KUŞLARIN DİLİ

*[1]

M.U. ilahiyat Fakültesi Dergisi 23 (2002/2), 77-82

Rene GUENON 
Çev. Dr. İsmail TAŞPINAR**

“Ve’s-sâffâti saffen,

Fe’z-zâcirâti zecran, Fe’t-tâliyâti zikran….”

(Saf saf dizilmişlere, 
Haykırarak sevk edenlere, 
Zikir okuyanlara yemin ederim ki…)[2]

es-Sâffât 37/1-3.

Çeşitli geleneklerde, “kuşların dili” diye isimlendirilen gizli bir dilden sık sık söz edilir. Böyle bir tanımlama, elbette semboliktir. Zira, yüksek inisiyasyona sahip olanların kullandığı bu dilin bilinmesine atfedilen önemin bizzat kendisi, onu harfî olarak (litteralement) anlamamıza müsaade etmemektedir. Kur’an’da şöyle zikredilmektedir: “Süleyman Dâvûd’a vâris oldu ve dedi ki: Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi (ullimnâ mântıka’t-tayri) ve bize her şeyden verildi…” (en-Neml 27/16). Başka yerlerde, meselâ Kuzey’e ait efsanelerde Siegfrid gibi ejderhaları yenen kahramanların, kuşların dilini zahmetsizce anladıklarını görü­yoruz. Bu da, söz konusu sembolizmi kolayca yorumlamamızı sağlamaktadır. Gerçekten de, ejderhaya karşı kazanılmış olan zafer, doğrudan doğruya —bu ejderhanın, yaklaşılmasına engel olduğu birtakım nesnelerle temsil edilen- ölümsüzlüğü elde etme sonucunu doğurmaktadır. Ölümsüzlüğün elde edilmesi de, özü itibariyle, insanî mertebenin (etat humain) merkezi ile tekrar bütünleşme sonucunu doğurmaktadır. Yani, varlığın yüksek mertebeleri ile iletişimin kurul­duğu nokta ile bütünleşme gerçekleşmektedir.

Kuşların dilinin anlaşılması ile işte tam bu iletişim temsil edilmektedir. Ger­çekten de kuşlar, genellikle meleklerin yani yüksek mertebelerin sembolü olarak

ele alınmıştır.[3] Başka bir yazımızda, ağacın dallarına gelip konan “gök kuşla­rından bu anlamda söz eden Incil’deki meseli zikretme fırsatını bulduk.[4] Aynı ağaç, her bir varlık mertebesinin merkezinden geçerek bütün mertebeleri birbiri­ne bağlayan mihveri (axe) temsil etmektedir.[5]

Yukarıda zikrettiğimiz Kur’an metnindeki es-sâffât [‘Saf saf dizilmişlere’; ç.n.] kavramı, harfî anlam itibariyle kuşlara tekabül ettiği kabul edilir;[6] ancak sembolik olarak meleklere (el-melâike) uygulanmaktadır.[7] Böylece ilk âyetin anlamı; semâvî veya manevî hiyerarşilerin yapısından (constitution) bahsetmek­tedir.[8] ikinci âyet [‘Haykırarak sevk edenlere’, ç.n.]; meleklerin şeytanlara (demons) karşı, semâvî güçlerin aşağı (infernale) varlıklara karşı yaptıkları mücadeleyi yani yüksek mertebeler ile aşağı mertebeler arasındaki karşıtlığı anlatmaktadır.[9] Hind geleneğinde bu, Deva’ların Asura’lara karşı mücadelesidir. Aynı şekilde, -burada ele aldığımıza benzer bir sembolizmayı izleyerek-, içerisinde biraz önce bahsettiğimiz yılanı veya ejderhayı da bulduğumuz Garuda’nın Nâga’ya karşı savaşı da zikredilebilir.

Garuda [Vişnu’nun bineği, ç.n.], bir kartaldır. Başka bir yerde ise o, başka kuşlarla temsil edilmektedir. Meselâ: kelaynak, leylek, balıkçıl ve sürüngenleri yok eden ve düşmanları olan bütün kuşlar gibi.[10]Nihâyet üçüncü âyette [‘Zikir okuyanlara’; ç.n. ], meleklerin zikr’i tekrarladıklarını görmekteyiz. En çok yaygın olan yorumlarda, bununla Kur’an’ın okunmasının anlaşılması gerektiği söylenmiştir. Tabiî ki burada, insan dilinin telaffuz ettiği Kur’an anlaşılmamalıdır.

Aksine, Yaküb’un merdiveni gibi semâlardan yeryüzüne yani evrensel varoluşun bütün mertebeleri boyunca uzanan “korunmuş levha” (el-levhu’l-mahfûz) üzerine yazılmış ezelî prototip kastedilmektedir.[11]

Aynı şekilde Hind geleneğinde, Deva’ların Asura’lara karşı mücadelelerinde kendilerini Veda’daki ilâhîleri zikrederek korudukları (achhan dayan) söylen­mektedir. İlâhîlerin chhanda adını almaları da bu yüzdendir ki bu kelimenin tam karşılığı “ritim”dir. Aynı manâ, zikr kelimesinde de mündemiçtir. Öyle ki bu isim, İslâm ezoterizminde [‘tasavvuf pratiği’; ç.n.] hindu mantralarına tekabül eden ritmik formüller için kullanılmaktadır. Bu formüllerin tekrarlanmasının amacı, varlığın çeşitli unsurlarının uyumunu sağlamak ve sonsuz sayıdaki varlık mertebeleri dizisi aracılığıyla yüksek varlıklarla iletişim kapılarını aralayacak özellikte titreşimler gerçekleştirmektir. Zaten genel olarak bütün âyinlerin (rites), özü itibariyle ve temelde varlık sebebi budur.[12]

Böylece, görüldüğü üzere daha başlangıçta “melekî dil” (langue angelique) diye de isimlendirebileceğimiz “kuşların dili”ne dair söylediklerimize tekrar dönmüş bulunuyoruz ki, insânî âlemdeki imgesi ritimli dildir. Yüksek varlıklarla iletişime girmek için icra edilen her türlü vâsıta, sonuç itibariyle birçok uygula­mayı da içeren “ritim bilimi”ni (science du rythme) temel almaktadırlar. Bu yüzden Islâmî bir rivâyette Adem’in yeryüzü Cenneti’nde nazım (vers) şeklinde, yani ritmik bir dil ile konuştuğu belirtilmektedir. Burada söz konusu edilen dil, “harflerin bilimi”[13] (science des lettres) üzerine daha önce yapmış olduğumuz incelemedeki “süryani dili”dir (luğa süryâniyye).[14] Bu dil, insan varlığının mer­kezinde tezâhür ettiği şekliyle “melekî” ve “güneşsel (şemsî) aydınlanması”nın doğrudan tercümanı olarak görülmelidir. Bu durum aynı zamanda kutsal kitapla­rın ritmik bir dil ile yazılmalarının da sebebidir ki, görüldüğü üzere bunlar, mo­dern gelenek-karşıtı (antitraditionnel) “eleştirmenler”in görmek istediği saf anlamda kutsal-dışı (profane) basit “şiirlerden” çok farklı şeylerdir. Zâten asıl itibariyle şiir, insanlık devresinin inişe geçişiyle (decadence) açıklanabilecek olan bugünkü dejenere hale getirilmiş şu boş “edebiyat” değildi ve gerçek bir kutsal karaktere sahipti.[15] Onun izlerini, klasik dönem batı antikitesine kadar sürebili­riz. O dönemde şiir, “Tanrıların dili” (langue des Dieux) diye isimlendiriliyordu. Bu deyim, bizim daha önce bahsetmiş olduğumuz şeylerle uyuşmaktadır. Zira “tanrılar” yani Deva’lar,[16] melekler gibi yüksek varlıkları temsil etmektedirler. Latince’de nazımlar, carmina diye isimlendiriliyordu. Bu isimlendirme, onların âyinlerin icrasında kullanılmaları ile alâkalıdır. Zira carmen kelimesi, Sanskrit- çe’deki Karma ile aynıdır ki burada onun husûsî anlamı olan “ritüel fiili ” manası dikkate alınmalıdır.[17]

Şâirin kendisi ise; ilâhî sözün kendisi aracılığıyla tezâhür ettiği “kutsal dilin” (langue sacree) yorumcusu olarak vates idi. Bu kelime, yani vates, onun bir çeşit peygamberâne bir ilhama mazhar olduğuna işaret etmektedir. Daha sonraları, başka bir dejenerasyonla vates sıradan bir “kâhin”[18] (devin) olurken, carmen de (Fransızca’daki “charme” [büyü] kelimesi buradan gelmektedir) “büyülenme” yani basit seviyede bir büyü işlemi olmuştur. Buradan da sihrin (magie) hatta kötü büyünün (sorcellerie), kaybolmuş geleneklerden varlığını sürdüren son kalıntılar olduğunu gösteren bir örnek görebiliriz.[19]

Bu birkaç tesbitin, “kuşların dili” meselesinin söz konusu edildiği metinlerle alay edenlerin ne kadar haksız olduklarını göstermek için kâfî geleceğini düşünü­yoruz. Anlayamadığımız şeyleri hor görerek “bâtıl itikad” (superstition) demek gerçekten çok kolay ve basittir. Ancak eskiler, sembolik dili kullanırken ne demek istediklerini çok iyi biliyorlardı. Kelimenin tam etimolojik anlamıyla gerçek “bâtıl itikad”(quod superstat), kendi başına kalandır yani tek kelimeyle “ölü söz”dür (lettre morte). Ancak, her ne kadar çok az dikkate alınacak gibi görünse de onun kendi varlığını koruması bile yabana atılacak bir şey değildir. Zira “istediği yere” istediği zaman “üfleyen” ruh, her an sembolleri ve âyinleri tekrar hayata kavuşturur ve onlara kaybetmiş oldukları anlamlarla beraber asıl özelliklerini kâmilen kazandırabilir.

**

 

SİYAH ve BEYAZ [SEMBOLİZMİ]

Yazan: Rene Guenon 
Çeviri ve notlandıran : 
Prof. Dr. Sadık Kılıç
[20]

ÖZET

Sembolik dil ve sembolizmin evreni, bütün somut durumların ötesinde yer almakta. Bedeni temellendiren ruh gibi, uçsuz bucaksız metafizik çağrışımları ve anlamsal şeffaflığı ile, kimi olguları ve nesneleri başka idrâk yüzeylerine yükseltmekte. Sembolizmin bu gizemli atmosferi iledir ki, geçirgensiz ve sınırlı olgular evreni, keskin idraklere başka boyuttan mesajlar gönderen bir derinliğe bürünür.

Anahtar kelimeler: sembolik evren, sembolizmin gizemli dünyası, îmalar, anlamsal ufuk, kadîm gelenekler

ABSTRACT The Symbolism of the Black and White

Universe of the symbolic language and symbolism is take part beyond the all concrete situations. Such as the soul that basis the body, with immense metaphysic allusions and semantic transparency, raise some facts and objects to other cognition surfaces. With this mystery atmosphere of the symbolism, limited facts universe, wrap to a depth, send message to sharp cognitions from another dimension.

Key words: symbolic universe, mystery cosmos of the symbolism, allusions, semantic horizon, ancient traditions.

“Mozaik kaldırım taşı” (tessellated pavement) şeklindeki masonluk sembolü, sıkça, iyice anlaşılamamış veya yanlış yorumlanmış olan kimselerin sembolüdür; bu kaldırım taşı, tamı tamına satranç veya dama tahtalarının hâneleri biçiminde yerleştirilmiş olan, sırasıyla beyaz ve siyah karolardan meydana gelmiştir. Hemen şunu da ilave edeceğiz ki, sembolizm iki durumda da açıkça aynıdır; zira, değişik münâsebetlerle de söylemiş olduğumuz gibi, oyunlar, menşei itibarıyla, günümüzde dönüşmüş oldukları o basit ve kutsal-dışı (profane) eğlencelerden bütünüyle başka bir şeydir. Ve zaten satranç oyunu, kuşkusuz, bu bozulmaya rağmen, başlangıçtaki “kutsal” karaktere dair izlerin, hala en belirgin olduğu oyunlardan birisidir.

En dolaysız manada, [denilebilir ki], beyaz ve siyahın yan yana dizilişi, doğal olarak bize, aydınlığı ve karanlıkları, gündüzü ve geceyi ve, bunun peşinden, birbirine zıt ya da birbirini tamamlayıcı çiftleri tasvir eder. (En çok şunu hatırlatma ihtiyacı söz konusudur: herhangi bir seviyeden karşıtlık olarak görünen şey, diğer bir bakış açısından birbirini tamamlayıcı bir karakter haline gelir; öylesine ki, aynı sembolizm, hem buna, hem ötekine aynı şekilde tatbik edilebilir)… Bu açıdan bakıldığında, şu halde burada, bunun tam bir eş anlamlısı olan, Uzakdoğu’nun yin-yang[21] sembolü vardır. Yine şunu da belirtmek mümkündür ki, yin-yang[22]‘ın iki veçhesinin iç içe girmiş olması ve birbirilerinden ayrılamaz bir durumda olmaları -ki bunlar, bu son durumda, figürün iki yarısının yılankavi bir çizgi ile sınırlanmış olmaları olgusu ile betimlenmektedirler- iki tür karonun, karışık bir şekilde yerleştirilmeleri halinde, burada da böyledir. Halbuki, -meselâ, bir siyah bir beyaz, [bir siyah bir beyaz, ilh.] düz çizgi bantları şeklinde olabilecek, bir başka düzenleme ise, açıkça aynı düşünceyi yansıtmayabilecek, hatta daha ziyâde çok, yalın bir yan yana diziliş formunu düşündürebilecektir bize[23]

Daha önce yin-yang münasebetiyle başka bir yerde yapmış olduğumuz açıklamaları bu münasebetle tekrarlamak yararlı olmayacaktır, sadece, çok özel bir tarzda şunu hatırlatacağız ki, ne bu sembolizmde, ne de bu sembolizmin dile getirmekte olduğu kozmik ikiliklerin varlığını tanımada herhangi bir düalizmin onaylanışını görmemek gerekir!.. Zira, bu ikilikler reel olarak kendi düzenleri içinde var iseler de, ne var ki bunların özleri aynı ilke birliğinden kaynaklanmaktadır. (Bkz. Uzak-Doğu geleneğinin Tai-Ki [Chz/si][24]. Burası, gerçekten en önemli noktalardan birisidir; zira özellikle burası yanlış yorumlara yol açmaktadır; bazıları, muhtemelen iyi kavrayamama ve yine kimi kez, belki de az çok kuşkulu bir nitelik taşıyan bazı niyetler sebebiyle, yin-yang hakkında, bir “ikilik’ten söz edebileceklerine inanmışlardır… Her halükârda, “mozaik kaldırım taşı” [simgesinden] yana olan birisi için, böyle bir yorum, çok sıkça, bunun üzerine bir “maniheizm”[25] suçlaması bina etme arzusu taşıyan, Masonluk düşmanlarının işidir. Yine şüphesiz, bazı düalistlerin, kendi özgün doktrinlerine uygun olarak yorumlayabilmek amacıyla bu sembolizmi kendi gerçek manasından saptırmış olmaları da mümkündür; nitekim onlar, aynı sebeple, kendilerince anlaşılamaz bir birliği (unite) ve (immutabilite) değişmezliği dile getiren sembolleri de bozabilmişlerdir… Ama, bunlar en fazla, salt sembolizme kesinlikle hiç ilgi duymayan heterodoks[26]sapmalardır ve, salt öğretisel (initiatique) bakış açısından ele alındığında da, göz önünde bulundurulmaya değer türden değildirler[27].

Şimdi, buraya kadar bahsetmiş olduğumuz manadan fazla olarak, yine, çok derin mahiyette olan bir başka mana daha vardır ve bu, doğrudan doğruya, başka münasebetlerle de açıklamış olduğumuz, siyah rengin ikili anlamından ortaya çıkmaktadır. Biz, az önce onun, sadece süflî ve kozmolojik manasını göz önünde bulundurduk, ama aynı şekilde onun ulvi ve metafizik manasını da göz önünde bulundurmak gerekmektedir.. Bunun, Hind geleneğinde özellikle açık ve belirgin olan bir örneği bulunmaktadır; şöyle: [Hind geleneğinde], [irfâni ve gizli öğreti] yoluna giren (initie) kimsenin, siyah ve beyaz kıllar taşıyan, bu bakımdan da, sırasıyla gizli ve gâib ile aşikâr olanı simgeleyen bir post üzerine oturtulması gerekmektedir[28]!.. Burada da esâsen öğretisel (initiatique) bir ritüelin söz konusu olduğu olgusu, [Hind geleneğindeki] bu ritüelin, “mozaik kaldırım taşı’’ durumuyla olan yakınlığını; her ne kadar nesnelerin mevcut durumunda bu anlam bütünüyle unutulmuş olsa bile, aynı anlamın bu berikine [‘mozaik kaldırım taşı’ sembolüne] de kesin olarak yüklenilmiş bulunduğunu yeterince doğrulamaktadır. Öyleyse burada, “beyaz”ı simgeleyen Arjuna[29] ile “siyah“ı simgeleyen Krishna’ya[30] denk düşen; bizzat varlık içinde de, ölümlü ile ölümsüzü, “cüzî ben” (moi) ile “Aşkın Ben” (Soi)[31] gösteren bir sembolizm bulunmaktadır. Ve, mademki bunlar yine, Upanişadlarda, “birbirlerinden ayrılamaz biçimde bir ve aynı olan iki kuş” olarak sunulurlar, bu bize aynı şekilde bir başka sembolü, yani bazı yüksek mason derecelerinde yer alan iki başlı beyaz siyah kartal sembolünü hatırlatır; ki bu da, diğer pek çok örnekten sonra, sembolik dilin gerçekten evrensel bir karakteri olduğunu bir kez daha gösteren yeni bir örnektir[32].

 

* [Sembolizmi] ifadesi tarafımızdan ilave edilen bu yazı, Rene Guenon’un, Symboles de la Science Sacree Editions Gallimard, 1962, s. 288-290’de yayınlanmış olup, tarafımızdan yapılan dipnot ilaveleri, [S.K.] kısaltmasıyla gösterilmiştir.

* Rene Guenon, ‘La Langue des Oiseaux’, Symboles Fondamentaux de la Science Sacree, Paris 1962, s.75-79.

 


[1]    Le Voile d’isis, Kasım 1931’de yayımlandı.

** M.Ü. İlahiyat Fakültesi Dinler Tarihi Anabilim Dalı Araştırma Görevlisi.

[2]     [Kur’an-ı Kerim Meâli, çev. Halil Altuntaş — Muzaffer Şahin, Ankara 2003, s.445. Çevirenin notu (ç.n.)]

[3]     [Islâm kültürü ve edebiyatında hayvanlar ile bunun bir unsuru olan kuş ve kuş motifi ile sembolizmine dair bilgi için bk. “Hayvan”, Türkiye Diyanet Vakfı Islâm Ansiklopedisi, İstanbul 1998, XVII, 81-102; Islâm edebiyatındaki hikâyelerde kullanılan hayvan formları içerisinde en meşhur kuşlar Anka, Sîmurg ve Ruhh adlı kuşlardır. bk. L.P. Elwel-Sutton, “Hayawan”, Encyclopedie de VIslâm, Leyde-Paris 1975, III, 318; Hasan Aksoy, Kuşların Münazarası, Deh Murg, İstanbul 1998. ç.n.]

[4]    LHomme et son devenir selon le Vedanta, 3. bölüm. [Guenon’un bahsetmiş olduğu Incil’deki söz konusu mesel, Matta, 13/31-32’de yer almaktadır. Bu meselde şöyle denmektedir: ‘Göklerin melekûtu, bir adamın alıp tarlasına ektiği bir hardal tanesine benzer; o tane ki, bütün tohumla­rın gerçi en küçüğüdür; fakat büyüyünce, sebzelerden daha büyüktür, ve ağaç olur; şöyle ki, gö­ğün kuşları gelip onun dallarına yerleşirler.’ ç.n.]

[5]    Ortaçağ sembolü olan Peridexion’da (Paradision’un bozulmuş şeklidir), kuşları ağacın dalları üzerinde, ejderhayı da ağacın dibinde görürüz (bk. Le Symbolisme de la Croix), 9. bölüm. “Cennet kuşu” sembolizmine dair yapılan bir çalışmada (LeRayonnement Intellectuel, Mayıs-Haziran 1930), M.L. Charbonneau-Lassay, bu kuşu genellikle meleklerin temsil edildiği bir sûret olan tek bir baş ve kanatlara sahip olduğu bir heykelin resmini yayımladı (bk. Le Bestiaire du Christ, 56. Bölüm, s.425). [Varlık ağacı ve bunun kuş sembolizmi ile ilgisi hakkında geniş bilgi için bk. Michel Cazanave, Encyclopedie des Symboles, Paris 1999, s.472-475. ç.n.]

[6]     [Kur’an âyetlerinin öncelikle Kur’an’daki âyetlerle yorumlanması esas kabul edildiği için, söz konusu yorum şu âyetlerdeki ifadelere dayanmaktadır: ‘Göklerde ve yeryüzünde bulunan kimse­lerle, sıra sıra (kanat çırparak uçan) kuşların (ve’t-tayru sâffât) Allah’ı tesbih ettiğini görmez misin? Her biri duasını ve tesbihini kesin olarak bilmektedir. Allah onların yapmakta olduğu şeyleri hakkıyla bilendir.’ (en-Nûr 24/41); ‘Üstlerinde kanat çırparak uçan kuşlara (et-tayr) bakmazlar mı? Onları (havada) ancak Rahman tutuyor.’ (el-Mülk 67/19). Kur’ân-ı Kerîm’de ‘kuş’ kelimesinin geçtiği ve makalenin yorumunu zenginleştirebileceğini düşündüğümüz diğer belli başlı âyetler ise, şu şekildedir: ‘Dâvud ile birlikte, Allah’ı tesbih etmeleri için dağları ve kuş­ları (ve’t-tayr) onun emrine verdik.’ (el-Enbiya 21/79), ‘Andolsun, Dâvud’a tarafımızdan bir lütuf verdik. ‘Ey dağlar! Kuşların (et-tayr) eşliğinde onunla birlikte tesbih edin’ dedik..’ (Sebe 34/10); ‘Kendisiyle birlikte tesbih etsinler diye biz, dağları ve toplanıp gelen kuşları (et-tayra) Davûd’un emrine verdik. Onların her biri Allah’a yönelmişlerdi.’ (Sâd 38/18-19); ‘Süleyman’ın, cinlerden, insanlardan ve kuşlardan (et-tayr) meydana gelen orduları onun önünde toplandı.’ (en-Neml 27/17); ‘Süleyman kuşlara (et-tayra) göz atıp yokladı ve şöyle dedi: ‘Hüdhüd’ü niçin göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı?”, (en-Neml 27/20); Hz. İbrahim’in, ölülerin nasıl di­riltileceğim Allah’tan göstermesini istemesi olayında da kuşlardan örnek verilir: ‘… Öyleyse, dört kuş (mine’t-tayri) tut. Onları kendine alıştır. Sonra onları parçalayıp her bir parçasını bir dağın üzerine bırak. Sonra da onları çağır. Sana uçarak (sa’yen) gelirler.’ (el-Bakara 2/260); Hz. Isa’nın kuş şekline üfleyerek canlandırabildiği aktarılmaktadır: ‘Ben çamurdan kuş (et-tayr) şek­linde bir şey yapar, ona üflerim. O da Allah’ın izniyle hemen kuş (tayran) oluverir.’ (Âl-i Imrân 3/49; veya, el-Mâide 5/110); ‘..rüyamda başımın üzerinde, kuşların (et-tayru) yediği bir ekmek taşıdığımı gördüm. Bize bunun yorumunu haber ver.’ (Yûsuf 12/36; ayrıca, Yûsuf 12/41); ‘Gök­yüzünde Allah’ın emrine boyun eğerek uçan kuşları görmüyorlar mı? Onları gökte ancak Allah tutar.’, (en-Nahl 16/79); ‘Kim Allah’a ortak koşuyorsa, sanki gökten düşmüş de kendisini kuşlar (et-tayru) kapışıyor veya rüzgar onu uzak bir yere sürüklüyor gibidir.’ (el-Hac 22/31); ‘Üzerlerine balçıktan pişirilmiş taşlar atan sürü sürü kuşlar (tayran) gönderdi.’ (el-Fîl 105/3); kuş eti, cennet nimetleri arasında zikredilir: ‘Ebediyen genç kalan uşaklar, onların etrafında; içmekle başlarının dönmeyeceği ve sarhoş olmayacakları, cennet pınarından doldurulmuş sürahileri, ibrikleri ve kadehleri, beğendikleri meyveleri ve arzu ettikleri kuş etlerini (lahmi tayrin) dolaştırırlar.’ (el- Vâkıa 56/17-21); ‘Yeryüzünde gezen her türlü canlı ve (gökte) iki kanadıyla uçan her kuş (tâirin yetîru bi-cenâhayhi), sizin gibi birer topluluktan (ümemün emsâlüküm) başka bir şey değildir.’ (el-En’âm 6/38). ç.n]

[7]     [Meleklerin, hem Allah’a hamd hem de yeryüzündekiler için istiğfar etme şeklinde daima zikir ve tesbih ettikleri Kur’an’da şu şekilde belirtilmektedir: ‘Melekler ise, rablerini hamd ile tesbih ederler ve yeryüzündekiler için bağışlanma dilerler.’, (eş-Şûrâ 42/5); ç.n.]

[8]     Sâff, “sıra” kelimesi, bazı kimselerin sûfî ve tasavvuf kelimelerinin kökenini bulmak istediği birçok kelimeler arasından biridir. Saf lengüistik açıdan bu kelimenin ondan türetilmesi her ne kadar kabul edilebilir görülmüyor olsa da, gerçekten de diğer birçok kelime gibi bu kelimelerin (sûfî ve tasavvuf) içermiş olduğu düşüncelerden birini içerdiği de muhakkaktır. Zira “manevî mertebeler”, gerçekte inisyasyon derecesi ile aynîleşmektedir. [Varlık mertebelerindeki bütün varlıkların Allah’ı bir şekilde zikrettiklerine dair şu âyete burada işaret edilmelidir: ‘Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar Allah’ı tesbih ederler. Her şey O’nu hamd ile tesbih eder. Ancak, siz onların tesbihlerini anlamazsınız.’ (el-İsrâ 15/44); ç.n.]

[9]    Bu karşıtlık, bütün varlıklarda aşağıya doğru olan ve yukarıya doğru olan iki eğilim olarak kendini göstermektedir ki buna hindu doktrininde sattwa ve tamas adı verilir. Bu aynı zamanda Mazdeizm’in, aydınlık ve karanlıklar arasındaki çatışma ile sembolize ettiği ve sırasıyla Hürmüz ve Ehrimen’de muşahhaslaştırıldığı şeydir.

[10]   Bu konuda M. Charbonneau-Lassay’in Mesih’in sembolik hayvanları üzerine yaptığı dikkate değer çalışmalara bakınız (bk. Le Bestiaire du Christ). Burada şunu belirtmeliyiz ki, kuş ile yılanın sembolik olarak karşıtlığı, ancak yılanın kötülük şeklinde tezâhür etmesi halinde geçerlidir. Ak­sine iyiliği temsil ettiğinde, eski Amerika geleneklerindeki Quetzalcohuatl figüründe olduğu gibi bazen kuş ile birleşmektedir. Diğer taraftan, aynı şekilde Meksika’da kartalın yılan ile mücadele­sini bulabiliyoruz. Kuş ile yılanın müşterek kullanımına bir örnek olarak Incil’deki şu metni ha­tırlatabiliriz: “İşte, sizi kurtların arasına koyunlar gibi gönderiyorum; imdi, yılanlar gibi akıllı, ve güvercinler gibi saf olun.” (Matta, X, 16).

[11]   Bununla alâkalı olan kitap sembolizmi için bk. Le Symbolisme de la Croix, 14. bölüm.

[12]   [Mitolojilerde ve eski dinlerde kuş sembolizmi birbirinden çok farklı inanç ve fonksiyonların karşılığında kullanılmıştır. Meselâ, Yakındoğu medeniyetlerinde şehir, saray veya tapınak girişle­rini koruması amacıyla (apotropeik) yarı kartal yarı arslan şeklinde mitolojik bir kuş olan grifon yerleştirilirdi. Aynı medeniyet havzasında kartal kudreti ve hâkimiyeti, güvercin ise saflığı ve ruhu sembolize ediyordu. Kuş cinsine mensup karga ve baykuş da önemli semboller arasında idi. Baykuş, aynı zamanda, Grekler’de ilâhî bilginin tanrıçası olan Pelas Athena’nın ve Roma’daki bilgelik tanrıçası Minerva’nın kutsal hayvanıdır. Hayvanları iyi ve kötü şeklinde sınıflandıran Zerdüştî inanca göre ise, gece cinleri kovduğu için horoz ve özel bir kutsallığa sahip olan kartal gözde hayvanlar arasında yer almakta idiler. Tabiata yönelik yaşam tarzının hayvan ve insan arasındaki mesafeyi en aza indirmesinden dolayı Uzakdoğu mitolojilerinde insan ve hayvan dai­ma yan yana görülmüştür. Çin’de turnalar, uzak mesafelere uçabilme kabiliyetleri ve uçuş sıra­sındaki düzenlilikleri dolayısıyla hasret ve iletişimin, aralarındaki hiyerarşik yapıyı sürekli biçim­de korudukları için de baba ile oğul arasındaki ilişkinin sembolü olarak görülmüşür. İslâmiyet öncesi eski göçebe kültürlerine ait bir kalıntı olarak, turnaların Türkler’in folklorik inançlarında da özel bir anlama sahip olduğu bilinmektedir. Şaman konumundaki insanların öteki âleme geçmek için başvurdukları dans türlerinden biri de, ‘sihirli uçuş’tur ve kuşa dönüşmeyi temsil eder. Hem totem hem de gök tanrının bir sembolü olan kartalın da önemli bir yere sahip olduğu bu inanç sisteminde, söz konusu hayvanların göç esnasında kabilenin gideceği yeri gösteren reh­ber görevini de üstlendiklerine inanılmaktadır. Meselâ, Macarlar arasında Turul adını alan kuş, Macar milletini kuran Arpad’a yol göstermiştir, aynı kuşa Tuğrul adıyla Orta Asya Türkleri ara­sında da rastlanmaktadır. Bunun bir uzantısı olarak, kutlamalar esnasında icrâ edilen çember şeklindeki âyin dansında —semah-, tanrının sembolü olan ‘turna’nın uçuşu tekrarlandığına ina­nılır. Japon adalarında ise turnalar, halkın güvenlik ve huzurunun sembolü olarak görülmüştür. Başkırt folklorunda semrük denilen mitolojik kuş, Hint-İran geleneğindeki sîmurgdur. bk. Manabu Waida, “Birds”, The Encyclopedia of Religion, New York 1987, II, 224-227; Kürşad De­mirci, “Hayvan”, T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1998, XVII, 82-83; Irene Melikoff, “Mircea Eliade ve Türkler’in Dinlerini Araştırmadaki Önemi” (çev. İsmail Taşpınar), Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, (İstanbul 2001), sy. 20, s. 195.

[13]   bk. bu kitabın 6. bölümü.

[14]    [Hz. Adem’in dili Islâm kaynaklarına göre Arapça, Yahudi ve Hıristiyan kaynaklarına göre ise Arâmice’dir. Ayrıca, cennette Arapça, yeryüzüne indiğinde ise Süryânice konuştuğu, on iki yazı çeşidi ve yediyüz dil bildiği de nakledilir. Rivâyete göre, Hz. Adem’in ilk yazdığı eserlerin dili başta Arapça ve Süryanice’dir; daha sonra diğer dillerde de kitaplar kaleme almıştır. bk. Süley­man Hayri Bolay, “Adem”, TDV Islâm Ansiklopedisi, İstanbul 1988, I, 363; Zerkeşî, el-Burhân fî ulûmi’l-Kur’ân (tahkik Muhammed Ebü’l-Fazl İbrahim), Beyrut 1972, I, 377. ç.n.]

[15]   Genel olarak şunu diyebiliriz ki, sanatlar ve bilimlerin geleneksel karakterlerinden uzaklaşmaları ve bunun bir sonucu olarak yüksek seviyedeki anlamından soyutlanarak kutsal-dışılaşması (profanes) bu tür bir dejenerasyonla gerçekleşmiştir. Bu konudaki açıklamalarımızı L’Esoterisme de Dante, 2. bölüm ve La Crise du Monde Moderne, 4. bölümde belirttik. (Ayrıca bk. La Regne de la quantite et les Signes des temps, 8. bölüm).

[16]   Sanskritçe’deki Deva ile Latince’deki Deus kelimeleri bir ve aynı kelimelerdir.

[17]   “Poesie” (şiir) kelimesi de, Karma kelimesinin kendisinden türediği Sanskritçe’deki Kri kökü ile aynı anlama sahip Yunanca bir fiil olan poiein’den türemiştir. Sanskritçe’deki kelimenin, eski anlamı dikkate alınmak şartıyla Latince’deki creare fiili ile de alâkası vardır. Demek ki köken itibariyle kelime, “şiir sanatları” diye adlandırdığı şeyden bahsederken Aristo’nun sadece ve sadece kastettiği kutsal-dışı anlamındaki basit bir sanatsal veya edebî bir eser üretmekten çok daha farklı şeyleri içermekte idi.

[18]   “Devin” kelimesinin kendisi de asıl anlamının dışına az çıkmış sayılmaz. Zira etimolojik olarak bu kelime, divinus kelimesinden başka bir şey değildir ki bu da “tanrıların yorumcusu” anlamına gelmektedir. Kuşların uçuşlarından ve şakımasından yola çıkarak yapılan kehânetler demek olan “auspices” (“kuşları gözlemek” demek olan “aves spicere”’den) kelimesi, maddî anlamda ele alındığında özellikle “kuşların dili” ile yakın bir ilişki kurulabilir. Ancak, bunlar “tanrıların dili” ile de aynîleştiriliyordu. Çünkü bu kehânetlere, onların iradelerini tezâhür ettirdikleri gözüyle bakılıyordu. Böylece kuşlar, -her ne kadar düşük seviyede bir kullanım olsa da- genellikle meleklere atfedilen “haberci” (ange [melek] tabirinin kökeni de budur, zira Yunanca angelos kelimesinin asıl anlamı budur) rolüne benzer bir rolü üstleniyorlardı. [Günümüzde dahi bazı ilkel topluluklarda var olduğu söylenen inançlardan biri de hayvanın kehânette veya falcılıkta kullanılmasıdır. Bunlar içerisinde en yaygın olanlardan biri de hayvan hareketlerini gözlemektir. Buna göre kuş, yılan, balık, bazen deve, koyun vb. hayvanların hareketlerine bakarak istenilen şeyin geçekleşip gerçekleşmeyeceği konusunda bir kehânette bulunulur. bk. Kürşad Demirci, “Hayvan”, TDV Islâm Ansiklopedisi, XVII, 81. Nitekim, Kur’ân-ı Kerîm’de de, insanların bazılarının başlarına gelen kötülüklerin bir ‘uğursuzluk’ veya ‘kötü kaderlerinden’ kaynaklandığına ve o şekilde ‘yorumladıklarına’ dair inançlarını ifade ederken ‘kuş’ (tayr, tâir) kelimesini kullandıkları görülmektedir. bk. “Fakat onlara iyilik geldiği zaman, ‘Bu bizimdir, (biz çalışıp kazandık)’ derler. Eğer başlarına bir kötülük gelirse Mûsâ ve beraberlerindekilerin uğursuzluğuna yorarlardı (ye’t-tayyerû). Iyi bilin ki onların uğursuzluk sebebi (tâiruhum) ancak Allah katında (yazılı)dır.”, (el-A’râf 7/131); “Onlar, ‘Sen ve beraberindekiler yüzünden uğursuzluğa (tayyernâ) uğradık’ dediler. Salih, ‘Sizin uğursuzluğunuzun (tâirukum) sebebi Allah katında(yazılı)dır.”, (en-Neml 27/47); “Dediler ki: ‘biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa (tetayyernâ) uğradık’; Elçiler de, ‘Uğursuzluğunuz (tâirukum) kendinizdendir.”, (Yâsîn 36/18­19); “Her insanın amelini (tâirahû) boynuna yükledik.”, (el-Isrâ, 17/13) ç.n.]

[19]   Sihrin (magie) ve kötü büyünün (sorcellerie) kökenlerine dair bu kitabın 20. bölümü olan Sheth’in son paragrafına bakınız.

[20] Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tefsir Anabilim Dalı.

[21]  [Yang ve Ying: Taoculukta ve Çin halk dininde, uzlaşmaz bir şekilde çelişkili; ama birbirini tamamlayan temel ilkeler döngüsüdür ki, ‘zıtların birliği/uzlaşması (coincidentia oppositorum) türlerinden hareketle eklemlenmiş bir paradigma sistemi (Eliade, Mircea, Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, çev. Ali Berktay, Kabalcı, İstanbul, 2003, I/25)… Bunlar kâh çatışmalarıyla kâh verimli birlikleriyle evrenin ve insanlığın menşeinde yer alırlar.Yang eril ilke, Ying ise dişil ilkedir: birincisi ışığı ve aydınlığı, göğü, etkinliği, olumluluğu, tek sayıları, üretimi, sevinci, yeni yaşamı temsil eder; halbuki Yin soğuk ve karanlık, elverişsiz, yumuşak ve kara toprağı, çift sayıları, acıyı ve ölümü simgeler. Sınırsız sayıda iyi ruhlar (Shen) Yang’ı oluştururlar; Yin ise, benzer şekildeKwei: heyulâ, korkunç hayaletler diye çağrılan hemen hemen fena küçük parçalardan meydana gelmiştir. [Bu anlayışa göre] tanrılar ancak Shen’lerden meydana gelirler; insan ise, Shen ve Kwe/’nm bir karışımıdır, insan öldüğünde, onun shen kısmı göğe yükselirken, kwei kısmı ise yere geri döner.”.] (Pike, E. Royston, Dictionnaire des Religions, Presses Universitaires de France, Paris, 1954, s. 325; Schimmel, Annamarie, Dinler Tarihine Giriş, Kırkambar Yayınevi, İstanbul, 1999, s. 325, 326; Eliade, Mircea,Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, çev. Ali Berktay, Kabalcı, İstanbul, 2003, I/26). “Hayat fenomeni [de], tezahürlerin arkasında saklı olan bu güçle özdeşleşmiştir” (Eliade, Mircea-Couliano, Dinler Tarihi Sözlüğü, çev. Ali Erbaş, İnsan Yayınları, İstanbul, 1997, s. 276). Bir başka deyişle, yang ve yin zamanın somut ve antitez nitelikli yönlerini belirtmektedir. Böylece de, Yang ve yin’in birbirinin yerini alması sonucunda evrenin kesintisiz dönüşümü [gerçekleşmekte S.K], deyim yerindeyse, Tao’nun dış görünümünü oluşturmaktadır. (Eliade, Mircea, Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, I/25, 26). “Ancak birbirine zıt prensipler olan Yin ve Yang birbirinin antitezi değildir; dolayısıyla bu, Zerdüştlükteki gibi bir düalist sistem oluşturmaz” (Gündüz, Şinasi, Din ve İnanç Sözlüğü, Vadi Yayınları, Konya, 1998, s. 398) [S.K.].

[22]  Lütfen bkz. La Grande Triade, bölüm IV. Müellifinin, beyaz kısmı yin’e, siyah kısmı da yang’a atfetmiş olduğu bir makale okuma fırsatımız olmuştu; halbuki, bunun tersidir gerçek olan. Ayrıca bu kimse, bu yanlış kanaatini “radieştezik [?] deneylerle de desteklediğini iddia ediyordu; bundan, böylesi bir durumda, elde edilmiş olan sonucun ancak, basitçe, deneyi yapan kimsenin önyargılı fikirlerinin etkisinden ileri geldiği sonucu çıkarılabilir mi?

[23]    Bu son yerleştirme biçimi, yine de bazı hallerde kullanılmıştır; yine bilinmektedir ki, bu yerleştirme biçimi, özellikle, anlamı yine aynı olan, Tapınak Şövalyelerinin Beauceant ında da bulunmaktadır.

[24]  Tai-Ki veya Tai-Chi, Çin felsefesinde, “üstün kuvvet” ya da “aşkın güç”. Taoizm’den ödünç alınan bu kavram 10. yy.daki Neo Konfüçyüsçü bilginlerce geliştirildi. (.) Buna göre “Aşkın Güç”, hareket vasıtasıyla pozitif prensip Yang’ı oluşturmuş, sınırların sonuna gelerek sükunete ulaştığında ise negatif prensip Yin meydana gelmiştir. Sonra, Yang ile Yin’in birbirini tamamlayan faaliyetleriyle her şey oluşturulmuştur (Gündüz, Şinasi, Din ve İnanç Sözlüğü, s. 356). Yine, Uzakdoğu sporlarında, vücut enerjisinin tevzi edilmesi ve değiştirilmesine yönelik bir teknik olarak da tanımlanan Tai-Ki [Chi] hakkında geniş bilgi için bkz. www. ganbaru-dojo. de/documents/ueberuns. htm; ve www.hermetics.org/Zanshin.html. vd. [S.K]

[25]  Bu adamlar şayet tutarlı kimseler iseler, az yukarda söylediğimiz şeylere uygun olarak, bizzat kendilerinin böyle bir suçlamaya maruz kalmak riskine düşmemek amacıyla satranç oynamaktan kaçınmaya çok büyük bir özen göstermeleri gerekirdi. Bu basit açıklama bile, onların delil sunumlarının ne kadar boş ve mesnetsiz olduğunu göstermeye yetmiyor mu?

[Maniheizm hakkında ek bilgi:

Maniheizm: Partlı asil ailelerden birinin oğlu olarak Babil’de doğan Mani tarafından kurulmuş olan dinin adı.. Mani, Zerdüştî ve irfanî (gnostique) unsunları birleştirip yeni bir dinî sistem kurmaya çalışmıştır. Oldukça karmaşık bir mitoloji vasıtasıyla, insanın, içinde, gizlenilen nur parçalarını kurtarıp tekrar nur dünyasına dönmesini öğretmiştir. Sisteminde hem Zerdüşt, hem de Buda ve İsa bir rol oynamaktadır.. (Schimmel, Annamarie, Dinler Tarihine Giriş, Kırkambar Yayınları, İstanbul, 1999, s. 235). “Maniheist sistemin temel ilkeleri, bir yandan, temel iki kaynak yada Prensib’in, yani Aydınlık ile Karanlıkların ayrılığı; diğer yandan da “üç ân” teorisidir: Geçmiş (mevcut dünyanın menşei), Şimdi (yani, dünyanın mevcut durumu) ve Gelecek (yani, insan ve evrenin nihai gayeleri). Tüm kozmoloji ve insan yazgısını Aydınlık ile Karanlık arasındaki çatışmacı sürecin bir yansıması olarak kurgulayan Maniheizm’e göre, bu bağlamda, özgürlük [: şeytanlar tarafından bedeni görünümler içine içine hapsedilmiş ışık parçaları olan ruhların özgürleşmesi] yolunu insanlara daha yakınlaştırmak için, yeryüzüne bir ışık mesajcıları gönderilmiştir: Nuh, İbrahim, Buda, İsa (tarihi olanı değil de, saf bir görünüş olan) ve nihayet, son elçi, Paraklit veya Teselli edici olan Mani. Maniheistler kendi içlerinde ise iki gruba ayrılmışlardır: sırlar konusunda bilgili insanların, rahiplerin teşkil ettiği Seçkinler ki, bunlar, (hiç evlenmemek, her çeşit şahsi mülkiyetten uzak durmak, sıkı bir vejeteryanizm…gibi) son derece sert olan bazı kuralları gözetmek zorundadırlar ve öğretiyi dünyanın her yerine yaymaya çalışırlar. Diğer gruptakiler ise, Dinleyicilerdir ki, bunlar çok kalabalık olup, her yerde yaşamaktadırlar; evlenebilirler, bir meslek icra edebilirler ve ancak (adam öldürmekten, şirkten, büyücülükten, zinadan vb. kaçınmak gibi) bazı ahlaki buyrukları yerine getirmek zorundadırlar” (Pike, E. Royston, Dictionnaire des Religions, Presses Universitaires de France, Paris, 1954, s. 202, 203). “Batıda VI. yy.’a kadar zulüm ve işkencelere meydan okuyarak Roma’ya kadar yayılmıştır. Doğuda ise Çin’e (694) kadar yayılarak bir müddet Uygur Türk İmparatorluğu’nun (763-840) devlet dini olur. (…) (Eliade, Mircea-P.Couliano, İoan, Dinler Tarihi Sözlüğü, çev. Ali Erbaş, İnsan Yayınları, İstanbul, 1997, s. 86-87) [S.K.].

[26]    “merkezi din anlayışının dışında olan dinsel akım” (Gündüz, Şinasi, Din ve İnanç Sözlüğü, s. 169) [S.K]

[27]  Bu münasebetle, bir başka yerde, ‘sembollerin yıkımı ve ters çevrilişi’ meselesi hakkında söylediklerimiz ile, bilhassa, Ortodoks sembolizme, özellikle de inisiyatik etkinliklere atfedilen – hakikatte ise bir ‘karşı öğretisellik’ olan- ters ve aykırı yorum isnadının dile getirmiş olduğu gerçek anlamda şeytanî karaktere dair yaptığımız dikkat çekici açıklamayı hatırlatacağız (Le Regne de la quantite et les signes des tempes, Bölüm XXX)

[28] Shatapata Brahmana, III, 2, I, 5-7. Bir başka mertebede, bu iki renk burada Gök’ü ve Yer’i de simgelemektedir, ama şuna da dikkat etmek gerekir ki, bunların gayb ile aşikâr olana uygunlukları sebebiyle, bu durumda Gök’e uygun düşen siyah, Yer’e uygun düşen de beyazdır; öyle ki, ying-yang durumunda var olan bağıntıların sırasının değişmiş olduğu görülür ki, bu da zaten, benzeşmenin ters yön uygulamasından başka bir şey değildir. Cemiyete kabul edilen kimse de (initie), siyah ve beyaz kılların birleştikleri yere dokunmak zorundadır; ki böylece o, kendisinden ‘Göğün ve Yerin Oğlu’ olarak doğacağı bütünleyici ilkeleri birleştirmiş olsun. (krş. La Grande Triade, Bölüm: IX).

[29] Arjuna: Bagavad Gîtâ’da, Krişna’nın nasihatını kabul eden, kendi akrabaları ile savaşan kral (Schimmel, a.g.e., s. 211). “.Hintli Hamlet, Arjuna, kendi ailesinin mensuplarına karşı savaşmak istemez. Direnişini kırmak için Krişna ona yoganın üç dalını sunar: Aksiyon yogası (karmayoga), gnos yogası (jnanayoga) ve mutluluk yogası (bhaktiyoga) (Eliuade-Couliano, a.g.e, s. 158; yine bkz. S. 317) [S.K.]

[30] Krişna: (Sanskritçe’de, O Siyah.) Hind tanrılarının en meşhuru ve en popüler olanı; Vişnu’nun 8. Avatara’sı [inişi, enkarnasyonu] olarak kabul edilir. Onun mesleğini ve ona tapınışı inceleme imkânı veren metinler, içinde Bagavad-Gîtâ’nın da yer aldığı,Mahâbhârata ve Purânalar’dır. Krişna, Vedalafda gözükmez (Pike, , Dictionnaire des Religions, s. 187). “Bhagavad Gitâ’daki meşhur tanrısal tezahür bölümünde (XI, 12 vd.), Krişna Arcuna’ya Vişnu’nun bedenlenmiş hali olarak görünür. (…) Arcuna’nındostlarını ve öz kuzenlerini öldürmek zorunda kaldığı savaştan ötürü ruhsal bunalıma girdiğini gören Krişna, karma’nın prangalarına esir olmadan kşatra [kıral ve savaşçılık] görevini nasıl yerine getirebileceğini ona gösterir. Krişna’nın bu vahyi ana hatlarıyla, 1) Evrenin yapısı, 2) varlık kiplikleri, 3) nihai kurtuluşa ulaşmak için izlenmesi gerekli yollar üzerinedir. (…) Düzen (Dharma) ne zaman sallantıya girse, Krişna bizzat tezahür eder (IV, 7), yani verili ‘tarihsel ân’a uygun biçimde bu zaman dışı bilgeliği vahyeder; (bu, avatâra öğretisidir) (Eliade, Mircea, Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, I/276, 278) [S.K.]

[31]  Bu sembolizm de, Dioscures’lerin sembolizmidir; bu berikilerin “Dünya Yuvarlağının iki yarım küresi veya iki yarısıyla olan münasebeti bizi zaten, önceki dipnotta yapmış olduğumuz gök ve yer değerlendirmesine götürmektedir.

[32]    “Siyah-Beyaz’ renklerin Kur’ân’daki anlamları üzerine bkz. Kılıç, Sadık, “Kurân Sembolizmi” (Renklerin ve Şekillerin Dünyası), Kılıç Yayınları, Ankara-1991, ss. 55-109 [S.K].

BAŞA DÖN

 

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s