“Saatleri Ayarlama Enstitüsü” ve ZAMAN

 

Not: Ahmet Hamdi Tanpınar’ın SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ romanını konu alan yazılarda “zaman”ı ele alan bilgiler ve düşünceler öne çıkarılmaya çalışılmıştır.

 

SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ-Mehmet Kaplan

 

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın eserlerinde “zaman meselesi” çok mühim bir yer tular. O, hemen hemen her şeyi, mekânı ve cansız eşyayı dahi  Türkçenin en güzel şiirlerinden biri olan “Bursa’da zaman”ı hatırlayınız  zaman ile münasebeti bakımından ele alır. Şiirlerinde, hikâyelerinde, romanlarında, ilmî araştırma ve denemelerinde, insan hayatının bu temel mefhumu, en mücerret şeklinden en müşahhas tecellilerine kadar binbir görüşü içinde karşımıza çıkar. 1954 yılında Yeni İstanbul gazetesinde tefrika olunarak, son günlerde kitap halinde basılan

Saatleri Ayarlama Enstitüsü adlı romanında da “zaman” gerek sembol, gerek hayat manzarası olarak ön plânda bir yer işgal ediyor.

Fakat yazarın burada, “zaman”a bakış tarzı, diğer eserlerinden tamamıyla farklıdır. Tabir caizse, bu romanda “zaman”ın karikatürü yapılmış, çarpık aynalardaki acayip akisleri tasvir olunmuştur. Bergson’un felsefesinde olduğu gibi “zaman”! bir akış, bir “süre” telâkki eden Tanpınar, Saatleri’Ayarlama Enstitüsünde, bu sürenin içinde bir ada gibi donmuş kalmış, veya onun dışına çıkmak için delice çırpman insanları ve çevreleri canlandırmaya çalışıyor.

Bu donmuş veya parçalanan bir saat gibi çığırından çıkmış olan zamanın esas kahramanı, Türk cemiyetidir. Yazarın asıl gayesi, Türk cemiyetinin son elli yıl zarfında, nasıl donmuş bir hayal şekli ile onu gülünç şekilde aşmak isteyişini anlatmaktır. Eser, buna göre başlıca iki veya aradaki geçiş devrini de hesaba katarsak, üç kısma ayrılmıştır.

Romanın kahramanı Hayri İrdal’ın çocukluk yıllarına rastlayan birinci merhalede  bu devir istibdat devridir  insanlar bir Şark ortaçağının masal havası içinde yaşarlar. Yaşanılan gerçek zaman ile insanların kapalı bir kavanoza hapsedilmiş gibi yüzdükleri masal atmosferi arasında tam bir tezat vardır. Hepsi de kendilerini musallat bir fikre kaptırmış olan bu insanların gerçek ile hiç bir ilgileri yoktur. Duyuları dış âleme kapalı olduğu için, şuurlarına acayip bir takım hayaller, rüyalar, ümitler, yani gayrişuur hâkimdir. Hayri İrdal onların bu durumunu şu cümlelerle anlatır:

“Onların, gördükleri, elleriyle yokladıkları, duygularına cevap veren şeylere herkes gibi inanmamaktan başka hiç bir günahları yoktu” (s. 44).

Fakat hayat karşısında işlenilebilecek en büyük günah bu değil midir? Bütün Şark asırlarca gözlerini dış dünyaya kapayarak, kendisini gayri şuurun icat ettiği bir masal âlemine kaptırmamış ve bu yüzden gerçek âlemde değişen zamanın farkına varamayarak bindiği geminin paramparça olduğunu görmemiş midir?

İkinci merhalede, yani 11. Meşrutiyet devrinde ve Birinci Dünya Harbinden sonra, imparatorluk tamamıyla dağılmış, fakat insanlar yine de yaşadıkları çağın vazıh şuuruna ulaşamamışlardır.

Romancı bu merhaleyi kahvehane ve İspirtizma Cemiyeti sahnelerinde çok güzel tasvir eder. Dış dünya, eski masallarda olduğu gibi, burada da, irreel bir hayal âlemi şeklinde görünür. Fakat bu esnada masal çok abes bir rüya şekline girmiştir. Hayri İrdal, bu sıralarda duyduğu ruh halini şu satırlarla ifade eder:

“Bu daima böyleydi. Ne kadar ciddi başlarsa başlasın burada her iş en beklenmedik neticelerle biterdi. Bu kahvenin bir adım ötesinde yüzde yüz gibi bakılan bir hesap, burada birdenbire en hafif ihtimal şekline girer, bir yığın gidip gelmeden sonra talihin bir alayı olurdu. Hülâsa bu abes denen şeyin bataklığı idi. Ve ben farkında olmadan boynuma kadar ona gömülmüştüm.

Sanki çok tüylü, yumuşak bir yığın kol ve kanatlı, insanı adeta bilmez tükenmez gıdıklamalar, kısık gülüşler ve haz baygınlıkları içinde sömürüp tüketen bir hayvanın eline düşmüşüm gibi bu mânâsız âleme gömüldüm. Hiçbir şeyin birbirini tutmadığı ve her şeyin en şaşırtıcı şekilde birbirine bağlı olduğu bir dünyada, bilmediğimiz bir yerde kopan bir fırtınanın getirdiği enkazdan yapılmış bir panayırda imişim gibi yaşamaya başladım. Bu fırtına nerede kopmuştu? Hangi tuhaf ve zıtlarla dolu âlemleri yağma etmiş yahut nasıl karmakarışık bir armadayı böyle didik didik savuşturmuş ki bize kadar getirip önümüze yığdığı şeylerin hiçbirini asıl kendi çehrelerinde tanımamıza imkân yoktu. Her şey bir hokkabaz şapkasından çıkar gibi birbirinin peşinden birbirine takılı geliyordu. Bu yaşanırken çok rahat, sonradan üzerinde düşünülünce bir kâbus gibi sıkıcı bir şeydim” (s. 140).

Metinde “abes” kelimesi koyu harflerle basılmıştır. Filhakika bu kelime romanda tasvir olunan bütün hayatı izah eden bir anahtar  kelimedir. Roman, baştan sona kadar, realitenin dışında yaşayan insanların “abes hayatı”nı anlatır. Fakat “abes”, en kuvvetli ve en gülünç tezahürünü, romanın Cumhuriyet devrine tekabül eden üçüncü kısmında bulur.

Saatleri Ayarlama Enstitüsünün kuruluş ve çalışmasını tasvir eden bu kısım, bu devrin zihniyetini gösteren bir sembol olarak Türk edebiyatında şaheser denilebilecek bir kudreti haizdir. Bu bölümde hayatı sistem haline getirdiği sloganlarla değiştirmeğe kalkan Mefisto benzeri bir tiple karşılaşırız: Halit Ayarcı, hiçbir içtimaî, ahlâkî ve dinî kıymete inanmayan korkunç bir şarlatandır. O da bir masalın peşindedir. Bu gerçekle hiçbir ilgisi olmayan güya ileri, modern bir masal, daha doğrusu bir slogandır. Sistematik olarak işlenen bir sloganın ne kadar gülünç bir şekle girebileceğini, Saatleri Ayarlama Enstitüsü çok güzel ifade eder. Bu sembol üzerinde düşünenler, Cumhuriyet devrinde kurulmuş bir çok içtimai müesseseye hâkim olan zihniyetin harikulade bir karikatürünü göreceklerdir.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü ilk bakışta bir fantezi, bir alay gibi görülmekle beraber, büyük bir ciddiyetle okunması ve üzerinde derin derin düşünülmesi lâzım gelen bir eserdir. Ahmet Hamdi Tanpınar bu romanıyla bizim içtimai hayatımızın gizli noktalarına kuvvetli bir projektör çevirmiştir. Okuyanlardan birçoklarının gözleri bu ışıktan rahatsız olacaktır.

(Çağrı, sayı 49, Şubat 1962, s. 14).

**

**

AHMET HAMDİ TANPINAR’IN ÇAĞ ve TOPLUM HİCVİ: SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ- Gürsel Aytaç

“Bıırsa’da Zaman” şâiri ve Huzur romanının yazarı Ahmet Hamdi Tanpınar, XX. Yüzyıl Avrupa edebiyatının ortak problemi sayılan “zaman” kavramıyla, hem konu hem de anlatım tekniği bakımından ilgilendiğini göstermiştir. Saatleri Ayarlama Enstitüsü (1961) adlı romanda modern çağın, insanı saate tutsak eden yaşama temposu başta olmak üzere toplum mekanizmasının çeşitli unsurlarını hicivci bir bakış açısından ele alır.

“Modern Romanın Kurguları” (Strukturen des modernen Romans) başlıklı bir karşılaştırmalı edebiyat araştırmasında Theodore Ziolkowski, modern Batı romanının beş ana konusundan biri olarak “zaman” kavramını tesbit ediyor. Edebiyat ve kültür tarihi bu açıdan incelendiğinde görülüyor ki XVII. Yüzyıla kadar insan varlığı, Tanrı’nın ebedî düzeni içinde sarsılmazlığını korurken zaman kavramında âdeta bir hiyerarşi vardı: İnsanın ölümlülüğüyle başlayıp Tanrı’nın ölümsüzlüğüne doğru yükselen bir hiyerarşi, insanî zamanla ilahî zaman arasında herhangi bir çelişki söz konusu değildi, çünkü “ölümsüzlük”, bütün insanların ulaşmak istediği en son “değer”di. “Öznel zaman” (subjektive Zeit) üzerinde durulmuyordu. Descartes’in “cogito, ergo sum” (düşünüyorum, o halde varım) düsturundan sonra insan bilincindeki inkılâp, zamanda tutarlı bir ardardahktan uzaklaşıp “öznel zaman” anlayışını ön plâna çıkardı.

Faulkner, James Joyce, Rilke, Kafka, Thomas Mann ve Döblin’de nesnel saatle öznel saat arasındaki uyumsuzluk probleminin çeşitli imajlarla dile getirilişi bir rastlantı olmasa gerek.

Hayat temposunun belirgin değişikliğiyle birdenbire büyük önem kazanan zaman kavramı, zaman ölçme âleti saati yalnız edebiyatta değil, resim sanatında da işlek bir motif düzeyine yükseltmiştir. Salvador Dali’nin sürrealist manzaralarında yer alan “yumuşak saatlerini çoğumuz biliriz. Toplum hayatının zaman düzenini; iş, bilim ve günlük ilişkiler dünyasının zaman düzenini sembolize eden saat, XX. Yüzyıl edebiyatında ilgi çekici bir şekilde karşımıza çıkıyor: Ya bozulmuş, ya kırılmış, ya eksik ya da arka plâna atılmış haliyle. Kafka ve Joyce’da insanın “iç saati” dış dünyanın “resmî saatiyle” hiç uyuşmaz. Thomas Mann, ünlü romanı “Zauberberg” (1924)’de kahramanı Hans Çastorp’a üç haftalığına geldiği halde yedi yıl kalacağı sanatoryumda saatini yatağının başucundaki konsoldan düşürtüp kırdırır. Çünkü kendisi için yeni ve dışa kapalı (hermetik) bir dünya olan Zauberberg sanatoryumunda resmî saate gerek duymayacaktır. Keza “Berlin Alexanderplatz” (1929) romanında Döblin, kahramanı Franz Bieberkopf u hapishane dönüşü eski, yıpranmış saatiyle günlerce uğraştırır. Faulknerm The Sound and the Funj (1929)’sinde Dilsey’in saatinde akrep ve yelkovandan yalnızca biri mevcuttur ve çok ağır işler. Ve nihayet Alman sembolistlerinden Rilke, biçim ve teknik açısından XX. Yüzyılın çığır açıcı romanı sayılan Die Aufzeichnungen des Malte Lauritz Brigge (1910) adlı romanında bir “zaman enstitüsünden söz eder. Roman kahramanı, St.Petersburg’daki bir otel komşusunu, Nicolaj Kusmitsch adındaki bir küçük memurun ilgi çekici tasavvurunu hatırlar: Alelade bir Pazar günü bu şahıs, elli yıl daha ömrü olsa, bunun kaç gün, kaç saat ve kaç dakika daha yaşayacağı anlamına geldiğini hesaplamaya koyulur. Sonra bunun muazzam bir sermaye olduğunu ve nasıl harcanması gerektiğini, nasıl tutumlu olunabileceğini düşünürken farkeder ki, para konusundaki terimler bu alanda da uygun düşüyor. O zaman bir “zaman bankası” (Zeitbank) olması gerektiğine inanır. Şehrin adres fihristini karıştırmaya başlar ve böyle bir banka ya da bir “İmparatorluk Zaman Enstitüsü” (Kaiserliches Zeitinstitut) arar. Tasarruflarını değerlendirmede kendisinin danışmak istediği bir kurumdur bu. “Zaman” gibi soyut bir kavramı, “maliyecilik”, “bankacılık” alanında kelimelerle somutlaştırma deneyi, sembolist bir yazar olan Rilke’nin yaratıcılık kurallarına uygun düşüyordu.

XX. Yüzyıl Avrupa romanına biriki çizgiyle değindikten sonra Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bu çağdaş ortak konuyu Türk romanına nasıl getirdiğine bakalım.

Romanın başlığı, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, zaman kavramına ilişkin fantastik (hayal gücü ürünü) bir buluş. Roman dokusu içinde hem “saat”, türlü bakış açıları ve benzetmelerle “odak motif” niteliğinde, hem de “saatleri ayarlama” düşüncesi bir “Leitmotiv” gibi baştan sona varlığını sürdürüyor. Öte yandan “saatleri ayarlama” işi için bir enstitünün kurulması, çalışması, uyandırdığı ilgi, varlığını koruması, geniş anlamda bir toplum hicvi oluşturuyor.

Dört bölümlü, 371 sayfalık bu roman, birinci şahıs anlatımla yazılmış. Bölümlerin başlıkları şöyle: “Büyük Ümitler”, “Küçük Hakikatler”, “Sabaha Doğru” ve “Her Mevsimin Bir Sonu Vardır”. Her bölüm farklı sayıda ve numaralanmış alt bölümlere ayrılıyor. Romanın anlatıcı kişisi, Hayri İrdal adında sıradan bir adam. Hayatım kaleme alışını şöyle açıklıyor:

“Hayır, hâtıralarımı yazmaktan kastım, kendimi anlatmak değildir. Sadece şahidi olduğum birtakım vakaların unutulmamasına yardım etmektir. Bir de üç hafta evvel toprağa gömdüğümüz aziz insanı anlatmak ve anmak.”

Hayri İrdal’ın hayatını bir anda değiştiren ve onda, unutulmaması gerektiği için yazma hevesi uyandıran ilgi çeken insan Halit Ayarcı’dır. Onun, hayatındaki önemini roman kahramanı şöyle özetliyor:

“Kendi kendime, yatağımda uzun zaman düşündüm. Hayri İrdal dedim, çok şey gördün, geçirdin. Yaşın ancak altmış olduğu halde birkaç insanın ömrünü birden yaşadın. Sefaletin, bir köşeye atılmış olmanın her türlü acısını tattın. İkbalin merdivenlerinden çevik ve çâlak çıktın. Hiçbir zaman ve hiçbir kuvvetin halledemeyeceği meselelerin halloldu. Bütün bunlar hep Halit Ayarcı’nın sayesinde oldu. Seni mezbeleden o çekip çıkarttı. Hayatın için, düşüncen ve rahatın için hakiki düşman olan her şeyi ve herkesi o sana dost yaptı. Etrafında sade çirkinlik, fakirlik, sefalet gören bir adam iken birdenbire insana lâyık birtakım asil zevk ve saadetlerin bulunduğunu duydun ve insan ruhunun asilliğini anladın.” (s. 13).

Ahmet Hamdi Tanpınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1961 (Metindeki alıntılar eserin bu basımından verilmiştir).

Hayri İrdal’la Halit Ayarcı’yı bir araya getiren motif, saat merakıdır. Hayri İrdal, asıl hayatının dayısından sünnet hediyesi olarak aldığı saatle başladığını söylüyor. Saat merakı, saat zevki konusunda Türk toplumunun özel bir durumu olduğunu ileri sürüyor:

“Herkes bilir ki, eski hayatımız saat üzerine kurulmuştur. Hattâ sonraları Muvakkit Nuri Efendi’den öğrendiğime göre Avrupa saatçiliğinin en büyük müşterisi daima müslümanlar ve onlar içinde en dindarı olan memleketimiz halkı imiş. Günde beş vakit namaz, ramazanlarda iftar, sahur, her türlü saatle idi. Saat Allah’ı bulmanın en sağlam çaresi idi ve bu sıfatla eskilerin hayatını idare ederdi.” (s. 26).

Romanda dikkatimizi çeken çeşitli saat tasvirleri var. Saat âdeta ailenin, evin, sahibinin yaşama biçimini, hayat düzeyini, zevkini, kısacası dünyasını aksettiren bir sembol. Meselâ Hayri İrdal’ın baba ocağındaki saatin hikâyesi, bir çeşit aile geçmişinden ilgi çekici bir kesit. Dedenin, yaptırmaya niyetlendiği bir ‘cami için düşünüp satın aldığı bir saat, dileği gerçekleşmeyince oğluna kalmış, ama “çalıntı” olduğu hakkında konu komşu arasında dedikoduya sebep olmuştur. Aile içinde bu saatin yeri; Önemi hakkında şunları öğreniyoruz:

“Halbuki güzel saatti. Kendi hâlinde, hiç kimsenin işine karışmadan, kervanını kaybetmiş bir mekkâre gibi başı boş, dalgın dalgın yürüyüşü vardı. Hangi takvimle hareket eder, hangi senenin peşinde koşar, neleri beklemek için birdenbire günlerce durur, sonra ağır, tok, etrafı dolduran sesiyle hangi gizli bir mühim vakayı birdenbire ilân ederdi? Bunu hiç bilmezdik. Çünkü bu bağımsız saat ne ayar, ne ıslah ve tamir kabul ederdi. O başını almış giden, insanlardan tecerrüt hâlinde yaşayan hususi bir zamandı.

(           ) Annem onun bu ihtiyarî hallerini hiç iyiye yormazdı. Ona göre bu saat ya bir evliya idi, yahut da onu iyi saatte olsunlar çarpmıştı. Bilhassa İbrahim Bey’in vefat ettiği gece, belki birdenbire en derin sesiyle vurmaya başlamasından sonra bu korku hepimizin içine yerleşti.” (s. 29).

Hayri İrdal, sünnet hediyesi saati, nasıl işlediğini öğrenmek için parçalarına ayırdığını, bununla “zihnî hayatının birkaç merhaleyi birden alladığını” (s: 31) yazıyor.

“Bu tecrübeden elimde iki şey kaldı. Her gördüğüm saati çözmek ve içine bakmak hevesi, bir de saatten gayri şeye alâkasızlık.” (s. 31).

Ortaokuldan sonra Nuri Efendi’nin “muvakkithanesi”nde çalışmaya başlayan Hayri İrdal, ustasından saate insana davranır gibi davranmayı öğrenir. Ustasını bir saat doktoruna benzetir, hattâ bir teolog, bir filozof gibi konuşturur:

“Zaten saatle insanı birbirinden pek ayırmazdı. Sık sık

 ‘Cenabı Hak insanı kendi sureti üzere yarattı; insan da saati kendine benzer icat etti.’

derdi. Bu fikri çok defa şöyle tamamlardı:

‘İnsan saatin arkasını bırakmamalıdır. Nasıl ki Allah insanı bırakırsa her şey mahvolur.’ Saat hakkındaki düşünceleri bazan daha da derinleşirdi:

‘Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır…

Bu da gösterir ki zaman ve mekân, insanla mevcuttur.”

 (s. 33).

Roman kahramanı, kişiliğinin oluşumunda iki kişinin payı olduğunu söyler: Nuri Efendi ve Halit Ayarcı.

“Birisini çok gençken, insanlara ve hayata gözlerim henüz açıldığı sırada tanıdım. Öbürü her şeyden ümit kestiğim; hattâ ömür defterimi tamamlamış sandığım bir zamanda karşıma çıktı. Fakat bu ayrı meziyette, ayrı zihniyette insanlar bütün zaman ayrılıklarının üstünden hayatımda bir daha ayrılmamak şartıyla birleştiler. Ben onların bir muhasalasıyım.” (s. 36).

Nuri Efendi’nin ilgi çekici bir tutumu, zaman konusundaki rahatlığıdır.

“Nuri Efendi bana fazla iş vermez, verdiği işin de behemal yapılmasını istemezdi. Aceleye lüzum yoktu. O, zamanın sahibi idi. Ona istediği gibi tasarruf eder, yanındakilere de az çok bu hakkı tanırdı” (s. 37).

Roman kahramanını çocukluk ilk gençlik yıllarına yön veren, kendisine örnek aldığı ustanın bu rahatlığında yazar, bir önceki kuşağın hayat temposunu duygusal bir yaklaşımla dile getirirken, Halit Ayarcı’nın saatleri ayarlama enstitüsünde çağın “dakik olmak” zorunluluğunu sembolik ve hicivci bir üslûpla işliyor.

Hayri İrdal’ın ikinci karısı, sinema modasının en hararetli olduğu yılların yarattığı ruh hastası tiplerden biridir. Kendini film kahramanları ya da sinema artistleriyle özdeşleştiren ve sık sık kişilik değiştiren karısını Hayri İrdal iyimserlikle anlatıyor:

“Bununla beraber işin eğlenceli, hattâ faydalı tarafları da vardı. Karım, dediğim gibi sinema ile tatmin oluyordu. Vakıa Adolf Menjou gibi en aşağı yüz otuz kat elbisem olduğu için artık düğmelerim dikilmiyordu. Fakat ceketimin dirsek yerlerinin çıktığını da pek farketmiyordu. Gördüğü filmlerdeki her şey bizimdi, şatolar, elmaslar, bahçeler, asil, kibar dostlar…” (s. 150).

Romanın bu figürü, 50’li yılların sinema tutkusuna kapılmış toplum kesitini hicivci perspektiften canlandıran kişisidir. Eserin ilk iki bölümü, kahramanın çeşitli işlerde çalıştığı, bir çeşit sefalet denebilecek hayatının dönüm noktasına kadarki safhalarına ayrılmıştır. Hali t Ayarcı’yı tanıyıncaya kadar geçirdiği hayat tecrübelerinden edindiği şudur:

“İnsanoğlu insanoğlunun cehennemidir. Bizi öldürecek belki yüzlerce hastalık, yüzlerce vaziyet vardır. Fakat başkasının yerini hiçbiri alamaz” (s. 177).

Kahramanın Halit Ayarcı’yla dostluk kurması, bir saat tamiri vesilesiyle olur:

” İki aydır işlemiyor. Baba yadigârı… Onun için çok severim. Nesi var acaba? diye tekrarlıyordu.

 Hata, dedim. Hem de büyük hata… Elbette işlemez. Kordonsuz saat, yularsız hayvan, nikâhsız kadın gibidir. Saatini seven evvelâ bir kordonla kendisine bağlar” (s. 188).

Hayri İrdal’ın saat sevgisini, ona inanmış bir kişi olduğunu konuşmaları ilerledikçe anlayan 1lalit Ayarcı, onu yanma alıp daha önce saati tamir ederken yedek parçayla bozan ilk tamircisine, ordan da yemeğe götürür. Yolda meydan saatlerine baktıklarında Hayri İrdal herkesin tesbit ettiği şu gerçeği söyler:

” Bilir misiniz ki şehrin hiçbir saati birbirini tutmaz. İsterseniz Eminönü’ndekine, sonra da Karaköy’dekine bir bakalım…” (s. 194).

Daha sonra saatçi dükkânına gittiklerinde saat konusunda ustasının özdeyişlerinin en etkililerini konuşmaları arasına serpiştirir. Meselâ:

“…bu saatler nazik âletlerdir; böyle tartaklanmağa gelmez; bakın şunun arkasına, bu fabrika işi değil, el işi… Sanki ustadan ustaya mektup, ama belli ki size yazılmamış…” (s. 195).

Yemek sırasında ilerleyen sohbette de Halit Ayarcı ile Hayri İrdal; ortak konulan olan saat merakı sayesinde iyice dost olurlar. Ayarcı, bir filozof keşfettiğine inanır:

“Olur şey değil… diyordu. Böyle bir adam, aramızda bulunsun… Monşer, bu tam filozof, hem de muhtaç olduğumuz filozof… Zaman felsefesi… Anladınız mı? Zaman, yani çalışma felsefesi… Siz de filozofsunuz Hayri Bey, hem hakiki bir filozofsunuz! diyordu” (s. 216).

Roman kahramanı bu olayın hayatındaki rolünü şöyle anlatıyor:

“Elbette böyle bir adamla karşılaşma, göz göze gelme bir uğur, bir saadetti. Elbette insana bu yüzden birtakım iyilikler gelecekti. Nitekim öyle oldu. O geceden sonra hattâ o gece içinde hemen hemen hayatımın mahreki ve mânası değişti.

Bu evvelâ üzerimden bahsettiğim ağırlığın kalkmasıyla başladı. Sonra yavaş yavaş mantığım değişti. Hattâ dünyaya bakışım, eşyayı görüşüm, insanları anlayışım değişti” (s. 214).

Hayri İrdal’ın ailesini anlatırken kızının, karısının, baldızlarının dertlerinden söz etmesi sırasında Ayarcı bütün şikâyet konularını akla gelmedik iyi yanlarından ele alarak âdeta birer fazilet, birer kabiliyet keşfeder. Meselâ Hayri İrdal’ın “sesi çirkin, sonra kabiliyetsiz, …Sonra cahil. Daha İsfahanla Mahuru, Rastla Acemaşiranı, birbirinden ayıramıyor.” (s. 219) dediği, ses sanatçısı olmak isleyen baldızını orijinal bulur. Müzik ve ses sanatçısı konusunda aralarında geçen konuşma, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, günün müzik kalitesine yönelttiği ince bir hiciv örneğidir:

“Şimdi artık o klasik devirde değiliz. İsfahan’la acemaşiranı birbirinden ayırmak kimsenin aklından geçmez. Siz bana söyleyin, kimi taküt ediyor?

•  Meşhurların hemen hepsini… Fakat hepsini aynı sesle, aynı makamdan, aynı şekilde söylüyor.

 Demek son derecede şahsi! Mesele halloldu. Orijinal ve yeni… Dikkat edin, yeni diyorum. En büyük harflerle yeni! Yeninin bulunduğu yerde başka meziyete lüzum yoktur. Halk musikisi mi, alaturka mı? Yoksa alafrangaya kaçan halk musikisi mi, yahut halk musikisine kaçan alafranga mı?” (s. 220).

Daha ilk tanıştıkları akşam aralarında kurulan dostluk bağı, Ayarcı’nın önemli kararıyla iş arkadaşlığına dönüşür:

“Bakın Hayri Bey, ben karar verdim, beraber çalışacağız bundan sonra… Onun için anlaşmamız lâzım. Realist olmak hiç de hakikati olduğu gibi görmek değildir. Belki onunla en faydalı şekilde münasebetimizi tayin etmektir” (s. 221).

Romanın 3. ve 4. bölümleri boyunca üzerinde durulacak ve hicivci bir tutumla işlenecek olan işte bu dünya görüşüdür: Pragmatizm. Hayri İrdal’ın deyişiyle Ayarcı ona “dürbünün bakılacak yerini göstermişti” (s. 223). Değişik bir perspektiftir söz konusu olan. Herşeyi değerlendirilecek bir yanını bularak faydalı bir hale sokmak esasına dayanan bu turumun romanda çeşitli örnekleri sergileniyor. Halit Ayarcı, bu tutumuyla toplumda “başarılı insan”dır. Hayri İrdal’ın baldızını “ses sanatçısı” olarak bir yere yerleştirir. Sonra “Saatleri ayarlama enstitüsü”nün çekirdeği olan küçük daireyi açarlar. Bu enstitünün açılışı, gelişmesi, çalışma havası, memurları, reklamları, her şeyi bürokrasinin hicivci anlatımla gözler önüne serilmesidir. Meselâ dairelere alınan memurların öncelikle hısım akrabadan seçilmesi, kadın memurların işyerinde örgü örmesi şu tabloyla karşımıza çıkarılıyor:

“Halit Ayarcı’nın akrabasından olduğunu bildiğim kalem şefimiz Nermin Hanım beni görür görmez kırk yıllık ahbap gibi sevindi. İş için elindeki örgüyü bile bırakmıştı. Nermin Hanım’ın daha o gün ya örgü ördüğünü, yahut konuştuğunu öğrendim. Daha doğrusu daima konuşur, yalnız kalınca örerdi” (s. 224).

Alman prensip kararı gereğince kadroların akrabalara tahsisini işleyen pasajlar sayıca çok, ama her birinde ayrı motifler, ayrı bakış açıları var:

“Zehra enstitüde pek az kaldı. O ayar istasyonlarında çalışmayı tercih etmişti. Ve o sayede evlendi. Ve tabii evlenir evlenmez kocasını yelkovan şubesi şefi ve mütehassısı yaptık. Damadımı da dışarda bırakacak değildim ya! Küçük baldızım, Zehra’dan boş kalan yere tayin edilmişti. Onu da enstitümüzde iş arayan tavsiyesiz bir genç, müesseseye girmek için başka çare kalmadığını anlayınca, hemen o gün istedi” (s. 254).

Bütün eksiklikleri tamamlayıp donatıldıktan sonra enstitünün ilk işi, zaman ve saatle ilgili özdeyişleri toplamak, biner adet basmak ve şehre dağıtmaktır. Çoğunluk Hayri İrdal’ın eski ustası Nuri Efendi’ye ait bu sözler, slogancılığın modern toplumdaki etki gücünden yararlanarak enstitüye ilk “uğraş” olur:

” ‘İnaden kendiliğinden ayar kabul etmez’, ‘Ayar saniyenin peşinde koşmaktır. Bazan bunlara Halit Ayarcı’nın kendi buluşları da karışıyor ve onlar daha manalı oluyordu: Müşterek zaman müşterek iştir, ‘Hakiki insan zaman şuurudur”, ‘Refahın yolu sağlam bir zaman anlayışından geçer” gibi şeylerdi bunlar.

(           ) Böylece hiç işi olmayan enstitümüz yavaş yavaş kendi varlığının etrafında bir yığın iş peydahlamış oldu” (s. 226).

Belediye başkanının yardımcılarıyla birlikte enstitüyü ziyaret edişi ve yapacak işi olmayan, sırf hısım akrabaya işyeri halinde ayakta tutulan enstitünün, müteşebbis Halit Ayarcı’nın sunuş biçimiyle nasıl ciddi bir etki bıraktığı ve varlığını garanti ettiği güzel bir hiciv örneklerinden biridir:

“Tekrar bizim odaya geçtik. Belediye reisi boş klasörlere, kılıfları içinde uyuyan yazı makinelerine ve büyük siyah defterlere bir müddet baktı. Duvarda sloganları okudu:

            Ayar saniyenin peşinde koşmaktır… Mühim söz bu Halit Bey!…

            Tahmin ederim efendim…

Halit Bey hiç de mütevazı değildi. Mamafih belediye reisine, Nuri Efendi’nin adını söylemeden, eski saatçilerimiz tarafından bu cins birçok sözlerin söylendiğini ve bu adamların cemiyet ve çalışma işlerini çok iyi bildiklerini, enstitümüzün gayelerinden birinin de bu ustaları halkımıza tanıtmak olduğunu anlattı.

            Neşriyat büromuzun vazifesi bu olacak…” (s. 233234).

Kadroların “gerekliliği”, “ihtisas dalları”, “koordinasyon meselesi” hep belediye başkanının ziyareti sırasında kararlaştırılarak enstitünün resmiyeti temellendirilir. Belediye başkanının bazı “ciddî” kuşkulan vardır: “Bu kadar mütehassısı nereden bulacaksınız?” Ayarcı, “Personelimizi kendimiz yetiştireceğiz” gibi idealist bir cevap bulur. Personel seçimi konusundaki tereddüdü de şöyle giderilir:

“Halit Bey bir el işaretiyle bu vehimlere son verdi:

            Biz bu meseleyi hallettik. Müessesemize tam referansı olmayan, iyi tanımadığımız kimse giremez. Bunun için de prensibimiz gayet sağlam. Memurlarımızın yansı, kendi akraba ve yakınlarımız olacak. Yarısı da dışardan güvendiğimiz yüksek insanların tavsiyeleri. Böylelikle her nevi dedikoduyu önlemiş olacağız… Herkes kefaleti umumiye altında çalışacak.

Belediye reisi bunu çok beğendi.” (s. 239).

Bir kuruluşu işlevi açısından eleştirmek, herşeyden önce ona gerek var mı sorusunu yöneltmek geleneğinin oluşmadığını, bir kere kurulmuşsa artık yaşama hakkını garanti ettiği inancıyla onu eş dost, hısım akraba için ekmek kapısı olarak kullanma alışkanlığını hicveden Ahmet Hamdi Tanpınar, bu kuruluşların işleyişiyle de ilgili ilgi çekici tablolar vererek hiciv alanını gittikçe genişletiyor. Bunlardan biri meselâ istatistik düzenlenmesi. Roman kahramanı bu konudaki acemiliğinin de üç dört gün içinde Ayarcı tarafından giderildiğini anlatıyor. Ayarcı, renklerin seçiminde sekreteri Nermin Hanım’dan yardım gördükten sonra renkli sütunlardan oluşan hazır bir tabloyla gelir ve sıra ile her renkli sütuna bir meslek adı koymaya başlar. Söz konusu grafik, saat ayarında mesleklere göre bir tesbiltir:

“Aman beyefendi, dedim, bu tam tersi olmuyor mu? Yani evvelâ incelemeler yapılır, rakamlar, yani neticeler elde edilir. Sonra onların ifadesi olan kolonlar tanzim edilir. Hiç olmazsa benim bildiğim böyle…

Halit Ayarcı ilk defa görüyormuş gibi yüzüme baktı:

            Eski usul, dedi, eski ve mânâsız. Müthiş zaman yer. Sonra hiçbir neticeye götürmez. Böylesi daha doğrudur. Yanılma ihtimali bunda azalır. Çünkü kontrole imkân vermez.” (s. 243).

Roman kahramanı Halit Ayarcının kişiliğinde doğrudan doğruya “başarılı insan”ı bulur. Onun yanında “yetişmek”te kararlıdır:

“Bütün mesele burada idi. Halit Bey rahat insandı. Bu para meselesi filân değildi. Alelade kendine güvenme hissi de değildi. Daha başka bir şeydi. Hayatla, herhangi bir şeyle oynar gibi oynuyordu. Onu tanıdığımdan beri ister istemez hep onun verdiği çerçeveler içinde düşündüğümü, hattâ onu taklit ederek yaşadığımı bir daha anladım.” (s. 256).

Başarıya götüren mekanizmayı Hayri İrdal çok geçmeden kavramıştır. Ustasını sevindiren ve onu keşfetmiş olmasıyla gururlandıran “buluşları” birbirini kovalar. Bunlardan biri gezici ayar istasyonları oluşturmak, personelini bayanlardan seçmek, onlara üniforma giydirmek, müşteriye hitap tarzını belirlemektir:

“Yani bir nevi otomatizm… Asrımızın asıl büyük zaafı ve kudreti. İçten içe hazırlanan aydınlık ve düzenli yeni Ortaçağ’ın temeli ve belkemiği. Haklısınız Hayri Bey… Hayri Bey siz bir dâhisiniz. Öyle bir şey buldunuz ki… Tam çalar saat gibi konuşup susacak insanlar, değil mi? Plâk insan… Harika!” (s. 251).

Halit Ayarcı ile Hayri İrdal arasındaki ilişki romanın yine bir başka hiciv alanını oluşturuyor: Menejerlik müessesesi. Halit Ayarcı, bir kabiliyet keşfetmiş, onu topluma göstermek, kanıtlamak ve yüzde yüz ilerletmekte kararlı bir menejer tipidir. Çoğu zaman “emri vaki” hedefler koyar. Hayri İrdal’ın ufak tefek itirazlarından sonra bu hedefe doğru ilerleyeceğinden emindir. Meselâ ilk tanıştıkları sırada ondan hikâyesini dinlediği saatçi ustasını kafasında bir zaman filozofuna dönüştürür ve beklenmedik bir anda belediye başkanına Hayri İrdal’ın “AhmetZamanî Efendi” üzerine bir etüd hazırlamakta olduğunu söyler. Bu bir görevlendirmedir, İrdal için bir hedef olacaktır:

” Ahmet Zamanî Efendi mi? Hiç işitmedim…

            Onyedinci asrın meşhur âlimlerinden… Dördüncü Ahmet devri adamı. Tam klâsik devrimizde…

            Ne yapmış bu adam?

            Devrinin en büyük saatçisi… Hattâ Graham’dan evvel rabia hesaplarını bulmuş diyorlar. Hayri Bey doğrudan doğruya onun mektebinden gelen bir zatın talebesidir. Muvakkit Nuri Efendinin…” (s. 263).

Romanda hiciv konularından biri de basın. Saatleri ayarlama enstitüsünün yankıları. “Bu kadar mühim iddialı bir müessesenin bu cinsten bir iş adamına verilmesi”ne şaşan yazıların yanısıra Hayri İrdal’ın öz geçmişi de konu ediliyor:

“Ertesi hafta gazetelerden birinde dünyanın en garip başlıklı makalelerinden biri vardı. ‘Hayri İrdal’ın çıraklık seneleri’ diye başlayan bu yazıda benim üç yaşımdan itibaren saat ve zamanla meşgul olduğum anlatılıyordu” (s. 272).

Menejer Halit Ayarcı’nın bu gelişimleri değerlendirişi, konuya başka bir yönden bakıp başka hiciv odakları keşfetmesidir yazarın:

“Voltaire’e veya Faust’a benziyorsanız kabahat benim mi? Yahut benzetiyorlarsa… Onlar da bizim bir şeylerimiz olmasını istiyorlar. Elli senede bir medeniyete bütün tarihiyle yetişmek kolay mı? İşin içine elbette biraz mübalâğa girecek! Nasıl filân romancımızı Balzac’a, öbürünü Zola’ya benzettilerse, sizi de başkalarına pekâlâ benzetirler” (s. 273).

Hayri İrdal’ın sinema dünyasıyla yaşayan hayalci karısının da peşine düşen gazeteciler onunla kocası hakkında bir röportaj yaparlar. Gerçeğe hiç uymayan bir Hayri İrdal imajı veren bu yazıdan sonra Ayarcı, bu kadında da büyük bir “kabiliyet” keşfeder ve bir gazete çıkarmak, yönetimini de ona vermek için hemen harekete geçer. Söz konusu röportajın verdiği yanlış imajın dışında başka özellikleri de vardır:

“Hakikaten röportajdaki resimlerin birçoğu benim değildi. Beni at üstünde gösteren resim aşikâr şekilde İngiliz manzarasının ortasında idi. Kütüphanem diye tanıtılan yeri bütün ömrümde görmemiştim, göremezdim. Saat koleksiyonum hayalimden bile geçemezdi” (s. 284).

Roman kahramanı, menejerinin görevlendirilişiyle “Şeyh Zamanî’nin Hayatı ve Eserleri” adlı kitabını hazırlar ve yayınlar. 17. Yüzyıla yerleştirdiği bu hayal ürünü biyografinin uyandırdığı yankı yine bir toplum hicvi tablosudur:

“…hakikaten büyük bir teveccühle karşılandı. Halit Ayarcı’nın bir çırpıda bulduğu bu mühim şahsiyet etraftan derhal kabul edildi. Pek az insan Graham hesaplarının bundan iki yüz sene evvel ve bilhassa aramızda yaşamış bir adam tarafından bulunup bulunamayacağını düşünüyordu. Esasen Halit Ayarcı’nın ısrarıyla ecdadın riyazî bilgilere olan merakı üzerinde o kadar geniş tafsilât vermiştim ki Ahmet Zamanî’nin keşfi, kendiliğinden herhangi bir hesap ameliyesinin en tabiî neticesi oluyordu” (s. 296).

Romanda başka vesilelerle gözler önüne serilen “İspiritizma Cemiyetleri” nin bu “eser”e tepkisi de ilginçtir:

“İkincisi, eski İspiritizma Cemiyetindeki bazı dostların bir ay geceli gündüzlü bir uğraşmadan sonra Ahmet Zamanî’nin ruhunu çağırmaya ve onunla konuşmaya muvaffak olmalarıydı. Bu konuşmada Ahmet Zamanî Efendi de kitabımın bâzı yerlerine itiraz etmişti. Ezcümle peltek ve kekeme olmayı reddediyor, nisbet ve tarikatı hakkında daha geniş malûmat veriyordu. Gazeteler bunu da yazarak işi biraz daha alevlendirdiler. Asıl garibi bu mülakatın merhum tarafından bana bir teşekkürle bitmesiydi” (s. 298-299).

Tanpınar, hicvin abartma boyutlarını sonsuza götürmeyi denemiyor. Hakikati savunan insanların az da olsa var olduğunu sezdiren bir belirtiye yer veriyor:

“Yazık ki etrafın gösterdiği çok dostça ilgiyi birkaç âlim taslağı bozmaya kalktı. Böyle bir insanın mevcut olmadığını, kitabımın baştan aşağı uydurma olduğunu söylemek küstahlığında bulundular” (s. 298).

Kuruluşların varlıklarını sürdürebilmek için modern toplumda “yenilik” ve “buluşlar” la çalışması, aktüalitelerini korumaları gerektiğine saatleri ayarlama enstitüsünün çalışma tarzı ilginç bir örnektir. Bu “enstitünün” birbiri ardına gerçekleştirdiği “atılımlar” ayrıntılarıyla işlendikten sonra bir ara şöyle özetleniyor:

“Üç gün sonra ikramiyesiyle, piyangosuyla, zamlarıyla, tenzilâtıyla nakit ceza usulümüz bütün bir sistem oluşmuştu. Halit Ayarcı benim keşfimi tam Hollywood metodiyle ilân etti. Birkaç hafta içinde Ahmet Zamanı Efendi’yi herkes unutmuştu. Saatleri ayarlama enstitüsü ilk kuruluş anlarında dahi erişemediği bir teveccüh ve muhabbet kazandı. Bunun arkasından Saat Sevenler Cemiyeti vasıtasıyla tesis ettiğimiz köyler için saat ayar ekipleri geldi. Zaten saat ayar istasyonlarımız çoğalmıştı. Şehir bizimdi. Bir yığın genç kız ve erkek, sırtlarında Samiye Hanım’ın icadı üniformalar, yakalarında rozetlerimiz, gidip geliyorlar, umumi hayata neşe katıyorlardı” (s. 304).

Ahmet Hamdi Tanpınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsünü bir toplum hicvi olmakla sınırlandırmak istemiyor. Hicvettiği bürokrasinin yalnız bizim toplumun problemi olmadığını, “evrensel” olduğunu saklamıyor:

“Bu asra birçok ad verilebilir. Fakat o her şeyden evvel bürokrasi asrıdır. Spingler’den Kayserling’e kadar bütün filozoflar bürokrasiden bahsederler. Ben hattâ derim ki, bürokrasinin asıl kemal çağı, istiklâl devri, bu devirdir. Bunu anlayan adam mühim adamdır. Ben mutlak bir müessese kuruyorum. Fonksiyonunu kendisi tayin edecek bir cihaz… Bundan mükemmel ne olabilir?., (s. 271).

Romanın son bölümü enstitünün yan kuruluşu “Saat Sevenler Cemiyeti” aracılığıyla Türkiye sınırları dışına yayılmasını işliyor. Altı Güney Amerika şehrinde kurulan bu “cemiyetlerin” İstanbul’daki “Saat Sevenler”le bağıntı kurmasından sonra:

“Saatleri Ayarlama Enstitüsünün esbabı mucibe lâyihasiyle nizamnamesini istediler. Bunu uzak ve yakın şarkta, bazı Avrupa memleketlerindeki hareketler takip etti. Böylece iki buçuk sene içinde yurt dışında otuzdan fazla Saat Sevenler Cemiyeti ve üç enstitü kurulmuş bulundu. İşin garibi, enstitünün kurulmasını kabul etmeyen memleketlerde bu hususta efkân umumiyeye sarih sebep gösterilerek izahat verilmesiydi. Filhakika hemen hepsi ‘sanayi hayatı kâfi derecede gelişmiş olduğu için böyle bir müesseseye ihtiyacımız yoktur” diyorlardı” (s. 345).

Çağdaş toplumlarda saatin odaklaştığı hayat temposunda “saat ayarı”, toplum içinde yaşayan insanların birbiriyle ilişkilerinde koordine çalışmalarının ilk şartıdır. Çağın gereği olan bu “nesnel zaman”ın dakik ve tutarlı ölçümü işini Ahmet Hamdi Tanpınar’ın hicivci tutumla ve bürokrasiyle içice işlemesi onun “iç zaman”a değer veren romantik ruhlu sanatçılığıyla açıklanabilir. Ama bu çerçeve içinde hicvettiği toplumsal ve evrensel, daha doğrusu çağdaş zaaflar, onun aynı zamanda eleştirici, dolayısıyla akılcıgözlemci yanının da güçlü olduğunu kanıtlar.

 

(Millî Kültür, C. 111, sayı 5, Ekim 1981, s. 713).

**

AHMET HAMDİ TANPINAR: ROMANCI KİŞİLİĞİ ve GEÇMİŞLE HESAPLAŞMASI-Konur Ertop

Ahmet Hamdi Tanpınar in ozan, deneme yazarı, edebiyat tarihçisi, düşünür yanları öykü ve roman yazan kişiliğini beslemiştir. Gerçekte onun ürün verdiği bütün dallarda karşılıklı etkiler söz konusudur. Denemesinde şiirinin, edebiyat tarihinde denemeci kimliğinin, romanında düşünür yönünün büyük payı yardır.

Öykülerinde insanı konu edinirken bilinçaltı serüvenini, düşler evrenini geniş biçimde işleyen Tanpmamn romanlarındaki kahramanları da sık sık zengin çağrışımlı düşler görürler. Bu nokta onun öykü ve romanlarını şiirlerine bağlamaktadır. Öykülerin ve romanların tarihimizi, uygarlık değişimimizi konu edinişi ise bu türlerdeki ürünlerini yapıtının bütünüyle birleştirmektedir. Tanpınar yaşamımıza tarihin taşıdığı sorunlar üzerinde en geniş biçimde durmuş yazarlarımızdandır. Eski uygarlığımızın nitelikleri, Batılılaşma sürecimiz, çağdaş uygarlığımızı kurabilecek öğelerin araştırılması onun hemen bütün yapıtlarının temelini oluşturmuştur. Birbirini tamamlayan, ortak kahramanlar çevresinde gelişen üç romanı (Mahur Beste  Sahnenin Dışındakiler  Huzur) Kırım Savaşı’ndan 11. Dünya Savaşı’nın çıkışına kadar gelen süre içinde uygarlık değişmesi bunalımını ele ahr, geçmişi ve “şimdi”yi türlü yönlerden karşılaştırır, çözüm ve yargılar getirir. Toplu yapıtından gelen sonuç onun şu sözlerinde özetlenmiş sayılabilir: “Teklif ettiğim şey ne türbedarlık, ne de mazi hırdavatçılığıdır. Bu toprağın macerasını ve kendi maceramızı bilmek, onun içinden büyümek, onun içinden tabii şekilde yetişmek ve Batılı anlayışla Batılı ustaları severek eser vermektir.”

Mahur Beste romanmın kahramanlarından İsmail Molla da yazarın görüşleriyle bütünleşecek biçimde, “Ben Doğuya bağlı değilim, eskiye de bağlı değilim, bu memleketin hayatına bağlıyım. (…) Bizi yapan bu hayattır. Bütün özelliklerimiz oradan gelir. Bu ise kitapta okuduklarımız gibi bir kere için olup bitivermiş şeylerden değildir, daima değişen, değiştikçe bizi de değiştiren bir şeydir. (…) Din, inanç, hepsi hayatta şekil alıyor, değişiyor. (…) O (bizim hayalımız) değişir. Değiştikçe de yaratır. Arkasında kendisini yapan kuvvetle o duruyor. (…) Ne kadar değişirsek değişelim, yapacağımız her yeni şeyde bu memleketin kendisinden gelen bir damga olacaktır. Onu doğuracak olan bu anadır.” diye konuşur.

 

“SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ”

Tarihi, eski uygarlığımızı, değişimini, değişmeyle yeni bileşimin özellikleri’ ni Tanpınar’ın öykü ve romanları canlı gözlemlerle ve zengin bir kahramanlar kadrosu aracılığıyla konu edinir. Bu yapıtlar arasında konuya en yoğun biçimde Saatleri Ayarlama Enstitüsü, roman tekniği bakımından da türün bizdeki gelişimi içinde önemli bir yer tutmaktadır. Gerçeği alışılmış şemaların dışına taşarak irdeleme bakımından Oğuz Atay’ın, günümüzde Nazlı Eray’ın sanatlarıyla SAE romanının akrabalığı bulunduğu kesindir.

SAE’de tarihsel, kültürel toplumsal eleştiri boyutları Tanpınar’ın sanatında önemli yeri olan iki öğeyle daha birleşmektedir. Bu öğeler için yazar, “Antalyalı Genç Kıza Mektup”unda, “Şiir ve sanat anlayışımda Bergson’un zaman anlayışının önemli bir yeri vardır. (…) Rüya sorunları beni Freud’a ve psikanalistlere de götürdü.” demiştir. Mahur Beste romanını tamamlayan “Behçet Be/e Mektupla da “Freud ile Bergson’un paylaştıkları bir dünyanın çocuğuyuz. Onlar bize sırrı insan kafasında, insan hayatında aramayı öğrettiler.” denmektedir. SAE romanı ise Bergson’un zaman felsefesi ile psikanalizciliğe, Tanpınar’ın başka yapıtlarını beslemiş bu iki kaynağa yergili eleştiriler getirmektedir. Aynı davranış değişimi tarihe bakış için de ileri sürülmektedir. Bu noktaya Prof. M. Kaplan’ın Tanpınar’ın Şiir Dünyası yapıtında şöyle değinilmiştir: “Tanpınar’ın gençliğinde Yahya Kemal’in etkisiyle benimsediği, uzun yıllar güzel yanlarını birleştirerek muhayyilesinde yeniden kurduğu ve özeDikle düzyazılarında geliştirdiği .estetik tarih görüşünde daha sonra bazı sarsıntılar olur. Osmanlı tarihinin etkileri, bugüne kadar gelen eski; gülünç ve ‘dekadan’ yanları üzerinde daha fazla ısrar eder ve günlük olayların sıkıntılarını daha kuvvetle duymaya başlar. SAE romanında bu görüş değişikliği kuvvetle duyulur Bu esere hem eski uygarlık şeklini hem şimdiyi kapsayan ironik bir davranış biçimi, hattâ bir abeslik duygusu egemendir. Geçmişe bakış yönünden ‘Beş Şehir’ ile SAE’nin geçmişle ilgili sayfaları arasında tam bir çelişki vardır.”

 

ELEŞTİRİ TEZGÂHINA YATIRILAN BÜROKRASİ

Tanpınar’ın tarihe başka yapıtlarında ve SAE’de ayrı biçimlerde baktığını ileri sürmek bizce doğru olmayacaktır. Çünkü o yukarıdaki alıntıda sözü edilen

Beş Şehir’de bile kalıplaşmış, gelenekçi, tutucu bir davranış içinde olmadığı açıktır. Bu yapıtın önsözünde geçmişteki dünyamız ve uygarlığımız için şöyle denmektedir: “Şimdi onu, kimliğimizde gittikçe büyüyen bir boşluk gibi duyuyoruz, biraz sonra, bir köşede bırakıvermek için sabırsızlandığımız ağır bir yük oluyor. İrademizin cn sağlam olduğu anlarda bile, içimizde hiç olmazsa bir sızı ve bazen de, bir vicdan azabı gibi konuşuyor.

Yalnız ulus ve toplumların değil, kişiliğin de asıl anlam ve kimliğini, çekirdeğini tarihsellik denen şeyin yaptığı düşünülürse, bu iç didişme hiç de yadırganmaz. Geçmiş daima vardır. Kendimiz olarak yaşayabilmek için, onunla her an hesaplaşmaya ve anlaşmaya mecburuz.”

SAE, yazarın gündeminde her zaman yer tutmuş bu hesaplaşmanın ürünlerinden biridir.

Romanın Yeni İstanbul Gazetesi’nde tefrikası başlarken Azra Erhat yazarla bir konuşma yapmış, roman kahramanı Hayri İrdal için Tanpınar şöyle demiştir: “Şehir saatlerinin birbirini tutmaması yüzünden vapuru kaçırdığım bir günde Kadıköy iskelesinin saati altında birdenbire onunla karşılaştım ve bir daha beni terketmedi.”

Hayri İrdal, romana adım veren enstitünün on yıl müdür yardımcılığını yapmıştır. Şehir saatleri birbirini tutmadığı için kurulan bu ayar enstitüsü,

“Ayar saniyenin peşinde koşmaktır”,

“Müşterek zaman müşterek iştir”,

“Hakiki insan zaman şuurudur”,

“Refahın yolu sağlam bir zaman anlayışından geçer”

gibi sloganları yayar. Saatleri doğru olmayanlara bir videolu parasal ceza sistemi uygular. Ayar istasyonlarına sahiptir. Bir Saatleme Bankası, çalışanları için Saat Evleri vardır. Uluslararası saatsevenler kurultayları düzenler. Bütün bu sistemin kanmaya ve kandırmaya dayanan boşa dönmüş bir çark olduğu on yıl sonra anlaşılacak, fakat kuruluşun lağvedildiği emrini enstitüde çalışan 300’e yakın kişinin görev alacağı “daimi tasfiye komisyonu”nun kuruluşu izleyecek ve boşuna dönen çark, devinimini sürdürecektir. Romanın bütünü içinde ancak yüzde kırk yer tutan bu enstitü serüveni romanın eleştiri kapsamına çağdaş “bürokrasi”yi de eklemektedir. Yüzyılımızın bir bürokrasi yüzyılı olduğu vurgulanmakta, “Spinglerden Kayserling’e kadar bütün filozofların” söz konusu ettiği bürokrasi, tarih ve uygarlık değişimi sorunlarıyla birlikte eleştiri tezgâhına yatırılmaktadır.

SAE nın eleştiri tonu fanteziyle, gerçekdışıyla birleşmektedir. Bir anı kitabı olarak dile getirilmiş olayların kahramanı Hayri İrdal bir süre akıl hastası olarak gözlem altında tutulmuştur, ama anlattıkları kendi açısından tutarlıdır. Anlatılanların saçmalığı ise bize açıklandığı kadarıyla, içinde yaşanan olayların, ilişkilerin çarpıklıklarından, şaşırtıcıhklarından gelmektedir.

GERÇEKDIŞINA UZANAN YERGİ

Romanın yüzde altmışını oluşturan bölüm, İrdal’ın enstitü kurulmadan önceki yaşamıyla ilgilidir. Böylece II. Abdülhamit döneminden 1945’lere kadar uzanan bir döneme ait olaylar ve kişiler, özellikle geçmişteki dünyamız, tarihimiz, eski kültürümüz ele alınmış olmaktadır. Bütün bunlar bize yaşanmış gerçekler diye sunulmaktadır. Ancak, kahramanın dediği gibi “Her insanın hayatında hiçbir muhayyilenin icat edemeyeceği kadar aksaklık vardır.” Bu aksaklıklar üstüste gelince inanılmaz bir tablo oluşmakta, roman gerçekdışına uzanan bir yergi niteliği kazanmaktadır.

Hayri İrdal, geçen yüzyılın sonlarında Edirnekapı’da Mihrimah Camii’nin yanında bir evde doğmuştur, bir kayyumun çocuğudur. Babasının dedesi Takribi Ahmet Efendinin yaptırmaya hazırlandığı camiyle ilgili eşya arasında yer alan ayaklı bir saat kahramanın serüvenini hazırlamış ve kişiliğini belirlemiştir. Onun çocukluğunu ve ilk gençliğim kuşatan çevre eski kültürümüzün tutarsızlıklarını, bozukluklarını, saçmalıklarını gözler önüne serer. İrdal bu çevrenin insanları için “Onların rüyaları içinde yaşadım… Mizaçlarını benimsedim.” demektedir. Bu insanların içinde yaşadığı olayları ise “Bunlar o cins şeylerdir ki, ne hakikatini, ne de gülünç tarafını bugünün insanı anlayamaz” diye tanımlamaktadır. “Şehzade Camii’nin biraz aşağısında, Burmalımescit taraflarında aşı boyalı, cephesi bitmek tükenmek bilmeyen bir konakta atlı arabalı muhteşem bir hayat süren Tunusluzade Abdüsselam Bey” bu kahramanlardan biridir. Abdülhamit döneminde hafiye damadmın kendisi için, onun da damadı için verdiği jurnallar dönemin portresinde bir yanı oluşturur. “Vefa ile Küçükpazar arasında, bir yokuşun üzerinde Lûtfullah” topluluğun başka bir üyesidir. “Aklı ortadan kaldırmadan gerçeğe ermenin imkansızlığını” söyleyen Lûtfullah yazarın “Kerkük Hatıralan”nda sözünü ettiği uşakları Seyyid Abdullah’la, Cemalettin Efganî’den alınma çizgilere sahiptir. Tılsımlı Andronikos hazinelerinin peşinde olan Lûtfullah’a karşılık “Veznecilerde bir eczane işleten Aristidi Efendi kimya yoluyla cıvadan altın yapma işine kaptırmıştır kendini. Yalan, masal, düş bütün bu grubu yaşamın ve gerçeğin dışma itmiştir. Hayri İrdal’ın, yanında çırak olarak çalıştığı saat tamircisi yan evliya muvakkit Nuri Efendi geçmişin arıduru bir yanını yansıtır ama o da yaşamın içinde eylemli yer alacak güçte değildir.

İmparatorluk dönemine ait dünyanın sergilendiği bölümde İstanbul’un türbeleri, yatırları, geçmişin eski tıp, cefir, ilmi menafiyülâzâ, ilmi havas, ilmi huruf gibi akıldışı bilgileri sıralanır.

Hayri İrdal, “sırf yalan olduğu için kendiliğinden bana güzel görünüyordu” dediği tiyatro dünyası içinde de kısa bir süre yer alır. Ama onun asıl canlı gözlemleri “bazen bütün günü geçirdiğini” söylediği Edirnekapı veya Şehzadebaşı kahveleriyle ilgilidir. Romancının kendisi Mütareke yıllarında bazıları Sultanahmet ve Nuruosmaniye’de bulunan bu tür kahvelerde uzun süreler bulunmuştur. SAE’de kahve insanları anlatılırken, buralarda yaşayan aydınlarımızın davranışları, düşünceleri sergilenip eleştirilmiştir. Üç saat süren Hazreti Ali Cengi hikâyesinin sahibi meşhur tarih üstadı, yıllardan sonra bakan koltuğuna oturacak kahve müşterisi; Mükrimin Halil Yinanç, Hasan Âli Yücel gibi gerçek kişilere dayanan portreler oluştururlar. Bu kahvelerde toplananlar “topluluk halinde rüya görmektedirler.” Hayri İrdal, onların arasında geçirdiği yılları, “Ne kadar ciddi başlarsa başlasın burada her iş en beklenmedik sonuçlarla biterdi. Bu kahvenin bir adım ötesinde yüzde yüz gibi bakılan bir hesap, burada birdenbire en hafif ihtimal biçimine girer, bir yığın gidip gelmeden sonra talihin bir alayı olurdu. Hülâsa bu abes denen şeyin bataklığı idi. Ve ben boynuma kadar ona gömülmüştüm.” diye anlatır.

TEDİRGİNLİĞE BOĞULMUŞ AYDIN TİPİ

Abdüsselam Beyin yetiştirdiği aydınlık yürekli Emine’yle evlenen fakat yaşlı adamın artık yoksullaşmış konağından ayrılamayan Hayri İrdal, onun ölümünden sonra varolmayan bir mirasın hesabını vermek zorunda kalır ve şerbetçibaşı elmasından sözeden bir yalanı dolayısıyla Adli Tıp’ta gözetim altına alınır. Burada karşılaştığı Doktor Ramiz; Viyana’da okumuş, yurda dönünce hakettiği yere getirilemediği sanısıyla tedirginliğe boğulmuş bir aydın tipidir. Psikanalizi “hayat muammasının biricik anahtarı” saymaktadır. “Bu mucizeli kaldıraçla bütün memlekete eksen değiştirlecek bir mevki ve imkân yakalamaya çalışmaktadır. İrdal’ın onun aracılığıyla girip muhasibi olduğu İspirtizmacılar Kulübü müdürlüğünü yaptığı Psikanaliz Cemiyeti bir yönüyle Freudculuğun yarı aydınlar tarafından değerlendirilişini, hattâ öğretinin kendisini eleştirir. Öte yandan da böyle bir “kolektif yalan”la vakit geçirip avunan çevreleri alaya alır. Romanın kahramanı bu çevreler için “böyle demekler daha çok beraberce yalan söyleyip beraberce aldanıp hoşça vakit geçirmek isteyenlerin işidir.” der.

İrpirtizmacılar Kulübü’nün İrdal’a tanıttığı insanların (Nevzat Hanımefendi’ye tutkun Cemal Bey, Cemal Bey’e tutkun medyum Sabriye Hanım, Matmazel Afrodili) serüvenleri karmaşık sevgi cinayetlerine yol açar: Zeynep Manim Nevzat Hanıma tutkun kocası tarafından öldürülmüştür. Cemal Bey, Zeynep Hanımın kocası Tayfur Bey tarafından öldürülür. Kulüp üyelerinden Pakize’yle evlenen Hayri İrdal, yaşamını “sinemanın yalnız terbiye değil, tatmin de ettiği bir insanla” birleştirmiş olur. İlk eşi Emine’nin ölümünden sonra ailesine ses sanatçısı olma sevdasında bir büyük baldızla güzellik kraliçesi olma hevesinde bir küçük baldız da girmiştir. Ama yaşamını değiştirecek olan Saatleri Ayarlama Enstitüsünün kurucusu Halil Ayarcı’dır. Saat onarımında usta olan, eski kültürün zaman felsefesine şöyle böyle yakınlığı bulunan Hayri İrdal, “Hepimiz Halil Ayarcı’nın elinde bir kukla gibiydik. O bizi istediği noktaya getiriyor ve orada bırakıyordu.” diyecektir. Halit Ayarcı, Ayarlama Enstitüsü’nü kurar ve İrdal’la birlikte bütün bir toplumu bir yalanın arkasına yerleştirir. On yıl süren serüven, enstitü çalışanları için yapılacak konutlar dolayısıyla büyüsünü yitiriverir. Enstitü binasının yapımında alabildiğine genişletilen fantezi enstitü çalışanlarının kendi oturacakları evlerin yapımına uygulanmak istenince itirazlarla karşılanır. “Yeniliği kendilerine ucu dokunmamak şartıyla seviyorlardı… Fakat hayatlarında emniyetli ve sağlam olmayı tercih ediyorlardı. Kendi menfaatleri ortaya konunca birdenbire dönmüşlerdi.” Yeniliğin, dönüşümün, devrimin gerçekleşme süreciyle ilgili sayılabilecek bu eleştiri “Bir insan, iki türlü düşünür mü? İki türlü mantık bir kafada bulunur mu?” sorusunu getirir. Halit Ayarcı, “Bir yerde aldandım… Nerde?” diye düşünmektedir. İntiharı da düşündürecek bir otomobil kazası yaşamını ve romanın bize anlattığı serüveni sona erdirir.

SAE’de zaman, geçmiş, tarih konularında türlü eleştirilerle karşılaşırız. Dr. Ramiz’e göre “tarih günün emrindedir.” Ona göre geçmişten yakınmamız geçmişi değiştirmek istememiz, “baba kompleksiyle açıklanabilir, “Şu Etilere, Frikyahlara bilmem ne kavimlerine muhabbetimiz nedir? Baba kompleksinden başka bir şey mi?” Romanda sık sık “eskileri çok az bildiğimizden” yakınılır. Fakat Ayarcı’nın desteklediği, İrdal’ın kaleme aldığı tarih çalışması apaçık bir yalandan başka bir şey değildir.

“Saatçilerin pîri Şeyh Ahmet Zamani Hazretleri’nin hayatını ve keşiflerini” anlatan bu inceleme tarihi araştıran, onu yeniden kurmak isteyen araştırmalara yönelmiş bir yergidir. Tanpınar’ın Huzur romanında Mümtaz Şeyh Galip’in yaşamıyla ilgili bir roman için kitaplıkları dolaşır, incelemeler yapar; Yaz Yağmuru öyküsünün kahramanı Sabri de XVII.yy’ı konu edinen bir roman için araştırmalarını sürdürmektedir. Hayri İrdal’ın tutumu onlardan bütün bütüne ayrılır. O, bir yalanı ispatlamak için bir geçmiş yaratmıştır. Roman kahramanlarından birinin söylediği “Herkesin ayrı bir gerçeği vardı. Ve herkes zemin ve zamana göre onu yavaş yavaş yeniden yaratıyordu” sözü, geçmişi değerlendirmedeki tutum içinde geçerli olmuştur.

Halit Ayarcı uygarlık değişiminin yarattığı bunalım karşısında “Elli yılda bir medeniyete bütün tarihiyle erişmek kolay mı?” diye konuşur. Eski uygarlığın çöküş döneminin boş inançları, insan ilişkilerinin bozuklukları ve boşa çıkan umutlan “üstüste devrimler yapmış, türlü zümreleri ve nesilleri geride bırakarak doludizgin ilerlemiş” toplumda da tekrarlanacaktır: “Politikadaki hürriyet, bir yığın hürriyetsizliğin anahtan veya ardına kadar açık duran kapısıdır.”; “Siyasal inançlar ise çok defa şu ya da bu nedenle gizlenilen şeylerdir. Hiç kimse ortada o kadar kanun yaptırımı varken elbette durduğu yerde, ‘Benim düşüncem şudur” diye bağırmaz.”

Hayri İrdal “Doğdum doğalı herkes bana dürbünün ters tarafından bakmayı teklif ediyordu” diye yakınır. Bir yerde de şu itirafta bulunur: “Yalana alışmıştım. Hayatım denen bu kalp akçeyi başka türlü süremezdim. İnsanlar benim böyle olmamı istemişlerdi.”

SAE’ınn iki baskısında da yer almayan ve Turan Alptekin’in Bir Kültür, Bir İnsan (1975) kitabında yer alan “Halit Ayarcı’dan Doktor Ramiz’e” başlıklı mektup biçimindeki yazı İrdal’ın “yalan”nın niteliğini acaba açıklayabilecek midir? T. Alptekin bu yazı için “romanın yayınlandığı günlerde, Hamdi Bey ya söyleyeceği son sözün bitmeyişinden ya da esere bir reklam zemini hazırlamak amacıyla mektubu yazdırmış, fakat sonra yayımlamaktan vazgeçmiştir” diyor. Mektuptan daha önce Tahir Alangu da söz etmiştir fakat ilk yayımlayan T. Alptekin’dir. Yarım kalan Mahur Beste romanını da böyle bir mektupla sonlandıran Tanpınar’ın SAE için Halit Ayarcı’ nın ağzından kaleme aldığı mektuptan İrdal’ın bir “paranoyak” olduğunu öğreniyoruz. Ayarcı Vefa Lisesi’nden arkadaşı İrdal’la Ankara’da yeniden beraber olmuştur; o sıralarda kendisi bankada, Dr. Ramiz Numune Hastanesi’nde, İrdal da Baro’da çalışmaktadır. Ayarcı, arkadaşı İrdal için “realitenin acılığından, insicamsızlığından ve hayata hâkim abesten (saçma) o kadar güzel intikam alan bu acaip zekâ…” demektedir. Dr. Ramiz’in kliniğinde yıllarca tedavi gördükten sonra yaşamı son bulan İrdal, SAE adlı bir yapıtın müsveddelerini bırakmıştır arkasında. Ayarcı’nın bu müsveddelerle ilgili yargısı şöyledir. “Hayri’nin zekâsında ve konuşmasında daima spektaküler bir taraf vardı… Gönderdiğin müsveddelerin o konuşmalara benzemesini, realiteyle öyle sarmaş dolaş yürümesini, abes bir masallaştırmaya düşmeden hayattan intikam almasını ben de çok isterdim.

Bu muhayyel hatıraların asıl hızının, ifrata ve kendisine çevrilmiş bir tür kötüye kullanma duyusu olduğu muhakkak.”

Hayri İrdal’ın hastalığı toplumun onun anlattıklarına yansıyan hastalıklarından daha ağır değildir. Tanpınar’ın eleştirisi Ayarcı’nın özlemine uygun biçimde gerçeklerle sarmaş dolaş yürümüş, abes bir masallaştırmaya düşmeden geçmişi ve günceli dile getirmiştir. İfrata ve toplumumuza çevrilmiş hiçbir kötüye kullanma duygusundan hız almamıştır. Ama geçmişle hesaplaşmış, onun ölmeye yargılı yönlerini, “hâl”in de yaşama gücü taşımayan aksaklıklarını cesaretle sergilemiştir.

(Milliyet Sanat, sayı 40,15 Ocak 1982, s. 1921).

**

HASTA SAATLER, BOZUK SIHHATLER: ENSTİTÜ SORUNUNA BABASIZ BİR YAKLAŞIM- Süha Oğuzertem

 

“Zaman denen şey onun için akıcılığını kaybetmişti.
Her gelecek lâhza ayrı bir korku içinde büyür,
öyle karşısına çıkardı.” 

Kırk yıl önce yazılmış ve öteden beri hep övülmüşse de, hakkında yazılanları okuduğumda Saatleri Ayarlama Enstitüsünün doğru dürüst anlaşılabildiği sonucuna varmakta güçtük çekiyorum. Örneğin romanın psikanaliz seanslarıyla ilgili bölümünü değerlendiren eleştirmenler burada olanları abes ilan etmekle kalmıyor, böyle yapmakla yazarın asıl niyetini kavradıklarına da inanmış görünüyorlar. Bu yorumlarda, analizin öznesi olan Hayri İrdal’ın aynı zamanda kurmaca bir metnin başkişisi ve anlatıcısı olduğu gözden kaçıyor, Tanpınar’ın sonradan paranoya bağlamında sözünü etliği Hayri İrdal, anlaşılması güç bir görev hissiyle hiç de inandırıcı olmayan bir saflığa büründürülüyor, yazarın romana yazdığı eki önemsememek doğru bir tercih sayılıyor. Bu tuhaf durumun varoluşçuluğun (metinde sözü geçen) abesine itiraz edilirken oluşması komikse de, kültür yaşamında ısrarla karşımıza çıkan başarısız yorumların basil nedenlerden kaynaklanmadığını düşünmek yerinde olur. Nitekim, sözünü ettiğim tipik algılayış şekli ile Tanpınar’ın 1954’le tefrika edilen romanına yönelik yorumlarda sık sık öne sürülen “toplumsal eleştiri”, “tarihsel yorum”, “hiciv”, “protesto” türünden içeriğe ilişkin temel saptamalar arasında bir süreklilik olduğu gözden kaçmıyor.» Tanpınar’ın diğer roman ve öykülerinde bu tür saptamaları destekleyecek verilerin ancak ikincil bir rol oynadığı, varoluşsal iç çatışmanın arazları ve bunlara uygun düşen metafizik bölünmelerin ise fazlasıyla belirgin olduğu kısmen de olsa biliniyor. Bu durumda, kitabın eleştirileriyle yetinecek olsak, ya Saatleri Ayarlama Enstitüsünde Tanpınar’ın kendisine büsbütün yabancı bir sanat anlayışını benimsediği sonucuna varacağız ya da bambaşka metinlerden söz ediyor olacağız.

Yine de, romanın bundan önceki yorumlarını hafife almamak için en az iki önemli neden var. Bunlardan biri romanın alışılmamış, modern Türk edebiyatında hâlâ eşi olmayan bilmecemsi niteliği. Okur olarak romanın özel diline yabancı kaldığımız, bu özelliğe dikkat çeken göndermeleri alladığımız oranda bu niteliğin iyice belirginleşmesi kaçınılmaz. Diğer neden ise TanpınaıTa yaşam hakkında temel bazı ahlaki nosyonları paylaştıklarını varsayan ve romanda bunların savunulduğunu düşünen eleştirmenlerin iyi niyeti. Örneğin Mehmet Kaplan, romanın en önemli karakterlerinden biri olan Halit Ayarcı’yı “hiçbir içtimai, ahlaki ve dini kıymete inanmayan korkunç bir şarlatan” olarak tanımlarken hocasının yazdığı bu Türk edebiyatı “şaheserinin (Kaplan, 143) dayandığı hiciv ilkesini kavradığını düşünüyor, bu karakter ile başkişi arasındaki iç bağları (280, 297) hesaba katmıyordu. Aynı şekilde, Hayri İrdal’ı “romanın büyük bir kısmında… geleneksel değerleri savunan bir adam” olarak gören Berna Moran, onu kolayca özdeşleşilebilecek bir figür olarak değerlendiriyor, ama yine de, yazısının bir yerinde, Tanpınar “başta ironi’ye dayanan bu hiciv yöntemini kullanmakla, sanırım, okuru gereksiz yere yanıltmış, işini, güçleştirmiş oluyor” diye eleştirirken yapılın değişik yorumlarına kapıyı aralıyordu (Moran 312, 327, 329).

Bu yazıda daha önceki yorumları tek tek ele almamam Saatleri Ayarlama Enstitüsii’ne yaklaşımımdaki temel farklılık nedeniyle hoşgörülür sanıyorum. Kısaca söylersek, Tanpınar’ın bu romanının bütün yapıtları içinde bir istisna ve yazarın diğer kurmacalarından daha “tarihsel”, daha “toplumsal” ve daha “eleştirel” olduğunu düşünmediğim gibi, bu doğrultudaki verilerin zayıflığına bakarak, bu romanın “hiciv” olarak tanımlanabileceğini de sanmıyorum. Enstitü’yil iyiden iyiye bir sorun yumağı haline getiren, bir yandan muğlak benzeşimlere, diğer yandan lafız düzleminin ötesine uzanmayan okumalara dayanan yorum türü ise belli bir kültürel oluşum ve tarihsel dönemin parçası sayılabilir sanıyorum; ne de olsa okur/eleştirmen sanat yapıtlarını, belki de kaçınılmaz olarak, tanıdığı örneklere bakarak değerlendiriyor. Öyleyse, romanı konu alan isabetsiz yorumlar dizisinin bir okuma kuramcısının deyişiyle, “kuralların yanlış uygulanmasından değil, yanlış kuralların uygulanmasından” kaynaklandığını düşünebiliriz (Rabinowitz, 175).

Bu yazıda Tanpınar’ın süregelen geleneksel ya da neoklasik imgesi sorgulanacak ve daha dikkatli okuma stratejileri önerilecek. Bu yüzden, aceleyle her şeyi anlamış görünme yerine, romanı daha yetkin bir düzeyde anlamaya giden yolda şimdilik yeterli saydığım bir çerçevenin zorunlu öğelerine dikkat çekilecek. Romanda geçen bir cümle okuma girişimleri için uyarıcı sayılmalı ve ciddiye alınmalı kanımca: “Bizde üstünkörü okumak âdettir” (286).

Tanpınar kurmacasının dayandığı temel estetik pratiklerin yeterince anlaşılmamış olmasının yorum girişimlerine büyük bir engel oluşturduğunu öncelikle vurgulamak istiyorum. Mahur Beste incelemesinde simgeleme ve eşdeşleme teknikleri olarak özetlediğim bu pratiklerin doğurduğu ve kurduğu özel dilin farkına varmadıkça Enstitü yorumumuz üstünkörü okuma ve ilk tanışıklık düzeyinde kalacaktır. Bu pratikler yoluyla iletilen örtük anlamlara duyarlı bir okuma ise yorumumuzu hiç olmazsa daha çıkışta kusurlu olmaktan kurtarabilir. Saatleri Ayarlama Enstitüsünde olanların şimdiye kadar anlaşılıp aktarılandan epey farklı bir düzlemde geliştiğini kabul edecek olursak, romanın türünü saptarken, aceleyle yakıştırıldığı anlaşılan “toplumsal eleştiri” ve “hiciv” terimlerinin yerine, Tanpınar’ın felsefe ve sanatsal sorunlarıyla da uyum içinde olabilecek kategoriler arayabiliriz.

1. Simgesel Hakikatler

Saatleri Ayarlama Enstitüsü sorununu çözmeyi hedefleyen bir okuma, kitabı baştan sona saran simgesel kullanımların farkına varmak zorunda, hepsinden çok Tanpınar’ın bu romanı için gerekli bu. Eğer romandaki simgesel kullanımları belirleyebilir ve bunlar aracılığıyla dile getirilen kısmi hakikatleri doğru yorumlayabilirsek romanı sarmalayan gizem perdesini aralama şansımız doğabilir. Burada “simge” derken, başlangıçta ve hemen anlaşılandan farklı anlamlara gönderme yapan kullanımları kastediyorum. Mahur Bestenin gündeme getirdiği “ev”, “kitap”, “saat”, “servet” ve “Şark” gibi simgelerin çözümlenmesinde ortaya çıktığı gibi, Tanpınarda simgesel kullanımları belirleme ve yorumlamanın çeşitli güçlükleri var. Hepsi bir düşünce ya da düşünceleri anlatsa da, bu simgeler, imge ve kavram şeklinde ortaya çıkabilir, bir figüre yakıştırılmış olabilir, bir karakterin ya da sosyal varlığın adında gizlenebilirler; köken bakımından herhangi bir sözcük grubunun parçası olabileceklerinden başlangıçta yazarın alışılmış anlatımı içinde belirginleşmezler. Örneğin bir zamanlar benim durumumda olan deneyimsiz bir Mahur Beste okuyucusu, bu romanda “Şark”ın, “ev” gibi, aslında annenin varlığı ile ilgili olduğunu düşünmez; “kitaplar”ın kadın giysilerine gönderme yaptığını fark etmez; bozuk “saatler”in bedensel eşgüdüm eksikliği (ahenksizlik), özdenetim zayıflığı ve parçalanmış beden imgesi ile ilgili olduğunu aklına bile getirmez. Öte yandan, bu simgelerin düşünsel karşılıklarına varabilmek için bunların metinde beklenilenden farklı, dolaylı ve bağlam dışı yollarla, ömeğin anlamlı suskunluklar ve tuhaf yinelemelerle ya da açıkça belirtilmiş mecazlarla anlatılmış olmaları gerekmiştir. Gerekli bağlamsızlaşma bir kez gerçekleştiğinde, yani belirli bir anlatım, içinde yeraldığı alışılmış kullanımlar bağlamından kopup kendi başına bir varlık haline geldiğinde, burada “simge” adını verdiğim görüngü ortaya çıkıyor. Hayri İrdal, yine bağlamından kopartılmış bir anlatımla, “Hayatım kelime öğrenmekle geçri. Hemen her safhasında sözlüğümü yeniden yapmıştım” (146) derken aslında “anılar”ının dayandığı simgesel özel dile gönderme yapmaktadır.

Simgenin ortaya çıkış tarzı Tanpınar estetiğinin diğer temel pratiğini akla getiriyor: eşdeşleme ve ikileyerek çoğaltma. Eşdeşin de kökeninde bir bağlamsızlaşma göze çarpar. Daha önce tanışmış olduğumuz bir figürle birdenbire yeniden karşılaşırız. Yeni figürün birçok özelliği öncekiyle örtüşmektedir. İşte bu yüzden Tanpınar’da tam anlamıyla bireyselleşmiş karakterlere değil, bazen şu, bazen bu ad çevresinde toplanmış yinelenen kişilik özelliklerine rastlarız; bunların kimlikleri psikolojik bakımdan “arkaik” yansılama ve bölünme süreçlerine uygun olarak çoğalır ve birbirine karışır. Tanpınar’ın bu simge ve eşdeşler yoluyla anlattığı felsefi ve psikolojik düşünceler ya da öznel hakikatler yazarın diğer kurmaca metinlerinde olduğu gibi burada da sürekli olarak sorunlu, karışık bir kişilik oluşumuna, asıl ötekine duyulan imkânsız bir özleme, hep aile romansı temelinde gelişen nafile aşk/nefret ilişkilerine işaret ederler..

Epey basitleştirilmiş olsa da Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ını oluşturan simgeleri tek tek saptayabilmek ve çözümleyebilmek için bu tür bir hazırlık gerekiyor. Romanın sunduğu ve birçok okuru tam anlamıyla şaşırtan değer karmaşası, kabul edilmek istenmeyen varoluşçu abes duygusu, unutturulmaya çalışılan ekte çocuksu, düşsel ve patolojik olanın tam da Freud’daki gibi buluşturulması, tüm bunlar romanın içeriğiyle bağlantılı olmakla kalmaz, onun ana sorunlarına götürürler bizi. Örneğin, anlatıcı başkişi Hayri İrdal’ın düştüğü mahkemede ve gördüğü tedavide yanlışlıklar komedisi yalnızca bir görünüm olarak vardır. Çünkü biraz dikkat edince, bu olayların Türkiye’yi ya da psikanalizi hicvetmek için Tanpınar’a birer vesile sağladığını varsaymak yerine, burada ciddiye alınması gereken, üstelik yazarın başka yapıtlarında da dikkati çeken öznel simgesel hakikatlerin dile getirildiği fark edilebilir. Öyleyse, yetkin düzeyde bir yorum için romanın simge dağarcığının saptanması ve simgelerin düşünsel karşılıklarının bir envanterinin çıkarılması gerekiyor. Bu yazıda böyle bir şeyi hedeflemediğim için romanın kısa bir bölümüne biraz daha yakından bakmak ve burada dikkati çeken simgesel kullanımların romanın diğer bölümlerindeki bazı yankılanmalarını izlemekle yetineceğim.

Başlan beri gündemimizde olan ve romanın alımlanmasını iyice karmaşaya düşüren terapi seansları böyle bir girişime uygun görünüyor. Bu seçimin kısmen de olsa keyfi olduğunu teslim etmekle birlikte, Tanpınar’ın kurmaca anlatılarının (yazarın dillere destan olduğu oranda sırrını bir türlü öğrenemediğimiz “zaman felsefesine karşın) hep uzamsal nitelikte olduğunu, bu eşzamanlı durumun kurmaca yaşam öykülerinin sergilediği ilerleyen zaman benzetisince gizlenmediğini ve olay örgülerinde doruk ve çözüm gibi ayrıcalıklı kısımlar bulunmadığını göz önünde tutarsak bu seçimin mantığını fazla sorgulama gereği duymayız. Üstelik romanın bu bölümü simgesel kullanımlar açısından epey zengindir ve “sıhhat” ile “saat” bütünüyle simgesel, yani mecazi olmayan bir şekilde buluşturulmuştur.*

* “Mübarek” figürünün bu buluşmayı temsil ettiğini aşağıda göreceğiz. “Sıhhat” ile “saat” arasındaki simgesel ilişkinin, “saatler olsun!” ve “saatinize!” gibi standart olmayan kullanımlımdaki bozulmada “saat’in gösteren olarak özgürleşmesi ve kendine özgü bir yaşam edinmesinden kaynaklandığı anlaşılıyor. Bu yüzden romanda geçen “Sen saatinden şikâyet ediyordun” (154) cümlesinde “sıhhat” anlamının simgesel düzeyde korunabilmesi mümkün oluyor. Bu şekilde özgürleşen “saat” artık özel anlamlar kazanabiliyor, örneğin birçok yerde (27; 4041; 15557) fallik çağrışımlar taşıyor. Bu süreç, modem şiirde imgenin dönüşen rolünü anımsatmakta; Karsten Harries’in belirttiği gibi, “mecazi işlevi belirsizleştikçe, imge tuhaf şekilde inatçı bir yer edinmektedir” (78).

Simgesel işlemin yanı sıra, Santim Ayarlama Enstitüsünde “saaf’in açıkça belirtilen mecazi kullanımları da var. Bunların en önemlisi, Nuri Efendi’nin bozuk ve ayarsız saatleri hasta insanlara benzetmesi. Hep mecazlarla konuşan bu adamın (29,31) yaşlı bir bilge olarak betimlenmesi dikkat çekici (3. nota da bakınız).

Hayri İrdal, aklî yeterliliğinin saptanması için gönderildiği Adli Tıp’ta Dr. Ramiz ile karşılaşır. Kendisini oraya getiren duruşmada üstüne atılan imgesel suç, imgesel bir mirası imgesel olarak iç etmiş olmaktır. Görünüşte hep komiktir bunlar. Zaten bu noktaya kadar Hayri İrdal’ın yaşamındaki olayların simgesel anlamı farsa benzer bir akış içinde başarıyla gizlenmiştir: birdenbire keşfedilecek hazineler, büyü ile üretilecek altın, üstüne konulacak miras; bunlarda hep azametli yanılsamaların cazibesi ve yoldan çıkarıcılığı anlatılmıştır. Zaten bu ilk bölümün tefrikadaki adı da “Büyük Düşler”dir. Daha önceki okumaların, böylesi şartmış, başka türlü olamazmış gibi, bu bölümde bir tarihsel dönem, bir Tanzimat öncesi bulmakta epey ısrar ettiklerini biliyoruz. Oysa başka modernist ve varoluşçu anlatılar gibi Tanpınar anlatılarının da genelde doruksuz oluşu, ondaki kişi sorunlarının “ebedi” ve “evrensel” niteliği, romanın bölümlere ayrılmasının mutlaka “dönemleme” anlamına gelmeyebileceğini düşündürebilirdi. Ne de olsa Tanpınarda “dönem”, yani kahramanlarımızın hep tutsağı kaldıkları çocuklukları, yaşamın tümünü kapsar. “Büyük Düşler”de anlatılan girişimlerin simgesel içeriği ise tek tanrılı dinlerin, idealist, mistik sistemlerin ve romantik söylemlerin dogmatik vaadlerinde gösterir kendini: bir anda ve toptan varlık edinme (varlığa kavuşma), hazır zenginliğe konma, tümden erişme. Ve tabii vadedilen hep başka bir yerde, başka bir zamanda ve başkasındadır; ona ulaşmanın, gerçeklik terbiyesi ve yaşam deneyimi ile bağdaşmayan arkaik, imkân dışı. yolları ise hem akıl hem etik açısından kuşkuyla karşdana gelmiştir. Uyanıkken görülen çocuksu düşlerdir bunlar; Ereud’un diliyle söylersek, bu düşlerde zihnin birincil süreçleri olan bitiştirme ve kaydırma, zaman ve uzamdaki kopma ve atlamalar, ikincil süreçler olan düşünme, öğrenme ve anımsamanın yerini almakta, bu arada ahlâkın emek verme, hak etme, hakkıyla edinme gibi ölçütlerine de yan çizilmiş olmaktadır ki Tanpınar zaten metinde bu sonuçları sezdirir (62, 77)

Terapistiyle ilk buluştuğu anda Hayri Irdal’ın “karısı” Emine’yi düşünüyor olması son derece önemli. Biraz sonra olacaklar yüzünden bu pasajı rahatlıkla gözden kaçırabiliriz; çünkü biraz sonra doktor, Hayri İrdal’da bir “baba kompleksi” teşhis edecek (Freud’da bu kavrama rastlanır); doktor ile hasta arasındaki komik diyalog görünüşte kahramanın babası ile ilişkileri üstünde yoğunlaşacak; terapist, kendini Freud dinine adamış bir fanatik gibi görünebilecektir. Baba sorununa gelmeden önce Hayri İrdal’ın aklından geçenler ise “karısı” ile ilgili:

“Bir an, bütün davanın devamı boyunca korktuğum şey tekrar aklıma geldi. Ya karımı da bu işe karıştırırlarsa? Hakim şimdiye kadar garip şekilde onu dışarda tutmuştu. Bu bir ümitti. O halde bu ithamın ciddiliğine inanmıyordu. Öyleyse ne diye beni buraya göndermişti? Hayır, bekliyordu. Emine’yi de bu korkunç ağa sokacaklardı.” (84)

Roman boyunca Hayri İrdal’ın duygu dünyasında Emine’nin özel bir yeri olduğunu biliyoruz. Onunla evlendiğinde bir yabancıyla değil tanıdığı biriyle evlenmiştir (69). Emine, “ev”in dışa kapalılığını ve tutsaklığı düşündürmektedir (70). Daha ilerde Hayri İrdal, “Bütün bunlar hayatımda tek bir hadisenin doğurduğu şeylerdi. Emin ölmeseydi hiçbiri olmayacaktı” (296) diye yakmacaktır. Üstelik Emine’nin hastalığı ve ölümü (118) bize Hayri İrdal’ın annesinin hastalığı ve ölümünü (47-18) anımsatacaktır ki Tanpınarda bu bağlantının rastlantısal olduğu söylenemez.4 Tüm bunlar Hayri İrdal’ın terapi öncesindeki kaygılarında ne derece haklı olduğu sorusunu uyandırır: acaba korktuğu gibi sonuçta “karısı” da bu işe karıştırılır mı? Bu soruya olumsuz yanıt vermek için bütün nedenler var gibi; Emine görünüşte doktorun teşhisinin dışında kalır. Simgesel düzeyde olan ise tam tersi; Emine’nin örtük olarak temsil ettiği hakikat aslında terapinin konularından biridir.

Terapinin ilk “komik” olayı Dr. Ramiz’in obsesifkompalsif davranışlarıdır. Kendisini bir ritüele kaptırmış olarak çantasından bir şeyler çıkarır, kullanır; yerine koyar, çantayı kapatır. Kahramanımız önce doktora çantasındakilerı üstünde taşımasını söyleyecek (88), sonra bunları cebine koymadığı için kızacaktır (96). Masum olduğu söylenen Hayri İrdal ile “herkes gibi” özdeşleşecek olursak terapiye gereksinimi olanın doktorun ta kendisi olduğunu düşünmek zorunda kalırız. Sorunun doktorun davranışında değil, Hayri İrdal’ın algılayışında olduğu, doktorun belki de hiçbir özelliği olmayan bu davranışlarına tepkisinin simgesel anlamı ise sonradan ortaya çıkar.

Hayri İrdal’ın çocukluğu üstünde durmaya başlayan doktorun ilgisi roman boyunca göreceğimiz ve annesinin Mübarek adını verdiği saate çevrilir. Bir

“yangın”dan kalmış olan bu “ayaklı” saat, adından da anlaşılabileceği gibi, düzensiz ve keyfi davranışlarıyla dikkat çekmekte, ancak annenin tersine, baba tarafından satılmak istenmekte (23), uğursuz sayılmaktadır (2526). Tabii ki doktor saatin insan biçimsel özelliklerini de, anne ve baba tarafından farklı değerlendirmelere tabi tutulduğunu da fark eder. Metnin açıkça belirtmediği ise Hayri İrdal’ın yaşamıyla Mübarek’inki arasındaki paralelliktir; kahramanımızı yaşamı boyunca ikinci benliği ya da gölgesi gibi izleyecektir bu saat. Örneğin Hayri İrdal “iyileşip” evine döndüğünde Mübarek de “tertemiz, pırıl pırıl, bütün azametiyle kurulmuş”tur ve evdeki boşluğu doldurmaktadır (105). Aynı şekilde, aralarına döndüğü arkadaşları sanki Hayri İrdal’ınkini sorarlarmışçasına Mübarek’in hatırını sorarlar (109).s Dolayısıyla, bir kez Mübarek’in kahramanımızın eşdeşi olduğunu saptadıktan sonra doktorla hasta arasındaki konuşmaların örtük anlamına yabancı kalamayız. Artık Dr. Ramiz’in Mübarek’in “bozuk” ve “bakımsız” (87) oluşunu önemsemesine tepkimiz deneyimsiz bir okurunkinden farklıdır.

Tanpınar’ın özel dilinde “bakım”ın farklı anlamlan (bakış; ilgileniş) birbirle’ riyle yer değiştirebildikleri gibi anlatılan eylemlerde öznenin yansılama sonucu kendini nesnede yitirmesi, ya da bu etkinliklerin olmadığı yerdevarolmaması söz konusudur. Öznenin yokluğu ya da yitimi, bu dildeki iyelik, sahip olma ve ekonomik alışveriş nosyonlarında da dikkati çeker. Bunlar göz önüne alındığında Hayri İrdal’ın Mübarek’i doktora “satma” arzusu [“gözlerine satın alır ümidiyle bakıyordum” (86)] ve babasının Mübarek’e para harcamak istememesi (87), simgesel anlamlara dikkat edilmezse anlaşılmayan yepyeni ve özet anlamlar kazanırlar. Öyle ki, bu “alışverişler” kahramanımız açısından küçültücü (şahsiyeti silici) olmasa, o, ironiyle “Bu hale girdiğim için teşekkür ediyordu” (87) demeyecekti. Yine Dr. Ramiz için “Baştan aşağı irade ve dikkat kesilmiş, yüzüme bakıyordu” (88) diyen kahramanımız burada kendisini kaybettiği,, kimliğinin karmaşaya düştüğü bir anı betimliyorsa da aynı zamanda arzusu yerine gelmekte, “bakım”ı elde etmektedir.* Bunlar bize “bakım”la ilgili başka bir konuyu, Hayri İrdal’ın “özgür” çocukluğunu anımsatır. Özgürlükten “çocukluğumun belli başlı imtiyazı” (20) şeklinde söz eden kahramanımız aslında çocukluğundaki yalnızlığını, bakım görmeyişini anlatmakta, o zaman ihmal edilişi ile ilerde, yaşamda seyirci konumunda kalması arasında bir bağ kurmaktadır (21). Tanpınarda yinelenen bu izlek Hayri İrdal’ın oğlu “Ahmef’in bakım görmeyişinde bir kez daha gündeme gelir (152-53)

Demek ki Hayri İrdal’ın, Mübarek’in ihmal edilmiş olması, doğru dürüst işlememesi, “ev”deki yeri vb. hakkında söyledikleri, izini sürdüğümüz özgül anlam sistemi çerçevesinde son derece önemli. Metnin “baba kompleksi” teşhisinden önceki bölümünün gösterdiği, “anne-eş” birimi ve bununla ilgili özlem ve ikilemleri simgeleyen Emine’nin Hayri İrdal’ın hararetle yadsıdığı hastalığıyla yakından ilintili olduğu. Yani görünenin tersine, hem kahramanımız hem de doktoru Emine’yi “bu korkunç ağa” sokmuş oluyor. Asıl ironi, bunun iyice açığa çıkmasının Hayri İrdal’ın davadan da terapiden de kurtulmasını izlemesinde. Kahramanımızın gördüğü bir rüya bize bunu anlatır. Bu bilginin terapi sırasında doktor ile hastanın anlaştığı örtük dilde anlatımını fark etmek ise neredeyse olanaksız kılınmıştır. Ancak doktorun kullandığı, sıradan, fakat bağlam içinde tuhaflığıyla dikkati çeken birkaç sözcük önemli ipuçları verir. Hayri İrdal’ın “Doktor, karım hasta. Yüzünden belli, hasla. Beni buradan bir an evvel çıkarın” şeklindeki sözlerine Dr. Ramiz (tefrikadakinden farklı olarak) şu yanıtı verir: “O ayrı şey, dedik ya!” (90) İlk bakışta yersiz gibi görünen bu yanıtın anlamı doktorun “başka” ve “ayrı” sözcüklerine yaptığı vurguda gizlidir. Bu da ister istemez Dr. Ramiz’in Hayri İrdal’a anlamsız bir ritüel gibi görünen, nesneleri “ayrı tutma” davranışını anımsatır. Demek ki esas terapiye gereksinimi olanın Dr. Ramiz olduğu sonucuna varmakta acele etmemek, tersine Hayri İrdal’ın, Emine’nin temsil ettiği Öteki’nden “farklı” olmaya katlanamamak, bağımsız bir kimlik oluşturamamak; başkalarıyla ilişkide sınırları ve mesafeleri ayarlayamamak gibi ciddi sorunları olduğunu düşünmek gerekiyor. Nitekim romanın bir sonraki bölümünde aktarılan ve yansılama özdeşliğinden psikolojik doğumu anlatan çarpıcı düşte, kahramanımız ile Emine çok acılı ve korkuyla dolu bir Öteki’nden “ayrışma” sahnesinin başoyuncuları olurlar (102-104); ayrılmanın, diğer bir deyişle büyüme ve bağımsız bir kimlik edinmenin gerekliliği ile korkusu arasındaki çelişme hep yinelenir Tanpınar’da.

Terapinin onuncu gününde Dr. Ramiz, komik görünüşüne karşın romanın bütünü içinde hiç de hafife alamayacağımız teşhisini bildirir. Özetle şöyle der:

“Sizde tipik bir baba kompleksi var. Babanızı beğenmemişsiniz… Bu o kadar mühim değil. Reşit olmak için belki de en kısa yoldur. Fakat siz daha mühim bir şey yapmışsınız… (…) Beğenmedikten sonra kendiniz onun yerine geçeceğiniz yerde, kendinize durmadan baba aramışsınız… Yani reşit olamamışsınız. Hep çocuk kalmışsınız!”(92)

Hayri İrdal’ın bu yorumları bir tür taarruz olarak değerlendirmesi, ikide bir araya girmesi, kurtuluş ümidiyle kendini iyice küçültmesi, mecazi anlama değil çıplak kelimelere tepki göstermesi konuşmayı tam bir sağırlar diyaloguna çevirir. Hasta, kendini savunduğunu sanarak doktorun tezlerine yeni kanıtlar sağlamakta, doktorun işlevi ise komedinin mantığına uygun sıçramalarla inandırıcılık ve dogmatik katılık arasında gidip gelmektedir. Ara sıra, örneğin hastasına göreceği rüyaları ısmarlarken (98), iyiden iyiye saçmalar doktor. Bu yüzden her dediğini kuşkuyla karşılayabilir, kısa ve kestirme sözlerinin otomatik ve anlamsız olduğunu düşünebilir, romanın ekindeki övücü sözleri hiçe sayıp yan cahil bir ilgisizlikle Tanpınar1! psikanalizin karşısında görebiliriz: Oysa okuma deneyimimizin daha zenginleşmesi için Dr. Ramiz’in sözlerinin romanın dolaylı yoldan ilettiği simgesel hakikatlerle eklemlenişini izleyebilmeliyiz. Biraz dikkat edince doktor ile hastanın hiçbir zaman anlaşamadıklarını düşünmek yerine, farklı yollarla da olsa çoğu kez aynı şeyi söyledikleri fark edilebilir. Örneğin Dr. Ramiz, anne, baba ve Mübarek’ten oluşan üçgende babanın “ev” ile “saat” arasındaki ortakyaşama ilişkisini kırmaya çalıştığını tam da hastası gibi anlar. Bu yüzden “Yani evden uzaklaştırmak istiyordu” der (94). Hayri İrdal’ın buna yanıtında, babanın saat için “Evimi âdeta zaptetti” (94) dediğini öğreniriz ki dikkat edilirse burada hem doktor hem de hasta aynı, baştan beri varolan “ev” simgesini kullanırlar. Aynı şekilde, Hayri İrdal’ın babasının “saat”i kıskandığını söyleyen Dr. Ramiz’in bu düşüncesi (“saaf’in ta kendisi olan) Hayri İrdal tarafından yalnız görünüşte yadsınır. Çünkü “Saat kıskanılmaz… Eşya kıskanılır mı hiç? Başkasının olsa anlarım. Kendi malını insan kıskanmaz!;] belki beğenmez, bıkar, atar, satar, yakar, mahveder, amma…” (94) derken Hayri İrdal’ın ilettiği, kendi varoluşçu hissiyatından başka bir şey değildir. Romanın başka yerlerinde de belirtildiği gibi (146,155), o kendisini edilgen bir nesne, duyarsız bir otomat, başkaları tarafından sahip olunan, kullanılan, atılan bir eşya olarak görebilmektedir. Yine benzer şekilde, terapi sırasında gündeme gelen vodvil türü karışıklıklar, kızın anne ile karıştırılması, Hayri İrdal’ın kendi annesi olmadığını belirtmek zorunda kalması (9495), bu görüşün Dr. Ramiz tarafından doğrulanması (ama hangi anlamda?), bunlar hep romanın odağındaki psikolojik sorunların simgesel hakikatler dilindeki karşılıklarıdır. Farkh kuşaklar ve cinsiyetler arasındaki bu karışmalar, Hayri İrdal’ın kişilik sınırlarını belirleyememesi, özlemden de öte, kendisini annesiyle karıştırması ve kız sanması ile ilgilidir. Romanın, sonraki bölümlerinde bunların birçoğu veri olarak gündeme gelecek, romanın bütün ana izleklerini esinleyen karışık kişilik sorunu (“karışık” sözcüğüne dikkat), İspiritizma Cemiyeti’nde olduğu gibi, kılık ve kişilik değiştirme şeklinde su yüzüne çıkacaktır. Son olarak, hem doktorun hem de hastanın üstünde anlaştığı bir nokta olan Hayri İrdal’ın babasını kıskanmaması üstünde duracak olursak (95), burada bir kez daha romanın simgesel sisteminin örtük olarak ama ısrarla vurguladığı gerçeği görürüz. Anlatıcıkahramanm iç çatışmalarım belirleyen karmaşa “baba kompleksi” kavramının çağrıştırdığı Ödipal çekişme değil, normalde birey evriminin daha erken aşamalarında görülen farklılık/aynılık çalışmasıdır.

Kısacası, Saatleri Ayarlama Enstitüsünün burada irdelediğimiz psikanalitik terapi bölümü, romanın diğer kısımları (ve Tanpınar’ın burada değinmediğimiz diğer yazıları) açısından değerlendirildiğinde; kahramanımızın komik görünüşlü trajik “talih”inin odağında daha önce “ithamın ciddiliği” (84) bağlamında sözü geçen “karısı” Emine’nin bulunduğu söylenebilir. Diğer bir deyişle, hâlâ bir “baba kompleksinden söz edecek olsak bile bunun adı konmamış fakat dolaylı olarak anlatılan ve simgesel düzeyde son derece belirgin olan bir “ana kompleksinin üstüne aşılanmış olduğunu kabul etmek gerekmektedir. Öyleyse romanın terapi seanslarıyla ilgili bölümü kahramanımızın iç dünyasında Emine’nin temsil ettiği hakikati ortadan kaldırmamış, tersine, psikanaliz bunu dolaylı olarak vurgulamanın bir aracı haline getirilmiştir. Biraz ilerde anlatıcı bunu hileli bir dille de olsa açıkça söyleyecektir: arkadaşları Hayri İrdal’a “baba psikozu dolayısıyla” (evet, bu yüzden!) “Öksüz” adını takacaklardır (109).

 

2. İmkânsız Anlamlar

•   Kahramanın gözündeki birçok arkaik özelliğinden dolayı Hayri İrdal’ın babasının tam bir “Ödipal baba” olmadığı öne sürülebilir sanıyorum.

Yukarıdaki çözümleme Saatleri Ayarlama Enstitüsünün zengin simgesel yapısı ve özel diline dikkat çekerek bu yapıtın toplumsal bir hiciv gibi okunuşunu sorgulamayı hedefliyordu. Bu yorum, yazarın, başlangıçta hayal bile edemeyeceğimiz hakikatleri aynı anda hem gizleyen hem de açığa vuran kompozisyon tekniği ile okuma stratejimiz arasında daha büyük bir uyum kurma gereksiniminden doğmuştu. Tanpınar’ın başka yapıtlarında olduğu gibi bu romanında da olanın görünenden, kastedilenin söylenenden hemen her zaman farklı olduğunu göz önünde bulundurmak önceki yorumların çıkmazlarından koruyacaktı okuru. Romanın söylenen ile kastedilen arasındaki ilişkiyi ne ölçüde kopardığını fark ettiğimizde, kısa bir bölüm üstünde dursa da, yukarıdaki türden bir okuma, metnin yapısı, izlekleri ve imgeleriyle ilgili görüşleri değiştirmekle kalmaz, bizi böyle bir metnin türünü yeniden saptamaya zorlar. Yapıtların sürekli gözden geçirilmesi ve türlerin yeniden belirlenmesi edebiyat araştırmalarının ayrılmaz bir parçası olduğundan, Tanpınar’ın bu romanı hakkındaki son sözü söylediğim gibi bir yanılsamaya kapılmadan, Wayne Booth’un bu tür yol ayrımlarında esin verebilecek sözlerini aktaracağım: “Okurlar yapıdan türe ilişkin beklentilerinin olanakları doğrultusunda yorumlasalar da, yapıtlar sonuçta geçerli olacak çıkmaz sokak levhaları ve yön okları koymaya uğraşırlar” (435).

Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün türüne ilişkin tartışmada sorun doğuran konu bu yapıtın roman statüsü değil. Modern Türkiye edebiyatında yanlışlıkla “roman” adı verilen başka bazı yapıtlann tersine, ve bütün özgül niteliklerine karşın, bu yapıtın sunduğu yaşanmış zaman, bireysel karakter ve ampirik ger• çeklik benzetilerini, modernist romanı da içine alacak geniş kapsamlı bir roman paradigması açısından sorgulama gereği duymuyoruz. O halde tartışılması gereken, yapıttaki başat temsil yöntemi ve yazarın anlatısı ile kurduğu ilişkinin niteliği.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde söylenen ile kastedilen arasındaki sürekli ve sistemli kopuş, bu işlevi kendi farklı kurallarına göre yerine getiren iki tür retorik tekniğiyle baş başa bırakır bizi: alegori ve ironi. Alegorik anlatılar anlamlama düzlemlerinin yatay bölünmesiyle tanınırlar; ironide ise sözün kendi içinde bir anlaşmazlık gizlidir. Konuyu fazla uzatmadan; Tanpınar’ın romanında her iki stratejiye de yer verildiğini söyleyerek yapıtın başat temsil yönteminin “ironik alegori” ya da “ironi kipindeki alegori” olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bu temsil yöntemlerinin edebiyat kuramcıları tarafından farklı şekillerde değerlendirildikleri göz önünde tutulursa, bunların Tanpınar’ın romanına uygulanışında belli bir isabet kaydetmek için bazı açıklamalar gerekiyor.

Alegorinin kendisi farklı yorumlara açık bir yöntem olduğu gibi (De Man, Van Dyke, Whitman) Tanpınar’ın anlatılarında alegorinin tam olarak nasıl işlediği de üstünde uzun uzun durulabilecek bir konu. Özellikle alegoriden bazı Ortaçağ ve Rönesans yapıtlarındaki gibi soyut kavramları açıkça kişileştiren anlatı sistemleri anlaşılıyorsa, böyle bir şeyin Tanpınar’da görülmediği açık. Öte yandan, Erich Auerbach’ın “tarihin temsili yorumu” (75) ya da “temsili gerçekçilik” (196) diye adlandırdığı, Dante’nin büyük yapıtında örneklenen, ilahi düzen ile somut dünyevi tecellinin hem ayrı tutulabildiği hem de dikey olarak bağlantılı kılınabildiği daha incelikli alegori tarzları bulunduğunu anımsamakta yarar var. Eğer sürekli olarak “asıl” öykü ile dikey olarak bağlantılı başka bir söylem düzlemine sistemli göndermeler yapan kompozisyonlarda alegoriyi anımsatan bir şey olduğunda ısrar edersek, Auerbach’ın “temsili gerçekçilik” ile alegoriyi birbirinden ayırma dileğine saygısızlık etmiş olmayız.» Öyleyse Saatleri Ayarlama Enstitüsii’nün yalnız bu anlamda bir alegori sayılabileceğini, yani romanın “birincil” ve “ikincil” düzlemlerinden birinin, diğeri anlaşıldığında vazgeçilebilecek bir fazlalık (Van Dyke 215) olmamasına karşın, “asıl” öykünün ancak “öteki” öykünün izdüşümü olarak kavrandığında doğru dürüst anlaşılabildiğini belirtmeliyiz. Yalnız bu; iki düzlem arasında saydam bir ilişki olduğunu, iki paralel çizgi üstündeki noktaların bire bir karşılıkları bulunduğunu düşündürmemen. Ben bu romanda daha çok her zaman ve her yerde geçerli iki düzlem varmış gibi düşünüyor, üstelik simge sistemi çözüldüğünde farkına varılan “üst” anlatının sürekli müdahalesi nedeniyle, insan etkinliğine dayalı ve sürekliliği olan bir olay örgüsü bulmakta güçlük çekiyorum.

Tekrar tekrar yazdığı ya da yazmaya çalıştığı için, Tanpınar ın yapıtlarının “arkasındaki” (ya da “üstündeki”) öykünün ne olduğunu biliyoruz. Hikâyeler’ele yer alan ve ünlü miti mesel tarzında yeniden anlatan “Adem’le Havva” öyküsüdür bu (12635). Tanpınar’ın yeniden anlatımında bu mitin psikanalizin nesne ilişkileri kuramını (Buckley, Kernberg, Mahler) akla getiren bir ayrışma-bireyleşme öyküsü, bir eksik doğum, psikoseksüel ve metafizik düşüş (cennetten kovuluş) öyküsüne dönüştüğünü görüyoruz. Bu öyküyü bir prototip saymamın nedeni, aynı izleği farklı şekillerde yineleyen bir dizi öykü içinde yazarın en çok bunu işlemiş olması. Yukarda sözü edilen; Hayri İrdal’ın “karısı” Emine’den ayrış(ama)masını anlatan düş; “Deli” Seyit Lülfullah’ın geçici olarak ayrıldığı ve bir gün kavuşmayı düşlediği halüsinasyon ürünü sevgilisi, o şahane, başka dünyalı ve harikulade Aselban (3839), hep aynı başlangıç hayalinin ürünüler.” Bir romans öyküsü” değil (melodramı çağrıştırmasın diye “romantik öykü” demiyoruz), romansın la kendisidir bu: imkânsız, umarsız, narsisist ve, bayağı da olsa, ensesti düşündüren bir aşk.12 Dolayısıyla; Tanpınar”daki simgelerin çoğunlukla bu hayali başlangıç (ev, deniz), bunun yokluğu (saat) ve onu yeniden elde etme çabası (ayna) ile ilgili olduğunu söylersek abartmış olmayız. Tek tek simgeler ve simgesel kullanımlar öteki (“üst”) anlatıya işaret ederken, o anlatıdan haberdar olmamız onun “alt” anlatı üstündeki dönüştürücü etkisini görmemize olanak sağlar.” Bu noktada alegorinin doğası hakkında genellemelere girişmenin çekiciliğine direnmek zor görünüyor: genelde düşündürdüğü niteliksiz insan ilişkileri, içinden çıkamadığı zaman sorunu, döngüsel mantığı, söylediğinin tersine saplantılı derecede “dünyevi” oluşu, vb. Tanpınar’ın romanında bu görüşlere haklılık kazandıracak pek çok örnek bulabilir, istersek alegorinin gayrişahsiliği ile insanın ve dünyasının “saat gibi” işlediğini düşünme arasındaki paralellikten yola çıkabiliriz. Bunları bir yana bırakıp, sahte bir olay örgüsüne sahip “üst” anlatının “alt” anlatıdan daha anlamlı olmadığı gibi onu açıklamasını ‘da bekleyemeyeceğimizi vurgulamak istiyorum. Tanpınar’ın alegorisi, özne ve .nesnenin yokluğunda anlaşılmayacak ve anlatılamayacak bir şeyi anlatıyormuş gibi yaparak kültürle alay etmekte, onu mümkün kılan dille oynamaktadır yalnızca.”

Saatleri Ayarlama EnstitÜsü’ndeki ironi üstünde durmak onu bir alegori olarak okumaktan daha kolay görünebilir; çünkü daha önce eleştiri, onaylamasa da, bu konuya dikkat çekmiştir. Romanı bir hiciv olarak değerlendiren Berna Moran’ın içtenlikle dile getirdiği kararsızlıklarda romanın türü konusunda vardığı kararın sorunları iyice belirginleşiyor. Moran, hicivden beklenenlerin ne olduğu konusunda son derece açık: “Hiciv, geleneksel, toplumsal ve ahlaki değerlerle, hayatta bunlara ters düşen davranışların yarattığı uyumsuzluktan kaynaklandığına göre, etkili olması için yazarın okurla paylaştığı rasyonel bir normlar sisteminin bulunması gerekir” (311). Öte yandan, anlatıcıbaşkişinin güvenilmez oluşu ve değerlerinin muğlaklığı yüzünden tam bir hicivci rolüne bürünemediğini fark eder. Bunlar Moran’a göre “durumu biraz karıştırmaktadır” (312); hatta iş “bir yerde okunan eseri anlamasını güçleştirecek kerteye varır” (312). Yine de Moran “romanın, büyük bir kısmında” (312) Hayri İrdal’a güvenmeye karar verir. Yazısında çeşitli hiciv tekniklerini örnekleyen Moran, sona doğru romanın giriş bölümüne döner ve buradaki ironi tekniğini “okuru, esere nasıl bakacağı konusunda şaşkınlığa düşürüyor” (327-28) diye eleştirir. Bu bakış açısına göre, kullanıldığında şaşırtıcı olsa da, Saatleri Ayarlama Enstitüsünde ironinin çok sınırlı bir yeri vardır. Moran ironinin bütün romana egemen bir strateji olduğunu düşünmez, bu yüzden “Tanpınar, başta ironi’ye dayanan bu hiciv yöntemini kullanmakla, sanırım, okuru gereksiz yere yanıltmış, işini güçleştirmiş oluyor” (329) diyebilir. Eleştirmen ne de olsa genelde Hayri İrdal’ın “hangi değerleri temsil etliğini biliriz” (327) diye düşünür.

Saatleri Ayarlama Enstitüsüne daha “kararlı” bir yaklaşımın ortaya çıkabilmesi için bence vazgeçilmesi gereken, ironi tanımlaması değil, hiciv tanımlaması. Romanın görünüşte anlattıklarının simgeler aracılığıyla sürekli olarak başka bir dile aktarılıyor olması, yani “öteki” anlatının varlığı, bizde Hayri İrdal’ı pek tanımadığımız, (varsa eğer) değerlerini bilmediğimiz, hatta “değer” diye bir şeyi önemseme kapasitesine sahip olup olmadığına karar veremeyeceğimiz şeklinde kuşkular uyandırıyor. Belki de yazarın bu konuda okuru uyarmaya çalıştığı bile söylenebilir. Romanın tefrikası başlamadan önce yapılan bir görüşmede, kendisine yöneltilen “Bu kitabın bir mizah ve hiciv tarafı var, değil mi?” sorusuna Tanpınar’ın yanıtı, “Belki… Hayri İrdal neş’eli adam, galiba biraz da görmesini biliyor. Kendi aleyhinde olsa bile, konuşmaktan hoşlanıyor” olmuş (Tanpınar, “Ahmet Hamdi”, 554). Romanın hiciv şeklinde okunuşunu kuşkuya düşürebilecek bu yanıt aynı zamanda “kurban”ın kim olduğunu da açıkça belirtiyor: Hayri İrdal’dan başkası değil bu. Ne de olsa roman haksızlık ve düzmeceyle mücadeleyi değil, romanın ekinde de ısrarla üstünde durulduğu gibi (Alptekin, 33), Hayri İrdal’ın benliğinin çeşitli versiyonlarıyla iç mücadelesini anlabyor.” Bu yüzden; anlatıcının yadsıma tutkusunun, alay, karikatür, nefret ve iğrenmesinin boy hedefi olan nesneler en iyi ihtimalle kısmi nesneler olmaktan öteye gitmezler. Hedeflerin bir ayrıcalıklı seçimi, “olumsuzlama” gibi görünen tavrın tersinde, yani karakterlerin bitişme ve kaynama durumlarında da geçerli. Diğer bir deyişle, karakter, “aşk’ında da, nefretinde de, imgesel özdeşliğe dayalı eşdeşlenme süreci tarafından tutsak ediliyor, yutuluyor. Hem ben, hem de öteki, sırayla, aynı şekilde ve aynı nedenlerle yadsındığında, hiciv ve parçası olduğu etik evren ile birlikte terk edilmesi gereken, farklı benliklerin ilişki içinde olmalarını anlayan model oluyor. Bu model, kurmaca insan bağlantılarının mantığını ve kaos sonucunu doğuran ironinin özgül niteliğini kavramamıza yardımcı olamıyor.

Romandaki anlamlama etkinliğini karmaşaya düşürerek “abes”, “korkunç” ve “kaçıkça” sonuçlar doğuran ironi, kişinin sözde övgü, sahte tevazu, ya da hafifseme türü yöntemlerle söylediğinin tersini kastettiği masum bir söz sanatının zekice kullanılması değil. Örneğin anlatıcının Dr. Ramiz’e söylettiği ve hicivle pekâlâ bağdaşan “ilim ağızdan nakledilir” (101) sözünden bu tür sonuçlar doğmuyor; kastedilenin tersinden söylendiği belli burada; ironist kendisiyle “buluşuyor”, ironi aldatıcı olmuyor. Ancak “aynı” Dr. Ramiz, görünüşte budalaca fakat simgesel “hakikat”! dile getiren sözler söylediğinde, yani anlatıcı ona başlangıçta anlaşılandan farklı olmakla birlikte yine de anlamsız sözler söylettiğinde kaosun doğması kaçınılmaz. Burada söz konusu olan, kastedilenin tersinin söylenmesi değil, söylenenlerin herhangi bir anlamı kastetmemesi; anlamın farklı bir yere konması değil, yersiz kalması. Mistisizm de zaten “asıl varlık”la buluşmanın “kasıtsız” olduğunu, kasıttan vazgeçmekle mümkün olabileceğini söylemez mi? “Karisinin hasta olduğunu söyleyen Hayri İrdal (93) karısı “hakkında” değil, karısı “olarak” konuşurken, Tanpınar kurmacasının tipik “rüya düzeni” devrede değil midir? Son çözümlemede anlamı olmayan bu ses çıkarma etkinliğinde onu bulmak olanaksızdır. O kadar “biçare” ve “yer”den yoksundur ki o, kendisi olarak bir anlam ifade edemez. Kimliklerinin çoğalışı yalnızca yokluğunu garantilemektedir.”

Bildiğim kadarıyla, “alegori ile ironi arasında retorik tarihi boyunca görülen örtük ve bilmecemsi bağlantiya (208) ilk dikkat çeken Paul de Man olmuşta. De Man, bu bağlantıyı özellikle Alman romantizminde buluyor, daha sonra Baudelaire’in comique absolu’sünden yola çıkarak, ironiyi, ampirik benliğin otantik olmayışının bilincinde olması şeklinde yorumluyordu (214). De Man’a göre “mutlak ironi, kendisi tüm bilincin sonu olan deliliğin bilincidir; bilinçsizliğin bilinci, deliliğin içinden delilik üstüne kafa yoruştur” (216). De Man şöyle sürdürüyordu: “[İroninin] açığa vurduğu zamansal boşluk, alegorinin hiç ulaşılamayacak bir eskiyi çağrıştırmasında karşımıza çıkan boşluktur. Dolayısıyla alegori ile ironiyi yan yana getiren ortak keşif insan kaderinin tam anlamıyla zamana bağımlılığıdır” (222). De Man bu kaderi, “bölünmüş benlik tarafından art arda kopuk anlar olarak yaşanan varoluşun düzmece niteliği” (226) şeklinde değerlendiriyordu.”

Saatleri Ayarlama Enstitüsünün hiciv şeklinde yorumlanışında yazar ile anlatıcı arasındaki ayrımın neden sık sık gözden kaçtığı da anlaşılabiliyor. Anımsanacak olursa, modern kurmacada yazarın (artık “geleneksel”, dolayısıyla fazlalık sayılan) kişisel sesinin boğulması ile her kılığa girebilen anlatıcının sahneyi tümüyle doldurması arasındaki bağlantı, tartıştığımız romandaki türden “özgür”, “hafif ve nihilist ironi çerçevesinde ele alınmış ve belgelenmişti (özellikle Booth; De Man, 219, 227). Bu dönüşümün Tanpınar’ın romanındaki yansıması, kendi kendine konuşma idealini gerçekleyen bir “iç diyalog” dünyası kurması olmuştur. Okuma stratejimiz, tam da bu yüzden, çevresi duvarlarla örülü ve sürekli kendisiyle meşgul olan bu “kişisel dil”in dünyasında, söyleyen, söylenen ve söz edilen arasındaki ayrımların silinmesine, yer değiştirmesine ve birbirine karışmasına uyum göstermek zorunda. Bu bağlamda yazarın romana yazdığı ekte Hayri İrdal’ın bir sağlık evinde, yatağa oturmuş, başı elleri arasında, dış dünyadan habersiz kendi kendine konuşurken gösterilmesi (Alptekin, 33) son derece önemli ve ister istemez De Man’ın sözlerini düşündürüyor. Asıl yoksa, ben de yoktur. Öyleyse, romanda birçok kez gündeme gelen ve aşkınlık ile değer ihlâlini buluşturan “yokluk” izleğinin (147, 238, 245) Saatleri Ayarlama Enstitüsünün şifresini çözebileceğini söyleyebiliriz. Bu durumda, “anılar”ını hiciv gibi okutması, Hayri İrdal’ın “hayattan intikamını alması”nın bir uzantısı mıdır acaba? Onun “kendine (çevirdiği) i’tisaf hissi”ni, okurun farkında olmadan topluma çevirmesi yerinde bir tepki midir?”

Şubat 1995

 

(Defter, sayı 23, Bahar 1995, s. 65-83).

**

**

AHMET HAMDİ TANPINAR’IN SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ’NDE ZAMAN, BELLEK ve ÖZYAŞAMÖYKÜSÜ-Walter Feldman

 

Türk romancısı, şairi ve eleştirmeni Ahmet Hamdi Tanpınar’ın (1901-1962) yayımlanmış son romanı Saatleri Ayarlama Entitüsü’ndeki başkişinin özyaşamöyküsü içinde zaman ve bellek can alıcı bir rol oynuyor. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün, 1980 ve 1990’lı yıllarda yazan çağdaş romancılar grubuna kadar Türkçede yazılmış en karmaşık roman olduğunu iddia etmek, abartılı bir tulum olmayacaktır. Bu romanın yorumlanması, hatta tür açısından kimliği, 1954’te tefrika olarak yayınlanmasından bu yana tartışıla gelmektedir, çünkü bu roman daha önce yayımlanan Türk romanlarına dayanılarak, hatla romanın yazarı tarafından yayımlanan romanlara dayanılarak oluşturulacak türsel beklentilere uymaz.’ Türk eleştirmenler, gerek Mehmet Kaplan ve Berna Moran gibi Batı-yönelimli akademisyenler, gerekse daha genç, İslam-yönelimli Mustafa Kutlu ve Beşir Ayvazoğlu gibi yazarlar, bu romanda keskin bir toplumsal hiciv bulunduğunu belirtmişlerdir: Kaplan ve Moran, XIX. yy.’ın başlarından beri Türk tarihinin belli başlı dönemlerine ilişkin alegorik öğeleri belirlemeye çalışmışlardır. Bu yorumlama çizgisinin inandırıcılığı, yazarın Osmanlı yazını ve bu yazının Batı’ya özgü yazınsal türlere geçişi konusunda bir uzman olması nedeniyle daha da artmış oldu. Hatta, Ayvazoğlu, (umarız) biraz da abartarak şu saptamada bulundu: “Tanpınar, Osmanlı uygarlığının çöküşü üzerinde ciddi olarak düşünen tek Türk aydınıdır” (1987: 346). Bugüne kadar Saatleri Ayarlama Enstitüsü, birbirinden çok farklı yorumlara yol açan ezoterik bir kitap olarak kaldı.

Eleştirmenlerin, bu romanın türsel niteliği üzerinde anlaşmaya varamamaları, büyük ölçüde içinde yaşamöyküsünün oynadığı rolden kaynaklanır. Yazarın koyduğu başlık bir anlamda romanın bu kendine özgü enstitünün tarihi “hakkında” olduğunu düşündürüyor: bu enstitü İstanbul’da, sonunda bütün Türkiye’de bulunan kol, masa, duvar ve kule saatlerinin ayarlanması ve birbirine uyacak biçimde çalışmasını güvence altına almak için kurulmuştur. Bu izleğin, “Doğu” ve “Batı” zaman kavramlarını da anıştıran alegorik niteliği, aşağıda incelenerek kararlaştırılacaktır. Bununla birlikte, kitabın yapılandırıldı, daha ilk sayfasından başlayarak, bu betimlemeyi yalancı çıkarır. Saatleri ayarlama enstitüsüne kitabın ilk bölümünde şöyle bir değinilse de, bu enstitü asıl anlatıya üçüncü bölümün başında girer: yani neredeyse romanın ortasına kadar girmez. Durum böyle olunca, bu roman gerçekten “saatleri ayarlama enstitüsünün tarihi olabilir mi? Romanın başından sonuna dek okuduğumuz, aslında anlatıcı Hayri İrdal’ın yaşamıdır. Bu ünlü enstitü ve kurucusu, anlatıcının “koruyucusu” (velinimeti) Halit Ayarcı, anlatıya Hayri’nin yaşamıyla kesiştikleri noktada sokulur. Romanda bu anlatıcı dışında, hiçbir şeyin ve hiç kimsenin bağımsız bir varlığının bulunmadığı söylenebilir. Örneğin, tanışmalarından önce Hayri’nin Halit hakkında söyleyebileceği hiç mi bir şey yoktur. Hayri’yi kişisel olarak doğrudan ilgilendirmediği açıklanan bir konuda en önemsiz bilgileri sağlamak üzere bile doğrudan sorulan sorular ve Halit’in Doktor Ramiz gibi eski arkadaşlarının gözlemleri kullanılır. Romanda yer alan başka herkes için de aynı şey söylenebilir. Hakkında art-zamanlı (diyakronik) derinlik taşıyan kesintisiz bir anlatı üretilebilecek tek kişi Hayri İrdal’dır. Bu koşullarda, bu kitaba “Hayri İrdal’ın Kendisi Tarafından Anlatılan Yaşamı” gibi bir başlık koymak daha uygun olmaz mı?

Romanda (yazarın değil, anlatıcının) yaşamöyküsünün vurgulandığını ilk paragraftan başlayarak açıkça görürüz:

Beni tanıyanlar, öyle okuma yazma işleriyle bir ilgim olmadığını bilirler. Hattâ bütün mütalâalarım, çocukluğumda okuduğum Jul Vern ve Nike Karter hikâyelerini ortadan çıkarırsanız, arapça vefarsça kelimelerini atlaya atlaya gözden geçirdiğim birkaç tarih kitabıyla, Tutinâme, Binbir Gece, Ebu Ali Sina hikâyeleri gibi eserlerden ibarettir. Daha sonraki zamanlarda, enstitümüz kurulmadan evvel işsizlikten evde çocukların mektep kitaplarına zaman zaman göz attığım gibi, bazen bütün günümü geçirdiğim Edirnekapı veya Şehzadebaşı kahvelerinde gazeteleri hatme mecbur kaldığım zamanlarda ufak tefek tefrika parçaları ve makaleleri de okudum. (11: 9)3

Sayfa numaraları 1987 baskısına göre verilmiştir. Burada alt bölümler Romen rakamlarıyla, bölüm sayıları da Arap rakamlarıyla gösterilmiştir. Dolayısıyla 11:9 rakamlarıyla gösterilen sayfa, romanın ilk sayfasıdır.

Bu giriş paragrafında, romanın geri kalan kesimi boyunca sürecek olan birkaç izlek başlatılmış oluyor. Bunların en açık olanı da öykünün, anlatıcının kişiliği ve kişisel tarihi çevresinde örülmesidir. Kitabın başlığında yer almasına karşın, “saatleri ayarlama enstitüsü”, herhangi bir tümcenin öznesi değildir; yalnızca, zamanı gösteren bir yan tümcede ortaya çıkar: “Enstitümüzün kuruluşundan önce.” Tümcenin asıl öznesi. “ben”dir; bu da (Türkçeye özgü, kişiyi gösteren son ek biçiminde) beş kez kullanılmıştır. Enstitü sözcüğüne eklenen iyelik eki “bizim enstitümüz” bile, bu kurumun, anlatıcmın ve onun “benimsediği grubun” elinde bulunduğunu vurgular. Bu formülleştirme, bize şunu düşündürür: Okuyacaklarımız, hiçbir anlamda enstitü çevresinde örülmüş bir anlatı değil, anlatıcı çevresinde örülmüş bir anlatı olacaktır. Aslında, bundan sonra gelen üç yüz altı sayfa boyunca, hiç kesintiye uğratılmadan, okuru bekleyen de budur. Gene de bu anlatıcı, ilk tümcede birinci bölümün çeşitli yerlerinde genişletileceği bir izleği başlatır  kendisi yazar falan değildir; yazma ya da okuma konusunda hiçbir deneyimi yoktur. Daha sonra açıklayacağı gibi, Hayri’nin yazı yoluyla kendisinden söz etmek gibi bir isteği yoktur; yazın aracılığıyla kendini ifade etme görevini ona yükleyen, enstitünün taşıdığı önem ve enstitünün kurucusu Halit Ayarcı’dır. Tanpınar da, enstitünün adını, olduğu gibi kitabın başlığı yaparak ona katılıyor gibidir; ama bu başlığın arkasında yatan hiciv, daha ilk paragrafta açıkça görülür. Dikkate değer olan başka bir şey de, Hayri’nin bildiğini iddia ettiği okuma malzemeleridir  bu, aslında onun kuşağında, Türkçe olarak ulaşılabilecek en yüzeysel yazılı malzemedir (onun 1892’de doğmuş olduğunu daha sonra öğreniriz). “Birkaç tarih kitabı”nın ve gazete makalesinin dışında bunların hepsi Arapça’dan, Farsça’dan, Fransızca’dan ve İngilizce’den yapılmış çevirilerdir. Türkçe yazılmış bir tek şiirsel ya da dinsel yapıttan söz edilmemesi oldukça şaşırtıcıdır; ama Hayri, kendi yazılı dilini anlamasını sağlayacak Arapça ve Farsça sözcükleri anlayamadığını kabul eder. Gerçekten de bunlar, kişisel seçme hakkını en düşük düzeyde kullanan, ancak bir yeniyetmeyi eğlendirebilecek şeyleri okumayı kabul eden bir bireyin okuma malzemeleridir. Onun burada adını andığı şeyler, temelde Amerika’da bir doktorun bekleme odasındaki dergiler ve gazetelerin Osmanlı’daki eşdeğerleridir.

İşte böylece, yazar olmadığını açıkladıktan, bu nedenle arkadan gelecekler için özür diledikten sonra, Hayri İrdal bize yaşamının öyküsünü anlatmaya girişir. Saatleri Ayarlama Enstitüsünü okuyuşumuz, daha işin başında, bu kitabı belli bir türe oturtamamamız nedeniyle zorlaşır. Gerçekten de Hayri İrdal, romanın başından sonuna kadar birinci tekil şahıs kullanır; iyi ama, Türkiye’de Hayri İrdal gibi birinin özyaşamöyküsünü yazmanın ne gibi yananlamları olabilir? Hayri bunu şöyle açıklar:

Bütün bunlara bakıp hakikaten hayatımı, mühim, anlatılması behemehal lâzım gelen bir şey sandığıma, ona olduğundan fazla bir değer verdiğime inanmayınız. Öteden beri Cenabı Hakk’ın insanlara bu hayatı yazmak için değil, iyi kötü yaşamak için bahşettiğine inananlardanım. Zaten yazılmış şekli mevcuttur. Nezdi İlahi’deki nüshasından, kaderimizden bahsediyorum. (11:12)

Burada Hayri, kendi öyküsünü yazmaya karşı, din temeline dayanarak bir gerekçeyi açığa vurur; bu da, canlı yaratıkların görsel imgeleminin yaratılmasına getirilen karşı çıkışa benzer. Tanrı, nasıl yaratıcıların en iyisiyse, gene Tanrı anlatıcıların da en iyisidir. Tek bir gerçek anlatı vardı: bu da, büyük Anlatı’yı yaratan Tanrıydı. Bize özgü insan anlatıları, mükemmellikten yoksundur; abartmalarla ve olayların anlatılmasında öznel çarpıtılmalarla doludur; kendimizi betimlerken anlatılarımız, bu özelliklere daha da çok bürünür. Ama yazgımızın (kader) kitabı (nüsha), mükemmel bir biçimde doğru ve nesnel olmak zorundadır. Durum böyle olunca, kendi öykülerimizi anlatma yolunda zayıf ve dürüstlükten uzak çabalara girişmeye gerek var mıdır?

Alçakgönüllülüğünü böylece yeterince sergiledikten sonra Hayri, yazmak için her zaman ileri sürülen o geleneksel açıklamayı yapar; bu da, manevi hocasının yaşamını ve söylediklerini yazıya geçirmektir:

Hayır, hâtıralarımı yazmaktan kastım kendimi anlatmak değildir. Sadece şahidi olduğum birtakım vakaların unutulmamasına yardım etmektir. Bir de üç hafta evvel toprağa gömdüğümüz aziz insanı anlatmak ve anmak, (a.y.)

Anlatıcı, aslında bir özyaşamöyküsü yazmadığını, daha çok manevi hocası nın, (daha sonra öğrendiğimize göre) yaşamını geri dönülemez biçimde değiştirip düzelten tek insanın söylediklerini ve yaptıklarını kayda geçirdiğini açıklar. Böylece Tanpınar, anlatıcısının, özyaşamöyküsüne karşı getirilecek en geleneksel sava el atmasını sağlar; ama oldukça uzun bir özyaşamöyküsünü de başlatmış olur. Bu savın “geleneksel oluşu”, bu özyaşamöyküsünün nereden kaynaklandığı ve Tanpınar’ın romanı için bunu neden uygun bulduğu üzerinde düşünmeye zorlar bizi.

Osmanlı yazını içinde özyaşamöyküsü sorunu, yakınlarda Cemal Kafadar (1989) tarafından ele alınmıştır. Cemal Kafadar XVII. yy’ın ortasında, İstanbul’daki dervişleri inceleyen kitabı Sohbetnâme’de şunları belirtir: “Bu kitap günceye benzer bir şeydir, ama adından da anlaşılacağı gibi, öncelikle, yazarın toplumsal ilişkilerinin kayda geçirilmesi, bunun yanı sıra yazarın yedikleri, geceyi nerede ve nasıl geçirdiğiyle ilgili her şeyin en ince ayrıntısına kadar anlatılmasıdır.” Genellikle, Türkiye’de dervişlerin, Sufi hocalarının konuşmalarını yazıya geçirdikleri bilinir; gerçekten de bu, derviş olmak isteyen birine daha uygun düşecek bir yazınsal roldür. Tanpınar’ın bu yayımlanmamış kayıtlardan herhangi birini okuyup okumadığını bilmiyoruz, ama Osmanlı yazınını çok iyi tanıdığını göz önüne alacak olursak, bu kayıtlardan bazılarını görmemiş olması şaşırtıcı olurdu. Durum ne olursa olsun, Hayri’nin birinci tekil şahısla aktardığı anlatısına verdiği biçim, bu derviş güncelerine ve dervişlerin hocalarının söylediklerinin kayda geçirilmesi geleneğine bir şeyler borçluymuş gibi görünüyor.

Osmanlılarda özyaşamöyküsü yazma sorunu, Orhan Pamuk tarafından ustalıklı bir yazınsal biçime sokulmuştur; Orhan Pamuk, Beyaz Kale adlı romanının merkezi ağırlıktaki kesimini, XVII. yy’da yaşamış Osmanlı astrolog-kahramanı Hoca’nın, özyaşamöyküsünü günahların itirafı, yaşamı için bağışlatıcı bir gerekçe ya da düşmanlarını aşağılama fırsatından başka bir şey olarak görememesini açıklamaya ayırır:

Birkaç gün sonra Doğu’dan getirilen o pahalı ve temiz kâğıtların üstüne, her sabah “niye benim ben” diye yazmaya başladı, ama bu başlığın altına ötekilerin neden o kadar aşağılık ve ahmak olduklarından başka bir şey yazamıyordu. Gene de, annesinin ölümünden sonra ona haksızlık edildiğini, eline geçen parayla İstanbul’a geldiğini, bir ara bir tekkeye dadandığını, ama oradakilerin hepsinin alçak ve sahtekâr olduğunu gördükten sonra ayrıldığını öğrendim. Bu tekke macerasını biraz daha anlattırmak istedim; onlardan kurtulmasının, Hocanın gerçek bir başarısı olduğunu düşünmüştüm: Kendini ayırabilmişti. Bunu ona söylediğimde öfkelendi, çirkin ayrıntıları bir gün ona karşı kullanmak için merak ettiğini söyledi; zaten şimdiye kadar öğrendiklerim fazlaymış, bir de üstüne o tür  kaba denilen cinsel kelimelerden birini kullandı burada ayrıntıları öğrenmek istemem onu şüphelendiriyormuş. (Pamuk 1991: 64)

Roman ilerledikçe, Türk kahramanın dil açısından güçsüzlüğü, kendisi hakkında bir şey söyler ya da yazarken kullanabileceği bir dil bulamaması, onu Hıristiyan kurbanlara karşı göz kamaştırıcı acımasızlık edimlerine sürükler; kahraman, özyaşamöyküsünde gizlenmiş olan günahları keşfetmek için Hıristiyan kurbanlara işkence eder. Eva Hoffman, “dilsel yoksunluk” üzerine şu gözlemde bulunur:

Kör öfke, çaresiz öfke, sözcükleri bulunmayan öfkedir  insanı karanlıkların içine gömen bir öfke. İnsan sürekli olarak sözcüklerden yoksun kalırsa, sözcüklerin direnmesinden doğan bir yitiklik içinde var olursa, bu durumun kendisi de, ister istemez öfkeye yol açacak bir engelleme yaratacaktır. (1989: 124)

Pamuk’un Türk kahramanı, kendi kopuk kişiliğini Avrupalı kölesinin kişiliği içinde yitirinceye kadar, sözcükleri olmayan, kendine bakmayı bilmeyen bir insandır. Pamuk’un, Tanpınar in yapıtlarına duyduğu saygı göz önüne alınacak olursa Hoca’nın, yazında pekâlâ Hayri İrdal’ın soyundan gelen biri olmasının yanı sıra tarihsel atası olarak da düşünülmüş olduğu varsayılabilir.

Türk eleştirmenler; özyaşam-öyküsel monologu söyleyenin, yani 1892’de İstanbul’da doğmuş olan Hayri İrdal’ın kişiliği üzerinde yaptıkları yorumlarda oldukça büyük görüş ayrılıklarına düşmüşlerdir. Elbette bu, çok ciddi bir anlaşmazlık alanıdır, çünkü Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün öyküsünü bütünüyle bu anlatıcının gözlerinden görürüz. Tanpınar, bu sorunu, romanın sonuna eklediği notla daha da karmaşık duruma getirmiştir; hiç yayımlamadığı bu ek notta Tanpınar, konuşucuyu, kitabın en önemli kişilerinden biri olan Doktor Ramiz’in kliniğinde tedavi gördüğü sırada ölen bir “paronayak” olarak göstermiştir. Moran, bu yayımlanmamış notu (mektubu), Tanpınar’ın, metnin içerdiği toplumsal hicivin siyasal ortama aşırı sert gelmesi olasılığına karşı hazırlamış olabileceği, savunma niteliğinde bir tür özsansür olarak görüyor (1987: 329).4 Bütün kitabı “açıklayacak” tek bir yorumlayıcı anahtar önermek yerine, bu yazıda ben, kişisel bellek, kamusal belleğin işlevi ve bunların zamanla ilişkisi üzerinde durmaya çalışacağım.* Bütün romanın birinci tekil şahıs anlatıyla sunulmuş olması nedeniyle, bu öğeler yapıtın biçimini büyük ölçüde belirliyor. Bu yazıda birkaç kavram ele alınacaktır: Zamanın geçişinin temsil edilişi; zamanın, birinci tekil şahısla konuşan anlatıcının söyledikleri içinde kişisel bellekle bağıntısı; romanın öbür kahramanı, Saatleri Ayarlama Enstitüsünün kurucusu Halit Ayarcı (“Ayarcı Halit”) tarafından zamanın ve kamusal belleğin ele alınışı.

Bakhtin’in chronotope kavramı açısından (Bakhtin: 1981), Saatleri Ayarlama Enstitüsü, ikinci öğe olan yere bakıldığında çok zengin, ama birinci öğenin, zamanın belirlenmesi açısından biraz zayıf görünmektedir. İstanbul’un Eyüp’ten Şişli’ye kadar pek çok bölgesi, toplumsal açıdan kendine özgü nitelikleriyle romana eksiksiz girer, ama olayların geçtiği zaman, ancak çok ender anlarda belirlenebilir. Zaman açısından en açık göndermeler, romanın dört bölümünden birincisinde ve ikinci bölümün başında ortaya çıkar. Birinci bölümde, konuşucunun 1892’de doğduğunu, önemli hocalarından ve kendisini en çok etkileyen kişilerden ikisinin 1912’de öldüğünü öğreniriz. İkinci bölüm, kahramanın 1. Dünya Savaşı’ndan dönüşüyle başlar. Türkiye Cumhuriyetinin ilk on yılı, bu bölüme artalan oluşturuyor gibidir, ama üçüncü bölümün geçtiği dönem, en iyi biçimde, adı geçen Amerikan film yıldızlarının parlama tarihlerine bakılarak belirlenebilir. Bu, hiç de rastlantısal bir şey değildir: tam tersine, konuşucunun, öyküsünü anlatırken genelde benimsediği yönteme uygun düşer  her şey aynı anda, bir arada verilir: ancak bundan sonra bir anlatı oluşturma çabasına girişilir. Konuşucunun ikinci evliliğine giriş kesimi, bu tekniğe iyi bir örnektir:

Evlendiğimiz zaman Pakize’nin tiroid guddeleri henüz bozulmamıştı, binaenaleyh huysuz ve sinirli değildi. Hayat hakkında hiçbir fikri yoktu, binaenaleyh neşeli ve rahattı. Annesi ile babası henüz ölmemişlerdi. Hatta böyle bir ihtimal kimsenin aklına gelmeyecek kadar sıhhatli, dinç görünüyordu. Bu itibarla kardeşleri henüz bizimle beraber yaşamaya karar vermemişti. Ayrıca büyük baldızım musikiye olan istidadını henüz keşfetmemiş, küçük baldızım sadece irade ve ısrarıyla dünya güzeli olabileceği fikrine düşmemişti. Ben, İspritizma Cemiyetinde tanıdığım Cemal Bey’in sözüne uyup Fener Postanesinden vazifemden henüz istifa ederek, onun idare meclisi azası bulunduğu ve sonradan reisi olduğu Türlü İşler Bankasına memur olmamıştım. Binaenaleyh elimde henüz güvenebileceğim bir işim vardı ve hayatımız emniyette idi. Üstelik Selma Hanımefendiye de henüz âşık olmamıştım. (2  VIII: 123)

Zamansal ilişkilerde sürüp giden bu karışıklık, kitabın başlığı ve ana izleğiyle çok yakından bağlantılıdır bu da, Türkiye’de zamanın karmakarışık bir biçimde algılanışıdır; bu durum, açıkça dile getirilen amacı, cumhuriyetin tüm vatandaşlarının zamanın geçişini aynı biçimde ölçebilmelerini güvence altına alabilmek için bütün masa, kule, duvar, cep ve kol saatlerini ayarlamak olan bir enstitünün kurulmasına yol açmıştır. Türklere özgü zaman, çeşitli toplumsal sınıflara, hatta bireylere egemen olan bir dizi kopuk kopuk, yazı yoluyla algılanan kronolojilerden oluşmuştur. Enstitünün kurucusu olan Halit Ayarcı’ya göre, Türk toplumunun bu belirleyici özelliği, pek çok ekinsel ve ekonomik olumsuzluğun kökenini oluşturmuştur. Halit Ayarcı, Türkiye’nin modernliğine ancak tek tek bireylerin bilincinin, zamanı aynı biçimde algılamaya başlamasıyla adım atabileceğine karar vermiştir. Bu amacını gerçekleştirebilmek için Halit Ayarcı; Amerikan tarzı reklamlar ve halkla ilişkiler yolunu, para cezalan vermek gibi parasal yaptırımları ve kendi geçerli zaman anlayışını geriye, Osmanlı dönemine yansıtan yayınlarla halkın belleğini yanıltma yöntemlerini kullanır. Yürüttüğü kampanyanın ekonomik araçlar, enstitü için yarattığı şu gibi sloganlarda açıkça görülür:

Zamanı paylaşmak, işi paylaşmaktır.
Gerçek insan, zamanı kavrayabilendir.

Refaha/Mutluluğa giden yol, zamanı anlamaktan /kavramaktan geçer.

Yaşamın hızında kendini gösteren değişikliğe, XX. yy’ın ilk yarısında Avrupa yazınında, hatta I. Dünya Savaşı’ndan hemen önceki dönemde Viyana üzerine yazdıklarında Robert Musil gibi bir yazar tarafından gönderme yapılır. Batı’nın bakış açısından, kenarda kalan ülkelerdeki aksaklıklara dayanan hicivci bir bakış açısı için, zamanın kişisel olarak algılanması, en açık görülebilecek malzeme seçimlerinden birini oluşturuyordu. Bruno Schulz’un, 1930Tu yıllarda, anavatanı Polonya’da zamanın niteliği konusunda yazdıkları gibi:

. Kullanılıp tüketilmiş bir zamandır bu, başkaları tarafından aşındırılmış bir zaman, her yanı delik deşik edilmiş pejmürde bir zaman.

Buna şaşmamak gerekir. Bir bakıma bu, kusularak dışarıya atılmış bir zamandır  bu deyişi kullandığım için beni bağışlarsanız: elden düşme bir zamandır. Tanrı hepimizin yardımcısı olsun! (1979:131)*

Son zamanlardaki Türk yazarları, zaman kavramında 1830’lu yılların sonlarında Tanzimat reformlarıyla başlayan büyük değişikliğe büyük bir duyarlıkla eğilmişlerdir. 1987 tarihli bir makalesinde Ekrem Işın şunu ileri sürüyor:

XIX. yy’ın gündelik hayat bilgisi, önce, acemi öğrencinin kafasındaki geleneksel zaman kavramını yıkmıştır. Saatin doğal karakteriyle şekillenen mistik zaman, mahalle hayatını idare eden bir halk takvimi olma özelliğini henüz korumaktaydı. Akrep ve yelkovanın belirlediği modern zaman ise adeta kendi koyduğu yasaya mutlak bir itaat istercesine gündelik hayatı programlamak düşünü doğurdu. Zamanı rastlantının girdabından çıkarıp her parçasını farklı işlevlere göre programlamak, Osmanlı insanının kişisel dünyasına modern hayatın standartlarını kazandırmıştı. Akrep ve yelkovan arasındaki modern zaman kendiliğinden akıp giden mistik zamana oranla insanı gündelik hayatın hızlı ritmine daha kolay çekebiliyordu. (1987: 31)

İşın, bu sorunu 1894’te Ahmet Mithat Efendi tarafından yayımlanan bir romanla ilgili olarak ele alırken, Tanpınar’ın bu tarihten iki yıl önce doğan kahramanı için zaman sorunu hâlâ can alıcı önem taşımaktadır. Hayri, “geleneksel zamanen bir ürünüdür; geleneksel kavramları kendinde somutlaştıran ve dile getiren bir Sufi saat tamircisinin yanına girerek onun çırağı olmuştur. Gene de, kronolojik açıdan bakıldığında, modern zamanın savaşı kazanmaya başladığı yeni Cumhuriyet döneminde yaşamakla kalmaz, yeni zamanın en saldırgan savunucularının saflarına çekilir. Yazdıklarını, bir toplumbilimci olarak değil de bir romancı olarak yazan Tanpınar, birbirine karşıt zaman kavramlarının dile getirebilecek yetenekte olan iki karakter yaratır  saatçi derviş Nuri Efendi ve modern bir işadamı (aynı zamanda dolandırıcı) olan Halit Ayarcı. Romandaki hiciv, büyük ölçüde Hayri İrdal’ın her iki görüş açısını da konuşmalarında dile getiren kişi olmasından kaynaklanır. Bir zamanlar Nuri Efendi’nin müridi olan Hayri İrdal, giderek Halit Ayarcının sağ kolu durumuna gelir. Gene de, bir felsefeden öbürüne tam bir dönüş yaşamaz. Daha çok, eski hocasının görüşlerine saygı duyar, ama bu görüşleri hiçbir zaman tam olarak anlayamaz; oysa, bu arada Halit Ayarcı’nın yeni öğretilerine karşı edindiği tutum, iki yanlı bir tutumu olarak nitelendirilebilir. Ama bir yandan Halit’i kurtarıcısı ve “velinimeti” olarak görürken, bir yandan da onun taleplerinden hep kaçınması nedeniyle, onun bu iki yanlı tutumunu yorumlamak zordur.

Kitabın anlatısı içinde, geçişinin dışavurulma tarzından ayrı olarak zamanın kendisi de, başkişilerin özellikle de Halit Ayarcı, Hayri İrdal ve Hayri’nin ilk hocası saatçi Nuri Efendi’nin açık söylemlerinin önemli bir parçasını oluşturur. Aşağıdaki alıntı, Nuri’nin zaman ve muvakkitlerle ilgili dinsel görüşünü bütün havasıyla aktarmaya yeter:

İnsanları iğfal etmek, onlara vakitlerini israf ettirmek suretiyle hak yolundan ayırmak için şeytanın baş vurduğu çarelerden biri de Nuri Efendiye göre, şüphesiz ayarsız saatlerdi. (1 V: 31)

Nuri Efendi’nin fikirleri Kuran’daki (103: 12) vel’asri innel’insane lefiy husrin (“And olsun zamana ki, şüphe yok ki insan elbette ziyan içindedir”) Asr suresinden türetilmiş gibidir; bu da, çoğu zaman, Türkiye’de namaz vaktinin farkında olma zorunluluğuna gönderme yapan bir sure olarak yorumla nır. Nuri’nin düşüncesine göre, kötü ayarlanmış bir saat, öncelikle insan için bir tehlike demektir, çünkü insanın namaz konusundaki farkındalığını bozar; ikinci olarak da çalışma planlarına engel olur. Bununla birlikte, Halit Ayarcı’nın gözünde asıl ağırlıklı önem taşıyan neden, bunların yalnızca ikincisidir:

Ayarı bozuk saatlerimizle yarı vaktimizi kaybediyoruz. Herkes günde saat başına bir saniye kaybetse, saatte on sekiz milyon saniye kaybederiz. Günün asıl faydalı kısmını on saat addetsek, yüz seksen milyon saniye eder. Bir günde yüz seksen milyon saniye yani üç milyon dakika; bu demektir ki, günde elli bin saat kaybediyoruz. Hesab et artık senede kaç insanın ömrü birden kaybolur. Halbuki bu on sekiz milyonun yarısının saati yoktur; ve mevcut saatlerin çoğu da işlemez. İçlerinde yarım saat, bir saat gecikenleri vardır. Çıldırtın bir kayıp… Çalışmamızdan, hayatımızdan, asıl ekonomimiz olan zamandan kayıp. Şimdi anladın mı Nuri Efendinin büyüklüğünü, dehasını?., (a.y)

İşte Halit, Türkiye’deki ekonomi yaşamında bu kendi kendini yok etme eğilimini düzeltmek için kurar Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü. Bu enstitü, bütünüyle kapitalist bir tarzda çalışacak, ülkenin dört bir yanına yayılacak, dünyanın kalkınmamış ülkelerine ulaşacak, bu arada da belki Halife, Hayri’ye, onların tüm akrabaları ve dostlarına rahat bir yaşam sağlayacaktır.

En ince ayrıntılarıyla düşünülmüş olan bu Enstitü’nün çalışması, kitaptaki fars öğesini oluşturan malzemenin çoğunu sağlasa da, tek ya da ana öğe olsaydı, o zaman roman temelde Haldun Taner’e özgü tarzda, yalnızca sahnelenmek üzere yazılmış kısa bir fars olurdu. Bu durumuyla Tatıpınaı’ıtı romanı çok daha karmaşıktır; bu nedenle okurun da Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün anlatısını, Hayri İrdal’ın yaşamıyla çakıştırmaya çalışması gerekir.

 

Kurgu

Saatleri Ayarlama Enstitüsünün dört ana bölümü vardır: “Büyük Ümitler”, “Küçük Hakikatler”, “Şafağa Doğru” ve “Her Mevsimin Bir Sonu Vardır”. Hayri’nin 1892’de doğduğunu, ortalama bir eğitim gördüğünü, ailesinin, büyükbabasının inşa etmeye yemin ettiği bir caminin eşyaları arasında yaşadığını, aralarında Mübarek adında bir duvar saatinin de bulunduğu yedek parçalardan oluşan bir miras bıraktığım öğreniriz. Resmi eğitime ilgi duymayan Hayri, delikanlılığında kendisinden büyük olan ve hocalık rolünü benimseyen dört erişkinin etkisi altında girmiştir. Ortaya çıkış sırasıyla bunlar, dervişe-benzeyen saatçi Nuri Efendi, gezgin Bülûcistanlı kalender Seyit Lûtfullah, aristokrat Abüsselâm Bey ve Rum eczacı Arisddi Efendidir. Hayri, Nuri Efendi’den derin bir zaman felsefesinin yanı sıra saatlerle insanlar arasında animist bir bağıntı bulunduğunu öğrenir. Seyit Lûtfullah’ın hayalleri ve büyücülük güçleri karşısında Hayri’nin gözleri kamaşır. Hayri’nin gündelik uygulamalarla ilgili endişeleri, cömert ve konuşkan Abdüsselâm Bey tarafından giderilir; Abdüsselâm Bey, Seyit Lûtfullah’ın, Bizans İmparatoru Kayser Andronikos’un kayıp haznesinin nerede olduğunu bildiği konusundaki iddialarına inanır ve Aristidi Efendi’nin simyacılık deneylerini hevesle izler. “Büyük Umutlar”, Aristidi’nin kazayla kendisinin çıkardığı bir yangında talihsiz bir biçimde ölmesiyle son bulur; bundan sonra Hayri, gezgin bir oyuncu ve şarkıcı olarak yollara düşer.

“Küçük Hakikatler, Hayri’nin I. Dünya Savaşı’nda Kafkaslardaki Rus cephesinde yıllarca savaştıktan sonra İstanbul’a dönmesiyle başlar. Hayri, babasının öldüğünü öğrenir; başlangıçta biraz zorluk çektikten sonra, Abdüsselâm Bey’in aracılığıyla postanede bir iş bulur. Bu cömert soylu hane halkı arasına kabul edilir; koruyucusunun ölümüne kadar, şefkatli karısı Emine’yle birlikte huzur içinde burada yaşar. Abdüsselâm’ın ölümü, geride bıraktığı mirasla ilgili müthiş bir kavgaya yol açar; bu kavga sırasında, bu soylu adamın Kayser Andronikosün hazinesini gizlice bir yere saklamış olduğu yolundaki söylentiler, Hayri için yasal açıdan bir kâbusa dönüşür. Artık herkes bu hazineyi Hayri’nin sakladığına inanmakladır. Hayri, tanık koltuğunda bir öfke nöbetine kapılarak kendini kaybeder ve yeni mahkeme psikiyatristi Doktor Ramiz’e teslim edilir. Ramiz, Türkiye’de psikiyatrinin içinde bulunduğu acınası duruma hayıflanır ve Hayri’yi “baba kompleksine yakalanmış olduğuna ikna etmeye çalışır. Karısı Emine’nin ölümünü önceden gördüğü bir rüyasını anlattıktan sonra Hayri, Doktor Ramiz’in saygısını kazanır. Sanatoryumdan çıktıktan sonra, Doktor Ramiz Hayri’yi en çok sevdiği kahvehaneye getirir; bu kahvehane, kitapla adı geçen etkinliklerin çoğu için bir odak noktası oluşturacaktır. Bununla birlikte, taburcu olmasından kısa bir süre sonra Hayri, karısı Emine’nin ölümüne tanık olur. Daha sonra, ikisinin çocukları olan Zehra’yla Ahmet’i büyük ölçüde ihmal eder ve çoğu evlenmemiş kadınlardan oluşan İspritizma Cemiyeli’nin üyeleri arasına karışır. Orada güzel bir genç kadın olan Pakize’yle tanışır: Cemal Bey, Hayri’ye bankasında bir iş teklif eder. Cemal’in, Hayri’yi her fırsatta küçük düşürmekten zevk alan acımasız bir zorba olduğu anlaşılır. Hayri artık, Pakize’ye, onun iki kız kardeşine, bu arada Emine’den olan iki çocuğuna bakmaktadır. Bu bölümün sonunda Hayri, korkunç haberi öğrenir: Cemiyet’teki hanımlardan biriyle kurduğu dostluğu kıskanan Cemal Bey kendisini işten atmıştır.

“Sabaha Doğru” bölümünün başlarında, Hayri’yi bir kahvehanede Seyit Lûtfullah’tan öğrendiği çok çeşitli büyücülük numaralarını yaparak hayatını kazanırken görürüz. Bir gün Doktor Ramiz, onu onarılması gereken bir saati olan bir arkadaşıyla tanıştırır. Adı Halit Ayarcı olan bu arkadaş, Hayri’nin saatlerden bu kadar iyi anlamasından, yıllar önce onun Nuri Efendi’den öğrenmiş olduğu zaman ve saatlerle ilgili yarı  Sûfi aforizmalarından çok derinden etkilenir. Halil, Hayri’yi tasarladığı yeni bir kurumu  Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü  yasal kılmak için gerek duyduğu, artık yok olup gitmekte olan Osmanlı geçmişiyle bir bağ olarak görmeye başlar. Kitabın en uzun bölümü olan bu üçüncü bölümde Halit Hayri’ye zaman ve çalışmayla ilgili modernci felsefeyi ve pazarların yaratılmasıyla ilgili Amerikan felsefesini kabul ettirmeye çalışır. Hayri sürekli olarak “velini’imlim” diyerek söz ettiği Halife karşı dalkavukça bir bağlılık geliştirirken, bir yandan da tutuculuğu ve burjuvalara uygun düşen değerleriyle Halil’i hiç durmadan umut kırıklığına uğratır.

Enstitü’nün yardımcı müdürü olarak Hayri için yıllar güven içinde geçerken, kişiliği çeşitli yönlerde, en dikkate değer biçimde de, Cemal Bey’in eski karısıyla yaşadığı evlilik dışı ilişki yoluyla, benlik duygusunu öne çıkarma gereksinmesi açısından gelişir. Hayri’nin Selma Hanımefendi’ye taparcasına duyduğu hayranlık izleğine kitap boyunca gönderme yapılır, ama bölüm ilerledikçe, bu duygunun yoksul bir gencin duyduğu çocukça tutkudan, Selma’yı art niyetli bir biçimde Cemal Bey’den alacağı öç için kullanmaya, sonunda da içi bütünüyle boşalmış bir aldırmazlığa dönüştüğünü görürüz. Cemal Bey’in, kıskanç eşi tarafından öldürülmesiyle Selma’nın taşıdığı çekicilik büyük ölçüde azalır.

Hayri’nin karşısına en büyük güçlük, Halit’in, kendi zaman kavramları için elle tutulur bir çıkış noktası yaratma ve Osmanlı döneminin derinlerine inme konusunda ısrar etmesiyle çıkmış olur. Bu amaçla Halit, XVII. yy’da IV. Mehmet’in saltanatı sırasında bir derviş ve İstanbul’daki bir camide muvakkit olan “Şeyh Ahmet Zamânî Efendi”nin hayali kişiliğini yeniden canlandırmaya çalışır. Hayri’nin, Osmanlıca ve Osmanlı ekini üzerinde sahip olduğu varsayılan bilgisi göz önüne alınarak, Hayri’ye Akıl Çağı’nın büyük Avrupalı bilim adamlarının Osmanlı’ daki dengi olan bu dikkate değer kişi hakkında bir kitap yazma görevi verilir. Kalbinin derinlerinden direnme ve karşı koyma sesleri yükselse de, sonunda Hayri utanarak ve korkarak bu kitabı yazar. Ne var ki Van Humbert adında bir Hollandalı Oryantalist, kitabı okuyup Türkiye’ye gelerek bu büyük Osmanlı bilim adamının mezarını ziyaret etmekte ısrar edince Hayri için işler daha da karmaşıklasın Hayri’nin Van Humbert’e kötü davranması, sonunda bu Hollandalıyı Enstitü’nün amansız düşmanı durumuna getirir.

Bütün bunlar olup biterken, Hayri Enstitü’yü düzenlemekle meşguldür; bunu, bütün akrabalarını ve kahvehaneden tanıdığı arkadaşlarını işe almak için bir fırsat olarak değerlendirir. Pakize’nin Amerikalı film yıldızlarına duyduğu büyük hayranlığın artık kendisinin gerçekten nerede ve hangi zamanda yaşadığının farkında olamayacak dereceye ulaşmasına karşın, evlilik yaşamı iyiye gitmektedir. Ayrıca, Hayri baldızlarından birinin sevilen bir şarkıcı, öbürünün de güzellik kraliçesi olma girişimlerinden dolayı derin acılar çeker. Bu arada Halit, kendisine bir zor görev daha yükler: Ona Enstitü için göz kamaştırıcı bir bina tasarlamasını emreder. Hayri, genç oğluyla birlikte dev boyutlu bir saat kulesi tasarlar; bu saatin, bütün kentin dikkatini üstüne çekeceğinden emindir. Her ne kadar Halit’in müridine olan inancı doğrulanmış olsa da, bu yapı Enstitü’nün içinde acı bir bölünmeye yol açar. Çünkü Enstitü çalışmalarının hepsi Hayri’nin tasarımına inanç duymazlar ve bu kadar çok para harcanmasını çok gereksiz bulurlar. Halit, büyük bir hoşnutsuzluk içinde Enstitü’den çekilir, o suratını asmış dururken, Amerikalı bir araştırmacılar grubu Enstitü’ye ziyarette bulunur. Anlaşıldığına göre, İstanbul Belediyesi’nin Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün kapatılması ve lağvedilmesi yolundaki emrini etkileyen onların verdiği çok olumsuz rapor olmuştur. Halit, Enstitü’nün lağvedilmesini yürütmek üzere bir “Devamlı Lağvedilme Komitesi” kurar. Son bölüm olan “Her Mevsimin Bir Sonu Vardırma HalitTe Hayri’nin son buluşmaları anlatılır. Son tümcede, bu buluşmadan hemen sonra, Halit’in bir otomobil kazasında öldüğünü öğreniriz.

Kişisel Bellek, Kamusal Bellek

Anlatıyı birinci tekil şahısla vererek Tanpınar, zaman bilincimizi kahramanın bilincinin oluşturduğu süzgeçten geçirir; sonunda, kahramanın belleğinin özellikle hatalı çalıştığı ortaya çıkar. Hayri’nin bu kitabı yazmaktan tek amacının tanıklık ettiği dikkate değer olayları, özellikle de velinimeti Halit Ayarcı’nın eylemlerini ve sözlerini kaydetmek olduğu yolundaki açıklamasına karşın, Hayri her durumda kendini anlatının merkezine yerleştirir; bu tutum o dereceye varır ki onun kendi yaşamı ve mutluluğuyla doğrudan bağıntılı olmadıkça hiçbir şey öğrenemeyiz. Kişilerden bazılarını, ancak birinci kitapta, Hayri’nin çocukluğu ve ergenliği sırasında biraz daha derinlemesine görebiliriz, çünkü Hayri kendi kişiliğini hâlâ bu insanların kişilikleri çevresinde oluşturma süreci içindedir. Bu bölüm, romanda gene gerçek tarihlerin verildiği tek kesimdin 1892 Hayri’nin doğduğu yıldır; 1906’da Seyit Lûtfullah, Abdüsselâm Bey’e ait olan değerli bir altın saat bulur ve kâhin olarak ünü yayılmaya başlar; 1912’de saatçi Nuri ölür. Bu tarihten sonra, bütünüyle Hayri’nin öznel zaman kavramının pençesine düşeriz. I. Dünya Savaşı, neredeyse hiç sözü edilmeden başlar ve biter. Hayri’nin ordudan terhis olduktan sonra İstanbul’a dönüşünün 1918 yılma rastladığını çıkarım yaparak bulmak zorunda kalırız; bununla birlikte, İstanbul’un Müttefiklerce işgal edilmesi de, İstiklâl Savaşı da, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu da anlatıcımızın üzerinde büyük etkiler bırakmıştır. Siyasete arada bir yaptığı göndermeler, ya tam bir kiniklik havası içindedir ya da belki çok zekice kullanılmış bir ironiyi sergiler:

Benim çocukluğumun bellibaşlı imtiyazı hürriyetti.

Bu kelimeyi bugün sadece siyasî mânasında kullanıyoruz. Ne yazık! Onu politikaya mahsus bir şey addedenler korkarını ki, hiçbir zaman mânasını anlamayacaklardır Politikadaki hürriyet, bir yığın hürriyetsizliğin anahtarı veya ardına kadar açık duran kapısıdır. Meğer ki dünyanın en kıt nimeti olsun; ve bir tek insan onunla şöyle iyice karnını doyurmak istedi mi etrafındakiler mutlak surette aç kalsınlar. Ben bu kadar kendi zıddı ile beraber gelen ve atlarının altında kaybolan nesne görmedim. Kısa ömrümde yedi sekiz defa memleketimize geldiğim işittim. Evet, bir kere bile kimse bana gittiğini söylemediği halde, yedi sekiz defa geldi; ve o geldi diye biz sevincimizden, davul zurna, sokaklara fırladık.

Nereden gelir? Nasıl birdenbire gider? Veren mi tekrar elimizden alır? Yoksa biz mi birdenbire bıkar, “Buyrunuz efendim, bendeniz artık hevesimi aldın:. Sizin olsun, belki bir işinize yarar!” diye hediye mi ederiz? Yoksa masallarda, duvar diplerinde birdenbire parlayan, fakat yanma yaklaşıp avuçlayınca gene birdenbire kömür veya toprak yığını haline giren o büyülü hazinlere mi benzer? Bir türlü anlayamadım. (1  II: 20)

Hayri, kişisel yaşamını zamanının çok önemli siyasal olaylarıyla bağlantılandırmak için özgürlük (hürriyet) sözcüğünü kullanır. “Özgürlük”ün pek çok kez ortaya çıkıp kayboluşunu betimlerken başvurduğu siyasal yergi açıkça görülür, ama bu terimin onun kendi yaşamındaki anlamı pek o kadar açık değildir. Hayri’nin bu sözcüğü kullanışı, bu yazıda ele alınamayacak ölçüde karmaşıktır ama bu kullanış, Tanpınamn bu kahramanının kişiliğini nasıl gördüğü açısından temel önem taşır. Bu gibi gözlemler, Hayri’nin Buberm For the Sake ofHeaven adlı romanındaki Gizemci Musevi tarikatı üyelerinden birine benzemesine yol açar; bu kişinin gözlerinin birinden naiviSe’ okunurken, öbüründe kurnazlık ifadesi vardır. Nahif göz, kurnaz gözün gördüklerinin farkında değildir oysa kurnaz göz, nahif gözün görebileceği her şeyi görür. Aslında Hayri’nin bıraktığı bu izlenim, kitap boyunca hiç peşimizi bırakmaz; onun bu kişilik özelliği Türk eleştirmenleri birbirinden çok farklı yargılarda bulunmaya götürmüştür. Bu eleştirmenlerden bazıları Hayri’yi, sevgili dostu Halit Ayarcı dahil, herkes tarafından acımasızca kullanılan biraz palyaçovari de olsa sevimli bir kişi olarak görürken, bazıları Hayri’yi, tutarlı-bir kişiliği bulunmayan yalancı bir canavar olarak görürler. Moran, konuya büyük bir duyarlıkla yaklaşarak, Hayri’nin roman boyunca büyük bir değişim geçirdiğini belirtir:

Saatleri Ayarlama Enstitüsünde çalışmaya başladıktan sonra İrdal, ezilen, beceriksiz, yoksul İrdal değildir; eleştirdiği kokuşmuş çevreye ayak uydurmuş bir İrdal’dır. (1987: 327)

Savaştan döndükten sonra Hayri, kendi kişisel zamandizini içinde kalır. Bu sonu gelmez birinci tekil şahıs anlatının dokusunda öne çıkan, olaylar değil, konuşucunun bu olaylarla ilgili duygularını sarıp sarmaladığı düdir. Hayri’nin dili, hem duyduğu ekinsel yakınlık nedeniyle, hem de kendisi üzerinde kendi ekini açısından bile düşünmekten ve açıksözlülükten kaçınması nedeniyle şimdinin dışına taşınmıştır. Bu dili aktarabilmek için Tanpınar, kendi kuşağında İstanbul’da yaşayan “geleneksel” orta sınıf nüfusun büyük bir kesiminin paroie’ünden yararlanmıştır. Bu parole’ün, 1950’li yılların başlarmdaki yazınsal dil olmadığı çok bellidir. Hayri’nin konuşmasının, roman okuyacak ya da yazacak insanların konuşma dili olmadığı söylenebilir. Bu dil, yozlaşmıştır ve Batılılıktan görece uzaktır; dine ve Sufiliğe göndermelerle doludur; basmakalıp deyişleri evirip çevirmekte ve yeni basmakalıplıklar yaratmakta Hayri’nin çok esnek bir yeteneği vardır. Bununla birlikte, Tanpınar’ın bu parole’ü kullanışım, 1930’lu ya da 1940’h yıllarda etkin olan ve geleneğin kendileri için olumsuz anlam taşıdığı modernci yazarların parole’üyle karıştırmamak gerekir. Tanpınar’ın Osmanlı mirası karşısındaki turumu hiç de böyle değildi; zaten Tanpınar, öbür romanlarında Osmanlı yüksek ekininin gerçek taşıyıcılarının (örneğin, Huzur romanındaki Mevlevi Neyzen Emin Dede’nin) parole’ünü çok sevecen bir yaklaşımla vermiştir. Oysa, Hayri’nin konuşmasındaki hicivli öğe, genelde hemen hemen hiç gerçek bilgi de taşımayan (Huzur’daki kişiler, Osmanlı şiirinden alıntılar yaparlar; Hayri hiçbir zaman böyle bir şey yapmaz), yeni düşünceler yaratma yetisi de bulunmayan Osmanlı dilini korumasından gelir. En kötümser anlamda, Hayri’nin konuşması, “resmi dil, benim tek dilimdir” iddiasında bulunan Adolph Eichmann’ın konuşmasına benzer. Sonra gene şu da var: Arendl’in de belirttiği gibi, “resmi dil, onun dili oldu, çünkü kendisi basmakalıp olmayan tek bir tümce üretme yetisinden gerçekten yoksundu” (1963:48). Cumhuriyet Türkiyesi’nin eğitim sisteminden geçmiş olan Türk vatandaşlarının oluşturduğu kuşaklar için, Hayri’nin dili Osmanlıca sözcük dağarcığı ve ekinsel göndermeleri nedeniyle tam anlamıyla anlaşılmaz bir dildir ve biraz da tehdit içerir; bu dil, her türlü deneyimi, bürokrasinin işlemden geçirmesine ve uygun bir biçimde sunmasına tabi kılmak üzere dönüştürüyor gibidir. Hayri, “behemelınl” (her nasılsa, bir yolla) gibi çok sevdiği sözcükleri tekrar tekrar kullanmaktan hiç korkmaz; bu sözcük, onun aşırı dakik ve doğru davranmaktan uzak durmasını sağlar. Gene de, kendisini çevreleyen Halit Ayarcı ya da Doktor Ramiz gibi kişilerin gözünde Hayri, gerçekten yaşamakta olan Osmanlı geleneğini, geçmişle kurulan ve çok gereksinme duyulan bu bağlantıyı temsil eder.

Hayri için zaman sorunu, bellekle ve anıların dil yoluyla en uygun biçimde dışavurulmasıyla sıkı sıkıya bağlantılıdır, kitabın karmaşıklığı da büyük ölçüde buradan kaynaklanır. Kendi dilini seçmekle Hayri, kendi anılan ve arzularıyla, konuştuğu kişilerin beklentileri arasında uygun bir denge oluşturmaya çalışır. Konuşmalarının çoğunda, Hayri’nin kendine özürler bulduğunu, başkalarını suçladığını, sık sık tanınmış bir ötekiye saldırdığını görürüz; Hayri, bu kişiye duyduğu nefreti, kendisini dinleyen kişiyle paylaştığı umudu içindedir. Bütün bunları yaparken dilden yararlanır; çoğunlukla istediği bulanıklık, belirsizlik ve toplumsal tutarlılık düzeyleriyle birlikte, en uygun toplumsal düzeyin dilini yakalar; bunu da, herkesin benimsediği (öyle sandığı) ortak dinsel ve ulusal değerlere göndermeler yaparak sağlar. Hayri, yöntemini şöyle tanımlar:

…hulâsa bir yazıdan ve bilhassa hâtırat cinsinden bir yazıdan samimilik denen şeyin istediği bütün sıkı şartlan göz önünde tutarak, hadiseleri zihnimde sıralamağa çalıştım.

Çünkü ben Hayri İrdal, her şeyden evvel mutlaka bir samimilik taraftarıyım. İnsan her şeyi açıkça söylemedikten sonra neden yazı yazsın? …Bu cinsten kayıtsız ve şartsız bir samimilik ise behemehal bir süzme, eleme ister. Siz de kabul edersiniz kı, her şeyi olduğu gibi söylemek mümkün değildir. Sözü yarıda bırakmaktansa, vaktinde iyi tasarlamak, okuyucu ile behemehal anlayacağınız noktaları seçmek gerekir. Çünkü samimiyet tek başına olan iş değildir. (1 -1: 11)

Bunu başarabilmek için Hayri, Özel yaşamıyla kamusal yaşamı birbirinden ayırma gereksinmesi duyar. Hayri, kişisel anılarıyla oynamaya çok hevesli olsa da, kamusal alanda tutucu biri gibi görünür; o zamanlarda (1950’li yıllarda) seçkin olmayan kentli Türklerin hâlâ “sessiz” olan çoğunluğu adına konuşur; “bu sessiz” çoğunluk için Osmanlı ya da İslam geçmişi sorgulamak pek söz konusu olamazdı; ama gene de bu çoğunluk, seçkinlerin öylesine saldırganca izlediği modernleşme programlarından aşırı korkmuş ve sinmiş durumdaydılar.

Hayri, Şehzadebaşı’ndaki kahvehanede bir bakıma “yerini bulmuş” olsa da, Nuri Efendi’nin, Abdüsselâm Bey’in, Seyit Lûtfullah’ın, Aristidi Efendi’nin, bu arada hiç sevmediği babasının yerini alacak yeni bir baba figürü arar durur. Bu yeni baba figürünü Halit Ayarcı’da bulur. İlişkileri geliştikçe, Hayri’nin gözünde Halit, hem bir arzu nesnesini, hem de yıldırıcı bir güçlüğü temsil etmeye başlar. Halit aracılılığıyla Hayri, yaşamında ilk kez olmak üzere, bir yere ait olduğunu hisseder; kendi deyişiyle: “Sıraya girdim.” Hayri, Saatleri Ayarlama Enstitüsünde sahip olduğu bütün beceriler, bu arada bütün ekinsel birikim için mükemmel bir dışavurum yolu bulmuş olur. Hayri aracılığıyla da Halit, ekinler ve kuşaklar arasındaki uçurumu kapatabileceğini, Hayri’nin Nuri Efendi’den edinmiş olduğu Su fi düşüncesini benimsemiş olması nedeniyle de, bu kisve altında kendisinin çalışma ve zamanla ilgili yeni fikirlerini satabileceğini ummaktadır.’

Cemal Bey’in yanında, bankadaki berbat işini kaybettikten ve yıllarca geçmişini kahvehanede Seyit Lûtfullah’tan öğrendiği büyücülük numaralarıyla sağladıktan sonra Hayri, kişiliğini dürüstlük açısından sınayan en büyük güçlükle karşı karşıya kalır. Başlangıçta Hayri, Halit Ayarcı’nın görüşünü hiç beğenmez: ” ‘Hem de küstah bir adama benziyor!’ diye içimden söyleniyordum. Durmadan insana bakıyor. Sanki satın alacak gibi.” Bununla birlikte, Hayri, neredeyse başka •herkesin tersine, bu yeni kişinin kendisine küçümseyerek bakmadığım hemen sezer:

Bununla beraber bakışlarında hiç de insanı rahatsız edecek bir şey yoktu. Bu bakış, hiç de öbürlerine, kendimi bildim bileli üstümde hissettiklerime hiç benzemiyordu. Onlarda ne küçültme, ne yadırgama, ne alay vardı. Sadece herhangi bir şeye bakar gibi bakıyordu. Ne olduğumu anlamak istiyordu, o kadar. (3 1: 154)

Hayri, hep seyircileriyle o “ortak zemin’i bulmaya istekli olduğundan, iletişimde bulunmanın (aynı zamanda yalan söylemenin) mümkün olduğu daha geniş ekinsel çevre var olduğu sürece, her türlü kişisel ayrıntı tartışılarak bulunup çıkarılabilir ve uyarlanabilir. Ama Halit, tarihsel ve ekinsel gerçeklerin çok kaba bir biçimde, acımasızca çarpıtılmasını savunmaktadır. Kitabın üçüncü bölümünün büyük kesimi, bir yanda topluma ait belleği, bir pazarın yaratılması için istendiği gibi oynanabilecek malzeme olarak gören Halit ile Türkiye’nin bütün sorunlarını ruh çözümleme bilmeye bağlayan Doktor Ramiz, öte yanda “ideolojisi olmayan” Hayri İrdal arasındaki çatışmaya ayrılmıştır. Kitabın üçüncü bölümü, bu kişiler arasında geçen sert tartışmalarla doludur:

“Başkaları seni olduğu gibi görüyor da, sen kendini göremiyorsun! Birtakım miskince korkularda hapsoluyorsun. Bu tahammül edilir iş mi?”

Ona göre Ahmet Zamanı Efendinin mevcut olmasındaki tereddütlerimle, kamum anlattığı banjo çalan ve ata binen bir adam oluşumu kabul etmeyişim hep aynı şeylerdi.

            Karın seni bize dünyanın en modern adamı diye takdim ediyor. Sen hâlâ şüpheci vaziyetler takmıyor, her şeyi inkâr ediyorsun!

            Karım delidir, evlendiğim günlerde beni bir akşam evvel gördüğü filmin artistleri zanneder, sabahleyin yataktan kalkınca Bağdat Hırsızı filminde giydiği incili terliklerini arardı. Bunu sen de biliyorsun!

Doktor Ramiz bir an afallar gibi oldu. Fakat Halit Ayarcı aldırmadı:

            Tabii! Karın deli, ben yalana ve madrabaz… Peki kızma ne dersin? Zehra Hanıma?…

            Zehra işin alayında… Daha evvelki gece, “Hayatımdan çok memnunum… Kendimi bir operet, yahut vodvilde sanıyorum… Yaşama denen şeyin tadını almaya başladım!” diyordu.

Doktor Ramız:

            Gördün mü? Dedi. Demek ki artist ruhlu olduğunuzu o da kabul ediyor. Zaten bu sabah kendisi söylemiş. Baba, sen busun, demiş!

Halit Ayarcı bana iyice dargın, artık yalnız onunla konuşuyordu:

            Bırak camın, o şiiphelcriyle, inatlarıyla övünsün dursun… Hayat yürüyor. Bir gün kervanın dışında kalınca anlar! Bu dünyada yeni diye bir şey var! Onu inkâr edenin vay haline! Zorla değiştirenleyiz ya! Sağduyusu kendine mübarek olsun! Biz canlı hayatın peşindeyiz! (3-  IV: 229)

Ya da Halit’in başka bir yerde dediği gibi:

Realist olmak, hiç de hakikati olduğu gibi görmek değildir. Belki onunla en faydalı şekilde münasebetimizi tayin etmektir. Hakikati görmüşsün ne çıkar? Kendi başına hiçbir mânası ve kıymeti olmayan bir yığın hüküm vermekten başka neye yarar? (3- IV: 221)

Sonunda Hayri, kamusal bellek duygusuna ihanet eder. Aslında var olmayan Ahmet Zamanî Efendi hakkındaki kitabı yazar ve Saatleri Ayarlama Enstitüsünün anıtsal boyutlardaki acayip binasını tasarlar. Moran’ın da belirttiği gibi (1987), bizimle konuşan Hayri, çok önceden, içerleyerek de olsa, yeni çevrenin kendisinden istediklerine boyun eğmiş olan Hayri’dir. Hayri bize, sık sık ölümsüzlüğe ve iç huzuruna erdiğini anımsatır, kitabın başından sonuna kadar velinimeti Halit Ayarcı’ya övgüler yağdırır. Bununla birlikte, Hayri’nin çok derinden içerleyerek çizdiği Doktor Ramiz portresinde başka bir kanının ortaya çıkmasına olanak yaratılır. Doktor Ramiz de Halit’le aynı fikirleri dile getirir, ama ekonomi diliyle değil de ruh çözümleme diliyle. Moran ve Ayvazoğlu gibi eleştirmenler, sezgili bir yaklaşımla, Hayri’nin “modern dünya”nın taleplerine kısmen bilinçaltından, istemeyerek boyun eğmesini Türk İnsanı’nın (hatta aydınlardan bazılarının) modernleştirici seçkinlerden gelen talepler karşısında edindikleri tutumun bir alegorisi olarak yorumlamışlardır. Etkin eylem adamı olan Hayri, Halit’i putlaştırırken, Alman eğitimi görmüş ve Halit’in reformlarına ideolojik bir temel bulmaya çalışan Doktor Ramiz’i alaya alır.

Daha ilk sayfalardan başlayarak Tanpınar, Hayri’nin yaşadığı özsansür sürecini görmemize olanak verir. Nitekim, ikinci ya da üçüncü sayfanın sonunda, Hayri bize sırasıyla şunları söyleyerek, aslında hayali bir kişi olan Ahmet Zamanî Efendi hakkında bir kitap yazmış olmaktan duyduğu endişeyi ele verir: Halit Ayarcı, XVII. yy. Osmanlı muvakkiti/âlimi Ahmet Zamanî’nin mezarını ziyaret etmek üzere Türkiye’ye gelmiştir: Ahmet Zamanı diye biri hiç yaşamamıştır: Hayri, başka birinin mezar taşındaki yazıyla oynayarak oraya “Zamanî” mahlasını eklemiştir: Van Humbert’in, o mezarın önünde fotoğraf çektirme isteğini, bir Hıristiyan olması nedeniyle reddetmiştir. Hayri, bu noktaların ilk dördünü atlatmayı başarır; bunu, Hollandalının, ölmüş dindarların ve genelde Müslüman Türklerin duygularını hiçe sayma terbiyesizliğine duyduğu öfkeyi dile getirerek yapar: “Biz kendi aleminde yaşayan insanlarız’.” (1- 1: 11)

Merkezi önemde olduğu, Hayri’nin kitabının ilk sayfalarında gönderme yapmasıyla vurgulanan bu olay önemlidir, çünkü hem Hayri’nin anlatı tekniğini, hem de onun kamusal belleği nasıl çarpıttığını örnekler. Anlatı tekniğini ele alırsak, Hayri’nin sık sık, “samimiyetle” ilgili önermesinde kaçınmayı umduğu şeyin ta kendisini yaptığma dikkat etmek gerekir: Ne kadar şeyi açıklamak istediğini önceden belirleyememiş olduğundan, Hayri daha sonra, başlangıçta söylediklerinin bir kısmını inkâr etmek zorunda kalır. İkinci noktayı ele alırsak, Tanpınar belgelerin bulunmasının, bir şeyin olmadığı anlamına geleceğini önerecek kadar nahif değildi, bu nedenle, gizemli Ahmet Zamanî Efendi kişiliği, aslında Tanpınafın ölümünden bu yana Türkiye’de çok yaygın duruma gelen tarihsel söylem türü için bir eğretileme olarak kullanmıştır. Osmanlı Türkiye’sinin entelektüel gelişmesiyle çağdaş Avrupa’nın gelişmesi arasındaki çakışmazhk, 1908 Anayasası’nı ya da Cumhuriyet devrimlerini yaşayan kuşak açısından öylesine açık olan bu çakışmazhk, daha sonra kuşaklardaki aydınlarca ya o kadar önemli sayılmıyor ya da inkâr ediliyor/ Bu aydınlar, özellikle de çok ağır basan İslamcı bağlantıları olan aydınlar, bazen Avrupa Rönesansı, Akıl çağı ya da Ay

dınlanma kişileriyle, Osmanlı İmparatorluğu’nun entelektüel tarihinde, daha sık olmak üzere de evrensel İslam uygarlığının geçen bin yü kadarhk dönemi içinden seçilmiş olaylarda koşutluklar bulmaya çalışıyorlar.» Halit Ayarcı, kendi modernleştirme programı için bir yerli öncü ararken, işte bu yaygın entelektüel gereksinmeye yanıt vermektedir; böyle bir öncü ortaya çıkmayınca da, onu kendisi yaratmaktan çekinmez. Bunu yaparken Halit, pazardan gelen talep duygusunu, bütün düşüncelerinin itici gücü olan bu duyguyu ele vermiş olur, oysa küçük hesaplar peşinde koşan bir işadamı olan Hayri, “bir avuç berbat korkunun esiri olarak” kalır.’

Yaşamının ilk yıllarında Hayri, sık sık ezilmiş ve aldatılmıştır, bu nedenle, haklı patlamalarının bir gerekçesi vardır. Halasının yeni kocasına karşı tanık sandalyesinden çektiği, ona “dolandırıcı” ve “harp zengini” dediği uzun tiradda, Hayri’nin gerçekte Doğu Cephesi’nde askerlik yaparken çektiği ve başka hiçbir yerde sözünü etmediği zorlukları şöyle bir görür gibi oluruz. Ama genelde ilk karısının ölümünden sonra, Hayri neyin doğru, neyin yanlış olduğu yolundaki yargılara ilgisini büyük ölçüde yitirmiştir. Şehzadebaşı’ndaki kıraathanede geçerli olan sınıflandırmaya göre, Hayri Nizamı alemci biri olmaktan çıkarak Esafili Şark olmaya doğru kaymıştır.30

Sonuç

Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde işlenen pek çok başka izlek, bu uzunluktaki bir yazıda gerektiği gibi ele alınamaz; bu izleklerden bazıları, özellikle de “baba kompleksi” aynı ölçüde önemli olabilir. Hayri İrdal kişiliğinin yaratılmasında pek çok etken söz konusudur: Sonra Tanpınar bu öbür izlekleri, varlığı her yerde hissedilen Enstitü’yle ve bu enstitünün karizmatik kurucusuyla iç içe örmüştür. Tanpınar, Hayri’yi çok yakından tanıyordu, Hayri, Tanpınar’ın kuşağından biriydi ve Tanpınar’ın içinde yaşadığı çevreden gelmese de, ona bütünüyle yabancı olmayan bir çevrede ortaya çıkmıştı; onun aracılığıyla konuşarak Tanpınar, Cumhuriyet Türkiyesi’ndeki seçkinlerin ifade gücü yüksek bir üyesi olarak, kendi dünya görüşünün büyük ölçüde ötesine geçmeyi başarmıştır. Tanpınar hicivi, alegoriyi, ruhbilimi ve ekinsel araştırmaları çok incelikli bir biçimde kullanışıyla kendisine Türk yazınında, belki dünya yazınında da özel bir yer edinmiştir. Türkiye içinde, çeşitli yazın tekniklerini ve türlerini ustaca bağdaştırarak bu ölçüde kapsayıcı bir dünya görüşü yaratan başka kimse yoktur.

Bu romanın İslamcı Dergâh Yayınları tarafından “Türk Edebiyatı Roman Dizisinin 1 numaralı kitabı olarak basılan 1987 baskısına giriş yazısında, roman türünün “İslamcı” Türk uygarlığına yabancı olduğu vurgulanmakta, böylelikle okurlar, Tanpınar’ın Cumhuriyet’ten, belki Tanzimat’tan bu yana Türk toplumunun ve ekininin yaşadığı başarısızlıklara getirdiği eleştiri olarak algılanabilecek şeye hazırlanmaktadır. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün, böyle “Batı karşıtı” bir yaklaşımla okunması, büyük olasılıkla bu romanın yeni Türk okurları kuşağınca algılanışını da belirleyecektir. Bu okumaya göre, romandaki kişilerin neredeyse hepsi, Türk aydınları arasında Tanzimat’tan Cumhuriyet’in ilk yıllarına “geçiş” tiplerini temsil eder.” Gene de, romanın baş kahramanının gördüğü, ayrıca kendisinde bol bol sergilediği başarısızlıklar, Cumhuriyet dönemi olsun, Tanzimat dönemi olsun, Türk tarihinin tek bir döneminde ortaya çıkmış olan başarısızlıklar olmayabilir. Tanpınar’ın Türkiye hakkındaki görüşü, pekâlâ bundan daha karanlık ve umutsuz da olabilir; hicivlerin bu en karasında ortaya çıkan Türk toplumu ve Türk kişiliği görüşünün pençesinden şimdi de, geçmiş de yakasını kurtaramaz.

 (The Journal of Middle Eastern Literatures, 8 (1998), s. 3761, Kitaphk, sayı 34, Güz 1998, s. 122140). İngilizceden çeviren: Yurdanur Salman

**

MODERN MUHAFAZAKÂR; AHMET HAMDİ TANPINAR-A. Ömer Türkeş

Ahmet Hamdi Tanpınar, sadece dilin bütün güzelliği ve mûsikîsi ile vücut bulan şiir ve düz yazılarıyla değil, Doğu ile Batı arasında sıkışan kültürel kimliklerimiz etrafında sürüp giden tartışmalara katkıları nedeniyle de güncelliğini koruyan bir isim. Osmanlı’dan Cumhuriyef e geçiş sürecini yaşayan ve her iki dönemi tek bir kimlikte birleştirmeyi arzulayan modern bir muhafazakâr o, belki de muhafazakârca modern..!

1901’de İstanbul’da doğmuştu. Babasının işi gereği, ilkokuldan liseye kadar Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde sürdürdü eğitimini. İstanbul Darülfünun Edebiyat bölümünden 1923’te mezun olduktan sonra Erzurum, Konya ve Ankara’da edebiyat öğretmenliği yaptı. İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nde dersler veren Tanpınar, İÜ Edebiyat Bölümü Tanzimat Edebiyatı kürsüsünde profesörlüğe seçildi. 1942-1946 yıllan arasında ise TBMM’deydi; Maraş milletvekili olarak “atanmıştı”. Yeniden eğitim hizmetine döndüğünde İÜ Edebiyat Bölümü Yeni Türk Edebiyatı profesörlüğüne getirildi. 1962 yılında kalp rahatsızlığı sonucu ölen Ahmet Hamdi, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Huzur, Sahnenin Dışındakiler, Mahur Beste gibi romanlar, Beş Şehir gibi şiirsel bir gezi-deneme kitabı, Türk edebiyatı ve düşünsel hayatına dair bir çok önemli inceleme bırakmıştı geriye. Kimileri için ise onun şair kimliği hepsinden önemliydi.

“Huzur ekolü”

Tanpınaı’ın 1980’li yıllara kadar yeterince öne çıkmayışınm çıkarılmayışının ardında, edebiyatı yönlendiren siyasî duruşların onu nereye ve nasıl konumlandıracağını bilememesi, sanat ve edebiyatı siyasetin dolaysız bir alanına indirgeyen bir zihniyetin izleri vardır. Tanpınar’ın düşünce hayatımızdaki yeri hakkında tartışırken kullanılan argümanların edebiyat ya da felsefeden değil siyasal ve ideolojik yan tutuşlardan temellenmesi, yani doğu-batı, sağ-sol, ilerici-gerici ikilemlerine takılıp kalınması elbette bir zenginlik getirmemiş, sonuçta miras onu har vurup harman savuran muhafazakâr ve milliyetçi kesime kalmıştı. Oysa Tanpınam basitçe muhafazakâr olarak görmek ya da geleneksel değerleri savunduğunu söylemek, bu kavramların içini boşaltmaktan başka bir anlam taşımaz. Çünkü Ahmet Çiğdem’in “Taşra Epiği” incelemesinde vurguladığı gibi muhafazakârlığın, gericiliğin ve gelenekçiliğin ayırdedici vasfı gelecekten uzaklaşmaktır. Geleceği kuşatan bir zaman bilinci ise sadece moderne özgüdür. Öyleyse, Doğu ile Batı, eski ve yeni, Osmanlı ile Cumhuriyet, İslam ve laisizm arasında sıkışıp kalan kültürel kimlikler etrafında sürüp giden tartışmalara yaptığı müdahale, bir “hars” arayışını barındırmasıyla muhafazakâr renkler taşısa bile, geçmişşimdi-gelecek algısını barındıran romanlarıyla Tanpınar’ın muhafazakârlığı, bugünkü hayatımızı kaplayan teknoloji ürünlerinden ya da kültürün popülerleşmesinden, edebiyatın yetersizliğinden, dilin kuruluğundan yakınan bir entelektüelin muhafazakârlığından çok da farklı değildir. Tersine, Tanpınar’ın toplumsal fikriyatı değişme ve gelişme üzerine şekillenir. Üstelik kendi kültürel kimliğindeki Batılı yanları, Cumhuriyetin Batılılaşma hamlesini, ustası Yahya Kemal’in “realizm”inin ardındaki Batılı düşünce tarzını özellikle belirtmiş, ancak bu açılımın bir bellek yitimine karşılık gelmemesi gerektiğini savunmuştur.

Geçmişin mirasını koruyup modern bir hayatla kaynaştırmak elbette zor bir mesele. Kaldı ki AB’nin kapısını çalan Türkiye Cumhuriyeti’nin bugün bile en temel ve hallolmayan meselelerinden bir tanesi. Tanpınar, bütün eserlerinde zaman ve mekân algılarımızı canlandırarak işte bu konuyu, DoğuBatı sentezini, işlemiştir. Kimi zaman karamsar, kimi zaman iyimserdir. Mesela beş ayrı kente ilişkin gözlemlerinden oluşan Beş Şehir (1946), onun düşünce ve duygu dünyasını, “bu iki dünyayı oluşturan küçük unsurları, eskiye ait ama kaybolmuş şeyleri ve kayıpların yarattığı üzüntüyü; ufukta beliren ve hayatımızı derinden etkileyecek olan yeninin unsurlarını ve yarattığı coşkuyu okura bütün açıklığıyla gösterir”.

1908’den sonra üç cereyan vardı der Tanpınar Edebiyat Notları’nda; “Osmanlıcılık, Türkçülük (Mehmet Emin), İslamcılık (Mehmet Akif)… Bir de garpçılık (Tevfik Fikret) vardır. Bunlar birbirleriyle çarpışmış, bazısı Türk milletinin lehine, bazısı neticede aleyhine olmuştur. Mesele İmparatorluğun elden çıkması. Sonra bunlar hep birden Yahya Kemal’de toplanmıştır”. Hesaplanması hayli güç bu toplamın sonuçları kültüreldi ve Cumhuriyet dönemine kendine özgü bir muhafazakârlık olarak aktarıldı.

Şark ve Garp

Yahya Kemal’in biricik mirasçısı ve muhafazakârlığın romandaki en güçlü temsilcisi Ahmet Hamdi Tanpınar, BatıDoğu ikilemini maddî değerlerle manevî değerler karşıtlığında tartışma kolaycılığını benimsememiştir. Tek bir şark olamayacağı gibi ne Şark ve ne de Şark medeniyeti sözlerinin tek başlarına muayyen bir manaya gelmeyeceğini; Şark ve Garp meselesinin aslında pratik hayat içerisinde hallolduğunu, aslında meselenin münevverlerin kendi aralarında konuşmaktan vazgeçmedikleri bir meseleden ileri gitmediğini bilmektedir Tanpınar. Onun. meselesi kendisiyledir ve bu meselenin topluma taşınması yine kendisi dolayımıyla gerçekleşir.

Doğu-Batı karşıtlığı ve kimlik sorununu, İstanbul’un farklı semtlerini karşı karşıya getirerek işleyen Ahmet Hamdi Tanpınar, aynı meselenin takipçisi olan yazarlar arasında en rafine örnektir. Osmanlı’dan kalan mirası sürdüren ilk dönem Cumhuriyet romanlarında mekân, DoğuBatı değerlerini temsil etmek bakımından bir anlam taşıyor ve kent ikiye ayrılıyordu. İstanbul tarafının mahalleleri Osmanlı-İslam geleneklerinin, göreneklerinin, değerlerinin yaşadığı semtlerdi. Beyoğlu tarafı ise kentin Batılılaşmış öteki yansıydı. “Beş Şehir”de; “Beyoğlu, küçük ve orijinalite damgası çoktan kaybolmuş, hatta bu damgayı üstünde bir defa bile duymamış en ucuz cinsinden bir 19. yüzyıl Avrupa’sıdır” ifadesiyle dillendirdiği çarpık Batılılaşmayı “Huzur” romanında, hikâyesinin merkezine koymuştu Tanpınar.

Yazarın en tanınmış romanı “Huzur” (1949), bir olayı ya da bir hikâyeyi değil, karakterlerin ruh ve düşünce dünyalarını yine Tanpınaı’ın temel meseleleri etrafındaanlatmaya yöneliktir; “geçmişimiz, kimliğimiz, Doğu ile Batı’nın engin kültürleri arasında, iki cihan arasında kendimizce ve kimi zaman kendimiz olamadan duruşumuz, tereddütlerimiz, günü ve anı yaşayışımız, itiyatlarımız, itikarlarımız, “sükut musikisinden aldığımız haz, kendi kültürünü üreten, ürettikçe harcayan İstanbul, neylerin, kudümlerin ve derin bir mûsikîyi yaratmışların hala bizi çeken halesi, ruh gezintileri, yumuşak ama derin sorular, bütün bu “terkip”ten bize kalan lezzetli bir huzursuzluktur “Huzur”da bulduğumuz…

Romanın en başanlı yerleri, roman kahramanı Mümtaz’ın düşlerini yaşadır ğı İstanbul manzaralarının “resmedildiği” yerlerdir. Tanpınar, okuyucusunu Mümtaz ile birlikte, Beyazıt Sahaflar Çarşısında, salaş dükkânlarda, bitpazarında, Çekmece’deki balıkçı muhitinde ve kır kahvelerinde dolaştırırken, İstanbul’un bir kronikçisi, İstanbul’da eski zamanın donup kaldığı ve biriktiği köşelerin bir tasvircisidir sanki. Huzurun sonraki bölümlerinde Boğaz’a, zengin bir eve, sanki başka bir dünyaya geçeriz. Pınl pırıl görünen modern semtte önceleri çok mutlu olan Mümtaz, giderek bu çevrede yaşayan insanlara uyum sağlayamaz ve yıkılır. Geçilmemesi gereken bir sınırı çiğnemiştir o!

Huzur’da dile getirildiği gibi, şarka da eskiye de değil, bu memleketin hayatına bağlıdır Tanpınar; “bu Müslümanlık mıdır, şarklılık mıdır, Türklük müdür” ilgilenmez… Yaşadığı hayatı anlamlandırırken, Mümtaz’ın “Mazi ile bağlarımızı kesmek. Garb’a kendimizi kapatmak. Asla!” çığlığında özetlenebilecek “her şeyden biraz” ihtiva eden yeni bir ‘terkip’in arayışındadır.

 

Ayar Veren Kim?

Geçen zaman içerisinde belki de “Neyim?” sorusuna bir yanıt bulmuştu Tanpınar. “Neyiz?” sorusuna olumlu bir yanıt verilemeyeceğini ise “Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde (1961) ilân etmiştir. Tanzimat döneminden Cumhuriyet’e uzanan elli yıllık bir zaman diliminde geçen “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”, Cumhuriyet toplumunun düşünce ve davranış yapısına yönelmiş keskin bir eleştiri, Doğu-Batı sentezciliğinin sınırlarını çizen kinik bir metin. Ülkedeki saatleri zamanları eşitlemek için kurulan enstitünün kuruluş amacında sırıtıp kalan cumhuriyetin modernizmiyle kalmıyor, enstitünün kuruluşu, toplumu yönlendirişi, tasfiye edilirken yaşanan bürokratik sorunlar, Amerikalıların olaya el atışı gibi alt temalarla Türkiye’deki devlet kurumlarının hantal ve giderek anlamsızlaşmış yapısını da açığa çıkarıyor. Batılılaşmanın etkilerini bireysel yaşamlardaki yıkımlar, ahlâki bozukluklar ve değerler yitimi gibi alışıldık simgelerde aramamış; tersine, kurumlara çevirmiş gözünü ve bu taklitçiliğin Batılılaşma anlamına gelmediğini bilerek, sonu ölümle biten bir trajedi yerine olup bitenlerin iç yüzünü daha çarpıcı biçimde dışa vuran komik bir hikâyeyi tercih etmiş.

Modernizmin biçimselliğinin yarattığı illüzyonu ironik anlatımıyla açığa çıkarıyor Tanpınar; “İkinci elbiseyi bana enstitümüzün ilk kuruluş günlerinde o zamanki kıyafetimle müesseseye gelemeyeceğimi düşünen Halit Ayarcı hediye etmişti, sırtıma daha ilk geçirdiğim günde bütün varlığımın değiştiğini gördüm. Birdenbire ufkum görüş ve zaviyem genişledi. Değişme, koordinasyon, çalışmanın tanzimi, zihniyet değişikliği, üst düşünce, ilmi zihniyet gibi tabirlerle konuşmağa, kendi isteksizliğime “zaruret”, “imkânsızlık” gibi adlar koymağa, Şarkla Garp arasına ölçüsüz mukayeseler yapmağa, ciddiliğinden kendim de ürktüğüm hükümler vermeğe başladım. Bir kelime ile, onun cesareti ve icat kudreti bana aşılanmış gibiydi. Sanki bu elbise değil bir büyü idi”.

Tanpınar, Batılı fen adamı ile Doğulu din adamını altın yapma hayali etrafında bir araya getirirken, Batı’nın bilim ve teknikteki gelişmelerini Doğu’nun kültürüne, Doğulu kimliklerinden ödün vermeden taşıma gayretine giren “küçük hesap adamı” sentezciliğini de katmış mizahına; “Seyit Lütfullah’ın asıl istediği kâinatın sırrına, maddeye ruhen tasarruf etmekti… Bununla beraber Aisddi Efendi’nin eczanesinin arka tarafındaki gizli laboratuarda imbikler, körükler, her cinsten şişeler, korneler arasında yapılan tecrübelerde de öbürleri gibi hazır bulunuyor, eski yazmalardan çıkardığı formülleri Aristidi Efendi’ye veriyordu. Hatta bu yüzden bu iki adamın arasından günlerce süren münakaşalar oluyordu. Bu münakaşalarda Aristidi Efendi’nin münevver Avrupalı müsamahası ve sabrı ile gaip âleme o kadar kuvvetle tasarruf eden Lütfullah’ın gurur ve alınganlığı tıpkı ateşte kaynayan büyük bir şişenin içinde ve etrafında dövüşen zıt kuvvetler gibi birbirleriyle karşılaşırlardı”.

Cumhuriyet projesinin dönüp dolaşıp aynı karşıtlığa geldiğine işaret ederken, Cumhuriyet devrimleri ile başlayan modern yaşam tarzlarının geçmişi ihmale ve yabancılaşmaya neden olduğunu hissettirir. Tanpınar’a göre, “hayat ve halk, yani asıl kütle devlete yetişmek mecburiyetinde” kalmıştır. Muhafazakârlığı işte burada çıkar ortaya. Ne kafatasçı bir milliyetçilik, ne mistik inançlar; ilerleme adına gözden çıkarılanların belleğimizdeki önemini bilen, muhafaza edilmesi gerekenlerin bilincinde, zengin bir mirastan yoksun kalmak istemeyen bir sanatçının muhafazakârlığıdır onunkisi…

 

(BirGün Kitap, sayı 31, 25 Ocak 2007)

**

SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ-Tahsin Yücel

Ahmet Hamdi Tanpınar’la ilk kez 1955 yılında, Varlık Yaymevi’nde karşılaşmıştık. Hangi nedenle, anımsamıyorum, benim bakımsız odama gelmişti. Beş on dakika süresince, Fransız yazınından, özellikle de Nerval’den sözetmiştir. Bana o gün imzaladığı Yaz Yağmurunun üzerine “Tahsin Yücel Beye, genç meslektaşım, beraberce Nerval’dan konuşalım. Sevgilerle” diye yazmıştı. 1961’de, Edebiyat Fakültesi’nde asistan olarak göreve başlamamdan sonra, daha sık görmeye başladım onu. Hocalarımın, Süheyla Bayrav’ın, Neşterin Dirvana’nın, Adnan Benk’in yakın dostuydu, sık sık bizim bölüme uğrardı. Bir gün, elinde birkaç Saatleri Ayarlama Enstitüsü’yle geldi, uzun sunuşlarla imzalayıp verdi dostlarına. Yanıbaşında dikiliyordum.

“Hocam, bana yok mu?” diye sordum.

Rahatsız olmuş gibi görünmedi.

“Kusura bakma, Remzi ne cimri adamdır, bilirsin; elinden kitap alamıyorum ki” dedi.

Şeytan dürttü.

. • “Yazık, ben de Varlık’a bir yazı yazacaktım” dedim.

Ahmet Hamdi Bey kolumdan tuttuğu gibi Türkoloji Bölümü’ndeki odasına götürdü beni. Bir dolap açtı, burada üst üste, yan yana dizili yetmiş seksen Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nden birini çekti, adıma imzalayıp verdi. Doğrusunu söylemek gerekirse, kitap üzerine bir yazı yazmayı düşünmüyordum. Yazık ki aradan iki hafta bile geçmeden Ahmet Hamdi Bey öldü: yazıyı yazdım, ama bir borcu yerine getirmekten çok, içten bir hayranlığı dile getirdim sanırım.

Şimdi, bunları yazarken, biri belleğimde, biri gözlerimin önünde duran iki görüntü içimi sızlatıyor. Birincisi, Süleymaniye’nin avlusunda, Ahmet Hamdi Bey’in cenazesinde, sevgili hocam Sabahattin Eyuboğlu’nun anlatılmaz bir acıyla gülümseyen yüzü; ikincisi, bunca yıldan sonra, ancak şimdi, şu anda ayrımına vardığım bir ayrıntı: Ahmet Hamdi Beyin bana imzaladığı Saatleri Ayarlama Enstitüsünün üzerine koyduğu tarih: 10.2.1962. Unutulmaz usta 24 Ocak 1962′ de öldüğüne göre, ölümünden 17 gün sonrasının tarihi, nerdeyse aşağıdaki gençlik yazısını yazdığım tarih.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü okumaya başlayan okurun, sayfalan çevirdikçe bir kararsızlık, bir duraksamadır başlayacaktır içinde; bir tuhaf rahatsızlık duyacaktır. Kitabın öyle güç anlaşılır, güç okunur bir roman olmasından değildir bu. Ahmet Hamdi Tanpınarın hangi eseri sıkıcıdır ki Saatleri Ayarlama Enstitüsü de sıkıcı olsun! Bu kararsızlık, bu duraksama, bu rahatsızlık romandan çok, okurun kendisiyle ilgilidir. Bütün bunların sebebi, okurun roman karşısında kendine belirli bir nokta seçememesi, daha açık bir deyimle, romana hangi açıdan bakması gerektiğini tam olarak kestirememesidir. Esere belirli bir açıdan bakmak, okura bir kolaylık sağlar. En basitinden bir örnek vereyim: Okunan roman gözler önüne olayları oldukları ya da olabilecekleri gibi gösteren ya da göstermek isteyen bir eser midir, yoksa gerçek olamayacak olaylardan, kişilerden sözeden bir eser mi, okur bunu kolayca görebilir, gördükten sonra da romanı değerlendirmesi, romanla kendi arasında daha sıkı bir yakınlık kurması kolaylaşır. Ama Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün okuru, onu bu iki sınıftan birine yerleştirmekte güçlük çeker. Seyit Lütfullah’ın, Aristidi Efendi’nin garip dünyaları, tam mezara gömüleceği sırada tabutundan başını kaldırıp dosdoğru eve götürülmesini söyleyen, alkışlar, ıslıklar arasında evine geldikten sonra sağlığa kavuşarak bambaşka bir ömür sürmeye başlayan ihtiyar hala, Avrupa’da okumuş, bir hekimden beklenmeyecek derecede sakat ruh hekimi Ramiz, sonra her yanıyla Saatleri Ayarlama Enstitüsü adlı kurum. Bunlar da, bunlara benzeyen başka birçok şeyler de, ilk bakışta gerçekle ilgisi bulunmayan bir hayal ülke, bir hayal oyunu izlenimi bırakıyor. Buna karşılık, yalnız yazarın ustalığından, inandırma gücünden gelmeyen romanın her satırına sinmiş bir gerçeklikle karşı karşıya gelirsiniz durmadan. Kitaba gerçek açısından mı, hayal açısından mı bakacağınızı kestiremezsiniz. Bir karara varmak için biraz daha beklemek, biraz daha ilerlemek, düşünmek gerekir.

Gerçek ile hayalin basit birer örnek olduklarını yukarıda belirtmiştim. Tanpınar’ın romanı da çok güzel gösteriyor basitliklerini. Gerçekten de, Saatleri Ayarlama Enstitüsünün okuru, bu iki açıdan birini benimsemeye kalktı mı, büyük bir yanlışlığa düşmekle kalmaz, romanı anlama imkânını da yitirir. Çünkü Tanpınar’ın anlattığı ne dar ve geniş anlamlarıyla gerçek, ne de dar ve geniş anlamlarıyla bir hayal dünyadır. Elbette hayalden, hayal oyunundan çok, bir gerçek söz konusudur, ama bu gerçek Ahmet Hamdi Tanpınar’ın kişiliğiyle zenginleşmiş, “gerçek” kelimesinin kapsayamayacağı kadar genişleyip yoğunlaşmış bir gerçektir. Ahmet Hamdi Tarıpınar’ın gördüğü, duyduğu, hatırladığı, düşündüğü gerçektir, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi “içli”, son derece bilgili bir sanatçının süzgecinden geçip roman olmuş, çok yönlü bir gerçektir. Böyle yazıyorum ya fazla bir şey anlatamamanın, konunun özüne varamamanın sıkıntısı içindeyim, bütün bunların hemen hemen bütün gerçek sanatçılar için söylenebilecek şeyler olduğunu da iyi biliyorum. Belki de bütün güçlük bu “gerçek” kelimesinden doğuyor. Çünkü Ahmet Hamdi Tanpınar’ın anlattığı, bir gerçekten çok, bir düşüncedir, bir fikirdir. Ne var ki hayatla, hayatımızla ilgili bir fikir ya da fikirler söylenmesi, bu fikirlerin de olaylarla, kişilerle verilmesi, fikri gerçekle iç içe, üst üste getiriyor. Karışıklık da bundan doğuyor.

Yakından bakılınca görülebilir: Ahmet Hamdi Tanpınar’ın anlattığı o unutulmaz, ama gerçek olamayacak kadar benzersiz kahve, gerçek bir kahve değildir, Tanpınar’ın kahve fikridir. Doktor Ramiz yalnız budala, tuhaf bir hekim değildir, Tanpınar’ın bir takım ruh hekimleri üzerindeki fikridir (onlarla alayıdır da.) Saatleri Ayarlama Enstitüsü de, onu kurup sürdüren insanlar da, Tanpınar’ın çağımız, memleketimiz üzerinde, çağımızın, memleketimizin insanları üzerinde görüşleri, her şeyi her yanıyla kavrayan düşünceleridir. Romanın başlıca kahramanı Hayri İrdal da herhangi bir roman kahramanı olmaktan çok, Tanpınar’ın insan üzerindeki, insanın durumu üzerindeki fikri, bir canlılık, bir kişilik kazanmış görüşüdür. Bu örnekler alabildiğine çoğaltılabilir.

Bir romanda kişilerin, olayların her şeyden önce belirli bir fikrin anlatılması için kullanıldıkları çok görülmüş bir şey. Ama Tanpınar bu kadarla yetinmiyor, bir yeri, bir insanı doğrudan doğruya bir fikir, bir düşünce, bir görüş olarak sunuyor. Soyut düşünceleri, duyguları, kavramları somutlaştırarak, bir yerin, bir insanın, bir olayın biçimi, rengi, kokusu, hareketi içinde veriyor. Her fikir, her kavram, her duygu canlı varlıkların ya da nesnelerin biçimine, rengine, kokusuna, sıcaklığına bürünüyor Tanpınar’ın son romanında. Okura da bu somut şeylerden öze, kaynağa, yani fikre gitmek düşüyor. Meselâ, romanın bir yerinde, Tanpınar kumar oynayan birinden şöyle sözediyor: “Oyun, dışardan yaptığı bir hareket değildi; onun içine girmiş, bütün vücudunu ayrı ayrı çalıştırıyor, birşeyleri didikliyor, gagalıyordu. Yamalı kundurasından çorabının yırtığı görülen sağ ayağı masanın altında bir dikiş makinesinin kolu gibi işliyor, gırtlağı durmadan etrafa hücum ediyor, parmakları çengel gibi muttasıl birşeylere takılıyor, birşeylere asılıyor; dudakları etrafı somuruyor, çene onların sömürdüğünü kusuyor ve burun acayip homurtulanyla bütün hayatı korkutmaya çalışıyordu.” Açıkça görülüyor: Oyun canlı bir varlık oluvermiş, kumarcı da kumar oynayan bir insandan çok farklı, nerdeyse bir garip canavar diyeceği geliyor insanın. Bunun böyle olması, kumar oynayan adamın burnunun burundan farklı bir şey, çenesinin çeneden farklı bir şey olması, bu burnun, bu çenenin bir fikrin, bir görüşün resim halinde, görüntü halinde birer unsuru olmasındandır. Tanpınar’ın bu turumu, Saatleri Ayarlama Enstitüsünün sayısız kişilerinden biri olan Madmazel Afroditi’nin portresinde elle tutulacak derecede belirli bir duruma geliyor:

“Afroditi, sımsıkı bir ten, her ağzını açışta bir ispirto alevi gibi parlayan otuz iki diş, uzun kirpikleri arkasında telkinleri bir ufuk gibi derinleşen bakışlar, konuştukça sizin boğazınızda düğümlenen, İtalyan babasından kalmış ağdalı, hardal gibi sert ve dik, yine de son derece tatlı bir ses, isteyerek çolpalaştırdığı hareketleriyle bir örümcek gibi dört bir tarafınızı saran eller, bir yığın cazibe ve dostluk, hulâsa belki de farkına varmadan hareket ve hücum halinde bütün kadınlıktı.” Afroditi, belki söylemek bile fazla, Madmazel Afroditi olmaktan çok, sımsıkı bir ten, otuz iki diş, tatlı bir ses, insanın dört bir yanını saran iki, belki de birçok el, bir yığın cazibe ve dostluktur. Bütün bu özellikler, nitelikler, daha doğrusu çizgiler, daha başka ‘çizgilerle de birleşerek “bütün kadınlık” oluyor. Afroditi adıyla, sımsıkı bir tenle, parlak dişlerle, hardal gibi sert ve dik bir sesle, bir yığın cazibe ve dostlukla somutlaşan, bir cisim olarak çizilen kadın fikri oluyor. Bu örnekler de alabildiğine çoğaltılabilir.

Ama bütün bunlar gelişigüzel yığılmış, iş olsun diye sıralanmış fikirler, görüşler, duygular, izlenimler değil. Romana adını veren Saatleri Ayarlama Enstilüsü’nün pek de fazla bir yer tutmaması, bu garip enstitüyle o kadar ilgili gibi görünmeyen olayların, insanların daha geniş bir yer tutması bizi yanıltmamalı. Her şey bir ana fikrin çevresinde belirli bir denge içinde yer almakta, her şey bu ana fikrin, anlamsız insan, anlamsız dünya fikrinin birbirlerini tamamlayan, ayrı ayrı yanlarıdır. Tanpınar çağımızın başlıca konularından biri olan bir fikri, insanın, dünyanın, hayatın anlamsızlığı fikrini, günümüz insanının artık yeterli bulmadığı, anlam bakımından da pek yoksun görünen bir çevrenin iki ayrı çağı içinde ele almakta, sanatının aynasından gözler önüne sermektedir. Bu ana konunun çevresinde Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dünya görüşünün gözlerimiz önüne serilmesi, beklenmedik ölümünün uyandırdığı büyük acı karşısında son kitabını bizim için küçümsenmeyecek bin avuntu haline getiriyor.

 (Varlık, sayı 568,15 Şubat 1962, s. 9).

 

Kaynak: “Bir Gül Bu Karanlıklarda” Tanpınar Üzerine Yazılar; H a z ı r l a y a n l a r:  Abdullah Uçman, Handan İnci, İkinci Baskı 2008, İstanbul

BAŞA DÖN

 

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s