HÂFIZ DİVÂNI ŞİRÂZÎ- GAZELLER- 51-100

 

GÖNLÜMÜZDEKİ ZAYIFLIĞIN TEDAVİSİNİ DUDAĞINA HAVALE ET.

 

50.

Göz seyrengâhımın çardağı senin yuvandır. Kerem et, gel kon. Ev, senin evin.

Hal ve hattının güzelliğiyle âriflerin gönlünü aldın. Tuzağının, tanenin altında ne şaşılacak lûtufların var.

Ey sabah bülbülü, gönlün gülün vuslatıyle hoş olsun… çimenlikte duyulan ancak senin âşıkane gülbangin.

Gönlümüzdeki zayıflığın tedavisini dudağına havale et. Çünkü bu gönül ferahlatıcı) yakut macunu ancak senin hâzinende.

Bedenimle senin mülâzemetinde değilim ama canım eşiğinin toprağı.

Ben her şuha gönül verecek adam değilim. Gönül hâzinemin kapısında senin mührün, senin nişanın var.

Ey her işi tatlı ve yerli yerinde olan tek binici, sen ne oyunbazsın… felek gibi serkeş bir at bile kamçına râm olmuş!

Ben kim oluyorum? Oyunbaz felek bile, senin bahane dağarcığındaki hileler yüzünden sürçmekte.

Meclisindeki musiki, şimdi feleği bile raksa soktu. Çünkü nağmelerin, tatlı sözlü Hafız’ın şiirleri!

Ruvâk ı manzar ı çeşm-i men âşiyâne-i tust

Kerem nema vu furud â ki hâne hâne-i tust

34‏

رواق منظر چشم من آشيانه توست

کرم نما و فرود آ که خانه خانه توست

به لطف خال و خط از عارفان ربودی دل

لطيفه‌های عجب زير دام و دانه توست

دلت به وصل گل ای بلبل صبا خوش باد

که در چمن همه گلبانگ عاشقانه توست

علاج ضعف دل ما به لب حوالت کن

که اين مفرح ياقوت در خزانه توست

به تن مقصرم از دولت ملازمتت

ولی خلاصه جان خاک آستانه توست

من آن نيم که دهم نقد دل به هر شوخی

در خزانه به مهر تو و نشانه توست

تو خود چه لعبتی ای شهسوار شيرين کار

که توسنی چو فلک رام تازيانه توست

چه جای من که بلغزد سپهر شعبده باز

از اين حيل که در انبانه بهانه توست

سرود مجلست اکنون فلک به رقص آرد

که شعر حافظ شيرين سخن ترانه توست

**

NUH TUFANINI BASTIRAN GÖZYAŞIM, GÖNLÜMDEN SENİN SEVGİNİ MAHVEDEMEDİ GİTTİ.

 

51.

Hâce’nin canına, ezelî hukuka ve aramızdaki bozulmaz ahde andolsun ki sabah çağlarında senin devletine dua etmekteyim; munisim bu!

Nuh tufanını bastıran gözyaşım, gönlümden senin sevgini mahvedemedi gitti.

Bir alışverişte bulun da şu kırık gönlümü ele al. Çünkü kırıklığıyle bile yine yüz binlerce sağlam gönüle değer!

* Sarhoştur, rusvaydır diye kınama beni, çünkü aşk mürşidi, daha ezel gününde nasibini meyhaneden verdi!

Karınca, Âsaf’a dil uzattı ama yerinde. Çünkü o, Süleyman’ın mührünü kaybetti de aramadı bile.

Gönül, sevgilinin sonsuz lûtfundan ümidini kesme. Mademki aşktan dem vurdun, durmadan başınla oynayıver!

*          Doğruluğa savaş da nefesinden güneş doğsun. Subhu kâzibin yüzü, yalancılığından karardı.

*          Elinden dağların delisi, çöllerin şeydası oldum da hâlâ merhamet edip bu silsileyi gevşetmiyorsun!

Hafız, incinme ve güzellerden pek o kadar vefa umma. Ot bitmediyse bağın ne suçu var?

Be cân-ı Hâce vu, hakk-ı kadim-u ahd-ı dürüst

Ki münis-i dem-i subhem du’ây-ı devlet-i tust

28‏

به جان خواجه و حق قديم و عهد درست

که مونس دم صبحم دعای دولت توست

سرشک من که ز طوفان نوح دست برد

ز لوح سينه نيارست نقش مهر تو شست

بکن معامله‌ای وين دل شکسته بخر

که با شکستگی ارزد به صد هزار درست

زبان مور به آصف دراز گشت و رواست

که خواجه خاتم جم ياوه کرد و بازنجست

دلا طمع مبر از لطف بی‌نهايت دوست

چو لاف عشق زدی سر بباز چابک و چست

به صدق کوش که خورشيد زايد از نفست

که از دروغ سيه روی گشت صبح نخست

شدم ز دست تو شيدای کوه و دشت و هنوز

نمی‌کنی به ترحم نطاق سلسله سست

مرنج حافظ و از دلبران حفاظ مجوی

گناه باغ چه باشد چو اين گياه نرست

**

GÜVERCİNE BENZEYEN GÖNLÜMÜ VURDU, ÖLDÜRDÜ, HAREMDE AVLANMANIN HARAM OLDUĞUNA ALDIRIŞ BİLE ETMEDİ.

 

52.

Gördün mü? Sevgili, ancak cevretmeye, sitem etmeye koyuldu, başka bir hevesi de yok. Ahdim bozdu, bizim dertlerimizle hiç mukayyed olmadı.

Güvercine benzeyen gönlümü vurdu, öldürdü, haremde avlanmanın haram olduğuna aldırış bile etmedi. Fakat Yarabbi, yine sen suçuna bakma!

Cefa, bana kendi talihimden. Yoksa sevgili lütfetmesin, keremde bulunmasın… hâşa, böyle şey olamaz.

Bütün bunlarla beraber ondan horluk çekmeyen nereye giderse gitsin, kimse tarafından ağırlanmaz, ululanmaz.

Sâki, şarap sun, muhtesibe de de ki: Bizi hoş gör, kınama, Cem’in bile böyle bir kadehi yoktu.

Kapısının harimine yol bulmayan yolcu,, ovayı beyhude yere dolaştı, hareme yol bulamadı gitti.

Hafız, sen fesahat topunu kap, götür. Çünkü davacının bir hüneri olması şöyle dursun, işten haberi bile yok!

Didi ki yâr cuz ser-i cevr-ü sitem nedâşt

Bişkest ‘ahd-u vez ğam-ı mâ hiç ğam nedâşt

78‏

ديدی که يار جز سر جور و ستم نداشت

بشکست عهد وز غم ما هيچ غم نداشت

يا رب مگيرش ار چه دل چون کبوترم

افکند و کشت و عزت صيد حرم نداشت

بر من جفا ز بخت من آمد وگرنه يار

حاشا که رسم لطف و طريق کرم نداشت

با اين همه هر آن که نه خواری کشيد از او

هر جا که رفت هيچ کسش محترم نداشت

ساقی بيار باده و با محتسب بگو

انکار ما مکن که چنين جام جم نداشت

هر راهرو که ره به حريم درش نبرد

مسکين بريد وادی و ره در حرم نداشت

حافظ ببر تو گوی فصاحت که مدعی

هيچش هنر نبود و خبر نيز هم نداشت

 

**

İRADENİ AŞK YOLUNA VERDİYSEN ADIN KÖTÜYE ÇIKACAK DİYE DÜŞÜNME.

 

53.

Bir bülbül, gagasına güzel renkli bir gül yaprağı almış, o vuslat nimetine eriştiği halde yine hazin hazin, tatlı tatlı feryada koyulmuştu.

Vuslata eriştiğin halde bu feryadü figan nedir dedim. Dedi ki: Sevgilinin cilvesi bizi bu işe saldı.

Sevgili bizimle düşüp kalkmazsa itiraza imkân mı var? O muradına erişmiş bir Padişah elbette yoksullardan arlanır.

Bizim naz ü niyazımız, sevgilinin güzelliğine tesir etmedi gitti. Sevgili, bizim yalvarışlarımıza hiç bir suretle aldırış etmedi. Nazeninlerden iltifat görecek kişiler, ancak bahtı olan kişilerdir.

Kalk, o nakkaşın kalemine canımızı feda edelim. Bütün bu şaşılacak nakışlan, pergeliyle o meydana getirdi!

İradeni aşk yoluna verdiysen adın kötüye çıkacak diye düşünme. Şeyh-i San’an bile hırkasını meyhaneciye rehin vermişti.

Sülûkünde meleklerin tespihini zünnariyle çeken, zünnar kuşanmış olduğu halde meleklerin tespihiyle meşgul olan kalender, vaktini ne de hoş geçirmiştir.

O huri yaratılıştı sevgilinin köşkünün damı altında Hafız’ın göz yaşlan cennette akan ırmaklara döndü.

Bulbuli berg-i guli hoş-reng der mınkâr dâşt

Vanderan berg-u neva hoş nâlehâ-yi zar dâşt

77‏

بلبلی برگ گلی خوش رنگ در منقار داشت

و اندر آن برگ و نوا خوش ناله‌های زار داشت

گفتمش در عين وصل اين ناله و فرياد چيست

گفت ما را جلوه معشوق در اين کار داشت

يار اگر ننشست با ما نيست جای اعتراض

پادشاهی کامران بود از گدايی عار داشت

در نمی‌گيرد نياز و ناز ما با حسن دوست

خرم آن کز نازنينان بخت برخوردار داشت

خيز تا بر کلک آن نقاش جان افشان کنيم

کاين همه نقش عجب در گردش پرگار داشت

گر مريد راه عشقی فکر بدنامی مکن

شيخ صنعان خرقه رهن خانه خمار داشت

وقت آن شيرين قلندر خوش که در اطوار سير

ذکر تسبيح ملک در حلقه زنار داشت

چشم حافظ زير بام قصر آن حوری سرشت

شيوه جنات تجری تحتها الانهار داشت

**

İKİ CİHANIN DA NAKŞI YOKKEN AŞK VE MUHABBET ŞİVESİ VARDI

 

54.

Şuh kaşının kurduğu yay, bu kudretsiz âşıkın helâki için kurulmuş, onunla benim canıma kasdetmekte.

Şarap için terleyerek bahçeye ne zaman gittin ki bu güzelliğin, erguvanı ateşe verdi.

Nergis, kendini beğendi de bir işvelendi; gözün bundan dolayı onun rağmine cihana yüzlerce fitne saldı.

Senin yüzüne benzettim diye seher çağı da hemen sabah rüzgârının eliyle ağzıma toprak saçtı.

Menekşe büklüm büklüm turalarını düğümlerken seher yeli, zülfünün hikâyesini ortaya koydu.

Ben, bundan önce zâhittim, ne şarap görmüştüm, ne çalgı duymuştum. Fakat meyhane sâkilerinin havası, beni ona da düşürdü, buna da.

Şimdi lâl renkli şarapla hırkamı yıkayıp duruyorum. Fakat ezelî nasibi yıkayıp arıtmaya imkân mı var?

İki cihanın da nakşı yokken aşk ve muhabbet şivesi vardı; zamane, sevgi âdetini ortaya şimdi atmadı ki.

Hafız’ın açılıp gelişmesi, herhalde muğlann şarabından harabolmaktadır, ezeli takdir böyle.

* Zaman, beni Cihan Hacesi’nin kulluğuna saldı. Anladım ki artık âlem, muradımca dönecek.

Hami  ki  ebru-yı şuh-ı  tu  der  keman  endaht

Be  kasd-ı  can-ı  men-i  zar-ı  natevan  endaht

  16‏

خمی که ابروی شوخ تو در کمان انداخت

به قصد جان من زار ناتوان انداخت

نبود نقش دو عالم که رنگ الفت بود

زمانه طرح محبت نه اين زمان انداخت

به يک کرشمه که نرگس به خودفروشی کرد

فريب چشم تو صد فتنه در جهان انداخت

شراب خورده و خوی کرده می‌روی به چمن

که آب روی تو آتش در ارغوان انداخت

به بزمگاه چمن دوش مست بگذشتم

چو از دهان توام غنچه در گمان انداخت

بنفشه طره مفتول خود گره می‌زد

صبا حکايت زلف تو در ميان انداخت

ز شرم آن که به روی تو نسبتش کردم

سمن به دست صبا خاک در دهان انداخت

من از ورع می و مطرب نديدمی زين پيش

هوای مغبچگانم در اين و آن انداخت

کنون به آب می لعل خرقه می‌شويم

نصيبه ازل از خود نمی‌توان انداخت

مگر گشايش حافظ در اين خرابی بود

که بخشش ازلش در می مغان انداخت

جهان به کام من اکنون شود که دور زمان

مرا به بندگی خواجه جهان انداخت

**

MEYHANE EŞİĞİNE YOL BULAN ŞARAP KADEHİNDEN FEYZALDI DA TEKKELERDE AÇILAN SIRLARI ANLADI.

 

55.

Meyhane mahallesine yol bulan yolcu, başka bir kapı çalmanın beyhude ve abes bir düşünce olduğunu anlamıştır.

Zamane, rintlik tacını, ancak âlemdeki yüceliği o taçta bilen kişiye verdi.

* Meyhane eşiğine yol bulan şarap kadehinden feyzaldı da tekkelerde açılan sırları anladı.

Bizden, divaneler ibadetinden başka ibadet isteme. Ne yapalım, şeyhimiz, akıllılığı günah saymakta.

Kadehin ağzındaki yazıdan iki âlem sırrını okuyan, Cem’in kadehindeki remizleri, yoldaki izlerden bile anlar.

Gönlüm, sâkinin gözünden canının bağışlanmasını dilemedi. Neden mi diyeceksin? Çünkü o kalbi kara merhametsiz güzelin âdetini biliyor.

Bahtımın yıldızının tesiriyle gözlerimden seher çağlarında öyle yaşlar aktı, öyle ağladım ki bu ağlayışı Zühre de gördü, ay da anladı.

** Kadehin dudağıyle sâkinin yüzünü, bir gecelik hilâlle ayın on dördü bilen kişinin bakışı, ne hoş bakıştır!

Hafız’ın gizlice şarap içtiğini muhtesiple şahne şöyle dursun, padişah bile duydu, bildi.

O padişah, öyle bir derecesi yüce padişahtır ki dokuz felek eyvanını, divanhanesinden bir nümune saymıştır!

Be küy-ı meykede her sâliki ki reh dânist

Deri diğer zeden endişe-i tebeh dânist

47‏

به کوی ميکده هر سالکی که ره دانست

دری دگر زدن انديشه تبه دانست

زمانه افسر رندی نداد جز به کسی

که سرفرازی عالم در اين کله دانست

بر آستانه ميخانه هر که يافت رهی

ز فيض جام می اسرار خانقه دانست

هر آن که راز دو عالم ز خط ساغر خواند

رموز جام جم از نقش خاک ره دانست

ورای طاعت ديوانگان ز ما مطلب

که شيخ مذهب ما عاقلی گنه دانست

دلم ز نرگس ساقی امان نخواست به جان

چرا که شيوه آن ترک دل سيه دانست

ز جور کوکب طالع سحرگهان چشمم

چنان گريست که ناهيد ديد و مه دانست

حديث حافظ و ساغر که می‌زند پنهان

چه جای محتسب و شحنه پادشه دانست

بلندمرتبه شاهی که نه رواق سپهر

نمونه‌ای ز خم طاق بارگه دانست

**

AĞLAMAKTAN GÖZBEBEKLERİM KANLAR İÇİNDE.

 

56.

Ağlamaktan gözbebeklerim kanlar içinde. Bir bak da gör, iştiyakınla halkın hali nasıl?

Lâl dudağınla şarap rengindeki gözünü anarak gam kadehinden içtiğim kızıl şarap,, kandan ibaret!

Civarın maşrika benziyor; oradan yüzünün güneşi doğarsa ne kutlu talihim var!

Ferhad’ın sözü, ancak Şirin’in dudağıma hikâyesi; Leylâ’nın saçlarındaki büklüm de Mecnun’un durağı!

Gönlümü bir sor, soruştur… çünkü boyun selvi gibi gönül alıcı. Söz söyle… çünkü sözün lâtif ve düzenli!

Şarap döndür de cana biraz rahat ve huzur ver ey sâki; çünkü hatırım, feleğin çevriyle perişan.

Aziz sazım, elimden gideli eteğimin kenarı Ceyhun ırmağına döndü.

Gamlı gönlüm, ihtiyarımla nasıl neşelensin? Bu gam, benim ihtiyarımla değil ki.

Hafız, kendinden geçmiş olduğu halde sevgiliyi istemekte… âdeta Karun hâzinesini isteyen müflise dönmüş!

Zi girye merdum-ı çeşmem nişeste der hünest

Bibin ki der talebet hâl-i merduman çunest

54‏

ز گريه مردم چشمم نشسته در خون است

ببين که در طلبت حال مردمان چون است

به ياد لعل تو و چشم مست ميگونت

ز جام غم می لعلی که می‌خورم خون است

ز مشرق سر کو آفتاب طلعت تو

اگر طلوع کند طالعم همايون است

حکايت لب شيرين کلام فرهاد است

شکنج طره ليلی مقام مجنون است

دلم بجو که قدت همچو سرو دلجوی است

سخن بگو که کلامت لطيف و موزون است

ز دور باده به جان راحتی رسان ساقی

که رنج خاطرم از جور دور گردون است

از آن دمی که ز چشمم برفت رود عزيز

کنار دامن من همچو رود جيحون است

چگونه شاد شود اندرون غمگينم

به اختيار که از اختيار بيرون است

ز بيخودی طلب يار می‌کند حافظ

چو مفلسی که طلبکار گنج قارون است

**

SÂKİ, ŞARAP GETİR. SEVGİLİ YÜZÜNDEN NİKABI KALDIRDI.

 

57.

Sâki, şarap getir. Sevgili yüzünden nikabı kaldırdı. Halvettekilerin çırağı yeniden yalınlandı.

O başı alınmış mum tekrar yüzünü aydınlattı. Şu gün görmüş, yaş yaşamış ihtiyar, yeniden gençleşti.

Aşk, bir işveye başladı ki müfti bile yoldan çıktı. Sevgili bir lütuf ta bulundu ki düşman bile artık sevgili elden gitti diye çekinmeye başladı.

Aman o gönül aldatan tatlı sözlerden. Sanki ağzın, sözü, şekere bandırdı.

Tanrı bir İsa nefesli kişi gönderdi de gönlümüzü mecruh eden gam yükünü aldı, bizi kurtardı.

Aya, güne güzellik satan ve huriye benzeyeni, her güzel, sen gelince başka bir işin peşine düştü, güzellik satmadan vazgeçti.

Yedi gök, aşk hikâyesinin sedasıyle dolu, Öyle olduğu halde kısa görüşlü, bu husustaki sözü kısa kesti, aşka ehemmiyet vermedi!

Hafız, sen bu duayı kimden öğrendin ki baht bile şiirini muska yaptı, altınla kapladı.

Sâki biyâ ki yar zi ruh perde ber girift

Kâr-ı çerâğ-ı halvetiyan bâz der girift

86‏

ساقی بيا که يار ز رخ پرده برگرفت

کار چراغ خلوتيان باز درگرفت

آن شمع سرگرفته دگر چهره برفروخت

وين پير سالخورده جوانی ز سر گرفت

آن عشوه داد عشق که مفتی ز ره برفت

وان لطف کرد دوست که دشمن حذر گرفت

زنهار از آن عبارت شيرين دلفريب

گويی که پسته تو سخن در شکر گرفت

بار غمی که خاطر ما خسته کرده بود

عيسی دمی خدا بفرستاد و برگرفت

هر سروقد که بر مه و خور حسن می‌فروخت

چون تو درآمدی پی کاری دگر گرفت

زين قصه هفت گنبد افلاک پرصداست

کوته نظر ببين که سخن مختصر گرفت

حافظ تو اين سخن ز که آموختی که بخت

تعويذ کرد شعر تو را و به زر گرفت

 

**

SEFERE GİDEN SEVGİLİYİ KİMDEN SORAYIM?

 

58.

Ken’an Piri’nin söylediği hoş bir söz duydum: sevgilinin ayrılığı, adama bir iş eder ki sözle söylenmesine imkân bulunmaz.

Şehir vaizinin dün söylediği kıyamet korkusu yok mu? Ayrılık zamanından bir kinaye.

Sefere giden sevgiliyi kimden sorayım? Sabah rüzgârının söylediği sözlerin hepsi darmadağın, ipe, sapa gelmiyor ki.

Eski derdi yıllanmış şarapla giderin, gönül hoşluğunun tohumu ancak bu. Bunu ihtiyar ekinci de söyledi.

Feryat ki düşmana dost olan merhametsiz sevgili, ben dostların muhabbetinden vazgeçtim diye nasıl da pervasızca söyleyiverdi.

Bundan böyle dosttan gelen her cefaya razıyım, hatta rakibe şükredeceğim. Çünkü gönül, derdine alıştı, derman istemem dedi.

Muradınca esse de rüzgâra gönül bağlama, güvenme. Çünkü rüzgâr, bu sözü Süleyman’a misal olarak söyledi.

* Felek sana bir fırsat verirse sakın yolundan çıkma. Kim dedi sana ki bu kocakarı hileden vazgeçti?

Nasıldan, niçinden dem vurma. Kabiliyeti olan kul, sevgili ne derse canla kabul eder.

Hafız, senin aşkından, seni düşünmeden vazgeçti diye kim söyledi ki? Bunu ben demedim, kim söylediyse bühtan etmiş!

Şinideem suhani hoş ki Pir-i Ken’an guft

Firâk-ı yâr ne an mikuned ki bitvanguft

 

88‏

شنيده‌ام سخنی خوش که پير کنعان گفت

فراق يار نه آن می‌کند که بتوان گفت

حديث هول قيامت که گفت واعظ شهر

کنايتيست که از روزگار هجران گفت

نشان يار سفرکرده از که پرسم باز

که هر چه گفت بريد صبا پريشان گفت

فغان که آن مه نامهربان مهرگسل

به ترک صحبت ياران خود چه آسان گفت

من و مقام رضا بعد از اين و شکر رقيب

که دل به درد تو خو کرد و ترک درمان گفت

غم کهن به می سالخورده دفع کنيد

که تخم خوشدلی اين است پير دهقان گفت

گره به باد مزن گر چه بر مراد رود

که اين سخن به مثل باد با سليمان گفت

به مهلتی که سپهرت دهد ز راه مرو

تو را که گفت که اين زال ترک دستان گفت

مزن ز چون و چرا دم که بنده مقبل

قبول کرد به جان هر سخن که جانان گفت

که گفت حافظ از انديشه تو آمد باز

من اين نگفته‌ام آن کس که گفت بهتان گفت

 

**

KIVIRCIK SAÇLARININ KOKUSU, BENİ DAİMA SARHOŞ ETMEKTE…

 

59.

Kıvırcık saçlarının kokusu, beni daima sarhoş etmekte… Sihirbaz gözünün aldatışı, beni her an harabeylemekte.

Bunca sabrettim, Yarabbi, gözümün şem’ini mihraba benzeyen kaşlarıyle aydınlatmak üzere bir gececik olsun sevgiliyi görebilecekmiyim?

Gözbebeğim, onun siyah beninden canımda bir muska. Onun için o görüş karaltısını aziz tutuyorum.

Cihanı ebedî bir surette bezemek istersen seher yeline söyle. Yüzündeki nikabı bir an için kaldırsın.

Alemden yokluğu kaldırmak dilersen saçlarını dök, silk… Her telinden binlerce can, binlerce ruh dökülsün; âlem, ervah âlemi haline dönsün.

Ben ve seher yeli… elinde bir kâr olmayan iki perişanız. Ben, gözünün sihrinden sarhoşum; o, saçlarının kokusundan.

Hafız’daki bu himmet, ne himmettir ki civanndaki topraktan başka gözünde ne dünya var, ne ahret:

Mudâmem mest midâred nesim-i c’ad-ı giysüyet
Harabem mikuned her dem firib-i çeşm-i câdüyet

95‏

مدامم مست می‌دارد نسيم جعد گيسويت

خرابم می‌کند هر دم فريب چشم جادويت

پس از چندين شکيبايی شبی يا رب توان ديدن

که شمع ديده افروزيم در محراب ابرويت

سواد لوح بينش را عزيز از بهر آن دارم

که جان را نسخه‌ای باشد ز لوح خال هندويت

تو گر خواهی که جاويدان جهان يک سر بيارايی

صبا را گو که بردارد زمانی برقع از رويت

و گر رسم فنا خواهی که از عالم براندازی

برافشان تا فروريزد هزاران جان ز هر مويت

من و باد صبا مسکين دو سرگردان بی‌حاصل

من از افسون چشمت مست و او از بوی گيسويت

زهی همت که حافظ راست از دنيی و از عقبی

نيايد هيچ در چشمش بجز خاک سر کويت

 

**

GÜZELLİĞİN, ALIMLA BİRLEŞTİ, BÜTÜN DÜNYAYI ZAPTETTİ.

 

60.

Güzelliğin, alımla birleşti, bütün dünyayı zaptetti. Evet, birlikle âlem zaptedilebilir.

Mum, halvetindekilerin sırrını meydana koymaya yeltendi; fakat Tanrı’ya şükrolsun ki gönlündeki sır, ağzında kaldı, söyleyemedi.

Gönlümdeki bu gizli ateş yok mu? Gök yüzündeki güneş onun ancak bir yalımı!

Gül, sevgilinin renginden, kokusundan bahsetmek, onlara benzediğini söylemek istedi. Seher yeli gayrete geldi, gülü söyletmedi, sözünü ağzına tıkadı.

Pergel gibi bir kenarda rahatça oturmaktaydım. Devran, nihayet beni nokta gibi ortaya aldı.

Sâkinin yüzündeki ateş, kadehe aksettiği günden beri şarap kadehinin şevki, vücudumun harmanını yaktı, yandırdı.

Âhır zamanın eteğini tutan bu fitnelerden yenlerini silkerek salma salına muğların mahallesine gideceğim… Başka çarem yok.

Şarap içmeye bak. Dünyanın sonunu gören, gamdan silkinip kurtuldu, ağır kadehi eline aldı.

Gül yaprağına şekayıkın kaniyle şöyle yazmışlar: Pişkin adam, erguvan gibi şaraba düşer.

Hafız, senin şiirinden letafet suyu damlamakta, hased eden nasıl olur da bir söz söyleyebilir?

Husnet be ittifak-ı melâhat cihan girift

Ari be ittifak cihan mitevan girift

87‏

حسنت به اتفاق ملاحت جهان گرفت

آری به اتفاق جهان می‌توان گرفت

افشای راز خلوتيان خواست کرد شمع

شکر خدا که سر دلش در زبان گرفت

زين آتش نهفته که در سينه من است

خورشيد شعله‌ايست که در آسمان گرفت

می‌خواست گل که دم زند از رنگ و بوی دوست

از غيرت صبا نفسش در دهان گرفت

آسوده بر کنار چو پرگار می‌شدم

دوران چو نقطه عاقبتم در ميان گرفت

آن روز شوق ساغر می خرمنم بسوخت

کتش ز عکس عارض ساقی در آن گرفت

خواهم شدن به کوی مغان آستين فشان

زين فتنه‌ها که دامن آخرزمان گرفت

می خور که هر که آخر کار جهان بديد

از غم سبک برآمد و رطل گران گرفت

بر برگ گل به خون شقايق نوشته‌اند

کان کس که پخته شد می چون ارغوان گرفت

حافظ چو آب لطف ز نظم تو می‌چکد

حاسد چگونه نکته تواند بر آن گرفت

 

**

AŞK YOLUNDA YAKINLIK, UZAKLIK KONAĞI YOKTUR.

 

61.

Ey sabah hüthüdü, seni Seba’ya gönderiyorum. Bir bak, gör… nereden nereye yolluyorum.

Senin gibi bir kuş, tozlu, topraklı gam yurdunda kalırsa yazık. Seni buradan vefa yurduna gönderiyorum.

Aşk yolunda yakınlık, uzaklık konağı yoktur. Seni apaşikâr görmekte, sana dualar, senalar yollamakta;

Her sabah, seher rüzgârıyle, her akşam da şimal rüzgârıyle bir hayır dua kafilesi göndermekteyim.

Gam askeri, gönül yuvasını yakıp yıkmasın diye aziz canımı azık olarak yolluyorum.

*          Ey nazardan gaip sevgili, daima gönlümdesin; sana dua etmekte, selâmlar yollamaktayım.

•          Yüzüne bak da Tanrı sanatını seyret diye Tanrı’yı gösteren kalb aynasını gönderiyorum.

• Çalgıcılar, sana iştiyakımı bildirsinler diye şiirler düzüp, gazeller koşup sazla, nağmeyle yolluyorum.

Gel ey sâki, gayp hâtifi beni, müjdeledi de dedi ki: Sabret, sana deva göndermekteyim.

Hafız, meclisimizin nağmesi, seni hayırla anmadan ibarettir. Sen de acele et, gel… sana at ve kaftan yolluyorum.

Ey hudhud-i sabâ be Sebâ mîfurustemet

Binger ki ez kucâ be kucâ mifurustemet

90‏

ای هدهد صبا به سبا می‌فرستمت

بنگر که از کجا به کجا می‌فرستمت

حيف است طايری چو تو در خاکدان غم

زين جا به آشيان وفا می‌فرستمت

در راه عشق مرحله قرب و بعد نيست

می‌بينمت عيان و دعا می‌فرستمت

هر صبح و شام قافله‌ای از دعای خير

در صحبت شمال و صبا می‌فرستمت

تا لشکر غمت نکند ملک دل خراب

جان عزيز خود به نوا می‌فرستمت

ای غايب از نظر که شدی همنشين دل

می‌گويمت دعا و ثنا می‌فرستمت

در روی خود تفرج صنع خدای کن

کيينه خدای نما می‌فرستمت

تا مطربان ز شوق منت آگهی دهند

قول و غزل به ساز و نوا می‌فرستمت

ساقی بيا که هاتف غيبم به مژده گفت

با درد صبر کن که دوا می‌فرستمت

حافظ سرود مجلس ما ذکر خير توست

بشتاب هان که اسب و قبا می‌فرستمت

**

SEVGİLİMİN DUDAĞINI GÖRMEK İÇİN CAN VERMEK DE BENİM İŞİM.

 

62.

Kana susamış terütaze lâl, sevgilimin dudağıdır; onu görmek için can vermek de benim işim.

Onun gönül kapışım görüp de halimi inkâr eden, o kara gözlerden, o uzun kirpiklerden utansın!

Kervan başı, pilimi, pırtımı mahalle kapısından dışarı çıkarma. O mahalle sevgilimin konağı olan bir ana cadde, dışarıda ne işim var benim?

Talihime kulum doğrusu… bu vefa kıtlığında o esmer güzelin aşkı, beni satın aldı, ateşlere yandım!

Gülün güzel kokulu tablasıyle amber kokulan saçan zülfü, benim güzel kokular satan sevgilimin kokusunun pek az bir feyzinden ibaret.

Bahçıvan, beni yel gibi kapından sürme.

Senin yetiştirdiğin gül bahçesinin suyu, benim gül renkli göz yaşlarımdır.

Sevgilinin, hasta gönlümün doktoru olan nergis gözleri, dudağından bal ve gül şerbeti içmemi emretti.

Gazel vâdisinde Hafız’a nükte öğreten, sözde misli olmayan o tatlı sözlü dilberin yadıdır.

La’l-i sirâb be hun teşne leb-i yâr-ı menest

Vez pey-i diden-i o dâden-i can kâr-ı menest

51‏

لعل سيراب به خون تشنه لب يار من است

وز پی ديدن او دادن جان کار من است

شرم از آن چشم سيه بادش و مژگان دراز

هر که دل بردن او ديد و در انکار من است

ساروان رخت به دروازه مبر کان سر کو

شاهراهيست که منزلگه دلدار من است

بنده طالع خويشم که در اين قحط وفا

عشق آن لولی سرمست خريدار من است

طبله عطر گل و زلف عبيرافشانش

فيض يک شمه ز بوی خوش عطار من است

باغبان همچو نسيمم ز در خويش مران

کب گلزار تو از اشک چو گلنار من است

شربت قند و گلاب از لب يارم فرمود

نرگس او که طبيب دل بيمار من است

آن که در طرز غزل نکته به حافظ آموخت

يار شيرين سخن نادره گفتار من است

**

NİCE DEMLERDİR, GÜZELLERİN SEVDASI DİNİMDİR

 

63.

Nice demlerdir, güzellerin sevdası dinimdir; nice demlerdir bu sevdanın derdi, gamlı gönlümün neşesidir.

Lâlini görmek için canı görebilen bir göz lâzım. Benim cihanı gören gözüm ise bu mertebeye erişemez.

Bana dost ol ki felek, ancak senin ay gibi yüzünle benim pervin gibi yaşlarımdan bezenir.

Aşkın, bana söz söylemeyi öğrettiği andan itibaren halk beni övmeyi, beğenmeyi vird edindi.

Yarabbi, bana yokluk devletini ihsan et. Çünkü yüceliğimin sebebi, ancak budur.

Şahneyle arkadaşlık eden vaize de, ululuk satmasın. Çünkü benim hor gönlüm, sultan konağı!

* Yarabbi, bu maksat Kâbesini kim seyrediyor ki yolundaki dikenler bile benim gülüm, nesrinim…

Hafız, gayri Perviz hikâyesini söyleme. Çünkü onun dudağı, benim Şirin Hüsrevimin içtiği şarabın ancak bir yudumunu içmekte, Perviz, ancak sevgilimin artığıyle feyizlenmekte.

Rüzgârist ki sevda-yı bütan din-i menest

Gam-ı in kâr neşat-ı dil-i ğamgin-i menest

52‏

روزگاريست که سودای بتان دين من است

غم اين کار نشاط دل غمگين من است

ديدن روی تو را ديده جان بين بايد

وين کجا مرتبه چشم جهان بين من است

يار من باش که زيب فلک و زينت دهر

از مه روی تو و اشک چو پروين من است

تا مرا عشق تو تعليم سخن گفتن کرد

خلق را ورد زبان مدحت و تحسين من است

دولت فقر خدايا به من ارزانی دار

کاين کرامت سبب حشمت و تمکين من است

واعظ شحنه شناس اين عظمت گو مفروش

زان که منزلگه سلطان دل مسکين من است

يا رب اين کعبه مقصود تماشاگه کيست

که مغيلان طريقش گل و نسرين من است

حافظ از حشمت پرويز دگر قصه مخوان

که لبش جرعه کش خسرو شيرين من است

 

**

CANIMIZI YAKTI, YANDIRDI; BİR SORUN, KİMİN SEVGİLİSİ BU.

 

64.

Yarabbi, bu gönül aydınlatan çırağ, kimin köşkünün çırağı? Canımızı yaktı, yandırdı; bir sorun, kimin sevgilisi bu.

Şimdi benim gönlümü yıkmakta, dinimi harabetmekte… acaba kimin koynunda yatıyor, kiminle kol boyun uyuyor, kimi mamur ediyor ?

Dudağının şarabı dudağımdan uzak olmayasıca, acaba kimin hayat şarabı, kiminle kadeh tokuşturmada?

Allah aşkına bir sorun; kimin pervanesi, ziyası âleme saadetler veren o şem’in sohbeti devletine kim erişmiş, kim bu devlete kavuşmuş?

Herkes, onu teshir için bir çeşit afsunla meşgul. Fakat onun nazik gönlü kimin efsanesine mail? Bilinmedi gitti!

Yarabbi, o padişahlara benzer ay yüzlü, Zühre alınlı güzel, kimin incisi, kime ait?

Dedim ki: Hafız’ın divane gönlü sensiz ne yapacak, ne hale gelecek?

Ah! Dudak, altından güldü de dedi ki: Ben bilmem, kimin divanesi o?

Yâ Rab in şem’-i dil-efrüz zi kâşâne-i kist

Can-ı mâ süht bipursid ki cânâne-i kist

67‏

يا رب اين شمع دل افروز ز کاشانه کيست

جان ما سوخت بپرسيد که جانانه کيست

حاليا خانه برانداز دل و دين من است

تا در آغوش که می‌خسبد و همخانه کيست

باده لعل لبش کز لب من دور مباد

راح روح که و پيمان ده پيمانه کيست

دولت صحبت آن شمع سعادت پرتو

بازپرسيد خدا را که به پروانه کيست

می‌دهد هر کسش افسونی و معلوم نشد

که دل نازک او مايل افسانه کيست

يا رب آن شاهوش ماه رخ زهره جبين

در يکتای که و گوهر يک دانه کيست

گفتم آه از دل ديوانه حافظ بی تو

زير لب خنده زنان گفت که ديوانه کيست

**

BEN, SENDEN AYRI DÜŞTÜM AMA UMUYORUM Kİ PEK YAKINDA VUSLATINA KAVUŞACAĞIM.

 

65.

Yüzünü kimse görmedi, binlerce gözcün var. Henüz gonca halindesin, açılmadın, yüzlerce bülbülün var!

** Dilerim, kimse senden ayrı düşmesin… ben, senden ayrı düştüm ama umuyorum ki pek yakında vuslatına kavuşacağım.

Civarına geldiysem şaşılacak ne var? O diyarda benim gibi binlerce garip mevcut.

Kim âşık oldu da sevgili onun haline bakmadı, onu görüp gözetmedi? Hocam, dert yok… yoksa doktor meydanda.

Bir yerde ibadet yurdunu bezediler mi elbette orada rahip manastırındaki nakusun sesi de duyulur, salibin şöhreti de.

Hafız’ın bu derece feryadı boş yere değil herhalde. Mutlaka duyulmamış bir efsane, şaşılacak bir iş oldu!

Ruy ı tu kes nedid-u hezaran rakib hest

Der ğonce-i henüz-u şedet ‘endelib best

63‏

روی تو کس نديد و هزارن رقيب هست

در غنچه‌ای هنوز و صدت عندليب هست

گر آمدم به کوی تو چندان غريب نيست

چون من در آن ديار هزاران غريب هست

در عشق خانقاه و خرابات فرق نيست

هر جا که هست پرتو روی حبيب هست

آن جا که کار صومعه را جلوه می‌دهند

ناقوس دير راهب و نام صليب هست

عاشق که شد که يار به حالش نظر نکرد

ای خواجه درد نيست وگرنه طبيب هست

فرياد حافظ اين همه آخر به هرزه نيست

هم قصه‌ای غريب و حديثی عجيب هست

 

**

SIRRINI GİZLEYEMEYEN GÖZYAŞLARIM KANLARLA BULANIK AKARSA ŞAŞILACAK ŞEY Mİ?

 

66.

Yüzünün ziyasından aydınlanmayan bir göz, bir görüş yok. Kapının toprağını, gözüne minnetle çekmeyen bir göz olsun… imkânı mı var?

Nazar ehli, yüzüne bakmada… doğru, fakat bir baş olsun dâ onda senin zülfünün havası olmasın… buna imkân yok.

Sırrını gizleyemeyen gözyaşlarım kanlarla bulanık akarsa şaşılacak şey mi? Sırrını faş edenin utanmaması, yaptığına nadim olmaması mümkün mü?

* Rüzgârdan eteğine bir toz konmasın diye geçeceği hiç bir yol yok ki göz yaşlarımın seliyle sulanmasın!

Zülfünün gecesinden her yerde dem vurmasın diye hiç bir sabah yok ki seher yeliyle konuşup çekişmiyeyim.

Ben talihimden incinmekteyim… yoksa zaten senin civarından muradına erişen kişi yok!

Ey ballar, şekerler kaynağı, âlemde bir şeker yok ki tatlı dudağından utanmasın; suya, tere gark olup erimesin!

* Sırrın açığa vurulması doğru değil… yoksa rintler meclisinde duyulmayan bir şey mi var?

* Arslan bile senin aşk yolunda tilkileşir.

Ah bu yoldan… Hiç bir tehlike tasavvur edilemez ki bu yolda bulunmasın!

*          Gözyaşlarım, kapının toprağına akmakta… o yüzden sana minnettar. Fakat hiç bir kapı toprağı yok ki orayı suladığı için göz yaşlanma yüzlerce defa minnettar olmasın!

*          Varlıktan şu kadar bir ad san var ki var denmekte… yoksa zayıflıktan bir eseri bile yok mu, yok.

Baştan başa vücudunda hiç bir hüner yoktur ki olmasın. Yalnız cefacı sevgili, şu kadarcık bir şey var: Hafız, senden razı değil-

Ruşen ez pertev-i rûyet nazari nist ki nist

Minnet-i hâk-i deret ber basari nist ki nist

73‏

روشن از پرتو رويت نظری نيست که نيست

منت خاک درت بر بصری نيست که نيست

ناظر روی تو صاحب نظرانند آری

سر گيسوی تو در هيچ سری نيست که نيست

اشک غماز من ار سرخ برآمد چه عجب

خجل از کرده خود پرده دری نيست که نيست

تا به دامن ننشيند ز نسيمش گردی

سيل خيز از نظرم رهگذری نيست که نيست

تا دم از شام سر زلف تو هر جا نزنند

با صبا گفت و شنيدم سحری نيست که نيست

من از اين طالع شوريده برنجم ور نی

بهره مند از سر کويت دگری نيست که نيست

از حيای لب شيرين تو ای چشمه نوش

غرق آب و عرق اکنون شکری نيست که نيست

مصلحت نيست که از پرده برون افتد راز

ور نه در مجلس رندان خبری نيست که نيست

شير در باديه عشق تو روباه شود

آه از اين راه که در وی خطری نيست که نيست

آب چشمم که بر او منت خاک در توست

زير صد منت او خاک دری نيست که نيست

از وجودم قدری نام و نشان هست که هست

ور نه از ضعف در آن جا اثری نيست که نيست

غير از اين نکته که حافظ ز تو ناخشنود است

در سراپای وجودت هنری نيست که نيست

**

BAYRAMIN KUTLU OLSUN… ETTİĞİN VAİDLER HATIRINDAN ÇIKMASIN.

 

 

67.

Ey Sâki, bayram geldi/bayramın kutlu olsun… ettiğin vaidler hatırından çıkmasın.

Hayretteyim, bu ayrılık günlerinde dostlardan nasıl vazgeçtin? Gönlün bunu kabul etti ha!

Sâki, bizden asma kızına selâm götür ve de ki: Artık meydana çık, gayret ve himmetimiz seni artık azâd etti!

Meclistekilerin neşesi senin kademinle, senin gelişinle. Seni neşeli görmek istemeyen gönül, gam yurdu olsun.

Şükr olsun Tanrı’ya… yasemin, selvi, gül ve şimşat bahçen, bu güzün yağmasına uğramadı.

Kem göz değmesin o ünlü talibine, o doğuştan olma devletine. Seni o perişanlıktan yine kurtardı.

Hafız, bu Nuh gemisinin devletini, bu büyük şarap kadehini elden bırakma. Yoksa hadiseler tufanı, varlığının kökünü bile siler süpürür.

Sâkiyâ âmeden-i id mübarek bâdet

Van mevâ’id-ki kerdi nereved ez yâdet

18‏

ساقيا آمدن عيد مبارک بادت

وان مواعيد که کردی مرواد از يادت

در شگفتم که در اين مدت ايام فراق

برگرفتی ز حريفان دل و دل می‌دادت

برسان بندگی دختر رز گو به درآی

که دم و همت ما کرد ز بند آزادت

شادی مجلسيان در قدم و مقدم توست

جای غم باد مر آن دل که نخواهد شادت

شکر ايزد که ز تاراج خزان رخنه نيافت

بوستان سمن و سرو و گل و شمشادت

چشم بد دور کز آن تفرقه‌ات بازآورد

طالع نامور و دولت مادرزادت

حافظ از دست مده دولت اين کشتی نوح

ور نه طوفان حوادث ببرد بنيادت

**

AŞK YOLU, BİR YOLDUR Kİ NE UCU VAR, NE KIYISI. O YOLDA CAN VERMEDEN BAŞKA HİÇ BİR ÇARE BULUNMAZ.

 

68.

Aşk yolu, bir yoldur ki ne ucu var, ne kıyısı. O yolda can vermeden başka hiç bir çare bulunmaz.

Aşka ne zaman gönül verirsen o zamanın hoş bir andır. Hayır işte istihareye hiç hacet yok.

Rintlik yolunu fırsat bil. Bu yol, definenin bulunduğu yer gibi herkese aşikâr değildir-

Bizi, akıl bunu menetmekte diye korkutma, şarap getir. Çünkü akıl dediğin o şahnenin, bizim vilâyetimizde hiç bir işi yok;

Hilâl gibi olan sevgili, temiz ve aydın bir gözle görülebilir. Her göz, o ay parçasının cilvegâhı olamaz.

Bizi kim öldürüyor? Gözünden sor. Sevgili, ne talihin bir suçu var, ne yıldızın!

Hafız’ın ağlaması, sana hiç bir suretle tesir etmedi gitti. Hayretteyim o gönüle; katılıkta hiç de mermerden aşağı değil!

Râhist râh-ı ‘ışk ki hiçeş kenâre nist

Anca cuz an ki can bisipârend çâre nist

72‏

راهيست راه عشق که هيچش کناره نيست

آن جا جز آن که جان بسپارند چاره نيست

هر گه که دل به عشق دهی خوش دمی بود

در کار خير حاجت هيچ استخاره نيست

ما را ز منع عقل مترسان و می بيار

کان شحنه در ولايت ما هيچ کاره نيست

از چشم خود بپرس که ما را که می‌کشد

جانا گناه طالع و جرم ستاره نيست

او را به چشم پاک توان ديد چون هلال

هر ديده جای جلوه آن ماه پاره نيست

فرصت شمر طريقه رندی که اين نشان

چون راه گنج بر همه کس آشکاره نيست

نگرفت در تو گريه حافظ به هيچ رو

حيران آن دلم که کم از سنگ خاره نيست

 

**

KADİR GECESİ, SABAHA KADAR SENİNLE BERABER UYUMAK İSTİYORUM.

 

 

69.

Sana gönül ahvalini söylemek hevesindeyim, senden gönül haberini duymak isteğine düştüm.

Ham tamaha bak ki etrafa yayılmış hikâyeyi rakiplerden gizlemek niyetindeyim.

Böyle bir aziz ve şerefli kadir gecesi, sabaha kadar seninle beraber uyumak istiyorum.

Eyvah, böyle nazik bir inciyi, kapkaranlık gecede delmek, böyle bir şiiri geceyarısı söylemek hevesine kapıldım!

Ey sabah rüzgârı, bu gece bana yardım et. Çünkü seher çağı açılmak, neşelenmek niyetindeyim.

Yüceltmek için yolunun toprağını kirpiklerimin ucuyla süpürmek isterim.

İddiaların rağmine Hafız gibi rintçe şiirler söylemek hevesindeyim.

Hal-i dil ba tu guftenem hevesest

Haber-i dil şunuftemen hevesest

42‏

حال دل با تو گفتنم هوس است

خبر دل شنفتنم هوس است

طمع خام بين که قصه فاش

از رقيبان نهفتنم هوس است

شب قدری چنين عزيز و شريف

با تو تا روز خفتنم هوس است

وه که دردانه‌ای چنين نازک

در شب تار سفتنم هوس است

ای صبا امشبم مدد فرمای

که سحرگه شکفتنم هوس است

از برای شرف به نوک مژه

خاک راه تو رفتنم هوس است

همچو حافظ به رغم مدعيان

شعر رندانه گفتنم هوس است

**

YİNE YÜZÜNÜ ÖRTTÜ, GİZLENDİ. O YÜZDEN ÇILDIRDIM İŞTE.

 

70. t

Zülfün, binlerce gönlü bir tek kılla bağladı. Binlerce çareye başvurmanın yolunu dört yandan da kesti.

Âşıklar, ondan esip gelen rüzgâra can versinler diye nafesini açtı, zülfünü çözdü, fakat istek kapısını bağladı, kimseye koklatmadı bile.

Sevgilim yeni ay gibi kaşım gösterdi, cemalini arzetti de sonra yine yüzünü örttü, gizlendi. O yüzden çıldırdım işte.

Sâki, nice hilelerle kadehe şarap döktü, nice sanatlarla kadehi doldurdu. Şarap kabındaki nakışlara bak, kadehteki nakışlar, bunlar!

Yarabbi, sürahi ne fenalık etti de küpün kanı kul kul nağmeleriyle boğazında düğümlenip kaldı.

Çalgıcı, ne perde düzdü, nasıl bir nağmeye başladı da vecit ve hal ehli, semâ perdesindeyken hay huyu bıraktı. Onu dinlemeye koyuldu.

Hafız, kim, aşka düşmeden vuslat dilediyse gönül Kâbesini tavaf etmeye aptessiz ihram bağlandı demektir.

Zulfet hezar dil be yeki tar-ı mu bibest

Râh-ı hezâr çâreger ez çâr sü bibest

30‏

زلفت هزار دل به يکی تار مو ببست

راه هزار چاره گر از چار سو ببست

تا عاشقان به بوی نسيمش دهند جان

بگشود نافه‌ای و در آرزو ببست

شيدا از آن شدم که نگارم چو ماه نو

ابرو نمود و جلوه گری کرد و رو ببست

ساقی به چند رنگ می اندر پياله ريخت

اين نقش‌ها نگر که چه خوش در کدو ببست

يا رب چه غمزه کرد صراحی که خون خم

با نعره‌های قلقلش اندر گلو ببست

مطرب چه پرده ساخت که در پرده سماع

بر اهل وجد و حال در های و هو ببست

حافظ هر آن که عشق نورزيد و وصل خواست

احرام طوف کعبه دل بی وضو ببست

**

AYRILIK NE MÜŞKÜL BİR İŞTİR, SEN NE BİLİRSİN?

 

71. t

Ay yüzlü sevgili, bu hafta şehirden gitti. Fakat bu birkaç gün, gözüme bir yıl gibi görünmekte. Ayrılık ne müşkül bir iştir, sen ne bilirsin?

Göz bebeği, sevgilinin yüzünün letafetinden yüzünde kendi aksini gördü de misk renginde bir ben sandı.

Şeker gibi dudağından hâlâ ana sütü damlamakta. Öyle olduğu halde işvede her kirpiği bir kan içici katil.

Ey bütün şehirde kerem hususunda parmakla gösterilen sevgili, yazık… gariplere kerem etmede bu ne acayip ihmâldir.

Bundan böyle artık cevheri ferdin varlığında hiç şüphem kalmadı, ağzın buna aydın bir delil.

Bize uğrayacağını müjdelediler… Bu, bizim için kutlu bir fal; bu hayırlı niyetten vazgeçme !

Hasta Hafız’ın vücudu, feryattan kamış kaleminin içindeki kıla döndü, senin ayrılık dağını hangi gücüyle, hangi kuvvetiyle çekecek?

Mâhem in hefte şud ez şehr-u be çeşmem sâlist

Hâl-i hicran tu çi dâni ki çi muşkil hâlist

68‏

ماهم اين هفته برون رفت و به چشمم ساليست

حال هجران تو چه دانی که چه مشکل حاليست

مردم ديده ز لطف رخ او در رخ او

عکس خود ديد گمان برد که مشکين خاليست

می‌چکد شير هنوز از لب همچون شکرش

گر چه در شيوه گری هر مژه‌اش قتاليست

ای که انگشت نمايی به کرم در همه شهر

وه که در کار غريبان عجبت اهماليست

بعد از اينم نبود شابه در جوهر فرد

که دهان تو در اين نکته خوش استدلاليست

مژده دادند که بر ما گذری خواهی کرد

نيت خير مگردان که مبارک فاليست

کوه اندوه فراقت به چه حالت بکشد

حافظ خسته که از ناله تنش چون ناليست

 

**

“AZ NAZLAN, BU BAĞDA SENİN GİBİ NİCE GÜLLER AÇTI”

 

72.t

Sabah çağı bülbül, yeni açılmış güle “Az nazlan, bu bağda senin gibi nice güller açtı”’ dedi.

Gül gülüp “Doğru sözden incinmeyiz ama hiç bir âşık da sevgiliye ağır söz söylememiştir” diye cevap verdi.

O murassâ kadehten lâl renkli şarap içmeye niyetin varsa kirpiklerinin ucuyla bir hayli inciler delmelisin.

Meyhane kapısı topraklarını yanaklarıyle süpürmeyen kişinin burnuna ebediyen muhabbet kokusu erişmez.

Dün gece İrem gülistanında havanın letafetiyle seher rüzgârı esmiş, sümbülün zülfü perişan bir hale gelmişti.

Dedim ki: Ey Cem’in makamı, cihanı gösteren kadehin nerde kaldı ? Eyvah, o uyanık devlet uyudu, o devir gelip geçti, diye cevap verdi.

Ağıza gelen, söylenebilen söz, aşk sözü olmaz. Sâki, şarap sun ve bu dedikoduyu kısa kes.

Hafız’ın göz yaşı, aklı da denizlere gark etti, sabrı da. Ne yapsın ? Aşk gamının hararetini gizleyemedi.

Subh-dem  murg-ı  çemen ba  gul-i  nov  haste  guft

Naz  kem  kun  ki  derin  bağ  besi  çun  tu  şukuft

81‏

صبحدم مرغ چمن با گل نوخاسته گفت

ناز کم کن که در اين باغ بسی چون تو شکفت

گل بخنديد که از راست نرنجيم ولی

هيچ عاشق سخن سخت به معشوق نگفت

گر طمع داری از آن جام مرصع می لعل

ای بسا در که به نوک مژه‌ات بايد سفت

تا ابد بوی محبت به مشامش نرسد

هر که خاک در ميخانه به رخساره نرفت

در گلستان ارم دوش چو از لطف هوا

زلف سنبل به نسيم سحری می‌آشفت

گفتم ای مسند جم جام جهان بينت کو

گفت افسوس که آن دولت بيدار بخفت

سخن عشق نه آن است که آيد به زبان

ساقيا می ده و کوتاه کن اين گفت و شنفت

اشک حافظ خرد و صبر به دريا انداخت

چه کند سوز غم عشق نيارست نهفت

 

 **

ZÜLFÜNDEN BİR KOKUDUR DUYDUM, HÂLÂ BURNUMDAKİ KOKU, O KOKU.

 

 

73. t

Sevgilinin eşiğinden lütuf ve inayet ummaktayım. Bir suç işledim ama ümidim onun affında.

Bilirim ki suçumdan geçer, peri gibi güzel ama melek huyludur.

Öyle bir ağladım ki kim geçti de göz yaşlarımın akmakta olduğunu gördüyse bu ne ırmaktır, dedi.

O ağız o kadar bir hiçtir, o derecede âdeta yok denecek kadar küçüktür ki bir nişanesini bile bulamıyorum. O bel o kadar incedir ki âdeta bir kıl. Fakat ne çeşit kıl? Onu bilemiyoruz.

Şaşıyorum doğrusu, gözümün işi gücü her an yıkanmak olduğu halde hayalin nasıl oldu da gözümden gitmedi?

Saçın, gönlü sebepsiz, bahanesiz çekip gitmekte. Zaten senin gönülleri çeken zülfünden sebep sormak, bahane aramak kimin haddine düşmüş?

Nice zaman önce zülfünden bir kokudur duydum, hâlâ burnumdaki koku, o koku.

Hafız, perişan halin kötü ama sevgilinin zülfünün kokusuyla perişan oluşun iyi!

Dârem umid-i atıfeti ez cenâb-ı dost

Kerdem cinayeti vu umidem be afv-i ost

59‏

دارم اميد عاطفتی از جانب دوست

کردم جنايتی و اميدم به عفو اوست

دانم که بگذرد ز سر جرم من که او

گر چه پريوش است وليکن فرشته خوست

چندان گريستم که هر کس که برگذشت

در اشک ما چو ديد روان گفت کاين چه جوست

هيچ است آن دهان و نبينم از او نشان

موی است آن ميان و ندانم که آن چه موست

دارم عجب ز نقش خيالش که چون نرفت

از ديده‌ام که دم به دمش کار شست و شوست

بی گفت و گوی زلف تو دل را همی‌کشد

با زلف دلکش تو که را روی گفت و گوست

عمريست تا ز زلف تو بويی شنيده‌ام

زان بوی در مشام دل من هنوز بوست

حافظ بد است حال پريشان تو ولی

بر بوی زلف يار پريشانيت نکوست

**

SEVGİLİDEN BİR HABER GETİRİRSEN ŞÜKRÂNE OLARAK SANA CANIMI SAÇARIM.

 

 

74. t

Ey sabah yeli, sevgilinin ülkesine uğrarsan onun amberler kokan saçlarından bana bir koku getir.

Sevgilinin canına andolsun, bana ondan bir haber getirirsen şükrâne olarak sana canımı saçarım.

Tapusunda, sana yük olmazsa eğer, lütfet, kapısından bu iki göze bir avuç toz getir!

Benim gibi yoksul birisi, onun vuslatını umsun, dilesin ha! Heyhat… ben, olsa olsa belki sevgilinin hayalini rüyamda görebilirim!

Çam kozalığına benzeyen kalbim sevgilinin çam gibi uzun boyunun hasretiyle söğüt gibi titreyip durmakta.

Sevgili, bizi hiç bir pula almasa bile biz, onun başındaki bir tek kılı, iki cihana da satmaz, iki âleme de değişmeyiz.

Gönlü, gam bağından kurtulursa ne var ki? Güzel sesli Hafız, sevgilinin kulu, kölesi!

Sabâ eğer guzeri uftedet bekişver-i dost

Biyâr nefhai ez giysuy-i mu‘anber-i dost

61‏

صبا اگر گذری افتدت به کشور دوست

بيار نفحه‌ای از گيسوی معنبر دوست

به جان او که به شکرانه جان برافشانم

اگر به سوی من آری پيامی از بر دوست

و گر چنان که در آن حضرتت نباشد بار

برای ديده بياور غباری از در دوست

من گدا و تمنای وصل او هيهات

مگر به خواب ببينم خيال منظر دوست

دل صنوبريم همچو بيد لرزان است

ز حسرت قد و بالای چون صنوبر دوست

اگر چه دوست به چيزی نمی‌خرد ما را

به عالمی نفروشيم مويی از سر دوست

چه باشد ار شود از بند غم دلش آزاد

چو هست حافظ مسکين غلام و چاکر دوست

 

**

HAFIZ YOKLUK YURDUNDAN GİTTİ DENMEDEN NE OLUR, HATIRINI SORMAK ÜZERE BİR KERECİK OLSUN GEL!

 

75. t

O peri yüzlü güzel, elbisesine bürünüp bizden ayrıldı gitti. Acaba ne suç gördü de hata yolundan yürüdü ki?

O âlemi gören göz, nazarımdan gideli gözden neler gitti? Kimsecikler bilmez.

Dün gece ciğerimizin yanışından meydana gelen ve başımızdan gelip geçen duman, mumun bile başından geçmemiştir!

Onsuz ve ondan uzaktayken anbean gözüme gelen göz yaşı seli, gözümden giden belâ tufanı!

Ayrılık derdi gelince yere yıkıldık, elden deva gidince dert içinde kaldık.

Güzel, vuslata dua ile erişmenin imkânı var dedi. Bir ömürdür bütün günüm dua etmekle geçti.

Neye ihram bağlayayım? O kıble burada değil ki. Neye sâyedeyim? Merve’nin Safa’sı gitti.

Dün doktor beni gördü de tahassürle dedi ki:

Heyhat, hastalığı şifa kanununu da aştı!

Sevgili, Hafız yokluk yurdundan gitti denmeden ne olur, hatırını sormak üzere bir kerecik olsun gel!

An Turk-i peri çihre ki der zır-i kaba reft

Âyâ çi hatâ did ki ez râh-ı hatâ reft

82‏

آن ترک پری چهره که دوش از بر ما رفت

آيا چه خطا ديد که از راه خطا رفت

تا رفت مرا از نظر آن چشم جهان بين

کس واقف ما نيست که از ديده چه‌ها رفت

بر شمع نرفت از گذر آتش دل دوش

آن دود که از سوز جگر بر سر ما رفت

دور از رخ تو دم به دم از گوشه چشمم

سيلاب سرشک آمد و طوفان بلا رفت

از پای فتاديم چو آمد غم هجران

در درد بمرديم چو از دست دوا رفت

دل گفت وصالش به دعا باز توان يافت

عمريست که عمرم همه در کار دعا رفت

احرام چه بنديم چو آن قبله نه اين جاست

در سعی چه کوشيم چو از مروه صفا رفت

دی گفت طبيب از سر حسرت چو مرا ديد

هيهات که رنج تو ز قانون شفا رفت

ای دوست به پرسيدن حافظ قدمی نه

زان پيش که گويند که از دار فنا رفت

 

**

VÂİZ, BU NE FERYAT? VAR GİT İŞİNE. YOLDAN ÇIKAN BENİM GÖNLÜM, SANA NE OLDU Kİ?

 

76. t

Vâiz, bu ne feryat? Var git işine. Yoldan çıkan benim gönlüm, sana ne oldu ki?

Mademki sevgilinin dudağı beni ney gibi muradıma eriştirmiyor, bütün âlemin nasihati, kulağıma yel gibi gelir!

Tanrı’nın yoktan yarattığı beli, tasavvuru müşkül öyle bir ince mesele ki hiç bir mahlûk halledemedi gitti.

Civarındaki yoksul, sekiz cennetten de müstağnidir. Aşkının tutsağı, iki cihandan da hürdür.

Aşk sarhoşluğu beni harabetti ama varlığımın esası, o haraplıktan mamur olmada.

Gönül, sevgilinin zulmünden, cevrinden ağlayıp inleme, sevgili, sana ancak bunu nasibetmiş, bunu vermiş!

Yürü Hafız, masal söyleme, afsun okuyup üfürme. Hatırımda bu çeşit masallar, buna benzer afsunlar pek çok!

 

Birov be kâr-ı hod ey vâ’iz in çi feryâdest

Mera futâd dil ezreh tura çi uftâdest

35‏

برو به کار خود ای واعظ اين چه فريادست

مرا فتاد دل از ره تو را چه افتادست

ميان او که خدا آفريده است از هيچ

دقيقه‌ايست که هيچ آفريده نگشادست

به کام تا نرساند مرا لبش چون نای

نصيحت همه عالم به گوش من بادست

گدای کوی تو از هشت خلد مستغنيست

اسير عشق تو از هر دو عالم آزادست

اگر چه مستی عشقم خراب کرد ولی

اساس هستی من زان خراب آبادست

دلا منال ز بيداد و جور يار که يار

تو را نصيب همين کرد و اين از آن دادست

برو فسانه مخوان و فسون مدم حافظ

کز اين فسانه و افسون مرا بسی يادست

**

NİCE NÜKTELER VAR, FAKAT HANİ BİR ESRARA MAHREM?

 

77. t

Ey seher rüzgârı, sevgilinin istirahat ettiği yer, o âşık öldüren hileci ay yüzlünün konağı nerde?

Karanlık gece, önde Eymen Vâdisi’nin yolu… fakat Tur’da görünen ateş nerde, vuslat vâdisi hani?

Cihana kim geldiyse harabolmuş, bir haraplığa düşmüştür. Söyleyin, nerde harabatta bir akıllı ?

Beşaret ehli, işaretten anlayandır. Nice nükteler var, fakat hani bir esrara mahrem?

Seninle her kılımızın binlerce işi var. Biz neredeyiz, işi gücü olmayıp bizi kınayan nerede?

* Büklüm büklüm saçlarından bir sorun: Bu gama düşmüş, başı dönmüş gönül hangisine giriftar?

Akıl divane oldu, o misk gibi siyah ve kokulu silsile nerde? Gönül bizden kaçıp bir bucağa gitti, sığındı, sevgilinin kaşı nerde?

Sâki, çalgıcı, şarap… hepsi hazır. Fakat işret, sevgili olmadıkça olmaz, nerde sevgili?

Hafız, dünya yeşilliğinde güz rüzgârından incinme… makul düşün, dikensiz gül nerde ki?

Ey nesim-i seher ârâmgeh-i yâr kucâst

Menzil-i an meh-i âşık-kuş-i ‘ayyar kucâst

19‏

ای نسيم سحر آرامگه يار کجاست

منزل آن مه عاشق کش عيار کجاست

شب تار است و ره وادی ايمن در پيش

آتش طور کجا موعد ديدار کجاست

هر که آمد به جهان نقش خرابی دارد

در خرابات بگوييد که هشيار کجاست

آن کس است اهل بشارت که اشارت داند

نکته‌ها هست بسی محرم اسرار کجاست

هر سر موی مرا با تو هزاران کار است

ما کجاييم و ملامت گر بی‌کار کجاست

بازپرسيد ز گيسوی شکن در شکنش

کاين دل غمزده سرگشته گرفتار کجاست

عقل ديوانه شد آن سلسله مشکين کو

دل ز ما گوشه گرفت ابروی دلدار کجاست

ساقی و مطرب و می جمله مهياست ولی

عيش بی يار مهيا نشود يار کجاست

حافظ از باد خزان در چمن دهر مرنج

فکر معقول بفرما گل بی خار کجاست

 

**

TARİKATTA KIRILMAK YOKTUR, ŞARAP SUN… GÖRDÜĞÜN HER KEDER, BİZE AYNI SAFA GİBİ GELİP GEÇTİ.

 

78. t

Misk gibi zülfünün elinden bir hata çıktıysa çıktı; kara beni, bize bir cefa ettiyse etti.

Aşk şimşeği bir yün hırka giyinen kişinin harmanını yaktıysa yaktı; muradına ermiş padişah, bir yoksula cevrettiyse etti.

Bir gönül, sevgilinin bakışlarından bir yük yüklendiyse yüklendi, olup bitti. Canla canan arasında bir macera olduysa oldu geçti.

Söz getirip götürenlerden elemeler meydana geldi ama arkadaşlar arasındaki bu yakışmaz iş geçti gitti, gayri anılmaz bile!

Tarikatta kırılmak yoktur, şarap sun… gördüğün her keder, bize aynı safa gibi gelip geçti.

** Gönül, âşıklıkta tahammül gerek, ayağını dire. Bir elem olduysa oldu, bir hata yapıldıysa yapıldı.

Vaize söyle: Hafız’ı, tekkeden çıkıp gitti diye ayıplamasın. Hür kişilerin ayakları bir yere bağlanmaz ki, gittiyse gitti.

Ger zi dest-i zulf-i muşkinet hatâi reft reft

 Ver zi hindü-yı şumâ ber mâ cefai reft reft

83‏

گر ز دست زلف مشکينت خطايی رفت رفت

ور ز هندوی شما بر ما جفايی رفت رفت

برق عشق ار خرمن پشمينه پوشی سوخت سوخت

جور شاه کامران گر بر گدايی رفت رفت

در طريقت رنجش خاطر نباشد می بيار

هر کدورت را که بينی چون صفايی رفت رفت

عشقبازی را تحمل بايد ای دل پای دار

گر ملالی بود بود و گر خطايی رفت رفت

گر دلی از غمزه دلدار باری برد برد

ور ميان جان و جانان ماجرايی رفت رفت

از سخن چينان ملالت‌ها پديد آمد ولی

گر ميان همنشينان ناسزايی رفت رفت

عيب حافظ گو مکن واعظ که رفت از خانقاه

پای آزادی چه بندی گر به جايی رفت رفت

**

“VAH YAZIK, GİTTİ DE VEDALAŞAMADIK BİLE” DİYE BÜTÜN GECE AĞLAYIP İNLEDİK.

 

79. t

Lâl dudağından bir şerbet içirmeden geçti gitti. Ay gibi yüzünü doya doya seyredemedik vesselam.

Sanki bizim sohbetimizden adamakıllı sıkılmıştı. Yükünü bağladı, tozuna bile erişmedik, geçip gitti:

Seferden vazgeçmesi için Fatiha’yı, Hırz-ı Yemânî’yi, İhlâs suresini okuyup üfürdük ama hiç bir tesiri olmadı, yürüdü gitti:

Bizi melâmet civarından gitmem diye aldatırdı. Fakat gördün mü? Bu çeşit aldatışlara inandık ama aldatıp gitti!

Güzellik ve letafet çimenliğinde salınan bir fidan oldu. Fakat biz vuslatının gülistanında salınamadık, geçti gitti!

Hafız gibi, “Vah yazık, gitti de vedalaşamadık bile” diye bütün gece ağlayıp inledik.

Şerbeti ez leb-i la’leş biçeşıdim-u bireft

Ruy-ı meh-peyker-i o sir nedidim-u bireft

 

85‏

شربتی از لب لعلش نچشيديم و برفت

روی مه پيکر او سير نديديم و برفت

گويی از صحبت ما نيک به تنگ آمده بود

بار بربست و به گردش نرسيديم و برفت

بس که ما فاتحه و حرز يمانی خوانديم

وز پی اش سوره اخلاص دميديم و برفت

عشوه دادند که بر ما گذری خواهی کرد

ديدی آخر که چنين عشوه خريديم و برفت

شد چمان در چمن حسن و لطافت ليکن

در گلستان وصالش نچميديم و برفت

همچو حافظ همه شب ناله و زاری کرديم

کای دريغا به وداعش نرسيديم و برفت

**

AŞK ÇEŞMESİNDEN APTES ALIR ALMAZ HER NE VARSA, BÜTÜN VARLIĞA DÖRT TEKBİR GETİRİVERDİM!

 

80. t

Ben sarhoşum, bu sarhoştan ibadet ve salâha ait ahd ü peyman isteğinde bulunma. Ben, daha Elest gününde sarhoşlukla meşhur oldum.

Aşk çeşmesinden aptes alır almaz her ne varsa, bütün varlığa dört tekbir getiriverdim!

Şarap sun da seni kaza ve kaderden agâh edeyim. Kimin yüzüne âşık oldum, kimin kokusundan sarhoş., anlatayım.

Ey şaraba tapan, aşk yolunda dağın beli, karınca belinden daha ince, daha ehemmiyetsizdir; rahmet kapısından ümit kesme!

Nazar değmesin, o mestane gözden başka hiç bir kimse bu gök kubbenin altında hoş ve rahat değil!

Can, ağzına kurban olsun. Cihan yeşilliğini bezeyen, görünüş bağında bu koncadan daha güzel hiç bir şey yaratmadı.

Hafız, aşk devletiyle bir Süleyman kesildi.

Yani sevgili, vuslatına dair elinde ancak bir rüzgâr var!

Metaleb tâ’at-u peymân-ı selâh ez men-i mest

Ki be peymâne-keşi şöhre şudem rüz-ı Elest

24‏

مطلب طاعت و پيمان و صلاح از من مست

که به پيمانه کشی شهره شدم روز الست

من همان دم که وضو ساختم از چشمه عشق

چارتکبير زدم يک سره بر هر چه که هست

می بده تا دهمت آگهی از سر قضا

که به روی که شدم عاشق و از بوی که مست

کمر کوه کم است از کمر مور اين جا

نااميد از در رحمت مشو ای باده پرست

بجز آن نرگس مستانه که چشمش مرساد

زير اين طارم فيروزه کسی خوش ننشست

جان فدای دهنش باد که در باغ نظر

چمن آرای جهان خوشتر از اين غنچه نبست

حافظ از دولت عشق تو سليمانی شد

يعنی از وصل تواش نيست بجز باد به دست

**

İSA’NIN RUH BAĞIŞLAMASINI ANMAM BİLE. ÇÜNKÜ CAN ARTTIRMADA DUDAĞIN KADAR MAHARETİ YOK!

 

 

81. t

Gözlerimin bebekleri, yüzünden başka bir şeye bakmamakta… perişan gönlümüz, senden başkasını anmamakta.

Gönül yarasının kanından bir an bile temiz olmamakla beraber göz yaşlarım, yine haremini tavaf etmek için ehramlara bürünmekte.

Sidre kuşu, seni dilemek hevesiyle uçmuyorsa dilerim, vahşî kuş gibi tuzağa tutulsun, kafese girsin!

Müflis âşık, sana kalb gönlünü veriyorsa ayıplama. Ne yapsın, geçer akçası yok ki!

Kimin himmeti onu dilemekte noksan değilse, kim onu azmederek isterse nihayet eli, elbette o yüce selviye ulaşır.

İsa’nın ruh bağışlamasını anmam bile. Çünkü can arttırmada dudağın kadar mahareti yok!

Aşkının ateşini sarf etmekte, bir ah bile etmemekteyim. Böyle olduğu halde bana gönül yarasına sabretmiyor denebilir mi?

Daha zülfünün ucunu gördüğüm gün dedim ki: Bu silsilenin perişanlığına nihayet olamaz.

Sana ulaşmak, yalnız Hafız’ın gönlünde olan bir şey değil. Hatırında bu istek olmayan kim vardır?

Merdum-i dide-i mâ cuz be ruhet nazır nist

Dil-i ser-geşte-i mâ gayr-i tura zâkir nist

70‏

مردم ديده ما جز به رخت ناظر نيست

دل سرگشته ما غير تو را ذاکر نيست

اشکم احرام طواف حرمت می‌بندد

گر چه از خون دل ريش دمی طاهر نيست

بسته دام و قفس باد چو مرغ وحشی

طاير سدره اگر در طلبت طاير نيست

عاشق مفلس اگر قلب دلش کرد نثار

مکنش عيب که بر نقد روان قادر نيست

عاقبت دست بدان سرو بلندش برسد

هر که را در طلبت همت او قاصر نيست

از روان بخشی عيسی نزنم دم هرگز

زان که در روح فزايی چو لبت ماهر نيست

من که در آتش سودای تو آهی نزنم

کی توان گفت که بر داغ دلم صابر نيست

روز اول که سر زلف تو ديدم گفتم

که پريشانی اين سلسله را آخر نيست

سر پيوند تو تنها نه دل حافظ راست

کيست آن کش سر پيوند تو در خاطر نيست

 

**

VEDALAŞIRKEN O KADAR AĞLADIM Kİ GÖZÜNDEN IRMAK OLSUN, GÖZÜMDE NUR KALMADI.

 

82. t

Güneş gibi olan yüzün gizlendi, günümün aydınlığı bitti: Ömrümden kalan ancak kapkaranlık bir gece!

Ayrılığının çaresi ancak sabır. Fakat takatim kalmadı, nasıl sabredeyim?

Seninle vedalaşırken o kadar ağladım ki gözünden ırmak olsun, gözümde nur kalmadı.

Hayalin, gözümden hem gider, hem de “Yazıklar olsun… böyle bir bucak haraboldu” derdi.

Vuslatın, başımdan eceli uzaklaştırdı. Fakat ayrılığının devleti sayesinde şimdi o uzaklaştırma geçti, ecelim gelip çattı artık!

Rakibin “Başın sağ olsun, senden ayrı olan o hasta öldü” diyeceği an yaklaştı.

** Bundan böyle sevgili, zahmet edip gelse bile ne faydası var ki? Hasta bedenden can çıkmak üzere; yaşamama imkân yok!

Firakından gözlerimin yaşı akıp gidiyorsa de ki: Ciğer kanını da dökmek gerek!

Hafız, gamdan, gussadan ağlayıp duruyor, güldüğü hiç yok. Yaslıda düğün, dernek düşüncesi kalmaz ki.

Bi mihr-i ruhet rüz-ı mera nur nemandest

Vez ö’mr-i mera cuz şeb-i deycür nemandest

38‏

بی مهر رخت روز مرا نور نماندست

وز عمر مرا جز شب ديجور نماندست

هنگام وداع تو ز بس گريه که کردم

دور از رخ تو چشم مرا نور نماندست

می‌رفت خيال تو ز چشم من و می‌گفت

هيهات از اين گوشه که معمور نماندست

وصل تو اجل را ز سرم دور همی‌داشت

از دولت هجر تو کنون دور نماندست

نزديک شد آن دم که رقيب تو بگويد

دور از رخت اين خسته رنجور نماندست

صبر است مرا چاره هجران تو ليکن

چون صبر توان کرد که مقدور نماندست

در هجر تو گر چشم مرا آب روان است

گو خون جگر ريز که معذور نماندست

حافظ ز غم از گريه نپرداخت به خنده

ماتم زده را داعيه سور نماندست

**

DURAĞI ANCAK KÂBE OLAN ZAHİDİ GÖRDÜM: O BİLE DUDAĞININ ZİKRİYLE MEYHANE KAPISINDA MUKİM OLMUŞ!

 

83. t

Zülfün, rüzgârın eline düşünce sevdalı gönül, hasedinden, kederinden iki parça oldu.

Sihirbaz gözün sihrin ta kendisi, sihre ait ne varsa onda yazılı. Yalnız şu kadar var ki bu muskanın kendisi de hasta!

Zülfünün büklümündeki o kara ben nedir, bilir misin? Cim harfinin çanağına düşen mürekkep noktası!

Cennet gibi yanağında misk gibi siyah ve güzel kokulu zülfün nedir? Cennet bahçesindeki tavus!

Ey canımın munisi sevgili, yüzünü görmek hevesine düşen gönlüm, yolda bulunan ve rüzgârın eline düşmüş olan bir avuç tozdan, topraktan ibaret!

Bu toprak beden, civarına öyle bir düşüş düşmüş ki toz gibi kalkıp savrulmasına imkân yok!

Ey İsa nefesli canan, vücuduma vuran selvi boyunun gölgesi, âdeta Çürümüş kemiklere düşen bir ruhun aksi!

Durağı ancak Kâbe olan zahidi gördüm: O bile dudağının zikriyle meyhane kapısında mukim olmuş!

Aziz dost, sevginde kendini kaybetmiş Hafız’ın derdinle bağdaşması dünden, bugünden değil, ezelî bir ahit!

Tâ ser-i zulf-i tu der dest-i nesim uftâdest

Dil-i sevdâ-zede ez ğussa du nim uftâdest

36‏

تا سر زلف تو در دست نسيم افتادست

دل سودازده از غصه دو نيم افتادست

چشم جادوی تو خود عين سواد سحر است

ليکن اين هست که اين نسخه سقيم افتادست

در خم زلف تو آن خال سيه دانی چيست

نقطه دوده که در حلقه جيم افتادست

زلف مشکين تو در گلشن فردوس عذار

چيست طاووس که در باغ نعيم افتادست

دل من در هوس روی تو ای مونس جان

خاک راهيست که در دست نسيم افتادست

همچو گرد اين تن خاکی نتواند برخاست

از سر کوی تو زان رو که عظيم افتادست

سايه قد تو بر قالبم ای عيسی دم

عکس روحيست که بر عظم رميم افتادست

آن که جز کعبه مقامش نبد از ياد لبت

بر در ميکده ديدم که مقيم افتادست

حافظ گمشده را با غمت ای يار عزيز

اتحاديست که در عهد قديم افتادست

 

 

**

 

 

84.

Gönül, kendi kendisini zülfünün tuzağına müptelâ kıldı, onu gamzenle öldür… lâyığı bu!

Gönlümüzü ele almak, muradımızı vermek elinden geliyorsa durma, lütfet… çünkü tam yerinde bir hayırdır doğrusu.

Gülün güzelliği Çin ve Çigil diyarındaki miske muhtaç değildir. Nefesi kendi kaftanının iliğinden hâsıl olur.

Ey tatlı dilli sevgilim, canına andolsun, karanlık gecelerde mum gibi yanıp yakılmadaki maksadım kendimi yok etmektir.

Ey bülbül, sana gülün işvesini, tabiatını söyledim ya., bırak bu aşkı, çünkü o gülümseyen gül, ancak kendisini beğenir, kendi fikrine uyar.

Âlemin mürüvvetsiz devletlilerine başvurma,  onların  kapılarına  varma.  Afiyet  hazinen,. yine  kendi  evinde,  yine  kendi  yurdundadır.

Hafız, yandı,  bitti deyi ne  sevgiliye  karşı beslediği  aşk  şartını  bozmadı.  Hala  ahdinde duruyor,  hala  vefakar !

Be  dam-ı  zulf-i  tu  dil  mubtela-yı  hiştenest

Bikuş  be  gamze  ki  ineş  seza- yi  hiştenest

50‏

به دام زلف تو دل مبتلای خويشتن است

بکش به غمزه که اينش سزای خويشتن است

گرت ز دست برآيد مراد خاطر ما

به دست باش که خيری به جای خويشتن است

به جانت ای بت شيرين دهن که همچون شمع

شبان تيره مرادم فنای خويشتن است

چو رای عشق زدی با تو گفتم ای بلبل

مکن که آن گل خندان برای خويشتن است

به مشک چين و چگل نيست بوی گل محتاج

که نافه‌هاش ز بند قبای خويشتن است

مرو به خانه ارباب بی‌مروت دهر

که گنج عافيتت در سرای خويشتن است

بسوخت حافظ و در شرط عشقبازی او

هنوز بر سر عهد و وفای خويشتن است

 

**

ZAHİTLİK HIRKAMI HARABAT SUYU ALIP GÖTÜRDÜ. AKIL EVİNİ DE MEYHANE ATEŞİ, SİLİP SÜPÜRDÜ!

 

85.

Göğsüm, sevgilinin derdiyle gönül ateşine yandı. Bu gönül yurdunda öyle bir ateş vardı ki göğüs kâşenesini yaktı, yandırdı.         

Tenim, sevgilinin ayrılığıyle eridi. Canım, sevgilinin yüzünün güneşiyle yandı.

Peri yüzlü güzel, kim, senin zincire benzeyen zülfünü gördüyse sevdalı gönlü, bu divaneye sızladı, yandı.

Beni tanıyanların gönülleri yanarsa, tanıdıklarım, bana acırlarsa şaşılacak bir şey mi?

Ben kendimden geçtim mi, tanımayanların bile gönülleri yanıyor!

Zahitlik hırkamı harabat suyu alıp götürdü. Akıl evini de meyhane ateşi, silip süpürdü!     

** Gönlüm, ettiğim tövbeyi kadeh gibi kırıverdi; ciğerim de şarapsız, kadehsiz kaldı da şarap gibi yanıp yakıldı!

Macerayı kısa kes, tekrar gel ki gözbebeğim, gömleğini başından    çıkardı, şükrâne olarak ateşe yaktı, sulh etti. Sen de geçmişi bırak artık!

* Gönül yanışına bak ki gözyaşımdaki fazla hararetten mum bile dün gece bana acıdı da pervane gibi yandı, yakıldı.

Hafız, masalı bırak, bir zaman da şarap iç. Çünkü bütün gece uyumadık, mum da efsanelerle yandı durdu.

Sineem zâteş-i dil der ğarn-ı cânâne bisüht

Ateşi büd derin hâne ki kâşane bisüht

17‏

سينه از آتش دل در غم جانانه بسوخت

آتشی بود در اين خانه که کاشانه بسوخت

تنم از واسطه دوری دلبر بگداخت

جانم از آتش مهر رخ جانانه بسوخت

سوز دل بين که ز بس آتش اشکم دل شمع

دوش بر من ز سر مهر چو پروانه بسوخت

آشنايی نه غريب است که دلسوز من است

چون من از خويش برفتم دل بيگانه بسوخت

خرقه زهد مرا آب خرابات ببرد

خانه عقل مرا آتش ميخانه بسوخت

چون پياله دلم از توبه که کردم بشکست

همچو لاله جگرم بی می و خمخانه بسوخت

ماجرا کم کن و بازآ که مرا مردم چشم

خرقه از سر به درآورد و به شکرانه بسوخت

ترک افسانه بگو حافظ و می نوش دمی

که نخفتيم شب و شمع به افسانه بسوخت

 

**

ZÂHİRE TAPAN ZAHİT, BİZİM HALİMİZİ BİLMEZ. ONUN İÇİN HAKKIMIZDA NE DERSE DESİN, HOŞ GÖRÜRÜZ.

 

86.

Zâhire tapan zahit, bizim halimizi bilmez. Onun için hakkımızda ne derse desin, hoş görürüz.

Tarikatta sâlike ne zuhur ederse hayır odur. Gönül, doğru yolda kimse azıtmamıştır.

Bakalım ne oyun görünecek, hele bir beydak sürelim. Rintlerin satranç meydanında şah, yelip yortmaz.

Bu nakışları çok, sade ve yüce tavan nedir? Hiç bir ârif bu muammayı bilmiyor.

Yarabbi, bu ne istiğna, bu ne kudretli hikmet? Bütün yaralar gizli, ah etmeye bile mecal yok!

Bizim Sahib-Divanımız, galiba soruya, hesaba, kıyamete inanmıyor. Çünkü bu hükümde “Hasbeten lillâh Tanrı için” yazısı yok.

Kim gelmek isterse “gel” de. Kim ne söylemek isterse “söyle” de. Bu kapıda perdeciyle kapıcının kibri, nazı yok.

Kusur, noksan, bizim düzgün olmayan boyumuzda, posumuzda. Yoksa senin ihsan ettiğin elbise kimsenin boyuna kısa gelmez.

Meyhane kapısına gitmek, tek renkli kişilerin harcıdır. Kendilerini beğenip satanlara şarap satanlar mahallesine yol yoktur.

Meyhane pirinin kuluyum, onun lütfü daimi. Yoksa zahit şeyhin lûtfu bazan var, bazan yok!

Hafız, başköşeye oturmuyorsa meşrebinin yüceliğinden. Sarhoş âşık, mal, mevki kaydında değildir ki.

Zâhid-i zâhir perest ez hâl-i mâ âgâh nist

Der hakk-ı mâ her çi gûyed cây-ı hiç ikrah nist

71‏

زاهد ظاهرپرست از حال ما آگاه نيست

در حق ما هر چه گويد جای هيچ اکراه نيست

در طريقت هر چه پيش سالک آيد خير اوست

در صراط مستقيم ای دل کسی گمراه نيست

تا چه بازی رخ نمايد بيدقی خواهيم راند‏

عرصه شطرنج رندان را مجال شاه نيست

چيست اين سقف بلند ساده بسيارنقش

زين معما هيچ دانا در جهان آگاه نيست

اين چه استغناست يا رب وين چه قادر حکمت است

کاين همه زخم نهان هست و مجال آه نيست

صاحب ديوان ما گويی نمی‌داند حساب

کاندر اين طغرا نشان حسبه لله نيست

هر که خواهد گو بيا و هر چه خواهد گو بگو

کبر و ناز و حاجب و دربان بدين درگاه نيست

بر در ميخانه رفتن کار يک رنگان بود

خودفروشان را به کوی می فروشان راه نيست

هر چه هست از قامت ناساز بی اندام ماست

ور نه تشريف تو بر بالای کس کوتاه نيست

بنده پير خراباتم که لطفش دايم است

ور نه لطف شيخ و زاهد گاه هست و گاه نيست

حافظ ار بر صدر ننشيند ز عالی مشربيست

عاشق دردی کش اندربند مال و جاه نيست

**

HİÇ SÖNMEYEN ATEŞ BİZİM GÖNLÜMÜZDE. ONUN İÇİN PÎR-İ MUGÂN AZİZ TUTUYOR, AĞIRLIYOR.

 

87.

Gönül ehlinin sözünü duyunca “Yanlış” deme. Söz anlamıyorsun canım, efendim… yanlış burada.

Başım dünyaya da eğilmemekte, ahrete de. Başımızdaki bu fitneleri Tanrı mübarek etsin.

Bu gönlü dertli âşıkın gönlündeki kimdir bilmem ki? Ben susmaktayım, gönülde feryatlar, kavgalar var!

Gönlüm perdeden çıktı. Çalgıcı, nerdesin? Çal, oku, kendine gel. İşimiz bu perdeden düzene girmekte.

Dünya işine hiç iltifatım yoktu. Fakat yüzün dünyayı da, dünya işlerini de bezedi, bana güzel göstermeye başladı.

İştiyakını çektiğimden, hayalini kurup durduğumdan nice gecelerdir uyumadım. Yüz gecelik sersemliğim var, meyhane nerde?

Bir bak, ibadet yeri, gönlümün kaniyle bulandı. Artık beni şarapla yıkasanız da haklısınız !

Hiç sönmeyen ateş bizim gönlümüzde. Onun için Pîr-i Mugân aziz tutuyor, ağırlıyor.

O çalgıcının çaldığı nağme neydi ki ömür geçip gitti de aklım hâlâ o havayla dolu, fikrimde hâlâ lezzeti var.

Dün gece gönlüme aşkından haber verdiler. Hafız’ın gönül fezası, hâlâ o sesle dolu:

Çu bişnovi suhan-ı ehl-i dil megü ki hatâst

Suhan-şinâs nei cân-ı men hatâ incâst

22‏

چو بشنوی سخن اهل دل مگو که خطاست

سخن شناس نه‌ای جان من خطا اين جاست

سرم به دنيی و عقبی فرو نمی‌آيد

تبارک الله از اين فتنه‌ها که در سر ماست

در اندرون من خسته دل ندانم کيست

که من خموشم و او در فغان و در غوغاست

دلم ز پرده برون شد کجايی ای مطرب

بنال هان که از اين پرده کار ما به نواست

مرا به کار جهان هرگز التفات نبود

رخ تو در نظر من چنين خوشش آراست

نخفته‌ام ز خيالی که می‌پزد دل من

خمار صدشبه دارم شرابخانه کجاست

چنين که صومعه آلوده شد ز خون دلم

گرم به باده بشوييد حق به دست شماست

از آن به دير مغانم عزيز می‌دارند

که آتشی که نميرد هميشه در دل ماست

چه ساز بود که در پرده می‌زد آن مطرب

که رفت عمر و هنوزم دماغ پر ز هواست

ندای عشق تو ديشب در اندرون دادند

فضای سينه حافظ هنوز پر ز صداست

 

**

ZÜLFÜNÜN BÜKLÜMÜ, KÜFÜRÜN DE TUZAĞI, İMANIN DA. BU, SANAT YURDUNDAKİ SANATLARINDAN BİR PARÇACIĞI!

 

88.t

Zülfünün büklümü, küfürün de tuzağı, imanın da. Bu, sanat yurdundaki sanatlarından bir parçacığı!

Yüzün, güzellik mucizesi ama bakışının sözü, apaçık sihir!

* O şuh gözden canını kurtarmaya imkân mı var? Daima elinde yay, pusuda!

O siyah göze yüzlerce aferin! Aşık öldürmede sihirler yaratıyor!

Aşkın heyet ilmi, ne şaşılacak ilim. Gökün yedinci katı, o ilme göre yerin yedinci katı!

Samimisin ki kötü sözlü öldü de canını kurtardı? Hele dur bakalım, daha Kirâmen Kâtibîn’le görülecek hesabı var!

Hafız, zülfünün mekrinden emin olma. Zira gönlü aldı, şimdi de dini almak kaydında!

Ham-ı zulf-i tu dâm-ı kufr-u dinest

Zi kâristân-ı o yek şemme mest

55‏

خم زلف تو دام کفر و دين است

ز کارستان او يک شمه اين است

جمالت معجز حسن است ليکن

حديث غمزه‌ات سحر مبين است

ز چشم شوخ تو جان کی توان برد

که دايم با کمان اندر کمين است

بر آن چشم سيه صد آفرين باد

که در عاشق کشی سحرآفرين است

عجب علميست علم هيت عشق

که چرخ هشتمش هفتم زمين است

تو پنداری که بدگو رفت و جان برد

حسابش با کرام الکاتبين است

مشو حافظ ز کيد زلفش ايمن

که دل برد و کنون دربند دين است

**

GÖNLÜM DE GİTTİ, DİNİM DE. SEVGİLİ BENİ KINAMAYA KALKIŞIP HAYDİ GİT, BENİMLE DÜŞÜP KALKMA;

 

89.t

Gönlüm de gitti, dinim de. Sevgili beni kınamaya kalkışıp haydi git, benimle düşüp kalkma; gayri sende hayır kalmadı, dedi.

Kimi duyduk ki bu mecliste bir an olsun meserretle oturdu da sohbet sonu nedametle kalkmadı.

Mum nasılsa yanılıp sevgilinin gülümseyen parlak yüzüne kendisini benzetti. Fakat bu suçun affı için âşıklarının huzurunda nice geceler ayaküstü dikilip ağladı, yandı yakıldı.

Çayırda bahar rüzgârı, o yanağın, o boyun posun havasıyle gül ve selvi yanından kalkıp esmeye başladı.

Sarhoş bir halde geçip gittin. Melekût âleminde halvete girmiş olanlar bile seni görünce birbirlerine karıştılar, bir kıyamettir koptu!

Boyum posum var diye naza kalkışan selvi, senin yürüyüşüne karşı utancından baş bile kaldıramadı, ayağını bile atamadı.

Hafız, şu hırkanı at, belki canını kurtarabilirsin. Çünkü riya ve keramet harmanı tutuştu, alevlendi.

Dil-u dinem şud-u dilber be melâmet berhâst

Guft bâ mâ menişin kez tu selâmet berhâst

21‏

دل و دينم شد و دلبر به ملامت برخاست

گفت با ما منشين کز تو سلامت برخاست

که شنيدی که در اين بزم دمی خوش بنشست

که نه در آخر صحبت به ندامت برخاست

شمع اگر زان لب خندان به زبان لافی زد

پيش عشاق تو شب‌ها به غرامت برخاست

در چمن باد بهاری ز کنار گل و سرو

به هواداری آن عارض و قامت برخاست

مست بگذشتی و از خلوتيان ملکوت

به تماشای تو آشوب قيامت برخاست

پيش رفتار تو پا برنگرفت از خجلت

سرو سرکش که به ناز از قد و قامت برخاست

حافظ اين خرقه بينداز مگر جان ببری

کاتش از خرقه سالوس و کرامت برخاست

**

GÖNÜL, AŞK DERDİNİ HALKTAN GİZLİYOR AMA HAFIZ, SENİN BU AĞLAYAN GÖZLERİN SEBEPSİZ AĞLAMIYOR YA.

 

90.

O fettan nergisin uykuya dalması, tegafülden gelmesi sebepsiz değil. O perişan zülfünün bükümlerinde elbet bir sebep var.

Dudağından henüz süt akıyordu. Ben, bu tuzluğun etrafındaki şeker, herhalde sebepsiz değildir, derdim.

Ömrün uzun olsun, iyice biliyorum ki yay kurduğun kirpik oklarının bir sebebi var.

Gönül herhalde gama, mihnete, derde, ayrılığa müptelâsın. Bu nâle, bu feryat, asılsız olamaz.

Dün gece yel, sevgilinin civarından gülistana geldi, oradan gelip geçti. Ey gül, yakam yırtman sebepsiz değil.

Gönül, aşk derdini halktan gizliyor ama Hafız, senin bu ağlayan gözlerin sebepsiz ağlamıyor ya.

Hâb-ı an nerkis-i fettan-ı tu bi çizi nist

Tâb i an zulf-i perişân-ı tu bi çizi nist

75‏

خواب آن نرگس فتان تو بی چيزی نيست

تاب آن زلف پريشان تو بی چيزی نيست

از لبت شير روان بود که من می‌گفتم

اين شکر گرد نمکدان تو بی چيزی نيست

جان درازی تو بادا که يقين می‌دانم

در کمان ناوک مژگان تو بی چيزی نيست

مبتلايی به غم محنت و اندوه فراق

ای دل اين ناله و افغان تو بی چيزی نيست

دوش باد از سر کويش به گلستان بگذشت

ای گل اين چاک گريبان تو بی چيزی نيست

درد عشق ار چه دل از خلق نهان می‌دارد

حافظ اين ديده گريان تو بی چيزی نيست

**

BİZ NE RİYAKÂR RİNDİZ, NE NİFAK ADAMI. GİZLİ ŞEYLERİ BİLEN TANRI, BUNA ŞAHİTTİR.

 

91. *

Oruç geçti, bayram geldi, gönüller neşelendi. Şarap, meyhanede köpürdü, şarap istemek zamanı gelip çattı.

Zahitlik satan ağır canlıların nöbeti geçti. Rintlerin rintlik ve neşe zamanı geldi.

Bizim gibi şarap içen niçin kınansın? Âşık rinde bu, ne ayıptır, ne de hata!

Böyle riyasız şarap içiş, riya ile zahitlik satıştan yeğdir.

Biz ne riyakâr rindiz, ne nifak adamı. Gizli şeyleri bilen Tanrı, buna şahittir.

Tanrı’nın farzını yerine getirir, kimseye kötü söylemeyiz. Bu caiz değildir dedikleri şeye caizdir demeyiz.

Seninle birkaç kadeh şarap içersek ne olur ki? Şarap, zamanın kam, senin kanın değil ya!

Bu, kimseye zarar verecek bir ayıp değil. Hatta ayıp olsa bile ne var? Ayıbı olmayan adam nerde?

Hafız, nasıl, ne için sözünü bırak… biraz da şarap iç. Tanrı hükmüne karşı nasıl, ne için demeye mecal mi var?

Rüze yeksü şud-u ciyd âmed-u dilhâ berhâst

Mey zi humhâne becüş âmed-u mey bâyedbâst

20‏

روزه يک سو شد و عيد آمد و دل‌ها برخاست

می ز خمخانه به جوش آمد و می بايد خواست

نوبه زهدفروشان گران جان بگذشت

وقت رندی و طرب کردن رندان پيداست

چه ملامت بود آن را که چنين باده خورد

اين چه عيب است بدين بی‌خردی وين چه خطاست

باده نوشی که در او روی و ريايی نبود

بهتر از زهدفروشی که در او روی و رياست

ما نه رندان رياييم و حريفان نفاق

آن که او عالم سر است بدين حال گواست

فرض ايزد بگذاريم و به کس بد نکنيم

وان چه گويند روا نيست نگوييم رواست

چه شود گر من و تو چند قدح باده خوريم

باده از خون رزان است نه از خون شماست

اين چه عيب است کز آن عيب خلل خواهد بود

ور بود نيز چه شد مردم بی‌عيب کجاست

**

ŞARAP İÇENLERSE ONUN MEST GÖZLERİNDEN SARHOŞ OLMUŞLARDI.

 

92.

Sevgili, elinde bir kadeh, şaraptan sarhoş olmuş… muğların ibadet yerine geldi. Şarap içenlerse onun mest gözlerinden sarhoş olmuşlardı.

Bindiği atın nalının izinde hilâl şekli görünmekte, uzun boyuna karşı çamın boyu alçak kalmaktaydı.

Ona nasıl var diyeyim? Kendimden haberim yok. Fakat nasıl da yok diyebilirim? Ona bakmakta, onu görmekteyim.

O kalkınca iştiyak çekenlerin gönül mumları söndü, oturunca görenlerin feryatları yüceldi.

Galiyenin kokusu güzelse saçlarına sürüldüğünden, rastık, yay şekline büründüyse kaşlarına çekildiğinden.

Tekrar gel ki Hafız’ın giden ömrü geriye gelsin… Her ne kadar yaydan fırlayan ok, bir daha gelmezse de!

Der deyr-i muğan âmed yârem kadehi derdest

Mest ez mey-u mey-haran ez nerkis-i mesteşmest

27‏

در دير مغان آمد يارم قدحی در دست

مست از می و ميخواران از نرگس مستش مست

در نعل سمند او شکل مه نو پيدا

وز قد بلند او بالای صنوبر پست

آخر به چه گويم هست از خود خبرم چون نيست

وز بهر چه گويم نيست با وی نظرم چون هست

شمع دل دمسازم بنشست چو او برخاست

و افغان ز نظربازان برخاست چو او بنشست

گر غاليه خوش بو شد در گيسوی او پيچيد

ور وسمه کمانکش گشت در ابروی او پيوست

بازآی که بازآيد عمر شده حافظ

هر چند که نايد باز تيری که بشد از شست

**

BİR ÖMÜRDÜR, SEVDASINDAN HASTALANDIĞIM SEVGİLİYE SÖYLE:

 

93 *

Beyim, ne güzel gitmektesin, sana kurban olayım. Güzel güzel, salına salına yürü de o güzel boyuna, posuna canlar vereyim.

Hadi, öl bakalım demiştin, acelesi yok ya., ne güzel tarizlerde bulunuyorsun, tarizine feda olayım.

Âşıkım, sarhoşum, sevgiliden ayrılmışım. O güzel sâki nerde? Söyle, salınsın da onun selvi boyunun önünde can vereyim.

Bir ömürdür, sevdasından hastalandığım sevgiliye söyle: Bize bir bak da şehlâ gözlerine kurban olayım.

Lâl dudağım hem dert verir, hem deva demişsin! Canım, gâh derdine feda olsun, gâh devana!

Salına salına ne de hoş yürüyorsun, kem göz, senden ırak olsun… ayağının altında ölmek fikrindeyim.

Vuslatının halveti Hafız’ın yeri yurdu değil ama her yerin hoş, her yerde sana kurban olayım.

Mir-i men hoş mîrevi kander ser-u pâ miremet

Hoş hıraman şov ki piş-ı kadd-i ra’nâ miremet

92‏

مير من خوش می‌روی کاندر سر و پا ميرمت

خوش خرامان شو که پيش قد رعنا ميرمت

گفته بودی کی بميری پيش من تعجيل چيست

خوش تقاضا می‌کنی پيش تقاضا ميرمت

عاشق و مخمور و مهجورم بت ساقی کجاست

گو که بخرامد که پيش سروبالا ميرمت

آن که عمری شد که تا بيمارم از سودای او

گو نگاهی کن که پيش چشم شهلا ميرمت

گفته لعل لبم هم درد بخشد هم دوا

گاه پيش درد و گه پيش مداوا ميرمت

خوش خرامان می‌روی چشم بد از روی تو دور

دارم اندر سر خيال آن که در پا ميرمت

گر چه جای حافظ اندر خلوت وصل تو نيست

ای همه جای تو خوش پيش همه جا ميرمت

**

BİR BAK, DİNLE, ELMAYA BENZEYEN ÇENENDEKİ ÇUKUR NE DİYOR:

 

94. *

Yüzünün hayali, her yolda yoldaşımız… zülfünün kokusu daima bu kokuya agâh olan canımızda.

Aşkı hoş görmeyen davacıların rağmine yüzün, bizim kaatı’ ve kesin bürhanımız.

Bir bak, dinle, elmaya benzeyen çenendeki çukur ne diyor:   Mısır’daki Yusuf gibi binlerce güzel bizim kuyumuza düşmüştür!

O uzun zülfüne elimiz erişmezse sende ne kabahat var? Suç, bizim perişan bahtımızda, günah bizim kısa elimizde!

Hususî halvet sarayının kapıcısına söyle: Filân, eşiğimizin bir bucağında oturanlardandır.

Zahiren huzurumuzda değil, fakat hakikatte daima natırımızda, gönlümüzden hiç çıkmaz.

Eğer Hafız bir şey dileyerek kapıyı çalarsa aç. Çünkü yıllardır bizim ay gibi yüzümüze müştak.

Hayâl-i rüy-i tu der her tarik hemreh-i mâst

Nesim-i müy-ı tu peyvend-i cân-ı âgeh-i mâst

23‏

خيال روی تو در هر طريق همره ماست

نسيم موی تو پيوند جان آگه ماست

به رغم مدعيانی که منع عشق کنند

جمال چهره تو حجت موجه ماست

ببين که سيب زنخدان تو چه می‌گويد

هزار يوسف مصری فتاده در چه ماست

اگر به زلف دراز تو دست ما نرسد

گناه بخت پريشان و دست کوته ماست

به حاجب در خلوت سرای خاص بگو

فلان ز گوشه نشينان خاک درگه ماست

به صورت از نظر ما اگر چه محجوب است

هميشه در نظر خاطر مرفه ماست

اگر به سالی حافظ دری زند بگشای

که سال‌هاست که مشتاق روی چون مه ماست

**

BENİ ÖYLE BİR SARHOŞ ET Kİ KENDİMDEN GEÇEYİM DE HAYAL SAHASINA KİM GELDİ, NEREYE GİTTİ?

 

95. *

Sâki, şarabı sun, oruç ayı geçti. Kadehi ver, ad san zamanı geçip gitti.

Aziz vakit geçti, gel de sürahi ve kadehsiz geçen ömrü kaza edelim.

Beni öyle bir sarhoş et ki kendimden geçeyim de hayal sahasına kim geldi, nereye gitti? Hâberim bile olmasın!

Kadehindeki bir yudum şaraba nail oluruz ümidiyle meyhanede her sabah, her akşam sana dua edilmekte.

Dimağına senin kokun erişince ölmüş can, yeniden hayat buldu, yeniden dirildi.

Zahit gurura daldı, sağlık, esenlikle yol alamadı. Halbuki rint, niyaz yoluyle doğruca melâmet yurduna vardı, cennete girdi.

Elimizdeki gönül, şaraba sarf oldu. Herhalde kalp akçeydi; o yüzden harama gitti!

Tövbe hararetiyle ödağacı gibi nice bir yanıp yakılacağız? Şarap sun., ömür, ham bir sevda ile gelip geçti.

Artık Hafız’a nasihat etme, damağında halis şarabın lezzeti kalan ve kendisini kaybeden kişi, kurtuluş yolunu bulamaz.

Sâki biyâr bade kı mâh-ı sıyâm reft

Derdih kadeh-ki mevsim-i nâmûs-u nâm reft

84‏

ساقی بيار باده که ماه صيام رفت

درده قدح که موسم ناموس و نام رفت

وقت عزيز رفت بيا تا قضا کنيم

عمری که بی حضور صراحی و جام رفت

مستم کن آن چنان که ندانم ز بيخودی

در عرصه خيال که آمد کدام رفت

بر بوی آن که جرعه جامت به ما رسد

در مصطبه دعای تو هر صبح و شام رفت

دل را که مرده بود حياتی به جان رسيد

تا بويی از نسيم می‌اش در مشام رفت

زاهد غرور داشت سلامت نبرد راه

رند از ره نياز به دارالسلام رفت

نقد دلی که بود مرا صرف باده شد

قلب سياه بود از آن در حرام رفت

در تاب توبه چند توان سوخت همچو عود

می ده که عمر در سر سودای خام رفت

ديگر مکن نصيحت حافظ که ره نيافت

گمگشته‌ای که باده نابش به کام رفت

**

BAŞKASINA SÖYLEMEDİĞİMİZ VE SÖYLEMEYECEĞİMİZ SIRRI DOSTA SÖYLEYELİM, ÇÜNKÜ O, SIRRA MAHREMDİR.

 

 96. *

Niyaz yüzüm, kapısında., bu yüzden Tanrı’ya şükrolsun meyhane kapısı açık.

Küplerin hepsi de sarhoşlukla köpürmüş, coşmuş. Ortadaki şarap, hakiki şarap, mecazî şarap değil!

Canana lâyık olan daima sarhoşluk, gurur ve ululanma. Bize uyan da daima çaresizlik, acizlik ve niyaz!

Başkasına söylemediğimiz ve söylemeyeceğimiz sırrı dosta söyleyelim, çünkü o, sırra mahremdir.

Sevgilinin büklüm büklüm zülfünün şerhi kısa kesilmez ki… bu kıssa çok uzun!

Mecnun’un gönlündeki ıstırap, daima Leylâ’nın zülfündeki büklümlerden, Sultan Mahmud’un yüzü, her an Eyaz’ın ayağında.

Gözüm, senin o güzel yüzünü göreli doğan kuşu gibi bütün âlemden göz yumdum.

Senin hakikat kâbesi olan civarına gelen her kişi, kaşlarının kıblesine dönmüş, namazın ta kendisinde!

Ey meclistekiler, Hafız’ın gönlündeki yanışı, daima yanıp yakılan muma sorun!

Elminnetu lillah ki der-i meykede bâzest

Zan ru ki mera ber der-i o ruy-i niyâzest

40‏

المنه لله که در ميکده باز است

زان رو که مرا بر در او روی نياز است

خم‌ها همه در جوش و خروشند ز مستی

وان می که در آن جاست حقيقت نه مجاز است

از وی همه مستی و غرور است و تکبر

وز ما همه بيچارگی و عجز و نياز است

رازی که بر غير نگفتيم و نگوييم

با دوست بگوييم که او محرم راز است

شرح شکن زلف خم اندر خم جانان

کوته نتوان کرد که اين قصه دراز است

بار دل مجنون و خم طره ليلی

رخساره محمود و کف پای اياز است

بردوخته‌ام ديده چو باز از همه عالم

تا ديده من بر رخ زيبای تو باز است

در کعبه کوی تو هر آن کس که بيايد

از قبله ابروی تو در عين نماز است

ای مجلسيان سوز دل حافظ مسکين

از شمع بپرسيد که در سوز و گداز است

 

**

S –

 

DİNİ, GÖNLÜ ALIP GÖTÜRDÜLER, ŞİMDİ DE CANA KASDEDECEKLER. MEDET GÜZELLERİN CEVRİNDEN!

 

97. •

Medet, medet… derdimize derman yok, ayrılığımıza bir son!

Dini, gönlü alıp götürdüler, şimdi de cana kasdedecekler. Medet güzellerin cevrinden!

Bir öpüş karşılığı can istemekteler. Aman bu gönül alıcılardan!

Bu kâfir yürekliler kanımızı içtiler. Aman müslümanlar, derman edin bize! 

Hafız gibi gece gündüz kendimden geçmiş bir halde yanıp ağlamaktayım, medet, medet!

Derd-i mârâ nist derman el ğıyâs

Hecr-i mârâ nist pâyan el ğıyâs

96‏

درد ما را نيست درمان الغياث

هجر ما را نيست پايان الغياث

دين و دل بردند و قصد جان کنند

الغياث از جور خوبان الغياث

در بهای بوسه‌ای جانی طلب

می‌کنند اين دلستانان الغياث

خون ما خوردند اين کافردلان

ای مسلمانان چه درمان الغياث

همچو حافظ روز و شب بی خويشتن

گشته‌ام سوزان و گريان الغياث

 

**

C

 

SEN, ÜLKEDEKİ BÜTÜN GÜZELLERİN BAŞLARININ TACISIN. BÜTÜN GÜZELLER SANA VERGİ VERSELER YARAŞIR.

 

98. *

Sen, ülkedeki bütün güzellerin başlarının tacısın. Bütün güzeller sana vergi verseler yaraşır.

İki şuh gözün, Hıta ve Habeş ülkelerini birbirine katmış, zülfünün büklümlerine Maçin ve Hint diyarları haraç vermiş!

Yüzünün beyazlığı, gündüzden.. siyah zülfünün siyahlığı, gecenin karanlığından daha parlaktır.

Ballı ağzın Hızır’ın abıhayatına revaç veriyor.. şeker gibi dudağın Mısır’da yetişen şeker kamışını andırmaz olmuş.

Eğer sen, gönül derdine ilâç vermezsen, hakikaten ben, bu hastalıktan kurtulamayacağım.

Taş yüreklisin., neden merhamet etmiyor, neden daima gönlümü kırıyorsun! Öyle bir gönlü kırmadasın ki sırça gibi nazik.

Dudağın Hızır, ağzın abıhayat., boyun selvi, belin kıl, göğsün fil dişi!

Hafız’ın gönlüne senin gibi bir padişahın aşkı düştü. Keşki kapındaki toprağın değersiz bir zerresi olsaydı!

Tui ki ber ser-i hüban-ı kişveri çun tâc

Sezed eğer heme-ı dilberan dehendet bâc

97‏

تويی که بر سر خوبان کشوری چون تاج

سزد اگر همه دلبران دهندت باج

دو چشم شوخ تو برهم زده خطا و حبش

به چين زلف تو ماچين و هند داده خراج

بياض روی تو روشن چو عارض رخ روز

سواد زلف سياه تو هست ظلمت داج

دهان شهد تو داده رواج آب خضر

لب چو قند تو برد از نبات مصر رواج

از اين مرض به حقيقت شفا نخواهم يافت

که از تو درد دل ای جان نمی‌رسد به علاج

چرا همی‌شکنی جان من ز سنگ دلی

دل ضعيف که باشد به نازکی چو زجاج

لب تو خضر و دهان تو آب حيوان است

قد تو سرو و ميان موی و بر به هيت عاج

فتاد در دل حافظ هوای چون تو شهی

کمينه ذره خاک در تو بودی کاج

**

 

— H —

 

MEZHEBİNDE ÂŞIKLARIN KANINI DÖKMEK HELÂL

 

99. •

Mezhebinde âşıkların kanını dökmek helâlsa münasip gördüğün ne olursa olsun, biz de münasip görür, ondan hoşlanırız.

Siyah zülfünün karanlığı zulmetleri meydana getirmede, ay gibi yüzünün beyazlığı sabahlan izhar etmektedir.

Kimse ne kement gibi zülfünün büklümlerinden kurtuldu, ne küçük birer yaya benzeyen kaşlarınla ok gibi gözlerinden halâs oldu!

Gözümden yanıma öyle bir ırmak akmış ki gemicilerin bile o suda yüzmeye kudretleri yok.

Abıhayat gibi dudağın cana kuvvet vermede. Bu toprak bedenimiz, şarap lezzetini onda bulmada.

Lâl dudağın yüzlerce minnetle bir öpücük verdi; gönlüm yüzlerce ısrardan sonra muradına erişti.

Akşam geçip sabah geldikçe, gündüz bitip akşam oldukça âşıkların diline senin duan vird olmuştur.

Hafız, bizden tövbe ve takva umma. Hiç kimse rint, âşık ve mecnun kişinin doğru yola geldiğini görmemiştir.

Eğer be mezheb-i tu hün-ı ‘âşikest mubah

Salah-ı mâ heme ânest kan turast salâh

98‏

اگر به مذهب تو خون عاشق است مباح

صلاح ما همه آن است کان تو راست صلاح

سواد زلف سياه تو جاعل الظلمات

بياض روی چو ماه تو فالق الاصباح

ز چين زلف کمندت کسی نيافت خلاص

از آن کمانچه ابرو و تير چشم نجاح

ز ديده‌ام شده يک چشمه در کنار روان

که آشنا نکند در ميان آن ملاح

لب چو آب حيات تو هست قوت جان

وجود خاکی ما را از اوست ذکر رواح

بداد لعل لبت بوسه‌ای به صد زاری

گرفت کام دلم ز او به صد هزار الحاح

دعای جان تو ورد زبان مشتاقان

هميشه تا که بود متصل مسا و صباح

صلاح و توبه و تقوی ز ما مجو حافظ

ز رند و عاشق و مجنون کسی نيافت صلاح

 

**

H —

BOYNUM DERTTEN YAY GİBİ BÜKÜLDÜ, KAŞLARI GİBİ İKİ BÜKLÜM OLDU.

 

100.

Gönlüm, Ferruh’un hevesiyle, onun sevgisiyle zülfü gibi darmadağın.

Siyah zülfünden başka kimse yüzünden nasib almıyor.

O zülüf, ne talihli bir zenci kul ki daima onunla yoldaş, daima onunla diz dize.

Azat selvi, gönül çeken güzel boyunu görse söğüt gibi tir tir titremeye başlar.

Sâki, Ferruh’un sihirbaz nergislerinin yâdıyle erguvan renkli şarabı sun.

Boynum dertten yay gibi büküldü, kaşları gibi iki büklüm oldu.

Amber kokulu zülfü, Tatar diyarındaki misk’in kokusunu utandırdı.

Herkesin birisine meyli var ya., benim gönlüm de Ferruh’a akmada.

Hafız gibi Ferruh’un kulu, kölesi olanın himmetine kulum, köleyim!

Dil-i men der heva-yı rüy-ı Ferruh

Buved aşüfte hemçun müy-ı Ferruh

99‏

دل من در هوای روی فرخ

بود آشفته همچون موی فرخ

بجز هندوی زلفش هيچ کس نيست

که برخوردار شد از روی فرخ

سياهی نيکبخت است آن که دايم

بود همراز و هم زانوی فرخ

شود چون بيد لرزان سرو آزاد

اگر بيند قد دلجوی فرخ

بده ساقی شراب ارغوانی

به ياد نرگس جادوی فرخ

دوتا شد قامتم همچون کمانی

ز غم پيوسته چون ابروی فرخ

نسيم مشک تاتاری خجل کرد‏

شميم زلف عنبربوی فرخ

اگر ميل دل هر کس به جايست

بود ميل دل من سوی فرخ

غلام همت آنم که باشد

چو حافظ بنده و هندوی فرخ

**

Kaynak: HAFIZ DİVÂNI ŞİRÂZİ Çeviren: ABDÜLBÂKIY GÖLPINARLI, MEB, 1992

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorumda sahte e-posta yazanlara cevap verilmez.

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s