GÂVUR KIZI VE ŞEYHİN AŞKI  

 

Şeyhi Sanan, zamanın piriydi. Yüceliğine dair ne desem, hepsinden de üstündü, ileriydi.

Haremde kemal sahibi dört yüz dervişiyle tam elli yıl şeyhlik etmişti.

Dervişleri de aynen kendisi gibiydi. Gece gündüz ibadette bulunurlar, bir an bile dinlenmezler, istirahat etmezlerdi.

Hem ameli vardı, hem ilmi. Meydandaki şeyleri de bilirdi, gizlileri de keşfederdi, sırlara da mahremdi.

Elliye yakın haccı vardı, bütün ömrünce umre eder dururdu.

Namazının orucunun ise haddi hesabı yoktu. Hiç bir sünneti terk etmezdi.

Huzuruna gelen yol kılavuzu erler, kendilerinden geçerler de öyle gelirlerdi.

O mana eri, kılı kırk yarardı. Kerametlerde de kuvvetliydi, rütbe ve makamlarda da.

Kim hastalanır, bir gevşekliğe düşerse nefesiyle iyileşir, kuvvetlenirdi.

Kısaca neşe çağında da, dert zamanında da halka rehberdi. Âlemde bayrak gibi yücelmişti, şöhret bulmuştu.

Kendisini, kendisiyle sohbet edenlerin ulusu görmekle beraber birkaç gece upuzun bir rüya görüyordu:

Haremden göçmüş, Rum ülkesinde yurt tutmuş: durmadan bir puta secde ediyor.

O âlemin uyanık eri, bu rüyayı görünce eyvahlar olsun dedi, şimdi

Tevfik Yusufu kuyuya düştü; yolumuz, aşılması güç bir bayıra çattı!

Bilmem ki bu dertten canını kurtarabilecek miyim? İmanımı kurtarabilsem canımı terkederim ya!

Bütün dünya yüzünde tek bir adam yoktur ki yolda böyle bir sarp geçide rastlamasın!

Yoldaki bu sarp geçidi, bu aşılmaz yokuşu geçer, aşarsa yol, kendisine aydınlanacak, gideceği yeri görecekti.

Fakat o geçidin ardında öylece kalakalırsa belâlara uğrayacaktı.. Yolu uzayıp duracaktı.

Nihayet o bilgi sahibi üstat, dervişlerine dedi ki: “Bir işim düştü;

Rum ülkesine hemencecik gitmem gerek. Gideyim ki şu düşün tabiri nedir? meydana çıksın.”

İtibar sahibi dört yüz derviş de ona uydular, beraberce yola düştüler!

Kâbe’den ta Rum ülkesinin bir ucuna kadar vardılar. Bütün Rum diyarını baştan aşağı dönüp dolaştılar.

Günün birinde bir yüce yapının önünden geçiyorlardı. Üst kattaki bir pencerenin önünde bir kız oturmuştu.

Ruhanî sıfatlı bir gâvur kızıydı bu.. Ruhullah yolunda yüzlerce bilgiye sahip olmuştu.

Güzellik göğünün en en yücesine varmış bir güneşti; ama bitmesi olmayan bir güneş!

Güneş, onun yüzünün aksini görmüş, kıskanmıştı da civarındaki âşıklardan daha çok sararmıştı.

Kim, o dilberin zülfüne gönül verirse zülfünün havasıyla ipe bağlanır gider.

Kim, o güzelin lâl dudağına can verirse yola ayak basmaz, baş kor!

Sabah yeli, o saçlardan misk kokusu elde ediyor. Rum ülkesi, o Hindû gibi siyah saçlar yüzünden kıvranmakta, Çin’e dönmekteydi!

Gözleri, âşıklar için fitneydi., kaşları, güzellikte tekti!

Âşıkların yüzüne bir baktı mı canlarını, bakış eline alır, göz ucuyla kemer gibi kaşlarına düşürürdü!

Kaşları ay yüzünde bir kemerdi. Bütün halk, orada yer yurt tutmuştu!

Göz bebekleri dolandı da bir kerecik âşıklara baktı mı, yüzlerce insanın canını avlayıverirdi!

Yüzü, o parlak saçların altında parıl parıl parlayan bir ateş parçasına benziyordu!

Suya kanmış lâl dudakları, bütün cihanı susuz bırakmıştı. Sarhoş nergislere benzeyen gözlerinin binlerce hançeri vardı!

Söz, ağızına yol bulamamıştı ki. Onun için ağzına dair söz söyleyenler; asla hakikati bilmemişlerdir, boşuna söylerler!

Dudağı, iğne gözü kadar küçücüktü, beline saçının teli gibi kemer bağlanmıştı.

Çenesinde gümüş bir kuyu vardı, İsa’va benziyordu; sözü, canlıları; ölüleri diriltmekteydi.

Çenesindeki kuyuya yüz binlerce Yusuf’un gönlü, kanlara boğularak olarak baş aşağı düşüp gitmişti.

Yüzünde güneş parlaklığı vardı. Siyah saçlarını bu parlak yüze peçe yapmıştı.

Gâvur kızı peçesini açınca Şeyh, kemiklerine, iliklerine kadar ateşlere tutuldu.

Peçe altından yüzünü gösterince âdeta saçının bir teliyle Şeyh’e yüzlerce kemer bağladı.

Şeyh, ilerisini düşünmüyor değildi. Fakat o güzelin aşkı da bir kere yapacağını yapmıştı.

Şeyh, tamamıyla elden ayaktan çıktı, ele avuca sığmaz oldu. Orası sanki ateşlerle doluydu, o da ayağıyla gitmiş, kendini ateşlere atmıştı.

Varı yoğu tamamıyla yok oldu. Gönlü, sevda ateşiyle dumanlar içinde kaldı.

Kızın sevgisi, can ülkesini yağmalamış, saçından imana küfürler yağdırmıştı!

Şeyh, imanını verdi, Hıristiyanlığı kabul etti. Takvayı sattı, rezilliği satın aldı!

Aşk, canına, gönlüne üst oldu…Sonunda Şeyh, gönlünden ümidini kesti, canına doydu.

“Can gittikten sonra gönlü ne yapayım? Hıristiyan kızına gönül vermek, ne de zormuş” dedi.

Dervişler, onu böyle perişan bir halde görünce hepsi de işi anladılar, iş işten geçtiğini bildiler.

Onun bu haline şaşırıp kaldılar; başlarını önlerine eğdiler; ne akıllan kaldı, ne fikirleri!

Bir hayli öğüt verdiler ama fayda etmedi. Olacaklar olmuştu; iyileşmesine imkân yoktu.

Ona öğüt verenin öğüdü tesir etmiyordu.. çünkü derdinin dermanı yoktu ki!

Perişan âşık, nasıl olur da söz dinler? Dermanı bile yakıp yandıran dert, nasıl olur da dermanı kabul eder?

O upuzun günde Şeyh, ta akşama dek ağzı açık hayran bir halde gözlerini pencereye dikti, öylece kalakaldı!

Karanlık gece, onun saçlarının lüleleri gibi etrafa yayılınca, sevgilinin yüzü günahlarla küfre dalıp gizlenince…

Yıldızların her biri bir ışık yakınca Pir’in gönlünü, güneşin hicranı kapladı.

O gece, sevgisi birken yüz oldu.. Kısaca tamamıyla kendisinden geçti gitti!

Kendisinden de vazgeçti, âlemden de., başına topraklar saçtı, feryat ve figana koyuldu.

Bir an bile ne uykusu kaldı, ne kararı. Sevgiden kıvranmakta, ağlayıp inlemekteydi.

Diyordu ki:

‘Yarabbi, bu gecenin gündüzü yok mu, yoksa feleğin ışığı olan güneşin ziyası mı kalmadı?

Nice geceleri ibadetle geçirdim; fakat kimsecikler böyle bir geceden işaret bile vermedi.

Mum gibi yanıp yakılmadan ne uykum kaldı, ne rahatım., ciğerime serpecek gönül kanımdan başka bir suyum kalmadı.

Bu hararetten, bu yanıştan mum gibi eriyorum, beni âdeta gece yakıyorlar, gündüz öldürüyorlar!

Bu gece, yüzlerce baskına uğruyorum, bilmem gündüzüm nasıl geçecek?

Kimin bir gececik böyle bir gündüzü olursa işi gücü, gece gündüz ciğerler dağlamak, yanıp yakılmaktır!

Gece gündüz hayli hararetlere düştüm, fakat gündüzüme bu gece eriştim!

Beni yarattıktan gün meğerse bu gece için yaratmışlar!

Yarabbi, bu gecenin gündüzü yok mu? Feleğin mumu yanmayacak mı?

Yarabbi, bu gecede bunca işaretler var, yoksa kıyamet günü bu gece mi ki?

Yoksa ahımdan güneş mi söndü, yoksa sevgilimi görüp utandı da gizlendi mi?

Gece, onun saçtan gibi uzun. Onun saçları gibi kara. Yoksa bu benzerlik olmasaydı yüzünü görmediğimden mutlaka şimdiye kadar yüz kere ölürdüm ben!

Geceleyin, bütün gece aşk sevdasıyla yanıyorum. Sevginin hücümuna karşı durmaya takatim yok!

Ömür nerde? Tutayım da sevgilimi öveyim. ya da muradıma ulaşmak için feryatlara koyulayım.

Sabır nerde? Tutayım da ayağımı eteğime çekeyim, ya da erler gibi erleri bile yıkan koca şarap kadehini çekeyim.

Şans nerde ki uyumaya bir ayak diresin, uyanıp kalksın, ya da onun sevgisindeki halimi görsün de bana yansın, ağlasın!

Akıl nerde ki bilgimi ele alayım, yahut düzenler düzeyim, fikirlerde bulunayım da aklımı başıma toplayayım.

El nerde ki yolunun topraklarını başıma saçayım., yahut da topraklarla kanlara bulanmış kalmışken kakayım, başımı kaldırayım!

Ayak nerde ki gene sevgilinin etrafını ariyayım, göz nerde ki gene sevgilinin yüzünü göreyim.

Sevgili nerde ki derdime acısın, merhamete gelsin. Dost nerde ki bir an olsun gelsin de elimi tutsun!

Gün nerde ki feryat ve figanlar edeyim.. akıl nerde ki akıllıca bir işe girişeyim?

Akıl da gitti, sabır da gitti, sevgili de., bu ne aşktır, bu ne derttir, bu ne iş?”

Bütün dostlar, feryadını duyup gönlünü almak için başına toplandılar.

Bir dostu “Ey uluların şeyhi, kalk, bu vesveselerden yıkan, arın, arın” dedi.

Şeyh, ona “Bu gece ciğer kanıyla yüzlerce defa yıkanıp arındım a habersiz adam” diye cevap verdi.

Bir başka “Ey ihtiyar pir, bir hata ettiysen geldi geçti, tövbe et” dedi.

Şeyh ona da “Namustan, halden tövbe ettim, şeyhlikten, olmayacak şeylerden tövbe ettim” diye cevap verdi.

Başka biri dedi ki: ‘Tesbihin nerde, işin tesbihsiz nasıl düzelir?”

Şeyh dedi ki: “Belime onun kemerinden bağlayabilmek için elimden teşbihi attım!”

Başka biri dedi ki: “Ey sırlardan haberdar olan, kalk, aklını başına al da namaza dur!”

Şeyh dedi ki: “O sevgilinin mihrap olan yüzü nerede ki? Onun yüzünü görmedikçe namazım ne işe yarar?”

Bir başkası dedi ki: “Bu sözler de ne deme oluyor? Kalk, davran., tenha bir yere git de Allah’a secde et!”

Şeyh dedi ki: “Eğer put gibi güzel olan sevgilimin yüzü burada olsaydı kapısında secde etmem ne hoştu!”

Bir başkası dedi ki: “Hiç pişman olmayacak mısın? Bir an olsun Müslümanlık derdine düşmeyecek misin?”

Şeyh dedi ki: “Bundan daha artık pişmanlık mı olur., neden bundan önce âşık olmamışım ki?”

Başka biri “Şeytan, yolunu kesti, ansızın gönlüne azgınlık okunu attı” dedi.

Şeyh ‘Yolumuzu vurup kesen şeytan ne de güzel vurup kesiyor, bizi ne de güzel azdırıyor. Söyle, vursun, durmasın” dedi.

Başka biri “Bu işi duyup anlayan, bu pir nasıl azdı diye hayretlere düşer.” dedi.

Şeyh “Ben addan sandan çoktan geçtim, ar, namus şişesini çoktan taşa çaldım” dedi.

Bir başkası “Eski dostlar, sana incindiler, yürekleri yarıldı” dedi.

Şeyh “Gâvur kızının gönlü razı olsun da., şunun bunun incinmesine aldırış bile etmem.” dedi.

Başkası “Dostlarla düş kalk. Hadi, bu gece tekrar Kâbe’ye gidelim” dedi.

Şeyh “Kâbe olmazsa kilise hazır ya.. Ben, Kâbe’nin akıllısıyım, Kilisenin sarhoşu” dedi.

Başka birisi “hemencecik yola düş. Harem’de otur, özürler dile” dedi.

Şeyh “beni bırak, başımı o sevgilinin eşiğine koyup özürler dilemek isterim” dedi.

Başka birisi ‘Yolda cehennem var, aklı başında olan kendisini cehenneme atmaz” dedi.

Şeyh “Cehennem yoldaşım olsa yedi cehennem bile bir ahundan yanar yakılır” dedi.

Bir başkası dedi ki: “Cennet ümidiyle bu kötü işten vazgeç, tövbe et!”

Şeyh dedi ki: Yüzü cennete benzeyen sevgili olduktan sonra bana cennet lâzım olsa bile bu civar yeter!”

Başka biri dedi ki: “Allah’dan utan.. Rabbinden hayâ et!”

Şeyh dedi ki: “Beni bu ateşe Allah attı.. kendi kendimi nasıl kurtarabilirim ki?”

Bir başkası da dedi ki: Yürü, rahat otur.. yeni baştan imana gel, mümin ol!”

Şeyh, ona da “Ben şaşırmış kalmışım. Benden küfürden başka bir şey isteme. Kâfir olandan iman arama” diye cevap verdi.

Şeyh’e söz geçmeyince dervişler, iyileşmeyeceğini anlayıp üzüldüler.

Gönülleri kan kesildi, kan deryası dalgalandı. İşin sonu ne olacak, bakalım perdenin ardında ne var dediler.

Nihayet gün Türk’ü, altın kalkanını gösterip gece Hindu’sunun başını kılıcıyla kesince;

Ertesi gün olup bu gururla dolu olan dünya, güneş kaynağından nurlanınca

Tenhalarda duran giren Şeyh, sevgilinin civarına yöneldi, o mahallenin köpekleriyle arkadaş oldu.

Yolunun toprağında itikâfa niyetlendi. Onun ay yüzünü görünce ölüye döndü.

Bir aya yakın bir zaman, gece gündüz oralarda kaldı, onun güneşe benzeyen yüzünü görmek için durdu bekledi.

Sonunda sevgilisini göremediğinden hastalandı. Fakat eşiğinden başını kaldırmadı,

O güzelin mahallesinin toprağı, yatağı olmuştu. Kapısının eşiği yastık kesilmişti.

Orayı bırakmak elinde değildi ki. Kız, Şeyh’in kendisine âşık olduğunu anladı.

Fakat anlamazlıktan geldi de dedi ki: “Ey Şeyh, neden böyle kararsız bir hale düştün?

Zahitler, nasıl olur da şirk şarabından sarhoş olurlar; nasıl olur da Hıristiyanların mahallesinde otururlar?

Şeyh, zülfümü ikrar edecek olursa her an, bir divaneliğe düşer.”

Şeyh dedi ki: “Görüyorsun ya., nasıl güçsüz kalmışım; gönlümü çaldın gitti.

Nazdan, kibirden vazgeç, âşıkım, ihtiyarım, garibim., şu halime bir bak!

Ya tekrar bana gönlümü ver, yahut benimle dost ol., niyazımı gör de bu kadar nazlanma!

Güzelim, aşkım serseri değildir benim, ya başımı tenimden ayır, ya bana lütfet!

Hükmedersen canımı bile veririm. Dilersen yeni baştan canımla oynar, yine sana feda ederim.

Ey dudağıyle zülfü, kârım, ziyanım olan, ey yüzüyle civarı, maksadım, arzum kesilen sevgili.

Kâh zülfünün parlaklığıyla beni yakıyor. Kâh sarhoş gözlerinle beni uyutuyorsun.

Senin yüzünden gönül ateşlere düştü. Göz bulut kesildi, senin yüzünden kimsesiz, dostsuz, sabırsız ve kararsız kaldım!

Canım, sevgili, sensiz bütün cihanı sattım., aşkınla bir bak, nasıl kesem bomboş, nasıl kesemi büzüp kapatmışım!

Gözümden yağmur gibi yaşlar yağıyor. Sensiz gözümde ancak göz yaşları var!

Elimle öyle bir gönül avladım, gözümle öyle bir gönül gördüm ki kimseler bulamadı, kimseler göremedi. Gönülden çektiğimi kimseler çekmedi, kimseler duymadı!

Gönlümde gönül kanından başka bir şey kalmadı. Gönlüm de bitti tükendi, ne vakte kadar gönül kanını içip durayım?

Bu yoksulun gönlünü bundan fazla paralama. Onun bundan ziyade tekmeleme, çiğneme!

Ömrüm beklemekle geçti. Bir kavuşma el verecekse zamanla beklemek gerek!

Her gece cana pusu kuruyor, civarında canımla oynayıp duruyorum.

Yüzüm, kapının toprağında., böylece can vermedeyim., toprak pahasına canımdan geçip gitmedeyim.

Kapında ve vakte kadar ağlayıp inleyeyim? Aç kapıyı, bir an olsun beni kendine hem dem et!

Sen bir güneşsin., senden nasıl ayrılabilirim? Ben bir gölgeyim, sensiz nasıl durabilirim?

Gölgeye benziyorum ama kıvranıp kıvrılarak güneş gibi pencerene vurmadayım.

Ben bir aklını yitirmiş âşığım. Başını aşağı çeker, görünmezsen yedi kat göğü birbirine katarım, altüst ederim!

Şu toprak canımla yanıp duruyorum. Canımdaki ateş, âlemi parlıyor.

Aşkına düşeli ayağım balçığa saplandı., iştiyakınla gönlümü ele aldım; böylece kala kaldım!

İsteğinle can veriyorum; ey dermanım sevgili, bir an bile olsun beni huzura, istirahata eriştir, bana derman et!”

Kız “A yıl yaşamış koca kişi, utan., sen bundan sonra kendine kâfur ve kefen edinmeye bak!

Nefesin soğuk, benimle dost olma. İhtiyarlamışsın, canınla oynamaya kalkışma!

Benim, sana yüz vermemdense senin kefen edinmeye bakman daha güzel!

Şimdi sen bir lokma ekmeğe muhtaçsın. Âşık olamazsın sen, vazgeç bu sevdadan!

Sen nasıl olup da padişahlığa konacaksın? Karnını doyurmaya bir dilim ekmek bile bulamıyorsun!” dedi.

Şeyh dedi ki; “Sen, bana bu çeşit yüz binlerce laf söylesen benim, aşkından başka bir işim gücüm yok.

Aşıklık, gence ihtiyara bakmaz ki! Aşk, hangi gönüle değerse o gönlü paralar!”

Kız, “Eğer sen, bu işin eriysen dört şeyden birini yapmalısın.

Ya puta secde edersin, ya Kur’anı yakarsın, ya şarap içersin, yahut da imanından geçersin” dedi.

Şeyh “Şarap içmeyi kabul ettim; öbür üçüyle işim yok benim.

Güzelliğini seyrede ede şarap içerim ama öbür üç işi yapamam” dedi.

Kız dedi ki; “Bu işe sağlam yapıştıysan Müslümanlıktan çıkmalısın.

Sevgilisiyle aynı renge boyanmayanın sevgisi, renkten, kokudan başka bir şey değildir!”

Şeyh “ne dersen yaparım, ne buyurursan yerine getiririm.

Ey gümüş bedenli sevgili, ben senin kulağı küpeli bir kulunum, saçının perçemini kulağıma küpe yap!” dedi.

Kız, peki, dedi. Hadi kalk, gel de şarap iç. Şarap içince coşacaksın, neşelenceksin.

Şeyh’i muğların yurduna götürdüler; dervişler, feryadü figan ederek kalakaldılar!

Şeyh, bir de baktı ki yepyeni bir meclis; güzelliği son haddinde bir ev sahibi.

Aşk ateşi, suyunu kuruttu, işini bitirdi. Hıristiyan kızının güzelliği, ömrünü elden aldı!

Ne bir zerre aklı kaldı, ne de bir zerre fikri! Orada öylece susup kaldı, dalıp gitti!

Sevgilisinin elinden şarap kadehini cildi, içti, işinden gücünden vazgeçti!

Şarapla sevgilinin aşkı birleşince o ay yüzüyle sevgisi bir iken yüz bin oldu.

Şeyh, eskiden beri şarap içermiş gibi oradaki boş insanları seyredip sevgilinin güzel dudaklarını, hokka gibi ağzını gülümser görünce

Carıma bir heves ateşidir düştü. Kanlı göz yaşları, kirpiklerinden damlamaya başladı.

Bir kadeh şarap daha istedi, aldı, içti. Sevgilinin perçeminin bir halkasını kulağına küpe yaptı.

Şeyh’in yüzlerce kitabı vardı, hepsini din için yazmıştı, hepsi hatırındaydı. Kur’an’ı da ezbere bilir kuvvetli bir hafızdı.

Fakat şarap kadehten vücuduna döküldü mü hepsinin manası gitti, kuru sözleri kaldı!

Aklında ne varsa hepsini unuttu. Şarabı içince aklını yele verdi gitti!

Şarap, gönlünde eskiden kalma ne varsa hepsini aldı, eritti!

Yalnız o sevgilinin güç tahammül edilir aşkı kaldı, başka ne varsa gitti, tertemiz oldu!

Şeyh, sarhoş olunca aşkı üstoldu, ruhu deniz gibi dalgalanmaya baladı.

O güzeli de elinde şarap kadehi, sarhoş bir halde görünce büsbütün elden avuçtan çıktı.

Şarap içmeyi bir yana bıraktı, kızın boynuna sarılmak istedi.

Kız dedi ki: “Sen bu işin eri değilsin. Âşıkım diye davaya kalkışıyorsun ama lâftan ibaret bu!”

Aşk yolunda ayağın sağlamsa, o büklüm büklüm saçların yoluna düştüysen

Zülfüm gibi kâfirliğe ayak bas. Çünkü aşk, serserice bir iş değildir.

Takva ile aşk uyuşamaz. Aşkın sonu kâfirliktir, bunu unutma!

Kâfirliğime uyar, benim gibi kâfir olursan kolunu boynuma dolar, beni kucaklarsın.

Yok, kâfirliğe uymaz, imanından vazgeçmezsen kalk, yürü., işte sopan da buracıkta, aban da!

Şeyh, âşık olmuştu, pek düşkün bir hale gelmişti. Gafletle gönlünü kaza ve kadere teslim etmişti.

Sarhoş değilken bile bir an olsun varlığına yapışmamıştı.

Şimdiyse hem âşıktı, hem sarhoş; tamamıyla kendisinden geçmişti artık.

Kendisine gelemedi, rezil rüsvay olup gitti. Kimseden çekinmedi, Hıristiyanlığı kabul etti.

Şarap epeyce yıllanmıştı. Onu iyice kendisinden geçirmiş, pergele döndürmüştü.

Âşık ihtiyardı, şarap yıllanmış, aşksa taptaze Sevgilisi de oracıktaydı. Artık nasıl sabredebilirdi ki?

O ihtiyar, tamamıyle harab oldu, tamamıyle sarhoş oldu. Bir insan, hem sarhoş, hem de âşık olursa nasıl olur? Tamamıyla elden çıkar!

Dedi ki; “Ey ay yüzlü, gücüm kalmadı, âşıkım, benden daha ne istiyorsun, söyle!

Aklım başımdayken puta tapmadım ama şimdi sarhoşum. Sarhoşken putun önünde Mushafı bile yakarım.”

Kız “İşte şimdi bana lâyık bir er oldun. Allah rahatlık versin; tam benim harcım bir adam kesildin!

Bundan önce aşkta olgunlaşmamıştın. Artık iyice otur, dinlen. Çünkü nihayet piştin” dedi.

Hıristiyanlar, öyle bir şeyhin onların yolunu tuttuğunu duyunca

Şeyh’i sarhoş sarhoş kiliseye götürdüler, zünnar (Hıristiyan kuşağı) kuşanmasını söylediler.

Şeyh zünnarı kuşanınca hırkayı ateşlere atıp yaktı, Hıristiyan oldu.

Dininden döndü; ne şeyhliği hatırladı, ne Kâbe aklına geldi.

Bir genç kızın aşkıyla bunca yıllık sağlam imandan vazgeçti gitti.

Dedi ki: “İşte olanlar oldu, azdım, yolumdan çıktım. Bir Hıristiyan kızının aşkı, bana yapacaklarım yaptı.

Bundan sonra daha ne dersen de, emrine uyayım. Bundan beter daha ne varsa söyle, onu da yapayım.

Aklımın başımda olduğu gün puta filân tapmadım ama seni görüp sarhoş olunca taptım işte!”

Nice kişiler vardır ki şarap yüzünden dinlerini terkederler. Şüphe yok ki kötülüklerin aslı olan şarap, bu işi yapar!

Şeyh kıza “Sevgili, daha ne kaldı? Dediklerinin hepsini kabul ettim, yaptım.

Sevginle şarap içtim, puta taptım. Benim aşktan gördüklerimi kimseler görmemiştir!

Kim. benim gibi aşktan çıldırır? Aşk, öyle bir şeyhi nasıl olur da böyle rezil eder?

Elli yıla yakın bir zamandır ki gönlümde sır denizi dalgalanıp duruyordu.

Derken aşkın bir zerresi, gizlendiği yerden sıçrayıp çıktı, bizi, ta takdir yerine kadar sürükledi!

Aşk, bu çeşit nice hırkayı zünnar haline sokmuştur da, sokar da!

Aşk alfabesini okuyan, Kur’an cüzlerini okumuş, pişmiş demektir. Aşka düşüp sevgiyle başı dönmüş olan, gayb sırlarını bilmiş, anlamıştır.

Her neyse, bunların hepsi geldi geçti. Şimdi söyle bakalım, sen, bizi ne vakit kendine ulaştıracaksın?

Asıl olan sana ulaşmaktır. O yapı, adamakıllı, kurulmuş, esaslı bir yapıdır., her ne yaptımsa kavuşmayı umduğumdan yaptım.

Vuslat istiyorum, seninle yüzgöz olmayı diliyorum. Bu ayrılıkla ne kadar daha yanayım?” dedi.

Kız, gene dedi ki: “Ey tutsak ihtiyar, benim bedelim çok ağır. Sense pek yoksulsun!

Ey bir şeyden haberi olmayan, buna altın lâzım, gümüş lâzım. Gümüş olmadıkça nasıl olur da işin altın gibi parlar?

Paran yoksa başını al, git. Ey koca kişi. benden bir nafaka al, düş yola!

Tez yürüyen güneş gibi tek ol., ercesine sabret, er ol!”

Şeyh dedi ki: “Ey selvi boylu, gümüş bedenli, ne de sözünde duruyorsun ya!

A güzel sevgili, senden başka kimim, kimsem yok. Bu çeşit sözleri bırak artık.

Her an yeni bir tarzda beni aldatıyorsun.. Her an bir başka çeşit başmdan sanıyorsun!

Her ne kadar yapümsa, sensiz âdeta kendi kanımı içtim. Ne işte bulunduysam senin için bulundum.

Aşkının yolunda neyim varsa terkettim, ne küfrüm kaldı, ne imanım. Ne kârım kaldı, ne ziyanım!

Beni ne vakte kadar bir bekletip karacımı elden alacaksın? Böyle kararlaştırmadık mı, beni kendine kavuşturmayacak mısın?

Bütün dostlar beni terketti. Hepsi de canıma düşman kesildi!

Sen böyle harekette bulunuyorsun, onlar da öyle. Peki ben ne yapayım? Ne gönlüm kadı, ne canım, ben ne işleyeyim?

Ey İsa yaratılışlı, yalnız cennete girmektense seninle cehenneme girmek daha hoş!”

Nihayet Şeyh, tam ona lâyık bir adam olunca o ay yüzlü de onun derdine acıdı, yüreği yandı.

Dedi ki: “Ey henüz istediğim gibi pişmeyen âşık, artık mehir işini de bitirelim. Tam bir yıl durup dinlenmeden domuzlarını gütmek gerek!

Yıl bitti mi sana varırım., neşeli günlerimizi de, dertli zamanlarımızı da beraber geçiririz, bir arada yaşar gideriz.”

Şeyh, sevgilinin hükmüne itiraz etmedi. Çünkü sevgilinin hükmüne karşı koyan, sevgilinin hiç bir sırrına eremez.

Kâbe piri, uluların şeyhi, gidip tam bir yıl domuz çobanlığı etti.

Herkesin içinde yüzlerce domuz vardır ha… Ya domuzun yakıp yandırmak, ya zünnarı kuşanıp kuru davadan vazgeçmeli!

Ey adam olmayan, sen bu tehlikeye yalnız o ihtiyar Şeyh mi düştü sanırsın!

İçindeki domuzdan haberin yoksa mazursun ama yol eri değilsin!

Bu tehlike, herkesin içinde., insan, yola girdi mi başım çıkarır, görünür!

İş eri gibi yola ayak bastın, yola düştün mü yüzbinlerce pul görür, yüzbinlerce domuz görürsün!

Aşk ovasında domuzu öldür, putu yak., bunları yapamazsan Şeyh gibi aşka düş, rezil ol!

Şeyh, Hıristiyanlığı kabul edince Rum ülkesinde bir gürültüdür koptu!

Onunla düşüp kalkanlar, şaşırıp kaldılar. Onun bu hali yüzünden âdeta canlarından oldular.

Tutkunluğunu görünce dostluğundan vazgeçtiler, onu terketmeye karar verdiler.

Hepsi de onun kötü talibinden kaçtı. Onun derdiyle başına topraklar saçtı.

İçlerinde anlayışlı bir dost vardı, kalkıp huzuruna gelerek dedi ki: “Ey kötü işlere düşen,

Biz bugün Kabe’ye dönüyoruz. Hükmün ne? Gönlündekini söyle bana!

Ne diyorsun? Hepimiz senin gibi gâvur mu olalım., kendimizi rezillik mihrabı mı edelim?

Seni böyle görmeye tahammül edemiyoruz.. onun için seni bırakıp buradan kaçıyoruz.

Bari Kabe’de itikâfa girip oturalım da şu gördüklerimizi görmeyelim!”

Şeyh dedi ki: “Benim canım ateşler içinde. Nereye gidecekseniz hemen gidin, hiç durmayın!

Ben hayatta oldukça, bana kilise yeter. Hıristiyan kızı, canıma canlar katıyor. O, bana yetiyor!

Siz hürsünüz, bu işi bilmezsiniz. Burada böyle bir işe düşmediniz ki!

Sizin de başınıza bir an olsun, böyle bir şey gelseydi her dertte bana dert ortağı olurdunuz.

Aziz yoldaşlarım, siz geri dönüyorsunuz. Ben, başıma daha neler gelecek, bilmiyorum ki!

Beni sorarlarsa doğrusunu söyleyin. O elden ayaktan düşmüş olan, o başı dönüp duran nerde derlerse gizlemeyin!

Deyin ki: Gözleri kanlarla dolu, ağzı zehirler içinde; kahır ejderhasının ağzına düştü; orada kaldı!

O İslâm pirinin kaza ve kader yüzünden uğradığı şeylere âlemde hiç bir kâfir razı olmaz.

Uzaktan ona bir Hıristiyan kızım gösterdiler.. akıldan da vazgeçti, dinden de, şeyhlikten de!

O kızın halka gibi zülfü, boynuna geçti.. bütün halkın diline düştü!

Eğer biri beni kınarsa deyin ki: Bu yolda nice kimseler bu çeşit tehlikelere uğrar, niceleri kayıp düşer!

Bu öyle bir yoldur ki bu yola gidebilecek ne bir ayak vardır, ne bir baş! Kimse bu yolda hileden, tehlikeden emin olmamaz!”

Şeyh bu sözleri söyleyip dostlarından yüz çevirdi. Domuz çobanı, domuzlarının yanma koştu!

Dostlar derdiyle bir hayli ağladılar, dönüp dönüp arkasından baktılar.

Nihayet Kâbe’ye yöneldiler. Yürekleri yanıyor, tenleri eriyordu.

Şeyhleri, Rum ülkesinde yapayalnız kalmıştı. Dininden dönmüş, imanını rüzgara kaptırmış, Hıristiyan olmuştu.

O azizler hareme varınca ağızlarını yumdular, kimseye bir şeycik söylemediler.

Şeyhlerinin halini söylemeye utandılar. Her birisi bir bucakta gizlendi!

Şeyh’in, Mekke’de zeki ve tecrübeli bir dostu vardı. Şeyh’e teslim olmuş, her şeyden el çekmişti!

Gittiği yerden dönüp gelince kaldığı yerde şeyhini bulamadı.

Dervişlere ne haldedir, ne oldu diye sordu. Şeyh’in başına gelenleri tamamıyle anlattılar.

Kaza ve kaderin başına getirdiği halleri söylediler. Dediler ki:

Bir Hıristiyan kızı, onu saçının bir teliyle bağladı. İman yolunu hertaraftan kesti!

Şimdi zülüfle, benle aşk oyunu oynuyor. hırka yandı, iyileşmesine imkân kalmadı.

İbadetten tamamıyle el çekti şimdi şu anda domuz çobanlığı yapmada!

Şimdi o dertlere düşen velinin belinde ucunda haç asılı bir zünnar var!

Şeyhimiz din yolunda nice ibadetler etti ama şimdi onu tanıyamazsın, eski bir gâvurdan ayırdedemezsin!

Derviş, bu olayı duyunca hayretlere düşüp yüzü sarardı, yaslara büründü!

Dervişlere dedi ki: “Ey eteği bulaşık kişiler, vefakâlıkta ne ersiniz siz, ne hatun!

İnsana kara gün dostu gerek. Dost, böyle günde işe yarar.

Siz şeyhinize dostsanız neden ona yardım etmeyi her şeyden üstün tutmadınız?

Mademki Şeyh, eline zünnar aldı, hepinizin zünnar kuşanması gerekti.

Dileyerek ondan ayrılmamalıydınız, hepinizin de onunla beraber Hıristiyan olması lâzımdı.

Utanın; bu mu dostluğunuz sizin? Bu mu hak hukuk göstermeniz, bu mu vefanız?

Bu, ne dostluk, ne de vefakârlık. Yaptığınız iş, münafıklıktan başka bir şey değil!

Dostuna dost olan, ondan ayrılmayan kişinin, dostu gâvur olsa beraberce gâvur olması lâzım!

Dost, kötü günde belli olur, iyi gündeyse yüz binlercesi bulunur.

Şeyh, ejderhanın ağzına düşünce demek ki hepiniz “adımız çıkar” düştünüz, onu bırakıp kaçtınız ha!

Aşk, zaten kötü şöhret üstüne kurulmuş bir yapıdır. Kim bu yoldan baş çekerse bu çekilişi, olgunlaşmadığındandır”

Bu sözler üzerine hepsi de “Söylediklerini daha önce ona kaç kere söyledik, hatta daha fazla da söyleyip

Onunla kalmaya azmettik., neşede, dertte onunla beraber bulunalım dedik..

Zahitliği satalım, rezilliği alalım, dinden vazgeçelim, gâvur olalım diye kurduk.

Fakat o iş bilen, hesaplayan Şeyh hepimizin birer birer yanından uzaklaşmasını, geri dönmesini istedi.

Bizim dostluğumuzdan bir fayda görmediğinden bizi, hemencecik geri döndürdü.

Biz de hükmüne uyduk, döndük; işte sana da halini anlattık, gizlemedik” dediler.

Bunun üzerine o derviş, öbür dervişlere “Pek âla., fakat eğer işiniz düzeninde olsaydı.

Allah kapısından başka varacak yeriniz olmaz; bütün varlığınızla o kapıya varır;

Allah’a yalvarıp yakarmada her biriniz, öbürünü geçerdi.

Allah da sizi böyle kararsız bir halde görünce lütfeder, hemencecik Şeyh’i hidayete sevk eylerdi.

Hadi Şeyhinizden çekindiniz, neden Rabbinizin kapısından da çekindiniz, neden Allah’a yalvarmadınız?” dedi.

Bu sözü duyunca hepsi de cevap vermekden âciz kaldı, hiç biri utancından başını kaldırmadı!

O derviş “Bu utanmanın faydası ne? Mademki iş bu hale gelmiş., hemen kalkalım.

Allah kapısına yüz sürelim; yalvarıp yakararak başımıza topraklar saçalım.

Hepimiz, kâğıt gömlekler giyelim; nihayet hep birden Şeyhimizi elde edelim” dedi.

Hepsi de Arap diyarından Rum ülkesine gittiler. Gece gündüz itikâfa girdiler, gizlendiler.

Hak kapısında her biri, yüz binlerce feryada koyuldu. Kâh ağlıyorlardı, kâh şefaat diliyorlardı.

Böylece tam kırk gün, kırk gece hiç birisi, durduğu yerden baş kaldırmadı!

Kırk gün kırk gece hiç birisi, ne uyudu, ne dinlendi, ne ekmek yedi, ne su içti!

O temiz kişilerin yalvarmasından göklerde bir gürültüdür koptu.

Yücelerdeki yeşiller giyinmiş melekler de, aşağılardaki yeşiller giyinmiş melekler de giysilerini soydular, yasa daldılar, hepsi mor matem elbiseleri giyindiler!

Nihayet, bunların safına reis olan dervişin dua oku, hedefe vardı.

Kırk birinci gece o temiz derviş yalnız olduğu köşesinde kendinden geçti.

Seher çağı miskler saçan bir yel esti., gözüne bir âlemdir göründü.

Ay gibi Mustafa’yı gördü. Siyah saçlarını ikiye ayırmış, omuzlarına salmıştı.

Güneşe benzer yüzü, Allah’ın gölgesiydi; yüzlerce can âlemi, saçının bir teline vakf olmuştu.

Salına salına yürümekte, gülümseyip durmaktaydı. Onu gören, o an kendisini kaybederdi.

O derviş, Mustafa’yı görünce yerinden kalktı, ey Allah’ın Peygamberi. dedi. elimi tut!

Allah için halka yol gösterirsin; Şeyhimiz yol yitirdi, ona yol göster!

Mustafa dedi ki: “Ey himmeti yüce derviş, yürü var. Şeyhini bağdan kurtardım.

Yüce himmetin tesir etti. Şeyhini affettirdi.

Şeyh’le Allah arasında pek kara bir toz, yoldan kalktı. Tövbe çağı geldi, suç çekilip gitti.

O tozu, Şeyh’in yolundan giderdik, onu karanlıklarda bırakmadık.

Şefaat için bir damlacık çiğ tanesi saçtım. Onun bütün ömrüne yayıldı!

O toz, şimdi yoldan kalktı; tövbe kabul edildi; günah ortadan kalkıp gitti.

İyice bil ki günahtan yüzlerce âlem olsa bir tövbenin sıcaklığıyla erir, yok olur. Yoldan kalkar!

_          Lütuf ve ihsan denizi dalgalanınca er

keğin de günahını mahveder, kadının da!”

..Bu rüyanın sevinciyle dervişin aklı başından gitti. Öyle bir nara attı ki gökler güm güm inledi.

Bağırıp çağırarak yerinden kalktı, gözlerinden akan göz yaşları kanlarla bulanmıştı.

Bütün dervişlere rüyasını anlattı müjdeler verdi, yola çıktılar.            

Dervişlerle ağlaya ağlaya koşmaktaydı. Domuz çobanı olan Şeyh’in bulunduğu yere kadar vardılar.

Bir de gördüler ki Şeyh ateşlere dönmüş, kararsız bir halde. Fakat bu kararsızlıkla hoş bir âlemde!

Şeyh de dervişlerin tekrar geldiklerini, Allah’a yalvarmaya koyulduklarını gördü.

Şeyh çan sözünü ağzından atmış, zünnarı belinden çözmüştü.

Başındaki Hıristiyan külahını fırlatmış, gönlünü de Hıristayanlıktan yıkayıp arıtmıştı.

Şeyh, uzaktan dervişleri görünce kendisini, onların yanında nursuz pirsiz görüp

Utancından üstündeki elbiseyi yırttı; aciz eliyle başına topraklar saçtı.

Kâh bulut gibi kan ağlamaktaydı; kâh eliyle tatlı canını onların yoluna atmaktaydı.

Ahından feleklerin perdesi yanıyor, hasretinden vücudundaki kan. ateş kesiliyordu.

Gönlündeki hikmet, esrar, Kur’an ve Hadis bilgilerini tamamıyla yıkamışlardı.

Şimdi bütün bunlar, tekrar bir aklına gelmişti. Cahillikten, çaresizlikten tekrar kurtulmuştu.

Kendi haline bakınca secdelere kapanıyor, ağlayıp duruyordu.

Gül gibi gönül kanlarına bulanmıştı, utancından terlere boğulmuştu!

Dervişler, onu bu halde görünce hem dertlere düştüler, hem neşelenip sevindiler.

Hepsi de koştular; sevinçle canlarını vererek yanına gittiler.

Şeyh’e “Ey sır perdesini açan, gene güneşinin üstünden bulut çekildi.

Küfür, yoldan savulup gitti, iman gelip yerleşti. Kilisede puta tapan Allah’a tapar oldu.

Ansızın kabul denizi dalgalandı; Peygamber, sana şefaat etti.

Şimdi şükredecek zaman. Şükret Allah’a; matemin sırası, yeri değil!

Allah’a şükürler olsun ki kapkaranlık denizde güneş gibi bir yol açtı.

Apaydın şeyi kapkara yapmaya gücü yeten Allah, bunca günaha karşılık tövbe nasib etti.

Allah Teâlâ tövbeden bir ateştir parlattı mı o ateş, neyi bulursa yakar yandırır, mahveder” dediler.

Hikâyeyi kısa keselim; artık oradan yola kayulmak zamanıydı.

Şeyh gusletti, tekrar hırkasını giydi; dervişlerle beraber Hicaz’a doğru yola düştü.

Bundan sonra o Hıristiyan kızı, rüyasında güneşin kucağına düştüğünü gördü.

Güneş, dile geliyor da “Hemen Şeyh’in peşi sıra koş.

Onun dinine gir, onun yoluna toprak ol. Ey onu kirleten, yürü, onun yüzünden temizlen arın!

O geçici aşkla senin yolunu tutmamıştı.. şimdi sen de gerçek olarak onun yolunu tut.

Hayli zamandır onun yolunu kesmiştin; şimdi ona yoldaş ol; doğru yolu bul, artık gerçeği anla.

Onu yoldan çıkardın, şimdi de sen onun yoluna gir. O, artık yola geldi, sen de ona yoldaş ol” diyordu.

Hıristiyan kızı uykudan uyanınca gördü ki gönlü, güneş gibi nurlar saçıyor.

Gönlünde şaşılacak bir dert ortaya çıkmıştı. O dert, onu arayışa düşürmüş, kararsız bir hale getirmişti.

Sarhoş canına bir ateştir düşmüştü. Şimdi de gönlüne el attı, gönlü, elinden çıktı!

Kararsız canı, gönlüne ne tohum ekmişti; bu tohum nasıl bir meyva verecekti? Bilmiyordu ki!

Bir işe düşmüştü ki arkadaşı yoktu. Kendisini şaşılacak bir âlemde gördü.

Öyle bir âlem ki orada hiç bir yol görünmüyor. Dil tutulup kalmış, söze mecal yok!

Bütün o naz ve tazelik içinde, ne şaşılacak şey ki, göz yaşlan yağmur gibi yağıyordu!

Bir bağırdı, elbisesini yırtarak dışarıya koştu. Başına topraklar saçtı, kanlar içinde koşmaya başladı.

Dertli bir gönülle, kuvvetsiz bir bedenle Şeyh’in ve dervişlerin peşine düştü.

Bulut gibi kanlara batmış, koşup duruyor. Nasıl koştuğunu, nasıl yol aldığını da bilmiyordu!

Ovada, çölde hangi yoldan gitmek gerek? Onu da biliniyordu.

Yalnız âciz, perişan bir halde ağlayıp inliyor, yüzünü sevine sevine topraklara sürüyor.

Feryat ederek “Ey herkesin imdadına yetişen Allah’ım, ben, işten güçten kalmış âciz bir kadınım.

Senin gibi birisinin yolunda yürüyen bir erin yolunu kestim. Fakat bilmiyordum, sen benim yolumu kesme.

Kahır denizini köpürtme, yatıştır. Bilmiyordum, yanıldım, suçumu ört!

Yaptıklarıma kalma, bu yoksulun suçuna bakma. Dine girdim, imana geldim, beni dinsiz bırakma!

Ölüyorum, yardımcım bir kimsecik bile yok. Senden, senin yüceliğinden başka feryadıma kimsecikler erişemez.” diyordu.

Şeyh’e içinden, “o kız, Hıristiyanlıktan vazgeçti.

Bizim kapımıza dost oldu., şimdi işi, bizim yolumuza düştü.

Geri dön, gene o putu, bul, o pul gibi güzel sevgilinle arkadaş ol, derdine derman et” diye ilham geldi.

Şeyh, derhal rüzgar gibi geldiği yoldan döndü. Gene dervişleri arasında bir gürültü koptu.

Hepsi birden, “başın üzerine tövbe etmeler, bu yan ıp yakılmalar neydi ki?

Tekrar aşk oyununa mı girişeceksin, tövbe ettikten sonra yine namazsızlık da mı bulunacaksın?” dediler.

Şeyh, onlara kızın halini anlattı, bu sözü duyan, âdeta canını terketti.

Şeyh ve dervişler geri döndüler, o güzelin bulunduğu yere kadar geldiler.

Gördüler ki kızın yüzü altın gibi sararmış. Saçları yolun tozlarına bulanmış, görünmez olmuş.

Baş açık, yalın ayak. Elbisesi yırtılmış.. ölü gibi yeryüzüne serilmiş!

O ay yüzlü, o yüreği yaralı güzel, şeyhinin yüzünü görünce kendinden geçti.

Şeyh de o ay yüzlüyü aç, susuz bir halde görünce yüzüne gözlerinden sular serpti.

O güzel, Şeyh’i görünce bahar bulutu gibi ağlamaya başladı.

Gözü, ahdına vefa ediyordu. Kendisini Şeyh’in eline, ayağına attı.

Dedi ki: “Senden utanıyorum, bu utangaçlık canımı yakıyor. Bundan böyle artık perde ardında yanamam.

Gerçeği anlamak için perdeyi attım. Bana Müslümanlığı öğret de doğru yola gireyim.”

Şeyh, ona Müslümanlığı anlattı. Dervişlerde bir gürültüdür koptu.

O güzel yüzlü, gözyaşları saçarak, dalgalanıp coşarak şehadet getirdi.

Nihayet o güzel, doğru yolu buldu. Gönlü hakikatten haberdar olmuştu; gönlündeki iman zevkine ulaştı.

Gönlü, o iman zevkiyle kararsız bir hale geldi, gam geldi, onun dertlerini teselliye koyuldu.

Kız dedi ki: “Şeyhim, dermanın tükendi. Ayrılığa tahammülüm yok.

Baş ağrısıyla dertle, kederle dolu olan bu topraktan gidiyorum; elveda ey âlemin şeyhi, elveda!

Sözü kısa keseceğim. Âcizim, affet, bana darılma.”

O ay yüzlü, bu sözleri söyleyip candan el çekti. Zaten yan canı kalmıştı; onu da canana teslim etti.

Güneşi, bulut altına girdi, gizlendi., yazıklar olsun, tatlı canı, ondan ayrılıverdi!

O, mecaz denizinden bir damlaydı; yine geldiği hakikat denizine gitti!

Hepimiz de rüzgara benzeriz. Şu dünyadan geçip gidiyoruz. O gitti, biz de hep gitmekteyiz!

Aşk yolunda bunun gibi neler olur, neler.. Bunu, aşkı bilen bilir!

Ne söylerse sıradandır. Bu yolda olur; rahmet, ümitsizlik, hile, eminlik., hepsi mümkündür.

Nefis, bu sırları işitemez. Nasibi olmayan meydandaki topu çelemez.

Bunu, can ve gönül kulağıyle işitmek gerek. Balçıktan meydana gelen ten kulağıyla değil!

Gönlün, nefisle her an savaşıp durması pek çetinleşti. Matem, şiddetlendi. Gine bir ağıt yak, gene bir feryad et!

Sh:107-138

Kaynak. FERİDÜDDİN ATTAR, Mantıkut-tayrKuş Dili, Türkçesi:  Yaşar Keçeci, Kırkambar, 1998, İstanbul

BAŞA DÖN

 

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s