumdaki ayak izlerinden tanımasını öğreniyorduk. Onu da bir maceralar susuzluğu yiyip bitiriyordu: gücünden cesaret alıyordu. Elbette hiç bir şan erişemiyecek sizin değerinize, yüreklerimizin delikanlılığı. Herşeyi hazla istiyor, arzularımızı yormaya çalışıyorduk, ama boşuna; her bir düşüncemiz bir coşkuydu: duymanın eşsiz bir burukluğu vardı bizim için. Güzel geleceği bekliyerek ihtişamlı gençliklerimizi eskitiyorduk, hiç bir zaman yeterince bitmez görünmüyordu oraya götüren yol, geniş adımlarla yürüyorduk üzerinde, yürürken çitlerin çiçeklerinden ısırıyorduk, ağzı bir bal tadıyla, pek tatlı bir acıtıkla dolduruyorlardı.

Bazı bazı, Paris’ten geçerken, birkaç gün, ya da birkaç saat, çalışkan çocukluğumun geçtiği katı yeniden bulurdum; herşey sessizdi orada; bulunmayan kadının bakımları eşyalar üzerine çamaşırlar atmıştı. Elimde bir lâmba tutarak, çok yıllardan beri kapalı pancurları açmadan, kâfurlu perdeleri kaldırmadan, odadan odaya giderdim. Ağır olurdu hava, kokuyla katılaşmış olurdu. Yalnız benim odam devam ederdi hazır durmaya. Odaların en karanlığı, en sessizi olan kitaplıkta, raflardaki, masaların üzerindeki kitaplar bıraktığım gibi dururlardı; bazı bazı birini açardım, vakitlerden gündüz olduğu halde yanan lâmbanın önünde, saati unuttuğum için mutluluk duyardım; hazan da büyük piyanoyu yeniden açar, belleğimde eski havaların düzenini arardım; ama pek eksik hatırlardım, buna üzülmektense, bırakırdım. Ertesi gün Paris’ten çok uzaklarda olurdum gene.

Sevmeye doğuştan düşkün yüreğim, bir sıvı gibi yüreğim dört bir yana yayılırdı; hiç bir sevinç yalnız benim malım gibi gelmezdi bana; her karşıma çıkanı da buyur ederdim buna, tadını yalnız başıma çıkarmak zorunda kalırsam, bunu ancak gurur zoruyla yapardım.

Bazıları bencillikle suçlandırdı beni; onları budalalıkla suçlandırdım. Bir kimseyi, bir kadını, ya da bir erkeği, hiç mi hiç sevmemek, dostluğu, sevgiyi ya da aşkı sevmek iddiasındaydım. Onu birine verip de başka birinden geri almak istemezdim, bunun için ancak ödünç verirdim kendimi. Hiç kimsenin bedenini, ya da yüreğini kendime mal etmek de’ istemezdim; doğa karşısında olduğu gibi bunda da göçebeydim, hiç bir yerde durmuyordum. Her yeğleme ( tercih) bir haksızlık gibi gelirdi bana; herkesin kalmak istediğimden, kendimi birine vermiyordum.

Ben herşeyin hâtırasına bir zevk ve eğlence hâtırası bağladım. Venedik’te “maskarat” lardan payımı aldım; aşkı tattığım kayığa bir altolar ve flütler korosu eşlik etti. Genç kadınlarla, erkeklerle dolu başka kayıklar geliyordu arkadan. Lido’ya doğru, şafağı beklemeye gittik, ama güneş doğduğu zaman yorgun argın uyuyorduk, çalgılar susmuştu. Ama içimizde böyle sahte sevinçler bırakan yorgunluğu bile seviyordum ben, onların solgunluğunu duyuran bu uyanış başdönmesini de seviyordum. Başka limanlarda büyük gemilerin tayfalarıyla dolaştım; doğru dürüst aydınlatılmamış, daracık sokaklara indim; ama içimdeki deney arzusunu, o biricik baştan çıkarıcımızı ayıplıyordum; sonra denizcileri küçük, pis evlerin yanında bırakıyor, durgun limana dönüyordum; hurda, garip, dokunaklı uğultuları esriklik içinden geçip gelen o daracık sokakların hâtırası, gecelerin sessiz öğüdünü duyuruyordu. Tarlaların hazinelerini daha üstün tutuyordum.

Gene de, yirmi beş yaşımda, yolculuklardan bıkmamış, ama bu göçebe hayatın geliştirdiği taşkın gururla allak bullak olmuş bir durumda, artık yeni bir şekle girebilecek kadar olgunlaştığımı anladım, ya da inandım buna.

Neden? diyordum onlara, neden gene yollara düşmekten sözediyorsunuz; biliyorum, hepsinin de kıyısında yeni çiçekler açtı; ama şimdi sizi bekliyor onlar. Arılar yalnız bir zaman dolaşırlar; sonra veznedar olurlar.  Bırakılmış kata döndüm. Eşyalar üzerindeki çamaşırları kaldırdım: pencereleri açtım; sonra, istememiş olsam bile, başıboşluğum yüzünden elimde olmadan artırdığım paralardan faydalanıp, değerli ya da ömürsüz eşyalarla, vazolarla, ya da ender bulunur kitaplarla, en çok da resim bilgimin pek ucuza edinmemi sağladığı tablolarla doldurdum çevremi. On beş yıl boyunca, bir cimri gibi para biriktirdim; bütün gücümle zenginleştim; bilgimi artırdım; eski dil* ter öğrendim, çok kitaplar okudum; her günümün her saatini faydalı bir incelemeye verdim; daha çok tarihle, biyolojiyle uğraştım. Edebiyatlar tanıdım. Büyük yüreğimle köklü soyluluğumun yitirmememi sağladığı dostluklar biriktirdim; bunlar geride kalan herşeyden daha değerli oldular benim için, gene de onlara bile bağlanmıyordum.

Yaşım elliyi bulunca, saat çalmıştı, her şeyi sattım, yanılmaz beğenim ve eşya üstündeki bilgim, beni değeri artacak şeylere sahip kılmıştı yalnız, iki gün içinde büyük bir serveti paraya çevirdim. Sonra bütün bu serveti her zaman kullanabileceğim bir şekilde yatırdım. Herşeyi, herşeyi sattım, kişisel hiç birşey saklamak istemiyordum yeryüzünde, geçmiş yıU lardan en ufak bir hâtıra bile saklamak istemiyordum.

Tarlalarda bana yoldaşlık eden Myrtil’e şöyle diyordum: “Kendini tamamiyle ona verebilseydin, duyu sana bu güzel sabahın, bu sisin, bu ışığın, bu havalı serinliğin, varlığının bu damar damar vuruşunun daha büyük hazlarını tattıracaktı. Duyduğunu sanıyorsun ama, en iyi yanı kapatılmış senin varlığının; karın ve incelemen onu senden saklıyorlar, senden çalıyorlar.

“Şu kesin anda hayatın güçlü, tam, kendiliğinden duyusunu olmıyanı da unutmadan tadabileceğini sanıyor musun? Düşüncenin alışkanlığı rahatsız eder seni, geçmişte, gelecekte yaşarsın, kendiliğinden kavrıyamazsın hiç birşeyi. Biz hayatın ancak bir anlık süresindeyiz, Myrtil; gelecek olandan hiç birşey doğmadan, geçmiş ölür onun içinde. Anlar! Anların varlığının ne güçte olduğunu anlıyacaksın, Myrtil! çünkü hayatımızın her ânı yeri doldurulmaz birşeydir; bazı bazı kendini yalnız onda toplamasını bil. İsteseydin, bilseydin, şu anda, yeryüzünde, Tanrı’nın önünde yalnız olurdun. Myrtil, kansız, çocuksuz olurdun. Ama hatırlıyorsun onları, yitirmekten korkar gibi, bütün geçmişini, bütün aşklarını, bütün yeryüzü düşüncelerini içinde taşıyorsun. Beni sorarsan, bütün aşkım her an ve yeni bir şaşkınlık için beni bekler; her zaman tanırım onu, yeniden tanımam hiç bir zaman. Sen Tanrı’nın aldığı bütün şekilleri aklına bile getirmiyorsun, Myrtil; birine fazla baktın mı, ona vuruldun mu, ellerinle kör edersin kendini. Sevgindeki değişmezlik beni üzüyor; daha dağınık olsun isterdim. Senin bütün kapalı kapılarının ardında Tanrı durur, bütün Tanrı şekilleri sevilmeye değer, ve herşey Tanrı şeklidir.”

•.. Paraya çevrilmiş servetimle bir gemi donattım ilkin, üç dost, birkaç tayfa, dört de muço alıp denizlere açıldım. En çirkinine vuruldum. Ama büyük dalgaları seyretmeyi, okşayışlarının taltılığından da üstün tutuyordum. Eşsiz limanlara girdim akşamları, bazı bazı bütün gece aşkı aradıktan sonra, şafakta bırakırdım o limanları. Venedik’te alabildiğine güzel bir yosma tanıdım; üç gece sevdim onu, öbür aşklarımın bütün hazlarını unutuyordum yanında, öylesine güzeldi. Gemimi ona sattım, ya da verdim.

Birkaç ay Come gölünün bir sarayında kaldım, en hoş çalgıcılar toplandı burda. Hem sessiz, hem tatlı-dilli kadınlar da topladım; akşamları, çalgıcılar bizi büyülerken, konuşurduk; sonra, son basamakları suda olan mermer merdivenden inip, başıboş kayıklarda, küreklerin sakin ahengince, aşklarımızı uyutmaya giderdik. Sızmış dönüşler vardı; karaya yanaşmış kayık birdenbire uyanırdı, ldoine, koluma asılarak sessiz sessiz çıkardı merdivenlerden.

Ertesi yıl, kıyıların yakınında, Vendöe’nln uçsuz bucaksız bahçelerindeydim. Üç şair, konutumda (ikmetgah) kendilerini ağırlayışımın türküsünü söyledi; balıklı, bitkili göllerden, kıyılarına kavaklar dikilmiş yollardan, yalnız meşelerden, dişbudak demetlerinden, bahçenin güzel düzeninden de sözediyorlardı. Güz gelince en büyük ağaçları yıktırttım, konutumu yerle bir etmek istedi canım. Otları büyümeleriyle başbaşa bıraktığım yollarda başıboş dolaşan kalabalık topluluğumuzun bir araya geldiği bahçenin görünüşünü kimsecikler anlatamaz. Ağaçlı yollarda bir uçtan bir uca, oduncuların balta sesleri duyuluyordu. Yolları tıkamış dallara etekler takılıyordu. Devrilmiş ağaçlar üstünde güzün kanat gerişi pek hoştu. Bahçe öyle bir ihtişama bürünmüştü ki, uzun zaman sonra bile başka birşey düşünemedim, kocamışlığımı burada tattım.

O gün bugün, yüksek Alp’lerde bir köşkte; Malta’da, Cita Vecchia’nın; limonların, portakalların ekşi tatlılığını taşıyan hoş kokulu korusu yanında bir ak sarayda; Dalmaçya’da başıboş bir arabada oturdum; şimdi de Fiesole’

On karşısındaki Floransa tepesinde, bu akşam sizleri topladığım bu bahçede oturuyorum.

Mutluluğumu olaylara borçlu olduğumu söylemeyin; elbette elverişliydiler benim için, ama ben onlardan faydalanmadım. Zenginliğin yardımıyla doğduğunu da sanmayın mutluluğumun; yeryüzünde hiç bir bağı olmıyan yüreğim hep yoksul kaldı, kolayca da öleceğim. Mutluluğum coşkudan doğdu. Hiç birşeyi seçip ayırmadım, çılgınca sevdim herşeyi.

II

Bulunduğumuz anıtsal set (dönen merdivenlerle çıkılıyordu buraya) bütün şehri görüyor ve derin yaprak topluluklarının üzerinde, demir atmış bir kocaman gemiye benziyordu; bazı bazı şehre doğru gider gibi oluyordu. Bu yaz, arada sırada, sokakların parıltısından sonra, akşamın dalgın sakinliğini tatmak için, bu hayal-geminin üst güvertesine çıkardım. Her uğultu zayıflayarak yükselirdi; dalgalardı sanki bunlar, burda çatlarlardı sanki. Gene gelirlerdi, haşmetli kıvrımlarla yükselirler, duvarlarda genişlerlerdi. Ama ben daha da yükseklere, dalgaların bana yetişemiyeceği yerlere çıkardım. Son setin üstünde yaprakların titreyişinden, bir de gecenin çılgın çağrısından başka hiç birşey duyulmazdı.

Düzgün yollar halinde dikilmiş yeşil meşeler, uçsuz bucaksız defneler, gölün kıyısına gelip biterlerdi, set bile biterdi burda; bununla birlikte, bazı anlar, yuvarlaklaşmış parmaklıklar gene ilerlerdi, eğilirler, sanki gökte balkonlar meydana getirirlerdi. Gelip otururdum buraya, düşüncemle sarhoş olurdum; denizde dolaşıyormuşum gibi bir duygu uyanırdı içimde. Şehrin öbür yanında yükselen karanlık tepeler üstünde, gökyüzü altın rengindeydi: bulunduğum setten uzanan hafif dallar, muhteşem batıya doğru eğilirler, ya da, hemen hemen yapraksız, geceye doğru atılırlardı. Dumana benzer birşey yükselirdi şehirden: ışımış tozlardı bunlar, gökyüzünde dalgalanır, ışık lı meydanların üzerine kadar yükselirlerdi. Bazan da bu çok sıcak gecenin esrikliği içinde, nerden atıldığı bilinmeyen, sanki kendiliğinden fırlamış bir hava fişeği fışkırır, kayar, uzayda bir çığlık gibi gider, titrer, döner, gücünü yitirip esrarlı patlayışının gümbürtüsü içinde düşerdi. Solgun altın rengi kıvılcımları alabildi. ğine ağır düşen, alabildiğine ağır dağılan hava . fişeklerini severdim en çok, yıldızlar öylesine

güzeldir ki, onların da bu beklenmedik peri oyunundan doğduklarını sanır insan, kıvılcım* lar dağıldıktan sonra onların hâlâ durduklarını görünce şaşırır… sonra, yavaş yavaş, herbirini kendi burcuna bağlı olarak yeniden tanır, bu da coşkunluğu uzatır.

“Olaylar hiç sevmediğim, beğenmediğim şeyler yaptırttı bana, dedi Josephe.             .

— Ne yapalım! dedi Ménalque. Ben olmıyan, şeyin, olamıyacak şey olduğunu düşünmeyi yeğ bulurum.”

III

Ve o gece meyvelerin türküsünü söylediler. Ménalque’ın, Alcide’in, oraya toplanmış başka birkaç kişinin önünde, Hylas

NARIN TÜRKÜSÜ

söyledi.

Elbette üç nar tanesi

Proserplne’i hatırlattırmaya yetti.

Daha uzun zaman anlayacaktınız

İmkansız mutluluğunu ruhların.

Etin sevinçleri, duyuların sevinçleri,

Bir başkası yersin isterse sizi, ‘

Etin ve duyularım acı sevinçleri •

O isterse yersin varsın ben yeremem.

Didier, coşkun filozof, elbette hayran olurum sana

Düşünceme beslediğin inanç akim sevincine götürüyorsa seni

Başka hiç birşeyi yeğ bilmemeli.

Ama bütün kafafarda böyle aşklar doğamaz ki.

Sizleri de seviyorum elbette,

Ruhumun ölümlü titreyişleri,

Yüreğin ve akim sevinçleri –

Ama sizin türkünüzü söylüyorum, zevkler.

Etin sevinçleri, otlarca yumşak,

Çitlerin çiçeklerince sevimli,

Çayırların kaba yoncalarından,

Dokunur dokunmaz dağılan, ağlatan erkeçten,

Daha çabuk solan, ya da bellenen.

Görme duyuların en üzücüsü-..

Neye dokunamıyorsak o üzer bizi;

Akıl pek kolay kavrar düşünceyi

Ama eller öyle kavrıyamaz ki gözümüzün dikildiği şeyleri.

Dokunabileceğin olsun arzulayacağın,

Daha tam bir sahiboluş da arama, Nathanaël,

En tatlı sevinçleri duyularımın,

Dinmiş susuzluklarımdı.

Sis hoştur, çok hoştur elbette,

Güneş bir doğdu mu ovalara,

Güneş çok hoştur;

Çok hoştur çıplak ayaklarda ıslak toprak

Ve denizin ıslattığı kumlar;

Hoş oldu yunmak suyunda kaynakların;

Öpmek bilinmedik dudakları, karanlıkta dudaklarıma dokunan dudakları…

Ya meyveler, ya meyveler, Nathanael, meyvelerin nelerini söylesem sana?

Onları tanımadın sen,

Tanımadın, bu kırıyor umudumu, Nathanael.

Tatlıydı, suluydu etleri,

Kanayan et gibi lezzetli,

Yaradan çıkan kan gibi kırmızıydı.

Ayrı bir susuzluk da istemiyorlardı, NathanaëI;

Altın rengi sepetlerde gelirlerdi;

Tatlan bulantı verirdi ilkin, tatsızlıkları eşsizdi;

Andırmazlardı buraların meyvelerini;

Pek olgun Hint armutlarım düşündürtür ferdi,

İçleri geçmiş gibiydi.

Ağızda burukluk bırakırlardı yendikten sonra;

Burukluk yeni bir meyveyle giderilebilirdi;

Az ama pek az sürerdi hazları,

Şekerleri tadılıncaya kadar sürerdi;

Ama bu an öylesine güzeldi ki,

Tatsızlığın bulantısı bütün bütün artardı. Çabucak boşaldı sepet,

Son meyveyi bıraktık,

Paylaşmaya gönlümüz elvermedi.

Ne yazık! Nathanael, ne yazık!

Kim söyler şimdi

Dudaklarda doğan acı yanıklığı?

Hiç bir su giderememişti.

Altüst etti bizi bu meyvelerin arzusu, ruhlarımıza işledi.

Tam üç gün aradık pazarlarda, bulamadık; Mevsimleri geçmişti.

Nathanaël,

Yolculuklarımızda bize başka arzular verecek yeni meyveler neredeler?

*

Kimilerini setler üstünde yiyeceğiz.

Denize karşı, batan güne karşı.

Şekerlendirirler kimilerini.

İçkili, şekerli buzlar içinde.

Duvarlar ardında saklı bahçelerin

Ağaçlarından toplanır kimileri,

Sonra yenir, yaz mevsimi, gölgede.

Ufacık sofralar hazırlanacak;

Meyveler dökülecek dört bir yanımıza.

Dallar sallantı sallanmaz,

Dallarda uyuyan sinekler uyanacak.

Çanaklara koyacaklar dökülen meyveleri, Kokuları bile büyüleyecek bizi.

Kabuğu dudak lekeler kimilerinin, çok susanmayınca da yenmezler.

Biz kumlu yollarda bulduk onları;

Dikenli yapraklar arasında parlatıyorlardı,

Almak istedik, dikenler ellerimizi parçaladı,

Susuzluğumuz da pek dinmedi.

Kimileri vardır, koy güneşe,

Pişip reçel olsun sana.

Üstünden kışlar geçer de bozulmaz kiminin eti,

Isırılınca da dişler kamaşır.

Soğuk gelir eti kimilerinin, yazın bile.

Hasırlara çöküp yersin onları,

Ufacık meyhane köşelerinde.

Kimileri vardır, hele bir bulunmasın, Susuzluklar değer hâtırası.

*

Nathanaël, narlardan da sözetsem mi sana?

Saz kalburlara yığar da

Birkaç kuruşa satarlardı o doğu pazarında.

Tozlara yuvarlanırdı kimileri

Ve çıplak çocuklar toplardı.

Ham çilekler gibi kekredir suları.

Çiçekleri balmumundan gibidir;

Rengi meyvesinin rengi.

Saklı gömü, kovanların duvarları,

Tat bolluğu, beş köşeli yapı.

Kabuk yarılır; dökülür taneler;

Gökten kadehlerde kandan taneler;

Sonra başkaları, altın taneler, mineli tunç tabaklarda.

Sen şimdi incirin türküsünü söyle, Simiane, İncirin aşkları gizlidir çünkü.

İncirin türküsünü söylüyorum, dedi,

Güzel aşkları gizlidir.

Büküle büküle çiçeklenir.

Kapalı odada düğünler kutlanır;

Kokular da anlatmazlar bunu dışarda. Buharlaşma olmaz onun içinde,

Bütün koku lezzet olur tad olur.

Güzellikten yoksun çiçek; hazlar meyvesi; Olgunlaşmış çiçeğinden başka birşey olmıyan meyve.

Ben incirin türküsünü söyledim, dedi,

Sen de bütün çiçeklerin türküsünü söyle şimdi.

— Bütün meyvelerin türküsünü söylemedik elbet, dedi Hylas.

Şair yeteği: Erikler için duygulanabilmek.

(Çiçek ancak bir meyveye gebe olunca değerlidir benim için.)

Erikten sözetmedin.

Ekşi yaban eriği çitlerin,

Karda tatlılaşan eriği.

Çürüdükten sonra yenen muşmula:

ölü yaprak rengi kestane,

Ateş başında patlatılan.

           Çok soğuk bir günde karlar içinde topladığım dağ mersinleri geliyor aklıma.

           Ben kar’ı sevmem, dedi Lothaire; pek gizemci ( mistik) bir cisimdir, topraktan da hâlâ nasib almamıştır. Görünümü gizleyen aykırı aklığından nefret ederim onun. Soğuktur, hayata yanaşmaz; biliyorum, kuluçka yatar üstüne, onu korur, ama hayat kendisini eriterek doğar ancak. Ben de öyle boz ve kirli, yarı erimiş, hemen hemen bitkilere su olmuş isterim onu.

           Kardan böyle sözetme, çünkü o da güzel olabilir, dedi Ulrich. Ancak taşkın aşkın kendisini eriteceği yerde, hüzünlü ve acılıdır; 

sen aşkı herşeyden ustun tutarsın, onu da eri* miş haliyle ustun tutuyorsun. O, galip geldiği yerde güzeldir.

— Oraya gidecek değiliz, dedi Hylas. Ve benim: Ne iyi, dediğim yerde, sen: Ne kötü, dememelisin.

*

Ve o gece, herbirimiz, baladlar halinde türküler söyledik: Moelibée

EN ÜNLÜ ÂŞIKLARIN TÜRKÜSÜ

söyledi.

Züleyhâ! Sizin için bırakırdım

Sâkinin doldurduğu şarabı.

Gırnata’da Generalime’in zakkumlarını, Boabdil,

Ben sizin için suladım.

Belkıs, ben Süleyman oldum, bana muammalar, sormaya geldiğiniz Güney illerinden.

Tamar, kardeşiniz Amnon’dum ben, size sahibolamadığım için can çekişiyordum.

Bethsabe, sarayımın en yüksek taraçasına kadar bir altın güvercinin ardından gelip de sizi, yıkanmaya hazır, çırılçıplak iner gördüğüm zaman, Davut oldum, kendim için kocanızı kendi eliyle öldürttüm.

Sulamite, ben sizin için öyle türküler söyledim ki, duyanlar dinsel sanırlardı.

Fornarine, ben senin kollarında aşktan haykıran kimseyim.

Zübeyde, bir sabah, meydana giden sokakta rastladığınız tutsağım ben; başımın üstünde boş bir sepet taşıyordum, siz onu ağaçkavunlarıyla, limonlarla, hıyarlarla, çeşitli baharatlar, değişik çerezlerle doldurttunuz, ardınızdan geldim; sonra, hem hoşunuza gittiğim, hem de yorgunluktan dert yandığım için, geceleyin, iki bacınızla üç kalender şehzadenin yanında alıkoymak istediniz beni. Sonra herbirimiz, sırasıyle, ötekileri dinledik, herkes kendi hikâyesini anlatıyordu. Benim de anlatma sıram gelince: Sizinle karşılaşmadan önce hayatımda bir hikâye yoktu. Zübeyde, dedim; şimdi nasıl olsun? Siz, bütün hayatım değil misiniz? — Ben bunları söylerken, uşak meyveler atıştırıp duruyordu. (Küçüklüğümde, Binbir Gece Masalları’nda sık sık sözü geçen kuru reçelleri hayal ettiğimi hatırlıyorum. O gün bugün, o gül kokan reçellerden çok yedim, bir dostum da ‘‘letchis’’ferden yapılan reçellerden sözetti bana.)

Ariane, yolcu Thesee’yim ben,

Yoluma devam edebilmek için,

Sizi Bacchus’e btraktım.

Eurycide, güzelim, Orphee’nizim ben sizin,

Ruhlar ülkesinde, bir bakışla bıraktım sizi, Ardımdan gelmeniz canımı sıkıyordu;

sonra Mopsus

TAŞINMAZ MALLARIN TÜRKÜSÜ

 nü söyledi.

Irmak kabarmaya başlayınca,

Dağa sığınanlar oldu;

Kimileri: Balçık, tarlalarımızı gübreler diye düşündü;

Kimileri: Yıkım bu diye;

Kimileri birşeycikler düşünmedi. 

İyiden iyiye yükseldi ırmak,

Kimi yerlerde ağaçlar hâlâ görünüyordu, Kimi yerlerde evlerin çatıları,

Çan kuleleri, duvarlar, daha ötede tepeler; Kimi yerlerde hiç birşey görünmez olmuştu.

Kimi köylüler tepelere çıkardı sürülerini; Kimileri bir kayıkta çocuklarını götürdüler; Kimileri mücevherleri götürdü,

Sonra yiyecekler, kâğıtlar, sonra ne buldularsa yükte hafif, pahada ağır şeylerden. Kimileri birşeycikler götürmedi.

Sürüklenen kayıklarda kaçanlar Hiç bilmedikleri topraklarda uyandılar. Kimi Amerika’da açtı gözlerini,

Kimi Çin’de, kimileri Peru kıyılarında. Kimileri hiç uyanmadı.

Sonra Guzman

HASTALIKLARIN TÜRKÜSÜ

söyledi, ben yalnız sonunu vereceğim:

. .. Damiette’de hummalara tutuldum.

Singapur’da akit morlu beneklerle çiçeklendi bedenim.

Ateş Ülkesi’nde dişlerim döküldü.

Kongo’da bir ayağımı bir timsah yedi.

Hindistan’da bitkinlik hastalığına düştüm,

Pek güzel bir yeşile bürüdü derimi, saydamlaştırdı sanki;

Gözlerim de içli içli büyümüş gibiydi.

Işıklı bir şehirde yaşıyordum; hurda türlü cinayetler işlenirdi her akşam, gene de, limanın önünde, bir türlü doldurulamayan kadırgalar, salınmalarına devam ederlerdi. Bir sabah birine binip açıldım, şehrin valisi emrime ktrk kürekçilik bir kuvvet vermişti. Dört gün ve üç gece denizde dolaştım; benim için, hayranlık verici güçlerini harcadılar. Yeknesak yorgunluk, patırtılı sertliklerini uyutuyordu, hiç sonu gelmezcesine, dalgaları karıştırmaya veriyorlardı kendilerini; daha güzel, daha dalgın oluyorlardı, geçmişten kalmış hâtıraları, uçsuz bucaksız denizin üstünde alıp başlarını gidiyorlardı. Sonra, akşama doğru, kanallarla baştanbaşa iz iz bir şehre girdik, altın ya da kül renginde, esmer ya da yaldızlı oluşuna göre, Amsterdam, ya da Venedik diye adlandırılan bir şehre.

IV

Akşam, -pek aydınlık gün bitince, hiç de karanlık olmıyan gecede, Simiane, Tityre, Ménalque, Nathanaël, Helene, Alcide ve daha birkaç kişi, Fiesole tepesinin, Floransa ile Fiesole arasında yarı yolda bulunan tepenin eteğindeki bahçelerde, Boccacius zamanında Pamphile ile Fiametta’nın türkü söyledikleri bahçelerde, bir araya gelmişlerdi.

Büyük sıcağın sette yememizi sağladığı çerezlerden meydana gelmiş bir yarım-yemekten sonra, yollara inmiştik, şimdi, çalgılardan sonra, defneler ve meşeler arasında dolaşıyor, bir yeşil meşeler topluluğunun gizlediği pınarların yanında otlara uzanacağımız, büyük günün yorgunluğunu şöyle uzun uzun gidereceğimiz saati bekliyorduk.

Topluluktan topluluğa gidiyordum, birbirini tutmaz sözler işitiyordum, oysa hepsi de aşktan sözediyordu.

           Her şehvet iyidir, diyordu Eliphas, tadılması gerekir.

           Ama hepsi herkesce değil, diyordu Tibulle; seçmek gerekir.

Daha ötede, Törence, Phödre ile Bachir’e anlatıyordu:

           Kabil ırkından bir kız çocuğu severdim, diyordu, kara deriliydi, etine hiç diyecek yok* tu, yeni yeni olgunlaşıyordu. En cılız, en ölgün şehvette bile şaşırtıcı bir ciddiliği vardı. Gündüzlerimin sıkıntısı, gecelerimin hazzıydı o.

Simiane, Hylas’la konuşuyordu:

           Küçük bir meyve bu, sık sık yenilmek ister, diyordu.

Hylas türkü söylüyordu:

           Küçük şehvetler vardır, bize yol kıyılarındaki şu ekşi, şu daha şekerli olmaları istenen, küçük, çalınmış meyveler gibi gelmişlerdir.

Kaynakların yanına, otların üzerine oturduk:

… yakınlarda bir gece kuşunun türküsü, onların sözlerinden daha çok çekti beni bir ara; yeniden dinlemeye başladığım zaman, Hylas konuşuyordu:

.             … Ve her duyum, arzuladığını aldı. Kendime dönmek istediğim zaman, erkekli kadınlı uşaklarımı soframda buldum; oturacak en ufak bir yer bile bulamadım. Şeref yerini Susuzluk almıştı; başka susuzluklar da bu güzel yer için onunla çekişiyorlardı. Bütün sofra kavgadaydı; ama bana karşı anlaşıyorlardı. Sofraya yaklaşmak istediğim zaman, bana karşı ayaklanıverdiler, şimdiden sarhoş olmuşlardı; evimden kovdular beni; dışarıya sürüklediler; yeniden yollara düştüm, onlara salkımlar toplıyacaktım.

Arzular! Güzel arzular, ezilmiş salkımlar getireceğim size; kocaman kadehlerinizi yeniden dolduracağım; ama bırakın da konutuma döneyim  ve siz, sarhoşluk içinde uyurken, erguvanla, sarmaşıkla taçlanabileyim, bir sarmaşık taç altında alnımın kaygısını örteyim.

Sarhoşluk sarıyordu bedenimi, artık dinleyemiyordum; bazı anlar, kuşun türküsü kesilince, kendisini bir ben seyrediyormuşum gibi sessizleşiyordu gece; bazı anlar da dört bir yandan sesler fışkırdığını, fışkırıp fışkırıp bizim kalabalık topluluğumuzun seslerine karıştıklarını duyar gibi oluyordum:

Biz de, biz de, diyorlardı, ruhlarımızın yürekler acısı sıkıntılarını biz de tamdık.

Arzular rahatça çalışmamıza engel oluyorlardı.

— … Bu yaz bütün arzularım susadı. Sanki çöllerden geçmişlerdi.

İçecek vermeye yanaşmazdım,

İçmekten bilirdim dertlerini.

(Salkımlar vardı, unutuş uyurdu içlerinde; salkımlar vardı, anlar yerlerdi; salkımlar van dı, güneş durup gecikirdi sanki üzerlerinde.)

Her akşam bir arzu oturur başucuma.

Her şafak yeniden bulurum, aym yerde. Bütün gece beklemiştir beni.

Yürüdüm; arzumu yormak, bıktırmak istedim;

Yora yora bedenimi yordum.

Şimdi, Cleodalise,

BÜTÜN ARZULARIMIN TÜRKÜSÜ

söyle:

O gece düşümde ne gördüm, bilmem. Uyandım, susuzdu bütün arzularım, Ben uyurken çöller geçmişcesine.

Arzuyla sıkıntı arasında

Dengeyi kaygımız sağlar.

Arzular! Hiç mi yorulmayacaksınız?

Vay! Bu küçük şehvet, geçen şehvet!

—Geçti geçecek şehvet!—

Ne yazık! Ne yazık! Acımı nasıl uzatacağımı biliyorum da zevklerimi nasıl evcilleştirecek ğimi bilemiyorum.

Arzuyla sıkıntı arasmda, dengeyi kaygımız sağlar.

Sonra da bütün insanlık, uyumak için yatağında dönüp duran, dinlenişi arayan, uykuyu bile bulamayan bir’ hasta gibi göründü bana.

Birçok dünyalardan geçti arzularımız;

Bir türlü doymak bilmedi.

Bütün doğa yer bitirir kendini, çırpınır, Huzur susuzluğuyla şehvet susuzluğu arasında.

Biz sıkıntıdan haykırdık,

Issız evlerde.

Kulelere çıktık,

Yalnız gece görünüyordu.

Dişi köpeklerdik, uluduk acıdan,

Kurumuş yamaçlar boyunca;

Dişi arslanlardık. Aures’de kükredik; dişi develerdik, tuzlu göllerin kül rengi yosunlarından otladık, içi oyuk bitkilerin suyunu emdik; değil mi ya, çölde suyu nerden bulacaktık?

Kırlangıçlardık, yemeden, içmeden,

Engin denizler aştık;

Çekirgelerdik, elbette beslenecektik, herşeyi kurutmak zorunda kaldık.

Yosunlardık fırtınalar salladı bizi;

Kar taneleriydik, yel estikçe sürüklendik.

Ah! ben uçsuz bucaksız bir dinleniş için, kurtarıcı ölümü diliyorum; bir de gücü’ bitmiş arzum yeni yeni ruh göçlerine meydan vermesin diye. Arzu! seni yollarda sürükledim; tarlalarda yerden yere vurdum; büyük şehirlerde sarhoş ettim seni; susuzluğun bir türlü dinmedi; seni aylı gecelerde çimdirdim; dörtbir yanda dolaştırdım seni; dalgalar üstünde ığraladım; suların üstünde uyutmak istedim… Arzu! Arzu! Daha neler yapacaktım? Ne istiyorsun? Hiç yorulmayacak mısın?

Meşe dallarının arasında ay belirdi; yeknesaktı ama, başka seferkiler kadar güzeldi. Şimdi topluluklar halinde konuşuyorlardı, ben ancak dağınık sözler duyuyordum; herkes çevresindekilere aşktan sözediyormuş, sözlerinin dinlenip dinlenmemesine de zerre kadar aldırmıyormuş gibi geldi bana.

Sonra konuşmalar cılızlaştı, sonra, meşelerin en sık dallarının ardında ay silinirken, yapraklar içine, yanyana yatıp kaldılar, erkekli kadınlı, gecikmiş konuşucuları dinliyorlardı anlamadan, ama çok geçmeden en seçik sesler bile bize ancak, yosunlar üstünde derenin mırıltısına karışmış olarak geldiler.

Simiane kalktı o zaman, sarmaşıklardan bir taç yaptı başına, yırtılmış yaprakların kokusunu duydum. Helene saçlarını çözdü, elbh sesinin üzerine döküldü saçları. Rachel ıslak yosun toplamaya gitti, gözlerini ıslak yosunla ıslatacak, uykuya hazırlayacaktı.

Ayın aydınlığı bile silindi. Uzanıp kalmıştım öyle sihirden ağırlaşmış, hüzünlenecek derecede sarhoş. Aşktan söz etmedim. Yola çıkmak, önüme çıkacak yollarda koşmak için sabahı bekliyordum. Yorulmuş başım ne zamandır uyukluyordu. Birkaç saat uyudum; sonra, şafak söker sökmez, yola çıktım.

BEŞİNCİ KİTAP

I

Yağmurlu Normandiye toprağı;

evcilleştirilmiş kır.

Baharda birbirimizin olacağız, diyordun; tanıdığım şu dalların altında; şu örtük, şu yosun dolu yerde; günün şu saati olacak; hava şöyle hoş olacak, geçen yıl öten kuş gene ötecek orada.  Ama bahar geç geldi bu yıl; fazla serin hava farklı bir sevinç sunuyordu.

Yaz ölgün ve ılık geçti, ama sen bir kadına belbağlamıştın, gelmedi. Bu güz bu boşa çıkmış umutların acısını çıkaracak hiç değilse, sıkıntılarımı dindirecek, diyordun. Gelmiyecek, öyle sanıyorum ama, hiç değilse büyük korular kızaracak. llık kalmış bazı günlerde, gidip küçük gölün kıyısına oturacağım, geçen yıl sayısız ölü yaprak düşmüştü bu gölün içine. Akşamın yaklaşmasını bekliyeceğim… Başka akşamlarda, koruların kıyılarına gideceğim, son ışıklar konacak bu kıyılara. Ama güz yağmurlu geçti bu yıl; çürümüş korular pek kızarmadı, taşmış gölün kıyısında oturamazdın.

*

Bu yıl hep toprak uğraştırdı beni. Ürünlerin toplanışında, ekimlerde bulunuyordum. Güzün ilerleyişini görebildim. Mevsim alabildiğine ılık, ama yağmurluydu. Eylülün sonuna doğru, korkunç bir kasırga başladı, on iki saat boyunca esti durdu; ağaçların bir yanını kuruttu. Az bir zaman sonra, yel görmemiş yapraklar, yaldızlandılar. İnsanlardan öylesine uzak yaşıyordum ki, bunu söylemek de başka herhangi bir olayı söylemek kadar önemli geldi bana.

*

Günler ve başka günler vardır daha. Sabahlar, akşamlar vardır.

Şafaktan önce, uyuşukluk içinde kalktığımız sabahlar vardır. Ey kül rengi güz sabahı, ruhun dinlenmiş bir durumda, gene uyumak isteyecek kadar, ölümün tadını düşünecek kadar yakıcı bir uykusuzlukla uyandığı güz sabahı. Yarın, bu soğuktan titreyen ovayı bırakıyorum; otlar kırağılarla dolu. Ben de, acıkacakları zamanlar için toprak altlarına ekmek ve kemik saklamış köpekler gibi, ben de böyle saklanmış şehvetleri nerede bulacağımı bilirim. Derenin kıvrıldığı çukur yerde, biraz ılık hava bilirim; koru setinin üzerinde, hâlâ soyunmamış bir altın ıhlamur. ağacı bilirim; okul yolunda, küçük demirci çırağına bir gülümseme, bir okşayış bilirim; daha ötede, bir dökülmüş yapraklar bolluğunun kokusunu bilirim; gülümseyebileceğim bir kadın: Kulübenin yanında, bebeğine bir öpücük bilirim; demirci dükkânının güz günleri çok uzaklardan duyulan çekiç seslerini bilirim. .. Hepsi bu mu? . Ah! Uyuyalım!  Pek az şey bu umut etmek de beni çok yordu…

*

Şafak öncesinin yarı-aydınlığında korkunç yola-çıkışlar. Ruhun ve etin titreyişi. Götürülebilecek başka şeyler arar insan. Yola çıkışlarda ne vardır ki, böylesine seversin, Ménalque? Cevap verdi: — Ölümün ön-tadı.

Hayır, elbet, başka şeyler görmek değil mesele, benim için elzem olmıyan şeylerden ayrılmak. Ah! daha nelerden, nelerden geçilebilirdi, Nathanaël! En sonunda yeterince aşkla aşkla, bekleyişle, umutla, yani, gerçekten sahibolabileceğimiz şeylerle dalmak için hiçbir zaman yeterince boşalmamış ruhlar!

Ah! o yerler, bütün o yerler! O yerlerde de böyle güzel güzel yaşayabilirdik! Mutluluğun boy atabileceği yerler.Çalışkan çiftlikler; paha biçilmez tarla işleri; yorgunluk; uykunun uçsuz bucaksız huzuru…

Gidelim: “Herhangi bir” yerde duralım ancak!..

II

ARABADA YOLCULUK

Beni fazla ağırbaşlı kalmak zorunda bırakan şehir elbiselerimi bıraktım.

*

Şuracıkta, göğsümdeydi; canlı bir yaratık olduğunu yüreğinin vuruşlarından anlıyordum, küçücük bedeninin sıcaklığı beni yakıyordu.

Uyuyordu omzumda; soluk alışını duyuyordum: Soluğunun ılıklığı, rahatımı kaçırıyordu, ama hiç kımıldamıyordum, uyandırmaktan korkuyordum. Ağzına kadar dolduğumuz arabanın zorlu sarsıntılarında minicik başı sallanıyordu; ötekiler de uyuyor, gecenin bir parçasını daha tüketiyorlardı.

Evet, aşkı tanıdım elbette, aşkı, gene aşkı tanıdım, daha birçok aşklar tanıdım; ama o zamanki sevgiden hiç birşey söyleyemiyecek miyim?

Evet, aşkı tanıdım elbette.

Serseri serseri dolaşan herşeye dokunabilmek için serseri oldum:      Nerde ısınacağını bilmeyen herşeye sevgiyle vuruldum, başıboş dolaşan herşeyi tutkuyla sevdim.

*

Dört yıl oldu, hatırlıyorum, şimdi gene yolumun düştüğü bu küçük şehirde bir gün sonu geçirmiştim; mevsim de şimdiki gibi güzdü; günlerden de pazar değildi, sıcak saatler geçmişti.

Şimdiki gibi sokaklarda dolaşıyordum, hatırlıyorum, sonra şehrin kıyısında, güzel ülkeye bakan, set halinde bir bahçe açılmıştı önümde.

Aynı yoldan gidiyorum, herşeyi tanıyorum.

Adımlarımın ve coşkunluklarımın üzerine atıyorum adımlarımı… Taştan bir kanape vardı, oturmuştum. İşte. Kitap okuyordum. Hangi kitaptı? Ha! Virgile! Ve çamaşırcı kadınların tokaç seslerinin yükselişini duyuyordum. Duyuyorum. Hava durgundu, bugünkü gibi.

Çocuklar okuldan çıkıyorlar; hatırlıyorum. tasanlar geçiyorlar, böyle geçmişlerdi. Güneş batıyordu; işte akşam; günün türküleri de sustu susacak…

Hepsi bu.

— Ama bundan bir şiir çıkarılmaz ki, dedi Angele. ..

—. öyleyse bırakalım, dedim.

*

Şafak öncesinde erken kalkışı tanıdık.

Tatar, avluda atları koşuyor.

Su kovaları taşları yıkıyor. Tulumbanın gürültüsü.

Düşüncelerden uyuyamamış kişinin sarhoş başı. Bırakılması gereken yerler; küçük oda; ben bir an başımı koydum buraya; duydum; düşündüm; uyanık kaldım. Ölünsün varsın! Hem de nerde olursa olsun, (can bedenden ayrıldıktan sonra hem herhangi bir yerde, hem hiç bir yerdedir insan). Yaşarken, burda bulundum.

Bırakılmış odalar! Hiç bir zaman hüzünlü görmek istemediğim yola-çıkışların güzelliği. BUNA şimdi, şu anda sahiboluş her zaman bir coşkunluk verdi bana.

Bu pencereden bir an daha eğilelim. .. Bir gitme ânı gelir. Bu, ondan hemen önce gelsin istiyorum… bu hemen hemen bitmiş gecede mutluluğun sonsuz imkânına doğru eğilmek için.

Cânım an, uçsuz bucaksız göğe bir şafak dalgası boşalt ..

Araba hazır. Gidelim! Az önce bütün düşündüklerim, kaçmanın başdönmesi içinde yitiklere karışsın bencileyin…

Orman geçidi. Hoş kokulu sıcaklıklar bölgesi. En ılıklarında toprak kokusu var; en soğuklarında, çürük yaprakların kokusu. Gözlerim yumuktu; açıyorum. Evet: İşte yapraklar; işte gübreli, bellenmiş topraklar…

Strasburg.

Ey “deli katedral!” Göklerdeki kulenle! Senin kulenin tepesinden, sanki bir sandaldan bakıyorduk, çatılar üzerinde leylekler görünüyordu.

Düzene düşkün, ortodoks leylekler

uzun ayaklarıyla,

ağır ağır, öyle ya, pek güç kullanılır o ayaklar.

Hanlar.

Geceleri gidip samanlıklarda uyurdum; Arabacı otlar içinde almaya gelirdi beni.

Hanlar.

üçüncü kirş (bir içki) kadehimde, beynimde daha sıcak bir kan dolaşmaya başladı; dördüncü kadehimde, bütün nesneleri yaklaştır ran, tutup alabileceğim bir yakınlığa getiren şu hafif sarhoşluğu duydum; beşincide, bulunduğum oda, dünya, en sonunda daha yüce oranlar alır gibi geldi bana, yüce aklım daha bir özgürdü bu oranlarda, gelişiyordu;

altıncı kadehte, biraz yorgun düşmüştüm, uyudum.

(Duyularımızın bütün sevinçleri yalanlar gibi eksik çıktı.)

Hanlar.

Ben hanların ağır şarabını tattım, bir menekşe tadıyla hoşa gidiyor, yoğun öğle uykusunu sağlıyordu. Bütün yeryüzünün yalnız güçlü düşüncenin ağırlığı altında sallanıyormuş gibi geldiği sarhoşluğu, akşam sarhoşluğunu tanıdım.

Nathanaël, sana sarhoşluktan söz edeceğim.

Nathanaël, çoğu zaman en basit tokluk bile bir sarhoşluk oldu benim için, o kadar ki, daha önce arzular sarhoş etmişti beni. Ve ben, yollar üzerinde bir handan çok, açlığımı arıyordum.

Sarhoşluklar açlığın sarhoşlukları, sabah sabah pek erkenden yürününce, açlık artık bir iştah değil de, bir başdönmesi olunca, duyulan sarhoşluk. Susuzluk sarhoşluğu, akşama kadar yürününce duyulan susuzluk.

En yavan yemekler bile taşkın bir haz veriyordu o zaman, şiddetli hayat duygumun tadım çıkarıyordum içli içli. Duyularımın şehveti, duyulanma dokunan her nesneyi mutluluğum haline, elle tutulur bir mutluluk haline getiriyordu.

Düşünceleri hafiften karıştıran sarhoşluğu tamdım. Birbirlerinin içinden çıktıkları bir gün hatırlıyorum; en iyisi sondan bir öncekiymiş gibi gelirdi hep; ondan da iyisi çıkardı. Pek yuvarlak oldukları bir gün hatırlıyorum, onları yuvarlanmalarıyla başbaşa bırakmaktan başka bir iş kalmıyordu. Pek esnek oldukları bir gün hatırlıyorum; herbiri bütün ötekilerin biçimine giriyordu sırasiyle, ötekiler de onun. Bazan iki düşünce olurdu, iki paralel düşünce, sonsuzluğun sonuna kadar büyümek isterlerdi sanki.

Bizi bize daha iyi, daha büyük, daha saygıdeğer, daha erdemli, daha zengin v.s., yani, olmadığımız gibi gösteren sarhoşluğu tamdım.

Güzler.

Ovalarda topraklar sürülürdü harıl harıl. Akşam vakti sabah izleri tüterdi; yorgun atlar daha ağır bir görünüşe bürünürlerdi. Her akşam sarhoş ederdi beni, toprak kokusunu ilk onda duyuyormuşum gibi sarhoş ederdi. Tâ uçtaki meyilli yere, ölü yapraklar arasına oturmayı severdim o zaman; tarlalardan gelen türküleri dinleyerek, gücü bitmiş güneşe bakarak uyumayı severdim.

Islak mevsim; yağmurlu Normandiya toprağı…

Gezintiler. Çorak ama, sert olmayan topraklar. Sarp kayalıklar. Ormanlar. Donmuş dere.  Gölgede dinleniş; sohbetler. Kızıl eğreltiotları.

— Ah! diye düşünüyorduk, çayır, sana yolculukta rastlamalıydık, atla geçmeliydik seni. (Dörtbir yandan ormanlarla çevriliydi.)

Akşam vakti gezintiler.

Sabah vakti gezintiler.

Gezintiler.

… Varolmak alabildiğine şehvetli birşey oluyordu benim için. Hayatın bütün şekillerin* tatmak isterdim; balıklarınkini de, bitkilerinkinj de. Duyuların sevinçleri arasında, beni en çok dokunmanın sevinçleri çekerdi.

Güz mevsimi, bir ovada, sağnaklarla kuşatılmış bir yalnız ağaç; kızarmış yaprakları dökülüyordu; derinden derine ıslanmış toprakta, sular uzun zaman susamıyacak kadar doyurur köklerini diye düşünüyordum.

Çıplak ayaklarım ıslak toprağa dokunmaya, su birikintilerinin çalkantısına, çamurun serinliğine ya da ılıklığına bu yaşta bile düşkündü. Suyu, hele ıslak nesneleri neden sevdiğimi biliyorum: Çeşitli ısılarının ufacık farklarını su havadan daha iyi doyurur da ondan. Güzün ıslak esintilerini severdim… Yağmurlu Normandiya toprağı.

La Roque.

Arabalar burcu burcu harmanlarla yüklü döndüler.

Samanlıklar kuru otlarla doldu.

Ağır arabalar, meyilli yerlerde çarpılmış, çukurlarda sarsılmış arabalar; kaç kereler, ot derleyen kaba-saba oğlanlar arasında, kuru otlar yığınına yatmış bir halde kaç kereler tarlalardan geri getirdiniz beni!

Ah! ne zaman, ne zaman ot yığınlarının üzerine yatıp da akşamın gelmesini bekliyeceğim?..

Akşam olurdu; samanlıklara gelinirdi son ışınların azıcık daha durduğu çiftlik avlusunda.

III

 

ÇİFTLİK

Çiftçi!

ÇİFTÇİ Çiftliğinin türküsünü söyle.

Bir an dinlenmek istiyorum burda bir de, samanlıkların yanında, yazı hayal etmek istiyorum: Kuru otlar burcu burcu koktu muydu hatırlarım.

Al anahtarlarını; teker teker; her kapıyı aç bana…

Birinci kapı, samanlıkların kapısı…

Ah! havalar değişmiyorsa!.. Ah! coşku yüzünden alabildiğine başıboş, çölün kısırlığını yenecek yerde… samanlığın yanında, kuru otların sıcaklığında dinlenmemek neden!.. Orakçıların türkülerini dinlerdim, sonra, sakin ve güvenli, harmanların, o paha biçilmez azıkların, yükler altında ezilmiş arabalarla gelişlerini görürdüm arzularımın sorularının bekliyen karşılıkları gibi gelişlerini. Arzularımı doyuracak birşeyler bulmak için ovaya gitmezdim; burda, hiç güçlük çekmeden, tıka-basa doyururdum hepsini.

Bir gülme zamanı vardır bir de gülmüş olma zamanı.

Bir gülme zamanı vardır elbet sonra güldüğünü hatırlama zamanı.

Elbette bendim, Nathanaël, bu otların kımıldayışlarına bakan bendim, ben şimdi kuru ot kokusu vermek üzre kurumuş, kesilen herşey gibi kurumuş olan bu otların bu otların yaşadıklarını, yeşil, sarışın olduklarını, akşam yelinde ığralandıklarını gören bendim, bir başkası değil. Ah dönememek o zamana. çimenliğe yatıp…

derin otlar aşkımıza kapılarını açardı.

Av yaprakların altında dolaşırdı; herbiri bir ağaçlık caddeydi daracık yolların; eğilip yakından bakardım toprağa, yapraktan yaprağa, çiçekten çiçeğe, sayısız böcekler görürdüm.

Otların parıltısından, çiçeklerin cinsinden anlardım toprağın ıslaklığını; çayır papatyalarla kaplanırdı; ama bizim yeğ gördüğümüz ve aşkımızın faydalandığı çimenlikler sayvanlarla apaktı, kimi hafifti sayvanlarım, kimileri, tavşancıl otunun çiçekleri, donuk ve pek genişti. Akşama doğru, daha bir derinleşmiş otların içinde, dallarımdan kopar, yükselen sisle havalandı, serbest serbest yüzerlerdi sanki, ışıltılı deniz analarına benzerlerdi.

*

ikinci kapı, ambarların kapısı.

Tane yığınları, övecegım sızı. Hububat; buğdaylar; bekliyen zenginlik; paha biçilmez azık.

Ekmeğimiz tükensin varsın! Ambarlar, anahtarımız elimde. Tane yığınları, sizler şuracıktasınız. Açlığım yorulmadan yenilip bitecek misiniz hepiniz? Tarlalarda gök kuşlan, ambarlarda fareler; soframızda da dünyanın bütün yoksulları… Açlığım bitinceye dek birşey kalır mı?..

Taneler, bir avuç saklar m sizden; verimli tarlama ekerim; tam mevsiminde ekerim; bir tohum bire yüz verir, bir başkası bire bin …

Taneler! Açlığımın bereketli olduğu yerde siz daha da bereketli olacaksınız, taneler!

Önce küçük, yeşil bir ot gibi biten buğdaylar, söyleyin bana, hangi eğik sap taşıyacak sararan başağı!

Altın anız (Biçilmiş  başak  sapı), huğlar ve ekin demetleri ektiğim bir avuç tane…

*

Üçüncü kapı, sütevinin kapısı.

Rahatlık! Sessizlik; içlerinde peynirlerin büzüldüğü kalburların sonu gelmez süzülüşü; maden manşonlarda tepeciklerin yığılışı; Temmuzun çok sıcak günlerinde, yoğurtlaşmış süt kokusu daha serin, daha yavan gelirdi… hayır. hayır, yavan değil: Ama öyle saklı, öyle ıslak bir burukluğu vardı ki, ancak burnun ta içinde duyulurdu, kokudan çok, tad olurdu.

Pek temiz tutulan yayık. Lahana yapraklarının üzerinde kalıp kalıp tereyağları. Çiftçi kadının kırmızı elleri. Her zaman, her zaman açık, ama kedilerin ve sineklerin girmesini önlemek için üzerlerine tel perdeler çekilmiş pencereler. 

Çanaklar, kaymaklar yüze çıktıkça daha çok sararan sütlerle dolu çanaklar bir sıraya dizilmiş. Kaymak, ağır ağır çıkar yüzeye; kabarır, kırışır; sonra kesilmiş süt suyu ondan sıyrılır. Bütün bütün ayrılınca, alırlar. (Ama bunların hepsini anlatamam sana, Nathanaël. Tarımla uğraşan, gene de bunları çok güzel anlatan bir dostum var; her nesnenin faydasınr açıklar ve kesilmiş süt suyunun bile boşa gitmediğini öğretir bana.) (Normandiya’da domuzlara verirler bunu, ama daha iyi işlere deyararmış galiba.)

*

Dördüncü kapı, ahıra açılır.

Ahır dayanılamayacak kadar ılıktır, ama inekler güzel kokarlar. Ah! O zamanlarda olmalıydım şimdi, çiftçinin o tere batmış bedenleri güzel kokan çocuklarıyla, ineklerin bacakları arasında koşuştuğumuz zamanlarda; yemliklerde yumurta aradığımız; saatler boyunca ineklere baktığımız; tezeklerin düşüşüne, patlayışına baktığımız günlerde olmalıydım; ilkin hangisi gübreliyecek diye bahse tutuşurduk; bir gün, biri birdenbire bir dana doğuracak sanmıştım da, kaçıp gitmiştim korkumdan…

*

Beşinci kapı, yemişliğin kapısı.

Bir güneşli pencerenin önünde, üzümler ipliklere asılmış; her tane düşünüp olgunlaşıyor, gizlice ışığı çiğniyor; hoş kokulu şekerini hazırfıyor.

Armutlar. Elma yığını. Meyveler! Çok sulu etinizi yedim sizin. Küçücük çekirdeklerinizi yere attım; filizlensinler! Filizlensinler de, yeniden zevk versinler bize.

Tatlı badem; mucizeler anası; çekirdek; bekliye bekliye uyuyan küçük bahar. İki yaz arasındaki tohum; içinden yaz geçmiş tohum.

Sonra da ağrılı filizlenişi düşüneceğiz, Nathanael (taneden çıkmak için otun harcadığı çaba hayranlık vericidir).

Ama şimdi şuna hayran olalım: Her döllenişe şehvet eşlik eder. Meyve tada bürünür; hayata her dayanış da zevke.

Meyvenin eti, aşkın tatlı kanıtı. 

Altıncı kapı, yemişlerin ezildiği yerin kapısıdır.

Ah! Şimdi hangarın güneşin gücünün tükendiği hangarın altında, elma eziklerinin, ezilmiş buruk elmalarım arasınıda, senin yanına uzanmış olmalıydım. Ahi Sulamite, ıslak elmalar üzerinde bedenlerimizin şehveti daha mı geç tükenirdi, şekerli kokularla desteklenin ce daha mı uzun sürerdi, seninle bunu araştırırdık.

Baskı taşının gürültüsü hâtıramı uğralıyor.

*

Yedinci kapı, imbikliğe açılır.

Yarı-karanlık; kızgın ocak; karanlık makineler. Lengerlerin bakırı beliriyor birden.

İmbik; onun dikkatle toplanan esrarlı sızıntısı. (Çamların reçinasının da, kuş kirazlarının hastalıklı zamkının da, esnek incir ağaçlarının sütünün de, başları budanmış hurma ağaçlarının şarabının da böyle toplandığını gördüm ben.) Daracık şişe; bütün bir sarhoşluk dalgaSi sende toplanır, sende çatlar; öz, meyvedeki bütün güzel, bütün güçlü şeyler; çiçekte güzel ve hoş kokulu şeyler adına ne varsa.

İmbik: Ah! Şimdi sızacak altın damla. (.Kimileri kirazların yoğunlaşmış suyundan da tatlıdır; kimileri çayırlar gibi kokulu.) Nathanaël, gerçekten de çok güzel bir görüntüdür bu; bütün bahar burda toplanmış, burda koyulaşmış sanırsın… Ahi Bunu tantanayla açsın sarhoşluğum. İçeyim, bu pek karanlık, içinde kendimi göremiyeceğim bu odaya kapanıp etime dilediğim başka, yer görüntüsünü verecek, birşeyler içeyim, aklımı serbest bırakmak için içeyim…

*

Sekizinci kapı, arabalıkların kapısı.

Ahi altm kadehimi kırdım uyanıyorum. Sarhoşluk, mutluluğun değişmesinden başka birşey değildir hiç bir zaman. Arabalar! Hertürlü kaçış mümkündür; kızaklar, donmuş ülke, size koşuyorum arzularımı.

Nathanaël, nesnelere doğru gideceğiz: Hepsine ulaşacağız birbiri ardından. Eyerimin kuburluklarında altın var; sandıklarımda nerdeyse soğuğu sevdirtecek kürkler. Tekerlekler, kaçarken kim sayabilir dönüşlerinizi? Arabalar, hafif evler, boşlukta kalmış hazlarımız için, hevesimiz alıp götürsün sizleri! Sabanlar, sizi öküzler tarlalarımızda dolaştırsın! Bir sunturaç gibi kazın toprağı: Kullanmadığımız saban demiri, hangarda paslanıyor, sonra bütün bu araçlar… Siz, hepiniz, varlıklarımızın başıboş imkanları, acı çeken, bekliyen kendilerine bir arzu koşulmasını bekliyen, daha güzel ülkeler isteyen için acı çeken, bekliyen imkânlar…

Arkamızdan bir kar tozu gelsin, hızımızdan havalanacak bir kar tozu! Kızaklar! Bütün arzularımı size koşuyorum..

Son kapı, ovaya açılıyordu.

………………..

 

ALTINCI KİTAP

LYNCÉUS

Zum sehen geboren

Zum schauen bestellt.

GOETHE (FAUST, II)

TANRI buyrukları, ruhumu ağrıttınız.

Tanrı buyruklarI, on mu, yirmi mi olacaksınIz?

Nerelere kadar daraltacaksınız sınırlarınızı?

Yasak nesnelerin gittikçe çoğaldıklarım mı öğreteceksiniz?

Yeryüzünde güzel bulup, susuzluk duyacağım herşey için yeni yeni cezalar bulunduğunu mu?

Tanrı buyrukları, ruhumu hasta ettiniz, Susuzluğumu giderecek biricik suların çevrelerine duvarlar ördünüz. 

• • •  Ama  ben,  şimdi  içimin

insanlann  bütün  tath  kusurlarına karşı acımayla dolu olduğunu duyuyorum, Nathanael.

*

Nathanaël, herşeyin tanrısalcasına doğal olduğunu öğreteceğim sana.

Nathanaël, sana herşeyden sözedeceğim.

Demirsiz bir kanca vereceğim senin ellerine, küçük çoban, sonra da her yerde, iyilikle, daha hiçbir efendinin ardından gitmemiş koyunları güdeceğiz.

Çoban, çoban, yeryüzünde güzel olan ne varsa onlara doğru götüreceğim senin arzularını.

Nathanaël, yeni bir susuzlukla tutuşturmak istiyorum senin dudaklarını, sonra da serin mi serin, kadehler yaklaştırmak onlara. Ben içtim; dudakların susuzluğunu dindiren kaynakları bilirim ben.

Nathanaël, sana kaynakları anlatacağım:

Kayalardan fışkıran kaynaklar vardır;

Kimileri buzullar altından çıkar;

Kimileri öylesine mavidir ki, daha derin görünür.

(Siraküz’de Cyane bu yüzden eşsiz.

Gökrengi kaynak; çevrili yalak; papirüsler arasından suyun çıkışı; kayıktan eğilip baktık: Gök-yakutlardan gibi görünen çakıllı kumlar üzerinde gökten balıklar yüzüyordu.)

Zaghouan’da, Nymphee’den, bir zamanlar Kartacalıları sulayan sular fışkırıyordu.

Vaucluse’de, çoktandır akıyormuşcasına bol su çıkar topraktan; ırmak olup çıkmış bu, dersin; yeraltından kaynağına doğru gidilebilir; mağaralardan geçer, karanlığa gömülür. Meşalelerin ışığı titrer, soluğu kesilir ışıkcağızın; sonra öyle karanlık bir yer vardır ki: Hayır, daha ileriye gidemem artık, dersin içinden.

Demirli kaynaklar vardır, kayaları parıl parıl renklendirirler.

Kükürtlü kaynaklar vardır, sıcak, yeşil suyu zehirli gibi gelir ilkin; ama içinde bir yunmayagör, Nathanaël, deri öyle tatlı tatlı yumuşar ki, daha da hoş olur dokunması.

Kaynaklar vardır, akşamları sisler çıkar içlerinden; gecenin çevresinde dalgalanan, sabahleyin ağır ağır dağılan sisler.

Yosunlar, kamışlar arasında solmuş, küçücük kaynaklar.

Kadınların çamaşır yıkadıkları, değirmenler döndüren kaynaklar.

Tükenmez azık! Suların fışkırışı! Kaynaklar altında suyun bereketi; gizli hazneler; çevresi açık bataklıklar. Yalçın kaya çatlıyacak. Dağ küçücük ağaçlarla kaplanacak, kurak ülkeler sevinecekler, çölün bütün hüznü çiçeklenecek.

Topraktan fışkıran kaynaklar, içmek İçin duyduğumuz susuzluktan çok daha fazla.

Durmadan yenilenen sular; geri düşen göksel buğular.

Ovada su mu yok, ova gelsin de dağlardan içsin suyunu ya da yeraltı yolları dağların suyunu ovaya doğru götürsün. Gırnata’da başdöndürücü sulamalar. Hazneler; peri bacaları. Elbette olağanüstü güzellikleri vardır kaynaklarda yunmanın. Havuzlar! Havuzlarl Arınıp da çıkacağız içinizden.

Nasıl yıkanırsa şafakta güneş,

Gece çiğinde ay nasıl yıkanırsa,

Biz de öyle yıkayacağız koşan ıslaklığınızda

Çok yorgun ellerimizi, ayaklarımızı.

Kaynaklarda olağanüstü güzellikler vardır; yeraltına sızan sularda da. Sonra kristalden geçmişcesine duru görünürler; olağanüstü hazlar vardır onları içmekte: Hava gibi solgun, yokmuş gibi renksizdirler; tadları da yoktur; taşkın serinlikleri duyulur yalnız, bu da gizli erdemleri gibidir. Nathanaël, onları içmenin nasıl arzulanabileceğini anladın mı?

En büyük sevinçleri duyularımın

Dinmiş susuzluklarımdı.

Nathanaël, şimdi sana

DİNMİŞ SUSUZLUKLARIMIN TÜRKÜSÜ

söyliyeceğim:

Çünkü dudaklarımız vardı dolu kadehlere yaklaşacak,

Öpüşlerden çok kadehlere uzanmış dudak lanmız;

Dolu kadehler, öyle çabuk boşalmış.

En büyük sevinçleri duyularımın

Dinmiş susuzluklarımdı… 

İçkiler vardır, hazırlanır,

Sıkılmış portakalların, limonların Suyuyla,

Serinlik verirler, öyle ya:

Hem ekşidirler, hem tatlıca.

Öyle ince bardaklardan içtim ki,

Kırılacak sanırdın ağzında,

Dişlerin bile değmeden;

Daha iyi gelir içlerinde içkiler:

Hemen hiç birşey ayırmaz içkiyi dudak tan.

Esnek kadehlerden içtim,

Dudaklara çıkarmak için şarabı,

Eller arasında sıkılan kadehlerden.

Ağır şuruplar içtim kaba han bardaklarda,

Güneşte yürünmekle geçmiş günlerin akşamlan;

Bazan pek soğuk sulan sarnıçların Akşam gölgesini daha iyi duyururdu. Tulumlarda saklanmış sulardan içtim, Katranlı keçi derisi. kokarlardı.

hinde çimmek istediğim derelerin Kıyısına yatıp sular içtim,

Daldırdım iki kolumu yürüyen suya,

Ak çakılların oynaştığı dibe kadar… Serinlik omuzlarımdan da girdi.

Çobanlar avuçlarından içerlerdi suyu; Samanlardan içlerine çekmesini öğrettim onlara.

Güneş altında yürürdüm bazı günler,

Yaz günleri, sıcak saatler boyunca, Büyük susuzluklar arardım dindireyim diye.

Sonra, hatırlar mısınız, dostum; korkunç yolculuğumuz sırasında toprak testinin buza çevirdiği suyu içmek için kan-ter içinde kalmıştık?

Sarnıçlar, kadınların indiği gizli kuyular. Hiç ışık görmemiş sular; gölge tadı. Pek havali sular.

Şaşırtacak kadar saydam sular, daha donmuş göreyim diye gök rengi, en iyisi yeşil, hafiften de anasonlu olmalarını dilediğim sular.

En büyük sevinçleri duyularımın

Dinmiş susuzluklarımda

Hayır! Gökyüzünde ne kadar yıldız vardır, denizde inciler ne kadardır, körfez kıyılarında ak tüyler ne kadardır, saymadım daha hepsini.

Yaprakların bütün mırıltılarını da; şafağın bütün gülümseyişlerini de; yazın bütün gülüşlerini de saymadım. Daha ne diyeyim şimdi? Ağzım susuyor diye, yüreğim de dinleniyor mu sanırsınız?

Ey gökte yunmuş tarlalar!

Ey bala batmış tarlalar!

Arılar gelecekler, mumlardan ağırlaşmış arılar. ..

Serenlerin ve yelkenlerin kafesi ardında şafağın saklandığı, karanlık limanlar gördüm; sabah vakti, büyük gemilerin tekneleri arasında, kayıkların kaçamaklı gidişlerini gördüm. Gerilmiş halatlar altından geçmek için eğilmek gerekiyordu.

Geceleyin, sayısız kalyonların karanlığa gömüle gömüle, sabaha doğru gömüle gömüle gittiklerini gördüm.

*

İnciler kadar parlak değildir; su kadar ışıldamaz; gene de parlar patikanın taşları. Yürüdüğüm örtük patikanın içinde ışığın tatlı konuklayışları.

Ama yakamozlanmadan, Nathanaël, ah! Yakamozlanmadan neler söylesem sana? Madde alabildiğine gözeneklidir, akla, bütün kanunlara boyun eğer, söz dinleri Tepeden tırnağa saydamdır. Sen, o müslüman şehrinin duvarlarının akşam kızardıklarını, gece de hafiften aydınlandıklarını görmedin. Gün boyunca üzerine ışıklar boşanan derin duvarlar; öğle vakti madenler gibi ak duvarlar (ışık birikir içlerinde); karanlıkta ışığı tekrarlar, alçaktan alçaktan anlatır gibiydiniz. Şehirler, saydam göründünüz bana! Şuradan, tepeden bakılınca, çevreyi kuşatan gecenin büyük karanlığı içinde ışıldıyordunuz, oyuk kaymak taşından lâmbalar, sofu bir yüreğin görüntüleri gibi ışıldıyordunuz, gözenekliymişler gibi, içlerini dolduran, ışıltısı da çevreye süt gibi dağılan ışık için.

Gölge içinde yolların ak taşları; aydınlığın toplanma yerleri. Kıraç toprakların alacakaranlıklarında ak fundalıklar; camilerin mermer döşeme taşları; deniz mağaralarının çiçekleri, deniz incirleri… Her aklık saklanmış aydınlıktır.

Bütün varlıkları ışık alma yeteneklerine göre değerlendirmeyi öğrendim; bazıları, gün içinde güneşi bağırlarına basmasını bilenler, aydınlık hücreleri gibi göründüler bana. Öğle vakti ovada akan sular gördüm, ileride, donuk, kaygan kayaların altına yığın yığın yaldız gömüleri boşalttılar.

Ama ben, burada sana yalnız nesnelerden sözetmek istiyorum, Nathanaël, •

GÖRÜNMEZ GERÇEK’ten değil, çünkü

… onlar da şu pek güzel yosunlar gibi, sudan çıkarıldılar mı, donuklaşırlar…

böylece… v.s. v.s. 

Ardsız, arasız yenilik.

Pek basit birşey yapıyor, sonra diyor ki:

Bunun hiç bir zaman yapılmamış, düşünülmemiş, söylenmemiş olduğunu anladım. Sonra, birden hiç bir zaman el değmemiş gibi gördüm herşeyi. (Yeryüzünün bütün geçmişi, tamamiyle erimiş şimdiki dakikanın içinde.)

*

20 temmuz, sabah saat 2.

Kalkış. Hiç bekletilmemesi gereken biri varsa, o da Tanrı’dır, diye haykırdım kalkarken; ne kadar erken kalkarsak kalkalım, dolaşan hayatı görürüz hep; erken yatmıştı, bizden daha az bekletmişti kendini.

Şafaklar, en sevgili hazlarımızdınız siz.

Baharlar, yazların şafakları!

Butun günlerin bahan, şafaklar!

Gökkuşakları belirmişti,

Bizse hâlâ kalkmamıştık…

… sonra ne erken kalktık yeterince,

Ne de geç yattık doğrusu,

Tatmadık aynı hazzını gereğince…

Uykular.

Ben öğle uykuları tattım, yazın -gün orta* sı uykuları-, pek erken başlamış çalışmalardan sonra; bitkin uykular tattım.

Saat iki. Yatmış çocuklar. Boğucu sessizlik. Çalgı çalabilmek, ama çalmamak. Kalın bezden perdelerin kokusu.. Sümbüller, lâleler. Çamaşırlar.

Saat beş. Ter içinde uyanmalar; çarpıntılı yürek; ürperişler; hafiflemiş baş; etin herşeye hazırlığı; herşeyin tatlı tatlı kaplar gibi olduğu, gözenekli et. Alçalmış güneş; sarı çimenlikler; gün sonunda açılmış gözler. Ey akşam düşüncesinin içkisi! Akşam çiçeklerinin açılıp serilişi. Alnı ılık suyla yıkamak; dışarı çıkmak… Duvarlara yaslanmış ağaçlar; güneş altında duvarlarla çevrili bahçeler. Yol; otlaktan dönen hayvanlar; görülmesi faydasız gün batışları şimdiden yeterli hayranlık.

Dönmek. Yeniden çalışmaya başlamak lâmbanın başında.

*

Nathanaël, yataklar üstüne neler söylesem sana?

Ot yığınlarında uyudum; buğday tarlalarının -ortasında uyudum; otlar içinde, güneşin altında uyudum; samanlıklarda uyudum, geceleri. Hamağımı ağaçların dallarına asardım; dalgalarla ığralana ığralana uyudum; gemilerin güvertelerinde yattım; ya da kamaraların daracık yataklarında, lombozun o aptal gözünün karşısında. Pahalı kadınlar bekledi beni kimi yataklarda; kimi yataklarda çocuklar bekledim. Kimileri öyle yumşak çarşaflarla kaplıydı ki, onlar da bedenim gibi aşka hazırlanırlardı sanki. Kamplarda, tahtalar üstünde uyudum, uyku bir yokoluş gibiydi. Bir an bile hareket duygusundan uzaklaşmadan, yürüyen vagonlarda uyudum.

Nathanaël, çok güzel uyku hazırlıkları vardır; çok güzel uyanışlar vardır; ama çok güzel uykular yoktur, düşleri de ancak gerçek sanırsam severim. Öyle ya, en güzel uyku bile uyanılan ânın değerine ulaşamaz.

Ardına kadar açılmış penceremin karşısında, gökyüzünün hemen altındaymış gibi uyumaya alıştım. Temmuzun pek sıcak gecelerinde, ayın altında, çırılçıplak uyurdum; şafakta kara-

tavukların türküleriyle uyanırdım; her yanımı soğuk suya daldırırdım, günüme pek erken başladığım için gurur duyardım. Jura’da bir küçük vâdiye bakardı pencerem, vâdi çok geçmeden karlarla doldu; yatağımdan, bir korunun kıyısını görürdüm; burda kargalar uçardı, ya da kuzgunlar; sürülerin çıngırakları erken erken uyandırırdı beni; evimin yanında bir çeşme vardı, sığırtmaçlar ineklerini sularlardı bu çeşmede. Hepsi de olduğu gibi aklımda.

Brötanya hanlarında, sert çarşafların, güzel kokulu çamaşırların dokunuşunu severdim. Belle-lsle’de denizci türküleri uyandırırdı beni; pencereme koşardım, kayıkların uzaklaşmalarını görürdüm; sonra denize doğru inerdim.

Çok ama, çok güzel konutlar; hiçbirinde uzun zaman kalmak istemedim. Yeniden kapanan kapıların, tuzakların korkusu. Akıl üstüne yeniden kapanan hücreler. Göçebe hayatı çobanların hayatıdır. (Nathanaël, senin eline vereceğim deyneğimi, sen de bakacaksın koyunlarıma. Ben yorgunum. Şimdi sen gideceksin; ülkeler ardına kadar açılmış, hiç bir zaman doymaz sürüler de yeni otlaklar ardından meleşiyorlar.)

NathanaöI. bazı bazı garip konutlar tuttu beni. Kimileri ormanların ortasındaydı, kimileri suların kıyısında; kimileri pek genişti. Ama biraz alışıp da, onlara pek bakmamıya başladım mıydı, penceremden gördüklerim beni şaşırtmaz oldu muydu, gene düşünmeye başlıyacağımı sezdim miydi, hemen bırakırdım onları.

(Bu şiddetli yenilik arzusunu anlatamam sana, Nathanaël; birşeye dokunuyormuşum, tazeliğini gideriyormuşum gibi gelmezdi hiç bana; ama en içindeki duyuşum öylesine güçlüydü ki, sonra hiç bir tekrarlayışla artmazdı; aynı yerlere sık sık geri döndüğüm olduysa, bir günün, ya da bir mevsimin bildik çizgilerde daha belirli olan değişikliğini duymak içindi bu; sonra, Cezayir’de kaldığım sıralarda, her gün-sonunu hep aynı küçük Mağrip kahvesinde geçirdiysem, bir akşamdan bir akşama, her yaratığın farkedilmez değişimini görmek içindi, zamanın, ufacık bir mesafeyi değiştirişine bakmak içindi.)

Roma’da, Pincio’nun orda, sokağın hizasında, bir hapishane penceresi gibi parmaklıklı pencereme, çiçekçi kadınlar gelirler, bana gül satmak isterlerdi; hava güzel kokuyla dolardı. Floransa’da, yatağından taşmış sarı Arno’yu masamdan ayrılmadan görebilirdim. Biskra’nın setlerinde, ay ışığında, gecenin uçsuz bucaksız sessizliğinde, Meryem gelirdi. Geniş, ak yırtık bir hayığa burunmuş olurdu tepeden tırnağa, camlı kapının eşiğinde gülerek yere atardı; odamda çerezler beklerdi onu. Gırnata’da, odamın şöminesi üzerinde, şamdan yerine iki karpuz dururdu. Sevilla’da patio’lar vardır; soluk mermerden avlulardır bunlar, gölgeyle, su serinliğiyle doludurlar; akan, seller gibi akan ve avlunun ortasında, havuzda şıpırdayan suyun serinliğiyle doludurlar.

Kuzey yeline karşı kalın, Güney ışığı karşısında gözenekli duvar; Güneyin bütün iyilikleri karşısında saydam, tekerlekli bir yolcu ev… Bize göre bir oda nasıl olmalıydı, Nathanaël? Geniş bir görünüm içinde küçük bir barınak.

*

Gene pencerelerden söz edeceğim sana: Napoli’de, balkonlarda sohbetler, akşam vakti, kadınların parlak elbiseleri yanında düşlere dalmalar; yarı inik perdeler bizi balonun gürültülü topluluğundan ayırırdı. Karşılıklı sözler söylenirdi, öyle hüzünlü bir incelikleri vardı ki, konuşma bir zaman kesilirdi; sonra portakal çiçeklerinin’ dayanılmaz kokusu, yaz ğecesi kuşlarının türküsü yükselirdi bahçeden; sonra bu kuşlar bile susarlardı bazı bazı; o zaman, uzaktan uzağa, zayıf zayıf, dalgaların gürültüsü duyulurdu.

Balkonlar; sepet sepet türüzotları, güller; akşam dinlenişi; ılıklık.

(Bu akşam, penceremin camında yürekler parçalayıcı bir fırtına hıçkırıp gözyaşı döküyor; onu herşeyden yeğ tutmaya çalışıyorum.)

*

Nathanaël, sana şehirlerden söz edeceğim:

İzmir’i uzanmış bir küçük kız gibi uyur gördüm; Napoli’yi şehvet düşkünü bir yıkanan kadın gibi, Zaghouan’ı bir Kabil’li çoban gibi gördüm, yaklaşan şafak yanaklarını kızarttı. Cezayir aşktan titrer güneşte, karanlıkta aşktan bayılıp kalır.

Kuzeyde, ay ışığında uyumuş köyler gördüm: bir sarı, bir maviydi evlerinin duvarları: çevrelerinde ova uzanıyordu: tarlalarda kocaman kocaman kuru ot yığınları vardı. lssız kırdan çıkılır; uyumuş köye dönülür.

Şehirler ve şehirler vardır; bazı bazı neden kuruldukları bilinmez. Ahi o Doğu şehirleri, o Güney şehirleri; damları dümdüz şehirler, geceleri çılgın kadınların düşler kurduğu ak taraçalar. Zevkler; aşk şenlikleri; meydanlarda fenerler, komşu tepelerden bakılınca gecede bir yakamozlanma gibi görünen fenerler.

Doğu şehirleri! Tutuşmuş şenlik; orda kutsal sokaklar denilen, kahveleri orospularla dolu, orospuları tiz çalgılarla rakseden sokaklar. Aklar giymiş Araplar dolaşırdı, çocuklar da çocuklar aşkı bilemiyecek kadar küçük görünürlerdi bana, ne dersin? (Kimilerinin dudağı yumurtadan yeni çıkmış yavru kuşlardan da sıcaktı.)

Kuzey şehirleri! Rıhtımlar: fabrikalar; dumanları gökyüzünü gizleyen şehirler. Anıtlar: oynak kuleler; tâkların kurum satışı. Ağaçlı yollarda tantanalı atlı alayları; aceleci kalabalık. Yağmurdan sonra parıldayan asfalt; kestane ağaçlarının sararıp solduğu geniş caddeler; hep sizi bekliyen kadınlar. Geceler, öyle yumşak geceler vardı ki, en ufak bir çağrıda bayılmak işten bile değildi.

Saat on bir. Bahçe duvarı; demir kepenklerin tiz gürültüsü. Eski şehirler. Geceleri, ben ıssız sokaklardan geçerken, fareler çabucak lâğımlara kaçarlardı. Mahzenlerin hava deliklerinden, ekmek yapan yarı çıplak adamlar görünürdü.

*

Ey kahveleri Sersemliğimiz gecenin pek İlerlemiş saatlerine kadar sürerdi kahvelerde; içkilerin ve sözlerin sarhoşluğu en sonunda uykuyu yenerdi. Kahveleri Kimileri resimlerle, aynalarla doluydu, pek zengindi, ancak kibar insanlar girerdi içlerine; kimileri ufacıktı, gülünç türküler söylenirdi; kadınlar oynardı, çok yükseklere kalkardı etekleri.

İtalya’da, kimileri yaz akşamlarında meydanlara taşardı, limonlu dondurmalar yenilirdi bu kahvelerde. Cezayir’de bir kahve vardı, keyif tüttürülürdü. Bir gün neredeyse öldüreceklerdi burada beni; ertesi yıl, polis kapatmıştı bu kahveyi, müşterilerinin hepsi de şüpheli kimselerdi.

Gene kahveler… Ey Mağrip kahvelerii Bazı bazı bir şair hikayeci uzun hikâyeler anlatırdı: kaç geceler, anlamadan dinlemeye gelmiştim onul.. Ama seni hiç biriyle bir tutmam elbet, sessizlik ve gün-sonları yeri, Bab el Derb.’in küçücük kahvesi, toprak kulübe, Vahanın Ucundaki, öyle ya, az ötede çöl başlıyordu ben buradan, soluk soluğa geçen bir günden sonra, sakin bir gecenin indiğini görürdüm. Yanımda bir kaval coşardı. Bir de seni düşünüyorum, Şiraz’ın küçük kahvesi, Hâfız’ın göklere çıkardığı kahve; Hâfız, sâkînin ve aşkın şarabıyla sarhoş, ses.siz, güllerin yanına kadar geldiği taraçada, uyumuş, sâkinin yanında, mısralar kurarak bütün gece sabahı bekliyen Hâfız.

(Şairliğimin bütün nesneleri bir bir saymaktan, onların türkülerini söylemekten başka birşey olmıyacağı bir çağda doğmak isterdim. Herbirine teker teker konardı hayranlığım, övgüsü de kanıtlardı onu; yeterli sebebi olurdu.)

*

Nathanaël, yapraklara birlikte bakmadık daha seninle. Yaprakların bütün eğrilerine…

Ağaçların yaprakları; yol yol oyulmuş, yeşil mağaralar; en ufak meltemlerde bile yer değiştirebilen dipler; bağlılık; şekillerin anaforu; çentik çentik çeperler ( cidar); dalların esnek kulpları; yuvarlak sallanmalar: küçücük yapraklar ve petekler…

Birbirlerine uymadan sallanan dallar. .. İncecik dalların değişik esnekliği, yel karşısındaki dirençlerini değişik kılar da, yelin itkisini de değişik kılar da ondan… v.s. Başka bir konuya geçelim… Hangisine? Bileştirim (Composition.) olmadığına göre, seçme de olmamalı … Hazır olmalı, Nathanaël, hazır!

ve ansızın, dört bir yandan, aynı zaman içinde bir dikkatle (söylenmesi güç birşey bu), kendi hayat duygumuzu, dışarının bütün dokunuşunun yoğunlaşmış duygusu yapabilmek— (ya da tersini). Burdayım: burda, bu delikte duruyorum, neler gelmiyor ki: kulağımda : suyun bir sürekli sesi: bu çamlarda bu yelin kabarmış, sonra yatışmış sesi; çekirgelerin kesilip kesilip yeniden başlıyan sesleri, v.s. gözlerimde : derede bu güneşin parıltısı; bu çamların kımıltısı. .. (bak, bir sincap) .. bu yosunda bir çukur açan ayağımın kımıltısı, v.s.

etimde : bu ıslaklığın (duyusu); sonra yosunun bu yumşaklığının; (ah! hangi dal battı etime?..) avcumdaki alnımın; alnımın üstündeki elimin,. v.s.

burun deliklerimde: •. (Şısstl Sincap yaklaşıyor), v.s.             

Ve bütün bunlar bir arada, v.s. küçük bir çıkın halinde hayat bu işte; hepsi bu mu? Hayır! Daha başka şeyler de vardır.

Öyleyse ben bir duyular kavşağından başka birşey değil miyim sanıyorsun? Hayatım her zaman: Bir BU’dur, bir de kendim. Sana başka bir seferde söz ederim kendimden. Bugün sana

AKLIN ÇEŞITLİ ŞEKİLLERİNİN TÜRKÜSÜ nü de söylemiyeceğim.

EN İYİ DOSTLARIN TÜRKÜSÜ

de,

BÜTÜN KARŞlLAŞMALARIN TÜRKÜSÜ

de söylemiyeceğim, içinde, başka sözler arasında, şu sözler vardır o türkünün:

Cömes’da, Lecco’da üzümler olmuştu. Eski şatoları yavaş yavaş çöken, kocaman bir tepeye tIrmanIyordum. Burda üzümlerin öylesine şekerli bir kokusu vardı ki, rahatımı kaçırıyordu. Burun deliklerimin ta gerilerine kadar, bir tad gibi giriyordu, bundan sonra bu üzümden yemenin hiç bir özelliği kalmıyordu, ama öyle susuz, öyle açtım ki, birkaç salkım beni sarhoş ediverdi.

.. Ama ben, herşeyden önce erkeklerden ve kadınlardan sözediyordum bu türküde, şimdi onu sana söylemeyişim, bu kitapta, kişiler üzerinde durmak istemediğim içindir. Çünkü, sen de anlamışsındır ya, hiç kimse yoktur bu kitapta. Ben bile bir Görüntü’den başka bir şey değilim. Nathanaël, ben kulenin bekçisiyim, Lynceus’üm. Epey uzun sürmüştü gece. Ben kulenin tepesinden size doğru öyle bir bağırıyordum ki, şafaklar! Parlaklığı hiç bir zaman çok gelmeyen şafaklar!

Gecenin sonuna kadar bir ışık yeniliği Umup durdum; şimdi de hiç birşey gördüğüm yok, ama umuyorum; şafak hangi yandan sökerbiliyorum.

Elbette bütün bir halk hazırlanıyor; sokaklarda bir uğultu duyuyorum kulenin tepesinden. Gün doğacak! Şimdiden bayram eden halk da güneşi karşılamaya gidiyor.

           Geceye ne dersin? Geceye ne dersin, bekçi?

           Yükselen bir nesil görüyorum, inen bir nesil görüyorum. Kocaman bir nesil yükseliyor, görüyorum, tepeden tırnağa silâhlanmış, hayata doğru sevinçle silâhlanmış da yükseliyor.

Ne görüyorsun kulenin tepesinden? Lynceus, kardeşim, ne görüyorsun?

Ne yazık! Ne yazık! Bırak, öteki peygamber ağlasın; gece geliyor, günün de.

Gece geliyor, günümüz de. Uyumak isteyen uyusun. Lynceus, in şimdi kulenden. Gün doğuyor. Ovaya in. Daha yakından bak herşeye. Lynceus, gel! Yaklaş. işte gün doğdu, ve biz buna inanıyoruz.

YEDİNCİ KİTAP

Quid tum si fuskus Amyntas

VIRGILE.

Deniz yolculuğu.

Şubat, 1895.

Marsilya’dan demir aldık.

Sert yel; parıl parıl hava. Mevsimsiz ılıklık; serenlerin sallanışı,

Şanlı deniz, saçak saçak. Dalgaların rezil ettiği gemi. Şanın baş izlenimi. Bütün eski yola çıkışların hâtırası.

Deniz yolculuğu.

Kaç kereler şafağı bekledim…

•. . cesareti kırılmış bir denizde… kaç kereler, kaç kereler şafağın geldiğinl gördüm, deniz yatışmadı ama.

Şakaklarda ter. Zayıflıklar. Kendinden geçişler.

Deniz üstünde gece.

Azgın deniz. Güvertenin üstünde seller gibi akan sular. Uskurun tepinmeleri…

Ey sıkıntı teri!

Yorgun başımın altında bir yastık…

Bu gece ay güvertenin üzerinde yusyuvarlaktı, parıl parıldı, ben orda değildim, göremedim.

Dalganın bekleyişi. Su kitlesinin birdenbire patlayışı; daralmalar; yeniden kabarmalar; yeniden düşmeler.  Benim cansızlığım; ben neyim burada? Bir mantar dalgalar üstünde bir zavallı mantar.

Dalgaların unutuşuna bırakmak kendini; vazgeçme şehveti; bir nesne olmak.

Gecenin sonu.

Pek serin sabahta, kovalarla çekilen deniz sularıyla güverteyi yıkıyorlar; havalandırma. Tahtanın üstünde ayrık otundan fırçaların gürültüsünü duyuyorum kamaramdan. Müthiş sarsıntılar. Lombozu açmak istedim. Tere batmış şakaklarda, alında, deniz havasının pek güçlü soluğu. Lombozu kapatmak istedim. ..

Daracık yatak; yeniden düşmek oraya. Ahi Limana varmadan önceki bu korkunç alaboralar! Ak kamaranın duvarında ışıkların, gölgelerin oyunu. Darlık.

Görmekten bıkmış gözüm…

Bir kamışla, bu buzlu limonatayı emiyorum…

Sonra yeni toprak üzerinde uyanmak, bir hastalıktan kalkar gibi… Hayal edilmemiş şeyler.

*

Uyanmak, sabah vakti, bir kıyıda;

Bütün gece dalgalarla sallandıktan sonra.

Cezayir.

Tepelerin yaslandığı yaylalar,

Batılar, günlerin can çekiştiği;

Dalgaların çatladığı kıyılar;

Geceler, aşklarımızın uyuduğu…

Uçsuz bucaksız bir liman gibi gelecek gece bize doğru:

Düşünceler, ışınlar, hüzünlü kuşlar

Gelecekler, dinlenecekler günün aydınlığından sonra;

Gölgenin sükün bulduğu çalılıklarda…

Sonra durgun suyu çayırların, otlarla dolu kaynaklar.

•.. Sonra, uzun yolculuklar dönüşü.

Sakinleşmiş kıyılar, limanda gemiler.

Uyuyuşunu göreceğiz göçebe kuşun, bağlı kayığın,

Yatışmış dalgalar üzerinde. –

Akşamın uçsuz bucaksız limanını açtığını göreceğiz bize doğru,

Sessizlik ve dostluk limanını.

Herşeyin uyuduğu saat gelip çattı işte. –

Mart 1895.

Blidah! Sahel çiçeği! Kışın güzelliğin yoktu, solmuştun, baharda güzel göründün bana. Yağmurlu bir sabahtı; gevşek, yumşak, hüzünlü bir gök; uzun yollarında çiçek açmış ağaçlarının kokuları dolaşıyordu burcu burcu. Durgun havuzun fıskiyesi; uzakta kışlaların boru sesleri.

İşte öbür bahçe, kimsesiz koru, İçinde, zeytin ağaçlarının altında, ölgün ölgün ak caminin ışıldadığı Kutsal korul Bu sabah alabildiğine yorgun düşüncem dinlenmeye geliyor buraya, bir de aşk kaygılarından yorulup, bitmiş etim. Sarmaşıklar, geçen kış sizleri görmüştüm de, çok güzel çiçeklenmeniz aklıma bile gelmemişti. Salınan ak dallar arasında mor mor türüzotları, eğik buhurdanlar gibi salkımlar, ve yolun altın kumlarına dökülmüş çiçek yaprakları. Suyun sesleri; ıslak sesler, havuzun kıyısında şıpırtılar, dev zeytinler, ak erkeçsakalları, leylâk kümeleri, diken yumakları, gül koruları; yalnız gelmek buraya, burda kışı hatırlamak, kendini öyle yorgun, öyle yorgun bulmak ki, bahara bile, ne yazık! şaşmamak; hattâ daha fazla bir ağırlık arzulamak, çünkü bu kadar güzellik, ne yazık! buyur eder, yalnız adama güler, ve yalnız arzularla, boş yollarda ağırbaşlı bir alayla kalabalıklaşır. Ve bu fazlasiyle durgun havuzdaki su seslerine rağmen, çevrede, dikkatli sessizlik, yoklukları fazlasiyle belirtir.

*

Bilirim, hangi kaynaklar serinletir gözkapaklarımı,

Kutsal koruyu bilirim; bilirim yolu, Yaprakları, bu açık yerin serinliğini; Gideceğim, akşamüstü, herşey susunca Ve şimdiden okşayışı havanın Aşktan çok uykuya çağırınca bizleri. Soğuk kaynak, bütün gecenin ineceği. Buz gibi su, içinden sabahın belireceği Aklıktan titreye titreye. Arılık kaynağı. Yeniden bulacak değil miyim şafakta, Belirdiği zaman,

Aydınlıkları ve nesneleri Şaşkınlıkla gördüğüm zamanki tadını?.. Orda yanmış gözkapaklarımı yıkamaya geleceğim zaman.

Nathanaël’e mektup.

Bu ışık bolluğunun en sonunda ne olabileceğini düşünmüyorsun, Nathanaël; bu sürekli sıcaklığın verdiği şehvetli coşkunluğu düşünmüyorsun… Gökyüzünde bir zeytin dalı; tepelerin üzerinde gökyüzü; bir kahvenin kapısında bir kavalın türküsü… Cezayir öyle sıcak, öyle şenliklerle dolu görünüyordu ki, üç günlüğüne bırakmak istedim onu; ama Blidah’da, sığındığım yerde, portakal ağaçlarını tepeden tırnağa çiçekte buldum…

Sabah der demez dışarı çıkıyorum; dolaşıyorum; hiç birşeye bakmıyorum, herşeyi görüyorum; içimde, dinlenilmemiş duyulardan, çok güzel bir senfoni doğup düzenleniyor. Saat geçiyor; coşkunluğum yavaşlıyor, batmaya yüz tutmuş güneşin ilerlemesi nasıl yavaşlarsa öyle. Sonra, yaratık olsun, nesne olsun, vurulacağım şeyi seçiyorum, ama hareketli olsun istiyorum. Çünkü benim coşkunluğum, bir noktada durur durmaz, canlı olmaktan çıkıyor. O zaman her yeni anda, daha hiç birşey görmemişim, hiç birşey tatmamışım gibime geliyor. Kaçan nesnelerin düzensiz kovalanışı içinde yitiriyorum kendimi. Dün, güneşi biraz daha fazla görebilmek için, Blidah’ya bakan tepelerin yukarısına koştum; güneşin batışını, bir de bulutların ak taraçaları renklendirişlerini görebilmek için. Ağaçların altında gölgeyi, sessizliği buluyorum; ay ışığında dolaşıyorum; ikide bir, yüzer gibi oluyorum, ışıklı ve sıcak hava öylesine sarıyor beni, öylesine yumşak yumşak kaldırıyor.

. . . Gittiğim yolun kendi yolum olduğuna, nasıl gitmem gerekiyorsa öyle gittiğime inanıyorum. Uçsuz bucaksız güvenç alışkanlığım devam ediyor, içine yemin karışsaydı iman da denilebilirdi bu güvene.

Biskra.

Kapı eşiklerinde kadınlar beklerdi; dimdik bir merdiven yükselirdi. Burda, kapı eşiklerinde otururlardı, ciddî mi ciddî, putlar gibi boyalı olurlardı, başlarında paralardan bir taç olurdu. Geceleri canlanırdı bu sokak. Merdiven kafesinin meydana getirdiği bu ışık yuvasının içinde oturup beklerdi; parıldayan altın tacın altında, gölgede kalırdı yüzleri; hepsi de, hepsi de beni, yalnız beni bekler gibiydi; yukarıya çıkabilmek için, taca bir altın paracık daha eklenirdi; geçerken, pahalı kadın lâmbayı söndürürdü; dar bir yere girilirdi; küçük küçük fincanlardan kahve içilirdi; sonra alçak sedirlerde zina edilirdi.

*

Biskra bahçeleri.

Athman, mektubunda bana: “Sizi bekliyen hurma ağaçlarının altında sürülere bakıyorum. diyordun. Geleceksiniz! Dallarda bahar olacak: Gezeceğiz, düşüncemiz kalmıyacak…”

— Athman, keçiler çobanı, artık beni beklemek için, baharın gelip gelmediğini anlamak için, hurma ağaçlarının altına gitmeyeceksin. Ben geldim; dallarda bahar belirdi; geziyoruz, düşüncemiz de kalmadı.

Biskra bahçeleri.

Bugünün kurşun rengi havası; burcu burcu mimozalar. lslak ılıklık. Damlalar, kalın ya da geniş, kararsız damlalar, havada oluşum halindeler sanki.. . Yapraklarda duruyorlar, dolduruyorlar onları, sonra birdenbire düşüyorlar.

. . . Bir yaz yağmuru hatırlıyorum; ama yağmur muydu ki o? O ılık damlalar, o hurma, o yeşil ve pembe ışık bahçesinin üzerine öyle geniş, öyle ağır düşmüşlerdi ki, öylesine ağırdılar ki, yapraklar, çiçekler, dallar, dağılmış çelenklerden bir aşk armağanı gibi, yığın yığın sulara dökülmüşlerdi. Dereler pollenleri uzak döllenmeler üzre götürüyorlardı; suları bulanık ve sarıydı. Havuzlarda balıklar bayılmadaydı. Suyun dibinde sazan balıklarının ağız açışları duyuluyordu.

Hırıldayan güney yeli toprağı pek derin bir yanmaya gömmüştü yağmurdan önce, şimdi yollar, dalların altında buharla doluyordu; mimozalar, şenliğin yayılıp serildiği kanapeleri korur gibi eğiliyorlardı. Bir hazlar bahçesiydi burası; yünlüler giymiş erkekler, çizgi çizgi hayıklar giymiş kadınlar, ıslaklığın içlerine işlemesini bekliyorlardı. Kanapelerin üstünde duruyorlardı eskisi gibi, ama bütün sesler kesilmişti, sağnağın damlalarını dinliyordu herkes, yaz ortasının geçici suyunu, kumaşları ıslatması, sunulmuş etleri yıkamasıyla başbaşa bırakıyorlardı.  Havanın ıslaklığı, yaprakların etkisi öylesineydi ki, ben de bu kanapede, yanlarında kalıyordum, aşk için direncim yoktu.  Sonra, yağmur geçip de damlalar yalnız dallardan dökülür olunca, herkes kunduralarını, sandallarını çıkardı; çıplak ayaklarıyla bu ıslak toprağa dokundular, toprağın yumşaklığı şehvetliydi.

*

Kimseciklerin dolaşmadığı bir bahçeye girmek; ak yünler giymiş iki çocuk götürüyor beni oraya. Çok uzun bir bahçe, ucunda bir kapı açılıyor. Daha büyük ağaçlar; daha alçak gök ağaçlara takılıyor. Duvarlar. Baştanbaşa yağmur altında köyler.  Ötede dağlar; oluşum halinde dereler; ağaçların besini; ağırbaşlı, baygın dölleniş; güzelim gezgin kokular.

Örtülü dereler; arklar (yapraklar, çiçekler birbirine karışmış)  ki “seghia” derler adlarına, çünkü sular içlerinde ağır akar.

Gafsa’nın o güzellikleri tehlikeli havuzları:  Nocet contantibus umbra. Şimdi gece bulutsuz, derin, pek ama, pek az dumanlı.

(Arap işi ak yünler giymiş çok güzel çocuğun adı “Azous”tu, yani: Sevgili. Bir başkasının adı da “Ouardi”ydi, gül mevsiminde doğmuş demekti.)

— Sonra hava gibi ılık sular, Dudaklarımızın ıslandığı…

Karanlık bir suydu, açık seçik görünmüyordu gecede  sonra ay doğdu da gümüşleşiverdi .Yapraklar arasından doğar gibi oldu ve gece hayvanları oynaştı içinde.

*

Biskra sabah.

Baştanbaşa yenilenmiş havaya çıkmak, şafak der demez, fışkırmak.

Ürperen sabahta bir zakkum dalı titreyecek.

Biskra akşam.

Bu ağaçta kuşlar vardı, ötüyorlardı. Ama nasıl ötüyorlardı, ah! Nasıl ötüyorlardı, kuşlar böylesine güçlü ötemezler sanırdım. Ağacın kendisi bağırıyordu sanki bütün yapraklarıyla bağırır gibiydi,  çünkü kuşlar görünmüyordu. Düşünüyordum: Ölüp gidecekler bu yüzden; fazla güçlü bir tutku bu; ne olmuş bunlara böyle bu akşam? Geceden sonra yeni bir sabah doğacağını bilmiyorlar mı? Bir daha uyanmamak üzere uyumaktan mı korkuyorlar? Bir akşamda, aşkla tüketmek mi istiyorlar kendilerini? Sanki sonra sonsuz bir gecede kalacaklarmış gibi. Bahar sonunun kısa gecesi!  Ah! Yaz şafağının onları uyandırışındaki sevinç, öyle bir sevinç ki, ertesi akşam, o gece ölmekten biraz daha az korkacak kadar hatırlayacaklar uykularını.

Biskra gece.

Sessiz çalılıklar; ama çevrede çöl, çekirgelerin aşk türküleriyle titreşiyor.

Chetma.

Günlerin uzanışı. Şuraya uzanmak. İncir ağaçlarının yaprakları daha da genişlemişler; kendilerini buruşturan elleri burcu burcu kokutuyorlar; sapları süt süt ağlıyor.

Sıcaklığın yeniden artması. Ah! İşte benim keçilerimin sürüsü geliyor; sevdiğim çobanın kaval seslerini duyuyorum. Gelecek mi? Yoksa ben mi yaklaşacağım?

Saatlerin ağırlığı. Geçen yıldan kalmış bir kuru nar sarkıyor daldan; iyice çatlamış, sertleşmiş; aynı dalda yeni çiçeklerin tomurcukları kabarmaya başlamışlar bile. Kumrular geçiyor hurmalar arasından. Çayırda arılar çalışıyorlar.

(Enfida yakınında bir kuyu hatırlıyorum, buraya güzel kadınlar inerlerdi; az ötede pembe ve kül rengi, kocaman bir kaya vardı; tepesinde arılar yaşardı, öyle duydum; evet, arılar vızıldar orda; kovanları kayanın içindedir. Yaz gelince, kovanlar sıcaktan çatlar, ballarını bırakırlar, bal da kaya boyunca akar; Enfidalılar gelirler, balı toplarlar.) Çoban, gel! (Ağzımda bir incir yaprağı çiğniyorum.)

Yaz! Altın sızıntısı; bereket; artmış ışığın parıltısı; aşkın uçsuz bucaksız taşması! Kim bal tatmak ister, Mum gözenekler eridi.

Ve o gün gördüğüm en güzel şey, ağıla getirilen bir koyun sürüsüydü. Çabuk çabuk atılan küçücük adımlar bir sağnak hışırtısı yaratıyordu; çölde güneş batıyordu; onlar toz kaldırıyorlardı.

Vahalar! Çölün üstünde adalar gibi duruyorlardı; uzaktan, hurmaların yeşilliği, köklerin. su ittiği kaynağı muştuluyordu; bazı bazı kaynak bereketliydi, zakkumlar eğiliyordu üzerine. O gün, saat ona doğru, oraya vardığımız zaman, daha öteye gitmeye yanaşmadan, ilkin; bu bahçelerin çiçeklerinde öyle bir büyü vardı ki, onlardan ayrılmak istemiyordum. Vahalar!: (Ahmet buna sonrakinin çok daha güzel olduğunu söyledi.)

*

Vahalar. Sonraki çok daha güzeldi, çiçekleri de, hışırtıları da çok daha fazlaydı. Daha bereketli sulara, daha büyük ağaçlara eğiliyordu. Vakit öğleydi. Çimdik. Ondan da ayrıldık sonra.

Vahalar. Sonrakinin nelerini söylesem? Daha da güzeldi o, akşamı orda bekledik.

Bahçeler! Herşeye rağmen bir daha söyliyeceğim akşamdan önceki hoş durgunluklarınızın ne olduğunu. Bahçeler! Kimileri vardı, içlerinde yıkanacağını sanırdı insan; kimileri kaysıların olgunlaştığı yeknesak bir meyve bahçesinden başka birşey değildi artık; kimileri çiçeklerle, arılarla doluydu, hoş kokuları dolaşıyordu içlerinde, kokular öylesine güçlüydü ki, yiyecek yerini tutabilirlerdi, içkiler kadar sarhoş ediyorlardı bizi.

Ertesi gün yalnız çölü sever oldum.

Oumach.

Kayalar, kumlar içindeki şu vaha vardı sonra, öğle vakti, hem de öylesine sıcak alevlerle girmiştik ki içine, gücü tükenmez köy, bizi bekler gibi bile değildi. Hurma ağaçları hiç eğilmedi. Kapı çukurlarında ihtiyarlar konuşuyorlardı; erkekler sızmışlardı; çocuklar okulda cıvıldaşıyorlardı; kadınlar ortada görünmüyordu.

Bu toprak köyün sokakları, gündüz pembe, gün batımında mor sokaklar; öğle vakti ıssızsınız, akşama canlanacaksınız; kahveler dolacak o zaman, çocuklar okuldan çıkacaklar, ihtiyarlar hâlâ konuşacak kapı eşiklerinde, ışınlar solgunlaşacak ve kadınlar peçelerini atıp, çiçekler gibi taraçalara çıkacaklar, sıkıntılarını anlatacaklar uzun uzun .

Bu Cezayir sokağı, öğleye doğru, bir anizet ve absent (Alkollü iki  içki.) kokusuyla dolardı. Biskra’nın Mağripli kahvelerinde kahve, limonata ya da çay içilirdi yalnız. Arap çayı; biberli tatlılık; zencefil; daha da fazla, daha da uzak bir Doğuyu düşündüren içki hem de tatsız; fincanları boşaltıncaya kadar içmenin imkanı mı var?

Touggourt meydanında koku satıcıları vardı. Çeşit çeşit reçinaler satın aldık onlardan. Kimileri burundan çekilirdi. Kimileri çiğnenirdi; kimileri yakılırdı. Yakılanlar çoğu zaman şekerleme biçimindeydi; yakılınca buruk bir duman yayarlardı bol bol, pek keskin bir koku karışırdı içlerine; dumanları dinsel coşkunlukları arttırır, camilerdeki törenlerde yakılanlar da bunlardır. Çiğnenenler ağzı hemen acılıkla doldurur, dişleri de pis pis ziftlerlerdi; tükürüldükten uzun zaman sonra bile kokuları devam ederdi. Koklananlarsa sadece kokarlardı. 

Temassine dervişinin tekkesinde, yemekten sonra, kokulu çörekler sundular bize. Altın rengi, kül rengi, ya da pembe yapraklarla süslüydüler, birbirine karıştırılmış ekmek kırıntılarından yapılmışa benziyorlardı. Ağızda kum gibi dağılıyorlardı; ama ben, gene de bir hoşluk buluyordum onlarda. Kimileri gül kokuyordu. kimileri nar, kimileri iyiden iyiye ekşimiş gibiydi. Bu yemeklerde sarhoş olmak için birşeyler çekip tüttürmekten başka çare yoktu. tasanı bıktıracak kadar tabaklar getirip götürürlerdi, tabak değişti mi konuşma da değişirdi. Sonra bir zenci gelirdi, bir ibrikten, kokulandırılmış bir su dökerdi parmaklarınıza; su bir leğene dökülürdü. Orda kadınlar da aşktan sonra bu leğenlerde yıkarlar adamı.

Touggourt.

Meydanda konaklamış Araplar; yanan ateş. ter; akşam vakti hemen hemen görünmez dumanlar.

Kervanlar! Akşamla gelmiş kervanlar; sabahla gitmiş kervanlar; alabildiğine yorgun düşmüş, seraplardan sarhoş olmuş, şimdi de

Umutsuz kervanlar! Kervanlar! Ben de gelebilmeliydim sizinle, kervanlar!

Kimileri Doğuya doğru, sandal ağacı, inciler, Bağdat balı karıştırılmış çörekler, fildişleri, işlemeler aramaya giderlerdi.

Kimileri Güneye doğru, misk ve amber, altın tozu ve deve kuşu tüyleri aramaya giderlerdi.

Kimileri Batıya doğru, akşam üstü yola çıkarlar, güneşin son parıltıları içinde silinirlerdi.

Yorgunluktan bitmiş kervanların dönüşünü gördüm ben; develer meydanlara çökerlerdi; en sonunda indirilirdi yükleri. Kalın bezden denklerdi bunlar, içlerinde neler vardı, neler yoktu, bilinmezdi. Başka develer, bir çeşit tahterevanlar içinde gizlenmiş kadınlar taşırlardı. Başkaları çadırların öteberilerini taşır, çadırlar da akşam vakti, kullanılmak üzre açılırdı.  Uçsuz bucaksız çöldeki o muhteşem, o alabildiğine geniş yorgunluklar! Meydanlarda ateşler yanar, akşam yemekleri yenir.

Kaç kereler, ah! Kaç kereler, şafak der demez kalkıp da halelerden bile parlak, kızıllaşmış Doğuya doğru kaç kereler, son hurmaların, hayat artık çölü yenemediğinden, soldukları vahanın kıyısında, şimdiden fazlasiyle parlak ve önünde bakışlar dayanmaz ışık kaynağına eğilmiş gibi, arzularımı sana doğru uzattım geniş ova, tepeden tırnağa ışığa, yakıcı sıcağa batmış ova… Hangi yeterince coşmuş coşkunluk, hangi yeterince şiddetli aşk, çölün yakıcılığını yenmek için yeterince yakıcıdır?

Sert toprak; iyilikten, tatlılıktan uzak toprak; tutku, coşku toprağı; peygamberler sevgilisi toprak ah! Acılı, çöl, şan, şeref çölü, tutkuyla sevdim ben seni.

Seraplarla dolu tuz göllerinde, ak tuz kabuğunun su görünüşüne girdiğini gördüm. Göğün mavisinin ovada yansımasına aklım erer  deniz gibi gök rengi tuz gölleri ama kamış desteleri, daha ötede yıkıntı halinde, tabaka tabaka kayalıklar bu yüzden kayık görünüşleri, ötede de bu saray görünüşleri neden? Bütün bu biçimleri değişmiş, bir hayal-su derinliğine asılmış nesneler. (Kuru tuz gölünün kıyısı mide bulandırıcıydı, tuzla karışmış, yakıcı, korkunç bir balçıktı.)

Eğri sabah ışını altında Amar Khadou dağlarının pembeleştiklerini, tutuşmuş bir cisme benzediklerini gördüm.

Ben, yeli ufkun ucundan kumlar kaldırır,, vahayı soluk soluğa bırakır gördüm. Vaha artık fırtınadan yılmış bir gemiden başka birşey değil gibiydi; altüst olmuştu yelden. Ve küçük köyün sokaklarında cılız, çıplak adamlar, sıtmanın şiddetli susuzluğuyla kıvranıyorlardı.

Hüzünlü yollar boyunca deve iskeletlerini ağarır gördüm; kervanların bıraktığı, çok yorulmuş, surüklenemez olmuş, önce korkunç pis kokular yayarak, sineklerle kaplanarak çürüyen develer.

Akşamlar gördüm, böceklerin tiz vızıltılarından başka hiç bir türkünün anlatmadığı akşamlar.

— Gene çölden söz etmek istiyorum:

Halife çölü, yılanlarla dolu çöl; yelde dalgalanan yeşil ova.

Taş çölü; kuraklık; tabaka tabaka kayalar parlar; uyuz-sinekleri uçuşur; kamışlar kurur; herşey güneşte çatırdar.

Kil çölü; azıcık su aksa, herşey yaşayabilirdi burada. Yağmur yağar yağmaz herşey yeşerir; pek kuru toprak gülümsemesini unutmuş gibi görünse bile, burda otlar, başka yerdekilere göre, daha bir yumşak, daha bir hoş kokulu gibidir. Daha tohuma varmadan güneş gelip kendisini soldurur, diye korkar buranın otu, .çiçeklenip burcu burcu kokmakta daha çok acele eder, aşkı hızlıdır. Güneş geri döner; toprak çatlar, tozlaşır, suyu her yandan bırakır; korkunç korkunç çatlamış toprak; büyük yağmurlarda bütün su sel çukurlarına kaçar, hor görülen, tutma gücü olmıyan toprak; umutsuzcasına bozulmuş toprak.

Kum çölü. Deniz dalgaları gibi oynak kumlar; durmadan yer değiştiren kum dağları; ehram gibi birşeyler uzaktan uzağa yol gösterir kervanlara; birinin tepesine çıkılır, bir başkasın ın tepesi görünür ufkun ucunda.

Yel esti mi kervan durur; deveciler develerin ardına sığınır.

Kum çölü imkânsız hayat; yelin çarpıntısından, sıcaktan başka hiç birşey kalmamıştır burda. Kum gölgede güzel güzel kadifelenir; akşam olur, alevlenir, sabah olur, küle benzer. Kum tepelerinin arasında apak vâdiler vardır; atlarla geçerdik oralardan; adımlardan sonra kum kapanırdı; yeni bir kum tepesine geldik mi, onu geçemiyeceğimizi düşünürdük, öylesine yorgunduk.

Seni tutkuyla seveceğim, kum çölü. Ah! En küçük kumun bile kendi biricik yerinde, evrenin bir bütünlüğünü tekrarlasın!  De bana, toz, sen hangi hayatı hatırlarsın? Hangi aşktan dağılmış hayatı?  Toz, kendini övsünler ister.

Ruhum, kumda ne gördünüz?

Ağarmış kemikler  boşalmış hayvan kabukları…

Bir sabah, bizi güneşten koruyacak kadar yüksek bir kum tepesinin yanına geldik. Oturduk. Gölge hemen hemen serindi ve kamışlar nazlı nazlı büyüyorlardı.

Ona gecenin, gecenin nesini söylesem?

Ağır bir deniz yolculuğudur.

 Kumlar kadar mavi değildir sular.

Gökten daha aydınlıktılar.

— Bir akşam bilirim, her yıldız, bir bir, ayrıca. Güzel görünmüştü gözüme.

Saül, çölde dişi eşeklerini arıyan Saül eşeklerini bulamayacaksın  ama, aramadığın birşeyi, kırallığı bulacaksın.

Böcekleri bedeninden beslemenin sevinci.

Hayat bizim için

YABANSIYDI, BEKLENMEDİK BİR TADI VARDI,

ben de mutluluk burada,

ölüm üstünde bir çiçeklenişe benzesin isterim.

SEKİZİNCİ KİTAP

Fosfora ışığı nasıl bağlanırsa, yaptıklarımız da bize öyle bağlanır; parıltımızı onlar sağlarlar, orası öyle, ama bu da yalnız bizim yıpranışımızla olur.

Aklım, o masalsı yolculuklarınız boyunca, alabildiğine coştunuz!

Ey yüreğim! Kanasıya suladım sizi!

Etim, sizi aşkla sarhoş ettim.

Şimdi, dinlendikten sonra, servetimi saymak için boşuna çalışıyorum. Servetim yok benim. Bazı bazı, benim de bir hikâyem olsun artık diye, geçmişte bir hâtıralar topluluğu arıyorum, ama tanıyamıyorum onlarda kendimi. hayatım taşıyor. Her zaman yeni bir an içinde yaşıyormuşum gibime geliyor. İçe kapanmak dedikleri, benim için imkânsız bir zorlamadır; yalnızlık kelimesini anlamıyorum ben artık; benliğimde yalnız olmak, artık hiç birşey olmamaktır; ben kalabalığım, çoğalmışım ben. Zaten ancak her-yerde olduğum zaman evimdeyim; her zaman da arzu beni kovuyor ordan. En güzel hâtıra bile bir mutluluk molozundan başka türlü görünmüyor gözüme. En ufak su damlası, bir gözyaşı bile olsa, elimi ıslatır ıslatmaz, en değerli gerçekliğe bürünüyor benim için.

*

Seni düşünüyorum, Ménalque!

De bana! Dalgaların köpükleriyle kirlenmiş gemin şimdi hangi denizlerde yol alacak?

Şimdi, küstah debdebeyle yüklü, arzularımı bununla yeniden susatmakla mutlu, geri dönmiyecek misin, Ménalque? Şimdi dinleniyorsam da, senin bolluğun içinde dinlenmiyorum… Hayır; sen bana hiç dinlenmemeyi öğrettin. Bu alabildiğine başıboş hayattan hâlâ bıkmadın mı? Beni sorarsan, bazı bazı acıdan haykırdığım oldu, ama hiç birşeyden yorgun değilim; ve bedenim yorgun olduğu zaman, zayıflığımı suçlandırıyorum; arzularım beni daha iyi ummuşlardı. Elbet, bugün birşeye pişmansam, o da birçok meyveleri, senin sunduğun meyveleri, ey bizi besleyen Aşk Tanrısı, ısırmadan bozulmaya, benden uzaklaşmaya bırakmış olmamdır. Çünkü, bugün el sürmediğimizin ilerde yüz mislini buluruz, diye okurlardı İncil’den… Ah! Arzumun kavradığı zenginlikten öte zenginliği neyliyeyim ben? Çünkü ben öyle şehvetler tanıdım ki, azıcık daha artsalar, tadlarını duyamazdım.

*

Tövbekar olmuşum, çile çekiyormuşum,

Yok canım, pişmanlık bana mı kalmış

SADİ

Evet, elbette! Karanlık geçti gençliğim;

Çok pişmanım.

Ne toprağın tuzunu tadardım,

Ne de engin, tuzlu denizlerin.

Toprağın tuzuyum sanırdım,

Lezzetimi yitirmekten korkardım.

Denizin tuzu hiçbir zaman yitirmez lezzetini; ama benim dudaklarım şimdiden ihtiyar onu tatmaya. Ah! Ruhumun obur obur istediği sırada, ne diye içime çekmedim deniz havasını? Şimdi beni hangi şarap sarhoş eder ki?

Nathanaël, ah! Nathanaël, ruhun güleçken doyur sevincini aşk arzunu, dudakların öpülmesi daha güzelken, sarılışın sevinçliyken doyur.

Çünkü düşünecek, diyeceksin ki: Meyveler şuracıktaydı; ağırlıkları dalları eğmeye, yor-

maya başlamıştı; ağzım şuracıktaydı, hem de arzuyla doluydu; ama ağzım kapalı kaldı, ellerim de uzanmadı, çünkü dua etmek için birleşmişlerdi; ruhum ve etim de umutsuzca susamış kaldı. Saat umutsuzca geçti.

(Doğru mu olacaktı? Doğru mu olacaktı, Sulamite?

Beni bekliyormuşsunuz da bilmiyormuşum!

Beni aramışsınız da duymamışım yaklaşmanızı.)

Ah! Gençlik insan yalnız bir zaman sahib olur ona, ömrünün gerisinde de onu çağırıp durur.

(Zevk kapımı çalıyordu; arzu ona yüreğimden sesleniyordu; bense secdedeydim, açmıyordum kapıyı.)

Geçen su elbette birçok tarlaları sulayabilir daha, birçok dudaklar da susuzluklarını giderebilirler onda. Ama ben nesini tadabilirim? Geçen, geçtikten sonra da yakan serinliğinden başka nesi var benim için? Zevkimin görünüşleri, sizler sular gibi akacaksınız. Su burada yenilenecekse, değişmez bir serinlik üzre yenilensin.

Irmakların tükenmez serinliği, derelerin sonsuz fışkırışı, bir zamanlar ellerimin battığı, sonra da serinliği kalmadı diye dökülen tutsak su değilsiniz siz. Tutsak su, siz insanların bilgeliği gibisiniz. İnsanların bilgeliği, ırmakların tükenmez serinliği yok sizde.

Uykusuzluklar.

Bekleyişler. Bekleyişler; bedende bir ateş bir ateş; ağaçlı yollarda gençlik saatleri.. . Sizin “günah” dediğiniz herşey için ateşli bir susuzluk.

Bir köpek ayın ardından dertli dertli uluyordu.

Bir kedi ciyak ciyak ağlıyan bir bebek gibiydi.

Şehir en sonunda biraz huzur tadacaktı, böylece bütün umutlarını gençleşmiş bulacaktı ertesi gün.

Ağaçlı yollarda saatler hatırlıyorum; taşlar üstünde yalnayak; alnımı balkonun ıslak demirine dayardım; ayın altında, tenimin parıltısı koparılacak bir eşsiz meyve gibi. Bekleyişler! Sizler tükenişimizden yanaydınız… Fazlasiyle olmuş meyveler! Biz, sizleri susuzluğumuz çekilmez olunca, yakışma dayanacak gücümüz kalmayınca ısırdık ancak. Bozulmuş meyveler! Zehirli bir tatsızlıkla doldurdunuz ağzımızı, ruhumu derinden derine bulandırdınız. Mayhoşluğu geçmemiş etinizi daha gençlik eldeyken ısırana ne mutlu, incirler, hiç beklemeden … sonra, serinleyip, yolda bizim çetin günlerimizi bitireceğimiz yolda koşmak üzre, burcu burcu aşk kokan sütünüzü emene ne mutlu.

(Ruhumun dayanılmaz yıpranışını önlemek için elimden geleni yaptım elbette; ama ancak duyularımı yıpratarak ayırabildim onu Tanrı’sından; gece-gündüz onunla uğraşıyordu; güç dualar araştırır dururdu; coşkudan tükenirdi.)

Ben bu sabah hangi mezardan kaçtım? (Deniz kuşları kanatlarını gererek çimiyorlar.) Ve benim için hayatın görüntüsü, ah! Nathanaël: Arzu dolu dudaklar üstünde lezzet dolu bir meyvedir.

*

Geceler vardır, uyunamazdı.

Büyük bekleyişler vardı çoğu zaman neyin bekleyişi olduğu bilinmeyen bekleyişler, kolum kanadım yorgun ve aşkla bükülmüş gibi, boşuboşuna uykuyu aradığım yatağın üstünde.

Bazan da, etin şehvetinin ötesinde, daha gizli bir şehvet gibi ikinci bir şehvet arardım.

. . . Susuzluğum saatten saate artıyordu ben içtikçe. Sonunda öyle bir keskinleşti ki. nerdeyse arzudan ağlıyacaktım.

. . . Duyularım saydamlaşıncaya kadar aşınmışlardı, sonra, sabahleyin şehre doğru indiğim zaman, göğün mavisi benliğime girdi.

… Dudaklarımın derilerini kopara kopara korkunç kamaşmış dişler  uçları da baştanbaşa aşınmış gibi. Ve sanki bir içten emilme sonunda çökmüş şakaklar.  Çiçeklenmiş soğan tarlalarının kokusu, hiç yoktan kusturabilirdi beni.

Uykusuzluklar.

… Ve bağıran, ağlıyan bir ses duyuldu gecede: Ah! diyordu, ağlıyordu, işte bu pis kokulu çiçeklerin meyvesi: Çok hoş. Bundan böyle, ben arzumun bulanık sıkıntısını yollarda dolaştırmaya gideceğim. Kapalı odaların bunaltıyor beni, yatakların da doyurmaz oldu.  Sonu gelmez, başıboş gezilerine bir amaç arama bundan böyle…

Susuzluğumuz öylesine şiddetlenmişti ki,.

ne kadar mide bulandırıcı olduğunu anlamama zaman kalmadan, bir bardak dolusu içmiştim bu sudan.

. . . Ey Sulamite! Daracık, kapalı bahçelerde, gölgede olgunlaşmış meyveler gibi olacaksınız benim için.

Ah! diye düşünüyordum, uyku susuzluğuyla şehvet susuzluğu arasında yoruluyor bütün insanlık.  Tüyler ürpertici gerilmeden sonra ateşli koyulaşım, sonra etin rahata ermesi, uykudan gerisi düşünülmez olur ah! Uyku!  Ah! Ah! Yeni bir arzular fırlayışı bizi hayata doğru yeniden uyandırmasaydı. –

Ve bütün insanlık, acısını azaltmak için yatağında dönüp duran bir hasta gibi çırpınır yalnız. •

… Sonra, birkaç haftalık emekten sonra, sonu gelmez dinlenmeler.

. . . Ölümde bir elbise götürebilirmişiz gibi! (Yalınlaşma.) Öleceğiz uyumak üzre soyunan bir kimse gibi.

Ménalque! Ménalque, seni düşünüyorum!

Ne çıkar? diyordun, evet, biliyorum: Burda da, orda da bir olacak rahatlığımız.

. . . Şimdi, orda, akşam oluyordu…

… Ah! Zaman, kaynağına doğru yükselebilseydi! Geçmiş geri gelebilseydi! Nathanaël, seni alıp, gençliğimin o âşık saatlerine götürebilmek isterdim, bal gibi hayat akardı içimden. Bu kadar mutluluk tatmış olmakla, ruh teselli bulacak mı? Çünkü, ben ordaydım, o bahçelerdeydim, bendim o, bir başkası değil; sazın o türküsünü dinliyordum; o çiçekleri içime çeker gibi kokluyordum; o çocuğa bakıyordum, dokunuyordum ve elbette bu oyunların herbirine her yeni bahar eşlik eder, ama bir zamanlar ben olan, o başkası, ah! Ben nasıl o olabilirim yeniden? (Şehrin çatılarına yağmur yağıyor şimdi; odamda kimsecikler yok.) Orada, Lossif’te, sürülerin döndüğü saattir şimdi; dağdan dönerlerdi; çöl, gün batımında altına bürünürdü; akşamın sakinliği… şimdi (şimdi.)

Haziran gecesi

-Paris-

Athman, seni düşünüyorum; Biskra, senin hurma ağaçlarını. -Touggourt, senin kumlarını… Vahalar, çölün o kupkuru yeli hışırtılı hurma dallarınızı hâlâ sallar mı? Sıcaktan çatlamış narlar, ekşi tanelerinizi gene döküyor musunuz? •

Chetma, senin serin su akıntılarını, yanında terlenen sıcak kaynağını hatırlıyorum.  El Kantara, altın köprü, türkülü sabahlarını, coşmuş akşamlarını hatırlıyorum senin.  Zaghouan, incir ağaçların, zakkum ağaçların gözlerimin önüne geliyor; Kairouan, hintincirlerin; Sousse, senin zeytin ağaçların. Senin kederini düşünüyorum. Oumach, yıkılmış şehir, bataklıklarla çevrili duvarlar, senin kederini de, hüzünlü Droh, kartallar ülkesi, dayanılmaz köy, boğuk dere.

Yüksek Shegga, hâlâ çöle mi bakarsın? M’rayer, incecik ılgın ağaçlarını tuz gölüne batırıyor musun? Megarine, tuzlu suyla sulanıyor musun?  Güneşte hep solur musun, Temassine?

Enfida’nın orda bir kısır kaya hatırlıyorum, baharda bal akardı içinden; yanında bir kuyu vardı, pek güzel, kadınlar burdan su çekmeye gelirlerdi, hemen hemen çıplak olurlardı.

Athman’ın yarı yıkık evceğizi, hep orada, şimdi de ay ışığında mısın? Orda anan örgü örerdi, bacın, Amhour’un karısı, türkü söyler. ya da masal anlatırdı; çekirge sürüleri gecede alçaktan alçaktan şenlik ederlerdi orda  o kül rengi, uykulu suyun yanında.

Ey arzu! Kaç geceler uyuyamadım bir türlü, uykumun yerini tutan bir düşün üstüne eğiliyordum, hem de nasıl eğiliyordum! Ah! Akşam vakti sisler varsa, hurma dallan altında kaval sesleri, daracık yolların derinliklerinde ak elbiseler, yakıcı aydınlığın yanıbaşında tatlı gölge varsa… gideceğim!..

           Küçük lâmba, topraktan ve yağdan lâmba! Gece yeli, alevini sallıyor; silinmiş pencere; gökyüzünün küçücük mazgalı; çatılar üstünde durgun gece; ay.

Boşalmış sokakların ötelerinde, bazı bazı bir omnibüsün, bir arabanın tekerlek sesleri duyuluyor; çok daha ötelerde, şehirden ayrılan trenlerin düdük sesleri, trenlerin kaçışı büyük şehrin uyanmayı bekleyişi duyuluyor…

Odanın döşemesinde balkonun gölgesi, kitabın ak sayfası üzerinde alevin titreyişi. Soluk alış.

            Ay şimdi görünmez olmuş; önünde bahçe bir yeşillik havuzu gibi… Hıçkırık; sıkılmış dudaklar; fazla büyük kanılar; düşüncenin büyük sıkıntıları. Ne diyeceğim? Gerçek şeyler BAŞKASI kendi hayatının önemi; onunla konuşmak…

İ L A Hİ

SONUÇ YERİNE

Doğan yıldızlara çevirdi gözlerini. “Bütün adlarını biliyorum, dedi; herbirinin birçok adı var; çeşitli erdemleri var. Yürüyüşleri bize durgun görünür ya, pek hızlıdır, onları yakıcı kılar. Kaygılı kızgınlıkları, koşularındaki şiddetin sebebi, parıltıları da bunun sonucudur.  İçten bir buyrultu (irade) onları iter, yöneltir; pek hoş bir çaba da yakıp tüketir; bunun için ışıl ışıldırlar, güzeldirler.

Tamamiyle birbirlerine bağlı dururlar, bağları da erdemler ve güçlerdir, böylece biri öbürüne, öbürü hepsine bağlıdır. Herbirinin yolu çizilmiştir, herbiri kendi yolunu kendi bulur. Her yolu bir ayrı yıldız tuttuğundan, başka birini yolundan ayırmadan kendi yolunu kendi bulur. Her yolu bir ayrı yıldız tuttuğundan, başka birini yolundan ayırmadan kendi yolunu değiştiremez. Herbiri kendi yolunu, hangi yoldan gitmesi gerekiyorsa ona göre seçer; gitmesi gereken yolu istemesi şarttır ve bize zorunlu gibi görünen yol, herbirinin istediği yoldur, öyle ya, herbirinin buyrultusu tamdır. Gözler kamaştıran bir aşk yol gösterir onlara; seçimleri yasalar koyar; bizler de onlara bağlıyız; kurtulamıyoruz.”

SUNU

Nathanaël, şimdi kitabımı at. Sıyrıl ondan. Beni bırak. Beni bırak; canımı sıkıyorsun artık beni tutuyorsun. Sana gösterdiğim aşırı aşk fazla uğraştırıyor beni. Birini yetiştirir gibi davranmaktan bıktım. Seni tıpkı bana benzer istediğimi ne zaman söyledim sana? Benden farklısın da onun için seviyorum seni, sende yalnız benden farklı olanı seviyorum. Kimi yetiştirecektim kendimden başka? Nathanaël, söyliyeyim mi sana?

Durmamacasına yetiştirdim kendimi. Devam ediyorum. Kendime bir değer verirsem, yapabileceklerimden dolayı veririm.

Nathanaël, at kitabımı; onunla yetinme. Senin gerçeğini bir başkasının bulabileceğini sanma; herşeyden çok, bundan utan. Yiyeceklerini ben hazırlasam, yemek için bir arzu duymazdm yatağını ben hazırlasam, uyumaya uykun olmazdı.

Kitabımı at; hayat karşısında binlerce tutumdan biri olduğunu düşün onun. Kendi tutumunu ara. Bir başkasının da senin kadar iyi yapabileceği birşeyi yapma. Bir başkasının da senin kadar iyi söyliyebileceğini söyleme, senin kadar iyi yazabileceğini yazma. Kendinde kendinden başka hiçbir yerde bulunmadığım sezdiğine bağlan ve kendinden, sabırla, ya da sabırsızlıkla, ah! varlıkların en yeri-doldurulmazını yarat.

Kaynak: Andre GİDE, Dünya Nimetleri, çeviri: Tahsin Yücel, Mayıs,  1969, İstanbul

ANDRE GİDE KİTAP BİR DEĞİŞKENİN İZAHI OLARAK

http://www.kandildergisi.com/author/betulyasemin/

  “Nathanael, Tanrı’yı her yerden başka yerde arama.”[1]

Andre Gide, gençlik yıllarında kaleme aldığı eseri Dünya Nimetleri’nde böyle başlıyor sözlerine.  Coşkunluklarını, aşklarını, bilgeliğini, arayışlarını, tutkusunu, heyecanını, sevgisini ve insana ait olan her şeyi ortaya koyuyor Menalque aracılığıyla. Menalque kitabın ilk kısmı Dünya Nimetleri’nde bir bakıma sözcüsü oluyor Gide’in ve Nathanael’e hayat yolunda rehberlik edecek sözler sarf ediyor. Öyle cümleler kuruyor ki zaman zaman, sanki bir kitabı okumuyorsunuz, içinizden gelen bir müziğe kulak veriyorsunuz. Kendinizi zamanda kaybolmaya ve o hafif dokunuşlu sese bırakıyorsunuz. Nathanael gibi. Gide’in, kendisi de tehlikeli olduğunun farkında ve yinelemekten çekinmiyor:  “Beni okuduğun zaman, bu kitabı at ve çık. Kitabım çıkmak arzusu versin isterdim sana, nereden olursa olsun çıkmak –kentinden, ailenden, odandan, düşüncenden. Yanına alma kitabımı. (…) Kitabım kendisinden çok kendi kendinle ilgilenmeyi öğretsin sana. Sonra kendi kendinden çok, kendi dışında kalanlarla ilgilenmeyi.”

Gide, Dünya Nimetleri kimseyi esir etsin istemiyor. Aksine onun inandığı Tanrı, tüm coşkularını da beraberinde yaşamasına izin veren bir Tanrı. Her yerde, her şartta ve her an olan Tanrı, sıradan hevesleri olmayan Menalque’nin yanında hissettiriyor her zaman kendini. Menalque, zarif duyuşların peşinde. Herkesin yaşamaktan keyif alamayacağı, belki de bakıp göremeyecekleri arayışları var onun. Nathanael’e anlatırken bunları, onun kendi gibi olmasını da istemiyor asla. Ondan sadece ve sadece ona ait olana sadık kalmasını, başkalarının dikte ettiği zoraki hayatları yaşamamasını istiyor. Gide’in dediği gibi, “beni okuduğun zaman bu kitabı at ve çık.” Menalque, kendi hikâyesini, arayışlarını anlatarak bizi kendi arayışlarımıza itiyor. Nathanael’in yerine koyuyoruz çoğu zaman kendimizi. Ellerimizden tutuyor Menalque ve bir pir gibi yolumuza ışık oluyor. Müdahil olmak için değil ama örnek olmak için varlığını ortaya seriyor. Tüm kurallara, geleneklere, hatta zaman zaman inançlara yani insanı sınırlandırdığına inandığı ne varsa karşı geliyor. Çünkü sınırlar tüm arayışları sekteye uğratıyor. Sorgu defterimizi kısa kesmemize sebep oluyor ve bir bakıma gözlerimizi kısıyor. Oysa Menalque, has bahçeleri gezmeyi, çiçeklerle söyleşmeyi, tanımadığı sokaklarda kaybolmayı, bir aşkı en derininde hissetmeyi arzu ediyor. Nathanael’e de içindeki yangınlara yol göstermeden kendisi olamayacağını hatırlatıyor sık sık.

Dünya Nimetleri’nde birçok anlatı çeşidi var. Şiirsel bir düz yazı, mektup, şarkı, diyaloglar, gezi yazısı ve söyleşilerden oluşan renkli anlatımları barındırıyor içinde. Her bir duyguyu kendine has üslup ve tarzla aktarıyor Gide. Tanrı, inanç, sevgi, bilgelik, aşk, zaman algısı, bireysellik, özgürlük, seçme hakkı gibi birçok konuyu kendi hayatından ince ince eliyor satırlara. Bir yolculuğu anımsatıyor böylelikle kitap. Gide, kısa kısa zamana yayılmış birçok yolculuktan ve göçebeliğin insanın ruhuna kattığı ince zevklerden söz ediyor. Karakter kendini keşfettikçe Tanrı’ya olan inancı ve samimiyeti artıyor.

Karakterimizin keşif yolculukları bazen hayali mekân ve zamanlarda geçtiği gibi bazen de oldukça somut bir şekilde ve o anın içinde tasvir ediliyor. Gezdiği yerlerden bazıları; Adullam Mağarası, Come Gölü, San Marco Manastırı, Vendee Bahçeleri, Venedik, Alkazar, Ambroise, Adriyatik, Malta ve Münih. Sadece bu kadarla da kalmayan gezileri, kahramanın kendi içine seyahatini aktarıyor. Durmayı bir eksiklik olarak görüyor Gide. İnsan olmak ve erdemli olmak her zaman mavi ve berrak akmayı gerektiriyor. Zaman zaman içi bulansa da bu bulanıklığın çaresinin toplumun dayattıklarında, körü körüne inançlarında olmadığını çok iyi biliyor ve bana bir kez daha Halil Cibran’ı anımsatıyor:

“Dostum, güneşe bak, toprağa bak, suya bak, buluta bak; fakat arkana bakma… Kimin geldiği önemli değil, kimin gelmediği de… Unutma, yolcu değişir, yol değişir, ama menzil değişmez. Yolcuya bakıp, yolunu tanıma.

(…)

İnsanların çoğunun gittiği yol değildir, düşünen öz akıl sahiplerinin yoludur. Yolda vereceğin her molayı öz eleştiri durağında vermelisin. Unutma, tövbe özeleştiridir. Her molada yolda olup olmadığını, yürümen gereken menzil istikametinde yürüyüp yürümediğini kontrol etmen, pişman olmaman elzemdir. Yön tayini sık sık gerekli olabilir. Haritayı saklayabileceğin en güvenli yerin yüreğindir.”

Cibran’ın bu sözlerinde de olduğu gibi, insanların bugüne kadar süregelen ezbere yaşamlarından şikâyet ediyor Gide. Oysa arayışlar samimiyeti getirir ve yol Tanrı’ya aracısız uzanır ve yürek en güvenilir fetva merciidir. Bugüne kadar kimlerin yaşadığı, bundan sonra kimlerin neler yaşayacağı değil, şu an neler yaşandığı önemlidir. Önemli olan yolda olmaktır, bir yere varmak değil. Çünkü menzil zaten bellidir. İnsanların düşünemedikleri bugünü nasıl yaşayacaklarıdır. Bu konuda da yakınıyor Gide: “Güzel geleceği bekleyerek, görkemli gençliklerimizi eskitiyorduk” diyor. Gide, bu arayışları sebebiyle ancak her yerde olduğunda kendi evinde olabiliyor.

Yazar, bir akışla tabir edilebilecek gençliğinin hikâyesi bittiğinde, yaklaşık kırk yıl sonra Yeni Nimetleri yazıyor. Bu defa daha naif, daha çekingen, üzerinden zamanın tınısı geçmiş bir hal üzere yazıyor. Yaşadıklarını, edindiği deneyimleri, yolculukta karşılaştıklarını bir bir yaşamış birisi duruyor artık karşımızda ve artık Tanrı doğa oluyor onun için.  Biraz daha coşkunluğunu yitiriyor. Dinginliğe, bu kez yaşının verdiği bir huzura eriyor Gide. İnsanların hayatlarının mucizesine yeterince şaşırmadıklarına inanmak istemiyor ve Nathanael onun için coşkunluğunu yaşatacak, el vereceği kişi olarak yaratılmış bir karakter oluyor. Gide, acıların romantize edilmesinden ve bayağılaştırılmasından da hiç hoşlanmıyor. İnsanın, içinde sevgiyi de acıyı da yüce bir duygu gibi karşılığı olmadan barındırabileceğine inanıyor. Güneşin doğuşuna sevinebiliyor insan ona göre ve düşünmekten, yürümekten vazgeçmiyor. Hem dâhil olmazsa yaşadığı hayatın mucizesine nasıl şaşırabilir insan? Soruyor ve yine cevaplıyor: “Senin gerçeğini bir başkasının bulabileceğini sanma; her şeyden çok bundan utan. Yiyeceklerini ben hazırlasam, yemek için arzu duymazdın; yatağını ben hazırlasam, uyumaya uykun olmazdı”[2] diyor. Gide’in başyapıtlarından Dünya Nimetleri ve Yeni Nimetler, insanları içlerinden geldiği gibi davranmaya, kendileri olmaya çağırıyor.

Kendin olmak arayışı beraberinde mücadeleyi getirir ve insan ancak kendi olduğunda durulaşır ve aramakta kaybolmuyorsa insan varamamış demektir. Aynı Nathanael’e seslenildiği gibi:

“Her yediğin seni sarhoş etmiyorsa, yeterince acıkmadın demektir.”[3]

 

 

________________________________________

[1] Andre Gide, Dünya Nimetleri ve Yeni Nimetler, (İstanbul: Can Yayınları 2008) s.19

[2] A.g.e s.135

[3] A.g.e s.34

Erşim: http://www.kandildergisi.com/2011/12/zamanin-tinisinda-dunya-nimetleri/

 


[1] Nathanael: i. bir erkek ismi; Bartholomew, Hz. İsa’nın 12 havarisinden biri

 

 

 

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s