ANİMA: ERKEKTEKİ KADIN

 

Böyle zor zihin soruları yalnızca gölgenin görünmesiyle oluşmaz. Çoğu zaman bir başka “içsel figür” de ortaya çıkar. Düşü gören eğer erkekse bilinçdışının dişil bir kişiliğini de keşfedecektir; bir kadın içinse bu bir eril figür olur. Çoğunlukla bu figürler gölgenin ardında durup yeni, farklı sorunlar çıkarırlar. Jung, bunların eril ve dişil biçimlerine “animus” ve “anima” adını verir. Anima erkeğin ruhundaki, belli belirsiz duygular, huylar, sezgiler, akıldışı olana karşı duyarlık, kişisel sevgi yetisi, doğa sevgisi, en önemli olarak da bilinçdışının algılama yetisi gibi bütün dişil psikolojik eğilimlerin kişileşmesidir. Eskiden birçok halklarda tanrısal buyrukları alabilmek, tanrılarla bağlantı kurmak için kadın rahiplerin kullanılmış olması (Yunan Sybil’leri gibi) bir rastlantı değildir.

Kadın kılığında bir şaman; bir Sibirya kabilesinde (altta). Kadınların ruhlarla daha kolay ilişki kurduğuna inanılır. Bugünkü medyumların çoğu kadındır. Kadınların akıldışına erkeklerden daha duyarlı oldukları inancı çok yaygındır.

Animanın erkeğin ruhundaki bir iç figür olarak nasıl algılandığına iyi bir örnek Eskimolar, diğer kutup kabilelerindeki büyücüler ve samanlarda bulunabilir. Hatta bunların bazıları “hayaletler ülkesi” ile bağlantı kurmalarını sağlayan içsel dişil yanlarını göstermek için kadın giysileri giyer ya da takılan arasından görünen memeler takarlar.

Bildirilmiş bir rapor, yaşlı bir şaman tarafından dine kabul edilen, bunun için de karda açılmış çukura gömülen genç bir adamı anlatmaktadır. Adam bu sırada düşsel bir duruma girip sayıklamaya başlar. Bu koma içinde birden ışıklar saçan bir kadın görür. Bu kadın kendisine bilmesi gerekenleri öğretir. Daha sonra da bu zor uğraşını uygulamakta karşılaşacağı sorunlarda, ötedeki güçlerle bağlantı kurmasını sağlayarak yardımcı olmak için, koruyucu bir ruh gibi yarımda olur. Böyle bir yaşantı erkeğin bilinçdışımın kişileşmesi olan “anima”yı göstermektedir.

Erkekte animanın görünüşü önce annesinin karakteri tarafından biçimlenir. Eğer onu olumsuz olarak algılamışsa anima çoğunlukla depresif tabiat, süreklilik, sonsuz hoşnutsuzluk ve alınganlık özelliklerini taşır. Ama eğer erkek bunu aşabilirse bunlar onun erkeksiliğini güçlendirici olarak da etkiler. Böyle bir erkeğin ruhunda olumsuz anne anima figürü sürekli olarak “Ben bir hiçim. Her şey anlamsız. Başkalarının durumu farkhdır elbette ama ben… Bana hiçbir şey keyif vermiyor” diye fısıldayıp durur. Hastalık, iktidarsızlık, kazalardan sürekli korku onun tarafından üretilir. Bütün yaşam kederil, sıkıcı bir özellik kazanır. Hatta böyle karanlık bir huy intihara kadar da götürür; işte o zaman anima bir ölüm meleği olur.

Fransızlar bu tür anima figürüne “femme fatale” adını da verirler. (Bu karanlık animanın daha hafif bir versiyonunu Mozart’ın Sihirli Flüt Operası’ndaki Gece Kraliçesi kişileştirmektedir.) Yunan mitolojisindeki Sirenler ve Almanların Loreleii da animanın bu biçimiyle tahripkâr düşlemi simgelemekte olan tehükeli yönünü kişileştirmektedir. Aşağıdaki Sibirya söylemi tahripkâr animayı özellikle güzel tasvir etmektedir:

Yalnız basma avlanmakta olan bir avcı ırmağın karşı yakasındaki ormanın derininde güzel bir kadın görür. Kadın ona el sallayıp şarkı söylemeye başlar:

 

Gel ey yalnız avcı akşamın sessizliğine,

Gel, gel! Seni bekliyorum, özledim seni!

Seni kucaklayıp sarayım gel!

Gel, gel; yuvam buracıkta, buracıkta,

Gel yalnız avcı, gel buraya, hemen

Karanlığın kucağına gel!

Avcı giysilerini çıkarıp atarak ona ulaşmak için suya atlayınca kadın kahkahalar atıp bir baykuşa dönüşür, uçup gider. Avcı ise geriye, giysilerine doğru yüzmeye çalışırken buzlu sularda donarak boğulur.

Bu öyküde anima gerçek olmayan bir aşk ve mutluluk düşünü, anne sevgisi ve sığınma isteğini (yuva), kişiyi gerçek yaşamdan koparıp alan bir aldanış simgeler. Avcı erotik dileğin gerçeğe dönüşmesi düşünün peşine düşünce de donar.

Olumlu anne kompleksi olan erkek yaşama karşı çoğu zaman, annesiyle pastaneye giden bir oğlan çocuğu gibi davranır, yani hiçbir zahmete girmeksizin durmadan “şunu isterim, bunu isterim” diye tutturur. Yaşam bunları kendisine sevgi dolu bir anne gibi sarılmalıdır; bu olmadığında da acı çığlıklarıyla ya da inatçılıkla tepki gösterir. Duygu yanı ve iç yaşam böylesine ihmal edildiğinde, duygular ilgiyi çekmek için zorlarlar ama bu görece alt bir düzeyde gerçekleşir. Bunu da belli tipteki kadınlar kendi çıkarlarına kullanmayı çok iyi bilirler.

İhmal edilen anima böyle zorlu durumlar yarattığında buna animaya kapılmışlık denir. Bu erkeğin uygunsuz şekilde dişilleşmesine yol açar; ya dişil rolde bir eşcinsel olur ya da kadınlara karşı ağır eril bir soğuklukla davranır.

Erkeğin kişiliği içindeki olumsuz animanın bir başka ortaya çıkış biçimi de eşek arısı gibi zehirli, efemine iğnelemeler ve dokundurmalarla her şeyi değersizleştirmektir. Bu tür dokundurmalarda her zaman yalan kadar biraz gerçek payı da bulunur. Ama hep tahripkârdırlar. Bütün dünyada içinde (Doğu’da verilen adla) “zehirli çiçek” figürü bulunan söylenceler vardır. Bu, vücudunda gizli bir silah ya da zehir bulunan ve aşıklarını daha ilk gecede öldüren bir güzeldir. Bu görünüşüyle anima, erkekteki, birdenbire ilgisizleşmesine yol açabilen soğuk, ruhsuz doğayı bedenselleştirir. Bu animanın etkisinde olan erkek ailesini sorumsuzca terk edebilir ya da kendi Eros’unun değersizliğini ortaya koyan zulümler yapabilir. Ortaçağda bu cadıların etkisiyle açıklanırdı. Birçok mit ve masalda bu yüzden erkeğin kendi asü sevgilisine ulaşabilmesi, yani kendi sevme yetisini yeniden bulmak için önce cadısal bir sahte sevgiliden kurtulması gerekir. Heinrich von Kleist’ın, Kaetchen von Heilbronn oyunuyla bu masal motifi edebiyata da girmiştir.

Öte yandan erkeğin annesiyle olan yaşantısı olumlu olmuşsa animasını bambaşka bir yönde etkiler; ya efemine olur ya da kadınlara av haline gelir, bu yüzden de yaşamın ağırlığıyla başa çıkamaz olur. Böyle bir anima genellikle erkeğin, yaşlı bir kız gibi ya da otuz şiltenin altındaki nohut tanesini bile fark eden masal prensesi gibi duygusal tepkiler göstermesine yol açar. Anima figürünün böyle özellikle incelmiş bir biçimi masalda aşıklarına çözülmesi gereken bilmeceler soran ya da onlara kendisinden kaçıp saklanmalarını buyuran prenses olarak ortaya çıkar. Bu ödevi yerine getiremezlerse öleceklerdir. Bu tür anima erkeği zeka oyunlarına sokar. Bu tür anima bütün yalancı entelektüel söyleşilerde gözlemlenebilir, bunlar erkeğin gerçeklere dokunmasını engeller. 0 zaman erkek yaşam üzerinde o kadar düşünür ki her türlü içtenlik ve gerçek duygular yitip gittiği için kendisi bir türlü yaşayamaz. Bu tür bir anima, Oedipus’a bilmece soran Yunan Sfenks’i ile gösterilmiştir. Görünüşe göre doğru yanıtladığında Sfenks intihar taklidi yapar. Böylelikle Oedipus bunu aştığını sanır ve aslında kaçınması gereken anne-anima karmaşasına doğru koşar. Bu eski Yunan söylencesi bugün bile önümüzde bir uyarı işareti olarak durmaktadır; çünkü bugünün Avrupa aklı o zamanki Yunan’da gelişmeye başlamıştı. Söylence bize aynı zamanda, bilinçdışı ruh ve Eros’un sorunlarını kendi başımıza çözebileceğimizi sandığımızda uğursuz bir düş içine yuvarlanacağımızı da göstermektedir.

Çok sık olarak da anima ister birçok erkeğin sanki zorunluymuş gibi hanımların güzel yuvarlaklarını seyretmeleri olsun, ister onlara sinemalarda, dergilerde, striptiz gösterilerinde ya da yalnızca gündüz düşlerinde asılsın, erotik fanteziler olarak ortaya çıkar. Animanın bu ilkel estetik ve saf doğal olan yanı özellikle bir erkek, Kros alanında daha bebek kalmışsa saplantılı olur.

Animanın bütün bu yönleri gölge ile aynı eğilimi taşır, bir kimseye, gerçek bir kadının özelliklerini almış gibi görünmesine yol açacak şekilde yansıyabilir. Bir erkeğin birdenbire “aklı başından giderek” aşık olmasına, bu kadını kendi içinden oldum olası tanıyıp bekliyormuşçasına “ilk bakışta tutulmasına” yol açan da bu yansıtma sürecidir. Erkek o zaman öylesine tutulur ki bu dıştan bakan için çılgınlık olarak görünür. Özellikle de belli belirsiz bir perisel yapıdaki kadınlar bu tür anima yansımalarını çekerler; çünkü erkek onlara akla gelebilen bütün değerleri yansıtabilir.

Animadan kaynaklanan böyle ani tutkular pek çok aileyi sarsar, bütün karmaşalarıyla o çok bilinen “üçgen”e neden olurlar. Ancak anima bir içsel güç olarak tanınabilirse buna katlanılabilir bir çözüm bulunabilir. Sanki bilinçdışı, erkeğin kişiliğinin olgunlaşması, bilinçdışı kişiliğinin daha başka parçalarım entegre edebilmesi için bu tür karışıklıkları özellikle amaçlıyor gibidir.

Aramanın olumsuz yönlerinden bu kadar söz etmek yeter. Gerçekte bir o kadar da olumlu tarafları vardır. Erkeğin “gerçek” kadım bulmasını, bunun da ötesinde bilinçdışının aklıyla çok da iyi seçemedigi alacakaranlııktaki gerçek değerleri ve değersizleri ayırt edebilmesini sağlar. Ama yaşam için bundan da önemli olanı, zihnin doğru içsel değerlerle aynı ayan, uyumu bulmasını ve böylece içsel derinliklerine giden yolları keşfedebilmesini sağlamasıdır. Sanki bir içsel alıcı, yukarıdaki anlamsızlıkları değil, o “koca adam”m sesini alabilecek şekilde belli bir dalga boyuna ayarlanır gibidir. Bununla anima içe doğru bir rehber niteliği kazanır. Bu rolde samanların inisiyasyonu üzerine anlattıklarım öne çıkar. Dante’nin Cennet’inde Beatrice’nin de Altın Eşek’in yazan Apuleius’a kendisini daha yüksek bir ruhsal yaşam biçimine geçirmek için düşünde görünen tanrıça İsis’in de işlevleri budur.

Elli beş yaşında bir psikoterapistin aşağıdaki düşü aramanın içsel rehber rolünü aydınlatabilir. Bir önceki gün uykuya dalacağı sırada, yaşama bir örgütün ya da kilisenin desteği olmaksızın yapayalnız dayanmak zorunda olduğu için kendine acımaktaydı. Böyle bir örgütün koruyucu kucağına sığınmış olanlara imreniyordu. (Protestan olarak doğmuştu ama artık dini bir bağı yoktu.) Düş şöyleydi:

Büyük, eski bir kilisenin içindeyim. Karını ve annemle birlikte kilisenin sonunda ilave sıralarda oturuyoruz.

Ayini rahip olarak ben yürüteceğim, bunun için elimde daha çok bir ilahi kitabı ya da bir şiir antolojisini andıran büyük bir dua kitabı var. Bu kitabı tanımıyorum; onun için de doğru metni bir türlü bulamıyorum. Neredeyse başlayacağım, bu yüzden de çok heyecanlıyım. Bu yetmiyormuş gibi karımla annem önemsiz şeylerden gevezelik edip canımı sıkıyorlar. O sırada org susuyor, herkes beni beklemeye başlıyor. 0 zaman kararlı bir şekilde ayağa kalkarak arkamda diz çökmüş olan bir rahibeye elindeki dua kitabını bana vermesini, gereken yeri de işaretlemesini söylüyorum. Bunu istekle yapıyor. Ardından da bir rahip yardımcısı gibi sol arkamdan geliyor. Kilisenin yan tarafına doğru ilerliyoruz. Elimdeki dua kitabı yaklaşık bir metre uzunlukta, 30 cm genişlikte resimli bir levha gibi oluyor. Üzerindeki dualar da sütunlar halinde yan yana dizilmiş antik resimlerden ibaret.

Önce rahibe duanın törensel sözlerine başlıyor. Ben hâlâ yerimi bulamamışım. Gerçi o bana “on beş numara” demiş ama numaralar silik, bir türlü bulamıyorum. Ama kararlı bir şekilde topluluğa dönüyorum ve birden on beş numaralı yeri buluyorum. Bu da sondan bir önceki bölüm. Ama bu metni çözüp de okuyabileceğimden gene de emin değilim. Ne olursa olsun denemeye kararlıyım. Tam bu sırada uyandım. 

Bir araba da genellikle dişil olarak algılanan bir başka maldır; yani o da birçok erkeğin Anima projeksiyonu haline gelebilir. Gemiler gibi o da çoğunlukla dişi olarak adlandırılır ve sahipleri onu da istekli bir sevgili gibi okşayıp severler.

Bu düş akşamki düşüncelere bir tepki oluşturuyor, düşü görene sembolik olarak “sen kendi iç kilisende, yani ruhunun kilisesinde kendi rahibin olmalısın” diyor. Kalabalık (ruhunun bütün elementleri) onun ayini yönetmesinde ısrar ediyorlar ama burada gerçek bir ayin söz konusu olamaz, çünkü dua kitabı gerçek bir dua kitabından çok farklıdır. Ayin aslında bir sembol olarak anlaşılabilir; bu tanrının da hazır bulunduğu, böylece insanın onunla ilişki kurduğu kutsal bir kurban töreni olmalıdır. Bu tür bir çözüm elbette her zaman geçerli değildir. Bu düşü gören için bilinçdışının bir yanıtı, bir Protestan’ın dinsel sorununa tipik bir yanıttır. Çünkü gerçek sadakati halen Katolik Kiliseye olan birisinin animası kilisenin kendisini algılar ve kutsal imgeler onun için bilinçdışının simgeleridir.

Bu düşü görende bu sofu yaşantı olmamıştır; bu yüzden de bir iç yolu izlemektedir. Dahası düş ona ne yapması gerektiğini söyler. Der ki: “Senin annene bağlılığın ve dışadönüklüğün (bu dışadönük biri olan eşi tarafından temsil edilir) sem yoldan çıkarıyor. Kendini güvensiz hissetmene yol açıyorlar, anlamsız konuşmalarıyla seni içsel ayininden alıkoyuyorlar. Eğer rahibeyi (yani içedönük animayı) izlersem o seni hem yardımcın hem de rahibin olarak yönlendirir. Onda da (4 çarpı 4) antik resim içeren garip bir dua kitabı vardır. Senin kendi ayinin serim dindar animanın göstereceği ruhsal resmilerden ibarettir.” Başka türlü söylersek, eğer düşü gören anne kompleksinden kaynaklanan iç güvensizliğini yenebilirse yaşamdaki görevinin doğasının dini bir hizmet niteliği olduğunu anlayacaktır. Eğer ruhundaki imgelerin sembolik anlamı üzerinde derin düşünürse bunlar kendisini onları gerçekleştirmeye ulaştıracaktır.

Bu düşte anima, ego ile self arasında aracı alarak ortaya çıkıyor. “Dört kere dört” resim sayısı bu içsel ayinin bütünlüğe hizmet ettiğini gösteriyor. Jung’un gösterdiği gibi ruhun iç çekirdeği (self) kendini çoğu zaman dördül yapılarla gösterir.

Dört sayısı anima ile de bağlantılıdır çünkü .Jung’un bildirdiğine göre onun gerçekleşmesi için dört aşama gereklidir. İlk aşama mitolojide en belirgin olarak, saf biyolojik nitelikte olan Havva’da simgeleşmiştir. İkinci aşama örneğin Faust’un Helena’sında belirir. Bu Eros’un estetik, romantik biçimidir, cinsel unsurlarla da karışıktır. Üçüncü aşama ruhsallaştırılmış Eros olarak örneğin Bakire Meryem’de biçimlenir. Dördüncü aşama sevgiyi çoğunlukla Sapımla (bilgilik) olarak kişileştiren biçimde ortaya çıkar, çünkü bilgelik en kutsal, en saf olam da aşabilir. Bu son aşama için bir başka imge Süleyman’ın Neşideler Neşidesi’ndeki Sultan kızıdır; bu modern insanın çok seyrek ulaşabildiği bir aşamayı simgelemektedir. Buna en çok yaklaşabilen Mona Lisa olabilir.

Burada dörtlük kavramının belirli tipte simgesel materyalde sık görüldüğüne işaret edeyim. Bunun ana esasları daha sonra tartışılacaktır.

Peki animanın içe giden yoldaki rehberlik rolü pratikte ne demektir’.’ Olumlu işlevi, bir erkek kendi aramasından gelen duygularını, huylarını, bilinçdışı fantezilerini ciddiye alır, bir biçimde saptamaya, örneğin yazıda, resimde, heykelde ortaya koymaya, müzik ya da dansla bağdaştırmaya kalkarsa ortaya çıkar. Sonra onun üzerinde sabırla çalışırsa, derinlerden gittikçe daha çok içerik yükselir. Ama bu çalışma zihinsel, ahlaksal olmalı, yani duyguları katarak yürümeli. fantezi de mutlaka “Nasıl olsa fantezi, canım!” gibi gizli yan düşünceler olmaksızın gerçek olarak alınmalıdır. Bilinçdışı üzerinde böyle bir hevesle yeterince uzun çalışılırsa bireyleşme süreci yavaş yavaş kişinin kendi gerçekliği haline gelir, bütün yönlerini açar.

Animanın içe doğru rehberlik rolü sayısız yazın yapıtında anlatılmıştır; Francesco Colonna’nııı 1 lypnerotomachia’sında, Rider Ilaggard’ın She yapıtında ya da Sonsuz Dişi’sinde, Goethe’nin Faust’unda. Bir ortaçağ metninde böyle bir figür kendisini şöyle anlatıyor: “Ben tarlada çiçek, vadilerde zambağını; güzel aşkın, korkunun, bilginin, kutsal inancın anası benim. Ben çok  güzelim ve tümüyle lekesizim. Birbiriyle uyuşan elementler arasındaki bağım; sıcak olanı serinletir, kuru olanı nemlendiririm, sert olanı yumuşatırım. Ben rahipte kural, peygamberde söz, bilgede nasihatim. Ben öldürebilir, ben yaşatabilirim ve kimse benden kurtulamaz.”

Bu metin yazıldığı sırada din, yazın ve bütün ruhsal kültür büyük bir atılım yaşamaktaydı, fantezi dünyası da o güne dek hiç olmadığı kadar saygındı. Şövalyeliğin ve onun hanımına olan bağlığının çağıydı. Bu erkek doğasının dişil yanını, dış kadından, aynı zamanda iç dünyadan ayırt edebilme girişimiydi.

Şövalyenin hizmetini sunduğu kadın onun için animanın kişileşmesi demekti. Söylencenin Wolfram von Eschenbach tarafından yazılan versiyonunda kutsal kasenin taşıyıcısı şu anlamlı adı taşır: Conduir-amour (aşk rehberi). Kahramana kadına karşı duygu ve davranışını birbirinden ayırmayı öğreten oydu.

Dörtlü motifiyle Anima motifi arasındaki bağlantı İsviçreli ressam Peter Birkhaeuser’in tablosunda (sağda] görülüyor. Dört gözlü bir Anima korkunç bir vizyon olarak görünüyor. Dört gözün simgesel anlamı vardır; Anima’nın bütünlüğe ulaşma yetisini anlatırlar.

Ama daha sonra erkeklerin animaya ilişkin bu bireysel çabaları yok oldu. Bu figürün ruhsal yönü Bakire Meryem’le özdeşleşti. Ne ki anima Meryem’de yalnızca olumlu yarımı bulduğu için olumsuz yanları da gene o sırada fışkırmakta olan cadı inancına kaldı.

Çin’de Kuan-Yin Meryem’e paralel bir figür ya da “Ay Perisi”nin folklorik figürünü oluşturur; sevdiklerine müzik ve ölümsüzlük yetisi verir. Hindistan’da aynı arketip Şakti, Parvati, Rati ve daha birçok tanrıçayla, Müslümanlarda Muhammed salla’llâhu aleyhi ve sellemin kızı Fatma ile temsil edilir. Bu tür bir anima resmen dinsel bir figür olarak saygı gördüğünde kendi kişisel yanlarını yitirir. Buna karşılık yalnızca kişisel bir konu olarak yaşandığındaysa yalnızca dış aşk ilişkilerine yansıtılmış olarak kalması tehlikesi vardır.

Yalnızca acılı ama sonunda oldukça basit olan kendi fantezilerini, duygu dalgalanmalarını ciddiye alma kararı erkeğin içsel gelişiminde bu aşarmada duraklamayı engelleyebilir. Ancak o zaman bu kadın figürünün içsel gerçeklik olarak ne demek olduğunu anlayabilir. O zaman anima yeniden aslına döner: Selfin egoya yaşam için çek önemli mesajlarını ileten “İçsel Kadın”dır.

SH:177-188

Kaynak: Jung, C., G. (2002). İnsan ve Sembolleri. Çeviri: Ali Nahit Babaoğlu Okyanus Yayınları,2009, İstanbul

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorumda sahte e-posta yazanlara cevap verilmez.

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s