KELİMELERİN PEŞİNDE

 

“bir maile cevap niyetine”

…..
 
Çocukluğumda bulunduğumuz bölgede vefat eden kişi için ” saklandı” veya ” geçindi” derlerdi.  Çocukken bunların manalarını anlayamazdım. “Saklambaç oyunu” aklıma gelirdi ve ölümü bir oyun zannedip ” peki ebe kim ? “ diye sorardım. Rahmetli babannem de “o öte dünyaya saklandı , biz de ayni yere saklanacağız  o zaman onu buluruz inşallah “ derdi.
” geçindi “ tabirini sonraları kendim düşünmüştüm. Bu dünyada geçinmek ya beraber yaşadığın kişilerle anlaşmak uyuşmak ya da parasal olarak yeterli bir gelire sahip olmak manasında kullanılır. Öldüğümüzde dünya ile bir alışveriş kalmıyor kısacası sosyal geçim ne maişet derdi kalmıyor. Neden kullanılıyordu bu tarif.  bu manalandırma doğru oluyor mu ?
Konu dışı bizim oralarda bir de şöyle bir adlandırma vardı: zihni melekeleri biraz azalmış yaşlılar için ” bunak, bunamış “ denmezdi de ”  tatlandı “ denirdi.
Bunlar arif ve zarif eski insanların kelamlarıdır.
……

Kelimelerin rastgele harfler dizisi olmadığını zamanla olgunlaşarak vücut bulmaları ile kapsadığı zenginlik, kültürel hayatımızda bizi biz yaparken, inceliğimizi, narinliğimizde ortaya dökmekte muhbirlik yaparlar. Hz. İsa aleyhisselâma bir köpek leşini gösterdiklerinde, o nübüvvetin yüksek makamında “ne güzel dişleri var” diye cevap verdiğinde, “dilimizi [kalbimizi] kötü sözlere alıştırmayalım” ikazında bulunmuştur.

Bir insan kemalât yolunda ilerlerken bulduğu işaretleri kendine uyar gördüğünde çabukça kabul eder. Cinsin cinsine meyli gibi. Güzel sözler bir yerde bizde yer buluyorsa bu fıtratın inci vasfına muvafık düşüşüyle alakalıdır. Eğer düşünceler incelikler üzerine yoğunlaşma istidatı gösteriyorsa, bunu temin eden olgunlaşma, halkalarla devam eder gidecektir.

Güzel konuşmanın biricik ve en zirve tarafı tatlı konuşmak ve incitmemektir. Allah Teâlâ, tanrılık iddia eden Firavun’u ziyarete giden Hz. Musa aleyhisselâma, “kavlen leyyina” [Ona yumuşak söz söyleyin, belki öğüt dinler veya korkar.] Tâ-Hâ 44] buyurması birçok manayı münifi bize de haber etmektedir.

Bu meyanda arif kişilerin,  “Kapa” yerine “Ört”;  “Yok.” yerine “Hakk’ta.”, “Öldü.” yerine “Hakk’a yürüdü.”, “Gömüldü.” “Saklandı”  yerine “Sırroldu / Sırlandı.” kelamlarına tanık olmuştursunuz.

“Geçindi” ise ‘âşa [#’ayş] yaşadı, geçindi” ‘maişet bulduğu bu hayatta durdu, şimdi diğer âleme geçiş ediyor’a işaret edilmiştir diyebiliriz.  

Bunamış insanlar için “tatlandı” denilmesi için şunları söylemek mümkündür.

Tatlı Bela : Sevildikleri için verdikleri sıkıntı ve üzüntü katlanılan (kimse), Tatlı Belâ, evlad için kullanıldığından bu tür hastaların çilesine katlanılır manasında iyi düşünceler güdülmüştür.

Önceleri kutsalı çağrıştıran,   kudur[mak, kutur- delirmek < Türkçe=küt rahmet, bereket” kut

“kutsallığa kavuşmak, tanrılar dokunmak” anlamında, kuduz Türkçe= kutuz < Türkçe=kutur- delilik veya deli ” kudur- ulvi manalara ulaşmak ile eşleşirken sonraları aşağılamaya dönüşmüş olması kelimenin aslını değiştirmez-fakat biz bilmiyoruz.- Peygamberlere mecnun ve deli denmesinin altında yatan kötülenmekten maada hakikatine eremediğimiz hikmetlerden birisi olduğunu düşünürsek, “kelimeler bize biraz oyunda oynuyor” denilebilir.

Neticede kelimeler doğarlarken iyi dediğimiz kalplerin rikkatleriyle bir yandan huzur telkin ettiğini unutmamalıyız.

İhramcızâde İsmail Hakkı

 **

 

 

EK OKUMALAR

Hayâtın ikinci yüzü ölümdür. Eskiler ölümü uykunun kardeşi olarak kabul etmişlerdi. İslâm’a göre ölüm, bir ot gibi çürüyüp gitmek, yok olmak, yitmek-bitmek değildir. Ölüm, yeni bir dünyaya doğmaktır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de buyruluyor ki:

“Her nefis, ölümü tadıcıdır. Sonra da ancak, Bize Allah’a döndürülürsünüz”

İslâm ulularının eserlerinde, ölüm bir kadife yumuşaklığıyla anlatılmıştır. Meselâ Hz. Mevlâna’ya göre “ölmek, şeb’i arus’tur, yâni sevgiliyle buluşmak-kavuşmak gecesidir. Sevgililer sevgilisi de Allah’tır”.

Hz. Mevlâna’nın sandukası üzerine yazılan 9 beyitlik gazelinde ölüm, tam bir İslâm inancıyla anlatılmıştır. Hz. Mevlâna diyor ki:

“Öldüğüm gün, benim tabutumu omuzlar üzerinde gördüğün zaman, bende bu cihanın derdi var sanma!

Bana ağlama!

Yazık yazık, vah vah deme!

Şeytanın tuzağına düşersen, vah vahm sırası o zamandır.

Yazık yazık o zaman denir. Cenâzemi gördüğün zaman ayrılık ayrılık deme.

Benim buluşmam, görüşmem o zamandır.

Beni mezara koyunca elvedâ, elvedâ deme.

Mezar, cennet topluluğunun perdesidir.

Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret.

Güneş’le Ay’a, batmadan ne zarar gelir ki?

Sana batma görünür ama, o doğmadır.

Mezar hapishane gibi görünür ama, canın hapisten kurtuluşudur.

Yere hangi tohum ekildi de tekrar bitmedi?

Neden insan tohumuna gelince bitmeyecek zannına düşüyorsun?

 Hangi kova kuyuya salındı da dolu olarak çıkmadı?”

 

Mevlevîler, kat’iyyen öldü, vefât etti, yitti gitti demezler. “Hakk’a yürüdü” derler. Ne güzel, ne sıcak bir ifâde. “Hakk’a yürüdü”. Dünyada doğumu ve ölümü, aynı zamanda bir Mevlevi şeyhi olan şâir Arif Nihat Asya kadar, acaba kim yumuşak ve güzel anlatabilmiştir. Arif Nihat Asya bir mensur şiirinde diyor ki:

“Bir yanağından öptüm söyle ey Dünya, öbür yanağından da öpmek için, kaç günlük yol yürümeliyim?”

Mevlevî Arif Nihat Asya doğumu, dünyanın bir yanağından Öpmek olarak kabul ediyor. Ona göre ölüm, Dünyanın öbür yanağını öpmektir. Ne güzel, ne rahat, ne yumuşak bir söyleyiş.

Şimdi, zaman zaman alkışlarla kaldırılan cenazelerimiz için radyolarımız, televizyonlarımız, gazetelerimiz “yaşamını yitirdi” ifâdesini kullanıyorlar.“Yaşamını yitirdi” ne kadar çirkin, ne kadar zavallı, ne kadar cin çarpmış bir sarsak cümle.

Dünkü zengin Türkçemizde, ölüm gerçeğini anlatan yüzden fazla ifâde vardı. İşte onlardan bazıları. Bir kimse dünyasını değiştirince ondan sadece “öldü” veya “yaşamını yitirdi” diye bahsedilmiyordu. Şu güzel, şu zarif şu ince, şu pırıl pırıl kelimeler, deyimler kullanılıyordu. Meselâ şöyle deniliyordu:

Can kuşunu uçurdu, Cennete kavuştu, Cennetlik oldu, Canını kurban etti, Dünyasını değiştirdi, Dâr-ı bekaya irtihal etti, Ecel şerbetini içti, Ebediyete göçtü, Gerçek hayata uyandı, Hak’ka yürüdü, Hak’ka kavuştu, Kalıbını dinlendirdi, Kulağının dibi sarardı, Kuş gibi uçtu gitti, Merhum oldu, Mevlâsma kavuştu, O dünyaya gitti, Ömrünü size bağışladı, Ölüm kapısını dövdü, Ömür defteri kapandı, Rahmet-i Rahman’a kavuştu, Rahata erdi, Ruhunu teslim etti, Şehit düştü, Sizlere ömür oldu, Topraktan geldi toprağa gitti, Ukbâya irtihal eyledi, Yatağından kalkamadı, Yensiz gömlek giyindi, Vefât etti, Azrail sinesine kondu, Bir varmış bir yokmuş oldu, Gor’a gitti. Ve daha niceleri, ve daha niceleri…

Bir de istenmeyen, sevilmeyen kimselerin ölümlerini anlatan deyimler, kelimeler var ki onları burada saymak istemiyorum. Geberdi, Zıbardı,

Nalları dikti, Gorbegor oldu, Tahtalı köye gitti… gibi ifâdeler. Şu dünkü Türkçe’mizin zenginliğine, dünkü insanımızın inceliğine dikkat buyurun. Bir de bugünkü basitliği, çirkinliği, kuruluğu, yavanlığı düşünün.

Ne olmuş ne olmuş?

-Yaşamını yitirmiş!

-Haydi oradan zavallı adaml Yiten-biten bir şey yok yitirilmek bitirilmek istenen Türkçemizin zenginliği ve güzelliğidir.

“Yaşamını yitirmiş”miş! Yitirilen, kaybedeline bir şeyi bulmak ihtimali varolduğuna göre, ‘‘yaşamını yitirenlerin” yakınları, yitirdikleri yaşamları arasınlar biraz. Şurada-burada bulabilirler (!) belki.

(sh:51-53)

Kaynak:

Yavuz Bülent BÂKİLER, Sözün Doğrusu,

Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 17.Baskı, 2011, İstanbul

 

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s