DAĞIN SIRRI

 

AGARTA-YERALTI UYGARLIĞI-

AGARTA MAHATMALAR MİSYONU

 

“Genellikle kabul edilmemesine rağmen, denilir ki, Avrupa’nın azizleri geçmişte, Tanrı’nın gazabını Batı’nın üzerinden çekmek için bir paratoner vazifesi görüyorlardı. Bu, bir bakıma, Hindular ile Budistler arasında geçerli olan şu inancı andırmaktadır ki, Yüce Rişiler Beşeri Irk’ın Gözeticileri olmuşlardır ve olmaktadırlar. Bugün dahi Seylan’da Budistler, bundan sonraki doğumlarının Himalayalar’daki Tanrılar arasında olması için dua ederler. Yirmibeş yaşındayken Kalküta’da muazzam bir dünya mülkünü terkeden ve o zamandan beridir, Himalayalar’ın kendisine rastladığım yüksek bir yerinde yetmişbeş yıldır yoga yapan Bengalli bir keşiş, Kailas Dağı yönünde üstü karla kaplı bazı dağ sıralarını göstererek, o yerlerde Tanrılar’ın Irkımız’ı gözettiklerini ve spiritüel gelişimini yönlendirdiklerini belirtti. İlave ettiğine göre, normal beşeriyet için görünmez olan bu Varlıklar, Ermişler tarafından görülebilir ve kalpleri saf olanlar Onlar ile irtibat kurabilirler: Sessiz Gözcüler olarak; Dünya’nın Himalaya Surları’ndan İlâhi Şefkat ile (beşeriyeti) gözetlerler, tâ ki, Kali-Yuga Gecesi uzun süresini tamamlasın ve Uyanış Günü tüm uluslar üzerinde ağarsın.” (*)

(*) EVANS-WENTZ, W.Y. der., Tibet’s Great Yogi Milarepa, London Oxford University Press, 1978

BİR DAĞ İÇİNDE


Adım adım izleri 
Bu âlemden içeri 
On sekiz bin âlemi 
Gördüm bir dağ içinde 

*
Yetmiş bin hicap geçtim 
Gizli perdeler açtım 
Ben dost ile birleştim 
Buldum bir dağ içinde 
*
Gökler gibi gürledim 
Yerler gibi inledim 
Çaylar gibi çağladım 
Aktım bir dağ içinde 
*
Bir döşek döşemişler 
Nur ile bezemişler 
Dedim bu kimin ola 
Sordum bir dağ içinde 
*

Deprenmedim yerimden 
Ayrılmadım pîrimden 
Aşktan bir kadeh aldım 
İçtim bir dağ içinde 
*
Yunus eydür gezerim 
Dost iledir bazarım 
Ol Allah’ın didârın 
Görüm bir dağ içinde 

Yunus Emre


ÖNSÖZ

Işık varlıkların ışıl ışıl ülkesi Agarta, merkezî Himalaya dağları altlarındaki doğal ve yapay görkemli yeraltı kentleri ile, dünya beşeriyetinin yeryüzündeki evrimine katkıda bulunan bir ülke ve bir Devlet’tir. Ne varki, bu Devlet’in tüm organizasyonları, kuruluşu ve işlevi; yerüstü Demir Çağı beşeriyetinin kavram, kabul ve bildiklerinin oldukça dışında ve üstündedir.

Dünyasal beşeri evrimin ve yeryüzünden gelip geçmiş nice nice uygarlıkların tüm genel evrim safhalarının ve onların tüm genel bilgilerinin en ince ayrıntılarına değin kaydolunarak saklandığı ve milyonlarca ve milyonlarca betimlenemez (pekçoğu hologram tekniği ile basılmış ve rengârenk) kitaplardan oluşan kozmik kütüphanesi ile Agarta Ülkesi, doğu ezoterizminde de belirtildiği gibi, aslında bir Kozmik Üniversite’dir. Bu Üniversite’nin, Agarta Yüksek Hiyerarşisi dışında asıl öğrencileri, dünya dışından gelen ve yeryüzü beşeriyetine çeşitli bilinnen ve bilinmeyen kimliklerde rehberlik eden Öğretmenler’dir. Öte yandan bu kozmik bilim Merkezi, çok yüksek İlâhi-Hiyerarşi Varlıkları olan Hz. Muhammed ve Hz. İsa gibi beşeriyet öğretmenleri tarafından da onların İlâhi Vazifeleri’nde gereken etüdler ve araştırmalar için ziyaret edilmiş ve şereflendirilmiştir.

Dünya Yönetici Râb Mekanizması’nda fizik dünya üzerinde bir Görev Merkezi olarak hizmet gören Agarta Işık Ülkesi, beşeriyerin evrim olaylarında son derece önemli ve kutlu işleviyle bir ışık ve rahmet merkezi ve Rabbin fizik dünya üzerindeki İlâhi Eli’dir. El’in kudret alanı içinde yeryüzünün tüm ülkeleri ve beşeriyetin tümü bulunmaktadır. Binyıllar ve binyıllardır beşeriyet ve beşeriyetin beşerî yöneticileri ve yönetimleri, bu İlâhi Merkez’in rahmet ya da gazabını üzerlerine çekmektedirler. Özellikle ülkemizin halk düşmanı politikacıları bilmeliler ki, Agarta’nın Kudretli Eli ülkemiz üzerinde, karanlıkların uşaklarını ve onların her türlü saltanatlarını yıkmak için amansız yıldırımlarını savurmak üzre beklemektedir. Ve zaman ise yaklaşmaktadır… 

GİRİŞ

Saint-Yves d’Alveydre’nin “Hint Misyonu” (Mission de I’inde) adıyla, kendisi öldükten sonra 1910 yılında yayımlanan yapıtı, gizemli bir inisiyatik merkezin tasvirini içermektedir. O zamana değin, Avrupa’da, Agarttha ve O’nun Lideri Brahmâtmâ’nın hemen hemen hiç sözü edilmemişti. Gerçi Saint- Yves’den sonra, pek ciddi olmayan bir yazar, Louis Jacolliot, sözünü ettiği (sözkonusu gizemli merkez’e ve Lideri’ne ilişkin) bilgileri, Hindistan yolculuğu boyunca gerçekten işitmişse de, o’nun aşırı fantazi üslubuyla düzenlediklerine güvenmek mümkün değildi.

1924’de ise, pek beklenilmeyen bir olay meydana gelmişti: Ferdinand Ossendowski, 1920 ve 1921’de Orta Asya içinden yaptığı hareketli yolculuğunun beklenmedik olaylarını, “Hayvanlar, İnsanlar ve Tanrılar” (Bêtes, hommes et Dieux) adlı yapıtında anlatmaktaydı ki, bu eserin özellikle son kısmında anlatılanlar Saint-Yves’inkine benzer.

Saint-Yves’in Agarttha kelimesini kullanmasına karşın Ossendowski’nin Agharti kelimesini kullanığını görüyoruz. Bu fark, Ossendowski’nin Agharti kelimesini Moğol kaynaklardan ve Saint-Yves’in Agarttha kelimesini Hindu kaynaklardan sağlamış olmalarından ötürü olsa gerektir.

1. BÖLÜM

Agartha ve Saint-Yves d’Alveydre Misyonu

Bir ruh doktorunun tek oğlu olarak 1842’de doğan Saint-Yves d’Alveydre, babası tarafından geçimsiz çoçukların ıslah edildiği bir tarımsal çalışma kampına yollanır. İyi ki, istisnâi kişilikteki bu çocuğa kurumun müdürü dostluk gösterir, onu yatıştırır, Joseph de Maistre, kardinal Bonald ve Fabre d’Olivet’in eserleriyle onda okuma zevkini uyandırmayı başarır. Yoksulluk içinde çırpınırken yaşanının ikinci mutluluk verici karşılaşması, dul bir bayanla, Balzac’ın eşi Madam Hanska’nın yeğeni kontes Keller ile olur. Keller O’na sevgi ve şans getirir; üstelik Vatikan’dan bir soyluluk ünvanı alır. Marki Saint Yves d’Alveydre olur. 1909’da ölene kadar bir sürü hayranı olur ve zengin bir imajinnasyon ile ilhamlı ezoterik eserler yazar; fakat eserleri ökültist çevrelerde gerçek anlamda etkili olmaz.

“Yahudiler Misyonu” (La Mission de Juifs) ve “Egemenler Misyonu” (La Mission de Souverains) adlı eserlerinde, Saint Yves d’Alveydre, İlâhi Işığın Taşıyıcısı Ram adındaki bir Kelt kahramanı tarafından 10,000 yıl önce kurulan evrensel imparatorluğa kadar uzanan, beşeriyetin tahayyülî bir tarihi üzerine yerleştirdiği, sosyal ve politik bir organizasyon projesi geliştirir: Sinarşi (Synarchie). Öğretisinin pratik uygulanmasını tamamlamak ve onu tüm sanat ve bilim dallarına yaymak için, Saint-Yves d’Alveydre, mukavva dislerle bir, “evrensel kozmik kuvvet” i (Archèe) ölçme aleti hazırlar ve bu arkeometre’sini hayran kalan öğrencilerin önünde çalıştırır.

Daha sonra, Beşeriyetin Yüksek Okült Yönetimi’nin emri üzerine onnu görmek için Paris’e özellikle gelen bir Afgan Prensi’nden Asya sırlarının özünü edinerek, “Hint Misyonu” (La Mission de l’inde) adlı eserini kaleme alır. Saint-Yves d’Alveydre’nin öğrencileri, görüşmenin gerçekliğinden kuşku duymamaktadırlar ve bu ilgi çekici eseri, okültizmin başlıca kitaplarından biri olarak görmektedirler.

Saint-Yves d’Alveydre, temel tradisyonun korunduğu, Dünya’nın Merkezi ezoterik konusunu yeniden ele alır. Ona göre, dünya yeraltı sistemlerinin merkezi Agarta, Asya’nın göbeğinde, uçsuz bucaksız bir yeraltı sitesi olarak bulunmaktadır. Milyonlarca Dwijas (iki defa doğanlar) ve Yogis (Tanrı’da birleşenler), Saint-Yves’e göre, Agarta İnisiyatik Hiyerarşisi’nin en dış dairesini oluşturmaktadır. Mekeze doğru ilerlerken onlaın üstünde 5,000 Pundit‘e (bilgin) rastlamaktayız. Gizemli Merkezi’nin en yüksek ve ona en yakın dairesi ise, Yüksek İnisiyasyon’u temsil eden 12 üyeden oluşmaktadır. Onların üstünde sadece, Brahatmah, evrensel ruh temsilcisi Mahatmah ve Kozmos’un tüm maddi organisazyonunun timsali Mâhangatarafından oluşturulan üçgen bulunmaktadır.

Çağdaş okültist kaynaklara göre, Saint-Yves d’Alveydre, “korkunç sırları” ifşa etmek ihtiyatsızlığını yapmış olduğunun farkına varmadığından, baskıdan çıkar çıkmaz kitabını imha etmeye karar vermiştir. Fakat bir kaç nüsha, imha edilişten kurtuldu; eser, konuya bağlı kişiler arasında elden ele dolaştı ve yazarın ölümünden sonra yeniden basıldı. Bir doğabilimci dökümantasyonuyla ortay çıkan, yeterince yüzeysel ve yapım bakımından zengin olan bu mitler derlemesi, okültisleri iyice etkilemiştir. Birçok yazarlar ya da gizli topluluk kurucuları, Agarttha’nın girişi (belirli bir yere) yerleştirmeye çalıştılar. Bazıları oraya giderek, orada yaşayan yüksek varlıklarla karşılaşmış olduklarını ileri sürdüler. Rene Guenon “Dünya’nın Kralı” adlı eserinde bu konuyu yeniden ele almıştır. 3. Reich zamanında, Gobi Çölü’nü araştırmak için seferler bile tasarlanmıştı.


a- Jacques Weisse’nin, “Hint Misyonu” İsimli Yapıtı Tanımı

Bu kitabın eksiksiz adı şudur: Avrupa’da Hint Misyonu, Asya’da Avrupa Misyonu, Mahatma Problemi ve Çözümü.

Okuyucu şimdiden anlamıştır ki, Avrupa Misyonu, Hz. İsa’nın genel şuurun yücelmesiyle uyumlu olan sevgi dinini Asya’ya getirmekten ibarettir. Buna karşılık, Hint ise, Budist ve Brahmanist kültlerin bilgelik ve bilimini Avrupa’ya taşımak misyonuna sahiptir. Budist kültün belirleyici özelliği, bilgelik‘tir. Brahmanist kültün ki ise, Evrensel Bilim‘dir. O halde,, beyaz ırkın misyonu hiç de Asya’ya bilimin öğretimini yapmak değildir. Gerçek olan bunun tersinedir, bizim maddeci bilimimizin gürültücü ve rahatsız edici icraati, Doğru inisiyatik merkezlerinin biliminin icraatiyle mukayese bile edilemez. Batı’nın peşinde koştuğu tüm sonuçları; görünen ve görünmeyen dünyayı yöneten yasalara ahenktar bir biçimde ve uygun olarak, çok daha ustalıklı ve sade olan sayısız yöntemlerle Asyalılar, çoktan beri elde etmiş bulunmaktadırlar.

O halde Asyalı bilgeler şimdiye dek bize niçin açık açık bilgilerini vermediler, diye sorulabilir. Çünkü biz bu bilgileri, politik hırslarımızın kumanda ettiği ahenksiz amaçlarımız uğruna kullanacaktık da ondan.

Bununla birlikte, Hakikat’in, kuyusundan çıkması gerektiği ve İncil’in şu sözünün gerçekleşmesi gerekeceği zamanlar yaklaşmaktadır :

“Aydınlığa çıkarılmayacak saklı ve bilinmeyecek gizli hiçbir şey yoktur.” (Matta bap-10/26. Markos bap-4/22. Luka, bap-8/17 ve 12/2)

Bu nedenledir ki, 1875’den beri, yani Balık Burcu astronomik çağın bitiminden 25 yıl önce, Asya inisiyeleri, varlıklarını vakur bir yavaşlıkla belli etmeye (açıklamaya) başladılar. Madam Blavatsky, çağdaş Bilgelik Üstadları’nın varlığından söz eden kitapları ilk yazanlardan biri oldu. Tüm teozofik hareket ve yayınları da, onların sözügeçerliliğini destekledi. Saint-Yves d’Alveydre, Asya’nın büyük İnisiyatik Üniversite’si Agartha ve Lider Brahatmah konusunda, ilk aydınlatıcı bilgileri getirdi. Brahatmah, Evrensel Ruhani Lider rölünü ya da Çağdaş Dünya’nın Büyük Eğitimci‘si rölünü oynar.

Bu rol, esas olarak, ilk sosyal Güç ve Eğitim Kudreti’nin ortaya çıkmasıdır. Demek ki, Agartha’nın Üniversite Hiyerarşisi, tamamıyla silahsızlanmıştır ve zor kullanmamakta kararlıdır; saldıran olduğunda bile. O halde hiçbir savunma olanağına sahip değiller, diye düşünülebilir. Ancak hiç de öyle değildir; gezegenimizi infilak ettirmek olanağı veren fizik bilimleri ve ona uygun bir pisişik bilimler olduğuna göre…

Fakat, uygarlaştırıcı işlevlerini ifa etmek ve binlerce tradisyonu intikal ettirmek için Agartha, Avrupa’yı 19. Yüzyıla dek varlığından habersiz bırakmayı tercih etmişti.

Özet olarak vermemiz gerektiğinden, Saint-Yves d’Alveydre tarafından “Hint Misyonu” nda ele alınan tüm konuları işlememiz mümkün değil. Bununla birlikte, bu kitap 1949’da yayımcı Dorbon tarafından yeniden yayımlanmış olduğundan, kitabın kendisine başvurulabilir.

b- “Hint Misyonu” nun Giriş Bölüm Özeti

Eğer bir genel dünya tarihi oluşturulacaksa, bu tarih ancak tüm dünya beşeriyetinin şimdiye değinki düşüncelerinin ve olaylarının tümünün birden objektif olarak alınarak bir araya getirilmesiyle gerçek olabilir, dolaysıyla böyle bir genel dünya tarihi hiç bir milletin düşünce ve olaylarına göre biçimlendirilemez.

Sinarşi kavramının yaratıcısı, çağdaş yazarlar arasından Saint-Yves’dir.

Bu kavram, yalnızca Antikite’den itibaren tüm Dor Kutsal Metinleri’nde değil, aynı zamanda Ram Devresi‘nin tüm organizasyonunda bulunmaktadır. Saint-Yves’nin “Egemenler Misyonu” (Mission des Souverains) ve “Yahudiler Misyonu” (Mission des Juifs) adlı eserlerinde, modern bir Sinarşi’nin kuruluşundan itibaren, Avrupa Öğretim Konseyi‘nin, doğal ve kutsal bilimlerin yapısını yeniden kurması için gerekli olan tüm bilgileri alacağı belirtilmiştir. Bunu, Saint-Yves, şunları ekleyerek tastik ediyor :

“Ram devresine uzanan Paradesa, onun Üniversite tapınağı, onun tradisyonları, onun dört katlı öğretim hiyerarşi, bozulmamış bir halde, şu anda hala mevcuttur. Bu kitabı, Agartha’nın Lideri’ne saygıyla ifhaf etmekte bir sakınca görmüyorum.” 

c- “Hint Misyonu” 1. Bölüm Agaartha Organizasyonu

Bu Saint-Yves’nin yeniden keşfettiği sosyal ve entellüktüel yapının en antik tradisyonun Güvenilir Otorite‘sinin içinde ikamet ettiği Paradesa: Dünya’nın en eski Üniversitesi’dir.

Dünya’nın Öğretmenleri’nin çağını, Saint-Yves, o dönemde (1886) şu tarihlele belirtiyordu :
Hz. Muhammed salla’llâhu aleyhi ve sellemin dönemi (1886’dan) 1264 yıl önce


Hz. İsa aleyhisselâmmın Dönemi (1886’dan) 1886 yıl önce


Hz. Musa aleyhisselâmın dönemi (1886’dan) 5647 yıl önce


Manu’nun dönemi (1886’dan) 55647 yıl önce

Paradesa Yüksek Rahipleri (Pontif’ler) Üniversitelerini kamudan niçin gizli tuttular? Çünkü, aksi takdirde, onların akıl almaz bilimleri; Beşeriyet’e, Kötülüğe, Tanrı tanımazlığa, Anti-Christ’e ve Anarşi’nin genel Yönetimi’ne karşı, bizimki gibi silahlandırılmış olacaktı, eğer Hıristiyanlar, Hz. Musa’nın ve Hz. İsa’nın sözlerini tutarlarsa, yani eğer dünya Anarşisi yerini Sinarşi’ye terkederse, o zaman, Sırlar görünür kılınacaklardır.

Saint-Yves d’Alveydre, inisiye olarak doğduğundan, öğrenebileceklerini saklı tutmak için kimseye söz verme durumunda değildi (söz vermemişti). Ancak, o halde, kendisinin (yani bildiklerini açıklama durumunun), Ram Devri‘nin Kutsal Anakenti olan, Agartha‘dan izlenilme olanağı vardı.

Agartha adı, erişilmez, anarşiden uzak anlamına gelir. Bu mistik ad, ona, Irshou Sapması‘ndan sonra, İ.Ö. 3.000 yılında verilmiştir.

Agartha nerede bulunuyor? Burada, aşağıdakilerden başka aydınlatıcı bilgi vermek gereksizdir. Agartha’nın merkezi, Ram’dan önce, güneş kenti Ayodhya‘da idi. Ram’dan 3.000 yıl sonra (İ.Ö. 3.700’de) ilk yer değişikliğine uğradı. Irshou’dan 1.400 yıl sonra (İ.Ö. 1.800’de), milyonlarca Asyalı’nın bildiği, ikinci bir yer değiştirmesi gerçekleşti. Onların aralarında, Himalaya yörelerindeki yeni yerleşme merkezinin yerini ifşa edebilecek hiçbir haine rastlanılmayacaktır.

Sinarşik olarak organize edilmiş bulunan Agartha ülkesi bağımsızdır ve nüfusu yirmi milyona erişir. Orada, bizim tutuklular yoktur. Ölüm cezası uygulanmaz. Güvenlik görevleri ve hizmetleri, aile reisleri tarafından yerine getirilir. Suçlular, inisiyelere, hizmet pudit’lerine sevkedilirdi. Davalı tarafından her ikisi de daima sulh istediğinden, hakemlik, sulh için (yani bir tür arabulmak için) yapılırdı. Zira her zararın ardından, gönüllü (iradi) tazmin gelir.

Orada, halk yığınlarının sefaleti, fahişelik, ayyaşlık, yönetsel acımasız bireyvilik, aşağıdan yıkıcı zihniyet, her türden ihmal ve güçsüzlükler gibi, bizim sinarşik olmayan uygarlığımızın büyük acılarının hiçbirine rastlanmayacağını söylemeye gerek yok….

Bu ülkenin bölgelerinin başına yerleştirilen bağımsız Racalar, yüksek seviyeden inisiyelerdir. Onların yöneticiliklerinde, emredici karakteri göze çarpar.

Agartha Kastları, sabit değildir. Hindu parayalarının en düşüğünün bile çocuğu, Kutsal Üniversite Agartha’ya kabul edilebilir ve oradan çıkmasına ya da orada [mümkün olan] tüm hiyerarşi derecelerinde liyakate göre kalmasına izin verilebilir. Takdim, çocuğunu veren (adayan) anne tarafından yapılır. Bu, Hz. İsa Devri‘nin tüm tapınaklarının Nazareatı‘dır.

Agartha’nın merkezi organisazyonuna bakıldığında, aşağıdan yukarıya doğru hareketle, önce, Dwija‘lar (iki defa doğanlar) ve Yogi‘lere (Tanrı’da birleşmiş olanlar) rastlanır. Milyonlarca Dwija ve Yogi, Agartha’nın simetrik olarak bölünmüş dış mahallelerinde yaşarlar ve başlıca yeraltı yapılarına dağıtılmışlardır.

Onların üstündeki 5.000 Pundit (Bilgin), öğretimi sağlar ve iç güvenlik görevini yerine getirirler. Onların sayıları Veda diline ait gizli köklerinkine tekabül eder.

Hiyerarşinin alttan üste doğru her bir dairenin kapsadığı yöneticiler sayısı giderek azalır ve böylece dünyanın Güneş çevresindeki dolanım çemberinin sürresine tekabül eden 365 Bagwanda‘nın oluşturduğu daire gelir.

Sonraki daire, Agartha’nın merkezine en yakındır. Yüksek İnisiyasyon’u temsil eden 12 Üye’den oluşur. Onların sayıları, Zodyağın 12 burcuna tekabül eder.

55.700 yıldan beri tüm sanat ve bilimlerin hakiki sentezini içeren Kütüphanelere, İlahiliğe saygısı bulunmayanlar giremez. Kütüphaneler, yerin derinliklerinde bulunmaktadırlar. Bu kütüphanelerin Ram Devresi’ne ait olan kısmı, Koç Burcu Çağı İmparatorluğu’nun ve Kolonilerinin yeraltını belli ölçüde kaplamaktaydılar. Geçmiş devrelerin kütüphanelerine, denizler altında ve tufan öncesi Amerika’nın yeraltı yapılarına dek rastlanır.

Paradesa’nın gerçek Üniversite Arşivleri, binlerce kilometre boyunca uzanır. Avrupa, Üçlü Sinarşi’yi genel anarşik Yönetimi’nin yerine geçtiği gün, bütün bu harikalar ve binbir gece masallarına yaraşır daha pek çokları, Avrupa’nın ilk Anfiksiyonik Öğretim Konseyi temsilcilerine açık olacaktır.

Bu arada, vay haline toprağı eşelemeye koyulan düşüncesizlerin! Onlar, bu işten sadece, kesin bir düş kırıklığı ve kaçınılmaz bir yıkım elde ettiler. Bu gezegen kütüphanesinin Kataloğunun tüm bilgisine, sadece Agartha’nın Ruhani Liderleri ve o’nun başlıca yardımcıları sahiptir.

Anarşi halkların ilişkilerine bir hükümedemese, tümkültlerimiz ve üniversittelerimiz arasında öylesine olağanüstü bir rönesans gerçekleşirdi ki! Rahiplerimize ve bilginlerimize sadece Dünya’nın tüm sırları açılmakla kalmayacak, onlar aynı zamanda mükemmel bir zekaya da sahip olacaklardı, Dor anahtarı. O zaman, artık geçmişe saygısızlık edilemeyecek, müzelerimizi doldurmak için sakat bırakılmış (sağı solu kırıp alınmış) kalıntılardan, antik gömütler koparılıp alınmayacaktı. Bu, hüküm sürdüğü yerde Antikite’nin dindarca yeniden kurulmasıdır: Mısır’da, Etyopya’da, İran’da, Kafkasya’da, vb. Eğer bilim, kahinlerin önceden bildirdiklerini sonunda gerçekleştirirse, [oluşacak bu] İlahi Uyum, Beşeriyetin kanlar içindeki üyelerini bir araya getirecekti. Antik Mısır’ın arıtılmış gizleriyle yeniden doğduğu; Yunanistan’ın, Orfe zamanının geliştirilmiş göz kamaştırıcı parlaklığında yeniden canlandığı görülecekti. Göklerin yüksekliğinden Yer’in kızgın derinliklerine kadar her şeey, yenilenmiş, aydınllanmış ve bilinmekte olacaktı. Öğretim fakültelerinin yakınlaşması, tüm mutsuzluklara karşı belli bir ölçüde bir çare getirecekti.

Can çekişen Anarşi’nin son kanlı çırpınmalarının arasından bu Sinarşi’nin hükümdarlığına doğru yol almaktayız. Büyük Babil‘in (şimdiki Demir Çağı’nın) batışı ufukta gözükmeye başlamıştır ve bu kitap ön belirtileri işaret etmek için yazılmıştır.

Agartha’nın Merkezi Hiyerarşisi, Kozmik Gizemler‘in ayinleri için, büyük dua saatlerine kattığı zaman, yeryüzünde olağan dışı bir akustik fenomen gerçekleşir. Yolcular ve kervanlar durur. İnsanlar ve hayvanlar dinlerler. Onlara öyle gelir ki, sanki dünya şarkı söylemek için dudaklarını açmıştır. Sanki, “Tarif Edilemeyen” e kavuşmaya çalışıyormuşçasına, sebebi olmayan sonsuz bir ahenk boşlukta dalgalanır. Arap veya Fars, Yahudi veya Afgan, Moğol veya Çinli tüm yolcular, Büyük Evrensel Ruh’ta birleşenler, saygıyla tefekküre dalar ve dualarını mırıldanırlar.

Sırlarla çevrili Işık Piramit, Paradesa’nın, Hiyerarşik görünümü şöyledir:

İlahi Zihin‘de bulunan Otorite.

Evrensel Ruh’un Yargılayıcı Aklı‘nda bulunan (yönetimsel) Kudret.

Kozmos’un Fizik Organizasyonu‘nda bulunan Ekonomi.

Müritlerin eğitimi, Ram Devri‘ndeki gibi bugün de aynıdır; çünkü sentetik hakikat bir defa öğrenilince, kişisel gelişim ona ulaşmaktan, onu muhafaza edip zihin ve ruhlarda sürekli olarak yaymaktan ibarettir.

Her öğrenci, sonuncu basamağa kadar yükselmek için, birinci basamaktan başlamalıdır. Hz. Musa, Orfe, Pisagor, Solon, Zerdüşt, Krişna, Daniel, vb. böyle yaptılar. Paradesa’ya giren Newton aynı şeyi yapmak zorunda kalacaktı, ya ABC’ye yeniden başlamak gerekiyordu ya da uzaklaşmak…

Saint-Yves’nin “Yahudiler Misyonu”  eserinde sözü edilmiş olan bir Evrensel Dil vardır : Vattan. Aziz Jean’ın bahsettiği budur. Bu dil, sadedir; prensiplerinde ve bazı sınırsız uygulamalarda, bilgecedir. Kalabalık Dwija‘lar kitlesi, bu dilin etüdüne devam eder ve onu doğaüstü keşifler için kullanır. Kutsal diller etüdü, İlahi Zihin’in asli yapısını ilham ettiği zaman, kontrol edilmeler dönemi başlar. Dwija, sınavları yüzakıyla geçirdikten sonra, kendini Yogi olmaya götüren etütleri izlemeye başlar. Batı’da tüm bildiklerimiz ve tüm diğer bilmediklerimiz, orada, Öğretim misyonerleri olarak eşsiz üstadlar tarafından öğretilmiştir. Küremizin ateşten derinliklerinden, yeraltı gaz ve tatlı ya da tuzlu su akıntılarına; denizlerin dipsiz derinliklerine, küremizin enlemesine ve boylamasına manyetik akımlarına, havanın görünmez yapısına, elektriğe, mevsimleri oluşturan Evrensel Ahenge kadar, hepsi (tüm bilgiler) derinleştirilmişti. Fizik ve kimya öyle bir dereceye yükseltilmişti ki, biz beşeriyet, bunları ortaya koysaydık dahi yine de kabullenemezdik. Bu, ne bir böceğin ve bir bitkinin sayımı yapılmasıyla elde edilmiştir ve ne de inanılmaz (sayıdaki) bir deney ve gözlemler birikiminin , bir sonucudur. Bizzat ölümün sırlarına dahi nüfuz edilmiştir Agartha’da.

d- Agartha ve Öğretim Fonksiyonu

Agartha’nın muhafaza etmekte olduğu şaşkınlık verici deneyler birikimi arasında, “Beşeri Ayıklanma” ya (Selection humanie) ilişkin olanları olağanüstü bir dereceye yükselir. Ram Devri bilginleri, insan fizyolojisinin alt ve üst sınırları [konusu] gibi, türlerin esrarı [hakkında bilgilerini] derinleştirme cesaretini gösterdiler.

Günmez krallıklar ile bağlar, uykunun yasaları, spiritüel gelişme elverişli olan besin refimleri, pisişik güç, rüyalar, uyutulmuş bedeni bırakarak uyanma tarzı, bütün bunların hepsi etüt edildi, uygulandı, tanındı Agartha’da.

Fakat, zekası, duygusu ve sezgisi hiç bir ödün vermeyen bir dürüstlükte olmadan ve İlahi Bilim‘in kontrolü olmaksızın Sonsuzluğun Kapıları‘nı zorlayarak açmaya kalkışanların vay haline! İşte bu sebeple, Irshou sapması gibi, İlahiliğe korkunç saygısızlıklar, yapıldıkları her yerde kendilerine korkunç cezaları cezbeterler. Böylece (geçmiş bir devirde verilmiş olan bazı) cezalar halen son bulmadılar.

Himalayalar’ın temiz dorukları, ayak basılmamış karları ve berrak selleri, İndüs veya Ganj’ın bulanık sularında yuvarlanan cesetler ve sefil beşeri yaşamlardan ötürü kınanabilir mi? Ve içinden, her zihinsel ya da ahlaksal erdemsizliği, her bağnazlığı, her kurnazlığı, her düşünme ya da irade keyifliliği, her kara majiyi dışarı atmış olan Agarta kınanabilir mi?

Vaktiyle, Agartha’nın hizmetkarlık bölümleri şimdiki gibi (yetiştirilen) öğrenciler tarafından sağlanmıyordu; çünkü o zamanlar Dwija’ların hücrelerini (odalarını), Pandit’lerin konutlarını, Üniversite’nin laburatuvarları ve gözlemevlerini toplama, temizleme, vb. hizmet işleri, ast durumda olan tüm ilkel kabileler tarafından yapılmaktaydı.

Budist bölünmeden sonra, ücretli hizmetkarlar tarafından bir tür isyan yapıldı. Kendilerinin kalabalık olduklarını görerek, kendi ölçülerine göre bir anarşi kurmak için, Hiyerarşi’yi devirmek istediler. Felsefe salonlarının temizlikçileri, İnisiyasyon koşullarının aksine öğütler vermeye başladı. Atöyle ve laboratuvarlarınkiler ise, doktor olarak gözükmeye ve Maji’yi hemen birden uygulamaya can attılar. Kaçınılmaz olarak kara maji‘ye düştüler. Ve kimi yerleşik, kimi göçece olmak üzere farklı kabileleri ortaya çıkaran, hepsi birlikte bir kovulmaya uğramak zorunda kaldılar.

Agartha’dan kovulan yerleşik kabileler arasından biri, sayısız insan kurban etmelerle Hindistan’ı kana bulayan ve Kelt rahipleri (Druides) zamanlarının en iğrenç karanlık yollarını yenileyen Sivaistler kabilesidir. Agartha tarafından tedricen önlenmişse de, etkinlikleri halen devam etmektedir.

Agartha’dan dışarı atılan göçebe kabileler arasında, Çingeneler (Bohemien) yer alır (4). Onlar, inisiyeler ile eski temaslarının yüzeysel bilgileri ve belli belirsiz anılarıyla dolu olarak, bir sürü batıl itikat içinde yitip giden şaşırtıcı uygulama ve yöntemlerini Avrupa’da dolaştırmaktadırlar. Bu zavallı insanlar ilk vatanlarına yani Agartha’ya, dünyaya Sinarşi yeniden getirilmiş olacağı zaman geri dönecekler.

Agartha’dan dışarı atılanlardan söz ederken Hint Fakirleri’ni anmamak elde değil. Bunlar, çoğunlukla, Agartha’daki etütleri yüksek aşamalardan önce durdurulmuş olan ve kendilerini, Orta Çağ’ın dilenci keşişlerininkine benzer bir dinsel yaşama adayan, Agartha’nın eski öğrencilerindendir. Onlar, ezoterik öğretimin İlahi Kürsüsü‘nden birkaç kırıntıyı, en ücra Hint köylerinin içlerine kadar götürmüş ve böylece Agartha’nın varlığının tüm Hint’te daima devam ettiğini ispatlamışlardır.

Hiç kimse çalışma defterinin orjinal metinlerini Agartha’dan dışarıya beraberinde götüremez. Bilgilerin sadece hafızada muhafaza edilmesi gerekmektedir. Tıpkı İ.Ö. 4 yüzyılda olduğu gibi: Bir gezintiden sonra hücresine (odasına) dönen Sakya Muni (Buddha), sessizce hazırlığını yağtığı devrim hareketini gerçekleştirmek için üzerinde hesaplar yaptığı (tasarılarını kaydettiği) not defterinin artık yerinde durmadığını farkedince korkunç bir çığlık attı. Brahatmah’ın kaldığı merkezi tapınağa koşması boşuna oldu. Kapılar acımasızca kapalı kaldılar. Uzun bir süre boyunca tüm maji güçlerini seferber etmesi yine boşuna oldu. Ulu Hiyerarşi,hepsinin tahmin etmişti ve hepsini önceden biliyordu. Budizm’in kurucusunun hiç vakit kaybetmeden uzaklaşması ve hafızasında zaptedebildiklerini hızla ilk müritlerine dikte ettirmesi gerekiyordu.

Burada açıklanan kutsal Agartha, bilhassa bağnazlığın karşısındadır. Agartha, uyguladığı tüm sanat ve bilimler ile tüm Gizemler‘in sentezini, kendilerine tedricen vermek için beyaz ırkın kendisinden sadece, bir sinarşik hareket beklemektedir.

Ruhani Liderlik mevkiinde 1848’de çıkan Brahatmah, Fonsiyonuna 1886’da başlamıştı. Hindistan illerinin İngilizler tarafından işgalini, Yukarı’dan emredilmiş olan bir epröv olarak kabul ediyordu. O, ittifakı ya da özgürlüğe kavuşturulmanın kesin anını biliyordu.

1877’de, ki bu tarih Saint-Yves’nin yaşamından yer tutan bir anısı vardır, Brahatmah, Sırlar Yasası‘nı yürürlükten kaldırma ve Hıristiyanlık tarafından yeterince hazırlanmış olan, organizasyonların (Hıristiyanlık alemi’nin) Teslis Kanunu’na dönüş için, insanlığın yararına ilk adımı atma vaktinin gelmiş olduğunu ifade eden bir işare aldı.

2. BÖLÜM

– Agharti ve Ossendowski Misyonu

Lewis Stanton Palen, Ossendowski’nin biyografisini kısaca anlatmıştır:

“Polonyalı bilgin F. Ossendowski, 1899’a kadar Sorbon’da kurslara devam etmiş ve B.B. Trost ve Bouty’nin fizik ve kimya laboratuvarında çalışmıştır. 1900 Paris sergisinde kimya bölümü ekperler komisyonunda bulunmuştur. Bahrenk boğazından Kore’ye kadar Pasafik kıyılarındaki kömür madenleri konusunda ihtisas sahibi olarak tanınan Ossendowski, Sibirya altın madenlerinden çoğunu da bilir. Rus-Japon savaşı sırasında, general Kuropotkin’in emrinde, yakıt yüksek komiseri sıfatıyla Rus ordularına hizmet etmiştir. 1. Dünya savaşında, maden araştırmalarında bulunmak üzere özel görev ile Moğolistan’a gönderilmiş ve o memleketin dilini o zaman öğrenmiştir. Kont Witte Devlet Şurası azası iken, uzun yıllar bu kişinin sanayi işleri teknik danışmanlığını yapmıştır. Teknik çalışmaları takdir olunarak, Petrograd Politeknik Ensitüsü Sanayi Kimya Profesörlüğüne tayin olmuş ve aynı zamanda Ekonomik Coğrafya Kürsüsü de kendisine verilmiştir. Maden mühendisi olarak tecrübesi onu, Rus “Altın ve Platin” komisyonuna ve daha sonra da “Altın ve Platin” isimli gazetenin müdürlüğüne getirdi. Kendisini gerek Leh dilinde ve gerek Rusça’da, birçok teknik incelemeleri dışında, genel yarara uygun onbeş cilt eseriyle yazar ve gazeteci olarak tanıttı. 1. Dünya Savaşı ilanında, Deniz Yüksek Şurasında teknik danışmandı. İhtilalden sonra profesörü olduğu Omsk Politeknik Ensitüsü’nden Kolçak tarafondan alınıp Sibirya Hükümeti Maliye ve Ziraat Bakanlığı’na getirildi. Kolçak Hükümeti’nin devrilişidir ki, o’nun Yeniçay Ormanları’na kaçmasına ve “Hayvanlar, İnsanlar ve Tanrılar” isimli eseri meydana getirmesine neden olan olağan üstü serüveni yaşamasına neden oldu.”

Çok daha karmaşık ve zorlu nice uzun bir güneye kaçış sırasında Ossendowski, bu kaçışın sonlarına doğru ise aşağıda aynen orjinal olarak vereceğimiz Agharti Gizemi ve Gerçekliği ile karşılaşmıştır. Ossendowski daha sonra Varşova Harp Okulu ve Yüksek Ticaret Okulu’nda Profesör olarak bulunmuş ve değerli yapıtlarıyla da Polonya’nın önde gelen yazarları ve bilim adamları arasında yer almıştır.

a- Yeraltı Devleti

-Durunuz!

Bir gün, Çağan Luk yakınlarındaki ovadan geçerken, Moğol kılavuzu mırıldandı:

-Durunuz!

Devesinin üstinden kendini bırakıp yavaşça aşağı kaydı, deve de kendiliğinden yere çöktü.

Moğol, dua vaziyetinde ellerini yüzüne koyduktan sonra kutlu cümleyi tekrarlamaya başladı :

-Om mani padme hung!

Akşamın hulyacı güneşinin son ışınları ile aydınlanan bulutsuz göğe kadar ufukta uzanıp giden taze yeşilliğe bakarak kendi kendime : “Ne oldu ?” dedim.

Moğollar bir müddet dua ettiler, aralarında fısıldaşdılar ve develerin kolanlarını sıktıktan sonra tekrar yola düzüldüler.

Kılavuz sordu :

Gördüğünüz mü, korkudan develer kulaklarını nasıl oynatıyorlar, ovadaki at sürüsü nasıl hareketsiz ve tetikte duruyor, koyunlar ve sığırlar nasıl toprağa yatıyorlardı? Dikkat ettiniz mi ki kuşlar uçmaz, tarla fareleri koşmaz ve köpekler havlamaz oluyorlardı? Hava hafif hafif titriyor ve insanların, hayvanların, kuşların yüreğine işleyen bir şarkının nağmelerini uzaklardan getiriyordu. Yeryüzü ile gökyüzü nefes almıyorlardı. Rüzgâr esmiyor, güneş ilerleyişini durduruyordu. Böyle bir anda, gizlice koyunlara yaklaşan kurt sinsi yürüyüşünden vazgeçer; ürkek antilop sürüsü çılgınca koşusunu ağırlaştırır; koyunun boğazını uçurmağa hazır bıçak çobanın elinden düşer; yırtıcı insan kuşkusuz salga kekliği ardında sürünerek ilerlemez olur. Bütün canlı yaratıklar kendilerini korkuya kaptırır, dua için ister istemez diz çöküp başlarına geleceği beklerler. Demin olan bu idi. Demin olan da Cihan Hâkimi, yeraltı sarayında, dünya milletlerinin alın yazısını öğrenmek için dua ettiği her sefer vukua gelen hâdisedir.

Kültürsüz, basit bir çoban olan ihtiyar Moğol işte bunları söyledi.

Moğolistan çıplak ve korkunç dağları, üzerlerinde ata kemikleri serpilmiş uçsuz bucaksız ovalar ile sırrı doğurmuştur. Tabiatın kasırgalı ihtiraslarından ürken veya ölüm sessizliği içinde uyuyup kalan buralar halkı bu sırrın derinliğini sezmekte, sarı ve kırmızı Lamalar onu muhafaza edip şiirleştirmekte, Lhassa ile Urga’daki ruhanî reisler ise ilmi ile mülkiyetini gizlemektedirler.

Orta Asyaya seyahatimde, ilk defa olarak, başka bir isim vermem kabil olmıyan -sırların sırrını- öğrendim. İlk önce ona fazla itibar etmiyordum, lâkin mevziî ve ekseriya münakaşası kabil bazı delilleri tahlil ve mukayese ettikten sonra ehemmiyetinin farkına vardım.

Amil ırmağı kıyılarında yaşayan ihtiyarlar bana bir efsane naklettiler.

“Bir Moğol kabilesi Cengiz Han’ın isteklerinden kurtulmağa çalışırken bir yeraltı ülkesinde gizlendi.”

Daha sonraları Nogan Kul gölü civarları soyotlarından biri bana Agarti devletine kapı hizmeti gören ve içinden duman bulutları yükselen bir delik gösterdi.

“Vaktile bir avcı bu kapıdan devlet sınırları içine girdi, dönüşünde de görmüş olduklarını anlatmağa başladı. Sırların sırrından bahsetmesine engel olmak için Lamalar onun dilini kestiler. Avcı, ihtiyarlığında mağraya döndü ve hatırası onu göçebe kalbine haz ne neşe vermiş olan yeraltı devleti içinde kayboldu.”

Narabanşi Kür hututkusu Celip-Camsrap’ın ağzından daha fazla malûmat aldım. O bana yeraltı devletinden çıkıp dünyaya gelen kudretli cihan hâkiminin zuhurunu, mucizelerini ve kehanetlerinni anlattı. Ancak o zaman anlamağa başladım ki bu efsanede, bu hipnozda, bu müşterek hülyada, her ne suretle tefsir edilirse edilsin, yalnız bir sır değil, Asyanın siyasî hayatının gidişine tesir edebilecek hakkikî ve hâkim bir kuvvet gizli idi. O andan itibaren araştırmalarıma devem ettim.

Prens Şultum Beyli’nin gözdesi Lama Gelong ile prensin kendisi yeraltı devletini bana tarif ettiler. Lama Gelong dedi ki:

– Dünyada her şey, milletler, kanunlar ve âdetler, devamlı bir istihale ve tahavvül halindedir. Ne kadar büyük imparatorluk ve ne kadar parlak kültür yok olmuştur. Yalnız değişmeyip kalan bir şey varsa o da fenalık, habis ruhların bu vasıtasıdır. Altı bin yıldan fazla bir zaman evvel, ihtirama şayan bir zat, bütün bir kabile ile birlikte toprağın içinde kayboldu ve yeryüzüne bir daha çıkamadı. Bununla beraber, o zamandan sonra birçok kimse, Çekya Muni, Under, Gegen, Paspa, Babür ve başkaları yeraltı devletlerini ziyaret etti. Bu yerin nedere bulunduğunu bilen de yok. Kimi Afganistan, kimi Hindistan der. Bu bölgelerin bütün insanları kötülüğe karşı korunmuşlardır. Ve sınırları içinde cinayet yoktur. Bilgi sessizce gelişmiş, hiç bir şey orada yıkılma tehlikesine düşmemiştir. Yeraltı ahalisi bilimin en yüksek katına ermiştir. Şimdi o milyonlarca tebaası olan büyük bir devlettir ki üzerinde cihan hâkimi saltanat sürer. Cihan hâkimi ise tabiatin bütün kuvvetlerini bilir, bütün insan kalplerini ve kaderin büyük kitabını okur. Göze görünmediği halde emrini icraya hazır yüz milyon kişiye hükmeder.

Prens Şultun Beyli ilâve etti:

– Bu devlet Agarti’dir. bütün dünya yeraltı geçitleri boyunca uzanıp gider. Bilgin bir Çin Lamasının Amerikada ne kadar yeraltı mağarası varsa hepsinin toprak içinde gözden nihan olmuş eski bir milletce iskân olduğundan Bogdo Han’a bahsettiğini işittim. Bu milletlerle bu yeraltı mesafelerini cihan hâkiminin hâkimiyetini tanıtan şefler idare ederler. Bunda olağanüstü bir şey yoktur. Bilirsiniz ki batı ve doğudaki en büyük Okyanuslarda vaktinde iki kıta bulunurdu . Bunlar sular altında kayboldularsa da sakinleri yeraltı devletine geçmişlerdir. Derin mağaralar, nebatların büyütülmesini sağlayıp halka hastalıksız uzun bir hayat veren ışıkla aydınlanmaktadır. Burada sayısız millet ve kavim yaşar. Nepalli ihtiyar bir brahman Cengizin eski krallığı Siyam’a Tanrıların iradesile seyahatederken bir balıkçıya rastladı. Bu balıkçı kayığına binip kendisi ile birlikte denize açılmasını ona emretti. Üçüncü günü bunlar, iki lisanı ayrı ayrı görüşmeğe muktedir iki dilli bir insan cinsinin oturduğu bir adaya vardılar. Buradaki adamlar onlara acayip hayvanlar, on altı ayağı ve tek gözü olan kaplumbağalar, eti çok lezzetli kocaman yılanlar, sahipleri için denizde balık tutan dişli kuşlar gösterdiler. Yeraltı devletinden geldiklerini söyleyip bu devletin bazı taraflarını tasvir ettiler.

Benimle Pekin-Urga seyahatini yapmış olan Lama Turgut daha başka izahlarda bulundu:

– Agharti’nin başkenti çevresinde büyük rahiplerle âlimlerin oturduğu şehirler vardır. Payitaht, mabetler ve manastırlarla örtülü dağın tepesinde Dalai-Lama’nın sarayı Potala’nın bulunduğu Lhassa’yı hatırlatır. Cihan hâkiminin taht etrafında iki milyon tecessüd etmiş tanrı durur. Bunlar aziz panditalardır. Sarayın kendisi de yeryüzünün, cehennemin ve gökyüzünün görünür ve görünmez kuvvetlerine sahip olup insanların ölüm ve dirimleri bakımından her şey iktidarlarında bulunan Goro’ların  saraylar ile ihata edilmiştir. Şayet bizim çılgın beşeriyet onlara karşı savaşa karşılaşacak olursa bunlar yıldızımızın yüzünü hallâç pamuğu gibi atıp onu çöle çevirebilirler. Onlar denizleri kurutabilir, kıtaları Okyanus haline getirebilir ve çölün kumları arasına dağları serpiştirebilirler. Onlar emir verince ağaçlar, otlar ve çalılar sürmeğe başlar, yaşlı ve zayıf kimseler gençleşip kuvvetlenir ve ölüler dirilirler. Onlar bilmediğimiz acayip arabalara binip yıldızımızın dar geçitlerinden hızla geçerler. Hindistanın bazı brahmanları ile Tibetin bazı Dalai-Lamaları, hiç bir insan ayağının henüz basmamış olduğu yüce dağlara tırmanmağa muvaffak oldukları zaman buralarda kayalara oyulmuş yazılar, ayak ve araba tekerleklerince bırakılmış izler buldular. Aziz Çekya- Muni bir dağ başında öyle taş tabletler buldu ki ancak olgun yaşa gelince manalarını anlayabildi. Ve sonra, Agarti krallığına girerek oradan hafızasında saklamış olduğu kutlu bilim kıprıntılarını getirdi. İşte orada, harikalı bilimler köşklerde, müminlerin göze görünmez şefleri otururlar:

Cihan hâkimi BRAHİTMA, ki benim sizinle görüştüğüm gibi Tanrı ile görüşür.

MAHİTMA, ki geleceğe ait hâdiseleri bilir.

MAHİNGA, ki bu hâdiselerin seveplerini sevk ve idare eder.

Kutsî panditalar dünyayı ve onun kuvvetlerini tetkik ederler. Bazan, aralarında en bilginleri toplanıp insan bakışınnın hiç nüfuz etmemiş olduğu yerlere murahhaslar gönderirler. Bunu, eskiz yüz elli yıl önce yaşamış olan Taşi-Lama tasvir etmiştir. En yüksek panditalar, bir ellerini daha genç rahiplerin gözlerine ve ötekilerini enselerine temas ettirip bunları derin uykuya daldırır, vücutlarını bir nebat suyu ile yıkar, kendilerini acıya karşı duygusuzlaştırır, bedenlerini sihirli bezlere sarar ve sonra, kudretli tanrıya dua etmeğe başlarlar. Taş kesilip yatan, gözleri açık ve kulakları hisli delikanlılar her şeyi görür, işitir ve hatırlarlar. Sonra, onların yanına gelip gözlerini uzun uzun üstlerine diker, vücutları yavaşca yerden yükselir, ve daha sonra, kaybolurlar.

Goro oturduğu yerde kalıp onları nereye göndermişse bakışlarını o taraftan ayırmaz. Göze görünmez iplikler onları bunun iradesine bağlı tutarlar. Bazıları yıldızlar arasında seyahat ederek bunlardaki hâdiseleri, tanımayan milletleri, hayat ve kanunları mütalea ederler. Görüşmeleri dinler, kitapları okur, talihleri ve talihsizlikleri, sevapları ve günahları, zühdü ve fıskı öğrenirler… Bazıları da aleve katılırve dinlenmeksizin mücadele eden yıldızların derinliklerinde madenleri eritip çekiçleyen, gayzerler ile sıcak su menbalarını kaynatan, ergime [Fusion] haline getirdiği kayaları dağ başlarındaki deliklerden yeryüzüne atan hiddetli ve merhametsiz ateş yaratıcısını görürler. Bir kısmı ise son derece küçük, doğar doğmaz ölen ve şeffaf olan yaratıklar arasına karışıp varlıklarının sır ve hedefine erer, ve bir takımı denizin derinliklerine dalan ve rüzgârları, fırtınaları idare ederek toprağa iyi sıcağı getirip yayan şuaları diyarının uslu ve akıllı mahlûklarını tetkik ederler. Erdeni Cu manastırında vaktile Agarti’den gelmiş olan pandita Hutuktu yaşardı. Ölürken, Goro’nun iradesi veçhile doğudan kırmızı bir yıldızda yaşamış, buzlarla örtülü Okyanus üstünde uçmuş ve yerin didinde yanan kasırgalı ateşler arasından gelip geçmiş olduğunu söyledi.

Prens yurtalar ile Lamaist manastırlarında dinlediğim hikâyeler işte bunlardır. Bunlar bana anlatılırken takılan tavır zerrece iştibah göstermeme elverişli değildi.

Sır bu.. 


b- Dünya’nın Kralı, Tanrı’nın Karşısında

Urgada ikametim esnasında bu cihan hâkimi efsanesine bir izah bulmağa çalıştım. Bana en iyi malûmat verebilecek olan, tabiî, yaşayan Buda idi. Kendisini bu konuda söyletmeğe gayret ettim. bir görüşmemizde cihan hâkimi adını ortaya attım. Ruhanî reis başını birdenbire benim tarafa çevirdi. Hareketsiz ve cansız gözlerini üzerime dikti. İster istemez sustum. Sessizlik uzandı ve reis konuşmamıza tekrar o suretle başladı ki bu konuya yanaşmak istemediğini anladım. Sözlerimin yanımızda bulunanlar bu hususile Bodgo Han’ın kütüphanecisi üzerinde yapmış olduğu tesiri yüzlerindeki şaşkınlık ve korku alâmetlerinden farkettim. Kolayca tahmin edilir ki bu hal beni daha çok şeyler öğrenmek hususunda sabırsızlandırdı.

Bodgo Hutuktu’nun çalışma odasından çıkarken benden önce oradan ayrılmış olan kütüphaneciye rastlıyarak yaşayan Buda’nın kütüphanesini ziyaret etmeme rıza gösterip göstermiyeceğini sordum. Böyle derken de basit bir hileye baş vurdum.

– Bilir misiniz ki, aziz Lamam, dedim. Bir gün cihan hâkiminin Tanrı ile görüştüğü saatte ovasa bulunuyordum; o anın heyecan verici haşmetini hissettim.

İhtiyar Lama beni hayrete düşüren bir sükûnetle cevap verdi:

Budizm ve Sarı dinimizin bunu gizlemesi doğru değildir. İnsanlardan en sayınının ve en iyisinin, bahtiyar ülkenin, kutsî ilim mabedinin bilinip tanınmaları biz günahkârların kalplerimiz ve fesada uğramış hayatlarımızı için öyle bir tesellidir ki bunu insanlıktan saklamak bir günah olurdu.

İlave etti:

– İşte, dinleyiniz : Cihan hâkimi, bütün yıl Agarti panditalar ile gorolarının vazifelerini sevk ve idare eder. Yalnız, bazı vakitler, selefinin kara taştan bir sanduka içinde yattığı mağaradaki mabete gider. Bu mağara daima karanlıksa da cihan hâkimi içeri girer girmez duvarlarda ateşten çizgiler peyda olup sandukanın kapağından da alevler çıkmağa başlar. Goroların en eskisi, baş ve yüzü örtülü, elleri de göğsüne kavuşturulmuş olarak, onun önünde durur. Goro yüzünden örtüyü hiç kaldırmaz. Zira başı hareketli gözler ve söyliyen bir dil ile çıplak bir kafa tasından ibarettir. Dünyadan göçüp gitmiş olan ruhlar ile müasebete girişir.

Cihan hâkimi uzun zaman söyler, ve sonra, ellerini ileriye doğru uzatarak sandukaya yaklaşır. Alevler daha parlar, duvarlardaki ateş çizgileri sönüp yanar ve birbirine girerek yanan alfabesinin esrarlı işaretlerini meydana getirirler. Sandukadan ancak göze görünür saydam ışık şeritleri çıkmağa başlar. Bunlar onun selefinin düşünceleridir. Bir müddet sonra, cihan hâkimi bu ışığın hâlesi içindedir ve ateşten harfler duvarlara Tanrının arzu ve emirlerini durmadan yazar yazar, yazarlar. O esnada cihan hâkimi insanlığın kaderine bütün hâkim olanların düşünceler ile temas halindedir: krallıkların, çarların, hanların, savaşçıların, şeflerin, büyük rahiplerin, bilginlerin, kudretli kimselerin düşünceleri ile. O, bunların niyet ve fikirlerini öğrenir. Bu niyet ve fikirler Tanrının hoşuna gidiyorsa cihan hâkimi bunları görünmez yardımı ile gerçekleştirecek. Tanrının hoşuna gitmiyorsa muvaffakiyetsizliğe uğramalarını temin edecektir. Bu kudretli Agerti’ye esrarlı “Om” bilimi verecektir, Om ki bütün dualarımıza bu sözle başlarız, eski bir azizin adıdır. Om, üç yüz bin yıl önce yaşamış olan ilk Goro’dur. O, Tanrıyı tanıyan, beşeriyete inanmayı, umutlanmayı ve kötülükle savaşmayı öğreten ilk insan olmuştur. Tanrı ona göze görünür dünyayı idare eden kuvvetlere hâkim olmak iktidarını o zaman verdi.

Cihan hâkimi, selefi ile görüştükten sonra, büyük Tanrı kurultayını toplar, büyük adamların fiil ve fikirlerini muhakeme eder onlara yardım eder veya karşı gelir. Mahitma ile Mahinga dünyayı idare eden nedenler arasında bu fiil ve fikirleri bulurlar. Daha sonra, cihan hâkimi büyük mabede girip yalnız başına dua eder ve alevler arasında da ağır ağır Tanrının yüzü meydana çıkar. Cihan hâkimi Tanrıya kurultayın kararlarını saygı ile bildirir ve en kudretliden, karşılık olarak, ilâhî emirlerini alır. Mabedden çıktığı zaman cihan hâkiminin yüzünde Tanrı ışığı parıl parıl parlar. 

c- Gerçek mi, Yoksa Mistik Hayal mi?

Sordum:

– Cihan hâkimini kimse gördü mü?

Lama cevap verdi:

– Evet. Siyamla Hintde yapılan eski Budizm törenlerinde cihan hâkimi beş defa göründü. Beyaz fillerin çektiği altın, ve kıymetli taş ve ince kumaşlarla süslü güzel bir arabada idi. Beyaz bir cübbeye sarılmıştı ve başındaki taçdan inen emas dizileri yüzünü örtüyordu. Üstünde bir kuzu duran altın bir küre ile halkı takdis etti. Cihan hâkiminin gözleri ne tarafa çevrildi ise o taraftaki körler gördü, sağırlar işitti, kötürümler yürüdü ve ölüler mezarlarından ayağa kalktılar. Yüz elli yıl var ki o Erdeni Cu’da göründü ve eski Sakkay manastırı ile Narabanşi Kür’ü de ziyaret etti.

Bizim yaşayan Buda’lardan biri ile Taşi-Lama’lardan biri ondan altın levhacıklar üzerinne bilinmeyen harflerle yazılmış nameler aldılar. Bu işaretleri kimse okuyamazdı. Taşi-Lama tapınağa girip başına altın levhacığı koyarak duaya başladı. Cihan hâkiminin düşünceleri bu dua sayesinde beynine nüfuz etti ve muammalı işaretleri okumaksızın hâkimin namesini anlayıp dediklerini yaptı.

– Kaç kişi Agarti’ye gitti?

– Pek çok kişi. Fakat bütün bu adamlar gördükleri sırları gizlediler. Oletler Lhassa’yı yıktıkları zaman cenup- batıdaki dağlarda bulunan müfrezelerinden biri Agarti sınırlarına kadar gitti. Burada esrarlı bilimleri öğrenip yeryüzüne getirdi. Bunun içindir ki Oletler ile Kalmuklar mahir büyücü ve kşhindirler. Doğunnun bir kaç, esmer kabilesi de Agarti’ye girip bir kaç asır yaşadı. Sonraları bunlar bu devletten kovulup yer yüzüne dönerek iskambil ile, otlarla ve el çizgileri ile falcılığın sırlarını naklettiler. Bunlar çingenelerdir. Asyanın şimalinde, biz yerde, otlardan kalkmak üzere olan bir kabile vardır ki Agarti mağarasında bir müddet yaşamıştır. Bu kabilelerden olanlar, ölülerin ruhları havada uçtukları zaman onları çağırmağı bilirler.

Lama bir zama sustu. Somra düşüncelerime cevap veriyormuşcasına devam etti :

– Agarti’de bilginler yıldızlarımızla diğer bütün dünyalardaki ilmi taş levhacıklara yazarlar. Çin budist bilginleri bundan çok iyi anlarlar. Bilgide en yüksek ve en saf olanıdır. Her asırda, yüz Çin bilgini, deniz kıyısında gizli bir yerde toplanır. Derinliklerden yüz ölmez kaplumbağa çıkar. Çinliler, bunların bağası üstüne, asrın ilâhi ilminin hükümlerini kaydederler.

Bu bana, Pekindeki Gök mabetinin ihtiyar bir rahibi tarafından anlatılan hikâyeyi hatırlattı. Rahip, kaplumbağaların havasız ve gıdasız, üç bir sene yaşadıklarını ve mavi Gök mabedi direklerinin -tahtayı çürümeden korumak maksadı ile- canlı kablumbağalar üstüne yerleştirilmiş dolsuğunu söylüyordu.

Kütüphaneci Lama :

Urga ve Lhassa’daki ruhanî resiler cihan hâkimi nezdine elçiler gönderdilerse de kendisini bulmak kabil olmadı. Yalnız, Tibetli bir şef, Olet’lerle yapılan bir savaştan sonra “Bu kapı Agarti’ye açılır” yazısını taşıyan mağarayı buldu. Mağaradan yakışıklı bir adam çıkıp ona esrarlı işaretleri olan bir altın levhacık verdi ve “bütün iyileri kötülere karşı döğüştürmek zamanı gelince cihan hâkimi insanlara görünecektir. Fakat, henüz o zaman olmadı. İnsanların en fenaları henüz doğmadı” dedi.

Şiyang-Şun Baron Ungern, genç prens Punzig’i elçi olarak cihan hâkiminin yanına gönderdi, lâkin o, Dalai-Lama’nın bir mektubu ile geri geldi. Baron onu bir daha gönderdi. Bir daha dönmedi.

d- Dünya’nın Kralı’nın, 1890’daki Kehaneti

Narabanşi hutkusu, 1921’de, kendisini manastırında ziyaretimde bana şunu anlattı:

Cihan hâkimi, otuz yıl evvel, manastırımızda, Tanrının teveccühüne mazhar lamalara görüşünde gelecek elli yıl hakkında kehanette bulundu .

İşte bu kehanet:

“İnsanlar ruhlarını gittikçe unutup vücutları ile meşgul olacaklar.

Yer yüzünde büyük ahlâk fesadı hüküm sürecek.

İnsanlar, kardeş kanına susamış yırtıcı hayvanlara benziyecek.

Büyük ve küçük kralların taçları düşecek: bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz…

Bütün milletler arasında korkunç bir harp olacak .

Okyanuslar kızaracak…

Toprağın üstü ile denizlerin dibi kemikle dolacak…

Devletler parçalanacak…

Milletler toptan ölecek…

Dünyanın şimdiye kadar hüç görmediği açlık, hastalık ve kanunların bilmediği cinayetler…

O zaman, insandaki Tanrının ve ilâhî ruhun düşmanları ortaya çıkacaklar…

Unutulmuş, zulüm görmüş olanlar ayaklanacak ve bütün cihanın dikkatini üzerlerine çekecekler, sisler ve fırtınalar olacak.

Çıplak dağlar ormanla örtünecekler.

Yer sarsılacak…

Milyonlarca insan-esirlik zincirleri ile hakaretleri açlık, hastalık ve ölümle trampa edecek.

Eski yollar bir yerden başka yere göçen kalabalıklarla dolacak.

En büyük, en güzel beldeler ateşle yok olacak…

Bir, iki, üç… Baba oğulu, kardeş kardeşi, ana kızı aleyhine yürüyecek. Sefihlik, canilik, bedenin ve ruhun yıkılışı arkadan gelecek…

On bin kişide yalnız biri sağ kalacak… O da çıplak, deli, dermansız olacak ve kendine ne ev kurabilecek ne de yiyecek bulabilecek… Kuduz kurt gibi uluyacak, leşleri kemirecek, kend etini dişleyecek ve Tanrıya meydan okuyacak…

Bütün toprak boşalacak, Tanrı ondan yüz çevirecek, dünyayı yalnız karanlık ve ölüm kaplıyacak.

O VAKİT, GÖNDERECEĞİM -ŞİMDİ TANINMAYAN- BİR KAVİM CİNNET VE FEZAHATİN ZARARLI OTLARINI KOPARIP ATACAK VE İNSANLIK ZİHNİYETİNE SADIK KALMIŞ OLANLARI KÖTÜLÜĞE KARŞI SAVAŞA GÖTÜRECEK. BUNLAR MİLLETLERİN ÖLÜMÜ İLE TEMİZLENMİŞ OLAN DÜNYADA YENİ BİR HAYAT KURACAKLAR.

Ellinci yılda yalnız üç büyük devlet zuhur ederek yetmiş bir sene bahtiyar yaşayacaklar.

Ondan sonra on sekiz sene harp ve tahrip devam edecek.

O zaman Agarti halkı yeraltı mağaralarından çıkıp dünyada görünecek .

Daha sonraları, doğu Moğolistandan Pekine doğru seyehat ederken kendi kendime sordum :

Ne olurdu? ayrı renk, din ve ırklardan milletler batıya göç etmeğe başlarsalardı ne olurdu?

Şimdi, bu son satırları yazarken gözlerim, ister istemez gelişi güzel yolculuklarımın izlerini taşıyan Asyanın bu sonsuz orta kısmına doğru dönüyor. Kar tipileri veya Gobinin kum fırtınlaları arasında, ince parmaklı eli ile ufku göstererek sakin bir sesle bana samimî fikirlerinin sırrını tevdi eden Narabanşi hutkusunun yüzünü görüyorum.

Karakorum yakınlarında, Ubsa-Nor kıyılarında, türlü renkli karargâhları at ve daver sürülerini, şeflerin mavi yurtalarını görüyorum. Üst tarafta Cengiz Hanın, Tibet, Siyam, Efganistan kralları ile Hind racalarınnın sancaklarını; hanların ve Oletlerin armalarını, şimaldeki Moğol kabilelerinin sade işaretlerini görüyorum. Telaşlı kalabalığın gürültüsünü işitmiyorum. Türkü çağıranlar dağların, ovaların ve çöllerin gamlı havalarını söylemiyorlar. Genç süvariler tezayak atlarına binip dört nala kalkmaktan hoşlanmıyorlar… Sayısız ihtiyar, kadın ve çocuk kalabalıkları var, ve, daha ötede, kuzeyde ve batıdda, gözün görebileceği uzaklara kadar gök yüzü alev gibi kırmızı. Yangının gürültü ve çatırdısı, döğüşün vahşi patırdısı işitiliyor. Kızpkızıl gök altında kendi kanlarını ve başkalarının kanını döken bu savaşçıları kim güdüyor? Kim güdüyor, bu silahsız ihtiyarlar kalabalığını? Sert bir nizam; hedefin, sabrın, ısrarın derin ve dinî bir anlayışın, milletlerini yeni bir göçüşünü, Moğolların son yürüyüşünü görüyorum.

Karma, ihtimal ki, tarihin yeni bir sahifesini açmıştır.

Ya cihan hâkimi de onlarla birlikse ne olacaktır?

Lâkin, bu azametli sırların sırrı derin sükûnu muhafaza ediyor.


3. BÖLÜM

– Agarttha ve Rene Guenon Misyonu

1886’da Blois’da (Fransa) doğan ve 1951’de Abdül Vahid-Yahya adıyla Mısır’da ölen Rene Guenon’un ezoterizmde apayrı bir yeri vardır. Kendisi, ne bir topluluk kurmuş, ne de yönetmiştir; hiçbir kişisel öğreti yayma iddasında değildi. Aksine, sırayla birçok masonik topluluklara girmiş, Katolik’ten İslam dinine geçmiştir. Metafiziğin yüksekliklerine sığınmak üzere Güzel Dönem’in okültist akımlarının pek gürültülü aktivitelerinden ayrılmış, tüm doğu ve batı tradisyonuları arasında yakınlık kurmaya çalışmıştır.

Burjuva rahatlığında ve dinsel öğrenimle yetiştirilen, zayıf bir sağlığa rağmen okul başarıları toplayan ve Paris’te öğretim yapan Guenon, ilk olarak Papus ile ve “Gnostik Hıristiyanlığın Pratiği” adı verilen Fabre des Essarts’la karşılaşır. Kendisini mertinist tarikatına kabul eden Papus vasıtasıyla “Yüksek Bilinmeyen” (Superieur inconnu) derecesine kadar olan aşamaları hızla tırmanır. Farbe de Essarts ise onun bir dergiyi, “La Gnose” u kurmasına yardım eder. Guenon ilk düşüncelerinin ürününü orada yayımlanır. Daha sonra, ya kısa zaman sonra onları terketmiş ya da oradan atılmış olmak üzere kendini birçok masonik yollarda inisiye ettirdi.

Onun için geçici olan bu ezoterizm araştırması sonunda, Guenon İslamiyeti benimsemiştir ki, Sanskrit dilinin etüdüne girişecek derecede Hindu felsefesiyle pek ilgilendiği görülmesine karşın İslam dinini benimseyişinin sebebi anlaşılamamıştır. İslamiyet ona Hıristiyan egzoterizminden daha sade bir ruhaniyet arzediyordu. Paris’te, kralcı lider Leon Daudet ile birleşti. 1934’de bir Mısırlı ile evliliğini yapmış ve yaşamının son günlerini Kahire’de geçirmiştir. Şimdi, orada başı Mekke’ye dönük olarak gömülü bulunmaktadır.

Guenon’un felsefesi, batı gnos’u ile Hindu mistisizminin sentezidir. Devreler teorisi Hindu mistiziminden gelmektedir. Buna göre, bugün, kan, düzensizlik ve ölüm tanrıçası Kali tarafından hükmolunan karanlık bir çağda yaşamaktayız. Batı toplumu mahkûm edilmiştir; düşkünlüğünün belirtilerinden biri, gizlinin karşıtı olan ve şeyleri yaygınlaştıran demokrasidir. Son yıkımdan sonra sükut zamanı gelecek, sonra yeni bir devre başlıyacaktır. Guenon, eserlerinden birinde, doğaüstü güçlerle donatılmış olan Meçhul bir Efendi‘nin (Dünya’nın Kralı’nın)gözetimi altında temel hakikatin saklı bulunduğu gizli merkezi, Agarttha mitini yeniden ele alır. Son eserlerinde, metafizik bağdaştırmacılığının kapsamına aldığı Çin felsefesinde geniş bir yer verilir.

Ortaya koydukları, Fransız okültist gruplarınca küçümsenmesine karşın, aralarından bazıları için de, Guenon bir spiritüel rehber olarak kalmıştır. Masonik çevrelerde de aynı durum sözkonusudur. Okültist grup üstadlarının çoğunkine aykırı olarak asıl ölümünden sonra büyüyen sürdürdüğü saygınlık, önce, her tutkudan uzak kişisel yaşamının örnekliğinden iler gelir. Jack Bergier’in işaret ettiği; geçmişin bugünden nitel olarak farklı oluşu, aynı doğa yasalarının hem Eski Mısır’a, hem de şimdiki dönemimize uygun gelemeyişi, haritalarımız üzerinde yer verilmeyen birçok dünyasal ülke ve şehirlerin mevcut oluşu düşüncesi vb. gibi çoğu günümüz fantastik literatürüne konu olan ve özü gereği anlaşılmaz olan düşünceleri, açık bir dille ifade eden Guenon, mükemmel bir yazar olarak da kalmıştır.

a- Krallık ve Yüksek Rahiplik

Ossendowski, Agharti’nin inisiyatik hiyerarşi liderini belirlemek için “Dünya’nın Kralı” (Roi du Monde) ünvanını kullanmıştır.

En yüksek, en mükemmel ve aynı zamanda en sert (kesin) anlamında alınan Dünya’nın Kralı ünvanı, temel ve evrensel Yasa Koyucu Manu‘ya yamamiyle uygun gelmektedir ki, onun adı değişik şekillerde, eski halkların çoğunda bulunmaktadır; bu açıdan, sadece, Mısırlılar’ın Menes ya da Mina‘sını, Keltler’in Menw‘ini ve Grekler’in Minos’unu hatırlatırız . Ayrıca, bu isim, hiçbir zaman tarihi veya az çok efsanefi bir kişiyi belirtmeyip, aslında bir prensibi : Dünyamız’ın ya da bizim varoluş devremizin şartlarına özgü Kanun‘u (Dharma) açıkça belirtilen ve saf spiritüel Işığı yansıtan Kozmik Zeka (İntelligence cosmique) prensibini belirtmektedir. Ve bu isim, aynı zamanda, düşünen varlık (manava) olarak saygı gösterilen insan arşetipi‘dir.

Öncellikle belirtmek gerekit ki, bu sözkonusu prensip, kökeni “beşeri olmayan” (apaurusheya) kutsal tradisyon emanetini bütünüyle sürdürmekle görevli bir organizasyon tarafından belirtilmiş olabilir; ki bu kutsal tradisyon yoluyla temel bilgelik, onu alabilecek kabiliyettekilere nice çağların arasından ulaştırılmaktadır.

Manu‘nun kendisini adeta temsil eden, böyle bir organizasyonun lideri, gayet yerinde olarak ünvan ve özel nitelikler (attributs) taşıyabilecektir. Ve kendisi, fonksiyonunu ifa edebilmek için ulaşmış olması gerektiği bilgi derecesi yoluyle, gerçekten, insansal ifadesi olduğu ve karşısında kişiliğinin ortadan kaybolduğu Prensip’le özdeşleşmektedir.

Eğer bu merkez Saint-Yves’nin belirttiği gibi vaktiyle Ayodhya‘da  ikamet etmekte olan ve kökeni şimdiki devrenin Manu’su Vaivaswata‘ya uzandırılan antik “güneş soyu” nun (Ssurya-vansha) kalıtının varisi olmuş ise, Agarttha’nın durumunun böylesine olması doğaldır.

Saint-Yves, Agarttha’nın yüksek liderlerini Dünya’nın Kralı şeklinde düşünmeyip, O’nu bir “Papa” (Souverain Pontife) gibi takdim etmekte ve O’nu bie “Brahmanik rahipler sınıfı” nın (Eglise brahmanique) başına yerleştirmektedir. Ancak, bu şekilde bir belirtme biraz fazla batılaştırılmış bir anlayıştan doğmaktadır. Saint-Yves’in bu tasvirinin yanısıra, Ossendowski’nin de “Agarttha‘nın yönetiliş şekli” konusunda söylediklerine bakılacak olursa; herbirinin, sadece, zihinlerini esas olarak meşgul sorulara ve eğilimlerine direkt olarak cevap veren görünümü farketmiş oldukları görülüyor. Çünkü, aslında burada hem rahipliğe, hem de krallığa dayalı olmak üzere iki yanlı çalışan bir yönetim şekli söz konusudur.

“Yüksek Rahip” (pontifical) sıfatı, kelimenin en gerçek anlamıyla, en üstün derecede, inisiyatik hiyerarşinin liderine aittir. Bu, şu açıklamayı gerektirmektedir: (Latince olan) Pontifex sözcüğünün tam karşılığı “köprüler kurucu” dur. Romalılarca kullanılan bu ünvan, kökeni bakımından hemen hemen “masonik” bir ünvandır; fakat sembolik anlamda, bu dünya ile yüksek dünyalar arasında komünikasyonu sağlayarak aracılık fonksiyonunu ifa edendir. “Göksel köprü” olarak gökkuşağı, “yüksek rahiplik” (pontificat) doğal bir sembolüdür. Tüm tradisyonlar buna tamamen uygun ifadeler sunmaktadırlar. Öyle ki, bu (gökkuşağı), İbraniler’de halkı ile olan ahdinin teminatı, Çin’de Gök ve Yer’in birleşme işaretidir, Eski Yunanistan’da ise “Tanrılar’ın Habercisi” İris’i temsil eder, Persler’de ve Araplarda olduğu gibi İskandinavyalılar’da da, OrtaAfrika’da ve Kuzey Amerika’nın bazı halklarında kadar hemen her yerde, algılanabilir dünyayı duyumlarla algılanamayana bağlayan öprü olarak geçer.

Öte yandan, rahipliğe ve krallığa dayalı iki yönetimin birliği Latinler’de, pek komples ve değişik anlamlara sahip bir sembolizm olan Janus’un sembolizminin belirli bir görünümü ile temsil edilmekteydi; altın ve gümüş anahtarlar birbirine uyan iki inisiyasyonu simgeliyorlardı (23). Hindu terminolojisini kullanmak gerekirse Brahman’ların ve Kshatriya’ların yolu sözkonsudur. Ancak, hiyerarşinin en üst noktası, karşılıklı görevlerinin aldıkları müşterek prensip, yani rütbelerin ötesidir; çünkü sahalarında uyguladıkları tüm yasal otoritenin kaynağı orasıdır; böylelikle Agarttha inisiyeleri Aitvarna’dırlar yani “kast dışı” dırlar.

Orta Çağ’da otoritenin iki bütünleyici görünümünun dikkate değer bir tarzda birleştirilmiş bulunduğu bir ifade mevcuttu : Bu dönemde sık sık “Rahip Jean Krallığı”  denilen esrarengiz bir ülkenin sözü edilmekteydi. O zamaalar, bu sözkonusu merkezin “dış örtüsü” olarak belirtilebilecek kısım geniş ölçüde Nasturi’ler ve Sabii’ler tarafından oluşturulmuş bulunuyordu ki, bu sonunçular kendilerine Yahya’nın Mendayyeh’i adını veriyorlardı, yani “Jean’ın öğrencileri”.

Bu konuda, en azından tuhaf görünen bir diğer noktaya dikkat çekeriz ki, (dışa) pek kapalı bir karakterdeki Doğu gruplarının çoğu, İsmaililer ya da Lübnan Dürzileri’nde “Dağ’ın Yaşlısı”nın (Vieux de la Montagne) öğrencileri, tüm Batı şövalyelik tarikatları gibi, aynı şekilde, “Kutsal Yer’in Gözeticileri” (gardiens de la Terre Sainte) ünvanını almışlardır. Saint–Yves, “Agarttha’nın Templier Şövalyeleri” dediği zaman belki bunu hakiki manaya istinaden söylememişti, ama pek yerinde olan bir kelimeyi bulmuş oluyordu. Kullanmış olduğumuz “dış örtü” ifadesinin tuhaf karşılanmaması için şu olguya dikkat edilmesinin pek gerekli olduğunu ekleriz ki; şövalyece inisiyasyon, özü bakımından bir Kshatriya’lar inisiyasyonu idi; ve bu, özellikle, oradaki esas rolü sevgi sembolizminin oynadığını açıklanmaktadır .

Hem rahip ve aynı zamanda hem de kral olan bir kişilik kavramı, Batı’da pek geçerli olmamasına karşılık, bu kavram, “Kral – Majlar” tarafından çok belirgin bir şekilde temsil edilmiş olarak, Hıristiyanlığın kendi kökeninde bulunmaktadır. Orta. Çağ’da dahi, Yüksek Yönetim, (hiç olmazsa dış görünüşlere göre) Papalık ve imparatorluk arasında ayrılınıştı. Böyle bir ayrılık, üst tarafta eksik kalınış bir organizasyon olarak düşünülebilir; şöyle ki : Madem ki orada iki yönetimin kaynaklandığı ve bağlı olduğu ortak prensibin belirmesi görülmemektedir; o halde, hakiki yüksek yönetimin başka yerde bulunması gerekiyor.

Doğu’da aksine, hiyerarsinin kendi tepesinde böyle bir ayrılık durumu oldukça istisnaidir ve bu tür bir şeye hemen hemen yalnız bazı Budist kavramlarda rastlanılır; Sakya-Muni’nin (Buddha’nın) bir an gelip ikisi arasında seçim yapması gerektiği zaman, Buddha’nın fonksiyonu ile Chakravarti ya da “Evrensel Hükümdar” ın Fonksiyonu arasında ortaya çıktığı söylenen ayrılığı belirtmek isteriz.

Eklemek gerekir ki, özellikle Budizmle ilgili bir yanı olmayan Chakravarti sözcüğü, hindu tradisyonu verilerine göre, Manu’nun ya da temsilcilerinin fonksiyonuna pek uygun gelmektedir : Bu sözcüğün tam karşılığı “çarkı döndürten” dir, yani bütün herşeyin merkezine yerleştirilen, harekete katılmaksızın hareketi oradan sevk ve idare eden ya da Aristo’nun ifadesime göre “devinimsiz motor” dur .

Özellikle şu noktaya dikkat çekeriz ki : Sözkonusu merkez, tüm tradisyonların sembolik açıdan “kutup” (Pôle) olarak belirtmekte uzlaştıkları bir sabit yer’dir; nedeni, dünyanın rotasyonunun onun etrafında gerçekleştirildiğidir, ki bu, Keltler’de olduğu kadar Hindu ve Kaldeliler’de de genel olarak çarkla temsil edilir. Swastika’nın anlamı da budur. Uzakdoğu’dan Avrupa’nın batısına  kadar her yerde yaygın bulunan bu işaret esas olarak “kutup işareti” dir ki, bu, modern Avrupa’da kuşkusuz, gerçek anlamının ilk olarak tanıtılmasıdır. Çağdaş bilginler, bu sembolü en fantezist teorileriyle boşuna açıklamaya çalıştılar; bir çeşit sabit fikirlilikte ısrar eden aralarından çoğu, onu yalnız “güneşsel”  bir işaret olarak görmek istediler. Halbuki, bu işaret kimi kez “günessel” bir işarete dönüştü ise de, bu sadece bir rastlantı ve saptırılma sonucunda olmustu.

Diğerleri swastikaya hareketin sembolü olarak bakarken hakikatin daha yakınında olmuşlardır, fakat bu yorumları yanlış olmuyorsa da pek eksiktir, çünkü sözkonusu hareket herhangi bir hareket değil, bir merkezin ya da değişmeyen bir eksenin çevresinde gerçekleşen bir rotasyon hareketidir. Ve tekrar belirtiyoruz ki, sözkonusu sembole doğrudan doğruya uygun gelen esas öge bu sabit yer’dir.

Şimdiden anlaşılacağı gibi, “Dünya’nın Kralı” nın esas olarak tertip ve tanzim edici (regulateur) bir fonksiyona sahip olması gerekir (regulateur kelimesinin rex ve regere ile aynı köke sahip olmasının sebepsiz olmadığı görülecektir). Bu fonksiyon ancak “ahenk” (equilibre) ve “denge” (harmonie) gibi bir kelimede özetlenebilir ki, Sanskrit dilinde tam olarak Dharma   sözcüğüyle ifade edilir ki bununla, Yüce Prensip’in değişmezliğinin, aşikar olan dünya’da (monde manifeste) yansımasını anlıyoruz.

Aynı düşüncelerle, “Dünya’nın Kralı” nın niçin başlıca özel niteliklerinin “Barış” (Paix) ve “Adalet” (Justice) olduğu da anlaşılabilir, onlar (barış ve adalet) sadece, “insanın dünyası” nda (manava – loka) bu ahenk ve denge tarafından giyilmiş giysilerden ibarettir.

b- Üç Yüksek Fonksiyon

Saint-Yves’e göre Agarttha’nın Yüksek Lideri Brahatma adını taşır (Brahmata diye yazmak daha doğru olacaktır). Mahatma ve Mahanga ise onun iki yardımcısıdırlar.

Brahatma, “Tanrı zihni’nde ruhların dayanağı (desteği)”.

Mahatma, “Evrensel Can temsilcisi”.

Mahanga, “Kozmos’un tüm maddi organisazyonunun timsali”.

Bu, batı doktrinlerin “ruh, can, beden” üçlüsüyle temsil ettikleri ve burada makrokozm ve mikrokozmun oIuşturanları örnek alınarak belirtilmiş olan hiyerarşik bölünmedir. Önemle belirtmek gerekir ki, bu sözcükler, Sanskrit dilinde hiç bir beşeri varlığı belirtmeyip sadece, tam anlamıyla prensipleri belirtmekte ve bu anlamlarında da, öz olarak, kişiliklere değil fonksiyonlara bağlı olmaktadırlar.

Ossendowski’ye göre :

Mahatma: Gelecekteki olayları bilir.

Mahanga : Bu gelecekteki olayların sebeplerini sevk ve idare eder.

Brahatma : “Tanrı ile yüz yüze konuşabilir” (38), bununla neyin kastedilmek istendiğini anlamak için, Brahatma’nın, Dünya’nın gelişmiş hükümetleriyle irtibatın kurulmuş olduğu ve bu irtibatların ortasından, hepsinin üzerindeki asıl merkezi irtibat olan Dünya -dışı İlahi Yüce Prensip ile direkt irtibatın sağlanabildiği merkezi yerde bulunduğunu hatırlamak yeterlidir.

“Dünya’nın Kralı” ifadesiyle, O, dar bir anlamda ve sadece dünyaya nazaran belirtmek istenilmişse de, bu ifade pek yetersizdi. Brahmata için “Üç Dünyanın Efendisi” (Maitre des trois mondes)  ifadesini kullanmak bazı bakımlardan daha doğru olacaktır, zira bu ifade, bütün hakiki hiyerarşide başkan seviyesine rastlar ve aynı zamanda tüm bağımlı seviyelerin sahibi olarak bulunur. Bu “üç dünya” nın (ki bunlar Hindu tradisyonunun Tribhuvana’sını kurarlar), her biri Üç Fonksiyon‘un birine tekabül etmektedir.

Ossendowski, “Dünya’nın Kralı tapınaktan çıktığı zaman İlahi Işığı saçmaktadır” diye yazar. İbrani kutsal kitabı Tevrat (La Bible hebraique), Hz. Musa’nın Sina’dan indiği zamana dair tamamen aynı şeyi söylemektedir . Ve bu yaklaşım konusunda belirtmek gerekir ki, İslam tradisyonu, Hz. Musa’yı, o’nun döneminin Kutbu (El-Kutub) olarak görmektedir. Bu, Kabala’nın, Hz. Musa’nın öğretiminin bizzat Metatron‘un kendisi tarafından yapıldığını söylemesi için yeterli sebep değil midir? 

Dünyamızın Temel Spiritüel Merkezi ile ona bağlanabilen ve özellikle belirli halklara uyarlanan hususi tradisyonlara göre Temel Spiritüel Merkezi sadece temsil eden tali merkezleri, şimdiden ayırdetmek gerekir. Bu nokta üzerinde fazla durmadan dikkati çekeceğimiz husus şu ki, Hz. Musa’nın fonksiyonu olan “yasa koyuculuk” (Arapça resul) fonksiyonu, mutlaka, Manu adını belirten bir kudret vekilliğini gerektirir ve öte yandan, Manu isminin içerdiği anlamlardan biri açıkça İlahi Işığın Yanması‘nı belirtmektedir.

Bir lama Ossendowski’ye şöyle der: “Dünya’nın Kralı, beşeriyetin mukadderatını tüm sevk ve idare edenlerin düşünceleriyle temas halindedir. O, onların niyet ve fikirlerini bilmektedir. Eğer bu niyet ve fikirler Tanrı tarafından beğenilirse, Dünya’nın Kralı bunları görünmez yardımıyla destekleyecektir, ama eğer bu niyet ve fikirler Tanrı tarafından beğenilmezlerse, Dünya’nın Kralı bunların başarısızlığa uğramasını sağlayacaktır. Bu kudreti Agharti’ye gizemli Om bilimi vermiştir, tüm dualarımıza bu sözcük (Om) ile başlarız.”

Lama, bu son cümlesinden sonra, kutsal Om hecesinin anlamının, çoğu için anlaşılmaz olan bir kavramını, açıklar: “Om, eski bir ermişin, 300.000 yıl önce yaşamış olan ilk Goro’nun adıdır (Ossendowski, Guru yerine Goro yazar)”. Gerçekten, bu cümle, eğer sözkonusu olan devrin şimdiki Manu çağından çok önce yer almış olduğu düşünülmezse tam olarak anlaşılmaz. Bundan başka, Kalpa’mızın   Adi-Manu ya da İlk Manu’suna (Vaivaswata yedinci Manu olarak) Swayambhuva denilmiştir, yani doğumu Swyambhu’dandır [ki O, bizatihi var olan, Yaratıcı Brahma’dır (Sonsuz Hikmet: Logos Eternel)]. Oysa, Logos, yahut onu (Logosu) direkt olarak temsil eden, gerçekten “Spiritüel Üstadlar” ın ya da Gurular’ın ilki olarak belirtmiş olabilir. Ve gerçekten de, Om aslında bir Logos adıdır  .

Öte yandan, Om sözcüğü doğrudan doğruya, Brahatma ve onun iki yardımcısı arasındaki, daha önce belirtmiş olduğumuz fonksiyonların hiyerarşik bölüşümünü açıklamasını verir. Gerçekten, hindu tradisyonuna göre, bu kutsal hecenin üç öğesinin her biri şimdi açıklayacağımız “üç dünya” dan birini sembolize etmektedir. Tribhuvana’nın bu üç terimi şunlardır: Yer (Bhu), Atmosfer (Bhuvas), Gök (Swar).

Yani diğer ifadeleriyle:

a-bedenli tezahür ediş dünyası,
b-suptil ya da psişik tezahür ediş dünyası,
c- aşikar olunmayan temel dünya.

Bu üç dünya, Brahmata ve iki yardımcısının daha önce verilmiş olan ünvan açıklamalarına başvurulduğunda kolayca gölüreceği gibi, aşağıdan yukarı doğru, Mahanga, Mahatma ve Brahatma’nın özel sahaları ve bu farklı sahalar arasındaki hiyerarşi ilişkileridir ki, onlar Brahatma için daha önce kullanmış olduğumuz “Üç Dünyanın Efendisi” adlandırmasını açıklamaktadır  : “O, her şeyin Tanrısı, her şeyi bilen (tüm sonuçları doğrudan doğruya sebeplerinden gören), İç Düzenleyici (dünyanın merkezinde ikamet eden ve dünyayı içeriden düzenleyen, hareketine katılmaksızın hareketini sevk ve idare eden), (tüm meşru gücün) kaynağı, (Yasasını gösterdiği peryodik tezahür edişin) tüm varlıklarının başlangıcı ve sonucudur”  .

Bir başka sembolizm daha bize yardımcı oluyor; diyeceğiz ki, Mahanga inisiyatik üçgenin tabanını, Brahatma ise üçgenin tepesini temsil etmekte ve Mahatma ikisi arasında aynen bir aracı (mediateure) prensibi temsil etmektedir (kozmik hayatiyet, Hermesçiler’in Anima Mundi’si) ki onun aksiyonu “aracı saha” da yayılmaktadır. Bu bilgi, Saint-Yves’in Vatan ve Ossendowski’nin ise Vatannan dediği kutsal alfabenin birbirine uyan harfleri taradından, yahut diğer deyişle, Om hecesinin üç matra ya da meydana getirici öğesinin esas olarak indirgendiği geometrik şekiller (doğru, spiral ve nokta) tarafından, apaçık bir halde simgelenmiştir. 

Daha anlaşılır bir şekilde ifade etmek gerekirse:

Rahipliğe ve krallığa dayalı yönetimlerin her ikisi da Brahatma’ya aittir, yani esas olarak dikkate alınan ve (rahiplik ve krallık şeklinde) adeta ayırdedilmeyen yönetim biçmine, Tezahür edişe nazaran yükselen buiki yönetimden, Mahatma rahipliğe dayalı yönetimi ve Mahanga krallığa dayalı yönetimi temsil eder. Bu ayırım, Brahman’lar ve Kshatriya’larınkine tekabül eder; fakat bir de “kastların ötesinde” olarak, Mahatma ve Mahanga’nın bizzat kendileri, Brahatma gibi, hem rahipliğe ve aynı zamanda hem de krallığa değin bir niteliğe sahiptirler.

Bu konuda, tatmin edici bir şekilde hiç açıklanmamış ve şu anda çok önemli olan bir noktaya açıklık getireceğiz:

İncil’in “Kral-Majları” bu esrarengiz Üç Kişi’nin gerçekte Agarttha‘nın Üç Lideri‘nden başka hiç bir şeyi temsil etmediklerini söyleyeceğiz. Hz. İsa’ya, Mahanga altın sunar ve onu kral olarak esenler; Mahatma ona günlük sunar ve onu rahip olarak esenler; nihayet Brahatma ona mür (doğruluktan ayrılmazlık merhemi, Amrita’nın imajı) sunar ve onu Peygamber ya da en üstün derecede Spiritüel Üstad olarak esenler. Temel tradisyonun hakiki temsilcileri ve onların her birinin özel sahası olan üç dünya tarafından, yeryüzüne yeni doğan Hz. İsa, işte böylesine ululanmıştı. Ortodoksluğun yetkin kesminin bu konu hakkında kesin kabülü olduğu iyice belirtilmektedir.

Doğal olarak, Ossendowski, bu düzenin mahiyetini hiç bir zaman düşünemezdi, buna karşı, bazı şeyleri derinden anlamıştı. En azından, belirtmiş olduğu gibi, Agarttha’nın Yüksek Üçlüsü ile Lamaizm’inki arasında mevcut olan sıkı benzeşimin farkına varabilecekti. Dalai (Dalay) -Lama, “Budha’nın ermişliğini (ya da saf ruhaniliğini) uygulayan”; Tashi-Lama, “Bilimini uygulayan” (“majik” daha doğrusu “teürjik”  olmadığını sandığı görülüyor); ve Bogdo Han, “maddi ve savaşçı gücünü temsil eden”; bu, “üç dünya” ya nazaran tamamen aynı bölüşümdür .

Ossendowski’nin bu benzeşimi farkedebilmesi, kendisine şu söylemiş olduğundan, daha kolay olacaktı: “Agharti’nin merkezi, tapınak ve manastırlarla kaplı bir dağın tepesinde olan Dalay-Lama’nın sarayı Polata’nın bulunduğu Lhassa’ya benzer.” . Ne varki, (aralarındaki) ilişkileri tersine çevirdiğinden onları bu tarzda ifade etmek hatalıdır, çünkü, prototipi ona değil, o (Polata’nın bulunduğu Lhassa) prototipine (Agharti merkezine) benzer. Lamaizm’in merkezi, asıl “Dünya’nın Merkezi” nin belki, sadece bir imajıdır. Ancak, yerleştirildiği yerlere gelince, tüm bu tür merkezler, belirli olarak topoğrafik özellikler gösterirler. Çünkü bu özelliklerin, şüphe götürmez bir sembolik anlamı vardır ve ayrıca, “spiritüel güçler” i harekete geçirişlerine uygun olarak, “spiritüel güçler” i harekete geçiren (etken olan) yasalarla temasa geçmesi gerekmektedir. Tek sorun, geleneksel bilimin yetkisi içinde olan, “kutsal coğrafya” adını verebileceği bir bilimin geliştirilmesidir. 

 

İlgi çekici bir başka uyuşma daha vadır. İnisiyatik hiyerarşinin bazı sembolik sayılarla ilgili olan seviye ya da dairelerini tasvir eden ve özellikle zaman bölünmelerine başvuran Sait-Yves, sözlerini şöyle sona erdirmektedir: 

“Gizemli merkezlerin en yüksek ve ona en yakın olan dairesi on iki üyeden oluşmaktadır ki onlar, yüksek inisiyasyonu temsil etmektedirler ve zodyak kuşağına tekabül ederler.” Bu (on iki kişilik) yapı, Dalay-Lama’nın “dairevi konseyi” ne yansıtılmıştır ki, bu konsey on iki büyük Namshans (ya da Nomekhans) tan oluşur. Ayrıca, bu yapıya, bazı batı tradisyonlarına dek rastlanılır, özellikle “Yuvarlak Masa Şövalyeleri” ne (Chevaliers de la Tale Ronde) ilişkin olanlarında.

Ayrıca ekliyeceğiz ki, Aghartta’nın iç dairesinin 12 üyesi, kozmik düzen açısından, sadece Zodyağın on iki burcunu göstermekle kalmazlar, hem de, bu aynı zodyak burçlarıyla orantılı Güneş’in formları kadar olan on iki Aditya‘dırlar. Ve doğal olarak, Manu Vaivaswata’ya “Güneş’in Oğlu” dendiği gibi, Güneş, Dünya’nın Kralı amblemleri arasında da yer alır.

Bütün bunlardan çıkan ilk sonuç, tüm ülkelerde, öz çok saklı ya da en azından ulaşılması çok güçlükle olan spiritüel merkezlere ait olan tasvirlerin aralarında çok sıkı bağlar bulunduğudur. Ve bunlardan çıkarabilecek tek makul açıklama şudur: Eğer bu tasvirler farklı merkezlere aitlerse, bazı durumlarda iyice farkedildiği gibi, bu merkezler, yüksek ve tek bir merkezin intişarıdır (emanations); aynen, tüm özel tradisyonların, sonuç olarak, sadece büyük temel tradisyonun afaptasyonları olmuş olmasındaki gibi.

c- Demir Çağı Döneminde Gizlenen Yüksek Merkez

Agarttha daima yer altında olmadı ve daima orada kalmayacak diye söylenir; bir gün gelecek ki o zaman, Ossendowski’nin aktardığı sözlere göre, “Agharti halkları mağaralardan çıkacak ve yeryüzünün üzerinde görünecektir.”  . Bu merkez, gözle görülür dünyadan kaybolmasından önce bir başka ad taşımaktaydı, çünkü o zaman, “ulaşılmaz”, “ele geçirilemez” (ve ayrıca “bozulmaz”, çünkü “Sulhun ikametgahı” dır) anlamlarına gelen Agarttha adı kendisine uygun gelmezdi. Osswndowski, bu merkezin yeraltı durumunu almasının 6.000 yıl önce olduğunu belirtmektedir. Görülüyor ki, bu tarih, yeterli bir yaklaşıklıkla, Manavantara’nın bölündüğü dört devrin sonuncusu ve eski batılıların “Demir Çağ” ı olan Kalı-Yuga ya da Kara-Çağ’ın başlangıcına rastlar. Bu merkezin yeniden ortaya çıkışının ise bu devrin (Kali-Yga’nın bitimiyle aynı zamana rastlaması gerekir.

Tüm tradisyonların, çeşitli sembollerler temsil edilen, kayıp ya da saklı bir şeyi ima etmelerinden bahsetmiştik; bu, genel anlamda alındığında, dünya beşeriyetinin tümüyle ilgili olan Kali-Yuga’nın şartlarına özgüdür. Demek ki, şimdiki devir bir kararma ve karışıklık devridir. Bu devrin şartları öyledir ki, devam ettiği sürece, inisiyatik bilgilin mutlaka gizli kalması gerekmektedir. “Tarihi” denen (ama bu devrin başlangıcına kadar bile uzanmayan) Antikite’nin Gizemleri’nin ve tüm halkların gizli organisazyonlarının mahiyeti işte bundan ileri gelmektedir. Hakiki bir tradisyonel öğretinin henüz varlığı sürdürdüğü yerde gerçek bir inisiyasyon veren organizasyonlar, (fakat) bu öğretinin düşünme biçmi sadece dışsal temsil edilme şekli olan sembolleri yaşatmayı bıraktığı zaman (timsallerine hayat vermeyi kestiği zaman), sadece bir gölgeden ibarettirler. Çünkü, çeşitli nedenlerle, dünyanın spiritüel merkeziyle her bilinçli bağ kopmuş olmakla sona ermişti ki, bu, yüksek merkezle direkt ve fiili teması kesilen tali merkezi özellikle ilgilendiren tradisyonun hemen hemen yitirilmesini özel anlamıdır.

Herkes için kayıp olmadığına ve bazıları ona hala sahip olduğuna göre, şu halde, kayıp olmaktan ziyade gizli olan bir şeyin sözü edilmelidir. Ve eğer böyleyse, diğerleri de her zaman için ona yeniden kavuşma olanağına sahiptirler, yeter ki gerektiği gibi arasınlar, yani o kişinin niyeti, “uyumlu ‘eylem ve tepkiler'” yasasına göre uyandırdığı armonik titreşimler vasıtasıyla, şu veya bu şekilde yöneltilir. Ve onları (armonik titreşimleri), (böylece), yüksek merkezle gerçek spiritüel komünikasyon vasıtası haline koyabilir.

Bu amaç yönelişin tüm tradisonel şekillerinde sembolik temsil edilişi vardır. Doğu ritüelinden söz etmek isteriz: Bu, esas olarak bir sğiritüel merkeze doğru yönelmedir, ki o merkez, ne olursa olsun daima hakiki “Dünya’nın Merkezi” nin bir imajıdır.

Kali-Yuga’da ilerledikçe, bu merkezle gitgide kapanan ve gizlenen birliktelik, daha zorlaşmaktadır ve bu merkezi dıştan temsil eden tali merkezler aynı zamanda daha nadir olmaktadırlar. Bununla birlikte, daha öncekinin sonuyla aynı zamana rastlayan her Manvantara başlangıcı, dünya beşeriyeti için esas olarak yeniden “temel durum” a (etat primordial) dönüşü içerdiğine göre, bu devir biteceği zaman tradisyonun bütünüyle yeniden aşikar olması gerekecektir.

Avrupa’da hakiki organizasyonlar yoluyla Merkez‘le olan her yerleşik bilinçli bağ, bugün için kopuktur ve daha birçok yüzyıldan beri de böyledir. Bu kopma tek bir darbede değil, birbirini izleyen birçok evrede gerçekleşmiştir. Bu evrelerin ilki XIV. yüzyıl başlarına kadar uzanır. Şövalyelik tarikatlarının başlıa işlevlerinden biri, doğu ile batı arasında bir komünikasyonu sağlamayı içerebilirdi ki, bu kominükasyonu gerçek anlamda kavramak ancak, sürekli anlattığımız, Doğu tarafına yerleşmiş olarak tasvir edilen Merkez göz önünde bulunurulursa, mümkündür.

Templier tarikatı yıkılmış olmakla birlikte, daha sonra da Rozkruvalık (Rosicrucianisme), nasıl bir gizli biçimde olursa olsun, aynı bağı devam ettirdi. Rönesans ve Reform yeni bir kritik evreyi gösterdiler. Nihayet, Saint-yves’in belirttiği ile görülüyor ki, tam kopma, 1648’de, otuz yıl savaşını sona erdiren Westphali antlaşmasıyla aynı zamana rastlayacaktı.

Oysa, birçok yazarın, otuz yıl savaşlarından az sonra gerçek Rozkruvalar’ın (Rose- Croix) Avrupa’yı terkedip Asya’ya çekildiğini, kesinlikle öne sürmeleri dikkate değer bir husustur. Bu konuda hatırlamaktayız ki, el almış Rozkruvalar’ın sayıları, Agarttha’nın en iç dairesinin üyeleri gibi ve bu yüksek merkez imajına uygun olarak oluşmuş pek çok spiritüel merkezin ortak yapısı üzre, 12 idi.

Bu son dönemden itibaren, gerçek inisiyatik bilginin emaneti artık hiçbir batı organizasyonu tarafından gözetilmedi. Swedenborg da, bundan böyle “Kayıp Kelam” ı Tibet ve Türkistan bilgeleri arasında aramak gerektiğini açıklamaktadır. Bunun yanısıra Anne-Catherine Emmerich’in Peygamber Dağı dediği ve aynı bölgelere yerleştirdiği esrarlı vizyonu vardır. Ekliyoruz ki, bu, Madam Blavatsky’nin gerçek anlamını anlamaksızın bu konu hakkında toplayabildiği eksik enformasyonlardır ki ondan da, kendisinde bir imaj değil, fakat hepsi Agarttha’nın sadece bir karikatür ya da tahayyüli takliti diyebileceğimiz “Büyük Beyaz Loca” (Grand Loge Blanche) kavramı doğdu.

Kaynak: Agarta Mahatmalar Misyonu, Bilim Araştırma Merkezi, Mayıs 1970, İstanbul

BAŞA DÖN

 

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s