KEŞF-İ ZAMÂ’İR VE KEŞF MA FİL KULÛB

KEŞF:

Arapça, açığa çıkarma, örtülü olanı açma, sezme, tahmin etme gibi anlamları olan bir kelime. Keşf bir şeyi örten perdenin kalkması anlamındadır.

Mükâşefe, hakikatleri görmek anlamında maddî değil, manevî gözle olur. Basar gözü ile basiret gözü, aynı anlamda değildir. İlkiyle madde, ikincisiyle mana görülür. Kitap ve sünnetle çelişmeyen keşf, haktır. Gerçek mürid, keşf peşinde değil Kur’ân ve Sünnet peşinde koşar.

Sûfilere göre, Kitap ve Sünnete uymayan keşifle amel edilmez. Keşf çeşitleri şu şekilde ele alınabilir.

1. Keşf-i Manevî :

Riyazet ve tasfiye sonucu, gaybı örten perdenin kalkıp, bilgilerin elde edilmesini sağlayan keşif.

2. Keşf-i Hissî :

Aklî bilgiler ile değil de, bizzat görme ile olan keşiflere, keşf-i hissî denir. Bunun için keşf-i iyanî tabirî de kullanılır. Başkalarının tefekkür dünyasında gezen fikirleri sezme olayına keşf-i zamair, kabirde olanın hâlini sezmeye de keşf-i ahval-i kubur denir.

Bir de, rüya türünden hayal ürünü olarak ortaya çıkan ve tabiri gereken keşif vardır ki, buna keşf-i muhayyel denir.

Keşf-i ma fil kulûb, kalplerde olanları sezmek, bilmek demektir.

Sezgide bu konuda anılabilir. Sezgi insan idrakinin hakikati kavramada mümkün olan ilimden nasiplenme(bilme) kapasitesiyle ilgili bir kavramdır. Allah herşeyi ilim isminin sınırsız kapasitesiyle yaratmış ve ilmiyle her şeyi kuşatmıştır. Yani hangi yöntemle bilme gerçekleşirse gerçekleşsin, kuşatıcı ilimden insan nasibi çok azdır. Allah’ın ilminden meleklere bile çok az şey verilmiştir. Gayb bilgisi tamamen Allah’ın ilim isminde birikmiştir. Biz insanlara bu külli ve salt ilimden verilir(Vahiy) veya sezgi veya hissetmek yoluyla hem metafizik hem de fizik alanında alınır. Allah Teâlâ izin vermeseydi ondan kimse bir şey alamazdı. Öyle ise vahi dışında ilimden yararlanma sezmek veya hissetmenin iştirak ettiği akıl yürütmedir. Hissetme de sezgi ile benzer anlam taşıyan bir insan imkanıdır. Sezginin felsefe sözlüğündeki tanımının Osmanlıca isimlendirilmeleri içinde: Muayene. Müşahade. Ayan. İlm-i Huzuri. Keşfi zamir. Tehaddüs. İdrak. Feraset. Sumuhat-ı akliye. Nazarı Akl. Bedahat. Bedihiye. Mükaşefe. Anlamlarının tümüde kahince “bana malum oldu” giz ve gizemini içermez. Yine, sezginin  “keşif” anlamının da: “bir şeyi izah etmek, ortaya çıkarmak ve üzerindeki örtüyü kaldırmak” anlamına geldiğini göz ününde bulundurursak, tasavvufun da bu kavramları kullandığını görmekteyiz.

 

**

 

FUTÛHÂT-I MEKKİYYE İKİ YÜZ ONUNCU BÖLÜM

Mükâşefe

Hakk sana isimlerini vermiş

Anlayarak, bir emanet olarak al

Emanet taşınır

Taşıyan ise zalim ve cahil

Maksadımı anlarsan

Keşif sahibisin, hükümlerini yerine getir

Onlarla ne zaman çağırırsa

Emrine kulak ver ve saygılı ol

Onlarda tasarruf nedeniyle

Zorlamaya kalkmak yakışmaz

Çünkü bir kulsun sen ve O’nun isimleri

Sunulmuş rabliktir, hürmet göstermelisin!

Emanet makamıdır veya onu iade et

Rablerine ve bağlan

Onların durumu hakkında halin sana verdiğine

İşaretlerini kavra ve ganimet bil

İşte budur razı olunmuş mükâşefe

Sahibi de masum efendi   

Bilmelisin ki, sûfılere göre mükâşefe, ‘emaneti anlama’ karşılığında kullanıldığı gibi halin ilavesini hakkıyla anlama karşılığında kullanılır. Bazen de, işareti iyice anlamak için kullanılır.

Bilmelisin ki, mükâşefe anlamlarla ilgiliyken müşâhede zatlarla ilgilidir. Müşâhede isimlendirilene ait iken mükâşefe isimlerin hükmüne aittir. Bizce mükâşefe, müşâhededen üstündür, çünkü Hakkın zatını müşâhede mümkün olsaydı, müşâhede daha tam olurdu. Hâlbuki Hakkın zatını müşâhede, mümkün değildir. Bu nedenle mükâşefenin üstün olduğunu söyledik, çünkü daha latiftir. Mükâşefe kesif olanı latifleştirirken müşâhede latifi kesifleştirir.

Allah Teâlâ ehlinin büyük bir kısmı, bu görüştedir. Örnek olarak, Ebu Hamid, İbn Fûrek ve Münzirî’yi verebiliriz. Bir grup ise, tersini iddia etmiştir. Biz mükâşefenin üstün olduğunu söyledik, çünkü müşâhede ettiğin her şeyde müşâhedenin ilgili olduğu şeye ilave bir hüküm vardır. O ise, ancak keşif vasıtasıyla algılanır. Söz konusu şey zatı yönünden müşâhedede bulunursa, bu kez başka bir hükmün ona eşlik etmesi gerekir ve onun da keşifle idraki lazımdır. Bu iş böyle devam eder. Öyleyse mükâşefe, manevi bir idraktir. Bu yönüyle o, manalara özgüdür. Bunun örneği şudur: Bir hareketlinin keşif yoluyla kendisini hareket ettireni aradığını müşâhede edersin. Çünkü o, bir hareket ettiricisi olduğunu keşifle bilir. Bu durumda bilgi iki bilinene ilişir. Müşâhedeyle ilgili göz ise bir bilinene ilişir. Öyleyse keşif vasıtasıyla müşâhede yoluyla idrak edilemeyen idrak edilir. Bunun yanı sıra keşif, müşâhedede kapalı olanı açar.

Mükâşefe, daha önce de söylediğimiz gibi, üç anlam için kullanılır:

Bilgi mükâşefesi, hal mükâşefesi ve vecd mükâşefesi.

 

Bilgi Mükâşefesi:

Bilgi mükâşefesi, emaneti anlayış gücüyle tam öğrenmektir (mahiyetini tam anlamaktır). Başka bir ifadeyle, müşâhede ettiğin varlığın sana tecelli ederken neyi amaçladığını tam olarak anlamandır. Çünkü O sana sadece sende bulunmayan bir bilgiyi öğrenmen için tecelli etmiştir. Müşâhede, bilgiye giden bir yol iken keşif yolun sonu ve nefiste bilginin gerçekleşmesidir. Aynı şey, sana hitabı durumunda geçerlidir. Bu durumda sana hitabını duyurur. O da kulağın müşâhedesidir (müşâhede-i semî). Çünkü müşâhede her zaman duyusal güçlere ait iken keşif manevi güçlere aittir. Hakk sana anla diye duyurur. Duyuların idrakine göre herhangi bir yolla sana tecelli edip bir şeyi anlamanı irade ettiğinde, bu anlama (iradesi), O’ndan sana gelen bir emanettir. Söz konusu emanetin bir ehli vardır ve onu ehline vermen yaraşır. Bunu yapmazsan, (emanete) hıyanet etmiş olursun. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurur: ‘Meclisler emanettir.’ Meclislerde konuşulan sözlerden Allah Teâlâ’nın sana anlama imkânı verdiklerini sadece onları konuşman uygun olan -ki o bunların ehlidir-kişilerle konuşabilirsin. Bir insan sana bir şey söylerken, sağa sola dönüyorsa (etrafı gözetliyorsa), söylediği sözün sana verilen bir emanet olduğunu anlamalısın! Öyleyse müşâhedenin nasibi, senin gördüğün, duyduğun, yediğin, kokladığın ve dokunduğundur! Keşfin payı ise, bütün bunlardan anladığındır ve anladığın bir emanettir. Anladığın emanet, Hakkın emrinin ehline ulaştırılmasını veya reddedilmesini emrettiği bir şey olabilir. Onu reddetmek, unutur gibi yapmaktır, bunun nedeni hakkını yerine getirememektir. Bu durumda kendini sanki duymamış ve görmemiş gibi yaparsın. Bu, ârifler için oldukça çetin bir kapıdır ve edebi ve hududu gözetmeyi gerektirir. Çünkü onunla yalan arasında sadece bir perde vardır. Aynı şekilde, hainlik ile onun arasında sadece bir perde vardır. Haddi gözetmek, senin ile yalan ve hıyanet arasında bir perdedir.

Gözetilecek sınırı bilmek, şöyle gerçekleşir: Sana iyilik yapan birisi gözünün gördüğü veya kulağının duyduğu veya diğer güçlerinden birisiyle algıladığın bir müşâhedenin sonucunda yüklendiğin emaneti sana sorar. Soran kişi ise ‘emanetin ehli değildir.’ ‘Ehli değildir” demek şu anlama gelir:

Bu emaneti sana verenden onun kime ulaştıracağını istediğini de öğrenmiş olmalısın. Sana yaptığı iyilik nedeniyle, sorana cevap verirsen, emanete hıyanet etmiş sayılırsın. Cevap vermez veya cevap verirken soru soranın tatmin olacağı başka bir konuya dönebilirsin. Cevabı gizlediğini anlarsa, bu durum, ona ağır gelir ve yalan söylemiş olursun. Nitekim Hz. İbrahim’in üç konuda yalan söylemiş ve bunlar kıyamette kendisine etki etmiş, bu nedenle -yalanı söylemedeki iyi niyetine ve sözlerdeki doğruluğuna rağmen-şefaat kapısını açsın diye kendisine başvurması istendiğinde, Allah Teâlâ’dan utanmıştır. Çünkü doğru söylese bile, muhatabın maksadı o değildi ve bu nedenle ‘yalan’ diye isimlendirilmiştir. Bu konunun ne kadar önemli olduğuna bakınız!

Şöyle diyebilirsin: ‘Bence yalan söylemek daha ağır, hakka uymak doğrudur.’ Hakkı başkasına tercih eden doğru sözlülerin bu konudaki yaklaşımı, soru sorana şöyle sormaktır: ‘Sorunun cevabının yönleri vardır. Hangisini öğrenmek üzere sorduğunu bilmiyorum?’ Yönlerin ayrıntısını söylerse, ‘bana maksadını açıklamalısın’ demelisin. Cevabı almadaki maksadını açıkladığında ise maksadı emanete dahil olan hususlardan olabilir. Bu durumda, onun korumak üzere bizden söz alınmış bir emanet olduğunu belirtirsin. Allah Teâlâ’nın hakkı gözetilmek için daha önceliklidir ve bu konuda kendisinden çekinmemelisin. Bununla birlikte soru soran kişi, sana iyilikte bulunmuş birisi veya otorite sahibi bir hükümdar olabilir. Kendisine soru sorulan perdeli bir Yahudi senden daha vefalı olamaz! Güya sen ârif ve müşâhede sahibisin. Hâlbuki vefa konusunda sana onunla örnek verilmiştir. Soru soran istediğini söyler ve bu istek emanetle ilgili değilse, yararlanması için cevap verirsin. Yine de taşıyamayacağı şeyi ona söylememen gerekir. Yoksa vebali sana döner. İşte ‘emaneti tam anlamak’ derken, kast ettikleri budur.

Hal ile Mükâşefe:

Hal ile mükâşefe, halin ilavesini tam anlamak demektir.

Bilmelisin ki, her hangi bir vakitte bir nitelikle nitelenen kimse için o nitelik, bulunduğu anda onun halidir. Bu nitelik herhangi bir nitelik olabilir. Bu nedenle hal, söz tamamlandıktan sonra gelebilir. Yani zikredilmemiş olsaydı, başka bir bilgiyi verecekti. Bildirilmek istenen o nitelik ise, haber verenin maksadına göre sözü ifade etmemiş demektir. Şöyle dersin: ‘Zeyd’i gördüm.’ Burada söz, bağımsız bir şekilde tamamlanmıştır. Ardından onun binekli olduğunu ekleyerek şöyle dersin: ‘Zeyd’i binekli gördüm.’ Yani onu biniyorken gördüm. Maksadın sadece onu binekli gördüğünü belirtmek ise, bu değerlendirmeyle söz tamamlanmamıştır. Başka bir ifadeyle, dikkate aldığın ve amaçladığın yarar ortaya çıkmamış, fakat genel anlamda bir fayda ortaya çıkmıştır. Bu ise Zeyd’in görülmesidir. Sen onu gördün, fakat hangi halde olduğunu belirtmedin. İşte bu ‘halin ilavesinin anlaşılması’ derken kastedilendir. Burada hal, amaca bakılmaksızın, genel anlamda yararı sağlayan şeye ilave bir durumdur. Bu da, emaneti tam anlamak şeklindeki birinci mükâşefe türüne döner. Seninle karşılaşan biri ‘Zeyd’i gördün mü?’ diye sorunca, ‘gördüm’ dersin. Sonra sorulmamış bir hali de ekler ve ‘gidiyordu’ dersin. Adam ‘Zeyd’i gördün mü?’ diye sorarken, içinden ‘Acaba şehirde midir, kendisiyle bir araya gelsem’ diye geçirmiş olabilir. Şehirde değil ise, bu amacı gerçekleşemez. Bu ve benzeri durumlar, halin ilavesidir.

Allah Teâlâ ehlinin yolunda ‘halin ilavesi’, herhangi bir zatı herhangi bir halde görmendir. Bu halden ve ondan dolayı, söz konusu İçişinin durumunun neye varacağını öğrenirsin. Böyle bir hal, halin ilavesi diye isimlendirilir. Hal ile mükâşefe de, bunun bir benzeridir. Hali mükâşefe, bir zatı hareket, durağanlık veya -bakanın doğasına uygun olan veya olmayan-bir nitelikte görmendir. Bu halden hareketle ilave bir durum keşfedersin. Bu ise söz konusu halin kendisini algılayan hakkında bir sevgi veya nefret veya isteksizlik veya herhangi bir şeye sevk etmesidir. Bütün bunlar, sana verdiği halin ilavesidir. Bu sayede Allah Teâlâ katındaki menzil öğrenilir.

Bir sûfı şöyle demiştir: ‘Rabbimin beni ne zaman seveceğini bilirim?’ ‘Bunu nereden bileceksin?’ denildiğinde, ‘O bunu bana bildirir’ demiş. ‘Allah Teâlâ’nın peygamberinden sonra bir vahiy mi var?’ denilince, şu ayeti okumuş: ‘Bana uyun ki, sizi de Allah Teâlâ sevsin.’  Ardından şöyle demiş:

‘Ben şu an emredilmiş olduğu şekilde (peygambere) uyma halindeyim. Allah Teâlâ ise sözü doğru olandır. İçinde bulunduğum hal bana bu anda Allah Teâlâ’nın beni sevdiği (bilgisini) vermiştir. Çünkü ben, Allah Teâlâ’nın sevdiği şeyin bir tecelligahıyım ve Allah Teâlâ sevdiğine bakar. Sevdiği ise, benim üzerinde bulunduğum haldir. O, beni sevilen haline getiren sevgiyi ‘uymaya’ bağlamıştır.   .

Vecd ile Mükâşefe:

Vecd ile mükâşefe işaretin tam anlaşılması demektir. İşaret derken ‘uzaktan yapılan nida’ anlamındaki işareti değil çünkü ses onun boyutuna ulaşamaz-meclisteki işareti kastetmekteyim.

Hakkın meclisleri iki türlüdür:

Birinci tür sadece Allah Teâlâ ile yalnız kalınan meclislerdir. Böyle bir mecliste işaret gerçekleşmez. Bu meclis, kendisini bilmesi bakımından O’nunla oturduğunda gerçekleşir, ikinci tür, mecliste başkalarının da bulunduğu kısımdır. Bu meclis, Hakkın kuluna içinde bir topluluğun hazır bulunabileceği bir meclisteki tecellisidir. Söz konusu cemaat -isterse o kişiye ilave bir kişi olsun-az veya çok olabilir. Böyle bir mecliste işaret gerçekleşir. Çünkü öteki bir veya daha fazla sayıdaki İçişinin aynı meşrepte toplanması mümkün değildir. Oturanlardan her biri ötekinin Allah Teâlâ karşısındaki haline muttali olsaydı, onu kaldıramaz, kafirlikle suçlar ve inkâr ederek ‘Bu adam İblis’tir’ derdi. Böyle bir durumda mecliste kendisiyle birlikte oturan herkes için Allah Teâlâ’dan anlamanın işaret yoluyla gerçekleşmesi gerekir, açık ifadeyle değil! Her insan o işaretten yeteneği ölçüsünde bir şey anlar. Allah Teâlâ katında kelime ise tek iken meclistekilere göre pek çoktur. Herkes, diğerlerinden daha özel olduğunu zannederek, memnun bir halde meclisten ayrılır. Allah Teâlâ’nın bazı adamları vardır ki, onlara bir anlayış, genişlik ve emaneti koruma gücü vermiştir. Bu sayede onlar, meclislerdeki herkese dönük işaretleri ‘Allah Teâlâ’dan anlarlar.’ Onlar, inkâr tecellisinde Allah Teâlâ’ya tanıyanlar olduğu kadar bütün inançlarda O’nu müşâhede edenlerdir. Bizi onlardan yaptığı için Allah Teâlâ’ya hamd olsun! Bunu yapacak olan da O’dur zaten! Bu kadar açıklama yeterlidir.

İki yüz onuncu bölümün bitimiyle, on yedinci sifir sona erdi.

Sh: Futuhat-ı Mekkiye, Onyedinci Sifr;  Türkçesi: c. IX, sh: 238-243

İKİ YÜZ ON ALTINCI BÖLÜM

Fetihlerin Bilinmesi ve Sırları

Fetihler, bütün rahatlıklardır

O bir azaptır da; öyleyse geldiğinde sevinç olmaz

Ta ki göz onun neyi getirdiğini görene dek

Onu görünce, ister sevin ister üzül

Rüzgar dilediklerine

Rahman’dan bir müjde

Her kime niyetlenirse, rahmettir rüzgar ona

Bazen hazırlıksız kimseye de azap olabilir rüzgar

Tıpkı Ad’ın rüzgarı gibi, sabit bir şahidin bildirdiğine tanıklığıyla

Ondaki tuzak gizli, ona hazırlık ol

Belki başarıyı ve doğruluğu elde edersin

Allah Teâlâ seçkin kullarını desteklediği şeyle bizi ve seni de desteklesin, bilmelisin ki:

Sûfilerde fetihler, üç türdür:

Birinci tür, zahirde ibare fetihleridir. Onlar şöyle demiştir: Bunun sebebi, niyetin ihlaslı olmasıdır. Bu bana göre doğrudur ve ben de onu tattım. Bu durum Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem’in ‘Bana cevamiü’l-kelim verildi’ hadisinde belirttiği şeydir. Kuran’ın icazı da bu kapsamdadır. Bir vakıada bu meseleyi sorduğumda bana şöyle denildi: ‘Bir harf eklemeden veya içinde bir karışıklık olmaksızın, doğru ve kesin olarak gerçekleşen şeyden haber vermelisin. Konuşman bu özellikte olduğunda, icaz özelliğine sahip demektir.’

 ikinci tür fetihlere gelirsek, bunlar, batında halavet fetihleridir.

Sûfıler şöyle demiştir:

‘Bu, Hakkın ihsanlarını çekmenin (cezb) sebebidir.’

Üçüncü tür ise, Hakkı mükâşefe etme fetihleridir.

Sûfıler şöyle der: ‘Bu, Hakkı bilme sebebidir.’ Bütün bunların ortak paydası şudur: Herhangi bir çaba, gayret ve talep olmaksızın sana gelen her şey, ister zahir ister bâtında olsun, fetihtir. Fethin kendisini tadan kimsede bulunan bir belirtisi vardır. Bu belirti, fetihten başka bir şeyi veya düşünmenin sonuçlarını almamaktır. Bir şeyin fetih olmasının şartı, fikrin kendisine eşlik etmemesi ya da fikir mahsulü olmamaktır. Şeyhimiz Ebu Medyen fetih hakkında şöyle derdi:

‘Allah Teâlâ’nın buyurduğu gibi, bize taze et yedirin, kurusunu yedirmeyin.’ Başka bir ifadeyle bize, sadece Allah Teâlâ’nın kalplerinizde size açtığı fetihleri aktarın, başkalarının fetihlerini bize aktarmayın.

Ebu Medyen’in bu sözüyle, dosdarının himmederi (bilgiyi doğrudan) Allah Teâlâ’dan almak üzere yükselirdi.

Kardeşlerim!

Bilmelisiniz Ki, Fetih makamı, gerçek bir mizana muhtaçtır. Bu yönüyle fetih, gizli tuzağın ve aldatmanın bulunduğu bir makamdır. Çünkü Allah Teâlâ fethi ‘gökten ve yerden bereketler getirmekle’ zikrettiği gibi azap ile zikretmiştir. O kadar ki akıllı insan, kendisine neyin açıldığını görmeden bir kapının açılmasından (feth) sevinmez. Bazı sûfıler ölüm halinde şöyle demiştir: ‘Bu benim şu kadar küsur yıldır çaldığım bir kapıdır, işte şimdi açılıyor. Ad kavminin ne dediğini bilmiyorum. ‘Bu bize gelen bir yağmurdur.’

Alışkanlıklar onları perdelemişti. Bunun üzerine onlara şöyle denildi: ‘İşte bu sizin aceleyle istediğiniz şeydir. Onda büyük bir acı vardır.” Öyleyse, kendisinde neyin bulunduğunu bilmedikçe, fetih nedeniyle mağrur olma ve de ki: ‘Rabbim benim bilgimi artır.”

Âlemdeki ilahi fetihler iki şekilde gerçekleşir:

Birisi (kapıyı) çalarak, diğeri kendiliğinden! Çalarak gerçekleşen fethe gelirsek, Allah Teâlâ böyle bir fethin neyi getirdiğini bilir. Çünkü çalma, onlara göre, açılacak şeyin de delilidir. Sûfiler, ‘fetih’ derken, bu tarz fetihleri amaçlamaz. Onların ‘fetih’ ile ulaşmak istediği, çabaları olmaksızın, kendiliğinden meydana gelenlerdir. Kulun çalışması onu ‘içerme’ hükmüyle gerektirse bile, bunun için çalışan kulun aklına fetih genellikle gelmez. Bu nedenle fethin gelmesi, onun adına ‘kendiliğinden’ sayılır. Daha önce belirttiğimiz üzere, farklı türleriyle fetihler geldiğinde, kulun fetih için bir terazi ortaya koyması gerekir. Nitekim Allah Teâlâ kendisine ‘Doğru terazileri ortaya koyun’ diye emretmiştir. Fethe mazhar olan kul, sahip olduğu hal ile fetih arasına teraziyi yerleştirir: Fetih Hakk uygun ise, halinin neticesidir. Bu durumda kul, başka bir terazi koymalıdır. İkinci terazi, fethin miktarı ile halin gücünü karşılaştırır. Eşit olurlarsa, hiç kuşkusuz, o da bir neticedir. Fakat kul, böyle bir fetihte Allah Teâlâ’nın aldatmasından sakınmalıdır. Çünkü o, kendi yerinin (ahiret) dışındaki bir neticedir. Bu durumda kulun ödülü aceleyle dünya hayatında verilmiş olur ve ahirete elinde hiçbir şey yok iken gidecektir. Fetih kişiye edep ve yükselme getirirse, böyle bir fetih, aldatma değildir. Aksine o, Allah Teâlâ’dan bu kula dönük bir inayettir. Bu inayet ise, Allah Teâlâ nezdinde iyiliğin artışını sağlayacak şekilde daha çok fethe yol açar. Fethin miktarı ile halin gücü arasında terazi yerleştirip de fethin halden üstün olduğunu görürse, halin gücü kadar olan kısmı ondan düşer. Geride kalan kısım, sûfılerin sözünü ettiği fetihtir. Bu, bilinmesi ve kesin olarak öğrenilmesi gereken bir ilkedir. Bu ilkenin kendisini zevk yoluyla öğrenenin bilebildiği kanıdan vardır. Fetih genel olarak hal terazisine girmeyip hal kişide kalırsa, böyle bir fetih, sûfıler nezdinde istenilen fetihtir.

Bu durum ortaya çıktıktan sonra, fethin bütün türlerini zikredelim! İbare fethine gelirsek, bu fetih, adamlardan (rical) Muhammedî kamil herhangi bir nebinin varisi olması durumu değiştirmez adına gerçekleşebilir. Bu makam sahibinin en güçlü makamı, bütün söz, hareket ve duruşlarında doğruluktur. Öyle ki, doğruluk, kendisini yanındaki arkadaşının derununda bulunanı onun dış hareketinden öğreneceği bir dereceye ulaştırır. Bu fetih sahibinin bir şeyi zihninde canlandırıp düşüncesiyle düzenlemesi ve ardından aktarması, mümkün değildir. Aksine onun konuşma zamanı konuştuğu şeyi tasavvur zamanı, o da bu anlamın zihninde bulunma, tasavvur etme ve onu aktardığı lafzı düşünme zamandır. Bu makam sahibine Kur’an olması bakımından -yoksa furkan veya Allah Teâlâ’nın kelamı olması yönünden değil-tenezzül gerçekleşir. Çünkü Allah Teâlâ’nın kelamı, sürekli olarak Allah Teâlâ’nın velilerine tilavet yoluyla inmeye devam etmektedir.

Veli, peygamber kendisine neyin indirildiğine baktığı gibi, kendisine neyin okunduğuna bakar ve bu okuyuşta neyin kastedildiğini anlar. Nitekim peygamber de kendisine indirilen şeyi bilir ve durumun gereğine göre hüküm verir. Burada da durum öyledir. Velinin kalbine olan tenezzülün bir tadı vardır ki, onu ikinci tür fetih olarak ele alacağız. Bu fetih sahibi adına tilavet (okuma), tilavet edilenin ‘Kur’an’ olması -başka bir şey değil-yönünden gerçekleşir. Allah Teâlâ onun için ibareyi açar, o da, kalbindeki şeyi kalemiyle veya sözüyle ifade eder.

Öyle ki dinleyici, kulak verirse, maksat ulaştırılabilir. Bu fetih sahibinin alameti, içine huşu duygusunun eşlik etmesi, bedenindeyse sürekli derinin titremesidir. O kadar titrer ki, parçalarıyla onu hissetseydi, (bedenin) parçaları dağılırdı. Bu huşuu içinde bulamazsa, amaçlanan adam veya söz konusu fethin sahibi olmadığını öğrenir. Bu öyle bir fetihtir ki, ömrüm boyunca karşılaştığım Allah Teâlâ adamlarından hiç birinde onun etkisini görmedim. Bu zamanda, ibare fethine sahip bazı adamlar olup da kendileriyle karşılaşmamış olabilirim. Şu var Ki ben de, hiç kuşkusuz, onlardan birisiyim. Bende bu konuda bir tereddüt yoktur. Bu konuda Allah Teâlâ’ya hamd olsun!

Menziller bölümünde, Kuran menzili geldiğinde onun isimleri arasında furkan da zikredilecektir. Çünkü Kuran, Furkan, Nur, Huda gibi kendisine verilmiş isimleri vardır. İçindeki anlamı ifade eden konuşmacı, ifadeden önce konuştuğunu tasarlayıp içindeki anlamı ifadeyi düzenler, dinleyen herkesin beğeneceği şekilde güzelleştirir ve derinleştirirse, böyle bir insan, fetih sahibi değildir. Çünkü bu fethin özelliği, farkında olmaksızın, ansızın çıkıp gelmesidir. Bu yolda gerçekleşen bütün fetihler için aynı durum geçerlidir.

Bu fethe mazhar olmanın bir özelliği de, İçişinin ifade ettiği şeyi müşâhedesi, bunun yanı sıra kimden ve neyi duyduğunu müşâhede etmektir. Bu özel duymaya yaraşan bir ifadeyi duyduğu şeye verir. Bu nitelikte olmazsa, öyle bir insan, ibarede fetih sahibi değildir. İşte ‘onun sebebi ihlastır’ dememizin anlamı budur.

Fethin ikinci türü ise, bâtındaki halavet fethidir (tadın açılması). Bu, merhametiyle Hakkın cezp edilmesidir. Bu tat ve halavet, manevi olsa bile, onun sahibindeki etkisi -tıpkı serin suyun hissedilmesi gibi-hissedilir. Onun hissedilme tarzı, bütün duyulurları algılama gibidir. Onun duyudaki yolu ise, dimağdan tat bölgesine doğru iner. Böylelikle kişi tadarak kendisini algılar. Bu tadın gerçekleşmesi esnasında organ ve eklemlerde bir boşalma, hazzın gücü nedeniyle organlarda dumur hali ve bir güç kaybı gerçekleşir. Bu fetih sahiplerinin bir kısmında söz konusu tat, bir saat veya gün sürerken fazlası için belirli bir süre yoktur. Çünkü bu durumda onun süresi bizde değişir. Bazen bir konuda bize fetih gelir, bir saat sürer, sonra kalkar, sonra başka bir olayda tekrar iner, bu kez bir gece ve gün sürdükten sonra yine kalkar. Kalktığında ise organlardaki dumur hali de gider. Bu tada herhangi bir maddi hazzın benzemesi mümkün değildir, çünkü o, duyulur-maddi olmayan bir şeyde bulunduğu için, yabancı bir hazdır. Ne balın ne cinsel ilişkinin ne de duyulur bir şeyin hazzına benzer. Aynı şekilde talibin tutkuyla bağlandığı bilgileri elde etmenin tadına da benzemez, aksine ondan daha üstün ve büyüktür. Bu tadın duyudaki etkisi ise, bütün tatlıların tadı gibi bileşik maddelerden oluşan tatlardan daha büyüktür. Onun anlamların hazlarından farkı ise, kendisine özgü duyudaki etkisiyle ilgilidir. Bunu anla!

Hakk beni kendi isimleriyle ‘kul’ olarak isimlendirip bu tatta bana fetih ihsan ettiğinde, onun etkisini en çok el-Aziz isminde gördüm. Allah Teâlâ bana ‘ey Abdülaziz’ diye nida etti.

Bunun anlamı, insanın her bir ilahi isimde kul olarak yerleştirilmesidir (Abdullah, Abdurrahman vb. gibi). Bunun amacı, ilahi isimlere dair bilgileri elde etmek üzere, hakikatler arasındaki farkın gerçekleşmesidir. Bu nidada öyle bir tat buldum ki, aynı tadı diğer isimlerde bulamadım. Bunun nedenini araştırdığımda, gördüm ki, izzet makamı, bunun böyle olmasını gerektirmektedir. Bu tat, duyulurların ve manaların tadından ayrışsa bile, kendisinin tadı da türlü türlüdür. Bu bağlamda ondan bir şeyin tadı, başka bir şeyin tadından farklı olduğu gibi şeker ile balın tadının ayırt edilmesi gibi insan bunların arasındaki farkı anlar. Şeker ile bal tatta ortak iken arada bir fark bulunduğu gibi burada da durum aynıdır. Böyle bir tat Allah Teâlâ ehli için ancak ilahi şefkat sayesinde gerçekleşir. Allah Teâlâ’nın şefkat ve rahmeti kula geldiğinde, Allah Teâlâ onu bâtınında bu tat ile rızıklandırır ve böylelikle kulu kendisine çeker. Çünkü nefs, kendisine haz veren şeylere yönelme özelliğinde yaratılmıştır. Bu esnada, söz konusu fethin tadından daha güçlü bir tat, ‘Nun, Kalem’e ve yazdıklarına..:” ayeti bana okunduğunda bana gelmiştir. Bu bağlamda ‘Sen yüce bir ahlak sahibisin’ ayetinin (okunmasından) daha büyüle bir haz görmedim. Bu, bana gelen en büyük müjde idi. Sonra bu ayet bana ardışık iki farklı zamanda okundu. Ayetin tekrar okunması benim memnuniyetimi artırdı. Bir ayetin bize okunmasının yinelenmesi, peygambere bir ayetin veya surenin iki kez nazil olmasına benzer. Nitekim bir rivayette Ve’lmürselat ve bazı surelerin Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve selleme iki kez nazil olduğu aktarılmıştır. Allah Teâlâ kuluna bu tat ile şefkat gösterdiğinde, kendisine sahip olmadığı bir bilgi vermek üzere bu sayede onu kendisine çeker. Kişi bir bilgi bulamazsa, ne çekme vardır ne de o fetih tadıdır. İşte halavet (tat) fethinin belirtilerinden birisi budur (bilgi). Hakkın böyle yapmasının nedeni, kulun hareketinin nedenli olmasını sağlamaktır, çünkü kul asıl itibarıyla nedenlidir. Bu sayede kula karşı Allah Teâlâ’nın delili ortaya çıkar. Çünkü kul sahip olduğu ilahi güç nedeniyle böbürlenebilir, belki de diğer kulların değil de kendisinin hakka çekilmesi nedeniyle bir üstünlüğü olduğunu düşünür. Zanneder ki, bu durum, onun Hakkın mertebesini tercih etmesidir. Allah Teâlâ ise kulun çekilişinin (cezbe) tattan kaynaklanmasını irade etmiştir. Bu durumda kul, belirttiğimiz gibi, böbürlenirse, bize karşı şöyle bir delil ortaya çıkar: Kulu Hakka O’nun mertebesini tercih etmek değil, aksine bulduğu tat ve haz çekmiştir. Başka bir ifadeyle kul, kendi adına çalışmıştır. Minnet sahibi Allah Teâlâ olabilir. Hiç kimse Allah Teâlâ’ya karşı minnet sahibi olamaz. Herkese karşı delil O’na aittir, yoksa kimsenin O’na karşı kanıtı olamaz! Allah Teâlâ ehlinden bundan başka söz söyleyen kimse, söylediğini ancak halin kendisine hakim olması nedeniyle “şatahat” olarak söylemiştir, yoksa gerçekte söylemiş değildir. Öyleyse bu, onun halinin dilidir, yoksa (kendi gerçek) dili değildir. Ayıldığında ise şöyle der: ‘Rabbim! Seni tenzih ederim, tövbe ettim.’

Şöyle sorabilirsin:

‘Hakk kuluyla birlikte olduğu halde, burada cezbenin anlamı nedir?’

Şöyle deriz:

Kimse, kendisi için olduğu yönden Hakk ile birlikte değildir. Onlar, sadece Hakkın kendilerini yerleştirdiği (makam) yönden Hakk ile birliktedirler. Bu nedenle, kulunu kendisine yerleştirdiği bu halden kaynaklanan tat ile Hakk yönünden cezbe başka bir hal nedeniyle gerçekleşir. Söz konusu halde Hakk kula sahip olmadığı bir bilgiyi ‘zevk’ yoluyla verir. Sonsuza dek böyle sürer. Hakk onu ‘cezbe’ diye isimlendirmiştir. Çünkü kulun haline tutkuyla bağlanması ve ona alışması gerekir. Bu nedenle kul, içinde bulunduğu halden daha sevimli bir hal nedeniyle ilk halinden ayrılabilir. Hakk da durduğu halden ayrılması için ‘tat’ta kendisine fetih verir. Kul Hakka çekildiğinde ise, üzerinde bulunduğu hali de kendisine eşlik eder, çünkü hali ondan ayrılmaz. Çünkü bilinen, meçhule dönmez. Böylelikle cezbenin hükmü kalıcıdır. Cezbenin konusu, halini bırakmamasıdır. Kul haliyle kalır ve onunla sınırlanır. Bu durumda kulda, sahip olmadığı yeni durumu elde etmek üzere bir aşk ve özlem meydana gelir. Bununla birlikte hal, bulunduğu durum nedeniyle, kendisine eşlik eder. Bunu bilmelisin!

Allah Teâlâ ehlinin hepsi, söylediğimiz bu meşrepte değildir. Bizim zikrettiğimiz, onların büyüklerinin halidir. Çünkü Allah Teâlâ ehlinden bir grubu döndükleri şey bulundukları, halden alıkoyar. Çünkü Allah Teâlâ onların bir kısmını diğerinden üstün yapmış, her bir sınıfı diğerlerine tafdil ederek ‘Bu peygamberlerin bir kısmını diğerlerinden üstün tuttuk” buyurdu. Başka bir ayette ise ‘Bir kısmını diğerlerinden üstün tuttuk” buyurdu.

Bilmelisin ki, ilahi mertebe kaynaklı bizdeki bu tadın hissedilmesinin esası, Hakkın aldığı tattır. Onu Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem’in ‘Allah Teâlâ kulunun tövbesiyle sevinir’ anlamındaki açık beyanı içerir. İşte Allah Teâlâ ehlinin içlerinde bu tat buradan ortaya çıkmıştır. Anladıysan, seni yola yönlendirdik. Bunu ise, sadece Allah Teâlâ’yı bilenler anlayabilir. O Allah Teâlâ, akılla delil getirilen değil, şeriat tarafından nitelenmiş Allah Teâlâ’dır. Bu kapsamda gelen bütün hususlar böyledir. Hakkın gülmesinin veya sevinmesinin bu tatta bir yeri yoktur. Aksine o sevinmeye aittir. Öyleyse karıştırma ve mukayese etme! Çünkü Allah Teâlâ yolu, kıyas ile öğrenilemez. Bir şey diğerine benzediğinde, aynı hükümleri olmaz, bu zorunlu değildir. İki benzer arasında benzerliğin gerçekleştiği yönden ortak bir hüküm olabilir. Söz gelişi nohut yuvarlaklıkta inciye benzeyebilir. Fakat onlardan birisi, diğerinin hükmüne sahip değildir. Nitekim nedenli bir iken illetler de değişebilir. Örnek olarak incide verdiğimiz yuvarlaklığı verebiliriz. Yuvarlaklık, yuvarlak ne olursa olsun, yuvarlakta taşınan bir durumdur. Feleğin yuvarlaklığının nedeni başkadır, incinin yuvarlaklığının nedeni başkadır. Böylelikle nedenlinin bulunduğu yerin değişmesiyle nedenler de değişmiştir. Örnekte nedenli, yuvarlaklıktır. Binaenaleyh Allah Teâlâ hakkındaki bilgide kıyastan uzak dur! Aksine işleri iyice incelersen, kıyasın varlığı kesinlikle olamaz. Kıyastaki bir örneğin hükmünü kıyasa tabi tutulan şeye vermiş olmaları, teorik akılcıların düştüğü hatalardan birisidir. Böylece bu fetih hakkında açıklamaları yapmış olduk. Bu açıklamalar, meseleyi kendi nefsinden zevk yoluyla öğrenmek isteyen kimse için yeterlidir. Onu zevk yoluyla öğrenirse, bu ifadelerin açıklamasını öğrenir.

Fethin üçüncü türü, Hakkı bilmenin sebebi olan mükâşefe fethidir.

Bilmelisin ki, Hakk, kendiliğinde bilinmeyecek kadar yüce ve mütealdir. Fakat O,; eşyada bilinir. Öyleyse mükâşefe, hakkın eşyada bilinmesinin sebebidir ve eşya Hakk üzerinde örtü gibidir. Örtüler kalktığında ise, ardında bulunan şey ‘keşfedilir.’ Böylelikle mükâşefe meydana gelir. Keşif sahibi, Hakkı eşyada ‘keşf yoluyla bilir. Bu durum, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem’in ardından arkasındakini görmesine benzer. Onun adına perde ortadan kalkmış, kapı açılmıştı. Bununla birlikte arka ve sırt sabitti. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: ‘Sizi ardımdan görmekteyim.’ Biz de bu makamı zevk etmiştik, Allah Teâlâ’ya hamd olsun! Binaenaleyh Hakk eşyada eşya görünüp hükümleri ortadan kalkmadıkça görülemez. Sıradan insanlar, eşyanın hükmünü görürken mükâşefe fethine mazhar olanların gözleri ise eşyada sadece Hakkı görür. Bu bağlamda bir kısmı Hakkı eşyada görürken bir kısmı eşyayı görür Hakkı da onun içinde görürler. Bu iki grup arasında fark vardır. Çünkü birinci grubun gözleri fetih esnasında Hakka düşer ve O’nu eşyada görürler. İkinci grubun gözleri ise eşyaya düşer. Ardından, fethin varlığı nedeniyle, Hakkı onda görürler. İlahi mertebeden bu fethin ortaya çıkmasının ilkesi, ‘Sizi sınayacağız ki, sizden cihat edenleri bilelim’  ayetidir. Böylelikle sınanma, âlemdekilerin iddia ettiği ‘iddia perdesi’ni ortadan kaldırır ve keşf meydana gelir. Keşf, işin kendinde gerçekleştiği Hakk dair ilahi bilginin özel bir ilgisidir. Bu sayede âlemdekilerin iddialarında yalan doğrudan ayrılır. Mükâşefe fethi bu ilahi nitelikten ortaya çıkar. Çünkü ilahi mertebede kendisine dayandığı bir ilkesi olmaksızın, varlıkta herhangi bir hüküm ortaya çıkmaz. İş ancak bu şekilde olabilir. Çünkü pek çok yerde zikrettiğimiz gibi, Allah Teâlâ’nın eşyayı bilmesi kendisini bilmesinden kaynaklanır. Bu nedenle âlem, O’nun suretine göre ortaya çıkmıştır. Bu nedenle de hiçbir hüküm bunun dışında kalmaz. Öyleyse Allah Teâlâ, her şeyin rabbi ve sahibidir. Eşya ise her durumda O’na bağlıdır. Allah Teâlâ ise her durumda eşyaya bağlı değildir. Bu nedenle arkadaşlarımızdan bazıları ve akılcılardan bazıları, önce Allah Teâlâ’yı, sonra âlemi bildiklerini söylemekle yanılmışlardır. Onlar Allah Teâlâ’yı kendisi nedeniyle zorunlu varlık olması ve başka bir zorunlu varlık olamayacağı bakımından bilmişlerdir. Böylelikle zorunlu varlığın mutlak birliği geçerli olmuştur. Bütün bunlar doğrudur, insaflı kimse bu konularda itirazda bulunmaz. Fakat amaç, O’nu âlemin rabbi olarak bilebilmektir. Bunu bilmek ise, daha önce âlemi bilmeden gerçekleşmez. Hakkın ehli olan Allah Teâlâ adamlarından kamillerin bilgisinin verisi budur. Bu nedenle Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: ‘Kendini bilen rabbini bilir.’ Hâlbuki peygamber ‘Rabbini bilen, kendini bilir’ dememiştir. Çünkü Allah Teâlâ kendisi bakımından zorunlu varlıktır ve mutlak müstağnidir.

Binaenaleyh mutlak müstağni kendi zâtından başka bir şeye yönelmez. Yönelseydi, ortaya koyduğu şey (muhtaç olmamak) geçerli olmazdı. Aynı zamanda âlemin ilahi olduğu bilinmezdi. Allah Teâlâ’yı âlemin ilahı olarak tanımak isteyen kimse, âleme bakar ve onda mümkün olması nedeniyle bir tercih edene muhtaçlığı görür. Âlem (varlığını yokluğuna) tercih eden olarak, sadece bu, yani kendisi nedeniyle varlığı zorunlu’yu bulabilir. Daha önce insan, bu diğer meseleyi (âlemin ilahlığı) araştırmazdan önce, aklî deliliyle O’nu ispatlamıştı. Bu özelliği kendisine ekleyerek şöyle der: Bu Zorunlu, bu âlemin rabbidir. Bu yöntemin dışındaki bir düşünme yoluyla O’nun âlemin ilahı olduğu bilinemez.

Sonra, akılcılar, özü gereği varlığı zorunlu’yu tanımaya kendilerini yöneltince, nefislerinden bildikleri muhtaçlıklarından perdelendiler. Delille ispatlanırsa, mümkün ve muhtaç olmaları, -kendileri hissetmeden-Zorunlu Varlığın ilahları olduğunu kendilerine gösterir. Bunun üzerine şöyle derler: Allah Teâlâ’yı bilmemiz, âlemi bilmemizden öncedir. Onların ‘İlahımızın ilahımız olduğunu bilmemiz, kendimizi bilmemizden öncedir’ demeleri de doğrudur. Hâlbuki içine düştükleri yanılgıyı fark edememişlerdir. Nebiler bunu bildirmiş ve âlemi Allah Teâlâ’ya delil yapmışlardır. Böyle bir meselede mükâşefe fethinin en büyüğü, Hakkı görmektir. Bu durumda Hakkı görmek, aradaki gerçek irtibat nedeniyle, kişinin âlemi görmesinin aynısıdır. Böylelikle insan, Allah Teâlâ’yı görmesinden âlemi de keşfeder. Fakat bu sır, teorik akılcılara ait değildir, çünkü teorik akıl bu güce sahip değildir. Bu görme, keşfin ayrıcalıklarından biridir. İşte bu, Allah Teâlâ’yı ilah olarak bilmenin âlemi bilmeyi öncelediği şeklinde bu meselenin ortaya çıkartabileceği en ileri hükümdür. Böyle bir bilgi, mükâşefe fethinden öğrenilebilir.

Bu mükâşefe keşfinden söz ederken, tam olarak bu meseleye dikkat çeken Allah Teâlâ ehlinin öncekilerinden hiç kimseyi görmedim. Bu meseleyi açıklamayı benim dilimle gerçekleştirdiği için Allah Teâlâ’ya hamd ederim. Çünkü bu konuya dikkat çekmek aklımda yoktu, nerede kaldı ki onu açıklayayım! Sadece Allah Teâlâ’nın kendilerine tavsiyede bulunmayı buna emrettiği kullara tavsiyede gayret ve hırs bana baskın geldi. Bu durum, mükâşefe keşfi hakkında bu kadar açıklamada bulunmaya beni sevk etmiştir.

‘Allah Teâlâ doğruyu söyler ve doğru yola ulaştırır.’

Sh: Futuhat-ı Mekkiye, Onsekizinci Sifr;  Türkçesi: c. IX, sh: 265-273

 

Kaynaklar:
Muhyiddin İbn  Arabî, Futûhât-ı Mekkiyye
Futûhât-ı Mekkiyye Tercümesi, hzl: Ekrem Demirli, 2011,İstanbul

BAŞA DÖN

 

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s