DÜŞLERİN ÖNEMİ ÜZERİNE

 

Çeviri: Ali Nahit Babaoğlu

İnsan bir şeyi anlatmak için söylenen ya da yazılan sözcükleri kullanır. Dili sembollerle doludur; ama sık sık tümüyle tanımlayıcı olmayan işaretleri, resimleri de kullanır. Bunlara örnek olarak BM, UNICEF, UNESCO gibi kısaltmalar ya da harf dizileri, tanınmış markalar, tıbbi ürünlerin adları, kimi insanların görev işaretleri ya da inisiyaller verilebilir. Bunlar aslında kendi başlarına bir anlam taşımazlar ama genel kullanımda kolaylıkla tanınabilen bir anlam kazanmışlardır. Ancak bunların hiçbiri simge değil, yalnızca ilişkili oldukları nesneleri ifade eden işaretlerdir.

Simge ya da sembol dediğimiz, gündelik yaşamımızdan bilip tanıdığımız ama alışılagelen, açık anlamına ek olarak özgün bağlantılar da sunan, bir terim, bir ad hatta bir resimdir. Bunda belirgin olmayan, bilinmeyen ya da bizim için görünür olmayan bir şeyler vardır. Örneğin Girit mezarlarının çoğunda, mezar taşma eğri bir balta resmedildiğini görürüz. Baltanın ne olduğunu çok iyi biliyoruz, ancak simgesel içeriğine ilişkin hiçbir şe bilemiyoruz. Bir başka örnek olarak; bir Hintli, İngiltere’de bir süre kaldıktan sonra, kendi ülkesin deki dostlarına, İngilizlerin hayvanlara taptığını anlatır, çünkü kilisede hep kartallar, aslanlar ve öküzler resmedildiğini görmüştür. Aslında, birçok Hıristiyan gibi, bu Hintli de söz konusu hayvanların İshak Peygamber’e görünmüş bir vizyonu anlattığını ve Evangelistler için bir işaret olduğunu bilmiyordu. Tekerlek ya da haç gibi nesneler de belirli koşullarda simgesel bir içerik taşırlar. Ancak bunların neyi simgelediği, şimdiki zamanda bile tartışmalı bir konudur.

Bir sözcük ya da resim, açık olan ve ilk bakışta anlaşılabilenden daha fazla anlam içerdiği zaman simgesel hale gelir. O zaman tam olarak tanımlanamayan, bilinemeyen, daha geniş, “bilinçdışı” bir yön kazanmış olur. Bunun tanımlanması ve açıklanması umulamaz bile. İnsan aklı simgeyi araştırırken, mantığın kavrayabileceğinden daha ötedeki kimi düşüncelere ulaşılır. Tekerlek bizi “kutsal” güneş kavramına doğru götürür, ama bu noktada mantık yetersizliğini itiraf etmek zorundadır; “kutsal” olan bir şey tanımlanamaz. Sınırlı zekamızla bir şeyi “kutsal” olarak adlandırdığımızda, ona somut gerçeklere değil inançlara dayalı bir ad vermiş oluruz.

İnsan anlayışının sınırlarının ötesinde sayısız şey bulunduğundan, tanımlayamadığımız ya da tam kavrayamadığımız kavramları temsil etmek üzere sürekli olarak simgesel terimler kullanmaktayız. Bütün dinlerin sembolik bir dil ya da imgeler kullanmasının bir nedeni budur. Ne ki sembollerin bu bilinçli kullanımı son derece önemli bir psikolojik gerçeğin yalnızca bir yüzüdür: İnsan bilinçsiz olarak ve kendiliğinden de düşler şeklinde semboller üretmektedir. Bu noktayı kavrayabilmek hiç kolay değildir. Ama insan ruhu üzerine daha fazlasını öğrenmek istiyorsak, bunu mutlaka kavramalıyız. Şöyle bir düşünecek olursak insanın içini, dışım tam olarak görüp anlayabildiği hiçbir şey yoktur. İnsan, çevresini ancak kısıtlı bir şekilde algılayabilmesine izin veren duyularının sayısı ve niteliğiyle sınırlıdır. Bu eksikliği bilimsel araç ve gereçler kısmen giderebilir ancak en duyarlı aygıtlar bile uzak ya da küçük nesneleri büyütüp görünebilir hale getirmekten ya da çok hafif sesleri işitilebilir yapmaktan öteye gidemez. Hangi aleti kullanırsak kullanalım, bir noktada bütün kesinliğin ortadan kalktığı sınıra ulaşırız.

Her şeyden önce gerçeği algılayışımızda, örneğin duygularımız gerçek görüntülere tepki gösterirken bile, bu gerçeğin gerçeklik alanından ruhsal alana geçirildiği sırada olduğu gibi, aslında bilinçdışı olan bir yön vardır. Ruhun içinde bunlar, oluşu ve yapısı bilinmeyen psişik olgulara dönüşmektedirler. Öyleyse her yaşantı çok sayıda bilinmez faktörü de içermektedir. Aslında her somut nesne, maddenin gerçek doğasını anlayamadığımız için, bize zaten daima tam bilinir olmaktan uzaktır. Ayrıca belirli olgular vardır ki bilinçle hiç algılanamazlar. Bunlar bilinçlilik eşiğinin altında kalmışlardır. Bunları daha sonra anlık bir sezgi ile ya da yoğun düşünerek fark edebiliriz. Ama normal olarak, bizim için hayati anlamı olan her oluş düşlerimizde, rasyonel düşünceyle olmasa da sembolik bir resim olarak çözümlenir. Tarihsel olarak bakıldığında, psikologlara bilinçli ruhsal olguların bilinçdışı yönlerini inceleme fırsatım veren de düşlerin incelenmesi olmuştur. Psikologlar deneyimlerine dayanarak, birçok doğa bilimcisi ve filozof aksini savunduğu sırada, bilinçdışı bir psikenin var olduğunu kabul etmişlerdir. Bu sırada filozoflar saflıkla, böyle bir oluşumu kabul etmenin, bir bireyde iki öznenin, daha açık deyimle iki kişiliğin varlığını kabul etmek olacağını düşünmekteydiler. Aslında bu, tam da bu demektir; çok doğru! Çağdaş birçok insan böyle ikiye bölünmüş bir kişilikten mustariptir. Bu hiç de patolojik bir semptom değildir. Sadece nörotiklerde değil, başka herkesde de gözlenebilen bir gerçektir. Kendine ilişkin genel bir bilinçsizlik, hiç kuşkusuz ki bütün insanlığın ortak mirasıdır.

İnsanlığın bilinci, uygarlık düzeyine ulaşıncaya kadar sayısız çağları gerektiren bir sürecin sonunda yavaş, güçlükle gerçekleşebilmiştir; dahası bu gelişim tamamlanmış olmaktan henüz çok uzaktır. İnsan ruhunun büyük bölümü hâlâ karanlıklarla kaplıdır; çünkü “psike” dediğimiz, bilincimiz ve onun içeriği ile hiç de eşanlamlı değildir.

Ruhumuz, doğanın bir parçasıdır ve tıpkı onun gibi sınırsızdır. Ayrıca biz ne ruhu ne de doğayı tanımlayabilir, ancak olabildiği kadar, onu nasıl algıladığımızı tarif edebiliriz. Tıbbi araştırmaların verileri olmasa bile, “bilinçdışı diye bir şey yoktur” gibi varsayımları reddetmemiz için yeterince neden vardır. Bunu söyleyenler eski çağlardan kalan bir “misoneizm”de (yeni olandan ve bilinmeyenden korkma) ısrar etmektedirler.

İnsan ruhunda bilinmeyen bir bölüm olduğu düşüncesine karşı bu direncin tarihsel nedenleri vardır. Bilinçlilik doğanın yeni bir buluşudur ve kendi içinde henüz deneysel aşamada bulunmaktadır. Bu yüzden hâlâ zayıftır ve belli tehlikeler karşısında kolaylıkla zedelenebilir. Antropologların saptadıkları gibi, ilkel insanda ruhsal bozukluğun en sık görülen şekillerinden biri, onların “ruh yitimi” diye adlandırdıkları, bilinçliliğin şaşırtıcı bir şekilde bölünmesi (bilimsel dille konuşursak; dissosiyasyon) durumudur.

Bizimkinden farklı bir bilinçlilik aşamasında bulunan bu insanlar arasında ruh bir bütünlük olarak hissedilmez. Çoğu toplumda, insanın kendisininkinden başka bir de “çalılık ruhu” olduğuna inanılır. Bu, insanın kimliğini ruhsal olarak üstlendiği bir ağaç ya da bir hayvanda biçimlenmistir. Önde gelen Fransız antropologlarından Lucien Levy-Bruhl bu durumu “participation mystique” olarak tanımlamıştır. Kendisi daha sonra, olumsuz eleştiriler karşısında bu formülasyonunu geri almıştır ama ben onu eleştirenlerin haksız olduğunu düşünüyorum. Çok iyi bilinen psikolojik bir gerçek, insanın kendini bilinçdışı olarak bir kimse ya da bir nesneyle kimliklendirebileceği gerçeğidir.

Bu kimlik ilkel insanda çok çeşitli biçimler alabilir. Çalılık ruhu bir hayvana aitse bu hayvan o insanın bir çeşit kardeşi gibi görülür. Örneğin kardeşi timsah olan bir insan, timsahlarla dolu bir ırmağı hiç duraksamadan yüzebilir. Çalılık ruhu bir ağaçsa onun insan üzerinde ana baba gibi bir gücü olduğuna inanılır. Her iki durumda da o çalılık ruhuna verilen zarar aynen o insana verilmiş gibi kabul edilir.

Bazı kabilelerde insanın birkaç ruhu olduğuna inanılmaktadır. Bu inanç, her bireyin birbirine bağlı ama birbirinden farklı birimlerden oluştuğu duygusunu açığa vurmaktadır. Bu da ruhun sımsıkı örülü olmadığım, tersine kontrol edilemeyen duyguların saldırısı karşısında kolayca parçalanabileceğim gösterir.

Antropologların araştırmalarından tanıdığımız bu durum kendi ileri uygarlığımıza da hiç yabancı değildir. Biz de dağılabiliriz; yani dissosiye olabiliriz. Kimliğimizi yitirebiliriz. Öfkemizden çılgına dönebilir, duygularla alt üst olabiliriz; kendimize ya da başkalarına ilişkin önemli hususları hatırlamayabiliriz. O zaman bize “Allah aşkına, sana ne oldu? İçine şeytan mı girdi?” diye sorarlar. “Kendimize hakim olmak”tan söz ederiz ama aslında kendini kontrol edebilmek oldukça ilginç, ender rastlanan bir yetenektir. Kendimizi denetim altında tuttuğumuzu sanırız, ancak bir dostumuz kolaylıkla bize ilişkin, hiç de farkında olmadığımız bir dolu şey anlatabilir.

Böyle yüksek bir uygarlık düzeyinde bile insan bilinçliliği hâlâ kolaylıkla yaralanabilir. Zihnimizin bir bölümünü izole edebilme yeteneği kuşkusuz ki çok değerlidir; çünkü bu dikkatimizi yalnızca bir sahneye yöneltebilmemizi, bütün öbürlerini dışlayabilmemizi sağlar. Ne ki zihnin bir parçasını belli bir zaman için ayırıp bastırabilmek ile bunun bilgimiz dışında, kendiliğinden oluvermesi arasında muazzam bir fark vardır. Birincisi uygarlığımızın bir kazancı, ikincisi ise ilkel bir “ruh yitimi” hatta bir nevroz nedenidir.

Bir dissosyasyonun ünlü bir örneğini İskoç yazar R. L. Stevenson, “Dr. Jekyll and Mr. Hyde” adlı öyküsünde verir. Dr. Jekyll’in “yarılma”sı yalnızca psişik bir durum değildi, aynı zamanda fizik bir değişime de yol açmıştı. Mr. Hyde ; Dr. Jekyll’in “öbür yarısı”

Rüyaların, o kaçamak, güvenilmez, muğlak ve belirsiz fantezilerin anlamını bu zeminde görmeliyiz. Bakış açımı anlatabilmek için önce bunun nasıl yavaş yavaş geliştiğini, sonunda rüyaların, insanların sembol yaratma yeteneklerinin incelenmesinde sürekli ve herkes için ulaşılabilecek bir kaynak olduğu sonucuna nasıl ulaştığımı anlatmak isterim.

Sigmund Freud, bilincimizin bilinçdışı geri planını ampirik bir yoldan araştıran ilk kişi olmuştur. O, rüyaların rastlantı sonucu görülmediği, bilinçli düşünceler ve sorunlarla ilgili olduğu varsayımından yola çıkmıştı. Bu varsayım kesinlikle keyfi değildi. Aksine ileri gelen nörologların, özellikle de Pierre Janet’nin ulaştığı, nörotik semptomların herhangi bir bilinçli deneyimle ilintili oldukları görüşüne dayanmaktaydı. Hatta semptomlar, bilincin başka zaman ve koşullarda su yüzüne çıkabilecek kısımları da olabilirlerdi.

Bu yüzyılın başında Freud ve Josef Breuer  nörotik semptomların, örneğin histerinin, kimi ağrı türlerinin, anormal davranışların gerçekte simgesel anlamları olduğunu fark ettiler. Bunlar da tıpkı rüyalar gibi, bilinçaltının dışavurum biçimleridir, bu yüzden de simgeseldirler. Dayanılamaz bir durum içinde bulunan bir hasta, örneğin su içmesini engelleyen kramplar geçirebilir, yani “bunu yutamaz”. Benzeri bir ruhsal baskı altında bulunan bir başkası bacaklarındaki garip bir felçten yakınır ve bu da “bu böyle yürümeyecek” demek olur. Gene bir başkası yediklerini kusar, çünkü sevimsiz bir olayı “sindirememektedir”. Bu türden daha birçok örnek verebilirim ama bu tür psişik tepkiler, ağır gelen bilinçdışı sorunları dışavurmaya yarayan anlatım yollarından yalnızca biridir. Rüyalarımızda ise bunlar kendilerini çok daha sık gösterirler.

Bir dizi rüyayı dinlemiş olan her psikolog, rüya sembollerinin, bedensel sembollere oranla çok daha çeşitli olduklarım bilir. Bunlar çoğunlukla çok rafine, sanatkârane fantezilerden oluşur. Ama bu rüya malzemesi karşısında bir analist, Sigmund Freud’un serbest çağrışım yöntemim kullanarak, rüyaların, altta yatan belirli temalara kadar izlenebileceğim fark eder. Bu yöntem, psikanalizin gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır. Çünkü bu yöntem Freud’a, rüyaları çıkış noktası olarak kullanıp hastanın bilinçdışı sorununun araştırabilmesi olanağını sağlamıştır.

Freud şu basit fakat son derece önemli gözlemi yapmıştı: Rüya gören biri, rüyaları ve onlarla ilgili düşünceleri üzerinde konuşmaya cesaretlendirildiğinde, sıkıntısının nedenlerim gerek anlattıkları gerekse bilerek sakladıklarıyla eninde sonunda açık eder. Düşünceleri başlangıçta ilgisiz dahası mantıksız görünebilir; ama bir süre sonra hastanın neyi gizlemek istediği, hangi nahoş düşünceleri ya da yaşantıları bastırmaya çalıştığı kolaylıkla fark edilebilir.

Freud, serbest çağrışımda çıkış noktası olarak rüyalara oldukça büyük bir önem vermekteydi. Ama bir süre sonra bu bana bilinçdışının uykuda ürettiği zengin fantezilerin yetersiz hatta yanlış kullanımı gibi gelmeye başladı. Asıl kuşkum, bir meslektaşım Rusya içinde uzun bir tren yolculuğunda başına gelen bir olayı anlattığı zaman ortaya çıktı. Hiç Rusça bilmediği, hatta Kiril yazısını bile sökemediği halde, bir süre demiryolu ilan panolarındaki yabancı harflerle uğraşmış ve ardından da rüyalar görmeye başlamıştı. Bu rüyalarda bu yazılar çok çeşitli anlamlar kazanıyorlardı. Bir fikir öbürünü izliyordu. İçinde bulunduğu durumda bu “serbest çağrışım”ın birçok eski anısını yeniden uyandırdığını fark etmişti. Bunların arasında unutmak istediği hatta bilinçli bir şekilde gerçekten unutmuş olduğu, çoktan gömülmüş tatsız bir tema-nesne de bulunuyordu. Gerçekte kendisi, psikologların kompleksler adını verecekleri şeye, yani kalıcı psikolojik rahatsızlıklara, birçok durumda nörotik semptomlara yol açabilecek olan, bastırılmış duygusal temalara rastlamış bulunuyordu.

Bu öykü, bir hastanın komplekslerini keşfetmek istediğimizde serbest çağrışım için rüyaları çıkış noktası olarak kullanmanın hiç de zorunlu olmadığını gösterdi. Dairenin her noktasından merkeze ulaşılabileceğini fark ettim. Kiril harfleriyle, kristal bir küre üzerinde meditasyonla, bir budist dua değirmeniyle, modern bir tabloyla ya da rasgele bir sohbetle başlanabilirdi. Rüya bu bağlamda, herhangi bir başka çıkış noktasından daha fazla ya da daha az gerekli değildi. Rüyalar çoğu zaman mutat kompleksleri gizleyen duygusal kargaşadan kaynaklansa da önemli bir anlama sahiptir. Mutad kompleksler ruhun yumuşak noktalarıdır. Dış uyaranlara ya da bozukluklara çok çabuk tepki gösterirler. Bu yüzden serbest çağrışım her rüyadan yola çıkarak gizli düşüncelere ulaşabilir.

Burada, belki de rüyaların özgün, özel, daha önemli bir işlevi olabileceği aklıma geldi. Çünkü, çoğu zaman rüyaların çok belirli, açıkça amaca uygun bir yapısı bulunmaktadır. Bu da belirli bir maksadı akla getirir. Bu yüzden, rüyalardan yola çıkarak, başka yollardan da pekala ulaşılabilecek olan bir dizi düşünceye, komplekse serbest çağrışım yoluyla ulaşmaya çalışmak yerine, rüyaların asıl içeriğine ve biçimine daha fazla ilgi göstermek gerekmez miydi diye düşündüm.

Bu yeni düşünce benini kendi psikoloji yöntemimin gelişmesinde bir dönüm noktasıydı. Yavaş yavaş beni rüya metninden uzaklaştıran çalışmaları izlemekten vazgeçtim. Dikkatimi daha çok rüyanın kendi çağrışımları üzerine toplamak istiyordum. Bilinçdışının söylemeye çalıştığının belirli bir şeyi vurguladığına inanıyordum. Rüya karşısındaki konumumun değişmesiyle, bir yöntem değişikliği de gerekti. Yeni teknik, rüyanın çeşitli başka yönlerini de hesaba katmalıydı. Bilinçli akılla anlatılan bir öykünün bir başlangıcı, bir gelişimi ve bir sonu vardır. Bu kural rüya için geçerli değildir. Rüyanın zaman ve mekân boyutları farklıdır. Rüyayı anlamak için onu, tıpkı insanın eline aldığı bir nesneyi iyice anlayıncaya kadar evirip çevirmesi gibi, çeşitli taraflarından incelemek gerekir.

Freud’un kullandığı şekliyle serbest çağrışımdan beni uzaklaştıran düşünceler bunlardır. Rüyanın kendisi üzerinde olabildiğince durmak ve onun çağrıştırabileceği bütün öbür işe yaramaz varsayımlarla çağrışımları dışlamak istiyordum. Bunlar gerçi kuşkusuz bir hastanın komplekslerine ulaşmayı sağlarlardı, ancak benim maksadım, nörotik bozukluklara yol açan kompleksleri ortaya çıkarmaktan daha öteye giden bir amaçtı. Bu kompleksleri tanımak için birçok başka olanak da vardır. Örneğin psikolog, gereksindiği bütün bilgileri, sözcük çağrışım testiyle de elde edebilir. Ama, bir insanın ruhsal yaşam öyküsünü öğrenmek, anlamak için rüyalar ve onların simge resimlerinin çok daha önemli rol oynadığının iyice anlaşılması zorunludur.

Örnekse, herkes bilir ki cinsel eylem sayısız sembolik resimlerle ya da alegorilerle temsil edilebilir. Bu resimlerin her biri belirli bir çağrışım süreci ile cinsel ilişkinin göz önünde canlandırılmasını, bireylerin kendi alışkanlıkları olabilecek özgün komplekslere ulaşılmasını sağlayabilir. Ama aynı kolaylıkla bu kompleksler, okunamayan Rus harflerinin uyandıracağı bir gündüz düşü yoluyla da serbest bırakılabilir. O zaman rüyanın, cinsel bir alegoriden daha başka bir anlatım da içerebileceğini tahmin ettim. Bunun nedenlerini daha yakından anlatmak isterim.

Adamın biri bir anahtar deliğine anahtar soktuğunu, ağır bir sopayı salladığını ya da bir kapıyı bir koçbaşı ile zorladığını rüyasında görebilir. Bunların her biri birer cinsel alegori olarak görülebilir. Asıl önemli olan onun bilinçaltının, belli nedenlerle bu resimlerden özellikle birini seçmiş olduğu gerçeğidir. Asıl görev neden anahtarın sopaya ya da sopanın koçbaşına tercih edilmiş olduğunu ortaya çıkarmaktır. Bazen bu yolla aslında cinsel eylemin değil, çok başka bir psikolojik temanın kastedilmiş olduğu ortaya çıkarılabilir.

Buradan ben, açıkça rüyanın parçası olan bütün malzemenin yorumda kullanılması gerektiği sonucunu çıkarıyorum. Rüya kendi şuurlarım çizer. Kendisiyle ilgili olan ve kendinden uzaklaşan şeylerin hangisi olduğuna, bağımsız olarak kendi özgün biçimi karar verir. Serbest çağrışım zikzak bir yol izleyerek bizi rüya materyalinden uzaklaştırırken, benim önerdiğim yöntem, merkezinde rüya materyalinin kendisi bulunan daireler çizmektedir. Ben rüya resmi üzerinde duruyorum. Bu sırada rüyayı görenin kaçma çabalarına da hiç aldırmıyorum. Mesleki uygulamam sırasında sık sık “Şimdi sizin rüyanıza dönelim; bu rüya ne anlatıyor?” diye sormak zorunda kalıyorum.

Hastalarımdan biri, bir keresinde rüyasında saçları darmadağın, sarhoş ve basit bir kadın görmüştü. Rüyada bu kadın sözde kendi karısıydı. Oysa kendi karısı aslında tamamen başka bir kişilikteydi. Yüzeysel olarak bakıldığında bu rüya, şoke edecek kadar gerçekdışıydı. Bu yüzden de hasta bunu anlamsız bulup hemen reddetti. Onu serbest çağrışıma bıraksaydım kuşkusuz ki rüyasının nahoş anlatımından olabildiğince uzaklaşmaya çalışacaktı. Bu durumda muhtemelen, karısıyla hiç ilgisi olmayan, temel komplekslerinden birisine ulaşacak, bu özgün düşün özel anlamı üzerine hiçbir şey öğrenemeyecektik.

Peki ama acaba onun bilinçdışı, gerçek olmadığı apaçık olan böyle bir anlatımla ne söylemek istiyordu? Görünüşe bakılırsa, rüya görenin yaşamıyla yakından ilgili olan dejenere bir kadın fikri söz konusuydu. Ancak bu resmin kendi karısı üzerine projekte edilmiş olması böylesine haksız üstelik yanlış olduğuna göre, bu itici resmin temsil ettiği şeyin ne olduğunu buluncaya kadar başka tarafları aramalıydım.

Ortaçağda, fizyologlar iç salgı bezlerimizin yapısı yüzünden her birimizde eril ile dişil elemanların birlikte bulunduğunu ispat etmeden çok önce, “her erkeğin içinde bir kadın vardır” denilirdi. Erkeğin içindeki bu dişil elemana ben “anima” adım verdim. Bu dişi taraf, belli başlı yönleriyle çevreyle, özellikle de kadınlarla biraz aşağı ve değersiz bir ilişki içindedir. Bu yüzden insanın kendisinden de başkalarından da dikkatle gizlenir. Başka türlü söylemek istersek; bir insanın kişiliği dışarıdan çok normal görünse bile, o “içindeki kadın”ın zavallı halini herkesten hatta kendisinden bile gizliyor olabilir. Bu hastada da söz konusu olan buydu. Dişi tarafı hiç de güzel değildi. Rüya kendisine “bir bakıma sen berbat bir kadın gibi davranıyorsun” diyor, onu hatırı sayılır bir şoka uğratıyordu. (Böyle bir örnek elbette ki bilinçdışının ahlakçı uyarılarla uğraştığının kanıtı olarak değerlendirilmemelidir. Dikkat edilirse rüya hastaya “davranışlarını düzeltmesini” söylemiyor; yalnızca bilincin, rüyayı görenin tam bir centilmen olduğu şeklindeki yanlış varsayımını dengelemeye çalışıyordu.)

İnsanların, rüyalarındaki mesajları görmezden gelmeye, hatta hepten reddetmeye neden eğilimli oldukları kolaylıkla anlaşılabilir. Bilinç, doğası gereği, bütün bilinmeyenlere, bilinçdışı olanlara karşı koyar. Daha önce anlattığım gibi, ilkel halklarda, antropologların “misoneizm” adını verdikleri bir tutum, her yeni olana karşı derin, batıl bir korku vardır. İlkel insanlar beklenmedik olaylar karşısında, yaban hayvanlar karşısındaki davranışın aynım gösterirler. Ama uygar insan da yeni fikirler karşısında benzer şekilde tepki gösterir, yeni olanın şokundan korunmak için ruhsal bariyerler koyar. Bu, insanın kendisini şaşırtan bir düşünceyi itiraf etmeye, kabul etmeye kendisini zorlayacağım hissettiği rüyalar karşısındaki tepkisinde çok iyi gözlemlenebilir. Felsefe, doğa bilimleri hatta edebiyatın birçok öncüsü, kendi çağdaşlarının ete bürünmüş tutuculuklarının kurbanı olmuşlardır. Psikoloji ise en genç bilim dallarından biridir. Bilimdışının uğraşılarını ele almaya kalkıştığı için de misoneizmin en aşırı biçimi ile karşı karşıya kalması kaçınılmazdır.

BİLİNÇDIŞINDA GEÇMİŞ VE GELECEK

 

Şimdiye kadar, rüyaların ele almışında kullandığım bazı ilkelerin ana hatlarını belirtmeye çalıştım. Çünkü eğer insanın semboller oluşturma yetisini incelemek istiyorsak, rüyalar hem en temel hem de en kolay girilebilen, elde edilebilen malzeme olarak işe yaradıklarını göstermişlerdir. Rüyalarla uğraşırken iki nokta özellikle önemlidir: Öncelikle, ardında belli bir anlam bulunması nedeniyle rüya, başka hiçbir ön beklenti ve tahminde bulunulmaması gereken bir gerçeklik olarak ele alınmalıdır; ikincisi de rüyanın, bilinçdışının özgün bir anlatımı olduğudur.

Hakkında ne kadar az şey bilsek de bilinçdışının incelenmeye değer olduğu kabul edilmelidir. En azından bir böcek araştırmacısının, dikkatini çeken bir bite gösterdiği kadar ilgiyi hak etmektedir. Herhangi bir kişi rüyaları, anlamı olmayan kaotik olgular olarak kabul etmekteyse, böyle yapmaya devam etmekte serbesttir. Ama eğer bunların normal olaylar olduğu varsayılırsa -ki gerçekte de öyledirler-, o zaman ya nedensel olarak ele alınmaları, yani varoluşlarının akılcı bir nedeni olduğunun ya da belli bir amaçlarının olduğunun kabul edilmesi veya her ikisi birden zorunludur.

Şimdi bilinç ve bilinçdışının içeriklerinin birbirleriyle hangi yoldan ilintili olduklarına daha yakından bakalım. Bilinen bir örneği ele alalım:

Düşünceler kısa bir an öncesine kadar berrak olduğu halde insan bazen söyleyeceğini birdenbire unutabilir. Ya da tam kendisine bir şey söyleneceği sırada bir arkadaşmın adı aklından çıkabilir. Hatırlayamadığımızı belirtiriz; ama aslında bellek bilinçdışı olmuş ya da en azından bir süre için bilinçten ayrılmıştır. Benzeri bir belirti duyumlarımızda da vardır; belli belirsiz işitilebilen sürekli bir sesi algılıyorsak, bu sesin düzenli aralıklarla kaybolup yeniden ortaya çıktığı duygusunu alırız. Ama bu dalgalanmalar, sesin tonundaki değişiklikten değil, dikkatin periyodik olarak düşmesi ve yükselmesinden kaynaklanmaktadır.

Bir şey bilincimizden çıktığı zaman, aslında varlığı ortadan kalkmış olmaz; tıpkı köşeyi dönen bir arabanın kaybolup gitmiş olmadığı gibi. Araba yalnızca artık görünmez olmuştur. Bu araba ile ileride pekala yeniden karşılaşabileceğimiz gibi, aklımızdan belli bir zaman için yitip gitmiş olan düşünceler de geri gelir. O halde bilinçdışının bir bölümü, bir zaman için geri çekilmiş birçok düşünce, izlenim ve imgeden oluşur. Bunlar bilincimizi sürekli olarak etkilerler. Dağınık ya da dalgın olan biri, bir şeyi almak için odaya girer. Birdenbire durur, şaşkın görünür; ne alacağım unutmuştur. Elleri, uykuda gezer gibi, masanın üzerindeki nesneler arasında dolaşır; başlangıçtaki amacını unutmuştur ama bilinçdışı tarafından hâlâ o amaç için yönlendirilmektedir. Sonunda birdenbire ne yapmak istediğini yemden hatırlar. Bilinçdışı ona yol göstermiştir.

Sh: 20-31

RÜYALARIN İŞLEVİ

 

Rüya yaşamımızın kökenlerine biraz ayrıntüı girdim, çünkü burası çoğu simgelerin yetiştiği zemindir. Ne yazık ki rüyaların anlaşılması güçtür. Daha önce de belirttiğim gibi, bir rüya bilinçle anlatılan bir hikâyeden tümüyle farklıdır. Günlük yaşamda ne anlatılmak istendiği önceden düşünülür, en etkili anlatım biçimi seçilir. Her şeyin mantıklı bir sırada olmasına çalışüır. Eğitim görmüş bir insan, anlatımında bütün belirsizliklerden kaçınmaya çalışır. Rüyalar ise çok başka türlü düzenlenmiştir. Çelişkili ve gülünç imgeler rüya göreni zorlar, normal zaman duygusu tamamen yiter. Alışılageldik şeyler bile şaşırtıcı hatta tehdit edici bir görünüm kazanır.

Bilinçdışının, içindeki malzemeyi görünüşte düzenli bir durumdan bu kadar farklı bir sırayla oluşturması garip görünebilir. Bu da uyanık yaşamda düşüncelerimizi zorlayabilir. Ama rüyasında bir anısı canlanmış olan herkes, normal insanların rüyaları bu kadar güç anlaşılır bulmasının ana nedeni olan söz konusu çelişkiyi fark edecektir. Bunlar bilinçli deneyimlerinin koşullarında hiçbir anlam taşımazlar. Bu yüzden de insan bunlara ya hiç aldırmamak ya da bunların kendisini şaşırttığını itiraf etmek zorunda kalır. Görünüşte düzenli olan yaşamımızda, ilişkili olduğumuz kavramların hiç de sandığımız gibi kesin olmadığını idrak etmek, belki durumu kavramayı kolaylaştırır. Tam tersine anlamları (ve duygu içerikleri) onlara yakından baktıkça belirsizleşmektedir. Bunun bir nedeni, işittiğimiz, yaşadığımız her şeyin bilinçdışına geçebilmesidir. Bilincimizde saklayabildiğimiz, istediğimiz gibi yeniden üretebildiğimiz şeyler bile çoğu zaman bilinçdışı bir alt renge sahiptir ve bu da kolaylıkla tasavvurumuzu boyar. Bilinçli izlenimlerimiz kolaylıkla bilinçdışı bir anlam kazanır, bu da bizim için ruhsal bakımdan önem taşır. Oysa bu anlamın da onun geleneksel anlamı bazen genişleten bazen silen yönteminin de hiç farkında olmayız. 

Elbette bu tür ruhsal alt tonlar kişiden kişiye değişir. Her birimizin kendi tasavvurlarımız vardır. Bunları bireysel olarak kavrar, kullanırız. Herhangi bir konuşma sırasında “devlet”, “para”, “sağlık” ya da “toplum” gibi kavramları kullanıyorsam dinleyicilerimin de bunlardan aşağı yukarı benim anladığımı anladıklarını sanmaktayım. Ancak benim asıl anlatmak istediğim, burada “aşağı yukarı” ile ortaya çıkan sınırlamadır. Gerçekte her sözcüğün her insan için, hatta aynı kültüre sahip olanlar için bile, az da olsa farklı bir anlamı vardır. Bu farklılığın nedeni, bireysel bir çerçeve içine alınacak olan bir genel kavramın daima bir parça da bireysel olarak anlaşılması ve uygulanmasıdır. Elbette, insanlar farklı politik, dinsel ve psikolojik yaşantılara sahip oldukça bu farklılık da büyür.

Kavramlar yalnızca sözcüklerle özdeş oldukları sürece bu farklılık pek göze çarpmaz, önemli bir rol de oynamaz. Ne ki tam bir tanımlama ya da titiz bir açıklama zorunlu olduğu zaman, yalnız entelektüel anlayışta değil, duygu yükünde de söz konusu kavramın kullanımında da şaşırtıcı farklar saptanabilir. Ama genellikle bu varyasyonlar bilinçdışı kalır, bu yüzden de algılanmamış olurlar.

Bu tür farklılıkların, günlük kullanımda önemi olmayan küçük anlam nüansları oldukları ileri sürülerek, değerleri küçümsenebilir. Ancak var oldukları gerçeği, en doğal bilinç içeriğinin bile bir parça belirsizlikle gölgelenmiş olduğunu bize göstermektedir. Örneğin olağanüstü dikkatle tanımlanmış bir felsefe ya da matematik kavramının bile, içinde bizim koymuş olduğumuz anlamdan fazlasının olmayacağına ne kadar emin olursak olalım, tahmin edebileceğimizden daha zengin bir içeriği vardır. Bu ruhsal bir olgudur ve bu niteliğiyle kısmen gözden uzaktır. En basit sayılar bile, genellikle bilinenden daha fazlasına sahiptirler. Bunlar aynı zamanda mitolojik elemanlardır -Pisagorculara göre hatta kutsaldırlar-; ancak pratik amaçlarla kullanıldıkları sırada elbette bunun üzerinde durulmamaktadır.

Kısacası, bilincimizdeki her kavramın ruhsal çağrışımları da vardır. Böyle çağrışımların yoğunlukları (söz konusu kavramın, bizim kişiliğimizin bütünü için taşıdığı öneme ya da bilinçaltında ilişkili olduğu başka fikirlere ya da komplekslere bağlı olmak üzere) değişebilir ama her durumda, o kavramın “normal” karakterini değiştirebilecek güçtedirler.

Bize olup biten her şeyin bu eşik altı yönlerinin, gündelik yaşamımızda çok önemsiz bir rol oynadıkları sanılır. Oysa, psikologun bilinçdışının anlatım biçimleri ile karşılaştığı rüya analizinde bunlar son derecede önemlidir; çünkü bunlar bilinçli düşüncelerimizin hemen hiç görülemeyen köklerini oluşturmaktadır. Son derece alelade olan nesneler ve fikirler, bir rüyada bazen öylesine büyük bir anlam kazanırlar ki, rüyamızda kapalı bir kapıdan ya da geçip giden bir trenden başka bir şey görmediğimiz halde, çok rahatsız uyanabiliriz.

Rüyadaki resimler, bilinçli gerçekteki kavramlara ve yaşantılara oranla, belirgin şekilde daha sanatkârane ve canlıdırlar. Bu kısmen, sözü edilen kavramların bilinçdışı değerlerinin rüyada ortaya çıkışından ötürüdür. Bilinçli düşünüşümüz sırasında kendimizi çok daha az renkli rasyonel saptamalarla sınırlarız. Renkler azalmıştır, çünkü onların ruhsal çağrışımlarının büyük bir bölümü absorbe edilmiştir.

Rüyalarımdan yorumlamakta güçlük çektiğim birini anımsıyorum.

Bu rüyada adamın biri arkamdan sırtıma sıçramaya çalışıyordu. Bu adama ilişkin olarak, bir keresinde bir sözümü yakalayıp, bu sözün anlamını gülünçleştirerek değiştirdiğinden başka hiçbir şey anımsamıyordum. Ama bu gerçekle, rüyamda sırtıma sıçramaya çalışması arasında bir ilinti de kuramıyordum. Ancak meslek yaşamımda birilerinin, benim dediklerimi böyle çevirmesi öylesine sık olmaktaydı ki bu tür davranışlara kızmam gerekip gerekmediğini hemen hemen hiç düşünmemiştim. Duygusal tepkileri bilincin denetimi altında tutabilmek oldukça değerli bir özelliktir, bu rüya da bunu sağlamaya yönelikti. Bunun için de Avusturya’da kullanılan bir deyimi kullanmış dahası bunu görüntüsel olarak sahnelemişti. Deyim “kamburuma –sırtıma çıkabilirsin”dir ve “hakkımda söylediklerin beni ilgilendirmiyor” anlamına gelir.

Bu rüya temsili olarak tanımlanabilir, çünkü söz konusu temayı doğrudan değil, önce anlayamadığım bir teşbih yoluyla dolaylı şekilde anlatmaktadır. Bu sık olur. Ama bu, rüyaların maskeli olduğu anlamına gelmez; daha çok, duygu yüklü, resimsel bir dili anlamaktaki yetersizliğimizi göstermektedir.

İnsanlarla gündelik ilişkilerimizde anlatımlarımızın olabildiğince tam olmasını sağlamaya çalışırız. Bunun için de dilimiz ve düşüncelerimizdeki bütün fanteziyi siler ve böylece, ilkel insanların ruhlarında henüz çok belirgin olan bir özelliği de yitirmiş oluruz. Çoğumuz her nesneden, fikirden gelen her türlü fantastik çağrışımı, bilinçdışının çok derinlerinde gizlemiştir. Buna karşılık ilkel kısan, bu ruhsal özellikleri hep algılamaktadır. O, hayvanlara, bitkilere, taşlara öyle güçler atfeder ki, bunun anlaşması bizim için olası değildir.

Afrikalı bir cangıl sakini bir gece hayvanını gündüz vakti görünce, bunun aslında yalnızca geçici olarak bu kılığa girmiş olan bir büyücü olduğunu “bilir”. Ya da buna bir çalılık ruhu ya da kabile atalarından birinin ruhu olarak bakar. Bir ağaç, ilkel insanın yaşamında son derece önemli bir rol oynayabilir; çünkü ağaç onun ruhunu, sesini ele geçirmiştir ve bu insan, ağacın kaderini paylaştığım gerçekten hisseder. Güney Amerika’da kendilerinin kırmızı Arara Papağanı olduklarına yemin eden yerliler vardır. Elbette kendilerinin tüyleri, kanatları ya da gagaları olmadığım görmektedirler. Ne var ki ilkel insanın dünyasında nesnelerin, bizim “akıllı” toplumlarımızda olduğu gibi keskin sınırları yoktur.

Psikologların ruhsal kimlik ya da “participation mystique” dedikleri şey bizim gerçekler dünyamızdan kaybolmuştur. Oysa tam da bu bilinçdışı çağrışımlar, ilkel toplumların dünyasına böylesine renkli ve fantastik bir görünüm kazandırmaktadır. Bizler ise bu yönümüzü öylesine yitirmiş bulunuyoruz ki yeniden karşımıza çıktığında da artık tanıyamıyoruz. Arada sırada görünür olduğu zaman da bir şeylerin yolunda olmadığını düşünüyoruz.

Garip, korkunç rüyalar, fanteziler hatta vizyonlardan yakman pek çok zeki, eğitim görmüş kişi bana danışmışlardır. Sanıyorlardı ki ruhça sağlam olan kimse böyle rüyalar göremez, hayal gören kimse de mutlaka akü hastasıdır. Bir teolog bana bir kez, İlyas Peygamber’in gördüğü hayallerin aslında hastalık belirtileri olduğunu, Musa ve öbür peygamberlerin ise “sesler” duyduklarında aslında hallusine olduklarını söylemişti. Kendisine de bir gün böyle bir şey olduğunda onun nasıl bir paniğe kapıldığını tahmin edebilirsiniz. Dünyamızın görünüşte mantıklı olan düzenine o kadar alışmışız ki, sağduyu ile açıklanamayan bir şeyin olabileceğini düşünemeyiz bile. İlkel insan böyle bir şok geçirdiğindeyse kendi ruh sağlığından değil, fetişlerden, ruhlardan ya da tanrılardan şüphe eder.

Ama bu arada, çok gelişmiş uygarlığımızın ortaya çıkardığı korkular, ilkel halkların cinlere bağladığı korkulardan çok daha tehlikelidir. Modern insanın düşünce tarzı bana, kliniğimde gördüğüm, kendisi de hekim olan, psikotik bir hastamın durumunu anımsatıyor. Sabahleyin “Nasılsınız?” diye sorduğumda, harika bir gece geçirdiğini, gece boyunca bütün gökyüzünü süblimeyle sildiğini, ama bütün bu temizlik sırasında tanrının izini görmediğini söyledi. Bu durumda burada bir nevroz ya da belki daha da kötü bir bozukluk olduğunu düşünüyoruz. Tanrı ya da “tanrı korkusu” yerine anksiyetemiz ya da fobilerimiz var. Duygular yerli yerinde, ancak objelerin adlarıyla nitelikleri uğursuz şekilde değişmiş bulunuyor.

Bir felsefe profesörü kanser korkusu nedeniyle bana başvurmuştu. Düzmelerle röntgen filmi aksini göstermiş olduğu halde, kötü huylu bir tümörü olduğu şeklindeki saplantısından acı çekiyordu. “Bir şey olmadığını biliyorum; ama bir şey bulunabilir ya!” diyordu. Kendisini bu varsayıma götürmüş olan neydi? Bu varsayım, hiçbir bilinçli düşünceye dayanmayan bir korkudan kaynaklanmış gibi görünüyordu. Hastalıklı düşünce birdenbire bastırmıştı ve bu düşüncenin gücüne karşı, elinden hiçbir şey gelmiyordu.

Eğitimli bir insan için, kendisini bir ruhun ele geçirmiş olduğunu kabul etmek, ilkel insan için olduğundan çok daha zordur. Kötü ruhların zararlı etkileri ilkel bir toplumda en azından kabul edilebilir bir hipotezdir. Ama uygar bir insan için, derdinin kendi yanılgılarının oyunu olduğu düşüncesini kabul zorunda kalmak alçaltıcı bir deneyimdir. Cin çarpması olgusu aslında hiç de kaybolmuş değildir; yalnızca başka türlü yorumlanmaktadır.

İlkel ve modern insan arasındaki bu tür kıyaslamaları, daha ileride de ayrıntıyla belirteceğim gibi, insanın semboller oluşturma yeteneği ve rüyaların bu malzemenin dışavurum yolu olarak oynadığı rol konusunda bir fikir vermek için yapıyorum. Kolayca saptanacağı gibi, birçok rüyada ilkel varsayımlara, mit ve dinsel törenlere benzeyen resimler, çağrışımlar bulunmaktadır. Bu tür rüya imgelerine Freud “arkaik kalıntılar” diyordu. Bu ad, insan ruhunda tarihsel gelişmeye direnerek yaşamda kalabilmiş ruhsal unsurlar anlamını vermektedir. Böyle bir tanımlama ise ancak bilinçdışını bilincin bir takıntısı olarak ele alan birisi için tipik olarak kabul edilmelidir.

Benim daha ileri araştırmalarım ise böyle bir bakış açısının savunulamayacağım gösterdi. Ben, bu tür çağrışım ve imgelerin, bilinçdışının çok önemdi bir kısmım oluşturduklarını, her yerde, hem bilgili hem cahil kimselerin rüyalarında görülebileceğim ortaya çıkardım. Bunlar hiç de cansız ve anlamsız artıklar değil, tam tersine çok canlı ve etkili, tam da tarihsel niteliklerinden ötürü özellikle değerli öğelerdir. Bunlar bizim bilinçli, soyut anlatım yöntemimizle, daha ilkel ama daha renkli ve daha sanatkârca bir anlatım yöntemi arasında köprü oluşturmaktadır. Bu tarihsel çağrışımlar, bilincin rasyonel dünyasıyla dürtülerimizin dünyası arasındaki bağlantı halkasıdır.

Denetim altındaki düşüncelerle, rüya imgelerinin imparatorluğu arasındaki belirgin aykırılıktan söz etmiştim. Şimdi bu aykırılıklar için bir başka neden daha ortaya çıkmaktadır. Uygar yaşamımızda birçok fikrin duygusal enerjilerini çalmış olduğumuz için bunlara tepki göstermiyoruz. Bu tür tasavvurları konuşmada kullanıyor, başkaları kullandığında da belli bir tepki veriyoruz; ancak bunlar bizim üzerimizde özel bir izlenim bırakmıyorlar. Davranışımızı değiştirebilmemiz için belirli nesnelerin bizim üzerimizde daha güçlü bir yoldan etki yapmaları gerekiyor. İşte “rüya dili” bu etkiye sahip bulunuyor. Onun sembolleri, dikkatimizi çekmek, bizi bakışımızı ona çevirmeye zorlamak için henüz yeterince enerji taşıyorlar.

Bir hanımefendi, aklı başında gerekçelere karşı gösterdiği budalaca önyargıları, inatçı karşı koymaları ile tanınmıştı. Onunla her tartışma sonuçsuz biterdi. Bir gece rüyasında kendisini önemli bir sosyal toplantıya katılmış olarak gördü. Ev sahibi kendisini “Ne iyi ettiniz de geldiniz. Dostlarınız sizi bekliyor” sözleriyle karşılıyor, bir kapıyı açıyor, rüyayı gören hanım bir inek ahırı ile karşılaşıyordu. Bu rüya anlatımını bir aptal bile kolaylıkla anlayabilir. Bu hanım önce, kendi ukalalığıyla alay eden bu rüyanın anlamım kabul etmek istemedi; fakat sonunda bu mesajı kabul etmekten başka çaresi kalmadı.

Bilinçdışının bu tür belirtileri çoğu insanın sandığından daha önemlidir. Bilinçli yaşamımızda çok çeşitli etkilere maruz kalıyoruz. Başkaları bizi kızdırıyor ya da sindiriyor, toplum yaşamımızın olayları yönümüzü saptırıyor. Bir dolu şey kişiliğimize uygun olmayan yollara girmemize neden oluyor. Bunların etkilerini algılasak da algılamasak da bilincimiz her seferinde rahatsız oluyor ve bunlara karşı kendini pek savunamıyor. Bu, özellikle dışadönük ruhsal yönelişlere, dış olgulara büyük önem veren kişilerde ya da küçüklük duygusu taşıyan, kendilerinden kuşku duyan kimselerde böyle oluyor.

Bilinç önyargılardan, yargılardan, fantezilerden ve infantil isteklerden ne kadar etkilenmişse, nörotik bir dissosiyasyonun açıklığı o denli büyür ve doğallıktan, sağlıklı dürtülerden o kadar uzak bir yaşama götürür. Rüyaların genel işlevi rüya malzemesini üreterek, gizlice bütün ruhsal dengeyi yeniden oluşturmak çabasından ibarettir. Buna ben rüyaların armağan (ya da telafi) fonksiyonu adını veriyorum. Örneğin kendi olanaklarının çok üstünde grandiyöz planlar yapan ya da kendileri hakkında çok yüksek varsayımları, gerçekçi olmayan düşünceleri ulan kimselerin, rüyalarında çok sık uçma ve düşme görmeleri böylece açıklanabilir. Rüya, kişiliklerindeki eksikliği tamamlamakta, onları gittikleri yolun tehlikelerine karşı uyarmaktadır. Rüyanın uyarılarına kulak verilmezse sonuç gerçek kazalar olabilir.

Bir dizi kuşkulu girişimlere bulaşmış olan eski bir hastam, bir tür telafi olarak, tehlikeli dağlara tırmanmak için neredeyse hastalık derecesinde bir merak geliştirmişti. Böylelikle “kendini aşmaya” çalışıyordu. Bir rüyasında yüksek bir dağın doruğundan gece vakti boşluğa doğru adım attığını görmüştü. Bana bu rüyayı anlattığında yaklaşan tehlikeyi hemen sezdim, dikkatli olmasını söyledim. Hatta rüyasının bir dağ kazasını haber verdiğini de söyledim. Ama bu boşunaydı. Altı ay sonra gerçekten “boşluğa yürüdü”. Tanık olan bir rehber onu arkadaşıyla birlikte tehlikeli bir yerden inerken görmüştü. Önden inen arkadaşı sağlamca bir yere daha yeni tutunmuştu ki arkadan inen hastam birden ipi bırakmış, rehberin sözleriyle “havaya basar gibi” adını atmış, arkadaşının üzerine düşmüş, her ikisi de yuvarlanarak ölmüşlerdi.

Bir başka tipik olgu ise gururlu ve kibirli bir hanımdı. Akla gelebilecek her türlü pis şeyin göründüğü çok çirkin rüyalar görmekteydi. Bu rüyalar, hanımın sık sık yaptığı ve duygusal düşünceler kurduğu gezintilerle ilgili olmaya başladıkça daha da tehdit edici hale geldi. Tehlikeyi fark ettim, fakat hastam uyarılarıma aldırmadı. Kısa bir süre sonra, ormanda bir sapık tarafından saldırıya uğradı. Eğer sesine yetişen birkaç kişi olmasaydı belki de ölebilirdi.

Bütün bunların büyücülükle hiçbir ilgisi yoktur. Hanımın böyle bir tecavüz yaşantısı için gizli bir isteği vardı; aynı şekilde dağcı da zorluklarından kurtulabilmek için kesin çözümü bilinçdışı olarak aramaktaydı. Ancak ikisi de bunun bedelini tam hesaplamamışlardı. Hanımın bir dolu kemiği kırılmış, öbürü ise bunu yaşamıyla ödemişti.

Rüyalar bu şekilde bazen bir olayı, durumu, oluşundan çok daha önce haber verebilir. Bunun bir mucize sayılması gerekmez. Yaşamımızdaki birçok krizin gerçekte çok uzun bir geçmişi vardır. Adını adım yaklaştığımız halde tehlikeyi fark etmeyiz. Gene de bilincimizle algılayamadığımızı çoğu zaman bilinçdışımız fark eder ve rüyalarımızla bildirir.

Rüyalarımız çok zaman bizi bu yolla uyarırlar; ancak en az bir o kadar da bunu yapmadıkları olur. Bu yüzden kendimizi, her seferinde bizi tehlikelerden zamanında kurtaran güvenilir bir ele bırakanlayız. Ya da daha olumlu bir anlatımla, iyi kalpli bir güç sanki bazen işe girişiyor, bazen ise hiç karışmıyor gibidir. Bu esrarengiz el hatta mahva giden yolu da gösterebilir; rüyalar arada tuzak olarak ortaya çıkar, en azından böyle bir izlenim de vardır. Rüyalar sık sık, Delfi bilicisinin Kresus’a söylediği gibi davranmaktadırlar; Kresus’a Halis Çayinı geçerse büyük bir krallığı yok edeceği söylenmişti. Çayı geçip de savaşta ağır bir yenilgiye uğradığında, kastedilenin kendi krallığı olduğunu fark etti.

Uygarlığın topluma büyük kazançlar sağladığını yadsımıyorum; ama bu kazançlar, tahmin edemeyeceğimiz kadar muazzam yitimlere de mâl olmuştur. İlkel ve uygar toplumları kıyaslamamın amacı, bu kazanç ve yitimlerin bilançosunu gösterebilmektir. İlkel insan, modern torunlarından daha fazla içgüdüleriyle hareket etmekteydi. Bu akıllı torunlar, kendilerini denetim altında tutmayı öğrendiler. Bu uygarlaşma sürecinde bizler giderek bilincimizi, ruhumuzun dürtüsel katmanlarından ve hatta sonunda ruhsal fenomenlerin somatik temelinden uzaklaştırdık. Bir şans olarak bu temelde yatan dürtüsel katmanları tümüyle yitirmedik. Bunlar, bazen yalnız düşlerde belirseler bile, bilinçdışımızın ana parçaları olarak durmaktadır. Simgesel nitelik taşıdıkları için anlamları hemen anlaşılamayan bu dürtüsel belirtiler, rüyaların telafi işlevi olarak tanımladığım şeyde önemli bir rol oynarlar.

Ruhsal sağlamlık ve aynı zamanda fizyolojik sağlık için, bilinçdışı ile bilincin birbirine bağlı olarak işleyebilmeleri gereklidir. Birbirlerinden ayrılıp “dissosiye” olduklarında ruhsal bir bozulma ortaya çıkar. Rüya sembolleri bu yüzden, dürtüsel olanın, ruhun akılcı yanma çıkarılmasında en önemli haber taşıyıcılardır. Sembolleri yorumlamak, dürtülerin unutulmuş dilini yeniden anlamayı öğrenen bilinci zenginleştirir, insanların çoğu rüya yorumunu gereksiz bulur. Bunu ben Doğu Afrika’da ilkel bir kabilede de gördüm. Yerlilerin rüya gördüklerini toptan yadsımalarına çok şaşırmıştım. Ama dikkatli ve sabırlı konuşmalarla onların da bütün öbür insanlar gibi rüya gördüklerini, ancak rüyaya hiç önem vermediklerini anladım. “Normal insanların rüyalarının bir anlamı yoktur” dediler bana. Yalnızca kabile şeflerinin ve büyücülerin önemli rüyalar gördüklerine inanıyorlardı. O rüyalar kabilenin yararınaydı, bu yüzden de çok değer veriliyordu. Ancak İngilizler o ülkeye geldiğinden beri, kabile şefleri ve büyücüler de artık rüya görmüyorlardı. Bölgedeki Kral Naibi (İngiliz Yönetim Memuru) bu “büyük rüyalar’ın yerini almıştı. Bir anlamda bu yerliler, anlamadıkları için rüyalarım önemsiz sayan modern insanlar gibi davranıyorlardı. Ancak uygar bir insan bile, tam olarak anımsamasa da bir rüyanın kendi keyfini yükselttiğini ya da bozduğunu bazen fark edebilir. O halde rüya, bilinçdışı olsa bile, “anlaşılmıştır”. Bir rüya özellikle çok derin iz bırakır ya da yinelenirse, insanların çoğu ancak o zaman bir yoruma ilgi duyarlar.

Burada uyarıcı bir şey belirtmeliyim: Ruhsal durumları, rüyalarının yorumuyla tehlikeye düşecek kadar bozuk olan kimseler vardır. Böyle bir durumda, psikologun çok özel bir özen, dikkat göstermesi gerekir.

Ayrıca rüya yorumu için kullanıma hazır, sistematik bir yönerge, referans kitabı gibi satın alınabilecek, belirli bir simgenin anlamına bakılabilecek bir kılavuz olabileceğini sanmak da budalalık olur. Hiçbir rüya simgesi, o rüyayı görmüş olan kimseden ayrı ele almamaz. Bu yüzden de genel geçerliği olan bir rüya yorumu yoktur.

Gerçi tipik, sık görülen rüyalar ve uçmak, düşmek, takip edilmek gibi kimi tekil simgeler olduğu -ben bunlara “motif demeyi yeğliyorum-doğrudur. Tipik bir çocuksu motif, insanın minicik ya da dev gibi büyük oluvermesi ya da bir durumdan öbürüne geçivermesi rüyasıdır. Bir kez daha vurgulamalıyım ki bunlar yine de kendini kendiliğinden açıklayan şifreler olarak görülmemeli, rüyanın bütün kapsamı ile ele alınmalıdır.

Durmadan yineleyen rüya, dikkat edilmesi gerekli bir olgudur. Genellikle bu, bilinçdışının, rüya görenin yaşam varsayımındaki bir eksikliği bütünleme çabasıdır; ancak rüya, görenin travmatik bir yaşantısından ileri gelebilir ya da önemli bir olaydan önce de olabilir.

Ben, evin varlığından o zamana kadar hiç haberim olmayan bir bölümünü keşfetmek biçiminde, yıllarca yinelenen bir rüya görmekteydim. Bu bazen, yıllarca önce ölmüş olan anne babamın oturdukları ev oluyordu. Orada babamın balıkların anatomilerini incelediği bir laboratuvar kurduğunu ya da annemin hayaletlere özel bir otel işlettiğini keşfediyordum. Çoğu zaman bu evin tanımadığım bölümü, bana miras kalmış eski bir yapıydı. Bu rüya dizisinde sonunda hiç tanımadığım eski kitaplarla dolu eski bir kütüphane buluyordum. Son rüyada, bu eski kitaplardan birini açtım ve içinde şaşkınlık uyandıran sembolik resmiler buldum. Uyandığımda kalbim heyecandan çarpıyordu.

Bu son rüyadan bir süre önce bir antikacıdan, ortaçağ simyacılarına ilişkin klasik koleksiyonlardan biri için bir inceleme işi almıştım. Literatürü incelerken, eski Bizans simyasına ilişkin olduğunu sandığım bir ifade bulmuştum. Bunu incelemek istiyordum. Tanımadığım kitaba ilişkin rüyayı gördüğümden bir hafta sonra kitapçıdan bir paket geldi. İçinde 16. yüzyıldan kalma parşömen bir cilt vardı, içi hayranlık uyandıran sembol resimleriyle doluydu. Hemen rüyamı anımsadım. Simyasal simgelerin yeniden bulunması, benim psikolojik araştırmalarımda çok önemli bir yer tuttuğu için, durmadan yineleyen rüyanın motifini anlamak zor değildi. Ev benim varlığımın bir sembolüydü. Tanımadığım yan yapı da yeni bir ilgi, araştırma alanının habercisiydi. Bunu bilincim henüz bilmiyordu. O andan itibaren, otuz yıldan beri, bu rüya bir daha görülmedi.

Sh:39-53

RÜYA ANALİZİ

Başlangıçta işaret ile sembol arasındaki farktan söz etmiştim. Bir işaret her zaman temsil ettiği kavramdan daha azmi içermektedir; buna karşılık bir sembol, daima ilk bakışta görülebilenden daha fazla anlam taşır. Ayrıca semboller doğal, spontan belirtilerdir; uy durulamazlar. Kimse, mantık yürüterek vardığı, az çok akılcı bir düşünceye, sonunda sembolik bir birini veremez. Böyle bir fikir, ne denli fantezi dolu olursa olsun, sonunda daima bilinçli bir düşünceye bağlı bir işaret olabilir; hiçbir zaman bilinmeyene işaret eden bir sembol haline gelemez. Buna karşılık rüyalar da semboller spontan olarak ortaya çıkarlar, çünkü rüyalar uydurulamaz, sadece vuku bulurlar. Bu yüzden de sembol bilgimizin ana kaynaklarından biri olurlar.

Gene de sembollerin yalnızca rüyalarda değil, ruhsal bildirimlerin bütün öbür tiplerinde1 de ortaya çıktığını vurgulamak isterim. Simgesel düşünceler ve duygular vardır, simgesel hareket ve durumlar da vardır. Hatta çoğu zaman cansız nesneler bile bilinçdışının simgesel modelinde olmak için davranır gibidirler. Sahibinin ölümüyle duran saatlere» ilişkin pek çok rapor vardır. Bir örnek, Büyük Frederik’in şatosunda, kralın öldüğü an durmuş olan sarkaçlı saattir. Bilinen diğer örnekler ise birisi öldüğünde kırılan aynalar ya da duvardan düşen tablolar, duygularında karmaşa yaşayan birinin bulunduğu evin duvarlarında ortaya çıkan çatlaklardır. Kuşkucu olanlar böyle öykülere inanmasalar da yalnız bu gerçek bile bu tür raporların psikolojik anlamlılığını göstermeye yeter.

Ama birçok semboller de vardır ki ki bunların bazıları çok önemlidir-, nitelikleri ve kökenleri bakımından yalnız bireysel değil, aynı zamanda kolektiftirler. En başla dinsel imgeler bu türe girerler. İnananlar bunların semavi kökenli olduklarına, insanlara açıklanmış bulunduklarına inanırlar, kuşkucularsa bunların uydurulmuş olduklarını düşünürler. Her ikisi de haksızdır. Gene de kuşkucuların, dinsel sembollerin, kavramların, yüzyıllar süren titiz bir çalışmanın ürünü olduğu düşüncesi doğrudur. Ne var ki inananların, sembollerin kökeninin geçmişin derin gizinde gömülü olduğu, bu nedenle hiçbir insandan kaynaklanmış olamayacağı varsayımları da doğrudur. Geçekteyse bunlar “kolektif tasarımlar’dır. İnsanların en eski rüyalarına ve yaratıcı fantezilerine dayanmaktadırlar. Yani bu imgeler anlık tezahürlerdir, kesinlikle istençli uydurmalar değildir.

Bu gerçeğin, ileride daha detaylı açıklayacağım gibi, rüya yorumlamayla önemli bir ilişkisi vardır. Elbette, simgesel olduğu düşünülen bir rüya, neden olan düşüncenin zaten bilindiği, rüyada yalnızca kılık değiştirmiş olduğuna inanıldığında yapılacağından başka türlü yorumlanır. Bu ikinci durumda rüyanın yorumunun pek anlamı yoktur, çünkü sadece zaten bilinmekte olan ortaya çıkarılacaktır.

Bu nedenle öğrencilerime her zaman “Sembolizm üzerine olabildiğince her şeyi öğrenin. Ama sonra bir rüyayı irdeleyeceğinizde hepsini yeniden unutun” diyorum. Uygulama için önemli olan bu tavsiyeyi ben kendim de bir kural olarak kabul ediyorum. Bu kural bana, bir başka insanın rüyasını, tam doğru olarak yorumlayabilecek kadar iyi anlamanın hiçbir zaman mümkün olmayacağını hatırlatmaktadır. Bu sayede kendi çağrışımlarımın, tepkilerimin akışını yatıştırmaya çalışıyorum. Yoksa bunlar, hastamın güvensizliğine, kapalılığına karşı egemenliği ele geçirebilirler. Bir analist için, rüyanın özgün mesajını, yani bilinçdışının bilince yaptığı katkıyı, olabildiğince tam bir şekilde alabilmek çok önemli olduğundan, rüya içeriğini büyük dikkatle incelemek önem taşır.

Freud’la birlikte çalıştığım sırada bu noktayı özellikle belgeleyen bir rüya görmüştüm. Rüyamda “kendi evimde” imişim; 18. yüzyıl stilinde döşenmiş büyük bir oturma odasında bulunuyorum. Anlaşıldığına göre birinci kattayım. Bu odayı daha önce görmemiş olduğuma şaşıyorum, zemin katın nasıl olduğunu merak ediyorum. Merdivenden iniyorum. Duvarları tahta kaplı, mobilyası 16. yüzyıldan, hatta daha eskiden kalmış, oldukça karanlık bir odaya giriyorum; merakım ve şaşkınlığım artıyor. Evi daha iyi görmek istiyorum. Bunun için bodruma iniyorum, orada taş merdivenlere geçilen bir kapı görüyorum. Bu merdiven büyük kubbeli bir yere çıkıyor. Burada döşeme iri kesme taşlarla kaplanmış, duvarlar da çok eski görünüyor. Sıvaya bakıyorum, kiremit kırıntılarıyla doldurulmuş olduğunu görüyorum. Bu duvarların Roma kökenli olduğu anlaşılıyor. Gittikçe daha fazla heyecanlanıyorum. Bir köşede, kesme taşlardan birine takılı bir demir halka buluyorum. Levhayı kaldırınca, daha dar bir taş merdivenden bir tür mağaraya giriyorum. Burası, içinde iki kuru kafa, birçok kemik ve kırık testi parçalarıyla dolu bir tarih öncesi mezar. Sonra uyandım.

Freud bu rüyamı, benim özgün çağrışımlar ve içerik incelemesi yöntemimle inceleseydi geniş bir öykü bulabilirdi. Ama korkarım bunu, ancak benim bir sorundan kaçışım olarak değerlendirecekti ki sorun aslında kendisindeydi. Gerçekte bu rüya benim yaşamımın, özellikle de manevi gelişimimin bir özetiydi. İki yüzyıllık bir evde büyümüştüm, eşyamızın büyük bir kısmı üç yüzyıllıktı. O zamana kadarki en büyük manevi maceranı Kant ve Schopenhauer’in felsefelerinin öğrenimi olmuştu. Zamanın en büyük oluşumu Darwin’in çalışmalarıydı. Daha kısa bir süre öncesine kadar, ailemin ortaçağdan kalma, dünyanın hâlâ ilahi bir kudret ve öngörü ile yönlendirildiği varsayımı ile yaşamıştım. Bu dünya eskimiş ve geçilmişti. Hıristiyan inancım Doğu dinlerinin ve Yunan felsefesinin tanınmasıyla göreceleşmişti. Bu yüzden zemin katı böyle sessiz, karanlık ve görünüşe göre insansızdı. O sıralarda tarih ilgim, anatomi enstitüsünde asistan olarak çalıştığım zamanki eski uğraşım olan karşılaştırmalı anatomi ve paleontolojiden gelişmişti. Çok tartışılan Neandertal adamı ve Dubois’mn Pithecanthropus’u beni heyecanlandırmaktaydı. Rüyayla ilgili çağrışımlarım bunlardı. Ama kafatasları, iskeletler ve cesetlerden söz etmeye cesaret edemiyordum. Çünkü bu temanın Freud için nahoş olduğunu öğrenmiştim. Garip bir şekilde, benim kendisinin erken öleceğim gördüğümü düşünüyordu. Bu sonucu, 1909’da Amerika’ya gidişimizden önce, Bremen’de ünlü kurşun mahzende mumyalanmış cesetlere büyük ilgi gösterişimden çıkarmaktaydı.

Bu bakımdan düşüncelerimi ifade etmekte güçlük çekiyordum; üstelik de daha kısa bir süre önce, Freud’un ve benim psikolojik görüş açılarımız ve zeminlerimiz arasında aşılamaz bir uçurum bulunduğunu öğrenmiştim. Kendisine son derece garip geleceğini tahmin ettiğim iç dünyamı açacak olursam, onun dostluğunu bütünüyle yitireceğimden korkuyordum. Bu yüzden ona “serbest çağrışımlarım” hakkında bazı yalanlar söyledim; sapkın görüşlerimi açıklama zorunluluğundan kurtulmaya çalıştım.

Freud’a rüyamı anlattığım sırada içinde bulunduğum bu kıskacı böyle ayrıntılı olarak açıkladığım için özür dilemeliyim. Gene de bu, bir rüya analizi sırasında düşülebilecek tatsız durumlara iyi bir örnektir. Pek çok şey, analizi yapan ve analiz edilen arasındaki kişisel farklılıklara bağlıdır.

Freud’un sorularına uygun yanıtlar bulmaya çalışırken, psikolojik anlayış üzerinde sübjektif faktörün ne denli önemli rol oynadığının farkına varmak beni birden çok şaşırttı.

Bu duygu o denli baskındı ki, artık yalnızca bu zor durumdan kurtulmaya çalışıyordum. O yüzden de kolay yolu seçerek yalan söyledim. Bu ne zarif ne de ahlaki bakımdan savunulabilir bir şeydi, ancak aksi takdirde Freud ile kaçınmak istediğim bir çatışmanın tam içine düşecektim. Sezgisel düşüncem, rüyamın beni, yaşamımı, dünyamı anlattığı, bir başkasının kendi nedenleriyle, kendi amacına uygun şekilde oluşturduğu kuramsal bir yapıya karşı benim kendi gerçeğimi gösterdiğiydi. Bu Freud’un değil, benim rüyamdı ve işte o zaman birdenbire rüyamın ne anlama geldiğini anladım.

Bu çatışma, rüya analizinde önemli bir noktayı göstermektedir. Bu, öğrenilebilir bir teknik olmaktan çok, iki kişi arasında diyalektik bir alışveriştir. Mekanik bir teknik olarak ele alınırsa, rüya görenin bireysel ruhsal kimliği yitip gider ve terapötik sorun şu soruya indirgenmiş olur: Analist ve rüya görenden hangisi öbürüne egemen olacaktır? Bu yüzden hipnotik terapileri bıraktım. Kendi istencimi başkalarına dayatmak istemiyordum. Amacım kişinin onur ve özgürlüğünü kısıtlamadan, iyileşme sürecinin hastadan gelişmesini sağlayabilmekti.

Birey tek gerçekliktir. Bireyden, Homo Sapiens üzerinde soyut fikirlere doğru ne kadar uzaklaşırsak, hatalara düşmemiz o derdi olasıdır. Bu sosyal dönüşümler ve hızlı değişimler çağında, tekillerin varlıkları hakkında olabildiği kadar çok şey öğrenmek, her zamankinden daha önemlidir. Dahası onun geçmişim de en az şimdiki durumu kadar iyi anlamayı öğrenmek zorundayız. Bu nedenle mitler ve sembollerin anlaşılabilmesi son derece önemlidir.

Sh:55-58

 

TİPLER SORUNU

Cansız nesnelerle ilgili varsayımların ileri sürülebildiği öbür bilim dallarından farklı olarak psikoloji, sübjektif kişiliklerinden soyutlanamayan ya da herhangi bir yoldan kişiliksizleştirilemeyen insanlar arasındaki canlı ilişkileri ele almaktadır. Analist ve hastası, kişisel olmayan, objektif türden özgün bir sorun üzerinde konuşmak istediklerinde hemfikir olabilirler; ama gerçekten angaje olduklarında bütün kişilikleri tartışmaya katılmış demektir. Bir ileri adım ancak karşılıklı anlaşma sağlanırsa atılabilir.

Sonuç hakkında objektif bir hüküm verebilir miyiz? Ancak yargımızı bireylerin mensup oldukları sosyal çevrede geçerli olan ölçütlerle karşılaştırabilmek! O zaman bile ilgili kişilerin ruhsal dengelerini -ruhsal sağlıklarını-hesaba katmak zorundayız. Çünkü sonuç, bireylerin toplumun normlarına uyum sağlamasını ayarlamak değildir. Bu son derece doğadışı bir duruma yol açardı. Sağlıklı ve normal bir toplumda genellikle insanlar, birkaç içgüdünün alanı dışında, birbirleriyle tam uyuşamazlar.

Uyuşmazlıklar, toplumdaki ruhsal yaşamın taşıyıcısı ve uyarıcısı olarak iş görürler ama amaç uyuşmazlık değildir; uyuşma da aynı şekilde önemlidir. Psikoloji esas olarak karşıtların dengesine bağımlı olduğu için, karşıtı hesaba katılmamış olan hiçbir yargı kesin olarak kabul edilemez. Kısaca, ruhun ne olduğu üzerinde son sözü söyleyebilmek mümkün değildir.

Rüyalar bireysel olarak ele alınmayı gerektiriyorsa da psikolojinin gözlemleri sırasında topladığı malzemeyi sınıflandırmak, açıklayabilmek için bazı genel bölümlemeler zorunludur. Elbette, çok sayıda çeşitli olgu birbirleriyle kıyaslanmadıkça, hiçbir psikolojik kuram formüle edilip öğretilemez. Çıkış zemini olarak her genel özellik kullanılabilir. Örneğin “dışadönük” ve “içedönük” kimseler ayırt edilebilir. Bu, yapılabilecek birçok genelleme olanağından yalnızca biridir. Analizi yapanın, hastasından farklı bir tipte olmasının nasıl güçlükler doğurabileceğini göstermeye bu bile yeter.

Derine inen her rüya analizi iki bireyin yüzleşmesine yol açtığına göre, her ikisinin aynı zihniyet tipinden olup olmamalarının büyük bir fark ortaya çıkarabileceği apaçık görünmektedir. İkisi de aynı tipe aitse, büyük olasılıkla uzun bir süre birbirleriyle iyi geçinebileceklerdir. Ama biri dışadönük iken öbürü içedönük ise, ikisinin birbirine zıt özellikleri, özellikle de kendi kişilik tiplerini tanımıyorlarsa ya da kendüerinin zihniyetini en doğru olarak kabul ediyorlarsa, bu oldukça sert kişilik çatışmalarına yol açabilir. Dışadönük olan, normal olarak çoğunluğun tutumunu benimser, içedönük olansa bu tutumu reddeder. Birisi için değerli olan öbürüne bazı durumlarda hiçbir şey ifade etmez. Freud bile, içedönük tipin, hastalıklı şekilde kendisiyle meşgul olduğunu ileri sürmüştü. Oysa kendim gözlemlemek, tanımak son derece değerli ve önemli olabilir.

Bu tür farklılıkları rüya analizinde dikkate almak zorunludur. Analizi yapanın, sırf psikoloji kuramlarını bildiği ve belirli bir yöntemi edinmiş olduğu için bir üstün insan olduğuna, olguların üzerinde durduğuna inanılmamalıdır. Kuram ve yöntem hiçbir zaman insan ruhunun bütününü kavrayabilecek durumda değildir. Analizi yapan, hastasının yaşayan bütününün karşısına, daha çok kendi bütün kişiliği ile çıkmak zorundadır. Analitik çalışma hastası için olduğu kadar, onun için de bir sınavdır. Bu yüzden her ikisinin kişiliklerinin ahenk içinde bulunup bulunmadıkları önemli bir rol oynar.

Dışadönüklük ve içedönüklük, insan davranışının özelliklerinden yalnızca ikisidir. Bunlar çoğunlukla kolayca tanınabilir. Ama örneğin dışadönük kişiler yakından incelenirse, birçok bakımlardan birbirlerinden farklı oldukları kısa zamanda ortaya çıkar. O halde dışadönüklük sadece yüzeysel bir belirtidir. Bu yüzden daha epey bir zaman önce, insan bireyselliğinin sınırsız farklılıklarını bir düzene sokabilmek için başka temel özellikler bulmaya çalıştım.

Birçok kimsenin akıllarını hiç kullanmayışları, kullandıklarında da şaşılacak kadar budalaca kullanışları beni hep etkilemiştir. Aynı şekilde, bir sürü zeki kimsenin kendi duyu organlarını ne denli az kullandıklarına da her zaman şaşmışımdır.

Gene bazıları, bir kez ulaşıldıktan sonra kesinlikle kalıcıymış ve ne dünya ne de insan ruhu artık hiç değişmezmiş gibi bir bilinç algılaması ile yaşamaktadır. Bu kimselerin düş gücü yok gibidir. Kendilerini yalnızca duygusal algılamalarına bırakmaktadırlar. Dünyalarında rastlantılara yer yoktur ve “bugünlerinde” hiçbir gerçek “yarın” bulunmaz. Gelecek, geçmişin basit bir tekrarından ibarettir.

Burada okura, karşılaştığım birçok insanın gözleminden edindiğim izlenimin kısa bir görüntüsünü vermeye çalışıyorum. Çevrelerine uyum sağlamak için başlıca zihinsel yetilerini kullanan, yani düşünen insanlar bulunduğunu da gördüm. Aynı ölçüde zeki olan başkaları ise yollarım hissederek arayıp bulmaktadırlar. “Duygu” açıklanması gereken bir deyimdir. Örneğin “duyarlık” anlamında (Fransızca sentiment gibi) duygudan söz edilmektedir. Bu sözcük aynı zamanda bir sezgi için de kullanılabilir. Ya da “bana öyle geliyor ki…” anlarrunda da kullanılabilir.

Duygu sözcüğünü, “düşünce”nin karşıtı olarak kullandığımda, hoş ya da nahoş, iyi ya da kötü gibi bir değerlendirme biçimini kastetmekteyim. Bu tanıma göre duygu, istenç dışı gelen bir emosyon değil, tıpkı düşünce gibi rasyonel, yani düzene sokan bir işlev, buna karşılık sezgi ise irrasyonel, yalnızca algılayan bir işlevdir. Sezgi, “önsezi” olarak, istençli bir aksiyonun ürünü değil, iç ve dış durumlara bağımlı, istenç dışı bir olaydır. Sezgi daha çok ruhsal değil de fiziksel nedenlerden ileri gelen, objektif uyaranlara bağlı irrasyonel bir olgu, duyumsal bir algılama gibidir.

O halde, bilincin yönelim için kullandığı yardımcı araçlar gerçekte dört işlevden ibarettir: Duyum (yani duyumsal algılama) bir şeylerin var olduğunu, düşünce bunun ne olduğunu, duygu bunun hoş ya da nahoş olduğunu söyler ve sezgi de onun nereden gelip nereye gittiğini belirtir. Elbette insan davranışlarının bu dört belirtisi, daha birçokları arasında dört noktadır (diğerleri örneğin istenç gücü, mizaç, varsayım gücü, bellek vb). Bunlar hiç de kesin olarak alınmamalıdırlar, ancak basit oluşları smıflandırılabilmeleri için nirengi noktası olarak alınmalarım sağlıyor. Bunları, özellikle de çocukların anne babalarım, kadınların kocalarım tanımalarını istediğimde kullanmak için çok faydalı buluyorum. Kendi önyargılarınım anlaşılabilmesi için de bu belirgin noktalar faydalıdır. O halde, bir başkasının rüyasını anlamak istiyorsa, insanın kendi ön kabullerini feda etmesi gereklidir. Bu da hiç kolay değildir, tersine ahlaki bir gerilimi gerektirir. Ama analizi yapan, kendi konumunu eleştirel olarak aydınlatabilmek için zahmet etmezse ve bunların göreceliğini kabul etmezse, ne hastasının ruhsal durumu hakkında yeterli bilgi alabilir ne de onun varlığını yeterince derin bir bakışla görebilir. Hastadan, analizi yapanın görüşünü dinlemesi ve ciddiye alması beklenir. Hasta da aynı şeyi hekimden bekleyebilmelidir. Böyle bir ilişki vazgeçilemezdir. Ama gene de analizi yapanın bazı kuramsal beklentilerin yerine getirilmiş olduğu düşüncesinden çok, iş bir şeyi hastanın gerçekten anlayabilmesine gelip dayanır. Hastanın analizi yapana karşı direnci mutlaka yanlış olmayabilir; hatta hastada bir şeylerin “aydınlanmadığının” kesin belirtisi sayılmalıdır. Ya hasta henüz o noktaya ulaşmamıştır ya da yorum doğru değildir.

Başka insanların rüya simgelerini yorumlama çabalarımız sırasında çoğunlukla, anlayışımızdaki kaçınılmaz boşlukları projeksiyonlarımızla doldurma eğilimimiz bizi engeller. Yani analizi yapanın algılamalar inin, bunlardan çıkardığı sonuçların, rüya göreninkiyle aynı olduğunu samrız. Bu yanılgı kaynağını ekarte edebilmek için, daima rüya ilişkisiyle sıkı temasta kalmakta ve rüyalar üzerinde her türlü kuramsal tahmini karıştırmamakta ısrar ediyorum. Elbette rüyaların belirli bir anlamı olduğu varsayımı bunun dışında kalır.

Bütün söylediklerimden, rüyaların yorumlanabilmesi için her zaman geçerli bir kuralın ileri sürülemeyeceği açıkça görülmüş olmalıdır. Rüyaların bütün işlevinin, bilinçteki bazı eksiklik ve çarpıklıkları telafi etmek olduğunu belirttiğimde, bu düşüncenin özgün rüyaların özelliklerine son derece verimli bir kapı açabileceğini söylemek istiyorum. Bazı olgularda bu işlev son derece açık olarak görülebilmektedir.

Hastalarımdan biri kendini çok beğenmekteydi. Tanıdıklarının, onun bu kendini beğenmişliğine sinirlenmekte olduklarını da fark etmiyordu. Rüyasında bir çukurda debelenip duran bir serseri gördü. Rüyasındaki bu görüntüyü, “İnsanın bu denli alçalması ne kadar çirkin!” diye yorumluyordu. Bu rüya, bu sevimsiz görüntüyle, rüya görene, kendi işleri üzerine daha az böbürlenmesini anlatmaya çalışıyordu. Aynı zamanda bir şey daha ortaya çıktı; adamın yıkılmış olan, alkolik bir kardeşi vardı. Rüyanın ortaya çıkardığına göre hasta, dıştan tepeden bakan tutumuyla, içinden kardeşini kompanse etmekteydi.

Bir başka olguda psikoloji bilgisiyle çok gururlanan bir kadın rüyasında hep bir başka kadını görmekteydi. Gerçekte ise bu kadınla karşılaştığında onu hiç mi hiç sevmemiş, onu kibirli, aşağılık, hilekâr biri olarak algılamıştı. Oysa rüyasında bu kadın bir kız kardeş gibi dost ve sevimli görünüyordu. Hastam, gerçekte tahammül edemediği birisini neden bu derdi iyi gördüğünü bir türlü anlayamıyordu. Rüyaları ona, öbür kadına çok benzeyen bir yamyla gölgelenmekte olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Kendisini çok iyi tanıdığım sanan hastam, aslında rüyanın kendisinin iktidar kompleksini göstermeye çalıştığını anlamakta güçlük çekiyordu.

Gözden kaçırdığımız, küçük gördüğümüz, bastırdığımız yalnızca kişiliğimizin gölgede kalan tarafı değildir. Olumlu özelliklerimize de sık sık aynım yaparız. Çok mütevazı ve çekingen görünen, sempatik davranışları olan bir adamı anımsıyorum. En arkada olmaya her zaman razıydı, ama fark edilmeden hep orada bulunmaya özen gösteriyordu. Kendisine bir şey sorulduğunda daima bilgisi vardı, ne ki düşüncelerini kabul ettirmek için bir çabası olmuyordu. Yalnızca zaman zaman belirli bir konunun daha yüksek bir düzeyden ele alınmasının daha iyi olacağım belirtmekle yetiniyor, bu noktada da açık konuşmuyordu. Rüyalarında hep, Napolyon ya da Büyük İskender gibi önemli kişiliklerle karşılaşıyordu. Bu rüyalar apaçık, bir aşağılık kompleksim kompanse etmekteydi. Ama bunların bir başka anlamı daha vardı. “Böyle ünlü ziyaretçilerim olduğuna göre, nasıl biri olmalıyım ben?” diye soruyordu rüya. Rüyalar gizli bir büyüklük hezeyanım göstermekteydi.

Bu, hastanın aşağılık duygularını üretmişti. Farkında olmadığı bu hezeyan, onun kendini çevresinin gerçeğinden izole etmesine yol açmış, başkaları için zorunlu olan görevlerden de kaçmabilmesini sağlamıştı. Böylelikle bu yüksek davranışlarının gerçek büyük başarılarından ileri geldiğini ne başkalarına ne de kendine ispat etmek zorundaydı. Böylelikle tehlikeli bir oyun oynuyordu. Rüyalar da çift anlamlı bir yoldan bunu hatırlatmaya çalışıyorlardı. Napolyon ve Büyük İskender ile çok ahbap bir pozisyonda olmak, tam da küçüklük kompleksi tarafından üretilebilecek türden bir fantezidir. Denilebilir ki, rüya ne kastettiğini neden açık ve doğrudan söylemiyor?

Bana da bu sık sık sorulmuştur. Kendime de bu soruyu sorarım. Rüyaların kesin ve tanımlayıcı bilgi vermekten kaçınmak için neler çevirdiklerini, asıl noktayı nasıl açık bıraktıklarını görmek beni her zaman şaşırtır. Freud psikenin, “sansür” adını verdiği özgün bir işlevi olduğunu varsayıyordu. Rüyadaki imgelerin sansür yoluyla, rüya gören bilinci rüyanın gerçek objesinden saptırabilmek için böylesine bükülüp, tanınmaz dahası yanıltıcı hale getirildiğini ileri sürüyordu. Eleştirel düşünceleri rüya görenden saklayarak onun uykusunu korumaktaydı. Aynı zamanda hoş olmayan anıların anımsanmasının uyandıracağı şoku da engellemekteydi. Ben bu konuda çok kuşkuluyum, çünkü rüyalar en az o sıklıkla uykuyu bozarlar da. Daha çok, bilince yaklaştıkça psikenin bilinçdışı içeriği tanınmaz hale geliyor gibidir. Bilinçsizlik durumunda düşünce ve imgeler, bilinçli halde olacaklarından daha düşük bir gerilimle saklanmaktadır. Bilinçaltındayken düşünce ve imgeler duruluklarını, keskinliklerini yitirmektedirler. Birbirleriyle ilintileri daha az düzenlidir; daha çok analojilerden ibaret olup, daha az rasyonel ve bu yüzden de anlaşılmazdırlar. Bu durum ister yorgunluk ister ateş ya da zehirlerle ortaya çıkmış olsun, bütün rüyaya benzer durumlarda görülebilir. Ama herhangi bir şey bu imgelere daha güçlü bir gerilim yüklerse, daha az bilinçsiz hale gelirler. Böylelikle bilinç eşiğine ne derdi yaklaşırlarsa, kenarları o denli keskinleşir.

Rüyaların neden çoğunlukla analojilerle anlatım yolunu seçtiğini, bir rüyanın neden bazen öbürünün üzerine geçtiğini, uyanık yaşamımızın mantığını, zaman ölçüsünü neden izlemediğini bu gerçekten yola çıkarak anlayabiliriz. Rüyaların aldıkları biçim bilinçaltı için uygundur, çünkü bunların yapıldığı malzeme, bilinç eşiğinin altında tam olarak bu şekilde korunmaktadır. Rüyalar uykuyu, Freud’un “kabul edilemez dilek” dediği şeyden korumazlar. Onun “kılık değiştirme” olarak tanımladığı, aslında bütün uyaranların bilinçdışında aldıkları biçimdir. O halde, bir rüya hiçbir açık fikir ortaya çıkaramaz. Böyle yapmaya başlar başlamaz rüya, rüya olmaktan çıkar, çünkü o zaman bilinç eşiğini aşmış olur. Bu yüzden rüyalar, bilinç için önemli olan noktaları atlayıp, daha çok bilincin kenar alanlarım, tam da yıldızların bir güneş tutulması sırasında ortaya çıkan zayıf ışıkları gibi ortaya çıkarırlar.

Rüya sembollerinin büyük bölümünün, bilinçli denetim olanaklarından kaçman bir psikenin yanıltıcı hale getirildiğini ileri sürüyordu. Eleştirel düşünceleri rüya görenden saklayarak onun uykusunu korumaktaydı. Aynı zamanda hoş olmayan anıların anımsanmasının uyandıracağı şoku da engellemekteydi. Ben bu konuda çok kuşkuluyum, çünkü rüyalar en az o sıklıkla uykuyu bozarlar da. Daha çok, bilince yaklaştıkça psikenin bilinçdışı içeriği tanınmaz hale geliyor gibidir. Bilinçsizlik durumunda düşünce ve imgeler, bilinçli halde olacaklarından daha düşük bir gerilimle saklanmaktadır. Bilinçaltındayken düşünce ve imgeler duruluklarım, keskinliklerini yitirmektedirler. Birbirleriyle ilintileri daha az düzenlidir; daha çok analojilerden ibaret olup, daha az rasyonel ve bu yüzden de anlaşılmazdırlar. Bu durum ister yorgunluk ister ateş ya da zehirlerle ortaya çıkmış olsun, bütün rüyaya benzer durumlarda görülebilir. Ama herhangi bir şey bu imgelere daha güçlü bir gerilim yüklerse, daha az bilinçsiz hale gelirler. Böylelikle bilinç eşiğine ne denli yaklaşırlarsa, kenarları o denli keskinleşir.

Rüyaların neden çoğunlukla analojilerle anlatım yolunu seçtiğini, bir rüyanın neden bazen öbürünün üzerine geçtiğini, uyanık yaşamımızın mantığım, zaman ölçüsünü neden izlemediğini bu gerçekten yola çıkarak anlayabiliriz. Rüyaların aldıkları biçim bilinçaltı için uygundur, çünkü bunların yapıldığı malzeme, bilinç eşiğinin altında tam olarak bu şekilde korunmaktadır. Rüyalar uykuyu, Freud’un “kabul edilemez dilek” dediği şeyden korumazlar. Onun “kılık değiştirme” olarak tanımladığı, aslında bütün uyaranların bilinçdışında aldıkları biçimdir. O halde, bir rüya hiçbir açık fikir ortaya çıkaramaz. Böyle yapmaya başlar başlamaz rüya, rüya olmaktan çıkar, çünkü o zaman bilinç eşiğini aşmış olur. Bu yüzden rüyalar, bilinç için önemli olan noktaları atlayıp, daha çok bilincin kenar alanlarım, tam da yıldızların bir güneş tutulması sırasında ortaya çıkan zayıf ışıklan gibi ortaya çıkarırlar.

Rüya sembollerinin büyük bölümünün, bilinçli denetim olanaklarından kaçınan bir psikenin gösterileri olduğu unutulmamalıdır. Anlam ve amaca uygunluk yalnızca bilincin öncelikli hakkı değildir. Anlam ve amaca uygunluk, bütün canlı doğada vardır. Organik ve psişik gelişim arasında ilkesel olarak bir farklılık yoktur. Bir bitkinin çiçek açması gibi, psike de simgelerini ortaya çıkarır. Her rüya bu sürecin bir kanıtıdır.

İçgüdüsel güçler, her türden sezgi, dürtü ve öbür anlık süreçler gibi, rüyalar yoluyla da bilincin işlevlerini etkilemektedirler. Bu etkinin olumlu mu olumsuz mu olacağını, bilinçdışının o sıradaki içeriği tayin eder. Bilinçdışı normalde bilinçli olması gereken birçok şey içeriyorsa, o zaman işleve olumsuz bir etki yapabilir. Gerçek içgüdülerle ilgisi olmayan, varlıklarım ve ruhsal önemlerini, bastırılma ya da kaale alınmama yoluyla bilinçdışı kılınmış olmalarına borçlu olan motifler ortaya çıkar. Normal bilinçdışı psikeyi böylece doldurur ve onun temel sembol ve motifleri ifade etme eğilimini kısıtlamış olurlar. Ruhsal bozuklukların nedenleriyle uğraşan bir analizci için, hastalarından neyi istemedikleri ya da neden korktukları hakkında gönüllü bir açıklama almak önemlidir.

Bu yöntem kiliselerdeki, çağdaş psikolojik tekniklerin bazı bakımlardan taklit ettikleri, günah çıkarmayı andırır. Bununla birlikte uygulamada, aşırı aşağılık kompleksinin ya da karakterin ciddi güçsüzlük hislerinin, hastanın kendi yetersizliği ile doğrudan karşılaşabilmesini çok zorlaştırdığı hatta olanaksızlaştırdığı görülür. Bu yüzden çoğunlukla, başlangıçta hastaya pozitif görüşler vermeyi daha faydalı buluyorum; böylelikle hasta, acı verecek bilgilere ulaştığında kendisine yardım edecek bir güven duygusu kazanmış olur.

Örneğin bir kimsenin kendisini İngiltere Kraliçesi’yle çay içerken ya da Papa’yla ahbaplık ederken gördüğü bir “kendini yüceltme” rüyasını ele alalım. Eğer rüya gören şizofren değilse simgelerin pratikteki yorumu onun o andaki ruhsal durumuna, yani egosunun durumuna bağlıdır. Eğer rüya gören kendi değerini olduğundan yüksek konumlandırıyorsa, düşüncelerin çağrışmayla elde edilen materyale bakarak, rüya görenin hayallerinin ne kadar uygunsuz ve çocukça olduğu, bunların ebeveynine eşit ya da onlardan üstün olduğu şeklindeki çocukluk dileklerine ne kadar bağlı olduğu kolaylıkla gösterilebilir. Buna karşılık eğer bir değersizlik duygusunun rüya görenin kişiliğindeki her olumlu yönü boğduğu bir aşağılık kompleksi söz konusuysa, o zaman kendisine ne kadar çocuksu, gülünç ve şaşkın olduğunun açıklanmasıyla daha da alçaltmak son derece yanlış olur. Bu onun aşağılık duygusunu korkunç tırmandırır, üstelik tedaviye karşı hiç hoş olmayan, gereksiz bir direnç ortaya çıkarır.

Her duruma uygulanabilecek hiçbir psikoterapi tekniği ya da öğretisi yoktur, çünkü tedaviye alman her olgu özeldir ve kendi koşullarına sahiptir. Dokuz yıl boyunca tedavi etmek zorunda kaldığım bir hastamı anımsıyorum. Yurtdışında yaşadığı için onu yılda yalnız birkaç hafta görebiliyordum. Daha en başından beri onun zorluklarının nerede olduğunu biliyordum ama gerçeğe  yaklaşmak için en küçük bir girişimin, aramızda tam bir kopmaya neden olacak şiddetli bir savunma reaksiyonuyla karşılaşacağım da fark etmiştim. Hoşuma gitse de gitmese de ilişkimizi korumak için elimden geleni yapmalı, rüyalarıyla desteklenen ve konuşmalarımızı nevrozunun köklerinden uzaklaştıran sapmalarını izlemeliydi. Konudan o kadar uzaklaşıyorduk ki, kendimi sık sık hastamı yanıltmakla suçluyordum. Onu sert bir şekilde kendiyle yüzleştirmekten beni alıkoyan tek şey durumunun yavaş yavaş düzelmekte oluşuydu.

Sonunda, onuncu yılda hasta iyileşmiş olduğunu, bütün nörotik belirtilerden kurtulduğunu bildirdi. Şaşırmıştım, çünkü kuramsal olarak durumu iyileşemezdi. Benim şaşkınlığımı fark ettiğinde gülümseyerek “Size her şeyden önce duyarlılığınız ve bitmeyen sabrınız için teşekkür etmeliyim” dedi; “çünkü nevrozumun utanç veren nedeniyle başa çıkmamda bana siz yardım ettiniz. Şimdi artık size buna ilişkin her şeyi söyleyebilecek durumdayım. Bunu, yapabilseydim, daha ilk buluşmamızda size söylerdim. Ama bu benim sizinle olan ilişkimi mahvederdi; o zaman ben ne olurdum? On yıl boyunca size güvenmeyi öğrendim; güvenini geliştikçe durumum da düzeliyordu. Bu uzun süreçte kendime güvenimi geni kazandım. Artık beni hasta eden sorunu konuşabilecek kadar güçlüyüm.”

Ardından sorununu bana bütün çıplaklığıyla açıkladı. İtirafı, tedavinin neden böyle garip bir  yoldan yürümesinin zorunlu olduğunu gösteriyordu. Başlangıçtaki şok o denli ağırdı ki hasta bunu tek basma taşıyamıyordu. Bunun için bir başka insanın yardımına gereksinimi vardı. Terapinin görevi de bir klinik kuranım ispatından çok daha önemli olan güven ilişkisine yavaş yavaş ulaşmaktı.

Buna benzer olgulardan, yöntemimi hastaların gereksinimlerine uydurmayı, özgün bir olguda belki hiç kullanılamayacak olan genel kuramsal konulara fazla dalmamayı öğrendim. İnsan doğası hakkında altmış yıllık pratik deneyimle elde edilmiş bilgilerini, bana her olguyu yeni bir olgu olarak ele almayı, daima bireysel bir yaklaşıma çabalamayı öğretmiştir. Bazen çocuksu olgu ve fanteziler üzerinde derinlemesine incelemelerde bulunmaktan çekinmem, hemen arkasından gene en yukarıdan başlarım; bu beni kenarda köşede kalmış metafizik spekülasyonlara götürse bile! Her şey, hastanın özgün dilini öğrenmeye, onun bilinçdışını, kendisinin el yordamı ile gün ışığına çıkarabilmeye bağlıdır. Bazı olgular şu, öbür olgular ise bu yöntemi gerektirebilirler. Bu, özellikle de sembollerin yorumunda geçerlidir. İki farklı kimse birbirinin neredeyse aynı olan rüyaları görebilirler. Ama, örneğin biri genç, öbürü yaşlıysa, sorunları da farklıdır ve her iki rüyayı aynı şekilde yorumlamak saçma olur.

Örnek olarak, geniş bir alanda atla yarışmakta olan bir grup gencin göründüğü bir rüya aklıma geliyor. Bana rüyayı anlatan genç adam dikkatli, içedönük bir tipti. Aynı rüyayı aktif, girişken bir yaşam sürmüş olan gözü pek karakterli yaşlı bir adamdan da dinlemiştim. Her ikisinde de rüyayı görenler en başta gidiyor, bir su hendeğinin üzerinden kolaylıkla atlıyor, onları izlemekte olanlar ise hendeğe düşüyorlardı. Rüyayı gören yaşlı adam, rüya sırasında hastaydı ve söz dinlemediği için gerek hekimine gerekse hemşireye, bir dolu zorluk çıkarmaktaydı. Apaçıktı ki rüya, genç adama ne yapması gerektiğini belirtip cesaret verirken, yaşlı adama ne yaptığım, ne gibi zorlukların kendisini beklediğini göstermeye çalışıyordu. Bu örnek, rüya yorumunun kişisel duruma ne ölçüde bağlı olduğunu göstermektedir,

  Sh:58-66

RÜYA SEMBOLİZMİNDE ARKETİP

 

Daha önce belirttiğim gibi, rüyaların telafi amacına hizmet ettiğini öne sürüyorum. Bu varsayım, rüyaların bilinçdışı tepkileri ve anlık dürtüleri bilince taşımakta olan, normal ruhsal olaylar olduğunu kabul etmektedir. Rüyaların çoğu, rüya gören kişinin rüyada görülenin içeriğini zenginleştirecek, aydınlatacak olan çağrışımlarının yardımıyla yorumlanabilir. Bu yöntem, normal olarak bir akraba, bir arkadaş ya da bir hasta, bunu bir söyleşi sırasında anlatırsa daima uygundur. Ama acı veren ve duygu yüklü rüyalar söz konusu olduğunda, çoğu zaman rüya görenin çağrışımları, doyurucu bir yorum için yetmez. Böyle durumlarda, ilk olarak Freud tarafından gözlemlenmiş, yorumlanmış olan, rüyalarda sık sık rüya görenin kişisel deneyimlerinden çıkartılamayan elemanların ortaya çıktığı gerçeğini anımsamamız gerekmektedir. Freud’un “arkaik kalıntılar” adını verdiği bu elemanlar, insan ruhunda doğuştan geliyormuş gibi görünen ruhsal biçimlerdir, insan vücudu, her birinin ardında uzun bir gelişim öyküsü olan bir sürü orgamn müzesi gibi olduğuna göre, aynı şekilde ruhumuzun da böyle örgütlenmiş olduğunu düşünebiliriz. İçinde bulunduğu vücut gibi o da tarihten yoksun bir ürün değildir. “Tarih” derken, ruhumuzun kendi geçmişiyle sözel ya da diğer kültürel gelenekler açısından olan ilişkisini kastetmiyorum. Ruhsal oluşumları henüz hayvanlarınkine çok benzemekte olan arkaik insanların ruhlarının biyolojik, prehistorik, bilinçdışı gelişimini kastediyorum. Tıpkı vücudumuzun yapışırım sürüngenlerin anatomik modeline dayalı olması gibi, bu sonsuz eski “psike” de ruhumuzun esasını oluşturur. Anatomicilerin, biyologların alışmış gözleri vücudumuzda o eski modelin pek çok izini bulur. Ruhun deneyimli araştırıcısı da modern insanların rüyalarıyla ilkel ruhun ürünleri, “kolektif imgeleri” ve mitolojik motifleri arasında benzer analojileri tanıyabilir.

Biyologun karşılaştırmalı anatomi bilimine gereksinimi gibi, psikolog da “ruhun karşılaştırmalı anatomisi” olmaksızın fazla ilerleyemez. Psikolog yalnız rüyalar ile bilinçdışının öbür ürünleri hakkında zengin ve yeterli bilgi sahibi olmakla yetinmemeli, mitolojik bügiye de sahip olmalıdır. Bu cephane olmadan, bir obsessif-kompulsif nevroz ile klasik bir cin çarpması arasındaki önemli analojileri kavrayamaz.

“Arketipler” ya da “öz resimler (Urbild)” admı verdiğim “arkaik kalıntılar” üzerine olan düşüncelerim, rüya psikolojisi ve mitoloji hakkında yeterli bilgisi olmayanlarca hep eleştirilmiştir. “Arketip” deyimi, çoğunlukla belirU bir mitolojik imge ya da motif olarak yanlış anlaşılıyor. Ama bu tür imgeler ancak bilinçli tasavvurlardır; böyle değişken resimlerin kalıtsal olarak aktarabileceğini düşünmek saçma olur. Arketip, bir motifin bu türden temsili resimlerini oluşturma eğilimlidir. Bu temsili resimler, temel yapıları değişmeksizin ayrıntılarda çok büyük farklıklar gösterebilir. Örneğin düşman kardeşler motifinin birçok çeşitli temsili vardır ama temel şema hep aynı kalmaktadır.

Beni eleştirenler, benim “kalıtsal olarak edinilmiş tasavvurlar” demek istediğimi sanmakta, bu nedenle de arketip fikrini yadsımaktadırlar. Bu arada, eğer arketipler bilinçli tasavvurlar olsaydı onları aracısız olarak anlayabilmemiz gerekeceği gerçeğini gözden kaçırmaktadırlar. Oysa bunlar bilincimizde ortaya çıktıklarında çoğunlukla şaşırıyor, anlayamıyoruz. Gerçekte bunlar, kuşların yuva yapmaları ya da karıncaların örgütlü topluluklar kurmaları cinsinden içgüdüsel bir eğilimden ibarettir.

insanların bilinçdışı arketipsel resimleri de formasyon oluşturan göçmen kuşların yetisi, karıncaların örgütlü toplumlar kurma yetisi ve kovana besi kaynağının tam yerini bildiren arıların dansı kadar içgüdüsel doğadadır. Bir profesör, kendisinin hiç görmediği eski bir kitaptaki ağaç gravürün aynı olan bir düş görmüştü.

Bu arada içgüdülerle arketipler arasındaki ilişkiyi de anlatmalıyım: İçgüdü dediğimiz duyularımızla algılayabildiğimiz fizyolojik uyaranlardır. Ama aynı zamanda fanteziler şeklînde ortaya çıkar ve varlıklarım da çoğu zaman sembolik resimlerle belli ederler. Benim arketip adım verdiğim, işte bu içgörüntülerdir. Kökenleri ise bilinmemektedir. Görünen her zaman, yeryüzünün her tarafında ortaya çıkıyor olmalarıdır. Bunların doğrudan atalardan gelerek mi yoksa göçler sonucu bir “çapraz dölleme” ile mi oluştuğu henüz araştırılmaya muhtaçtır.

Kendilerinin ya da çocuklarının rüyalarını anlayamadıkları için bana başvurmuş olan birçok kişiyi anımsıyorum. Rüyalarının dilini bir türlü anlayamıyorlardı. Bunun nedeni rüyaların, kendi hatırlayabildikleri ya da çocuklarına uyan bir şeyle bir türlü bağlantısını kuramadıkları imgeler içermesiydi. Oysa bu kimselerin kimileri yüksek eğitim görmüştü dahası birkaçı da psikiyatristti.

Birdenbire bir hayal görmüş, bu yüzden de kendim ruh hastası olarak kabul etmiş olan bir profesörü çok iyi anımsıyorum. Tam bir panik içinde bana gelmişti. Ben yalnızca 400 yıllık bir kitabı raftan çektim, tam da aynı görüntüyü gösteren bir gravürün basılı olduğu sayfayı gösterdim. “Kendinizi ruh hastası sanmanıza gerek yok” dedim, “bakın size görünen hayal 400 yıl önce bile biliniyordu”. Bunun üzerine bitkin, ama artık tamamen normal olarak koltuğuna yığılıp kaldı.

Çok önemli bir örneği kendisi de psikiyatrist olan bir adam getirmişti. Günün birinde, on yaşındaki kızının eliyle yazıp Noel için kendisine armağan ettiği bir kitapçıkla geldi. İçinde kızcağızın sekiz yaşındayken görmüş olduğu bir dizi rüya vardı. Bunlar benim o zamana kadar gördüğüm en ilginç rüya dizişiydi, babanın şaşkınlığını da çok iyi anlayabiliyordum. Çocukça da olsa ürkütücüydüler, baba için ise hiç anlaşılamaz imgelerle doluydular. Motifleri aşağıda sıraladım:

1. “Kötücül hayvan”, bir dolu boynuzları olan yılan benzeri bir canavar bütün öbür hayvanları öldürüp yutmaktadır. Ama tanrı dört köşeden dört ayrı tanrı biçiminde çıkagelir ve ölü hayvanlara yeniden yaşam verir.

2.         Cennete doğru bir uçuş; orada putperest danslarıyla bir şeyler kutlanmaktadır. Sonra cehenneme doğru inilir; orada da melekler iyi şeyler yapmaktadır.

3.         Bir dolu küçük hayvancık kızı korkutmaktadır. Bu hayvanlar inanılmaz düzeyde büyümeye başlarlar ve bunlardan biri kızı yutar.

4.         Minik bir fareciğin içinden sırayla kurtçuklar, yılanlar, balıklar ve insanlar geçerler. Sonunda fare insan haline gelir. Bu, insanın kökenlerinin dört evresini göstermektedir.

5.         Küçük bir su damlacığı mikroskopla bakılır gibi görülmektedir. Kız su damlasının dallarla dolu olduğunu görür. Bu, dünyanın kökenini göstermektedir.

6.         Yaramaz bir oğlanın elinde bir çamur topağı vardır. Bundan küçük parçalar koparıp gelen geçene fırlatır. Böylece herkes hastalanır.

7.         Sarhoş bir kadın suya düşer, oradan yenilenmiş ve ayık olarak çıkar.

8.         Sahne Amerika’dır; bir sürü kişi bir karınca yuvasının üzerinde yuvarlanıp durmaktadır. Karıncalar onlara saldırır. Rüyayı gören kızcağız panik içinde bir ırmağa düşer.

9.         Ayın üzerinde bir çöl vardır; rüyayı gören kız bu çölün kumlarına batarak o denli derine gider ki sonunda cehenneme gelir.

10.       Bu rüyada kız ışıklı bir top görmektedir. Dokununca ondan dumanlar yükselir. Bir adam gelir ve kendisini öldürür.

11.       Kız tehlikeli bir hastalığa yakalandığım görmektedir. Derisinin içinden birdenbire kuşlar çıkar ve kendisini tamamen örterler.

12.       Sivrisinek bulutları güneşi, ayı ve yıldızlan karartmaktadır. Yalnız bir yıldız kalır ve bu tek yıldız kızın üzerine düşer.

Kısaltılmamış orijinal metinlerinde her rüya bir masal gibi “evvel zaman içinde; bir varmış, bir yokmuş” diye başlıyordu. Bu sözcüklerle kızcağız, her rüyanın babasına Noel hediyesi olarak anlatmasını istediği bir masal olduğunu göstermek istiyordu. Babası rüyaları içeriklerine göre yorumlamaya çalışmıştı. Ama hiçbir kişisel bağlantı noktası bulamadığı için becerememişti.

Bu rüyaların bilinçli uydurulmuş olduğu olasılığı, ancak çocuğun doğruluğundan emin olacak kadar onu tanıyan birisi tarafından giderilebilirdi. Aslında rüyalar yalnızca fantezi bile olsalar, araştırmak için pek çok uyaran içermekteydiler. Bu olayda baba rüyaların gerçekliğinden emindi, benim de bundan kuşku duymam için hiçbir neden yoktu. Küçük kızı tanıyordum gerçi ama babasına rüyalarını vermeden önce onun hakkında sorular sormak için fırsatım olmamıştı. Kız başka bir ülkede oturuyordu ve o Noel’in hemen ardından bir enfeksiyon hastalığı sonucu öldü.

Bu rüyalar olağanüstü gariptir. İzlenen düşünce felsefi niteliktedir. Örneğin ilk rüya öbür hayvanları öldüren kötü bir hayvandan söz etmektedir. Ama tanrı onlara tanrısal bir Apokatastasis, yani yeniden yaratış ile yaşamı geri vermektedir. Batı dünyasında bu, Hıristiyan geleneği yoluyla bilinen bir imgedir. Evliyalarm işleri arasında (III: 21) görülebilir: “Her şey yeniden yaratılıncaya kadar cennet onu (Mesih) kabul edecektir…” Erken Yunan kilise önderleri, örneğin Origenes, özellikle zamanın sonunda, kurtarıcıyla her şeyin en eski ve tam durumuna geri getirileceği varsayımı üzerinde dururlardı. Ama Matta’ya göre de (XVII: 11) zaten eski bir Yahudi söylencesi vardı: İlyas “gerçekten gelecek ve her şeyi yeniden oluşturacaktır”. İlk Korint mektubu da (XV: 22) aynı tasavvura gönderme yapar: “Ademde olduğu gibi hepsi ölecek ve Mesih ile hepsi yeniden yaşar kılınacaktır.”

Çocuğun bu düşünceleri dini eğitimi nedeniyle tanıdığı düşünülebilir. Ama dinsel geçmişi gerçekte çok önemsiz boyuttaydı. Ebeveyni gerçi ismen Protestan’dı ama İncil’i yalnız söylentilerden biliyorlardı. Çocuğa, zaten az bilinen Apokatastasis tablosunun öğretilmiş olması özellikle olanaksızdı. Babası bu mistik tasavvuru kesinlikle hiç işitmemişti. 12 rüyanın dokuzunda bu yok olup yeniden var olma teması vardı. Dahası bu rüyaların hiçbirinde özgün Hıristiyan eğitim ve etkilerinin izi bulunmuyor. Hatta tam tersine ilkel mitlerle yakın bağlantılılar. Bu bağlantı 4. ve 5. rüyada beliren “kozmogonik mit” (dünyanın ve insanların yaradılışı) ile doğrulanıyor. Aynı bağlantı Birinci Korint mektubunda (XV: 22) da görülmektedir ki bunu da az önce belirttim. Görüldüğü gibi onda da Adem ve Mesih, ölüm ve diriliş birbirleriyle bağlantılıdır.

Genel Kurtarıcı Mesih tasavvuru, canavar tarafından yutulan, ama kendisini öldüren canavarı öldürüp mucizevi şekilde yeniden ortaya çıkan kahraman ve kurtarıcı ile ilintili olarak, Hıristiyanlık öncesi yaygın olan bir temaya aittir. Bu motifin hangi kökenden kaynaklandığını, ne zaman ortaya çıktığını kimse bilmiyor. Hatta bu konuyu araştırmaya nereden başlayacağımızı dahi bilmiyoruz. Bilinen, her kuşağın bunu eski kuşaklardan naklen öğrendiğidir. Olasılıkla bu, insanın bir kahraman mitine sahip olduğunu henüz bilmediği bir zamandan, yani söylediğini henüz düşünmediği bir çağdan kalmadır. Kahraman figürü, düşünce öncesi çağlardan beri var olan bir arketiptir.

Arketiplerin çocuklar tarafından üretilmesi özellikle dikkat çekicidir. Çünkü çocukların tarihsel nakiller ile hiçbir doğrudan bağlantıları yoktur. Bu olguda da Hıristiyan geleneği ile ilişki ancak çok yüzeysel olarak bulunuyordu. Hıristiyan temaları elbette tanrı, melek, cennet, cehennem, kötü ve şeytan gibi tasavvurlarla oluşturulmuş da olabilir. Ama bunların bu çocuğun rüyalarında ele alınış tarzı ve yolu hiç de Hıristiyan olmayan bir kökene işaret etmektedir.

Tanrının bulunduğu ilk rüyaya bakalım. Burada aslında “dört köşeden” gelen dört tanrıdan oluşan bir “tanrı”dan söz edilmektedir. Hangi dört köşeden? Rüyada bir odadan söz edilmiyor. Resimde de bir odaya yer yok, çünkü apaçık bir şekilde kozmik bir olay söz konusu. “Quaternite” (Dörtlük) elemam, oldukça garip bir düşünce olmakla birlikte, birçok din ve felsefede büyük bir rol oynamaktadır. Hıristiyan dininde bunun yerine “Trinite” (Üçlük-Teslis) geçmiştir. Bu kavramı da çocuk olasılıkla daha iyi bilmekteydi. Ama bugünün orta sınıf ailelerinde kimin ilahi bir dörtlükten haberi vardır? Bu düşünce ortaçağın hermetik felsefesinde ise oldukça tanıdıktı. Ancak 18. yüzyılın başlarında sona erdi, en az iki yüzyıldan beri de tümüyle kullanım dışı. Peki ama bunu küçük kız nereden alabilmişti? İshak Peygamber’in vizyonundan mı? Ama Serafim’i tanrı ile özdeşleştiren hiçbir Hıristiyan öğretisi yoktur.

Aynı soru boynuzlu yılan için de sorulabilir. Gerçi İncil’de, örneğin Vahiyler Kitabı’nda birçok boynuzlu hayvandan söz edilmektedir. Ama bunlar, en önemlileri canavar olsa bile (Canavar anlamına gelen Yunanca drakon sözcüğü, kelime anlamıyla yılan demektir) hep dört ayaklıdır.

Boynuzlu yılan, 16. yüzyılın Latin simyasında, Merkür’ün ve civarım simgesi ve Kutsal Üçlüğün karşıtı olarak, Quadricornutus Serpens (Dört boynuzlu yılan) adıyla görülür. Ama benim saptayabildiğim kadarıyla bu bilgi yalnızca bir yazarda bulunmaktadır ve bu çocuğun onu tanıma olasılığı da yoktu.

İkinci rüyada kesinlikle Hıristiyanlık dışı olan ve bilinen değerlerin tersine çevrilmesini, örneğin cennette putperestlerin danslarını, cehennemde iyilik yapan melekleri içeren bir motif bulunmaktadır. Bu simge moral değerlerin göreceliğini göstermektedir. Bu çocuk, Nietzsche’nin de hasına uygun böylesine devrimci bir tasavvuru nereden bulmuştur?

Bu sorular bizi yeni bir soruya götürür: Bu rüyaların nasıl bir telafi anlamı olabilir ki, küçük kızın Noel’de babasına armağan edecek kadar önem vermesine yol açmış olsun?

Rüyayı gören eğer ilkel bir büyücü olsaydı bu rüyaların ölüm, dirilme ya da yeniden yaratılma, dünyanın orijini gibi felsefi motiflerin görünebilir varyasyonları olduğu düşünülebilirdi. Ama bu tür rüyalar, kişisel düzeyden yorumlanmak istendiğinde umutsuzca zorlaşır. Bunlarda kuşkusuz “kolektif resimler” vardır ve ilkel kabilelerde erkekliğe geçişten önce anlatılanlarla belirli bir analojileri bulunmaktadır. Bu dönemlerde o gençlere tanrıların işleri ya da hayvanları yaratanlar anlatılır, dünyanın ve insanların nasıl yaratıldığı, dünyanın sonunun mutlaka geleceği ve ölümün ne demek olduğu öğretilirdi. Hıristiyan cemaatlerde de gençlere aşağı yukarı benzeri bir öğretim verilir. Ama insanların çoğu bu şeylerin üzerinde ancak yaşlandıklarında, ölüm yaklaştığında yeniden düşünürler.

Küçük kız tesadüfen her iki duruma aynı anda girmişti; ergenliğe ve aynı zamanda yaşamının sonuna yaklaşmaktaydı. Normal bir yetişkin yaşamının başlangıcım işaret eden çok az şey vardır, hatta hemen hiç yoktur; ama yok olma ve yeniden var olma konusunda birçok anlatım bulunmaktadır. Rüyaları ilk okuduğumda gerçekten yaklaşan bir felaketin habercisi oldukları duygusunu aldım. Bunun nedeni çok özgün telafi karakteriydi. Buna simgelerden varıyordum. Bu, bu yaşlardaki bir kız çocuğunun bilincinden beklenebileceklerin tam tersiydi.

Bu rüyalar yaşam ile ölümün yeni ve oldukça ürkütücü bir yönünü açmaktadır. Böyle resimler yaşamını geriye doğru gözden geçiren bir ihtiyardan beklenebilirdi. Ama normal olarak ileri doğru bakan bir çocuktan hiçbir zaman beklenemezdi. Atmosfer eski Romalıların bir atasözünü anımsatıyordu: “Yaşam kısa bir düştür.” Çocuğun yaşamı, Romalı şairin dediği gibi Ver Sacrum Vovendum (ilkbahar kurbanının adağı) gibiydi. Deneyimler, ölümün fark edilemeyen yakınlığının, kurbanın yaşamı ve rüyaları üzerine bir Adumbratio (vaktinden önce düşen gölge) düşürdüğünü gösteriyor. Hıristiyan kiliselerinde bile mihrapta bir yanda bir mezar, öbür yanda yeniden diriliş, yani ölümden sonsuz yaşama geçiş temsil edilmektedir.

Çocuğa düşlerin verdiği fikirler bunlardı. Bunlar ilkellerin erkekliğe geçiş törenlerinde ya da Zen Budizm’inin Koan’larında olduğu gibi, kısa öyküler halinde bir ölüme hazırlıktı. Böyle bir mesaj, sıkı Hıristiyan öğretisine yabancıdır. Eski ilkel düşüncelere daha yakın durmaktadır. Kökenlerinin, tarihi gelenek dışında tarih öncesi çağlardan beri yaşam ve ölüm üzerine felsefi, dini spekülasyonları beslemiş olan, çoktan unutulmuş psişik kaynaklarda olduğu anlaşılıyor.

Her yeni doğan hayvanın bireysel olarak yeniden kazanmak zorunda olmasını düşünemeyeceğimiz içgüdüler gibi, insan ruhunda da kalıtsal olarak, doğuştan kazanılmış kolektif tasavvur modelleri vardır. Böyle tasavvur modellerine İlişkin duygusal belirtiler de yeryüzünün her yerinde aynıdır. Bunları hayvanlarda bile saptayabiliriz. Hatta hayvanlar birbirlerinden farklı türlerden olsalar bile, birbirlerini bu bakımdan arayabilmektedir. Ya karmaşık işlevleri olan böcekler? Çoğu kendi ana babalarım bile tanıyamazlar dahası kendilerine bunu öğretecek kimseleri de yoktur. Öyleyse, insanın spesifik içgüdüleri olmayan ve psikesinde gelişmesinden hiçbir iz kalmamış tek canlı olduğunu mu düşünelim?

Ama psike bilinçle eş değerli alınırsa o zaman, insanın bomboş bir psike ile dünyaya geldiği ve ileriki yıllarda da deneyimlerinden başka hiçbir şey içermeyeceği hatasına kolayca düşülebilir. Ama psike bilinçten farklı bir şeydir. Hayvanların az bir bilinci vardır ama birçok uyaran ve reaksiyondan, bir psikeleri olduğu anlaşılabilir. İlkel insanlar da nedenini, anlamım bilmedikleri birçok şeyi yapabilmektedirler. Aslında birçok uygar insana Noel ağacının ya da paskalya yumurtasının nereden çıktığım, ne anlama geldiğim sormak boşunadır. Onlar da birçok şeyi, nedenini bilmeden yapıp durmaktadır. Ben daha çok, bu tür şeylerin önce yapılmaya başladığını, anlamlarının ancak çok sonradan düşünüldüğünü sanıyorum. Psikolog, aslında zeki olan ama bazen hiç açıklanamayacak davranışlarda bulunan, ne dediklerini, ne yaptıklarını bilmeyen bir sürü insan görüp durmaktadır. Bu kimseler kendilerinin de hiçbir açıklama bulamadığı birtakım akıldışı uyaranların etkisi altına birdenbire giriverirler.

Yüzeysel bakıldığında böyle reaksiyonların, uyaranların çok kişisel türden olduğu sanılabilir. Bu yüzden bunları anormal davranışlar olarak ayırıyoruz. Oysa gerçekte, bunlar önceden belirlenmiş olan ve daima hazır bulunan bir içgüdü sistemine aittirler. Bu da insanlar için karakteristiktir. Düşünce formları, genel olarak anlaşılabilen jestler ve daha birçok davranış, insanoğlu bunu yansıtabilecek bir bilinç geliştirmeden çok önce düzenlenmiş bir modeli izler. Hatta insanın yansıtma yeteneğinin, güçlü duygusal yaşantıların sonucu olduğu bile tahmin edilebilir. Yalnızca bir temsil olarak, kötü giden bir balık avının verdiği öfke ve düş kırıklığı sonunda biricik oğlunu boğup öldüren, hemen ardından da derin bir acı içinde küçük çocuğun cansız cesedine sarılan bir Avustralya yerlisini gözünüzün önüne getirin. Böyle bir insan, bu ıstırap anını ebediyen aklında tutacaktır.

İnsanın bilincinin gelişmesinin nedeninin bu tür deneyimler olup olmadığını bilmiyoruz. Anı kuşkusuz ki, insanları uyandırmak, ne yapmak olduklarına dikkatlerini toplamak için buna benzer güçlü duygusal şoklar gereklidir. 13. yüzyıla yaşamış bir İspanyol soylusu olan Ramon Lull’u öyküsü oldukça ünlüdür. Uzun uğraşlardan sonra, hayran olduğu bir hanımdan gizli bir randevu koparabilmişti. Buluştuklarında kadın hiç ses çıkarmadan elbisesinin önünü açmış ve kanserden harap olmuş olan göğsünü göstermişti. Bu sol Lull’un yaşamını baştan başa değiştirdi. Daha sonra mükemmel bir teolog, kilisenin en önemi misyonerlerinden biri oldu. Böyle ani değişim durumlarında çoğunlukla, bir arketipin uzun süreden beri bilinçdışından etkilediği, krize yol açan durumu da ustaca hazırlamış bulunduğu gösterilebilir.

Bu tür deneyimler arketip modellerinin ya da statik formlar değil, tam tersine dinamik faktörleri olduğunu, kendilerini içgüdüler kadar anlık uyaranlarla belli ettiklerini göstermektedir. Rüyalar, hayaller, düşünceler birdenbire ortaya çıkabilir.

Ne kadar dikkatle aranırsa aransın nedenleri de bulunamayabilir. Kuşkusuz ki bir nedenleri vardır, ancak o kadar uzakta ve karanlıkta kalmıştır ki artık tanınamamaktadır. Bu durumda ya anlamım yeterince anlayıncaya ya da bir dış olay rüyayı açıklayıncaya kadar beklemekten başka çare yoktur.

Rüya anında bu olay henüz gelecekte yatmaktadır. Ama bilinçli düşüncelerimiz sık sık gelecekle, gelecekteki olasılıklarla nasıl meşgul oluyorsa, bilinçdışı ve rüyalarımız da öyledir. Uzun zaman rüyaların temel işlevinin gelecekten haber vermek olduğuna inanılmıştır. Eskiçağlardan ortaçağlara dek rüyalar tıbbi tahminde rol oynamışlardı. Daldisli Artemidorus’un İsa’dan iki yüzyıl sonra anlattığı eski bir rüyadaki tahminini ben modern bir rüyada ispatlayabildim. Adamın biri babasının yanan bir evde yanarak öldüğünü görür. Kısa bir süre sonra kendisi, zatürreeden kaynaklandığını sandığım bir phlegmone (ateş) sonucunda ölür.

Meslektaşlarımdan biri ölümcül bir kangrenli ateşle, yani phlegmone ile hastalanmıştı. Onun eski hastalarından biri rüyasında bu hekimin büyük bir yangında öldüğünü gördü. O sırada bu hekim hastaneye yeni yatırılmıştı, hastalık henüz çok yeniydi. Hasta, hekiminin hasta olduğu ve hastaneye yattığı dışında bir şey bilmiyordu. Üç hafta sonra hekim öldü.

Bu örneğin de gösterdiği gibi rüyaların tahmini bir yönü de olabilir ve bu dikkate alınmalıdır. Özellikle önemli olduğu belli olan bir rüya, açıklayıcı bir içerik taşımadığı zaman bu düşünülmelidir. Bu tür rüyalar durup dururken ortaya çıkar, buna neyin neden olduğu da anlaşılamaz. İçinde gizli olan mesaj anlaşılabilirse elbette nedeni anlaşılabilir. Çünkü, bir şeyden haberi olmayan yalnız bilincimizdir. Bilinçdışının çoktan haberi olduğu bellidir ve vardığı sonuçlar rüyada ifade edilmiştir. O halde bilinçdışı da tıpkı bilinç gibi gerçekleri inceleyecek, sonuçlar çıkarabilecek durumdadır. Belirli verileri kullanır, tam da biz fark etmediğimiz için olası sonuçları önceden belirtir.

Rüyalar sayesinde saptayabildiğimiz kadarıyla bilinçdışı kendi düşüncesini içgüdüsel olarak sürdürüyor. Bu ayrım önemlidir. Mantıksal analiz bilincin yetkesindedir; seçimlerimizi akıl ve bilgiyle yaparız. Buna karşılık bilinçdışı en başta içgüdülerle yönlendiriliyor gibidir. Bu da buna uygun düşünce biçimleri, yani arketiplerde kendini göstermektedir. Bir hastalığın seyrim tanımlamak isteyen bir hekim “enfeksiyon” ya da “ateş” gibi rasyonel kavramlar kullanmak zorundadır. Rüya ise daha şairanedir. Hasta vücudu kişinin evi, ateşi de evi yok eden yangın olarak sunar.

Bu rüyanın gösterdiği gibi arketipsel zihin, durumu zamanında Artemidorus’un yaptığı gibi ele almıştır. Az çok bilinmeyen bir doğası olan şey, bilinçdışı tarafından ele alınır, arketipsel bir çalışmaya tabi tutulur. Bilincin uygulayacağı sonuç çıkarma yerine, arketipsel ruh bir önceden görme işi yapar. O halde arketiplerin kendi inisiyatifleri, enerjileri bulunmaktadır. Bu güçler onların (kendi simgesel stillerinde) anlamlı bir yorumlama yapmalarım, kendi uyaranlarıyla herhangi bir duruma karışabilmelerini sağlamaktadır. Bu açıdan, kompleksler gibi iş görmektedirler. Canları istediği gibi gelip gitmekte, bilinçli planlarımızı karıştırıp engellemekte ya da değiştirmektedirler.

Arketiplerin özgül enerjilerini, onlara yoldaşlık eden özgün hayranlık yaşandığında fark edebiliriz. Arketiplerin sanki bir büyüsü varmış gibidir. Böyle bir özellik kişisel komplekslerde de görülür. Tıpkı arketiplerin bireysel öyküleri bulunduğu gibi, kolektif komplekslerin de arketipsel dökümleri vardır. Ama kişisel kompleksler kişisel bir tutumdan başka bir şey üretemezken, arketipler bütün milletleri, tarihin çağlarını karakterize eden efsaneler, dinler ve felsefeler yaratırlar.

Kişisel kompleksleri tek yönlü ya da yanlış bilinç yönelişlerinin telafisi olarak kabul ediyoruz. Bunun gibi dinsel mitler de insanlığın açlık, savaş, hastalık, yaşlılık ve ölüm gibi acıları, korkuları için bir tür ruhsal terapi gibidir.

Örneğin evrensel kahraman miti daima canavar, yılan, cin, ucube vb biçiminde görünen kötüyü yenen, halkım mahvolmaktan ve ölümden kurtaran bir güçlü insandan ya da tanrı-insandan söz etmektedir. Kutsal metinlerin anlatılması ya da törensel olarak yinelenmesi, böyle bir kahraman figürünün dans, şarkılar, dualar ve kurbanlarla yüceltilmesi izleyicileri gizemli bir büyü gibi sarar, böylece bireyleri kendilerini kahramanla özdeşleştirmeye doğru yüceltir.

Böyle bir durumu inananların gözleriyle görmeye çalışırsak belki alelade insanın bu yoldan kendi güçsüzlüğü ve sefaletinden nasıl kurtulduğunu, hiç değilse bir süre için, hemen hemen insanüstü özelliklerle donandığını anlayabiliriz. Çoğu zaman böyle bir inanç onu uzun bir süre için dik tutacak, yaşamına belli bir biçim verecektir. Hatta bu bütün toplum düzeni için de örnek olabilir. Bunun ilginç bir örneği ancak Hıristiyanlık çağında, 7. yüzyılda söndürülebilmiş olan Eleusis gizemleridir. Bunlar, Delfi kehanetleriyle birlikte eski Yunan’ın kültürünü, ruhunu oluşturmaktaydı. Çok daha büyük bir ölçekte olmak üzere Hıristiyanlık döneminin kendisi de gerek adını gerekse önemini, kökeni arketipsel Osiris-Horus mitinde olan antik tanrı-insan mitine borçludur.

Genellikle temelde yatan mitolojik fikirlerin, tarih öncesi çağlarda usta bir filozof ya da peygamber tarafından “icat edilmiş” olduğu, daha sonra buna, kolay kabullenen, eleştirel yaklaşmayan halk tarafından inanıla-geldiği sanılır. Ayrıca güç arayan bir ruhban grubunun anlattığı öykülerin “gerçek” olmayıp sadece “dilek-düşünce” olduğu da söylenir. Ama “icat” sözcüğü de gerçekte bir şeyin arayarak bulunması demektir. Bu da sonunda bulunan bir şeyin varlığının önceden bilinmesi gerekliliğine işaret eder.

Gene küçük kızın rüyalarındaki garip düşüncelere dönelim. Çocuğun bunları düşünerek çıkarmış olması olanaksızdır. Çünkü bunları bulduğunda şaşırmaktadır. Bunlar ona daha çok son derece özgün, beklenmedik öyküler gibi gelmekte, çok ilginç bulduğu için de babasına Noel armağanı olarak vermektedir. Böylelikle küçük kız bu rüyaları bizim yaşayan Hıristiyan gizlerimizin alanına sokmaktadır. Efendimiz İsa’nın doğuşu, daima yeşil kalan ağaçla karışmış olarak, yeni doğmuşun ışığını taşımaktadır (Bu 5. rüyadadır). Mesih ile ağaç simgesi arasında her ne kadar tarihsel ipucu varsa da küçük kızın ebeveynine İsa’nın doğuşunu yanan mumlarla süslü bir ağaçla kutlamanın ne anlama geldiği sorulsaydı herhalde oldukça şaşırırlardı. Belki de “aman, işte öyle bir Hıristiyan adeti” derlerdi. Daha derme inen bir yanıt için antik “ölen tamı” sembolleri, buradan da “büyük ana” kültü ve onun simgesi olan ağaç gibi açıklamalar gerekirdi. Bu da bu karmaşık sorunun ancak bir yönünü açıklayabilirdi.

Bir “kolektif resmin” ya da kilise diliyle söyleyecek olursak “dogmanın” köklerini ne denli yalandan incelersek, arketipsel modellerden örülü sonsuz örgüyü o denli iyi görebiliriz. Bu ancak son zamanlarda bilinçli yansıtmaların konusu olabilmiştir. Çelişkili olarak biz bugün mitolojik sembollere ilişkin, bizden önceki birçok kuşaktan daha fazla şey bilmekteyiz. İlkçağlarda insanlar kendi simgeleri hakkında hemen hiç düşünmüyorlardı. Onlar yalnızca yaşıyorlardı ve bu simgelerin içeriğinden heyecan duyuyorlardı.

Bunu Afrika’da, Elgon Dağı yerlilerinde izlediğim bir olguyla göstermek istiyorum. Her sabah şafak sökerken kulübelerinden çıkıyor, avuçlarının içine hohluyor ya da tükürüyor sonra da avuçlarını güneşin ilk ışıklarına karşı tutuyorlardı. Sanki soluklarını ya da tükürüklerini yükselen tanrıya sunuyor gibiydiler. Güneş Mungu’ydu. Bu Svvahilieo sözcük. Polinozyaca bir sözcük olan Mana ya da Mulungu’dan gelmektedir. Bu ve benzeri anlatımlar olağanüstü etkisi, kalıcılığı olan bir “güç”ü anlatmaktadır. Mungu sözcüğü Allah ya da tanrı ile de eşanlamlıdır. Kendilerine bunu neden yaptıklarını sorduğumda “Her zaman böyle yaparız. Güneş doğarken böyle yapılır.” demekle yetindiler. Bunun mantıki sonucu olarak güneşin Mungu olup olmadığı sorulduğunda, güneşin Mungu olmadığım, güneş doğuşunun Mungu olduğunu söyleyip güldüler.

Yerlilerin ne yaptıkları, kendilerine değil ama bana apaçıktı. Onlar anlamı üzerinde hiç düşünmeksizin bir şey yapıyorlardı, bu yüzden de bana açıklayamıyorlardı. Ben onların kendi ruhlarım Mungu’ya sunduklarım sanıyorum. Çünkü soluk ya da tükürük, ruh ana maddesi anlamını taşır. Bir şeye üflemek ya da tükürmek büyülü bir etkiye sahiptir. Örneğin İsa körlerin gözünü açmakta tükürüğünü kullanır. Bazı kabilelerde oğul, ölen babasının son nefesini soluyarak içine alır. Bu Afrikalı yerlilerin, çok eski geçmişte bile kendi törenlerinin anlamı üzerinde daha fazla bir şey bildikleri pek düşünülemez. Onların ataları da motiflerinin çok fazla bilincinde değillerdi, yaptıkları üzerinde sonrakiler kadar bile düşünmüyorlardı.

Goethe’nin Faust’u büyük bir isabetle “Evvela edim vardı!” diyor. Edimler bulunmaz, edinirler. Düşünceler ise buna göre insanlığın oldukça geç bir buluşudur. İnsan önce bilinçdışı faktörlerle yapıp etmeye yönelmiş, ancak çok sonra hareket nedenleri üzerinde düşünmeye başlamıştı. Onun, aslında kendi başına hareket ediyor olduğu gibi gülünç bir inanışa sahip olunması çok uzun zaman sonrasına rastlar.

Bir bitkinin ya da bir hayvanın kendi kendisini icat etmiş olduğu gibi bir iddiaya gülüp geçeriz. Ama kendi psikelerini ya da kendi ruhlarım kendilerinin yaratmış olduğunu düşünen birçok insan vardır. Ruh, doğası gereği bugünkü bilinçlilik durumuna gelişmiştir; tıpkı bir palamutun bir meşe ağacına gelişmesi ya da dinozorlardan memelilerin gelişmesi gibi. Ruhun gelişimi çok uzun bir süre almıştır, hâlâ da gelişmeye devam etmektedir. Bu oluşum için yalnızca dış uyaranlar değil, aynı zamanda iç güçlerle, gelişim tarafından da motive edilmekteyiz.

Bu iç güçler, bilincin denetiminde olmayan bir kaynaktan fışkırmaktadır. Eski çağların mitolojilerinde bu güçlere ruhlar, cinler ya da tanrılar adı verilmekteydi. Bunlar bugün de her zamanki gibi etkindirler. Ama biz kontrolü elimizden alan birtakım güçlerin elinde bulunduğumuzu hiçbir zaman kabul etmek istemiyoruz.

Elbette insan yeni zamanlarda artık istediği gibi kullanabildiği belli bir istenç gücü kazanmış bulunuyor. Artık çalışma temposuna girmek için şarkılarla, davullarla hipnotize olmayı beklemiyor. Hatta artık ilahi yardım alabilmek için gündelik bir duadan bile vazgeçebilmektedir. Buna karşılık ilkel insanlar adım atarken bile batıl inançlarla, korkularla ve daha birçok görünmez dirençlerle engellenmiş görünmektedirler. “İstenç olunca bir yol bulunur” sözü ise modern insanın batıl inancı haline gelmiş bulunuyor.

Bugünkü insanın tanrıları ile cinleri sadece yeni isimler almışlardır.

Aslında yitmiş değiller: tersine onu huzursuzluk şeklinde, psişik komplikasyonlar halinde, haplara, alkole ve tütüne doyurulmaz bir ihtiyaç olarak, her şeyden önemlisi de birçok nevrozla izlemektedirler.

 

Sh.66-82

Kaynak: Jung, C., G. (2002). İnsan ve Sembolleri. Çeviri: Ali Nahit Babaoğlu Okyanus Yayınları,2009, İstanbul

 

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s