ROMA İMPARATORLUĞUNUN HABİS RUHU HRİSTİYANLIK VE ORİJİNAL DİN [HANİF DİN]

 

Tanrılara kurban adama’nın tüm halkların tapınımlarından biri olduğunu, bunun Arap mitlerine geçerek baştan beri ele aldığımız “kurban efsanesini-mitini” yarattığını belirttim. Burada akla son olarak şu soru gelebilir; Tevrat’ı İbrahim geleneği yarattığı, kurbanı sürekli olarak o salık verdiği halde neden sadece İslamiyet inançlarında devam etmektedir?

Bunu Tanrı sözlerinden çıkarmaya çalışalım:

“Yahudi veya Hristiyan olun ki doğru yolu bulasınız” dediler. Ey Muhammed! Doğruya yönelmiş olan ve Allaha eş koşanlardan olmayan İbrahim dinine uyarız de” (Kur’an Bakara-135)           

“İbrahim, Yahudi de, Hristiyan da değildir, ama doğruya yönelen bir müslimdi; “(Kur’an Âli lmran 67)”

Görüldüğu gibi Hz. Muhammed [salla’llâhu aleyhi ve sellem] Tevrat’ı, lncil’i atlayıp dinin gerçeğine, yani asıl gelenek olan İbrahim dinine yöneldiğini belirterek sonra gelenlerin ya da yazılanların hep yazma-bozma ve uydurma olduğunu sık sık hemde paylama şeklinde bildirerek ilk orijinal geleneği göze batırmaya çalışıyor.

Bu tespit yanlış değildir. Yahudi dini tefeci bezirganlığın yaz-boz tahtasına çevrilip “ilk orjinal dinden” epeyce uzaklaşmıştır. Zaten yazılı olanlar bile birbirleriyle çeliştiği gibi neredeyse evrenselleşen imparatorluklar arasında hiçbir gücü olmadığından küçük kavimler arasında sıkışmış, evrenselleşememiş bir “din”dir. Bezirganlık ideolojisi olarak sürekli oynandığı için Hz. Musa’nın kitaplarında (pentateuk) kurban adamanın gerekliliği ve nasıl kurban adanacağına ilişkin uzun ve ayrıntılı açıklamalar varken, l.S.70 yıllarından sonra kurban adamaktan vazgeçilmiştir. Dinin aslından sapmaya birçok örnek gösterilebilir. Fakat kurban tapınımının kaldırılması örneği en çarpıcı örnektir. Başka örnekleri ele almak konuyu ayrıntıya boğacağından bu açıklamayla yetinilmesi yerinde olacaktır.

İncil ise tam anlamıyla uydurmadır. Hz. İsa’nın yaşamından ve başından geçenlerden başka dişe dokunur hiç bir şey yoktur. Zaten bir değil, onlarca hatta yüzlerce İncil vardır.

Büyük büyük konsiller, İncilleri zamanında ayıklayabilmek için çok uğraş vermişler ve bunların sayısını üç beş taneye zorlukla indirebilmişlerdir. Bu yüzden Roma İmparatorluğu’nun “habis ruhu”, kölelerin yatıştırıcı ideolojisi İncil üzerinde uzun uzadıya durmayı gerekli görmüyoruz. Fakat yazımın kısmen “dinler tarihi” şeklinde gelişmesi karşısında kimi arkadaşlarımızın eksiklik olarak görmemeleri için bir kaç sözle bunada burada değinmeyi yararlı görüyoruz.

Hz. İsa, yaşayıp yaşamadığı dahil tartışmalı olan ve diğer peygamberler gibi Yakındoğu’da, “Vaadedilmiş topraklar”da çıkan ve başlangıçta bir Yahudi peygamberi olduğu halde yeni bir dinin kuruculuğunu gerçekleştiren bir tarihsel-kutsal kişiliktir. Ancak diğer Yahudi peygamberleri gibi habire barbar akınlarının büyük büyük imparatorlukları yıkıp kurduğu bir zamanda değil, uluslar göçünün sonuna doğru gelinirken evrenselleşmiş bir imparatorluğun yani Roma imparatorluğunun ideolojisi olarak doğdu. Ama Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. Muhammed [salla’llâhu aleyhi ve sellem] den farklı olarak bu imparatorluğun kuruluşunda değil, çöküş aşamasında çıktı. Bu durumu nedeniyle çağ açıcı, uygarlık kurucu, düzen koyucu bir din yerine, feryadı dünyaları saran antik tarih zulmunün yatıştırılması için ortaya çıkmış bir din oldu.

Roma İmparatorluğu içinde 10 kişiden neredeyse 9’unun köleleştirildiği ve bu kölelerinde modern bir sınıf olamamaları nedeniyle düzeni değiştiremedikleri bir dönem yaşanıyordu. Spartaküs gibi büyük köle isyancıları ve isyanları çıkmasına karşılık, bunlar hiçbir zaman sosyal bir düzen değişikliğine (Devrime) varamazlardı ve varamadılar. Neden varamadılar? Bu sorunun yanıtı yazımızın konusu değildir. Ama isyanların trajik sonları herkesçe biliniyor; kılıçtan geçirilmek, katledilmek.

Evrensel boyutlara ulaşmış Roma imparatorluğu hiç de uzun olmayan aralıklarla iyice şişmiş ve sıkıntılara yol açmak durumuna ulaşmış köle problemini böyle kılıçtan geçirmelerle çözmeye çalışıyor ve düzen içinde bir çözüm tutturmaya çalışıyordu. Fakat zor gücü yalnız başına bir çözüm olamazdı. Çürümeyi giderecek dışardan barbar akınları da iyice azalınca (sonuncusu Hun’ların akını idi) düzenin başka amortisörlere ihtiyacını bir zaruret olarak dayatıyordu. Halkın sosyal ve fizik acılarını dindirecek şey, bir dinden başkası olamazdı. Ne ‘Tanrıların bolluğuna” dayanan eski dinsel yapı, ne de hiçbir zaman evrenselleşemeyen Yahudi dini bu boşluğa dolduramazdı. Bu nedenle Yahudiliğin açtığı tek tanrılı yoldan ve özellikle “Mesih” beklentisi yolundan düzeni rahatlatacak yeni bir kurtarıcı olarak Hz. İsa geldi.

Hz. İsa, her ne kadar yerleşik çok tanrılı sistemin eski din sınıfları tarafından engellendiyse de çok geçmeden “Devlet dini” olarak beklenen yerini, aldı. Böylece insanlar yaşadıkları dünyadan umut kesip öteki dünyada mutluluk ve huzuru arayabilirlerdi. “Dinin afyon rolü” en çok Hz. İsa dini için geçerli oldu.

İşte bu nedenlerle yeni bir uygarlık kuruculuğuna soyunan, tarihi yol açıcılık göreviyle determine olmuş 

Hz. Muhammed [salla’llâhu aleyhi ve sellem], ne Yahudi dinine, ne Hristiyanlığa itibar edemezdi. Bu nedenle kendisininde açıkca belirttiği gibi doktrinin aslına, tüm dinleri yaratan ortak ideolojiye gitmiştir. Bu yüzden kurban tapınımı diğer dinlerde kalmadığı halde sadece İslam dininde uygulanmaya devam etmiştir.

İslam dininde bir tapınım olarak varlığını devam ettiren “Kurban” ve “Kurban bayramı” olayının tarihsel kökleri sanırız iyice açıklığa kavuşmuştur. Olayın bir de “bayram” boyutu vardır. Kısaca buna da değindikten sonra konu üzerinde yürütülen çalışmalara bir göz atıp, farklılıklarımızı ortaya koyarak bitirelim.

BAYRAM ÜZERİNE FREUD VE TURAN DURSUN’UN ELEŞTİRİ ANLAMSIZLIKLARI

“Bayram” diye adlandırılan olay bütün dinlerin belirli zamanlarda, belirli biçimlerde gerçekleştirdikleri tapınımın Türkçede ki ortak adıdır.

Bunun  en önemli,  en çok  dikkat  çeken  yanı,  her zaman değil, takvimin belirli tarihlerinde,  her yerde  değil, belirlenmiş yerlerde, gelişi güzel değil tarihin derinliklerinden getirilmiş belirli şekillerde gerçekleştirilişidir. Bu neden böyledir?

Konuya bir kaç yönden bakılmaktadır. Bunlardan birisi Freud’un psikanalitik bakış açısıdır. Buna göre gerek din gerekse dinsel tapınım insanlığın nevrozudur. Tezini açıkladığı “Hz. Musa ve Tek Tanrıcılık’’ adlı kitabında;

“Erken yaşta bir travma -kendini savunma-uyuklama evresi -nevrotik rahatsızlığın patlak verişi-geriye itilmiş nesnenin kısmen dönüp gelişi; işte bir nevrozun oluşumu için saptadığımız formül budur.’ diye bir tespit yapıyor ve bunun birey için “takılıp kalma”, “yineleme saplantısı”na nasıl yol açtığını açıkladıktan sonra, “bireyden toplumsal”a geçiyor ve: 

“Şimdi bireyin yaşamındakine benzer bir sürecin soyyaşamında da gerçekleştiği varsayımını benimsemeye çağıracağız okuyucuyu.” şeklinde bir önvarsayımı kabul etmeye zorluyor. Bundan sonra uydurma ve spekülatif nitelikte olduğunu tartışmaya bile gerek bulunmayan “İnsanlığın sürüler halinde yaşadığı dönemde bir baba katli olduğunu, katlin travmatik nitelikte bulunuşundan dolayı geri dönüp gelerek Baba tanrıya dönüştüğü” yolunda açıklamalar yapıyor. Fakat asıl tespitini, “dinsel öğreti ve seromonilerde iki tür ögenin varlığını saptarız; birincisi, eski aile öyküsüne takılıp kalmalar (fiksasyon) ile bunların Kalıntıları; ikincisi, geçmişin yeniden diriltimi (ihya), unutulmuş nesnelerin uzun aralardan sonra yeniden dönüp gelişi.” olarak özetliyor.

Şimdi bu spekülatif açıklamalarla, bizim yazımızda tüm sınırlı olanaklara rağmen yapılmaya çalışılan açıklamalar birbiriyle karşılaştırılabilir. İlk bakışta da görülebileceği gibi ikisi arasında olağanüstü farklar vardır. Bir kere, “formülasyon uyduruculuğunu” tarihe ve insanlığa dayatmak yerine, maddi ve manevi gerçeklikten yola çıkılmış, her iddia olayla kanıtlanmaya çalışılmıştır. Daha sonra “birey”den değil, “toplumsaldan” yola çıkılmıştır. Bu yüzden tıbbi yaklaşımın bir sonucu olarak tek tek insanların hasta ve nevrotik oluşlarıyla, tüm insanlığın “hasta” olması arasında derin farklılığın bizim yaklaşımımız da bulunamayacağını belirtmeye bile gerek yok. Biz insanlığın nasıl yaşadığı ve bu yaşayışın nasıl bir düşünüş ve inanışa yol açtığı ile ilgiliyiz. “ldeoloji”yi nevroz saymanın bizim haddimiz ve hakkımız olmadığını düşünüyoruz.

Ancak, baştan beri konuyu ele alırken şunu gördük; çağlar değiştikçe ideoloji hemen arkasından değişmiyor. Eski ideolojiler ile yenileri uzunca bir süre birarada yaşamaya devam ediyorlar. Bu da doğal bir sonuçtur; çünkü örneğin 50.000. yıla yakın sürmüş tarihöncesi ideolojilerin tarihe girmekle hemen değişmesi asla düşünülemez. Hem eski ilişkiler, hem de özellikle eski düşünüş tarzları her zaman yeniyi sürekli zorluyorlar. Buna Freud’da olduğu gibi “geçmişin nevrotik bir tarzda geri dönüşü” denmesi olsa olsa kafa kargaşasına yol açar. Çağların yaşayış ve düşünüşü her zaman iç içedir.

Bu yüzden “bayram” şeklinde ki tapınımların nevrotik bir saplantı olmaktan ve burada aranmaktan önce çağlar boyunca süren maddi ve toplumsal ilişkilerde aranması gerektiğini düşünüyoruz. Farklı anlayışlar üzerinde biraz daha “fikir cimnastiği” yaptıktan sonra bunu göstermeye çalışağız.

Bayramlar üzerine. daha doğrusu tapınımlar üzerine bir başka dikkat çeken görüş, din tarihçilerinin görüşüdür. Buna göre Bayramlar Kutsal’ın tezahürüdür. insanlık yaşanan zamanı Tarih dışı bir boyuta taşımak istemekte ve buda “bayramlara” yol açmaktadır. Bayramla birlikte yaşanan zaman bu zaman değildir; bayramın geçtiği yer somut yaşanan yer değildir; insanların o an yaşadıkları ilişki tarihsel ve insani bir ilişki değil, tarihdışı esrarengiz ve varolanın ötesinde ki bir ilişkidir. Temel tez budur. Ama insanlar neden böyle yapmaktadırlar? Durup dururken mevcut zaman, ilişki ve yaşam yeterliyken böyle “acaip” bir durumun içine neden girmektedirler? Bu soruların yanıtı yoktur.

Oysa yanıt toplumsal yaşam ve gereklerin içindedir. Örneğin Mezoamerikan halklarının kurban bayramının protein ve besin ihtiyacından kaynaklandığını ayrıntılı örneklerle göstermiştik. Yaşamın temel davranışlarının toplumsal onayı kendini ideolojide ve tapınımlarda gösterir.

Yukarı barbarlığa giren bütün halklar hasadla ilgili bir takım tapınımlar geliştirirler. Nedeni çok açıktır: İnsanlar kendi yaptığı şeyleri kendi yeteneklerinin sonucu olarak değerlendiremezler. Olsa olsa bir büyük iradenin ürünü olabilirler. O büyük irade toplumsal yaşamdaki onurlandırma gibi onurlandırılır. Herşey paylaşıldığı gibi ürünün oluşmasını “gerçekleştirenle” de paylaşılması zorunludur. Bu yüzden her sene belirli zamanlarda “hasad şenlikleri” düzenlenir. Bunun belirli zamanlarda yapılmasının gerekçesi açıktır: Doğanın kendini üretme zamanlarının her sene devrevi olarak aynı zamanlarda gerçekleşmesinden. Doğaya ve toplumsala dair bilinemezlik doğal tanrılara ve doğal inanışlara yol açar. Frazer’in çok güzel örneklerini sunduğu gibi ürünün en iyisi ve ilk ürün bu doğal tanrılara adanır.

Tarıma geçememiş orta barbarların hayvanlara ilişkin tapınımları da çok farklı değildir. Hayvanın kendisi insan üretiminin sonucu olmayıp, olsa olsa tanrısal iradenin bir ürünü olabilir. Öyleyse tarihin önceden beri getirdiği tapınım hayvanların belirli zamanlarda büyük iradeye kurban edilmesini gerektirir.

Demek zamanı ilga edelim bir başka boyutta yaşayalım düşünüşünden değil toplumsal ve doğal zorunluluklardan kaynaklanan bir durum vardır.

Kutsal olanla ilişki de öyledir. Tarihin belirli zamanlarında komüna bireyin dokunulmazlığa sahipken kişi sivrilmelerinden sonra bu kez kutsallığın boyutu değişmiştir. Herşey kutsallaşınca toplumsal çıkmazları aşmanın tek boyutu olarak ve zorunlu olarak yaşama yeni bir “kutsallık” sızmıştır. Gerçekten de insanlar bu kez altlık üstlük ilişkileri içinde bulununca artık bunun kabul edilebilir hale koyulması da gerekti. Olağanüstü mistisizme kardırılmış bir ilişkiler evreni yaratılmalıydı ki insanlar oraya taşınabilsin ve “tarihsel zamandan” kurtulabilsinler. Bu yüzden zaman aşkınlaştırıldı; bu yüzden yer ve ilişkiler aşkınlaştırıldı. Yani inanışın acıları dindiren “afyon” boyutuna, doğal olandan tarihsel geçmiş kullanılarak böylece geçildi.

Kurban ve kurban bayramı üzerine bir başka örnek Türkiye’den: İslamiyet ve din konusunda ülkemizde en çok yankı uyandırmış ve fanatik İslamcılar’ın katliyle daha çok ünlenmiş bulunan Turan Dursun’un yaklaşımı benzer yaklaşımlar içinde en iyi örnektir. Dursun, “Tabu Can Çekişiyor: Din Bu’ adlı kitabının 1. cildinde “Kurban ve Kurban bayramı” konusunu inceliyor ve kutsal kitaplardan olayı aktardıktan sonra sorular soruyor. Bu soruların bazıları şöyle:

“Ibrahim çocuğunu kurban etmek, kesmek için bir “düş”ü nasıl kanıt saymış?

Bunun Tanrı’dan olabileceğini nasıl (daha doğrusu niçin) düşünmüş?

Bu oğlanı bir armağan olarak veren Tanrıysa nasıl olup da yatırıp kesmemi buyurur?

 Böyle ARMAĞAN olur mu?

Tanrı’nın amacı armağan vermek mi cinayet işletmek, öz çocuğumu keserek acılara gömmek mi? diye neden düşünmemiş?

–          Burada olduğu gibi başka konularda da Kur’an’da Tanrı’nın insanları denediğinden söz edilir. Tanrı’nın denemeleri kime karşı, niçin?

Bir şey öğrenmeye, ya da kanıtlamaya gereksini mi var?

–          Bir başka kişi de “düşünde gördüğünü bir kanıt sayarak” İbrahim’in tutumunu gösterirse ne olur?

İbrahim’in öyküsüyle buna yol açılmış olmuyor mu?

–          Tanrı İbrahim’e çocuğunu kestirmeyeceğini bildirirken oğlanın yerine bir “kurtulmalığa” neden gerek görmüş?

Bir başka canlıyı kurban etmek niye?

Ya da bunun için bir kurbanlık yaratıp göndermek?

Akla gelebilen ama karşılıksız kalan sorulardır bunlar” (Din Bu 1. Cilt sf. 125) diyor, T. Dursun.

Bu sorular gerçekten karşılıksız mıdır?

Eğer gerçeği aramıyorsak, geçmişte insanlar neden böyle düşündüler diye düşünmüyorsak, eğer 21. yüzyılın, modern çağın kriterleri ile yanıtlar arıyorsak (aslında aramıyorsak!) gerçekten bu soruların karşılığı yoktur. T. Dursun aslında efsane ile ilgilenmiyor. Onun ne kadar saçma, ne ölçüde olanaksız, bunlara inanmanın en kadar gülünç olduğunu ortaya koymaya çalışıyor.

Bu yaklaşım doğru mudur?

İlk bakışta doğru gibi görünüyor. Çağımızın insanı için, 1400 yıl önceki (hatta kurban efsanesi bakımından onbinlerce yıl önceki) ideoloji ve insancıl ilişkiler olağanüstü saçma, gülünç hatta T.Dursun’un belirtişiyle “katliam” gibi görünecektir. Başka türlüsü mümkün müdür?

Denecek ki evet mümkündür; dünya’da tüm dinlere inanan milyarlarca insan bulunduğuna göre mümkündür. Bu inanışların bugünkü gerçeğe uymadığını ortaya koymak belki geriliğe, gericiliğe karşı savaş gibi gelebilir. Neden sorusunun sorulmasını yasaklayan, tanrı buyruğunu sorgulamayı kâfirlik sayan inanışlar karşısında gerçek yanıtlar olmasa da düşünmeye çağırdığı için belki bir değer taşıdığı kabul ‘ edilebilir.

Fakat bize bu “kaba gerçek” değil, gerçeğin derinliği gerekir. Dinsel dogmaları son derece basit karşılaştırmalarla, herkesin bildiği fiziksel açıklamalarla dahi alt ettiğimizi düşünebilirsiniz. Fakat “inananın” karşısında sorgulama nafile bir çabadır. Ne bizim yaptığımız açıklamalar, nede T.Dursun’un “soruları” ve yaptığı açıklamalar onlar için bir anlık kuşku dahi yaratmaz. Çünkü iddia tanrı buyruğudur, doğrudur ve asla tartışılmaz. Bu yüzden T.Dursun “inananlara” hitap ediyorsa (ya da ettiyse) boşuna uğraşmış olmakta, hatta tahrik edici bir davranış içinde bulunmaktadır. Yok eğer, gerçeğin ta kendisini arayanlara hitap ediyorsa sığ açıklamalarla ya da “sorularla” olacak iş değildir bu.

Nitekim kendisi de bunu kısmen anlamış olacak ki kurban için iki sebep açıklıyor:

Birincisi, “Ayetlerden anlaşılan o ki, ilk doğan oğlan’ın “Tanrı’ya kurban edilmesi” biçiminde ki eski inancın bir yansıması var” diyor ve ikincisi, “Bu dinlerde “insan” kimi durumlarda “mal’dır. Örneğin köle, sahibinin malıdır. Karı kocanın malıdır. Çocukta özellikle “babanın” malıdır. İbrahim’e çocuğunu “kurban etme” yetkisinin verilmesi bundan” diyor.

Gösterilen sebeblerden birincisini alalım; gerçekten efsanede “İlk doğanın adanması” inancı vardır. Fakat “ilk doğanın adağı” ne zaman, nerede ve daha önemlisi niçin gerekmiştir?

Bu uygulamanın bu kadar köklü bir inanış özelliği taşıması nedendir?

İnsanlar günümüz insanlığı için “vahşet” sayılacak bir tapınıma niçin ihtiyaç duymuşlardır?

Değil koskoca bir tarihin determinizmini aramak, bu basit soruların karşılıklarını dahi T.Dursun’da bulmak olanaklı değildir. Bu “tarih bilimi” yoksunluğu ikinci sebeb ortaya konulduğunda daha açıklıkla ortaya çıkar; karının, çocuğun, kölenin “mal” olması.

Bir kere kurban efsanesi aşağı barbarlıktan (avcı, toplayıcılıktan) orta barbarlığa (Göçebe hayvan yetiştiriciliğine) geçişin başlangıcına, geçiş çağına denk düşen bir efsanedir. Dolayısıyla bu çağda ne “kölelik’’ vardır, ne de çocukların “mal” sayılışı. Bu çağ anaerkillikten tümüyle kurtulmamış tam bir komünal çağdır. Her ne kadar efsane ataerkilliğin “baba İbrahim’ini” ortaya çıkarmak üzere ise de kadının hala etkilerini devam ettirdiği bir dönemdir. Nitekim Sara’nın İbrahim üzerinde ki egemenliği aynı efsanenin ayrıntılarıyla anlattığı bir gerçektir. Dolayısıyla bu kanı yanlıştır.

Burada denilebilir ki “aynı İbrahim’in köleleri de var cariyesi de var. Bu nasıl açıklanacak?” Çok basit! Efsane, İbrahim’in bir yüzyıldan fazla yaşadığını açıklıyor! Bu, Arapların atası olarak tüm bir tarihsel geçmişin (Tarih öncesinden tarihe girişin) tüm efsanevi olaylarının İbrahim’e mal edildiğini gösterir. Bu gerçek bilinmeyince, İbrahim’in kim olduğu ve ne zaman hangi ilişkileri yaşadığı bilinemez ve T. Dursun’un yaptığı gibi ‘’İbrahim mavalı”ndan bahsedip konuyu kapatmak gerekir. Oysa olay göründüğünden daha derindir.       

Konuya bakış açısı modern çağdan, İbrahim’in yaşadığı çağların açıklanmasına götürülünce olaylar kendiliğinden aydınlanır. Örneğin “düşlerin”, “kehanetlerin” antik çağda tinselliğin en önemli tezahürü olduğu, hatta peygamberliğin, kutsallığın en önemli işlerinden olduğu, T.Dursun’un sandığı gibi “basit bir düş” denilip geçilemeyeceği kendiliğinden ortaya çıkar.

Eğer aşağı barbarlığın avcılığa dayalı toplumunun kıtlık içindeki yaşantısı bilinirse “Tanrı’nın insan kurban etmekten ya da çocuk kurban etmekten” başka bir şeyi insanlığa salık veremeyeceği de bilinmiş olur. Yine aynı şekilde hayvan evcilleştirmenin getirdiği bolluk karşısında Tanrı’nın insanlığa, “insan ve çocuk kurban etmeyi bırakın, artık hayvan kurban edin” buyruğu vermekten başka bir tutum takınamayacağı da T.Dursun’un sorusunun karşılığı olarak  anlaşılmış olur.

Bu açıklamaları uzatmak mümkündür. Fakat bizi bütün bir yazımızı tekrarlamak durumuna sokacağı için gereksizdir. Burada sadece yaklaşım farklılıklarımıza örnekler vermeye çalışıyoruz.

Bu kadar örnek yeter. Bu efsaneyi çözümlemek için giriştiğim çabaların eksik kalan yanlarını “Yaratılış” ve “Tufan” efsaneleri çözümlemesi sırasında tamamlamayı düşünüyorum. Kutsal kitapların mitolojisi ve diğerleri de mitoloji tasnifinin bir parçası olarak değerlendirilmelidir. Açılmış bu tartışma, yeni çabalarla tamamlanacak, zenginleşecek ve “İnsanlığa dair bilmecenin” çözümü için bir “katkı” da bulunmuş olacaktır. Böyle olacağını (en azından) ummak istiyoruz. İnsanlık ve onun Kültürel devrimi, geçmişin “masallarını”, ideolojilerini temizlemeden “Spiral gelişim” yasasının bir sonraki adımı olan “Modern Komüna”ya asla varılamayacaktır. “İnsanın hakkının ve “Düşüncenin gücü”nün eninde sonunda buraya varacağından zerrece kuşku duymuyorum.

Sh:82-93

Kaynak: Birant Esinoğlu, Dinlerin Gizemi 1. Baskı, Ekim 1996,İstanbul

BAŞA DÖN

 

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s