HÂFIZ DİVÂNI ŞİRÂZÎ- GAZELLER-101-150

 

 

— D —

 

TANRI, DAİMA ÂŞIKLA BERABER., FAKAT O, TANRI’YI GÖRMÜYOR, KENDİNİ ONDAN UZAK SANIP “YARABBİ” DEMEKTE.

 

101.

Yıllardır, gönül, Cem kadehini bizden ister dururdu; halbuki kendisinde olanı yabancıdan istiyordu!

Kevin ve mekân sedefinde bulunmayan inciyi, deniz yolunda kaybolanlardan elde etmek ümidine düşmüştü.

Dün, müşkülümü, nazarındaki kuvvetle muammalar halleden Pir-i Mügâna  arzettim.

Gördüm ki sevinçli ve gülümser bir halde eline şarap kadehini almış, o aynada yüzlerce sırrı seyredip durmaktaydı.

*          Gönlüyle gonca gibi hakikat sırrını gizliyor, yaprağa benzeyen hatırını da o nüshadan haşiyeliyordu.

Hakim Tanrı, sana bu cihanı gösteren kadehi ne vakit verdi dedim. Dedi ki: Bu gök kubbe kurulduğu gün!

*          Tanrı, daima âşıkla beraber., fakat o, Tanrı’yı görmüyor, kendini ondan uzak sanıp “Yarabbi” demekte.

Pîr-i Mugân dedi ki: Darağacının kadrini yücelten dostun suçu şuydu: Sırları açığa vurmak.

Ruhul kudüsün feyzi yardım ederse Mesiha’nın yaptığını başkaları da yapar.

Ona dedim ki: Neden güzellerin saçları halka halka, büklüm büklüm… neden zincire benziyor?

“Hafız, şeyda gönlünden şikâyetlendi. Onu zincire vurup uslandırmak için” diye cevap verdi.

Salha dil taleb-i cam-ı Cem ez ma mikerd

V’ançı hod dâşt zi bigâne temenna mikerd

143‏

سال‌ها دل طلب جام جم از ما می‌کرد

وان چه خود داشت ز بيگانه تمنا می‌کرد

گوهری کز صدف کون و مکان بيرون است

طلب از گمشدگان لب دريا می‌کرد

مشکل خويش بر پير مغان بردم دوش

کو به تاييد نظر حل معما می‌کرد

ديدمش خرم و خندان قدح باده به دست

و اندر آن آينه صد گونه تماشا می‌کرد

گفتم اين جام جهان بين به تو کی داد حکيم

گفت آن روز که اين گنبد مينا می‌کرد

بی دلی در همه احوال خدا با او بود

او نمی‌ديدش و از دور خدا را می‌کرد

اين همه شعبده خويش که می‌کرد اين جا

سامری پيش عصا و يد بيضا می‌کرد

گفت آن يار کز او گشت سر دار بلند

جرمش اين بود که اسرار هويدا می‌کرد

فيض روح القدس ار باز مدد فرمايد

ديگران هم بکنند آن چه مسيحا می‌کرد

گفتمش سلسله زلف بتان از پی چيست

گفت حافظ گله‌ای از دل شيدا می‌کرد

**

DİLBER NASIL GİTTİ; VEFAKÂR DOSTA NELER YAPTI?

 

102.

Gönül, gördün ya; sevgilinin aşkı yine neler etti? Dilber nasıl gitti; vefakâr dosta neler yaptı?

Ah bu nergise benzeyen sihirbaz gözden .. ne oyunlar oynadı! Ah o sarhoşun elinden.. ayıklara neler etti, neler?

Gözyaşım, sevgilinin merhametsizliğinden şafak rengini aldı, şefkatsiz talihe bak, bu işte başıma neler açtı?

Seher çağı, Leylâ’nın konağından bir şimşek parladı ama yazıklar olsun., gönlü yaralı Mecnun’un harmanını ne hallere koydu?

Sâki, bana şarap sun. Gayp âleminin yazıcısı esrar perdesi ardında neler yazdı? Kimseye malûm değil!

Bu gök daireyi nakışlarla bezeyen, pergelini döndürdü de ne işler yaptı? Kimse bilmedi gitti!

Aşk fikri, Hafız’ın gönlüne gam ateşini salıp yaktı. Şu eski dosta bakın, dostuna neler etti?

Didi ey dil ki ğam-ı ışk diğer bâr çi kerd

Çun bişud dilber-u bâ yâr-ı vefakâr çi kerd

141‏

ديدی ای دل که غم عشق دگربار چه کرد

چون بشد دلبر و با يار وفادار چه کرد

آه از آن نرگس جادو که چه بازی انگيخت

آه از آن مست که با مردم هشيار چه کرد

اشک من رنگ شفق يافت ز بی‌مهری يار

طالع بی‌شفقت بين که در اين کار چه کرد

برقی از منزل ليلی بدرخشيد سحر

وه که با خرمن مجنون دل افگار چه کرد

ساقيا جام می‌ام ده که نگارنده غيب

نيست معلوم که در پرده اسرار چه کرد

آن که پرنقش زد اين دايره مينايی

کس ندانست که در گردش پرگار چه کرد

فکر عشق آتش غم در دل حافظ زد و سوخت

يار ديرينه ببينيد که با يار چه کرد

**

GECELERİ UYUMAYIP AŞKLA, DERTLE VAKİT GEÇİRENLERİN DERDİNE DEVA BULDU!

 

103.

Seher çağında bülbül, sabah rüzgârına, gülün cemaline olan aşkımız bize neler etti, neler diye hikâyeye başladı:

Yüzünün renginden gönlüm kanlara bulandı, bu gül bahçesi yüzünden de dikenlere müptelâ oldum.

O nazlı sevgilinin himmetine kul olayım… yaptığı hayrı riyasız yaptı doğrusu.

Var olsun seher rüzgârı! Geceleri uyumayıp aşkla, dertle vakit geçirenlerin derdine deva buldu!

Gayrı yabancılardan, derdimi bilmeyenlerden feryat etmem. Çünkü bana ne yaptıysa o âşinâ sevgili yaptı.

Padişahtan ihsan ummam hatadan ibaret. Sevgiliden de vefa diledim ama o bana cefa etti!

Seher yeli, gülün nikabını açtı; sümbülün zülüflerini dağıttı, goncanın elbisesindeki düğmeleri çözdü!

Âşık bülbül, her yanda feryat ede dursun.. bu arada faydalanan seher yelinden başkası değil!

Bana, şehir ulularından vefa eden, ancak devlet ve dinin kemali Ebülvefa’dır.

Şarap satanların mahallesine müjde verin! Hafız, riyakârane zahitlikten tövbe etti.

Sabâ bülbül hikâyet bâ sabâ kerd

Ki ışk-ı rüy-ı gul bâ mâ çihâ kerd

130‏

سحر بلبل حکايت با صبا کرد

که عشق روی گل با ما چه‌ها کرد

از آن رنگ رخم خون در دل افتاد

و از آن گلشن به خارم مبتلا کرد

غلام همت آن نازنينم

که کار خير بی روی و ريا کرد

من از بيگانگان ديگر ننالم

که با من هر چه کرد آن آشنا کرد

گر از سلطان طمع کردم خطا بود

ور از دلبر وفا جستم جفا کرد

خوشش باد آن نسيم صبحگاهی

که درد شب نشينان را دوا کرد

نقاب گل کشيد و زلف سنبل

گره بند قبای غنچه وا کرد

به هر سو بلبل عاشق در افغان

تنعم از ميان باد صبا کرد

بشارت بر به کوی می فروشان

که حافظ توبه از زهد ريا کرد

وفا از خواجگان شهر با من

کمال دولت و دين بوالوفا کرد

 

**

AŞK KONAĞINA VARMAK İÇİN YOLA ÇIK, ADIM AT.

 

104.

Devranın gamma, gussasına bir deva bulabilirsen belki gül renkli şarabın devriyle bir deva bulabilirsin.

Şarapsız, musikisiz durma. Felek kubbesinin altında ancak bu teraneyle gamdan kurtulabilirsin.

Seher yeli gibi hizmet edebilirsen murat gülün, nikabını açar, yüzünü gösterir.

Meyhane kapısının yoksulluğu, acayip bir iksirdir. Eğer bu iksiri elde edebilirsen, toprağı bile altın haline getirirsin.

Aşk konağına varmak için yola çık, adım at. Bu sefere çıkarsan çok kâr elde edersin.

* Sevgilinin yüzünde ne nikap var, ne de perde. Fakat görebilmek için yolun tozunu yatıştır.

Gel, huzur zevkinin çaresi de nazar erbabının feyziyledir, iğleri düzene koymak da.

Sen daha tabiat sarayından dışarı çıkmamışsın: Tarikat civarına nerden gidebileceksin?

Gönül, eğer hidayet nurundan agâh olursan mum gibi gülerek candan, baştan geçersin.

Fakat sen, sevgilinin dudağıyle şarap kadehini istedikçe başka bir iş becerebileceğini umma.

Hafız, bu şahane nasihati duyarsan hakikatin anayoluna varabilirsin.

Devâ-yı ğussa-i devran eğer tevânikerd

Be devr-i bâde-i gulgun meğer tevânikerd

 

**

ÖMÜR ŞARAPSIZ, SEVGİLİSİZ BOŞ BOŞUNA GEÇİP DURUYOR.

 

105.

Yel gibi, dostun civarına gitmek için hareket edecek, nefesimi onun lâtif yâdıyle miskler gibi güzel kokulu bir hale getireceğim.

Bilgiden, dinden edindiğim bütün şerefleri, bütün yüzsularım o sevgilinin yoluna saçacağım.

Ömür şarapsız, sevgilisiz boş boşuna geçip duruyor. Bugünden sonra artık evvelki zamanımı kaza edeceğim ben.

Nerde seher yeli? Sevgilinin saçlarının kokusunu getirsin, gül gibi kanlara bulanmış olan bu canımı o güzel kokuya feda edeceğim.

Sabah vakti yanan mum gibi onun sevgisinden apaçık anladım ki ömrümü bu yanıp, yakılmayla, bu sevgiyle tüketeceğim ben.

Sevgili, kendimi gözünün yâdıyle harabedeceğim, eski ahdimin binasını sağlamştıracağım.

Hafız, nifak ve riya gönüle safa vermez. Ben, kendime rintlik ve aşk yolunu seçeceğim.

Çu bâd azm-i ser-i kûy-ı yâr hâhemkerd

Nefes be yâd-ı hoşeş müşk-bâr hâhemkerd

135‏

چو باد عزم سر کوی يار خواهم کرد

نفس به بوی خوشش مشکبار خواهم کرد

به هرزه بی می و معشوق عمر می‌گذرد

بطالتم بس از امروز کار خواهم کرد

هر آبروی که اندوختم ز دانش و دين

نثار خاک ره آن نگار خواهم کرد

چو شمع صبحدمم شد ز مهر او روشن

که عمر در سر اين کار و بار خواهم کرد

به ياد چشم تو خود را خراب خواهم ساخت

بنای عهد قديم استوار خواهم کرد

صبا کجاست که اين جان خون گرفته چو گل

فدای نکهت گيسوی يار خواهم کرد

نفاق و زرق نبخشد صفای دل حافظ

طريق رندی و عشق اختيار خواهم کرد

**

HAFIZ’IN, KAŞINDAN BAŞKA MİHRABI YOK. MEZHEBİNDE SENDEN BAŞKASINA İBADET MÜMKÜN DEĞİL!

 

106.

O iki kat zülfe el atmaya imkân yok. Sevgili, senin ahdine de dayanılmaz, seher yelinin sözüne de!

Seni elde etmek için ne lâzımsa yapıyor, nasıl çalışmak lâzımsa çalışıyorum. Fakat şu var ki kaza ve kaderi değiştirmek mümkün değil.

Dostun eteği yüzlerce gönül kanıyla elde edildi. Düşmanın okuduğu afsunla terk etmeye imkân yok.

Yüzünü, gökteki aya benzetmek mümkün mü? Sevgili, o güzelim yüz, öyle her başsız, ayaksıza benzetilemez.

Benim yüce boylu yârim semaa girince can libası nedir ki yolunda yırtılmasın?

Aşkın müşkül işi bilgimizin havsalasından hariçtir. Bu nükte, şu hatalı fikirle halledilemez.

Ben ne diyeyim? Tabiatındaki nezaket öyle bir derecede ki yavaşı, yavaş dua etmek bile sana dokunuyor, ıstırap veriyor.

Sevgilinin yüzüne temiz bir gözle bakmak mümkün. Çünkü aynaya ancak tertemiz bir yüzle bakılır.

Cihanın sevgilisisin, herkes seni sevmekte, herkes benim rakibim… bu kıskançlık beni öldürüyor. Fakat gece gündüz Tanrı kullarıyla savaşmaya imkân yok ki.

Hafız’ın, kaşından başka mihrabı yok. Mezhebinde senden başkasına ibadet mümkün değil!

Dest der halka i an zulf-i duta netvankerd

Tekye ber ahd-ı tu vu bâd-ı sabâ netvankerd

136‏

دست در حلقه آن زلف دوتا نتوان کرد

تکيه بر عهد تو و باد صبا نتوان کرد

آن چه سعی است من اندر طلبت بنمايم

اين قدر هست که تغيير قضا نتوان کرد

دامن دوست به صد خون دل افتاد به دست

به فسوسی که کند خصم رها نتوان کرد

عارضش را به مثل ماه فلک نتوان گفت

نسبت دوست به هر بی سر و پا نتوان کرد

سروبالای من آن گه که درآيد به سماع

چه محل جامه جان را که قبا نتوان کرد

نظر پاک تواند رخ جانان ديدن

که در آيينه نظر جز به صفا نتوان کرد

مشکل عشق نه در حوصله دانش ماست

حل اين نکته بدين فکر خطا نتوان کرد

غيرتم کشت که محبوب جهانی ليکن

روز و شب عربده با خلق خدا نتوان کرد

من چه گويم که تو را نازکی طبع لطيف

تا به حديست که آهسته دعا نتوان کرد

بجز ابروی تو محراب دل حافظ نيست

طاعت غير تو در مذهب ما نتوان کرد

**

AŞK SÖZÜNÜ HAFIZ’DAN DUY, VAİZİ DİNLEME. VAİZİN SÖZ SÖYLEMEDE SANATI ÇOK AMA AŞKI BİLMİYOR.

 

107.

Gel, felek Türkü, oruç hânı yağmasını yağmaladı, Bayram hilâli kadehin dönmesini emretti.

Ancak aşk meyhanesi toprağını ziyaret eden sevap kazandı, orucu da kabul edildi, haccı da!

Bizim asıl durağımız harabat bucağıdır. Tanrı bu bucağı mamur edene hayırlar versin.

O mihraba benzer kaşların büklümüne karşı, ancak ciğer kamıyla temizlenen kişi namaz kılabilir.

Lâl gibi şarabın değeri nedir? Akıl… Gel, kim bu ticarete giriştiyse o kazandı!

Feryat… bugün şehir şeyhinin kıya kıya bakan gözleri, şarap içenlere horlukla baktı.

* Sevgilinin yüzüne bak ve bunu cana minnet bil. Çünkü göz, her işini bilerek yapar.

 Aşk sözünü Hafız’dan duy, vaizi dinleme. Vaizin söz söylemede sanatı çok ama aşkı bilmiyor.

Biyâ ki Turk-i felek hân-ı ruze ğâret kerd

Hilâl-i iyd bedevr-i kadeh işaret kerd

131‏

بيا که ترک فلک خوان روزه غارت کرد

هلال عيد به دور قدح اشارت کرد

ثواب روزه و حج قبول آن کس برد

که خاک ميکده عشق را زيارت کرد

مقام اصلی ما گوشه خرابات است

خداش خير دهاد آن که اين عمارت کرد

بهای باده چون لعل چيست جوهر عقل

بيا که سود کسی برد کاين تجارت کرد

نماز در خم آن ابروان محرابی

کسی کند که به خون جگر طهارت کرد

فغان که نرگس جماش شيخ شهر امروز

نظر به دردکشان از سر حقارت کرد

به روی يار نظر کن ز ديده منت دار

که کار ديده نظر از سر بصارت کرد

حديث عشق ز حافظ شنو نه از واعظ

اگر چه صنعت بسيار در عبارت کرد

**

GÖNÜL, GEL DE O YENLERİ KISA, ELLERİ UZUN ZAHİTLERİN İŞLERİNDEN TANRI’YA SIĞINALIM!

 

108.

Sofi, ağını kurdu, riya hokkasını açtı; hokkabaz felekle oyuna girişti.

Fakat felek, ona bir oyun oynar ve onun külahının içinde yumurtayı kırıp halka öyle bir rüsvay eder ki; revadır da. Çünkü o, sır ehliyle oyuna girişti. Onları aldatmaya kalkıştı.

Sâki, gel., sofilerin güzel dilberi, yine cilvelenmeye başladı, yine naza girişti.

Bu çalgıcı hangi diyardan acaba? Sazını Irak perdesinden düzüp çaldı; sonra Hicaz yoluna girdi!

Gönül, gel de o yenleri kısa, elleri uzun zahitlerin işlerinden Tanrı’ya sığınalım!

Riya yapma; aşk, muhabbet oyununu doğru oynamayanın yüzüne mana kapısını kapamıştır.

Yarın, hakikat meydana çıkınca mecazî amel edenler utanacaklar mutlaka.

Ey salına salına yürüyen keklik, nereye gidiyorsun? Dur! Zahidin kedisi de namaz kılar ama sakın aldanma;

Hafız, rintleri kınama ki Tanrı, ta ezelden bizi zahitliğe de muhtaç etmedi, riyaya da!

Sofi nihâd dâm-u ser-i hokka baz kerd

Bunyad ı mekr bâ felek-i hokkabaz kerd

 

133‏

صوفی نهاد دام و سر حقه باز کرد

بنياد مکر با فلک حقه باز کرد

بازی چرخ بشکندش بيضه در کلاه

زيرا که عرض شعبده با اهل راز کرد

ساقی بيا که شاهد رعنای صوفيان

ديگر به جلوه آمد و آغاز ناز کرد

اين مطرب از کجاست که ساز عراق ساخت

و آهنگ بازگشت به راه حجاز کرد

ای دل بيا که ما به پناه خدا رويم

زان چه آستين کوته و دست دراز کرد

صنعت مکن که هر که محبت نه راست باخت

عشقش به روی دل در معنی فراز کرد

فردا که پيشگاه حقيقت شود پديد

شرمنده ره روی که عمل بر مجاز کرد

ای کبک خوش خرام کجا می‌روی بايست

غره مشو که گربه زاهد نماز کرد

حافظ مکن ملامت رندان که در ازل

ما را خدا ز زهد ريا بی‌نياز کرد

**

CANIMA KASDEDEN, BENİM DOKTORUM!

 

109.

Sevgili, gönlümü aldı, yüzünü gizledi. Tanrı için olsun söyleyin, hiç kimse, kimseye bu oyunu oynayabilir mi?

Seher çağı yalnızlık, canıma kasdetmişti, hayali geldi de sonsuz lûtuflarda bulundu.

Lâle gibi nasıl gönlüm kantarla dolmasın? Sevgilinin gözleri, bize iltifat bile etmedi.

Bu can yakan derdi kime söyleyeyim, kime şikâyet edeyim? Canıma kasdeden, benim doktorum!

Beni mum gibi öyle bir yasıp yandırdı ki sürahi bile halime ağladı, çenk bile feryada geldi.

Ey seher yeli, bir çaren varsa tam vakti… Lütfet, çünkü iştiyak derdi, canıma kıymak üzere.

Merhametli dostlar içinde sevgilimiz bize şöyle yaptı, böyle etti diye söylemeye imkân mı var?

O yay kaşlı sevgilinin ok gibi gözleri, Hafız’a bir iş etti ki düşman bile fırsat bulsa böyle bir iş edemezdi!

Dil ez men burd-u rûy ez men nihan kerd

Hudârâ bâ ki in bâzi tevankerd

137‏

دل از من برد و روی از من نهان کرد

خدا را با که اين بازی توان کرد

شب تنهاييم در قصد جان بود

خيالش لطف‌های بی‌کران کرد

چرا چون لاله خونين دل نباشم

که با ما نرگس او سرگران کرد

که را گويم که با اين درد جان سوز

طبيبم قصد جان ناتوان کرد

بدان سان سوخت چون شمعم که بر من

صراحی گريه و بربط فغان کرد

صبا گر چاره داری وقت وقت است

که درد اشتياقم قصد جان کرد

ميان مهربانان کی توان گفت

که يار ما چنين گفت و چنان کرد

عدو با جان حافظ آن نکردی

که تير چشم آن ابروکمان کرد

 

**

ÜZÜM ŞARABI, ZAHİDİN HIRKASINI ÖYLE BİR KİRLETTİ Kİ DEĞİL YEDİ KERE SUYLA YIKAMAKLA, HATTA YÜZ KERE ATEŞTE YAKMAKLA BİLE TEMİZLENMEZ!

 

 

110.

Dostlar, üzüm kızı gizlenişten tövbe etti; muhtesibin yanına vardı, artık ona müsaade edildi.

Perde arkasından çıktı, meclise geldi, terini silin de meclistekiler, “Neye bu kadar gecikti, nerde kaldı?” demesinler.

** Örtünmeyi, gizlenmeyi kendisine âdet edinmiş olan şu sarhoş üzüm kızının vuslatına erişelim., tam zamanı.

* Gönül, müjde ver! Yine aşk çalgıcısı, sarhoşça sazın perdelerine dokundu, mahmurluğa çareler buldu.

Vuslat gülümün goncası, sevgiliden esip gelen rüzgârla açıldı; güzel sesli bülbül de okka gülünün açılması yüzünden neşelendi.

Üzüm şarabı, zahidin hırkasını öyle bir kirletti ki değil yedi kere suyla yıkamakla, hatta yüz kere ateşte yakmakla bile temizlenmez!

Hafız, düşkünlüğü elden bırakma. Çünkü cüret sahibi olan kişi, ırzını da gurur yüzünden telef etti, malını da, dinini de!

Dostan duhter-i rez tövbe zi mesturi kerd

Şud suy ı muhtesib-u kâr bedestüri kerd

142‏

دوستان دختر رز توبه ز مستوری کرد

شد سوی محتسب و کار به دستوری کرد

آمد از پرده به مجلس عرقش پاک کنيد

تا نگويند حريفان که چرا دوری کرد

مژدگانی بده ای دل که دگر مطرب عشق

راه مستانه زد و چاره مخموری کرد

نه به هفت آب که رنگش به صد آتش نرود

آن چه با خرقه زاهد می انگوری کرد

غنچه گلبن وصلم ز نسيمش بشکفت

مرغ خوشخوان طرب از برگ گل سوری کرد

حافظ افتادگی از دست مده زان که حسود

عرض و مال و دل و دين در سر مغروری کرد

**

EY MELEK, AŞK MEYHANESİNİN KAPISINDA DUR DA TANRI’YI TESPİH ET.

 

111.

Zahitler, [Vaizler] mihrapta, minberde bu çeşit cilvelenip dururlar ama halvete girdiler mi o bildiğin başka işe koyulurlar.

Bir müşkülüm var; şunu meclisin âliminden bir soruver: Halka “Tövbe edin” diye emredip duranlar, neden tövbeye pek yanaşmazlar ?

Sanki kıyamet gününe inanmazlar da Tanrı işinde bu hilelerde, bu düzenlerde bulunurlar.

** Harabat Pîrine kul olayım., dervişleri hiç bir şeye niyaz etmezler ve bu yüzden hâzinenin başına bile toprak saçarlar!

• Yarabbi, bu sonradan görme zenginleri yoksul et de yine kendi eşeklerine kendileri seyis olsunlar! Çünkü ak köleyi seyis olarak kullandıklarından naz u edaya kalkışıyorlar!

Ey melek, aşk meyhanesinin kapısında dur da Tanrı’yı tespih et. Çünkü adamın hamurunu orada yoğururlar!

Onun sonu olmayan güzelliği, bunca âşık öldürdüğü halde gayp âleminden yine bir zümre baş gösterir!

Ey hankah yoksulu, sıçra, hankahtan çık.. muğların ibadet yurdunda insana öyle bir su verirler ki gönüller zenginleşir.

Seher çağı Arştan bir coşkunluktur koptu. Akıl dedi ki: Galiba melekler Hafız’ın şiirini ezberliyorlar.

Zâhidan kin cilve der mihrâb-u minber mîkunend

Çun be halvet mirevend an kâr-ı diğer mîkunend

199‏

واعظان کاين جلوه در محراب و منبر می‌کنند

چون به خلوت می‌روند آن کار ديگر می‌کنند

مشکلی دارم ز دانشمند مجلس بازپرس

توبه فرمايان چرا خود توبه کمتر می‌کنند

گوييا باور نمی‌دارند روز داوری

کاين همه قلب و دغل در کار داور می‌کنند

يا رب اين نودولتان را با خر خودشان نشان

کاين همه ناز از غلام ترک و استر می‌کنند

ای گدای خانقه برجه که در دير مغان

می‌دهند آبی که دل‌ها را توانگر می‌کنند

حسن بی‌پايان او چندان که عاشق می‌کشد

زمره ديگر به عشق از غيب سر بر می‌کنند

بر در ميخانه عشق ای ملک تسبيح گوی

کاندر آن جا طينت آدم مخمر می‌کنند

صبحدم از عرش می‌آمد خروشی عقل گفت

قدسيان گويی که شعر حافظ از بر می‌کنند

**

AŞKIN NAMUSUNU BERBAT ETMEKTELER, ÂŞIKLARIN DA ŞEREFİNİ GİDERİYORLAR.

112.

Bilir misin, çenk ve ud ne anlatmakta? Şarabı gizli için, çünkü apaçık içene gâvur diyorlar.

Aşk remzini söyleyin, duymayın derler ama anlattıkları hikâye, ne müşkül bir hikâye!

Aşkın namusunu berbat etmekteler, âşıkların da şerefini gideriyorlar. Gençleri ayıplıyorlar, ihtiyarı kınıyorlar!

• Kimyagerler, hâlâ olmayacak hayale kapılmakta, iksir elde etmeye çalışmaktalar… halbuki şimdiye kadar kara kalpten başka bir şey elde edemediler gitti!

Biz, kapı ardında yüz türlü şeylerle aldanıp duruyoruz ama kim bilir perdenin ardında ne tedbirde bulunuyorlar?

Yine Pîr-i Mugânın huzurunu bozmaktalar. Bak şu sâliklere, Pîre neler ediyorlar?

Yüzlerce yüzsuyunu yarım bir bakışla almaya imkân var. Fakat güzeller, bu alış verişte ihmal gösteriyorlar.

Bir bölük halk, sevgilinin vuslatına, çalışıp çabalayarak erişmek ümidinde., bir bölük halk da işi takdire havale etmekte.

*          Sözün hulâsası şu: Zamanın bakasına aldanma. Bu iş yurdu, öyle bir yerdir ki halden hale girer, değişir durur.

** Evden putu çıkar da sevgilinin konağı olsun. Halbuki evlerini, sevgiliye yurdetmek hevesine düşenler, gönülleriyle canlarını başkasının yurdu yapıyorlar, sevgilinin gelmesine imkân mı var?

Şarap içmeye bak. İyi bakarsan şeyh de riyakâr, Hafız da, müftü de, muhtesip de!

Dâni ki çeng-u ‘ud çi takrir mikunend

Pinhan horid bade ki tekfir mikunend

200‏

دانی که چنگ و عود چه تقرير می‌کنند

پنهان خوريد باده که تعزير می‌کنند

ناموس عشق و رونق عشاق می‌برند

عيب جوان و سرزنش پير می‌کنند

جز قلب تيره هيچ نشد حاصل و هنوز

باطل در اين خيال که اکسير می‌کنند

گويند رمز عشق مگوييد و مشنويد

مشکل حکايتيست که تقرير می‌کنند

ما از برون در شده مغرور صد فريب

تا خود درون پرده چه تدبير می‌کنند

تشويش وقت پير مغان می‌دهند باز

اين سالکان نگر که چه با پير می‌کنند

صد ملک دل به نيم نظر می‌توان خريد

خوبان در اين معامله تقصير می‌کنند

قومی به جد و جهد نهادند وصل دوست

قومی دگر حواله به تقدير می‌کنند

فی الجمله اعتماد مکن بر ثبات دهر

کاين کارخانه‌ايست که تغيير می‌کنند

می خور که شيخ و حافظ و مفتی و محتسب

چون نيک بنگری همه تزوير می‌کنند

**

ÇALGICI, BU NAĞMEYİ ÇAL: KİMSE ECELSİZ ÖLMEZ.

 

113.

Şarap satan, rintlerin hacetini reva ederse Tanrı günahları bağışlar, belâları giderir.

Sâki, şarabı adalet kadehiyle sun da yoksul gayrete gelmesin., yoksa cihanı belâlara boğar.

Eğer sâlik, emanete hiyanet etmez, ahdinde vefakâr olursa mutlak« bu belâlardan aman müjdesi gelir.

Ey hakim, ister sıkıntı gelsin, ister rahat ve huzur., bunları başkasından bilme. Ne gelirse Tanrı’dan gelir.

Akla, bilgiye yol olmayan bir iş yurdunda neden zayıf reye istinat ederler, niçin olmayacak abes tedbirde bulunmaya kalkışırlar?

Çalgıcı, bu nağmeyi çal:          Kimse ecelsiz ölmez. Bu nağmeyi çalmayan hata etmektedir.

* Bizi aşk derdiyle sarhoşluk sersemliğinin belâsı öldürdü. Ya sevgilinin vuslatı derman edebilir, ya sâf şarap.

Can, şarap sevdasıyla geçip gitti, Hafız da aşktan öldü. Nerde bir İsa nefesli ki bizi diriltsin ?

Ger mey-furüş hâcet-i rindan reva kuned

lzed guneh bibahşed-u refc-i belâ kuned

186‏

گر می فروش حاجت رندان روا کند

ايزد گنه ببخشد و دفع بلا کند

ساقی به جام عدل بده باده تا گدا

غيرت نياورد که جهان پربلا کند

حقا کز اين غمان برسد مژده امان

گر سالکی به عهد امانت وفا کند

گر رنج پيش آيد و گر راحت ای حکيم

نسبت مکن به غير که اين‌ها خدا کند

در کارخانه‌ای که ره عقل و فضل نيست

فهم ضعيف رای فضولی چرا کند

مطرب بساز پرده که کس بی اجل نمرد

وان کو نه اين ترانه سرايد خطا کند

ما را که درد عشق و بلای خمار کشت

يا وصل دوست يا می صافی دوا کند

جان رفت در سر می و حافظ به عشق سوخت

عيسی دمی کجاست که احيای ما کند

**

O GÜN BİR GELSE DE SOFİLERİN HER BİRİNİ BİR KÖTÜ İŞTE YAKALASALAR!

 

114.

Acaba herkesin nakdini ayara vuracakları gün gelecek mi? O gün bir gelse de sofilerin her birini bir kötü işte yakalasalar!

Bence, dostların bütün işleri bırakıp bir sevgilinin zülfüne yapışmaları münasip.

Erler, sâkinin zülfüne ne güzel sarıldılar. Fakat felek onları bir kararda tutsa.

Güzellere takva kolunun kuvvetini söyleme. Bu alay, öyle bir alaydır ki bir kaleyi tek bir süvariyle zapteder.

Yarabbi, bu Türk güzelleri ne yiğit, ne kan dökücü erler.. Kirpik okuyla her an birisini avlamaktalar!

Senin şiirinle ve ney sesiyle raksetmek ne hoş. Hele elde bir sevgilinin eli de olursa.

Hafız, zamane oğlanları, yoksulların gamma aldırış etmiyorlar. Bunlarla düşüp kalkmadansa mümkünse aralarından çıkıp bir bucağa çekilmek daha yeğ!

Nakdhârâ buved âyâ ki ‘ayâri girend

Tâ heme savma’adâran pey-i kâri girend

185‏

نقدها را بود آيا که عياری گيرند

تا همه صومعه داران پی کاری گيرند

مصلحت ديد من آن است که ياران همه کار

بگذارند و خم طره ياری گيرند

خوش گرفتند حريفان سر زلف ساقی

گر فلکشان بگذارد که قراری گيرند

قوت بازوی پرهيز به خوبان مفروش

که در اين خيل حصاری به سواری گيرند

يا رب اين بچه ترکان چه دليرند به خون

که به تير مژه هر لحظه شکاری گيرند

رقص بر شعر تر و ناله نی خوش باشد

خاصه رقصی که در آن دست نگاری گيرند

حافظ ابنای زمان را غم مسکينان نيست

زين ميان گر بتوان به که کناری گيرند

**

GÜZELLER, BU ÇEŞİT CİLVELENİP DURURLARSA ZAHİTLERİN İMANLARINA ZARAR VERİRLER.

 

115.

Güzeller, bu çeşit cilvelenip dururlarsa zahitlerin imanlarına zarar verirler.

O nergis, nerde açılırsa gül yüzlü güzeller, ona gözlerinde yer verirler.

Sevgilimiz semaa girdi mi melekler, Arş üstünden el çırparlar.

Ey selvi boylu genç, boyun, çevgân gibi bükülmeden bir top kapmaya bak!

** Sabah çağı, aynanı parlatırsa devlet güneşin doğar, yüz gösterir.

Âşıklar, başlarına buyruk değillerdir. Sen ne buyurursan onu yaparlar.

Göz bebeğim kanlara bulandı. Bu zulmü, nerde ederler?

Tufana ait rivayet edilegelen bu hikâyeler, gözüme bir katradan bile değersiz görünmede!

** Bayrama benzeyen cemalin nerde ki âşıklar, sana vefa göstererek canlarım kurban etsinler!

Gönül, dertten az ağla, az inle. Sır ehli olanlar, hicran potasında bile hoş bir zevk, hoş bir safa bulurlar.

Hafız, gece yansı ah etmeden vazgeçme de gönül aynanı sabah gibi parlatsınlar.

Şâhedan ger dilberi zinsan kunend

Zâhidanrâ rahne der iman kunend

197‏

شاهدان گر دلبری زين سان کنند

زاهدان را رخنه در ايمان کنند

هر کجا آن شاخ نرگس بشکفد

گلرخانش ديده نرگسدان کنند

ای جوان سروقد گويی ببر

پيش از آن کز قامتت چوگان کنند

عاشقان را بر سر خود حکم نيست

هر چه فرمان تو باشد آن کنند

پيش چشمم کمتر است از قطره‌ای

اين حکايت‌ها که از طوفان کنند

يار ما چون گيرد آغاز سماع

قدسيان بر عرش دست افشان کنند

مردم چشمم به خون آغشته شد

در کجا اين ظلم بر انسان کنند

خوش برآ با غصه‌ای دل کاهل راز

عيش خوش در بوته هجران کنند

سر مکش حافظ ز آه نيم شب

تا چو صبحت آينه رخشان کنند

**

SOFİLER, HEP SARHOŞ OLDULAR, GEÇİP GİTTİLER; BU HALLERİ DE UNUTULDU, GİTTİ!

 

116.

Gönüle mahrem olan, sevgilinin haremine girip yerleşti. Bu işi başaramayan inkâra düştü, bu hali tasdik etmedi.

Gönlüm, perdeyi aştıysa ayıplama. Tanrı’ya şükürler olsun, zan perdesinde kalmadı ya.

Sofiler, hep sarhoş oldular, geçip gittiler; bu halleri de unutuldu, gitti! Her pazar başında söylenip duran yalnız bizim maceramız!

O billûr elden aldığımız lâl renkli şarabın her katrası tahassür göz yaşı oldu da inciler saçan gözde kaldı.

Gönlümden başka aşka düşüp ezelden ebede kadar âşık olan hiç kimseyi duymadım.

Bu dönen kubbede aşk sözünün sesinden daha hoş bir yadigâr kaldığını görmedim.

Nergis, gözüne özendi, fakat şiveni elde edemedi ki. Sadece hasta ve mahmur bir hale düşüp kaldı, işte o kadar!

*          Bir hırkam vardı, yüzlerce ayıbımı örterdi.. hırka, şaraba ve çalgıya rehin oldu, elimde kalan yalnız bir zünnar!

*          Çin sureti, senin güzelliğine öyle hayran oldu ki macerası her yerde kapılarda, duvarlarda kaldı; hâlâ söylenir, seyredilir!

Hafız’ın gönlü, bir gün olur tekrar gelirim diye zülfünün seyrangâhına gitti ama orada tutuldu kaldı, geri gelmedi gitti!

Her ki şud mahrem-i dil der harem-i yâr bimand

Van ki in kâr nedânıst der inkâr bimand

178‏

هر که شد محرم دل در حرم يار بماند

وان که اين کار ندانست در انکار بماند

اگر از پرده برون شد دل من عيب مکن

شکر ايزد که نه در پرده پندار بماند

صوفيان واستدند از گرو می همه رخت

دلق ما بود که در خانه خمار بماند

محتسب شيخ شد و فسق خود از ياد ببرد

قصه ماست که در هر سر بازار بماند

هر می لعل کز آن دست بلورين ستديم

آب حسرت شد و در چشم گهربار بماند

جز دل من کز ازل تا به ابد عاشق رفت

جاودان کس نشنيديم که در کار بماند

گشت بيمار که چون چشم تو گردد نرگس

شيوه تو نشدش حاصل و بيمار بماند

از صدای سخن عشق نديدم خوشتر

يادگاری که در اين گنبد دوار بماند

داشتم دلقی و صد عيب مرا می‌پوشيد

خرقه رهن می و مطرب شد و زنار بماند

بر جمال تو چنان صورت چين حيران شد

که حديثش همه جا در در و ديوار بماند

به تماشاگه زلفش دل حافظ روزی

شد که بازآيد و جاويد گرفتار بماند

**

HAFIZ, SEVGİLİNİN MERHAMETİNDEN ÜMİT KESME..

 

117.

Müjde geldi: Gam günleri sürüp gitmeyecekmiş. Safa zamanı bakı olmadığı gibi gam günleri de baki değilmiş.

Ben, gerçi sevgilinin nazarında bir avuç toprak kadar hor hakir oldum ama rakip de böyle hürmetli kalmaz elbette.

Perdeci, herkesi kılıçtan geçirdikçe hiç kimse, dostun hariminde oturup kalamaz.

Mademki varlık sayfasına yazılan yazı kalmaz, bozulup gider… şu halde iyi ve kötü nakış ne şükre değer, ne şikâyete!

* Rivayet ettiler, Cemşit meclisinin nağmesi buymuş: Mademki Cemşit de baki değil, getir şarap kadehini!

Ey mum, pervanenin vuslatım ganimet bil ki bu alışveriş, sabah çağına kadar sürüp gitmez!

Zengin kişi, yoksulunun gönlünü ele al. Çünkü altın mahzeniyle gümüş hâzinesi ebedî kalmaz.

Bu zebercet kemere altınla yazdılar: Kerem ehlinin iyiliğinden başka her şey fâni!

Hafız, sevgilinin merhametinden ümit kesme.. cefa nakşiyle sitem nişanesi ebedî değil ya!

Resid müjde ki eyyâm-ı ğam nehâhedmand

Çunan nemand-u çunin niz hem nehâhedmand

179‏

رسيد مژده که ايام غم نخواهد ماند

چنان نماند چنين نيز هم نخواهد ماند

من ار چه در نظر يار خاکسار شدم

رقيب نيز چنين محترم نخواهد ماند

چو پرده دار به شمشير می‌زند همه را

کسی مقيم حريم حرم نخواهد ماند

چه جای شکر و شکايت ز نقش نيک و بد است

چو بر صحيفه هستی رقم نخواهد ماند

سرود مجلس جمشيد گفته‌اند اين بود

که جام باده بياور که جم نخواهد ماند

غنيمتی شمر ای شمع وصل پروانه

که اين معامله تا صبحدم نخواهد ماند

توانگرا دل درويش خود به دست آور

که مخزن زر و گنج درم نخواهد ماند

بدين رواق زبرجد نوشته‌اند به زر

که جز نکويی اهل کرم نخواهد ماند

ز مهربانی جانان طمع مبر حافظ

که نقش جور و نشان ستم نخواهد ماند

**

BİZİM GÜZELLERE BAKIŞIMIZA BİHABERLER HAYRET EDİYORLAR.

 

118.

Bizim güzellere bakışımıza bihaberler hayret ediyorlar. Ben, göründüğüm gibiyim, artık ötesini onlar bilirler!

Akıllılar, varlık pergelinin noktasıdırlar ama aşk bilir ki onların da bu dairede başlan dönmüştür.

Taun, ahdimizi ağızları tatlı güzellere bağladı. Biz, umumiyetle kuluz, onlar sahiplerimiz !

Yüzünün cilvegâhı, yalnız benim gözüm değil. Ayla güneş de bu aynaya bakıyor.

Aşktan dem vurmak ve sevgiliden şikâyet etmek… ne olmayacak lâf! Bu çeşit yalancı âşıklar, aynlığa lâyıktırlar,

Muğpeçeler, düşüncemizi duyar, anlarlarsa bundan böyle yün hırkamızı rehin almazlar.

* Kör yarasa, gece vakti güneşin vuslatına eremez. Ona bakmaya muktedir olanlar bile bu aynaya hayran olmuşlardır.

Siyah gözlerin öğretirse öğretir; yoksa herkes gizlenmeye ve sarhoşluğa muktedir değildir.

Rüzgâr, kokunu, ruhların geçtiği, eğlendiği yere götürürse akılla can, varlık gevherini kudumuna saçar.

Zahit, Hafız’ın rintliğini anlamazsa ne var ? Şeytan, Kur’an okuyanlardan kaçar elbette.

Der nazar-bâzi-i mâ bihaberan hayrânend

Men çûninem ki nemûdem diğer işân dânend

193‏

در نظربازی ما بی‌خبران حيرانند

من چنينم که نمودم دگر ايشان دانند

عاقلان نقطه پرگار وجودند ولی

عشق داند که در اين دايره سرگردانند

جلوه گاه رخ او ديده من تنها نيست

ماه و خورشيد همين آينه می‌گردانند

عهد ما با لب شيرين دهنان بست خدا

ما همه بنده و اين قوم خداوندانند

مفلسانيم و هوای می و مطرب داريم

آه اگر خرقه پشمين به گرو نستانند

وصل خورشيد به شبپره اعمی نرسد

که در آن آينه صاحب نظران حيرانند

لاف عشق و گله از يار زهی لاف دروغ

عشقبازان چنين مستحق هجرانند

مگرم چشم سياه تو بياموزد کار

ور نه مستوری و مستی همه کس نتوانند

گر به نزهتگه ارواح برد بوی تو باد

عقل و جان گوهر هستی به نثار افشانند

زاهد ار رندی حافظ نکند فهم چه شد

ديو بگريزد از آن قوم که قرآن خوانند

گر شوند آگه از انديشه ما مغبچگان

بعد از اين خرقه صوفی به گرو نستانند

**

O GÜL YANAĞA GAZEL OKUYAN YALNIZ BEN DEĞİLİM. SENİN HER YANDA BİNLERCE BÜLBÜLLERİN VAR!

 

119.

Senin sarhoş nergislerine padişahlar kuldur, köledir. Lâl dudaklarının sarhoşları, akıllılardır.

Senin sırrını, sabah yeli yaydı, benim aşkımı gözyaşı. Yoksa âşık da sır saklar, mâşuk da.

Buradan geçerken iki kat zülfünün altından bak da gör. Sağda, solda ne gamlılar, ne matemliler var.

Seher yeli gibi menekşeliğe bir uğra da bak. Zülfünün zulmünden nice kararsız yaslılar var.

Ey Tanrı’yı tanıyan, cennet bizim nasibimizdir; yürü, işine bak. Asıl kereme müstahak olanlar, günahkârlardır.

 * O gül yanağa gazel okuyan yalnız ben değilim. Senin her yanda binlerce bülbüllerin var!

Meyhaneye git de çehreni kızıl bir hale getir. Zahitlerin ibadet yerine gitme, oradakilerin hepsi mürai, hepsi suçlu, hepsi kara yüzlü!

Ey kademi kutlu Hızır, elimi tut. Yoldaşların hepsi atlı, sade ben yaya yürüyorum.

Hafız, o parlak zülüften halâs olmasın. Senin kemendine bağlananlar, her şeyden kurtulmuşlardır.

Gulâm-ı nerkis-i mest-i tu tâcdâranend

Harab-ı bade-i la’l-ı tu hüşyaranend

195‏

غلام نرگس مست تو تاجدارانند

خراب باده لعل تو هوشيارانند

تو را صبا و مرا آب ديده شد غماز

و گر نه عاشق و معشوق رازدارانند

ز زير زلف دوتا چون گذر کنی بنگر

که از يمين و يسارت چه سوگوارانند

گذار کن چو صبا بر بنفشه زار و ببين

که از تطاول زلفت چه بی‌قرارانند

نصيب ماست بهشت ای خداشناس برو

که مستحق کرامت گناهکارانند

نه من بر آن گل عارض غزل سرايم و بس

که عندليب تو از هر طرف هزارانند

تو دستگير شو ای خضر پی خجسته که من

پياده می‌روم و همرهان سوارانند

بيا به ميکده و چهره ارغوانی کن

مرو به صومعه کان جا سياه کارانند

خلاص حافظ از آن زلف تابدار مباد

که بستگان کمند تو رستگارانند

**

HER BAŞINI TRAŞ EDEN KALENDERLİĞİ BİLMEZ Kİ!

 

120.

Yüzünü parlatan, kendisine çekidüzen veren herkes, dilberlik nedir bilmez., her ayna yapan İskenderlikten anlamaz.

Külahını yana yıkıp sert oturan herkesin padişahlıktan, ululuktan haberi yoktur.

Yoksullar gibi karşılık umarak kulluk etme. Sevgili, esasen kula bakmayı, kulu görüp gözetmeyi bilir.

Vefa ve ahde sebatı öğrenirsen iyi olur. Yoksa Gevretmeyi herkes bilir.

Divane gönlümü, aldırdım gitti., bilmedim ki insan oğlu da peri şivesini bilirmiş!

O takvayı yakan rindin himmetine köleyim ki yoksul görünür de kimya ilmini bilir.

Burada kıldan ince binlerce nükte var: Her başını traş eden kalenderliği bilmez ki!

*          Benin bir mücevherdir bence; ben de kuyumcuyum. Misli bulunmayan mücevherin kadrini kuyumcu bilir.

*          Yüz bin güzelliğiyle güzeller padişahı olan dilber, insaf ve adaleti de bilse dünyaya hükmeder.

Hafız’ın güzel şiirinden şiire kabiliyeti olan ve Farsça söz söylemeye muktedir bulunan anlar.

Ne her ki çihre berefruht dilberi dâned

Ne her ki âyine sâzed Sikenderi daned

177‏

نه هر که چهره برافروخت دلبری داند

نه هر که آينه سازد سکندری داند

نه هر که طرف کله کج نهاد و تند نشست

کلاه داری و آيين سروری داند

تو بندگی چو گدايان به شرط مزد مکن

که دوست خود روش بنده پروری داند

غلام همت آن رند عافيت سوزم

که در گداصفتی کيمياگری داند

وفا و عهد نکو باشد ار بياموزی

وگرنه هر که تو بينی ستمگری داند

بباختم دل ديوانه و ندانستم

که آدمی بچه‌ای شيوه پری داند

هزار نکته باريکتر ز مو اين جاست

نه هر که سر بتراشد قلندری داند

مدار نقطه بينش ز خال توست مرا

که قدر گوهر يک دانه جوهری داند

به قد و چهره هر آن کس که شاه خوبان شد

جهان بگيرد اگر دادگستری داند

ز شعر دلکش حافظ کسی بود آگاه

که لطف طبع و سخن گفتن دری داند

**

ÂŞIKIN DERDİNE DEVA ETMEYİ KOLAY SANAN VAR MI, NERDE ÖYLE BİRİSİ?

 

121.

Yasemin kokulu güzeller, insana hemdem olurlarsa gam tozunu yatıştırır, insanı neşelendirirler. Peri yüzlüler, inada başlarlarsa gönülleri kararsız bir hale getirirler.

Cefa terkisini bağladılar mı gönülleri de bağlarlar., amber gibi saçlarını çözdüler mi canlan da saçarlar.

Gözümden akan lâl gibi kızıl kanları gördüler mi gülerler. Yüzümden de gizli sırlarımı okur, anlarlar.

Ömrümüzde bir an bizimle otursalar bile eğleşmezler, hemen kalkarlar. Kalktılar mı da gönlümüze iştiyak fidanını dikerler.

Halvetteki âşıkların göz yaşlarını anladılar mı bu hale bir tedbir bulurlar., Seher çağında uyanık âşıkların sevgilerini bildiler mi onlardan sevgi yüzünü çevirmezler.

Âşıkın derdine deva etmeyi kolay sanan var mı, nerde öyle birisi? Derman için tedbirlerde bulunanlar bile nihayet âciz kalırlar.

Mansur gibi dara çekilenleri yüceltirler. Hafız’ı da bu dergâha davet ettiler mi ederler.

* İştiyak çekenler bu tapıya niyaz edince sevgililer naz ederler. Bu derde düşüp de derman kaydında olanlar, acze düşerler.

Semen-bünyan ğubâr-ı ğam çu binşinend binşânend Peri-rünyan karar ez dil çu bistizend bistânend

194‏

سمن بويان غبار غم چو بنشينند بنشانند

پری رويان قرار از دل چو بستيزند بستانند

به فتراک جفا دل‌ها چو بربندند بربندند

ز زلف عنبرين جان‌ها چو بگشايند بفشانند

به عمری يک نفس با ما چو بنشينند برخيزند

نهال شوق در خاطر چو برخيزند بنشانند

سرشک گوشه گيران را چو دريابند در يابند

رخ مهر از سحرخيزان نگردانند اگر دانند

ز چشمم لعل رمانی چو می‌خندند می‌بارند

ز رويم راز پنهانی چو می‌بينند می‌خوانند

دوای درد عاشق را کسی کو سهل پندارد

ز فکر آنان که در تدبير درمانند در مانند

چو منصور از مراد آنان که بردارند بر دارند

بدين درگاه حافظ را چو می‌خوانند می‌رانند

در اين حضرت چو مشتاقان نياز آرند ناز آرند

که با اين درد اگر دربند درمانند درمانند

**

ŞARAP İÇMENE BAK! AĞYARDAN GİZLİ YÜZLERCE GÜNAH, RİYA İLE EDİLEN İBADETTEN YEĞDİR.

 

 122.

 

Nazarlarıyle  toprağı  altın  haline  getirenler, acaba bir göz ucuyle bize de bakmazlar mi ki?

Derdimi, sahte doktorlara söylemektense gizlemem daha iyi. Belki gayp hâzinesinden tedavi ederler.

Sevgili, yüzünden nikabı kaldırmamakta, yüzünü kimseye göstermemekte., böyle olduğu halde neden herkes, kendi düşüncesine göre onu anlatıp durmada?

İyi akıbete nail olmak, ne rintlikledir, ne zahitlikle, işi Tanrı inayetine bırakmak daha iyi!

Marifet sahibi ol. Çünkü nazar ehli olanlar aşk pazarında ancak bildiklerle, marifet sahipleriyle alışverişte bulunurlar.

Şarap içmene bak! Ağyardan gizli yüzlerce günah, riya ile edilen ibadetten yeğdir.

Yusuf’un kokusunu duyduğum gömleği, korkuyorum, kıskanç kardeşleri yırtacak!

Şimdi perde örtülü… her çeşit olup gidiyor. Fakat perde kalkınca bilmem ne özür bulurlar, ne yaparlar, ne ederler?

Bu söze taş bile ağlasa şaşılmaz. Gönül sahipleri, gönül hikâyesini çok hoş bir eda ile anlatırlar.

*          Meyhaneye uğra da oradakiler, vakitlerini sana dua etmeye sarf etsinler.

*          Beni çağıracaksan hasetçilere duyurmadan çağır. Çünkü hakiki ihsan sahipleri, pek çok gizli hayırlarda bulunurlar ve bunu ancak Tanrı için yaparlar!

Hafız, vuslatın sürüp gitmesi müyesser olmuyor. Padişahlar, yoksulların haline pek az aldırış ediyorlar!

Anan ki hâk râ be nazar kimya kunend

Aya buved ki güşe-i çeşmi bemâ kuneud

196‏

آنان که خاک را به نظر کيميا کنند

آيا بود که گوشه چشمی به ما کنند

دردم نهفته به ز طبيبان مدعی

باشد که از خزانه غيبم دوا کنند

معشوق چون نقاب ز رخ در نمی‌کشد

هر کس حکايتی به تصور چرا کنند

چون حسن عاقبت نه به رندی و زاهديست

آن به که کار خود به عنايت رها کنند

بی معرفت مباش که در من يزيد عشق

اهل نظر معامله با آشنا کنند

حالی درون پرده بسی فتنه می‌رود

تا آن زمان که پرده برافتد چه‌ها کنند

گر سنگ از اين حديث بنالد عجب مدار

صاحب دلان حکايت دل خوش ادا کنند

می خور که صد گناه ز اغيار در حجاب

بهتر ز طاعتی که به روی و ريا کنند

پيراهنی که آيد از او بوی يوسفم

ترسم برادران غيورش قبا کنند

بگذر به کوی ميکده تا زمره حضور

اوقات خود ز بهر تو صرف دعا کنند

پنهان ز حاسدان به خودم خوان که منعمان

خير نهان برای رضای خدا کنند

حافظ دوام وصل ميسر نمی‌شود

شاهان کم التفات به حال گدا کنند

**

BANA SEVGİLİNİN ZAT CİLVESİ, O AYNADA GÖRÜNDÜ.

 

123.

Dün gece seher çağı, beni gamdan kurtardılar. O, gece karanlığında bana abıhayat sundular.

Zat ziyasının parıltısıyle kendimden geçtim, bana Sıfât tecellisinden şarap verdiler.

Ne mübarek seherdi o seher… ne kutlu bir geceydi o Kadir gecesi. O gece bana bu yepyeni beratı ihsan ettiler.

Bundan böyle yüzümü sevgilinin güzelliği aynasından ayırmam. Çünkü bana sevgilinin Zat cilvesi, o aynada göründü.

Muradım olduysa, gönlüm neşelendiyse şaşılacak ne var? Ben zaten bunlara müstahaktım; bunları bana zekât olarak verdiler.

O cevre, cefaya sabır ve sebat etme kabiliyetini verdikleri gün hatif, bana bu devletin de müjdesini vermişti,

* Sözlerimden damlayan bütün bu ballar, şekerler yok mu? Sabrıma karşılık olarak verdikleri kamış kalemindendir hep.

Zamanenin gam bağlarından beni kurtardılar ya., bu kurtuluş, Hafız’ın himmetiyle ve seher çağlarında uyanık bulunanların nefeslerinin feyziyledir.

Düş vakt-i seher ez ğussa necâtem dâdend

Vanderan zulmet-i şeb Âb-ı Hayâtem dâdend

183‏

دوش وقت سحر از غصه نجاتم دادند

واندر آن ظلمت شب آب حياتم دادند

بيخود از شعشعه پرتو ذاتم کردند

باده از جام تجلی صفاتم دادند

چه مبارک سحری بود و چه فرخنده شبی

آن شب قدر که اين تازه براتم دادند

بعد از اين روی من و آينه وصف جمال

که در آن جا خبر از جلوه ذاتم دادند

من اگر کامروا گشتم و خوشدل چه عجب

مستحق بودم و اين‌ها به زکاتم دادند

هاتف آن روز به من مژده اين دولت داد

که بدان جور و جفا صبر و ثباتم دادند

اين همه شهد و شکر کز سخنم می‌ريزد

اجر صبريست کز آن شاخ نباتم دادند

همت حافظ و انفاس سحرخيزان بود

که ز بند غم ايام نجاتم دادند

 

**

SABAH ŞARABI İÇEN RİNTLERİN GÖNÜLLERİNDEKİ SAFLIK YÜZÜNDEN DUA ANAHTARIYLA NİCE KAPALI KAPILAR AÇILIR.

 

 

124.

Gönül, acaba meyhane kapılarını yine açarlar, bizim bağlı işlerimizdeki düğümü yine çözerler mi ki?

Kendini beğenmiş zahidin hatırı için kapadılar, fakat gönlünü sağlam tut. Elbette Allah için açarlar.

Sabah şarabı içen rintlerin gönüllerindeki saflık yüzünden dua anahtarıyla nice kapalı kapılar açılır.

Üzüm kızının baş sağlığı mektubunu yazın da bütün sarhoşlar, kirpiklerinden kanlar saçsınlar!

Sâf şarap öldü, çengin saçlarını kesin de bütün muğpeçeler, iki kat zülüflerini açsınlar, feryad u figana koyulsunlar!

Meyhane kapısını bağladılar, riya evini açacaklar. Hoş görme bunu Yarabbi!

Hafız, şu yün hırkam yok mu… yarın görürsün, altından ne kötü bir zünnar çıkaracaklar!

Bâşed ey dil ki der-i meykedehâ biguşâyend

Kirih ez kâr-ı furü-beste-i mâ biguşâyend

202‏

بود آيا که در ميکده‌ها بگشايند

گره از کار فروبسته ما بگشايند

اگر از بهر دل زاهد خودبين بستند

دل قوی دار که از بهر خدا بگشايند

به صفای دل رندان صبوحی زدگان

بس در بسته به مفتاح دعا بگشايند

نامه تعزيت دختر رز بنويسيد

تا همه مغبچگان زلف دوتا بگشايند

گيسوی چنگ ببريد به مرگ می ناب

تا حريفان همه خون از مژه‌ها بگشايند

در ميخانه ببستند خدايا مپسند

که در خانه تزوير و ريا بگشايند

حافظ اين خرقه که داری تو ببينی فردا

که چه زنار ز زيرش به دغا بگشايند

 **

AŞK EŞİĞİ YÜCEDİR. HAFIZ BİR HİMMET ET. ÂŞIKLAR HİMMETSİZ KİŞİLERİ HUZURLARINA KABUL ETMEZLER.

 

 

125.

Halis ve berrak şarapla güzel sâki, yolun öyle iki tuzağı ki cihandaki akıllı, fikirli adamların hiç birisi, bunların kemendinden kurtulamaz.

Ben gerçi âşıkım, rindim, sarhoşum, günahkârım… fakat binlerce şükrolsun, Allah için şehirdeki dostlar günahsız ya!

Meyhaneye edebe riayet etmeden ayak basma. Çünkü meyhane kapısının sâlikleri, padişah mahremleridir.

Cefa etmek, dervişlik ve sâliklik işi değil. Şarap sun, bu yolcular, yol ehli değiller!

Aşk yoksullarını hor görme. Bu kavim, kemersiz padişah, taçsız husrevlerdir!

Aklını başına al. İstiğna rüzgârı esti mi binlerce ibadet harmanını yarım arpaya bile almazlar!

* Kullar kaçarlar, köleler başından çekilirlerse güzellik saltanatı sınar, bozulur.

* Tortulu şarap içen ve bir renkte olan erlerin himmetine kulum… yeşil giyinen, fakat kalbleri kara olan taifenin değil!

Aşk eşiği yücedir. Hafız bir himmet et. Aşıklar himmetsiz kişileri huzurlarına kabul etmezler.

Şerâb-ı bî ğaş-u sâkî-i hoş du dâm-ı rehend

Ki ziyrekan-ı cihan ez kemend-i şan nerehend

201‏

شراب بی‌غش و ساقی خوش دو دام رهند

که زيرکان جهان از کمندشان نرهند

من ار چه عاشقم و رند و مست و نامه سياه

هزار شکر که ياران شهر بی‌گنهند

جفا نه پيشه درويشيست و راهروی

بيار باده که اين سالکان نه مرد رهند

مبين حقير گدايان عشق را کاين قوم

شهان بی کمر و خسروان بی کلهند

به هوش باش که هنگام باد استغنا

هزار خرمن طاعت به نيم جو ننهند

مکن که کوکبه دلبری شکسته شود

چو بندگان بگريزند و چاکران بجهند

غلام همت دردی کشان يک رنگم

نه آن گروه که ازرق لباس و دل سيهند

قدم منه به خرابات جز به شرط ادب

که سالکان درش محرمان پادشهند

جناب عشق بلند است همتی حافظ

که عاشقان ره بی‌همتان به خود ندهند

 

**

PÎR-İ MUGÂNIN MÜRİDİYİM, İNCİNME EY ŞEYH!

 

126.

Bilmem ki uğradığımız sarhoşluk, ne çeşit sarhoşluktu, sâki kimdi, bu şarabı nereden getirdi?

Sen de şarabı al, sahra yolunu tut; bülbül ne güzel çilemekte, şakımakta,

** Bu makam bilen çalgıcı, hangi perdeden çalmakta, hangi makamdan söylemekte? Âşinâ bir söz söyledi, bildiğimiz bir şeyi hatırlattı !

Gülle nesrinin gelişi hayırlı, mutlu olsun… menekşe hoş geldi, yasemin safalar getirdi.

Gönül, gonca gibi halledilmedik işlerden şikâyetlenme; bak, sabah rüzgârı, düğümleri çözen bir nefha yolladı.

* Sabah yelinin ne de güzel, ne de hoş hüneri var; sanki Süleyman’ın Hüthüdü… sanki Seba gülşeninden neşe müjdesi getirdi.

Yüreğimizin zayıflığına ilâç, sâkinin göz ucuyle bir işaretidir. Başını kaldır, bak, doktor geldi, ilâç getirdi.

Pîr-i Mugânın müridiyim, incinme ey şeyh! Neden mi diyeceksin? Çünkü sen vadettin, o yerine getirdi; ondan!

O asker Türkün aç gözlülüğüne kurban olayım… bir tek hırkadan başka bir şeyciğim yok, bana bile hücum etti!

** Felek, şimdi Hafız’a isteyerek, dileyerek kul olur. Çünkü kapınıza kaçıp, tapınıza sığındı!

Çi mestiyest nedanem ki ru bema averd

Ki bûd sâki-yu in bade ezkucâ âverd

145‏

چه مستيست ندانم که رو به ما آورد

که بود ساقی و اين باده از کجا آورد

تو نيز باده به چنگ آر و راه صحرا گير

که مرغ نغمه سرا ساز خوش نوا آورد

دلا چو غنچه شکايت ز کار بسته مکن

که باد صبح نسيم گره گشا آورد

رسيدن گل و نسرين به خير و خوبی باد

بنفشه شاد و کش آمد سمن صفا آورد

صبا به خوش خبری هدهد سليمان است

که مژده طرب از گلشن سبا آورد

علاج ضعف دل ما کرشمه ساقيست

برآر سر که طبيب آمد و دوا آورد

مريد پير مغانم ز من مرنج ای شيخ

چرا که وعده تو کردی و او به جا آورد

به تنگ چشمی آن ترک لشکری نازم

که حمله بر من درويش يک قبا آورد

فلک غلامی حافظ کنون به طوع کند

که التجا به در دولت شما آورد

**

DÜN GECE MELEKLERİ GÖRDÜM, MEYHANE KAPISINI ÇALDILAR; ÂDEM’İN BALÇIĞINI YOĞURDULAR, O BALÇIKTAN ŞARAP KADEHİ YAPTILAR.

 

 

127.

Dün gece melekleri gördüm, meyhane kapısını çaldılar; Âdem’in balçığını yoğurdular, o balçıktan şarap kadehi yaptılar.

Ben şu toprak yeryüzünde oturduğum halde gizlilik hareminde, Melekût âleminin tertemiz sahasında oturanlar, benimle hemdem oldular, sarhoşçasına şarap içtiler.

Gök bile emanet yükünü çekemedi de bu işi görmek için kura çektiler; bu divaneye isabet etti!

Yetmiş iki milletin hepsini de mazur gör. Çünkü hakikati görmedikleri için masal kapısını çaldılar!

Şükrolsun, aramız düzeldi, barıştık. Sofiler, buna şükür olarak raksede ede şarap içmeye koyuldular.

Şulesine mumun bile güldüğü ateşe ateş demezler. Ateş, pervaneyi yakıp kül eden ateşe derler.

Sözün saçı, kalemle taranmaya başlandığı gündenberi hiç kimse Hafız gibi düşünce yüzünden örtüyü açmadı; hiç bir şair onun gibi şiir söyleyemedi

Düş didem ki melâik der-i meyhane zedend

Gil-i adem bisiriştend-u be peymâne zedend

184‏

دوش ديدم که ملايک در ميخانه زدند

گل آدم بسرشتند و به پيمانه زدند

ساکنان حرم ستر و عفاف ملکوت

با من راه نشين باده مستانه زدند

آسمان بار امانت نتوانست کشيد

قرعه کار به نام من ديوانه زدند

جنگ هفتاد و دو ملت همه را عذر بنه

چون نديدند حقيقت ره افسانه زدند

شکر ايزد که ميان من و او صلح افتاد

صوفيان رقص کنان ساغر شکرانه زدند

آتش آن نيست که از شعله او خندد شمع

آتش آن است که در خرمن پروانه زدند

کس چو حافظ نگشاد از رخ انديشه نقاب

تا سر زلف سخن را به قلم شانه زدند

 

**

CANIMI, DUDAĞINA FEDA ETTİĞİM VAKİT, ZÜLÂLİNDEN DAMAĞIMIZA BİR KATRECİK DÜŞER DİYE ÜMİTLENMİŞTİM.

 

 

128.

Durağımıza yolun uğrarsa, bize iltifat eder de gelirsen kutluluk burcunun hüması tuzağımıza düştü demektir.

** Yüzünün aksi kadehimize düşerse neş’eden habbeler gibi külâhımı göklere atarım.

Murat ayının ufuktan doğduğu gece, olur ya, belki ışığı bizim damımıza da düşer.

Padişahlara bile, bu kapının toprağını öpmeye izin yok. Biz, nereden varıp selâm verebileceğiz, kudretimiz mi var?

Canımı, dudağına feda ettiğim vakit, zülâlinden damağımıza bir katrecik düşer diye ümitlenmiştim.

Ümitsizlenip bu kapıdan gitme. Bir fal aç bakalım, belki devlet kurası adımıza düşer, olur ya!

Zülfünün hayali dedi ki: Canı vesile etme. O av, bizim tuzağımıza çok düşer!

Hafız, senin civarındaki topraktan bahsetti mi can gülşeninin rüzgân dimağımıza kadar gelir, erişir!

Humâ-yı burc-ı se’âdet be dâm-ı mâ ufted

Eğer tura ğüzeri ber mekâm-ı mâ ufted

114‏

همای اوج سعادت به دام ما افتد

اگر تو را گذری بر مقام ما افتد

حباب وار براندازم از نشاط کلاه

اگر ز روی تو عکسی به جام ما افتد

شبی که ماه مراد از افق شود طالع

بود که پرتو نوری به بام ما افتد

به بارگاه تو چون باد را نباشد بار

کی اتفاق مجال سلام ما افتد

چو جان فدای لبش شد خيال می‌بستم

که قطره‌ای ز زلالش به کام ما افتد

خيال زلف تو گفتا که جان وسيله مساز

کز اين شکار فراوان به دام ما افتد

به نااميدی از اين در مرو بزن فالی

بود که قرعه دولت به نام ما افتد

ز خاک کوی تو هر گه که دم زند حافظ

نسيم گلشن جان در مشام ما افتد

**

BENİM SALINA SALINA GEZİP YÜRÜYEN SELVİ BOYLUM, NİÇİN ÇAYIRLIĞA, ÇİMENLİĞE GELMEZ?

 

 

129.

Benim salına salına gezip yürüyen selvi boylum, niçin çayırlığa, çimenliğe gelmez?

Neden gülle hemdem olmaz, yasemini hatırlamaz, anmaz?

*          Dün turrelerinden şikâyet ettim, açıklandım da dedi ki: Bu, kara kul, bana kulak vermiyor ki!

Abes yere gezip tozan gönlüm, onun zülfündeki büklümlere gitti gideli o uzun yolculuğundan geri dönmeye hiç niyet etmiyor, vatanına dönmeye hiç niyeti yok!

Keman kaşlarına karşı ne oyunlar, ne şuhluklar yapıyorum. Fakat kulağı burulmuş bir kere… bana kulak bile verdiği yok!

Eteğinde bunca güzel kokular olduğu halde şaşıyorum, sana uğrayıp geçen seher yeli, neden toprağı Huten miski haline getirmiyor?

Menekşelerin zülfü, rüzgârların tesiriyle kıvrım kıvrım olur, menekşeler açılır, bahar gelirken ne yazık… gönlüm, o ahdinden dönen sevgiliyi anmıyor bile!

*          Gönül, onun yüzünü görürüm ümidiyle cana hemdem olmamakta… can, onun civarına varırım diye tene hizmet etmemekte.

Gümüş baldırlı sâkim, hep tortulu şarap verse de, şarap kadehi gibi bütün vücudunu ağız haline getirmeyen, o tortulu şarabı istemeyen kim var?

Öğüt kabul etmeyen Hafız, senin gamzenin şehidi oldu. Söz dinlemeyen, kılıcı hak eder.

*          Yüzsuyumu hor görme… bulutun feyzi, benim göz yaşlarım olmadıkça Aden incisini meydana getiremez.

Serv-ı çemân-i men çirâ meyl-i çemen nemikuned Hemdem-i gul nemişeved yâd-ı semen nemikuned

192‏

سرو چمان من چرا ميل چمن نمی‌کند

همدم گل نمی‌شود ياد سمن نمی‌کند

دی گله‌ای ز طره‌اش کردم و از سر فسوس

گفت که اين سياه کج گوش به من نمی‌کند

تا دل هرزه گرد من رفت به چين زلف او

زان سفر دراز خود عزم وطن نمی‌کند

پيش کمان ابرويش لابه همی‌کنم ولی

گوش کشيده است از آن گوش به من نمی‌کند

با همه عطف دامنت آيدم از صبا عجب

کز گذر تو خاک را مشک ختن نمی‌کند

چون ز نسيم می‌شود زلف بنفشه پرشکن

وه که دلم چه ياد از آن عهدشکن نمی‌کند

دل به اميد روی او همدم جان نمی‌شود

جان به هوای کوی او خدمت تن نمی‌کند

ساقی سيم ساق من گر همه درد می‌دهد

کيست که تن چو جام می جمله دهن نمی‌کند

دستخوش جفا مکن آب رخم که فيض ابر

بی مدد سرشک من در عدن نمی‌کند

کشته غمزه تو شد حافظ ناشنيده پند

تيغ سزاست هر که را درد سخن نمی‌کند

 

**

EY MEYHANE YOKSULLARI, TANRI SİZİN DOSTUNUZDUR, YAVERİNİZDİR. NİMETE, İHSANA ERİŞMEK EMELİYLE BİRKAÇ HAYVANA ALDIRIŞ ETMEYİN!

 

130.

Hayli zamandır hasbıhalini yazmadın, bir mektup göndermedin; nerde bir mahrem ki sana birkaç haber göndereyim.

Biz, o yüce tapıya erişemeyiz. Meğer ki siz lütfedesiniz de bu tarafa birkaç adım atasınız.

Şarap, küpten çıkıp testiye girdi, meclise geldi; gül de nikabını kaldırdı, işreti fırsat bil, birkaç kadeh çek!

Gülbeşeker gönlümüzün ilâcı değil. Bir itabı, birkaç öpücüğe mezcet de sun bize!

Zahit, rintlerin sokağından selâmetle geç git… kötülükle adı çıkmış birkaç kişinin sohbeti seni de harap etmesin.

Şarabın bütün ayıplarını söyledin, hünerini de söyle. Birkaç bir şey bilmezin hatırı için hikmeti inkâr etme!

Ey meyhane yoksulları, Tanrı sizin dostunuzdur, yaverinizdir. Nimete, ihsana erişmek emeliyle birkaç hayvana aldırış etmeyin!

Meyhane Pîri, tortulu şarap içen müridine ne de güzel dedi: Bir alay ham kişiye yanmış gönlün ahvalini söyleme!

Hafız, senin güneş yüzünün yalımından yandı. Ey maksadına erişmiş, muradına nail olmuş sevgili, lütfet de muradına eremeyen birkaç zavallıya da bir bak!

Hasb-ı hâli nenuvişti vu şud eyyâmi çend

Mahremi kü ki lurustem be tu peyğâmi çend

182‏

حسب حالی ننوشتی و شد ايامی چند

محرمی کو که فرستم به تو پيغامی چند

ما بدان مقصد عالی نتوانيم رسيد

هم مگر پيش نهد لطف شما گامی چند

چون می از خم به سبو رفت و گل افکند نقاب

فرصت عيش نگه دار و بزن جامی چند

قند آميخته با گل نه علاج دل ماست

بوسه‌ای چند برآميز به دشنامی چند

زاهد از کوچه رندان به سلامت بگذر

تا خرابت نکند صحبت بدنامی چند

عيب می جمله چو گفتی هنرش نيز بگو

نفی حکمت مکن از بهر دل عامی چند

ای گدايان خرابات خدا يار شماست

چشم انعام مداريد ز انعامی چند

پير ميخانه چه خوش گفت به دردی کش خويش

که مگو حال دل سوخته با خامی چند

حافظ از شوق رخ مهر فروغ تو بسوخت

کامگارا نظری کن سوی ناکامی چند

**

HAFIZ, GÖZÜNÜN KANLI YAŞLARINI GÖSTER. ÇÜNKÜ BU KAYNAKTAN YİNE EVVELKİ SU AKIP DURMADA;

 

131.

Sır mahzeninin incisi, nasılsa öyle… Sevgi hokkası, yine o mühürle mühürlenmiş, yine o nişanla durup durmakta.

Âşıklar, emanete hiyanet etmezler. Hulâsa inciler saçar göz, yine eskisi gibi.

Sabah yelinden sor. Her gece sabaha kadar canımızın munisi, evvelce olduğu gibi yine zülfünün kokusu.

Güneş, yine taşı lâl ve yakut yapmakta… fakat lâl’i yakutu isteyen yok;

Göz ucıyle öldürdüğün âşıkı ziyarete gel. Çünkü biçare gönül, aynen yine öylece seni gözlemekte;

Yüreğimizin kanını döküyor ve bunu gizliyorsun. Fakat evvelce olduğu gibi yine o kan lâl dudaklarında ayan.

Siyah zülfün artık yol urmaz dedim ama yıllar geçti, hâlâ eski huyunda.

Hafız, gözünün kanlı yaşlarını göster. Çünkü bu kaynaktan yine evvelki su akıp durmada;

Gevher-i mahzen-i esrar hemanest ki bud

Hokka-i mihr bedan muhr-u nişânest ki bud

213‏

گوهر مخزن اسرار همان است که بود

حقه مهر بدان مهر و نشان است که بود

عاشقان زمره ارباب امانت باشند

لاجرم چشم گهربار همان است که بود

از صبا پرس که ما را همه شب تا دم صبح

بوی زلف تو همان مونس جان است که بود

طالب لعل و گهر نيست وگرنه خورشيد

همچنان در عمل معدن و کان است که بود

کشته غمزه خود را به زيارت درياب

زان که بيچاره همان دل‌نگران است که بود

رنگ خون دل ما را که نهان می‌داری

همچنان در لب لعل تو عيان است که بود

زلف هندوی تو گفتم که دگر ره نزند

سال‌ها رفت و بدان سيرت و سان است که بود

حافظا بازنما قصه خونابه چشم

که بر اين چشمه همان آب روان است که بود

**

TANRI’NIN HAFIZ’A VERDİĞİ SAADET HÂZİNELERİNİN HEPSİ, GECELERİ DUA ETMENİN, SEHERLERİ VİRT OKUMANIN BEREKETİNDEN!

 

 

132.

Evimizi peri yurdu haline getiren sevgili, baştan ayağa kadar peri gibi ayıpsızdı, kusursuzdu.

Gönül, onu elde ederim ümidiyle bu şehirde yerleşmeyi kurmuştu. Zavallı bilmedi ki sevgilisi gidecek;

Benim akıllı, benim ay yüzlü sevgilim, yol, edep bilirdi, nazar ehlinin erkânına vâkıftı.

Onu, benim elimden merhametsiz, şefkatsiz talih aldı., evet., ne çarem var? Kamer devrinin bir devletiydi, ancak bu kadar sürer;

Hoş gör, mazur tut ey gönül! Sen bir yoksulsun, onunsa güzellik ülkesinde taçlara layık bir başı vardı!

Yalnız benim gönlümdeki sırrı faş etmedi ki, felek, felek olalı âdeti, perde yırtmak, sır faş etmek!

Güzel geçen günler, sevgiliyle geçen günlermiş. Ondan ötesi hep abes, hep beyhude!

Irmak kıyısı, gül, yeşillik, yaban gülü., hepsi hoştu ama yazıklar olsun, o geçer akçe yolcuymuş, gelip geçti!

Bülbül, seher vakti gül, sabah rüzgârıyla cilveleşmekteydi, sen hasetinden kendini öldür!

Tanrı’nın Hafız’a verdiği saadet hâzinelerinin hepsi, geceleri dua etmenin, seherleri virt okumanın bereketinden!

An yâr kez o hâne-i mâ cây-i peri bûd

Ser tâ kademeş çun peri ez ayb beri bûd

216‏

آن يار کز او خانه ما جای پری بود

سر تا قدمش چون پری از عيب بری بود

دل گفت فروکش کنم اين شهر به بويش

بيچاره ندانست که يارش سفری بود

تنها نه ز راز دل من پرده برافتاد

تا بود فلک شيوه او پرده دری بود

منظور خردمند من آن ماه که او را

با حسن ادب شيوه صاحب نظری بود

از چنگ منش اختر بدمهر به دربرد

آری چه کنم دولت دور قمری بود

عذری بنه ای دل که تو درويشی و او را

در مملکت حسن سر تاجوری بود

اوقات خوش آن بود که با دوست به سر رفت

باقی همه بی‌حاصلی و بی‌خبری بود

خوش بود لب آب و گل و سبزه و نسرين

افسوس که آن گنج روان رهگذری بود

خود را بکش ای بلبل از اين رشک که گل را

با باد صبا وقت سحر جلوه گری بود

هر گنج سعادت که خدا داد به حافظ

از يمن دعای شب و ورد سحری بود

**

HARFE, SESE SIĞMAYAN, SÖZLE, SESLE ANLATILAMAYAN AŞK, DEF VE NEY FERYADIYLE COŞMUŞ, FERYAT EDİYORDU.

 

 

133.

Yarabbi seher çağı meyhane mahallesinde ne kargaşalık vardı acaba? Dilber ve sâki gelmiş, mum meşale yanmış, hepsi birbirine girmişti!

Harfe, sese sığmayan, sözle, sesle anlatılamayan aşk, def ve ney feryadıyle coşmuş, feryat ediyordu.

O divanelik meclisinde geçen bahisler medreseden de hariçti, medresedeki mesele ve kıyl u kaalden de!

Gönül, sâkinin naz ve işvesine razıydı, şükrediyordu; fakat talihsizliğimden biraz şikâyetim vardı.

Şöyle bir mukayesede bulundum, o sihirbaz sarhoş gözün sürüsünde Samiri gibi binlerce sihirbaz vardı.

Dedim ki: Beni dudağına havale et, bir öpücük versin. Güldü de dedi ki: Benimle nerden böyle bir muamelen var?

Talihim kutlu ve yaver. Dün gece ayla sevgilinin yüzü, karşı karşıyaydı.

Sevgilinin ağzı, Hafız’ın derdine derman ama feryat, feryat… mürüvvet zamanında ne kadar da daralıyor!

Be kuy-ı meykede yâ Rab seher çi meşgale bud

Ki cüş-ı şâhed-u sâkiy-yu şem-u meşale bud

215‏

به کوی ميکده يا رب سحر چه مشغله بود

که جوش شاهد و ساقی و شمع و مشعله بود

حديث عشق که از حرف و صوت مستغنيست

به ناله دف و نی در خروش و ولوله بود

مباحثی که در آن مجلس جنون می‌رفت

ورای مدرسه و قال و قيل مسله بود

دل از کرشمه ساقی به شکر بود ولی

ز نامساعدی بختش اندکی گله بود

قياس کردم و آن چشم جادوانه مست

هزار ساحر چون سامريش در گله بود

بگفتمش به لبم بوسه‌ای حوالت کن

به خنده گفت کی ات با من اين معامله بود

ز اخترم نظری سعد در ره است که دوش

ميان ماه و رخ يار من مقابله بود

دهان يار که درمان درد حافظ داشت

فغان که وقت مروت چه تنگ حوصله بود

 

**

TARİKAT DURAKLARINDAN NEREYİ SEYRETTİYSEK GÖRDÜK Kİ ÂŞIKLIKLA ZAHİTLİK, BİRBİRİNDEN AYRILMIŞ, BİR ARADA OLMUYOR.

 

134.

Dün seher çağında tesadüfen bir iki kadeh şarap içmiştim. Sâkinin dudağının iştiyakı da şarabıma neşe vermişti.

Sarhoşlukla bir kere daha gençlik çağı güzeline dönmek, onunla bağdaşmak istedim. Fakat artık aramıza talâk düşmüştü, ayrılmıştık bir kere!

Tarikat duraklarından nereyi seyrettiysek gördük ki âşıklıkla zahitlik, birbirinden ayrılmış, bir arada olmuyor.

Sâki, bana durmadan şarap sun ki bu yola âşıkça gelmeyenler nifaka düşmüşler.

O sarhoş gözün elinden bir bucağa sığmamayı düşünüyordum, fakat yay gibi kaşlarından takatim taak olmuş; sabrım, kararım elde değil!

Tabirci, dün gece sabah vaktinin tatlı uykusunda bir rüya gördüm, güneş evime gelmiş; bir tabir et, bir müjde ver!

Hafız, bu perişan şiiri yazarken fikir kuşu, iştiyak tuzağına düşmüştü;

Yek du camem diy sehergeh ittifak uftadebud

Vez leb-i sâki şerâbem der mezâk uftâdebud

غزل    212‏

يک دو جامم دی سحرگه اتفاق افتاده بود

و از لب ساقی شرابم در مذاق افتاده بود

از سر مستی دگر با شاهد عهد شباب

رجعتی می‌خواستم ليکن طلاق افتاده بود

در مقامات طريقت هر کجا کرديم سير

عافيت را با نظربازی فراق افتاده بود

ساقيا جام دمادم ده که در سير طريق

هر که عاشق وش نيامد در نفاق افتاده بود

ای معبر مژده‌ای فرما که دوشم آفتاب

در شکرخواب صبوحی هم وثاق افتاده بود

نقش می‌بستم که گيرم گوشه‌ای زان چشم مست

طاقت و صبر از خم ابروش طاق افتاده بود

گر نکردی نصرت دين شاه يحيی از کرم

کار ملک و دين ز نظم و اتساق افتاده بود

حافظ آن ساعت که اين نظم پريشان می‌نوشت

طاير فکرش به دام اشتياق افتاده بود

 

**

SEVGİLİYİ DÜNYAYA BİLE DEĞİŞME. YUSUFU KALP AKÇEYE SATAN PEK O KADAR KÂR ETMEDİ.

 

 

135.

Dün gece yanakları yalımlı, parıldar bir halde gelmekteydi; bilmem yine nerede, hangi gamlı âşıkın gönlünü yakmıştı?

Âşık öldürme, şehri birbirine katma âdeti, bir elbise ki tam boyuna göre biçilmiş!

Âşıkların canlarını yüzündeki çöreotuna benzer benler sanıyor; sanki yüzünün ateşini bu iş için yakmış;

Zülfünün küfrü, din yolunu. kesmekte., o taş yüreklinin yüzü, bir meşale ki ardım da yakmada, yandırmada.

Bana, seni ağlatıp inleterek öldürürüm dedi ama gördüm ki gizlice bu gönlü yanık âşıka bakmakta.

Gönül, avucuna bir hayli kan toplamıştı. Fakat göz, bu kanlan döküp gitti. Allah Allah.. kim toplamıştı, kim telef etti?

Sevgiliyi dünyaya bile değişme. Yusufu kalp akçeye satan pek o kadar kâr etmedi.

Sevgili, ne hoş dedi, ne hoş: Git Hafız, hırkanı ateşlere yak! Yarabbi, bu kalb ahvalinden anlayışı kimden öğrendi ki?

Düş miâmed-u ruhsâre berefrühte bud

Tâ kucâ bâz dil-i ğamzedeı sühtebud

211‏

دوش می‌آمد و رخساره برافروخته بود

تا کجا باز دل غمزده‌ای سوخته بود

رسم عاشق کشی و شيوه شهرآشوبی

جامه‌ای بود که بر قامت او دوخته بود

جان عشاق سپند رخ خود می‌دانست

و آتش چهره بدين کار برافروخته بود

گر چه می‌گفت که زارت بکشم می‌ديدم

که نهانش نظری با من دلسوخته بود

کفر زلفش ره دين می‌زد و آن سنگين دل

در پی اش مشعلی از چهره برافروخته بود

دل بسی خون به کف آورد ولی ديده بريخت

الله الله که تلف کرد و که اندوخته بود

يار مفروش به دنيا که بسی سود نکرد

آن که يوسف به زر ناسره بفروخته بود

گفت و خوش گفت برو خرقه بسوزان حافظ

يا رب اين قلب شناسی ز که آموخته بود

**

MÜSLÜMANLAR, BİR VAKİT BENİM DE BİR GÖNLÜM VARDI, BİR MÜŞKÜLÜM OLDU MU ONA SÖYLERDİM.

 

136.

Müslümanlar, bir vakit benim de bir gönlüm vardı, bir müşkülüm oldu mu ona söylerdim.

Derttten, bir girdaba düştüm mü tedbiriyle bir kıyıya varırım diye umardım.

Benimle dert ortağıydı, iş bilir bir dosttu. Gönül ehli olanların hepsi, ona dayanırlar, ona güvenirlerdi!

Sevgilinin civarında beni bırakıp kayboldu gitti. Yarabbi, orası ne etek tutan durakmış ki!

Hüner, mahrumiyet aybıyle beraberdir, fakat benden daha mahrum bir yoksul da olur mu?

Bu perişan cana merhamet et., vaktiyle o da iş bilirdi, o da kâmildi! Aşk, bana söz söylemeyi öğrettiği andan beri sözlerim, her meclisin nüktesi oldu.

Artık Hafız nüktecidir deme., çünkü gördük biz, o sağlam bir cahil!

Muselmânan mera vakti dili bud

Ki bâ vey güftemi ger muşkili bud

217‏

مسلمانان مرا وقتی دلی بود

که با وی گفتمی گر مشکلی بود

به گردابی چو می‌افتادم از غم

به تدبيرش اميد ساحلی بود

دلی همدرد و ياری مصلحت بين

که استظهار هر اهل دلی بود

ز من ضايع شد اندر کوی جانان

چه دامنگير يا رب منزلی بود

هنر بی‌عيب حرمان نيست ليکن

ز من محرومتر کی سالی بود

بر اين جان پريشان رحمت آريد

که وقتی کاردانی کاملی بود

مرا تا عشق تعليم سخن کرد

حديثم نکته هر محفلی بود

مگو ديگر که حافظ نکته‌دان است

که ما ديديم و محکم جاهلی بود

**

OTUZ YILDIR DERT, MEŞAKKAT ÇEKTİM DE NİHAYET BUNDAN KURTULUŞ, İKİ YILLIK ŞARABIN ELİNDEYMİŞ!

 

137.

Güzel bir rüya gördüm, elimde şarap kadehi vardı. Tabir edildi, devlete erişeceğim.

Otuz yıldır dert, meşakkat çektim de nihayet bundan kurtuluş, iki yıllık şarabın elindeymiş!

Bahttan istediğim murat miski, o perçemi misk kokulu güzelin saclarındaki büklümlerdeymiş !

Gam tozu, beni benden almıştı, işim bitmişti. Devlet yardım etti, kadehte şarap vardı da kendime geldim.

Meyhane eşiğinden kan yutup duralım. Rızkım buymuş, ezelden bana bu nevale takdir edilmiş!

Sevgi tohumunu ekmeyen, güzellik bahçesinden bir gül bile devşirmeyen kişi, yel uğrağında lâle gözleyen kişiye benzer!

Seher çağı, bülbül feryad ü figan ederken yolum gül bahçesine düştü.

Hafız’ın, Padişahı metheden güzel şiirini gördüm. Bu cönkteki bir beyit, yüzlerce risaleden yeğdi.

* O hamlesi şiddetli Padişah, öyle bir Padişah ki savaş günü arslanlan bile mağlûp eden güneş onun karşısında bir ceylân yavrusundan daha aşağı bir hale düşer.

Didem be hâb-ı hoş ki be destem piyâle bud

Ta’bir reft-u kâr be devlet havale bud

214‏

ديدم به خواب خوش که به دستم پياله بود

تعبير رفت و کار به دولت حواله بود

چهل سال رنج و غصه کشيديم و عاقبت

تدبير ما به دست شراب دوساله بود

آن نافه مراد که می‌خواستم ز بخت

در چين زلف آن بت مشکين کلاله بود

از دست برده بود خمار غمم سحر

دولت مساعد آمد و می در پياله بود

بر آستان ميکده خون می‌خورم مدام

روزی ما ز خوان قدر اين نواله بود

هر کو نکاشت مهر و ز خوبی گلی نچيد

در رهگذار باد نگهبان لاله بود

بر طرف گلشنم گذر افتاد وقت صبح

آن دم که کار مرغ سحر آه و ناله بود

ديديم شعر دلکش حافظ به مدح شاه

يک بيت از اين قصيده به از صد رساله بود

آن شاه تندحمله که خورشيد شيرگير

پيشش به روز معرکه کمتر غزاله بود

 

**

GÜLRENK PİRİM; MAVİLER GİYİNEN SOFİLER HAKKINDA KÖTÜ SÖYLEMEME MÜSAADE ETMEDİ; YOKSA SÖYLENECEK NE HİKÂYELER VARDI, NE HİKÂYELER!

 

138.

Yıllardır defterimiz şaraba rehin edilmişti; yıllardır meyhanenin parlaklığı bizim dersimizin, duamızın sebebiyleydi.

Pîr-i Mugânın iyiliğine bak ki bizim gibi kötü sarhoşlar, ne yaptıysa kerem gözüyle hepsini iyi, hepsini hoş görmekteydi.

Bilgi defterimizi tamamıyle şarapla yıkayın; çünkü feleği gördüm, bilgi sahibinin gönlüne kastediyor.

* Gönül, güzellik nedir biliyor, anlıyorsan güzellerden alım iste. Bunu nazar bilgisinde basiret sahibi birisi söyledi.

. Gönül, pergel gibi her tarafa dönüp dolaşmaktaydı ama sevgiliyi sevme dairesinde ayağını direyen bir başı dönmüş kişiydi.

Çalgıcı, sevgi derdine ait öyle bir gazel okumaktaydı ki cihan hâkimlerinin kirpiklerinden kan damlıyordu.

Neşeden ırmak kıyısındaki gül gibi açılmaktaydım; başımda o usul boylu selvinin gölgesi vardı.

Gülrenk Pirim; maviler giyinen sofiler hakkında kötü söylememe müsaade etmedi; yoksa söylenecek ne hikâyeler vardı, ne hikâyeler!

Hafız’ın, altın yaldızlı kalbi ona lâyık olmadı gitti. Çünkü bu sarraf, bütün gizli şeyleri biliyordu.

Salha defter-i ma der girev-i sahba bud

Revank-ı meykede ez ders-u ducây-ı mâ bud

203‏

سال‌ها دفتر ما در گرو صهبا بود

رونق ميکده از درس و دعای ما بود

نيکی پير مغان بين که چو ما بدمستان

هر چه کرديم به چشم کرمش زيبا بود

دفتر دانش ما جمله بشوييد به می

که فلک ديدم و در قصد دل دانا بود

از بتان آن طلب ار حسن شناسی ای دل

کاين کسی گفت که در علم نظر بينا بود

دل چو پرگار به هر سو دورانی می‌کرد

و اندر آن دايره سرگشته پابرجا بود

مطرب از درد محبت عملی می‌پرداخت

که حکيمان جهان را مژه خون پالا بود

می‌شکفتم ز طرب زان که چو گل بر لب جوی

بر سرم سايه آن سرو سهی بالا بود

پير گلرنگ من اندر حق ازرق پوشان

رخصت خبث نداد ار نه حکايت‌ها بود

قلب اندوده حافظ بر او خرج نشد

کاين معامل به همه عيب نهان بينا بود

**

BENİMLE SEVGİLİDEN BAŞKA KİMSE YOKTU, YALNIZ TANRI BİZİMLEYDİ!

 

139.

Anılsın o demler ki hiç olmazsa bize bir meylin vardı… sevginin eseri yüzümüzde görünüp dururdu!

Anılsın o demler ki gözlerin azarla beni öldürürken İsa mucizesine mazhar olan şeker dudakların diriltirdi!

Anılsın o demler ki işret meclisinde sabah şarabını içerdik… benimle sevgiliden başka kimse yoktu, yalnız Tanrı bizimleydi!

Anılsın o demler ki yüzün, neşe çırağını parlatınca bu yanan gönül pervasız bir pervane kesilirdi!

Anılsın o demler ki o edep, erkân meclisinde sarhoşça gülen, yalnız şaraptı!

Anılsın o demler ki yakut gibi kadeh, gülünce benimle lâl dudaklarının arasında hikâyeler geçer, lâtif eler söylenirdi!

Anılsın o demler ki sevgilim, külâhım bağlayınca cihanı dönüp dolaşan ay, maiyetinde bir haberci çavuş kesilirdi!

* Anılsın o demler ki sarhoş bir halde meyhanede otururdum da bugün mescitte bile bulamadığım vecdi bulur, hallenirdim!

Anılsın o demler ki Hafız’ın delinmemiş inciye benzeyen şiirleri, tashihinle düzelir, doğrulurdu!

Yad bad an ki nihayet nazari bama bud

Eser-i mihr-i tu ber çıhre-i mâ peyda bud

204‏

ياد باد آن که نهانت نظری با ما بود

رقم مهر تو بر چهره ما پيدا بود

ياد باد آن که چو چشمت به عتابم می‌کشت

معجز عيسويت در لب شکرخا بود

ياد باد آن که صبوحی زده در مجلس انس

جز من و يار نبوديم و خدا با ما بود

ياد باد آن که رخت شمع طرب می‌افروخت

وين دل سوخته پروانه ناپروا بود

ياد باد آن که در آن بزمگه خلق و ادب

آن که او خنده مستانه زدی صهبا بود

ياد باد آن که چو ياقوت قدح خنده زدی

در ميان من و لعل تو حکايت‌ها بود

ياد باد آن که نگارم چو کمر بربستی

در رکابش مه نو پيک جهان پيما بود

ياد باد آن که خرابات نشين بودم و مست

وآنچه در مسجدم امروز کم است آن جا بود

ياد باد آن که به اصلاح شما می‌شد راست

نظم هر گوهر ناسفته که حافظ را بود

 

**

DUYGULARIMIZ, DÜŞÜNCELERİMİZ BİRDİ, BENİM DİLİM, SENİN KALBİNDEN GEÇENLERİ SÖYLERDİ.

 

140.

Anılsın o demler ki senin civarın konağımdı, kapının toprağı gözümü aydınlatıyordu.

İkimiz de tıpkı gül gibi, süsen gibi tertemiz bir sevgiyle yaşardık. Duygularımız, düşüncelerimiz birdi, benim dilim, senin kalbinden geçenleri söylerdi.

Gönül, akıl Pîrinden manalar nakleder, müşkil olanlarını, aşk, şerh edip söylerdi.

* Ah o tuzak yurdundaki cevirden, sitemden.. feryat o meclisteki yanıp yakılmadan, niyazdan!

Asla sevgiliden ayrılmam derdim, gönlümde bu niyet vardı. Fakat ne yapayım ki benim çalışmam da boşa çıktı, gönlün çalışması da!

Dün gece dostların yadıyle meynaneye gitmiştim. Şarap küpünü gördüm, gönlünde kan, ayağı balçıklara batmış!

“Ayrılık derdine sebep ne?” diye bir sorayım dedim, fakat akıl müftüsü, bu meselede mest ve hayran!

Hakikaten Ebu Ishak’ın firuze hatemi pek güzel parladı ama ne çare? O devlet pek çabuk geldi geçti!

Hafız, o salınan kekliğin kahkahasını duymuştun ya., kaza ve kader şahininin pençesinden nasıl da gafildi!

Yad bad an ki ser-i kûy-i tuem menzil bud

Diderâ rûşeni ez hâk-i deret hâsıl bûd

207‏

ياد باد آن که سر کوی توام منزل بود

ديده را روشنی از خاک درت حاصل بود

راست چون سوسن و گل از اثر صحبت پاک

بر زبان بود مرا آن چه تو را در دل بود

دل چو از پير خرد نقل معانی می‌کرد

عشق می‌گفت به شرح آن چه بر او مشکل بود

آه از آن جور و تطاول که در اين دامگه است

آه از آن سوز و نيازی که در آن محفل بود

در دلم بود که بی دوست نباشم هرگز

چه توان کرد که سعی من و دل باطل بود

دوش بر ياد حريفان به خرابات شدم

خم می ديدم خون در دل و پا در گل بود

بس بگشتم که بپرسم سبب درد فراق

مفتی عقل در اين مسله لايعقل بود

راستی خاتم فيروزه بواسحاقی

خوش درخشيد ولی دولت مستعجل بود

ديدی آن قهقهه کبک خرامان حافظ

که ز سرپنجه شاهين قضا غافل بود

**

SENDEKİ VEFA VE MÜRÜVVET HAKKIYÇİN HAFIZ’IN KABRİNE BİR UĞRA., DÜNYADAN SENİ ARZULAYARAK GİTTİ!

 

 

141.

Dün gece meclisimizde senin saçlarından bahsediyorduk. Gece yansına kadar sözümüz, hep o saçların silsilesine aitti.

Gönül, kirpiklerinin okundan kanlara bulandığı halde yine kaşının yay odasına müştaktı.

Allah taksiratını affetsin, sabah yeli, senden bir habercik olsun getirdi., yoksa civarından kimseyi görememiştim.

Ben de selâmetteydim, benim de başım dinçti. Meğerse saçlarının büklümleri, yoluma tuzak kurmuş!

Âlemin aşk kavgasından hiç bir haberi yoktu., fakat senin sihirbaz bakışların cihana fitneler saldı!

Kaftanının düğmesini çöz de gönlüm açıl sın. Çünkü gönlüm, ancak yanım görmekle açılabilir!

Sendeki vefa ve mürüvvet hakkıyçin Hafız’ın kabrine bir uğra., dünyadan seni arzulayarak gitti!

Düş der halka-i mâ kıssa-i giysu-yı tu bud

Tâ dil-i şeb suhan-i silsile-i muy-i tu bud

210‏

دوش در حلقه ما قصه گيسوی تو بود

تا دل شب سخن از سلسله موی تو بود

دل که از ناوک مژگان تو در خون می‌گشت

باز مشتاق کمانخانه ابروی تو بود

هم عفاالله صبا کز تو پيامی می‌داد

ور نه در کس نرسيديم که از کوی تو بود

عالم از شور و شر عشق خبر هيچ نداشت

فتنه انگيز جهان غمزه جادوی تو بود

من سرگشته هم از اهل سلامت بودم

دام راهم شکن طره هندوی تو بود

بگشا بند قبا تا بگشايد دل من

که گشادی که مرا بود ز پهلوی تو بود

به وفای تو که بر تربت حافظ بگذر

کز جهان می‌شد و در آرزوی روی تو بود

 

**

EZELDE NASILSAM YİNE ÖYLEYİM, EBEDE KADAR DA BU BÖYLE GİDECEK.

 

142.

Bir an bile meyhaneden nam ve nişan bulundukça başımız, Pîr-i Mugânın yoluna toprak olacak.

Ezeldenberi Pîr-i Mugânın halkası kulağımda, onun kuluyum. Ezelde nasılsam yine öyleyim, ebede kadar da bu böyle gidecek.

Yolun, kabrimize uğrarsa himmet dile, çünkü kabrimiz, cihan rintlerinin ziyaretgâhı olacaktır.

Ey kendisini gören zahit, yürü… bu perdenin ardındaki sır, senin gözünden de gizli kalacak, benim gözümden de!

O âşık öldüren sevgilim, bugün sarhoş bir halde yola düştü. Acaba benden başka kimin gözlerinden kanlı yaşlar akacak ki?

İştiyakınla mezara baş koyunca gözlerim, kıyamet gününün sabahına kadar açık kalacak, seni gözleyecek.

Hafız’ın bahtı, eğer böyle yardım ederse sevgilinin zülfü, daima başkalarının eline kalıp duracak.

Tâ zi meyhane demi nam-u nişan hâhedbüd

Ser-ı mâ hâk-i reh-i Pîr-i muğan hâhedbüd

205‏

تا ز ميخانه و می نام و نشان خواهد بود

سر ما خاک ره پير مغان خواهد بود

حلقه پير مغان از ازلم در گوش است

بر همانيم که بوديم و همان خواهد بود

بر سر تربت ما چون گذری همت خواه

که زيارتگه رندان جهان خواهد بود

برو ای زاهد خودبين که ز چشم من و تو

راز اين پرده نهان است و نهان خواهد بود

ترک عاشق کش من مست برون رفت امروز

تا دگر خون که از ديده روان خواهد بود

چشمم آن دم که ز شوق تو نهد سر به لحد

تا دم صبح قيامت نگران خواهد بود

بخت حافظ گر از اين گونه مدد خواهد کرد

زلف معشوقه به دست دگران خواهد بود

 

**

BELKİ SEHER YELİ GİBİ YİNE CİVARINA ERİŞİRİM DİYE DÜN GECE SABAHLARA KADAR FERYAT ETTİM, ELE GEÇEN YALNIZ BUYDU.

 

143.

Bu hastanın, kılıcınla öldürülmesi mukadder değilmiş., yoksa merhametsiz gönlünün bu hususta hiç bir taksiri yok!

Yarabbi, bu güzellik aynasının cevheri nedir ki ahım, ona tesir edecek kuvvette değil!

İbadet yurdunda seni tanıyan bir Pîr bile yok. Onun için tahassürle meyhanelere başvurdum.

Bu divane, zülfünü elde bıraktıktan sonra lâyıkı ancak zincir halkası!

Naz çimenliğinde boyundan daha nazik selvi yetişmedi. Tasvir âleminde nakşından güzel bir nakış yok!

Belki seher yeli gibi yine civarına erişirim diye dün gece sabahlara kadar feryat ettim, ele geçen yalnız buydu.

Ey ayrılık ateşi, senden neler çektim, neler? Mum gibi yok olmaktan başka elimde bir tedbirim yoktu ki!

Senden ayrı düşen Hafız’ın derdi, öyle bir azap ayeti ki tefsire lüzum yok!

Katl-i in haste be şemşir-i tu takdir nebud

Ver ne hiç ez dil-i bi rahm-i tu taksir nebud

209‏

قتل اين خسته به شمشير تو تقدير نبود

ور نه هيچ از دل بی‌رحم تو تقصير نبود

من ديوانه چو زلف تو رها می‌کردم

هيچ لايقترم از حلقه زنجير نبود

يا رب اين آينه حسن چه جوهر دارد

که در او آه مرا قوت تاثير نبود

سر ز حسرت به در ميکده‌ها برگردم

چون شناسای تو در صومعه يک پير نبود

نازنينتر ز قدت در چمن ناز نرست

خوشتر از نقش تو در عالم تصوير نبود

تا مگر همچو صبا باز به کوی تو رسم

حاصلم دوش بجز ناله شبگير نبود

آن کشيدم ز تو ای آتش هجران که چو شمع

جز فنای خودم از دست تو تدبير نبود

آيتی بود عذاب انده حافظ بی تو

که بر هيچ کسش حاجت تفسير نبود

**

KADİR GECESİNDE ŞARAP İÇTİ DİYE BENİ AYIPLAMA. SEVGİLİ SARHOŞ GELDİ, RAFTA DA BİR KADEH VARDI… DAYANAMADIK!

 

144.

Sen bundan önce âşıkların derdiyle daha fazla mukayyet olurdun Bize meylin, bizimle sohbetin, âlemlere yayılmıştı.

Anılsın o gece sohbetleri ki tatlı dudaklı güzellerle aşk sırrından ve âşıklardan bahsederdik.

Ezel sabahından ebed akşamının sonuna kadar dostluğumuz, sevgimiz bir ahd üzere, bir karar üzereydi.

Daha bu yeşil tavan çatılmadan, daha bu gök kemer kurulmadan gözlerimiz, sevgilinin yay kaşlarına hayrandı.

Maşukun gölgesi, âşıkın üstüne düştü de ne oldu ki? Elbet öyle olacaktı. Biz ona muhtaçtık, o bize müştak!

*          Meclisteki ay yüzlülerin güzelliği gerçi adamda ne gönül bırakırdı, ne din. Fakat biz, tabiat güzelliğinden, ahlâk temizliğinden ayrılmadık.

*          Padişah kapısındaki bir yoksul, bana bir nükte söyledi. Dedi ki: Hangi sofraya oturduysam rızkı veren, Tanrı!

Tespihimin ipi koptuysa beni mazur gör Elim, gümüş gibi bembeyaz baldırlı sâkinin eteğine sarılmıştı!

Kadir gecesinde şarap içti diye beni ayıplama. Sevgili sarhoş geldi, rafta da bir kadeh vardı… dayanamadık!

Hafız’ın şiiri, daha Âdem peygamber zamanında cennette nesrin ve gül defterlerinin yapraklarına ziynet olmuştu.

Piş ezinet biş ezin ğam-bâri-i uşşak bud

Mihr-verziyy-i tu bâ mâ şöhre-i âfâk bud

206‏

پيش از اينت بيش از اين انديشه عشاق بود

مهرورزی تو با ما شهره آفاق بود

ياد باد آن صحبت شب‌ها که با نوشين لبان

بحث سر عشق و ذکر حلقه عشاق بود

پيش از اين کاين سقف سبز و طاق مينا برکشند

منظر چشم مرا ابروی جانان طاق بود

از دم صبح ازل تا آخر شام ابد

دوستی و مهر بر يک عهد و يک ميثاق بود

سايه معشوق اگر افتاد بر عاشق چه شد

ما به او محتاج بوديم او به ما مشتاق بود

حسن مه رويان مجلس گر چه دل می‌برد و دين

بحث ما در لطف طبع و خوبی اخلاق بود

بر در شاهم گدايی نکته‌ای در کار کرد

گفت بر هر خوان که بنشستم خدا رزاق بود

رشته تسبيح اگر بگسست معذورم بدار

دستم اندر دامن ساقی سيمين ساق بود

در شب قدر ار صبوحی کرده‌ام عيبم مکن

سرخوش آمد يار و جامی بر کنار طاق بود

شعر حافظ در زمان آدم اندر باغ خلد

دفتر نسرين و گل را زينت اوراق بود

 

**

ŞARAP İÇMEMEK O KADAR BÜYÜK BİR HÜNER DEĞİL… HAYVAN DA İÇMİYOR AMA İNSAN DEĞİL Kİ!

 

145.

Gerçi bu söz, şehir vaizine hoş gelmez ama doğrusu bu: riyaya yapışıp mürailik ettikçe müslüman olmaz vesselam!

Rintlik öğren, kerem sahibi. Şarap içmemek o kadar büyük bir hüner değil… hayvan da içmiyor ama insan değil ki!

Feyzi kabul etmek için temiz bir yaratılış gerek. Yoksa her taş, her topaç, inci ve mercan olmaz.

Gönül, hoş ol… İsmi Âzam işini işler durur. Şeytanlıkla, hileyle cin müslüman olamaz.

Şimdi gayri aşka koyuldum. Bu yolda çalışmaktayım. Umuyorum ki bu yücelen, öbür hünerler gibi beni mahrum etmez.

Dün gece, “Gönlünün muradını yarın vereceğim” demişti. Yarabbi, bir sebep halket de pişman olmasın!

Tanrı’dan sana güzel huylar vermesini dilerim. Güzel huylar versin de hatırımızı perişan etme artık!

Hafız, zerrede yüce himmet olmadıkça parlak güneş çeşmesini elbette istemez.

Gerçi ber vâiz-i şehr in suhan asan neşeved

Tâ riya verzed-u sâlus muselman neşeved

227‏

گر چه بر واعظ شهر اين سخن آسان نشود

تا ريا ورزد و سالوس مسلمان نشود

رندی آموز و کرم کن که نه چندان هنر است

حيوانی که ننوشد می و انسان نشود

گوهر پاک ببايد که شود قابل فيض

ور نه هر سنگ و گلی لل و مرجان نشود

اسم اعظم بکند کار خود ای دل خوش باش

که به تلبيس و حيل ديو مسلمان نشود

عشق می‌ورزم و اميد که اين فن شريف

چون هنرهای دگر موجب حرمان نشود

دوش می‌گفت که فردا بدهم کام دلت

سببی ساز خدايا که پشيمان نشود

حسن خلقی ز خدا می‌طلبم خوی تو را

تا دگر خاطر ما از تو پريشان نشود

ذره را تا نبود همت عالی حافظ

طالب چشمه خورشيد درخشان نشود

 

**

NAMAZ KILARKEN HATIRIMA YAY KAŞLARIN GELDİ, ÖYLE BİR HALETE DÜŞTÜM Kİ MİHRAP BİLE FERYADA BAŞLADI.

 

146.

Namaz kılarken hatırıma yay kaşların geldi, öyle bir halete düştüm ki mihrap bile feryada başladı.

Artık benden sabır tamahında bulunma, akla uyarım sanma. Senin gördüğün o tahammül, tamamıyle yele savruldu gitti!

Şarap, sâf bir hale geldi, yeşillikteki kuşlar sarhoş oldular. Âşıklık mevsimi gelip çattı, iş düzene girdi.

Cihanın halinden iyilik kokusu duyuyorum. Gül neşe getirdi, sabah rüzgârı da neşeli bir hale geldi.

Ey hüner gelini, bahttan şikâyet etme. Güzellik gelin odasını beze. Bize damat geldi.

Gönül aldatan çiçeklerin hepsi süslenip bezendiler. Tanrı’nın verdiği güzellikle gelen yalnız bizim sevgilimiz.

Ağaçların hepsi yük altında. Çünkü hepsinin kaydı var, alâkası var. Ne hoştur selvi ki gam yükünden azat:

Çalgıcı, Hafız’ın hoş bir gazelini oku da yine musiki ile avunduğum zamanları hatırladım diyeyim.

Der nemâzem ham ı ebrüy-ı tu bâ yâd âmed

Haleti reft ki mihrâb be feryâd âmed

173‏

در نمازم خم ابروی تو با ياد آمد

حالتی رفت که محراب به فرياد آمد

از من اکنون طمع صبر و دل و هوش مدار

کان تحمل که تو ديدی همه بر باد آمد

باده صافی شد و مرغان چمن مست شدند

موسم عاشقی و کار به بنياد آمد

بوی بهبود ز اوضاع جهان می‌شنوم

شادی آورد گل و باد صبا شاد آمد

ای عروس هنر از بخت شکايت منما

حجله حسن بيارای که داماد آمد

دلفريبان نباتی همه زيور بستند

دلبر ماست که با حسن خداداد آمد

زير بارند درختان که تعلق دارند

ای خوشا سرو که از بار غم آزاد آمد

مطرب از گفته حافظ غزلی نغز بخوان

تا بگويم که ز عهد طربم ياد آمد

 

**

DAĞINIK FİKİRLERDEN VAZGEÇ DE HATIRINI BİR YERE TOPLA; MALÛM YA, ŞEYTAN GİDİNCE MELEK GELİR.

 

 

147.

Seher yeli, şarap satan ihtiyarı kutlulamaya geldi:     Neşe, işret, naz etme ve içme zamanı erişti.

Hava Mesih nefesini kazandı; rüzgâr miskler saçtı, ağaç yeşerdi, kuşlar coştular.

Bahar rüzgârı, lâle tandırını öyle bir kızdırdı ki gonca terlere boğuldu, kızardı… gül coştu, neşelendi.

Sözümü can kulağıyle duy, işret etmeye bak. Bu söz, seher çağı, hatiften kulağıma çalındı.

Hür süsen, bülbülden bilmem ne duydu da bunca dili olduğu halde sükûta vardı.

Dağınık fikirlerden vazgeç de hatırını bir yere topla; malûm ya, Şeytan gidince melek gelir.

Dostlar meclisi, namahremlerin sohbet yeri değildir. Kadehin üstünü örtün, hırka giyen mürai sofi geldi.

Hafız, hankahtan çıkıp meyhaneye gitmekte. Galiba zahitlik ve riya sarhoşluğundan ayrıldı, aklı başına geldi.

Sabâ be tehniyet-i Pîr-i mey-furüş âmed

Ki mevsim-i tarab-u ayş-u nâz-u nüş âmed

  175‏

صبا به تهنيت پير می فروش آمد

که موسم طرب و عيش و ناز و نوش آمد

هوا مسيح نفس گشت و باد نافه گشای

درخت سبز شد و مرغ در خروش آمد

تنور لاله چنان برفروخت باد بهار

که غنچه غرق عرق گشت و گل به جوش آمد

به گوش هوش نيوش از من و به عشرت کوش

که اين سخن سحر از هاتفم به گوش آمد

ز فکر تفرقه بازآی تا شوی مجموع

به حکم آن که چو شد اهرمن سروش آمد

ز مرغ صبح ندانم که سوسن آزاد

چه گوش کرد که با ده زبان خموش آمد

چه جای صحبت نامحرم است مجلس انس

سر پياله بپوشان که خرقه پوش آمد

ز خانقاه به ميخانه می‌رود حافظ

مگر ز مستی زهد ريا به هوش آمد

**

 

148.

 

Seher çağı, uyanık baht, yastığımın baş ucuna geldi de dedi ki: Kalk, o şirin Husrev geldi.

Bir kadeh çek, sarhoş bir halde seyretmek için salına salına gel de gör… Sevgilin ne debdebeyle teşrif etti:

Ey halvet bucağında nafe açan, müjdemi ver. Huten sahrasından misk kokulu âhu geldi.

Ağlayış, yanan âşıklara yine yüz suyu verdi; Âşıklar, yine izzete eriştiler. Feryat, yine yoksul âşıkın imdadına yetişti.

Gönül kuşu, yine bir yay kaşlının havasında… fakat ey güvercin, dikkat et, gelen sevgili şahindir, seni kapıverir.

Sâki, şarap sun, düşmandan, dosttan gam yeme. Çünkü gönlümüzün muradı oldu, düşman gitti, dost geldi.

Bahar bulutu, zamanın vefasızlığını görünce yasemine, sünbüle, Ağustos gülüne ağlamaya başladı.

Sabah rüzgârı, Hafız’ın sözlerini bülbülden duyunca amberler saçarak fesleğen seyrine geldi.

Seherem devlet-i bidâr be bâlin âmed

Guft berhiz ki an Husrev-i Şirin âmed

176‏

سحرم دولت بيدار به بالين آمد

گفت برخيز که آن خسرو شيرين آمد

قدحی درکش و سرخوش به تماشا بخرام

تا ببينی که نگارت به چه آيين آمد

مژدگانی بده ای خلوتی نافه گشای

که ز صحرای ختن آهوی مشکين آمد

گريه آبی به رخ سوختگان بازآورد

ناله فريادرس عاشق مسکين آمد

مرغ دل باز هوادار کمان ابرويست

ای کبوتر نگران باش که شاهين آمد

ساقيا می بده و غم مخور از دشمن و دوست

که به کام دل ما آن بشد و اين آمد

رسم بدعهدی ايام چو ديد ابر بهار

گريه‌اش بر سمن و سنبل و نسرين آمد

چون صبا گفته حافظ بشنيد از بلبل

عنبرافشان به تماشای رياحين آمد

**

SEVGİLİ, SENİN AŞKIN HAYRET FİDANIDIR. VUSLATIN DA HAYRETİN KEMALİ:

 

149.

Sevgili, senin aşkın hayret fidanıdır. Vuslatın da hayretin kemali:

Nice vuslat deryasına dalanlar, nihayet hayrete vardılar.

Hayret hayalinin geldiği yerde ne vuslat kalır ve vuslata eren.

Bir gönül göster bana ki onun yolunda, çehresinde hayret beni, hâsıl olmamış bulunsun.

Ne tarafı dinlediysem kulağıma “Hayret nedir?” suali geldi.

Hayret ululuğuna varan kişi, yüceliğinin kemalinden mahvolur.

Hafız’ın vücudu, baştan ayağa kadar aşk içinde bir hayret fidanı olup kaldı

Işk-ı tu nihâl-i hayret âmed

Vasl-ı tu kemâl-i hayret âmed

172‏

عشق تو نهال حيرت آمد

وصل تو کمال حيرت آمد

بس غرقه حال وصل کخر

هم بر سر حال حيرت آمد

يک دل بنما که در ره او

بر چهره نه خال حيرت آمد

نه وصل بماند و نه واصل

آن جا که خيال حيرت آمد

از هر طرفی که گوش کردم

آواز سال حيرت آمد

شد منهزم از کمال عزت

آن را که جلال حيرت آمد

سر تا قدم وجود حافظ

در عشق نهال حيرت آمد

**

BU HALKADA AŞKLA DİRİ OLMAYANIN ÖLMEDEN, CENAZE NAMAZINI KILIVERİN, BEN VERİYORUM FETVAYI.

 

 

150.

Dostlar, sevgilinin zülfünü çözün. Bu gece, ne hoş bir gece. Bu hikâyeyle uzatın bu geceyi:

Meclis halvet, dostlar bir arada. Göz değmesin, “Ve in yekâdü” yü okuyun, kapıyı kapatın.

Rebapla çenk yüce sesle diyorlar ki: Sır ehlinin sözlerine can kulağınızı verin:

Eğer tanrının lûtuflarına dayanırsanız sevgilinin canına andolsun, gam, perdelerinizi yırtmaz, sizi rüsvay edemez.

Âşıkla maşuk arasında hayli fark var.. Sevgili nazlanırsa siz niyaz edin.

Sohbet Pîrinin ilk öğütü şu: Sizinle cins, olmanyanla sohbetten çekinin:

Bu halkada aşkla diri olmayanın ölmeden, cenaze namazını kılıverin, ben veriyorum fetvayı.

Hafız, sizden bir nimet isterse onu gönüller alan sevgilinin dudaklarına havale edin.

Mu’âşiran girih ez zulf-i yâr bâz kunid

Şebi hoşest bedin kışşaeş dırâz kunid

244‏

معاشران گره از زلف يار باز کنيد

شبی خوش است بدين قصه‌اش دراز کنيد

‏         

حضور خلوت انس است و دوستان جمعند

و ان يکاد بخوانيد و در فراز کنيد

رباب و چنگ به بانگ بلند می‌گويند

که گوش هوش به پيغام اهل راز کنيد

به جان دوست که غم پرده بر شما ندرد

گر اعتماد بر الطاف کارساز کنيد

ميان عاشق و معشوق فرق بسيار است

چو يار ناز نمايد شما نياز کنيد

نخست موعظه پير صحبت اين حرف است

که از مصاحب ناجنس احتراز کنيد

هر آن کسی که در اين حلقه نيست زنده به عشق

بر او نمرده به فتوای من نماز کنيد

وگر طلب کند انعامی از شما حافظ

حوالتش به لب يار دلنواز کنيد

Kaynak. HAFIZ DİVÂNI ŞİRÂZİ Çeviren: ABDÜLBÂKIY GÖLPINARLI, MEB, 1992

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s