ALFRED DÖBLİN- Berlin Alexander Meydanı ve FİLMİ-1

 

ALFRED DÖBLİN- Berlin Alexander Meydanı

 

Alfred Döblin, 1878 yılında Stettin’de bir terzinin oğlu olarak dünyaya gelmiş, 1888’de Berlin’e yerleşmiştir. Ailesi aslında Doğudan gelmedir. Dedesi Yahudi asıllıdır, dayıları Breslau’da ardiyecilikle uğraşır. Küçük burjuva dünyasında yetişen Döblin, birçok Alman yazarının istifade ettiği sosyal güvenceden, aile yuvasının mutluluğundan yoksun yetişmiştir. Ekonomik dalgalanmalardan ister istemez etkilenmiş ve bu, ömrü boyunca böyle olmuştur.

Çağdaş Alman edebiyatı adlı eserinde yazarın hayatı ile ilgili çok çarpıcı saptamalara ulaşmıştır. O, Alfred Döblin’in hayatına ve ruh dünyasına yön veren önemli bir yaşantısının olduğunu vurgulamıştır. Yaşamının en önemli dönüm noktasının ise babasının iflas edip genç bir kızla Amerika’ya kaçmasını, annesinin bu nedenden dolayı beş çocuğuyla birlikte aileyi ayakta tutmak adına Berlin’e göç etmesini gösterir. Şefkatli, son derece kuvvetli bir irade sahibi olan bu kadın, çocuklarını çalışarak yükselmeleri için hırsla desteklemiştir. Büyük şehrin yoksul tabakasının tüm kaderi Döblin’i peşinden sürüklemiştir ve Döblin bu durumdan şöyle bahseder:

Yoksullardan biri oluşum hiç aklımdan çıkmamıştır. Bu, benim bütün davranışımı belirlemiştir, işte ben bu halka, bu millete aidim, yani yoksullar milletine.

Öğrencilik yıllarının belirleyici faktörü, yazarın annesinden ve hocalarından gelen sürekli çalışma, didinme öğütleri olmuştur. Dakiklik, disiplin ve çalışkanlık, Döblin’in Prusyalı özelliğidir . Bu çalışkan ve disiplin özelliğine rağmen Alfred Döblin, ekonomik durumlarının kötü olması nedeniyle, liseyi ancak 22 yaşındayken tamamlayabilmiştir. Daha sonra Berlin ve Freiburg’da nöroloji ve psikoloji okumuş, daha öğrencilik yıllarında Hıristiyan öğrencilerle Yahudiler arasındaki mesafeyi anlattığı eleştirel yazılar yazmaya başlamıştır.

1910’da, Herwarth Walden ile birlikte Alman dışavurum akımının en önemli yayın organlarından birini, Der Sturm (Fırtına) dergisini kuran Döblin, asistanlık yıllarını tamamladıktan sonra 1911’de Berlin’de psikiyatrist olarak muayenehane açmıştır. Bir yıl sonra da Erna Reiss adlı bir tıp öğrencisiyle evlenip bu evlilikten beş çocuk sahibi olmuştur. (http://alfred-doblin-kimdir.cix1.com/)

Döblin’in gençliğinde iki yazar ve onların yaşam hikâyesi önemli izler bırakmıştır. Döblin için Alman Edebiyat tarihinin iki huzursuz, baba şefkatinden yoksun, kız kardeşlerine ve annelerine düşkün olan Kleist ve Hölderlin sempatik gelmektedir ve kendi hayat hikâyesini onlarda görmektedir. Döblin için onu Kleist’ta büyüleyen özelliğin duygu karmaşıklığı sorunu, kadınla erkek arasındaki aşk-nefret karışımı duygu, görüntülerin ardına yöneltilmiş, uçurumları sezen bir görüsün olduğunu belirtir. Hölderlin’in şiirleri, yani varlıklı büyükşehir sakinlerinin gösterişli hayatıyla ilgilenmemesi ilgisini çekmektedir. Kleist ve Hölderlin’in yani sıra Nietzsche, Schopenhauer, Ibsen, Björsen, Dostojewski Döblin’in hayranı olduğu diğer yazarlardır.

Alman Edebiyatı’nın 20’li yıllarda ön plana çıkan ve Nobel Edebiyat ödülü sahibi Thomas Mann, Alfred Döblin’in 65. doğum günü kutlamasında Döblin için şu sözleri sarf eder:

Onur gününüz, benim için de sizin eserinize borçlu olduğum görkemli bir şekilde ihya edilmiş sayısız saatler üzerine üretilen düşüncelerin bir günüdür ve siz aynı zamanda batı romanının en genç yazgılarını esasen en şahsi bir şekilde bir arada kullanarak Alman coşkun nesrine bahşetmiş olduğunuz cesur, yenilikçi, capcanlı, ilerici birçok şey için şahsınıza duyduğum deruni hayranlığı dile getirme fırsatı beni aynı zamanda çok mutlu eder.(Mann,1990:489)

Alfred Döblin hakkında söylenmiş olan sözler onun edebiyata yaptığı katkıların sadece dile getirilen noktalarıdır. O, Alman edebiyatı için 20’li yılların verimli döneminin en önemli, en önde gelen yazarları arasındadır. Aslında zorlu ve sıkıntılı geçen hayat hikâyesi onun hayat felsefesinin ve eserlerinde okuyucuya iletmek istediği düşüncelerin ana kaynağını oluşturmuştur. Eserimiz Berlin Alexander Meydanı yazarın yaşam öyküsünün ve onun can alıcı Berlin gözlemlerinin bir ürünü olması açısından örnek teşkil eder..

Kaynak: Ahmet BAÇİK, Alfred Döblin’in “Berlin Alexander Meydanı” Ve Aras Ören’in “Berlin Savigny Meydanı” Eserlerindeki Büyükkent Sorunsalı, T.C.Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi Mayıs- 2013

BERLİN ALEXANDER MEYDANI

1929 yılında yayımlanan Berlin Alexander Meydanı, Alfred Döblin’in en ünlü eseridir. Kent romanı özelliğini taşıyan bu eser, Alman edebiyatında kendi alanındaki en ünlü yapıttır. Eserinde 1928 yılının Almanya’sını ele alan Döblin dünyanın, özellikle de Almanya’nın gidişatından duyduğu rahatsızlığı dile getirmektedir. Bu eser aynı zamanda bir Çağ romanı özelliğini taşımaktadır.

Romanın başkahramanı Berlin’de yaşayan eski bir hamal ve çimento fabrikası işçisi Franz Biberkopftur. Eser Franz Biberkopfun hayatının bir yılını -bir ömür kadar uzun geçecek 1928 yılını- anlatmaktadır. Berlin kenti Franz Biberkopf ile birlikte eserin başkahramanıdır. İşlediği bir cinayet yüzünden hapse giren Franz, yıllar sonra yeniden özgür kaldığında iyi bir insan olarak Berlin’de yaşamaya devam etmek ister. Dışarı çıktığında, Berlin şehrinin korkutucu değişimi ve yaşamı onu önceleri korkutsa da zamanla buna alışır ve iyi bir insan olarak yaşamaya başlar. Fakat çevresini saran insanlar onu rahat bırakmaz, bir şekilde tuzağa düşürür ve onun yeniden suç işlemesine sebep olurlar. Ayağa kalkmayı başarır; fakat yine düşer, yine suça karışır. Bunu üç kez yaşar. Defalarca düştüğü yerden kalkmaya ve kötülüğe direnmeye çalışan Franz artık yenilmiştir. Yoluna nasıl devam edeceğini bilmemektedir. Sonunun geldiğine inanan Franz, bu sonu kendi eliyle hazırlamak isterken gözü birden açılıverir. Her şeyin nedeninin kendisi olduğunu, kendi bomboş yaşamı olduğunu anlar. Artık her şey yeniden anlam kazanır ve Franz değişmiş, örselenmiş bir şekilde geri döner. İnsan olduğunun bilincine varır ve yepyeni bir felsefeyle hayatını yeniden yaşamaya başlar.

Romanın kaleme alındığı dönem, Weimar Dönemi (1919-1933) olarak adlandırılmaktadır. Bu dönemde Almanya, büyük sorunlarla boğuşmuştur. Dönemin göze çarpan en önemli özelliği, ekonomik krizlerdir (Ünlü, 1998: 36) Aslında bu krizlerin Birinci Dünya Savaşından sonra ortaya çıktığı bilinmektedir. Birinci Dünya Savaşından yenik çıkan Almanya, imzalamak zorunda kaldığı antlaşmayla tarım yapabileceği toprakların büyük bir bölümüyle birlikte demir ve kömür yataklarını ve bütün denizaşırı ilişkilerini kaybetmiş, ödeyemeyeceği bir savaş tazminatına çarptırılmıştı. Almanya, savaş sürerken hiçbir zaman savaşı kendi kaynaklarıyla finanse etmeyi düşünmemişti. Asıl niyeti savaş bittikten sonra savaş zararlarını mağlup olan devletlere ödettirmekti. Ancak yapılan hesaplar tutmayınca ortaya büyük sorunlar çıkmıştır. İç fiyatlar üç kat artmış ve Alman para birimi Markın dış satın alma gücü zayıflamıştır.

Bu yılları kısaca özetlemek gerekirse; 1923 yılının sonuna kadar, ülkede savaş sonrası enflasyon hakim olmuştur. 1923-1924 yıllarında gerileme ve yüksek işsizlikle beraber bir para istikrarı durumu söz konusu olmuştur. 1925’de Almanya tekrar bir ekonomik gerileme durumuyla karşı karşıya kalmıştır. 1926’dan 1929 yılına kadar ise bir refah dönemi hüküm sürmüş, ancak 1929 dünya ekonomik krizi ortaya çıkmış ve Avrupa’da en yoğun Almanya’yı etkilemiştir . Bu yıllarda işsizlik artmaya devam etmiş ve enflasyon baş döndürücü bir hızla yükselmiş, insanlar çok kısa bir sürede yoksullaşmış, hayatta kalabilmek için tüm varlıklarını paraya ve gıda maddesine dönüştürmeye başlamışlardır. Bunun sonucunda ülkede hızlı bir karaborsa oluşmuştur. Yirmili yılların başında gittikçe güçlenme olanağı bulan Nazilerin dünya ekonomik kriziyle iktidara gelmeleri de kolaylaşmıştır.

Ekspresyonist bir yazar olan Döblin, dünya savaşını yaşamış ve insanlığın yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Dünyayı köleleştirdiğine inandığı bütün güçlere karşı savaş açmıştır. Bu güçler; makineleşme, endüstrileşme, kapitalizm, faşizm, militarizm ve her türlü kaba kuvvettir. Modern hayatın karmaşıklığından, anlamsızlığından ve yalancılığından yakınan bir yazar olan Döblin, Berlin Alexander Meydanı’nda, Almanya’nın yirmili yılların sonunda içinde bulunduğu ekonomik problemleri, işsizlikle ve açlıkla karşı karşıya kalan halkın manevi çöküşünü, Hitler’in başa gelme sürecini ve faşizmin yükselişini ele almaktadır . Döblin’in, Berlin’de yoksulluk içinde büyümüş bir yazar ve gazeteci olması, bir taraftan arka sokaklarındaki kirli yaşamı ve insanlarını, eserine ustalıkla işlemesine yardımcı olurken, diğer taraftan kentin parlayan yüzünü etkili bir biçimde ele almasına olanak sağlamıştır.

‘ ’Yoksullardan biri oluşum hiç aklımdan çıkmamıştır. Bu, benim bütün davranışlarımı belirlemiştir, işte ben bu halka, bu millete aidim, yani yoksullar milletine.’’

SPD Partisinde faal olarak çalışan bir üye, faşizm karşıtı bir yazar olması ve savaşta gönüllü doktor olarak çalışması, eserinde faşizm ve savaş karşıtı ifadelere bolca yer vermesinde etkili olmuştur:

‘İnsan yaşamını sever anasının karnında olduğu sürece…

Sonra devlet baba sabahtan akşama kadar ne yapacağını söyler sana. Seni kıskaca alır, yakana yapışıp seni yola sokar, kanunlar ve yasaklar ile! Birinci emir: Sökül be adam! İkinci emir: Kapat çeneni!’’.

Ekonomik bunalım nedeniyle ülke insanının içinde bulunduğu manevi ve psikolojik çöküntüyü detaylarıyla anlatması ise bir Psikiyatr uzmanı olmasının sonuçlarından biri olarak görmek mümkündür .

Döblin, sadece işlediği konu nedeniyle değil, eserinde kullandığı teknikle de adından oldukça söz ettirmiştir. Berlin Alexander Meydanı eseriyle, ilk olarak Joyce ve Dos Passos’un kullandığı edebiyatta film tekniğini, Alman edebiyatına sokan Döblin’dir. İnsanın içinde tuttuğu sırları, soruları, sorunları bilinç akımı tekniğini kullanarak monologlarla birleştirerek, bazen birinci kişi, bazen de üçüncü kişinin ağzından ifade etmiştir:

‘’Sallana sallana yürümeye devam etti, gacur gucur ilerleyen tramvayın yanında, tramvay durmadan sakın atlamayın!

Bekleyin! Tramvay durana kadar! Polis trafiği düzenliyor, bir postacı çabucak karşıya geçiyor. Benim acelem yok, ben Yahudilere gidiyorum. Geç de gitsem, onlar evdedir. Ayakkabılarım nasıl da kirlendi, zaten ek temiz değillerdi ya.

Kim temizlesindi onları, yoksa Schmidt denen karı mı? Onun iş yaptığı yok ki! (Tavandan sallanan örümcek ağları, saframın kalkması, dilini damağında gezdirdi, başını çevirip vitrinlere baktı.) Acaba şişko Lina ayakkabılarımı temizler miydi? Ve birden hızlanıverdi (B.A.M.: 105). ’’

Yukarıdaki alıntıda görüldüğü gibi Döblin, psikolojik gelişim romanının bütün halkalarını kırmış, anlatımın kesintisiz olması gerektiği görüşünü bir tarafa bırakmış, ekspresyonist çok sesliliği tercih etmiş, günlük betimlemeleri teknik ilerlemeler ve istatistiklerle birleştirmiştir (http://www.xlibris.de., 2014). Hikâyeyi anlatırken standart dilin yanı sıra, Berlin argosunu kullanmıştır. Gazete haberleri [‘ ’Heer caddesindeki tramvay kazasında suçun kimde olduğu araştırılmaya devam etmekte. Kaza tanıklarının ve vatman Redlich’in ifadeleri inceleniyor. Bilirkişi raporu da henüz hazır değil (B.A.M.: 157).’’], popüler metinler, İncil pasajları, reklam sloganları [‘’Sevinç içindesiniz çünkü evinizi Höffner mobilyalarıyla döşeyeceksiniz. Düşünüzdeki rahat ve konfor, beklemediğiniz bir şekilde gerçekleşecek. Yıllar geçse de sevinciniz hep kalacak, mobilyalarınızın kullanışlılığı ve dayanıklılığı sizi mutlu edecek (B.A.M.: 98-99).’’] şirket profilleri, hukuk metinleri, şarkılar, tekerlemeler, borsa raporları [‘’Borsada piyasa durgun, Rayş Bankasının piyasa sürdüğü senetler oldukça sağlam, 18 Nisan saat 11’e doğru durum şu: … (B.A.M.: 157).’’] gibi birbiriyle alakasız parçaları iç içe geçirmiştir. Seçtiği konu ve kullandığı teknikler açısından eser güncelliğini hala korumaktadır.

Kaynak: Gülsum KUŞ, Berlin Alexander Meydanı Ve Ankara Mahpusu Eserlerinde Kent Sorunsalı, T.C Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Alman Dili Ve Edebiyatı Anabilim Dalı Alman Dili Ve Edebiyatı, Yüksek Lisans Tezi, Konya-2015

BERLİN ALEXANDERPLATZ (1980) BERLİN-ALEKSANDER MEYDANI

Mini Dizi 894 dk

Yönetmen: Rainer Werner Fassbinder

Senaryo: Alfred Döblin, Rainer Werner Fassbinder

Ülke: Batı Almanya, İtalya

Sezon:1.Sezon

Tür: Dram

Vizyon Tarihi:28 Ağustos 1980          (İtalya)

Dil: Almanca

Müzik: Peer Raben

Oyuncular: Günter Lamprecht, Rainer Werner Fassbinder, Claus Holm , Hanna Schygulla Franz Buchrieser

Özet

1928 yılının Berlini’ndeyiz. Franz Biberkopf, kız arkadaşını öldüremek suçundan yattığı cezaevinden yeni çıkmıştır. Çıktıktan sonra eski günlerine geri dönmemeye ve yeni bir başlangıç yapmaya karar veren Franz, yıllar önce bıraktığı Berlin’i beklediğinden çok farklı bulur. Dejenere olmuş bu Berlin’de ister istemez uzak durmaya çalıştığı suç dünyasının içine çekilecektir.

Rainer Werner Fassbinder’in Alfred Döblin’in romanindan uyarladığı, 1980 yılında bir televizyon dizisi olarak çektiği 14 bölümden oluşan Berlin Alexanderplatz’ın, uzun metraj film olarak düzenlendiği bir bütün halindeki 15 saatlik versiyonu Time Dergisi tarafından ‘En İyi 10 Dvd’ arasında seçildi. Fassbinder’in başyapıtı niteliğindeki film, dvdsinin çıkmasının ardından birçok festivalde de gösterildi

Rainer Werner Fassbinder’ e değinecek olursak kendini hiçbir yere ait kılmadığı için, her şeyle suçlandı:

O bir anti-komünistti, erkek şovenisti, hatta antisemitistti, üstelik homofobikti. Çalışma arkadaşlarından Karlheinz Böhm,

“söylesene bana; senin sağcılara karşı olduğunu biliyorum, solculara karşı olduğunu biliyorum, aşırılara karşı, şunlara karşı, bunlara karşı. Peki sen kimden yanasın?” diye sorduğunda, önce kısa bir sessizlik oldu, sonra Fassbinder gözlerini ardına kadar açtı:

“Biliyor musun, ben her yerde bir şeylerin yandığını, bir şeylerin ters gittiğini ve bir şeylerin kokuştuğunu görüyorum yalnızca. Ve bu ister sağda olsun, ister solda, ister yukarıda, ister aşağıda: Ben her yana saldırıp duruyorum işte.”

Fassbinder buydu. Dur durak bilmeyen bir huzursuzluktu. Otuz yedi yıl sürecek kısa bir ömre uzun soluklu bir yutkunmayı sığdırmanın başka yolu olmadığını ta en başından sezmişti sanki: “Elimde yalnızca bu belirli zaman vardı”. Acele etmeliydi. “Mezarda uyumaya yeterince vaktim olacak,” diyordu.

Hikâyeden göze takılanlar

Antisemitist, Anti Kommunist, Gizli Faşist, Homo/fobik fikirlerin yerleştiği güzel Fassbinder filmi.

Fassbinder, Alman milliyetçiliğine, kapitalizmin genel mantığına, genel-geçer etik ve burjuva ahlak normlarına; filmleri değerlendirme ölçütlerine, düzenli ve disiplinli bir yaşama, yüzeysel asiliğe karşı tarafıyla Almanya’yı en acı biçimde eleştirirken, ona olan hayranlığını da gizleyemediği fark ediyoruz. 1975’lerde işçi sınıfı diktatörlüğüne ve proleterya egemenliğine olan inançsızlığını da belirtir. Ülkede hiçbir zaman tam anlamıyla ölmemiş olan faşizmin tekrar hortlayacağına, her türlü azınlığı karşısına alacağına inanmaktadır.

Hikayede dikkatimizi çeken taraflar için söylenecekler arasında;

İlk bölümünde Franz hapishaneden çıkış bir nevi doğum ile ilişkilendirilmiştir. Arkana dönme çık telkiniyle zorlu hayat yolculuğu başlatılıyor. İki haham ile karşılaşırken 14.  Bölümünde iki melekle karşılaşıyor. Erzähler rölüyle Fassbinder yorum yapması içeriğe kuvvet katıyor.

Genelde cinsel birlikteliklerin olduğu sahneler, insanların yemek için bir iştiyakı nasılsa, elbiseler ile hazırlık seremonisi olmadan, alelacele birleşmelerin hayvani tarafımızı andırışı ve sürekli oluşu ile eylemin adiliğini gösteriyor. Fassbinder, bu gösterim ilişkilerle (cinsel, eşcinsel bir aşk değil) gerçek “aşkı” keşfettirmeye çalışıyor. Yani bu çeşit hareketler ile yok edilen “saf, sosyal açıdan tehlikeye atılmamış bir sevgi” anlatmak istenmiş olabilir.  Bunu kısmen anlamak veya çok derin oluşuyla aşkın korkutucu yüceliğide öne çıkabilmektedir.

Sürekli kadın karakterlerin sürüklenen/itelenen tarafta oluşları Yahudilikteki erkeğin hakimiyetini açıklar. Yani Yahudi karakterinin erkeksi tarafını ve  gururlu yapısını açığa çıkarıyor.  

“Kadınların konumuna dair Talmud metnindeki en ilginç cümle, bir erkek Yahudi’nin sabah kalktığında yaptığı ilk duada ‘kendisini kadın olarak yaratmadığı için’ Tanrı’ya şükrünü ifade ettiği şu cümlelerde yer alır:

‘Her erkeğin günde bir defa şu üç konuda şükür duasını dile getirmesi gerekir: Tanrı’nın kendisini İsrailoğlu’na mensup kıldığı, kadın olarak yaratmadığı ve kendisini cahillerden yapmadığı için.’

[Menahot, 43b. Başka metinlerde, ‘Putperest, köle ve kadın olarak yaratmadığı için’ şeklinde de geçmektedir. Bkz.: A. Cohen, Le Talmud, trad. Jacques Marty, Paris 1991, s. 211.]

http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=1091

Dizinin başında Franz Biberkopf düz, doğru ve dar yaşamaya çalışmaya söz veriyor, ancak Weimar Almanya’sının hayat tarzı ve ekonomisi bunu yapılması zor bir vaat olarak karşılıyor. Daha önce olduğu gibi pezevenklerle ve kaçakçılarla ilgi kurmasına ve homososyal arzusunun nesnesinede dönüştürüyor.

Biberkopf karmaşık bir adam değildir.  Şiddet içeren bir cinsel iştahla çocuksu bir kaba biri olup, ne istediğini anlama anlayışından yoksun olduğu kadar iyi olma arzusudur. Bunların hepsi çoğunlukla doğrudur, ancak tabakalardaki rüzgârlar ondan uzaklaştıkça sonunda çıplak bırakılarak en doğrularınki dürtülerini azaltılır ve bu da onu kelimenin tam anlamıyla deliliğe bırakır.

Psikotik pezevenk Reinhold karakteri ile de dış görünüşün aldatıcılığı erkeklerin iç dünyasının gerçekte tutarlı olmadığını basitliğini de irdelemesi dikkate şayandır.

Biberkopf karekteri ile komünizm eleştirisi yapılırken arkadaşı Reinhold Hoffmann  ile yaptığı eş değiştirmede kendi açısından kabullenmeyişi  ve fıtratın buna müsait olmadığı apaçık işlenmiştir.

Franz Biberkopf, Mieze ile ilişkilerinde kadın kazancını yemenin zorluğunu açıkça konu edebiliyor. Ayrıca Mieze’nin ölümünde etkisi olmadığına sevinen için Franz, erkeklerin bencilliği bir daha göz önüne seriyor. Sevgilisinin ölümüne üzülmeyip kendinin temiz olmasını öne çıkarıyor.

Son bölümde, Biberkopf hakkındaki kendi fantezilerinde rahatsız edici bir meditasyon yaşıyor. Bu phantasmagoria [rüyada olduğu gibi bir seri tutarsız hayal; bir projektörle duvara yansıtılan ve ani olarak büyüyüp küçülen şekiller] Fassbinder’ın en cesurca kendine maruz kalma eylemidir: Seyredeni bir bütün olarak yeniden düşünmeye zorlayan durum, bir film için zaman bombası gibidir. Bu şekilde gerçek bir ustanın çalışması kaybetme ya da gizlenmek için hiçbir şey bırakmayışıdır.

Son bölümde tahliller yapılması, film boyunca geçen olaylara bakış açısı değerlendirilmekte, Biberkopf’un aklındaki dağınık karmaşaya yapılan bir gezi değil, aynı zamanda kendi filmine de bir gezidir. James Joyce’un Ulysses gibi psikolojik bir drama ya da Freudcu sembolizmle dolu bir eser olarak nasıl göründüğünü de fark edeceksiniz.

Fassbinder’in sinemada eşcinselliği işleyen en başarılı yönetmen olması tartışılır olsa da o yönetmenlerin arasında en cesuru olduğu ve doğruluğu olan bir gerçektir.

Mieze karakteri ile fahişeliğin iş ve duygusal anlamda farklılığını işlenmiş (Bu benim işim, yapmam gerekiyor) tutarlılığı bir açıdan maddi ve manevi ilişkinin ayrılışını gösteriyor. Mieze nin ölümü ile bu konu tam izah edilmiştir. Yani Fahişeliğin duygusal manada iş sınıfına dönüşmüş olması insanın iç dünyasında fuhşun olmasını gerektirmediğini anlıyoruz. Bunun yanında kadınların erkeklerden daha sabırlı olmalarını da görebiliyoruz.

Franzın son günlerini Mieze (genç kız, küçük yaşta kız) ile geçirmeye yönelişi erkeklerin ihtiyarlık dönemlerinde çocuksulaştıklarını  göstermesi açısından önemlidir.

Son olarak 14. bölümde ölümden sonraki hayatın ve genelde cehennemin ön planda oluşu Yahudi inancındaki ahiret düşüncesini açıkça göstermektedir. İslam dinindeki gibi bir ahiret inancı Yahudilikte yoktur. Ahiret günlerini bir nevi geri dönüş benzeri bir dünyada iyi ve kötü olarak tekrar geçirmek veya dünya üzerindeki hayatı imar etmek olunca çok güzel ifade edilince dünya sevgilerinin nedeni de ortaya çıkar.

Netice üzerinde çok konulacak bir yapıttır.

Ek okumalar

https://en.wikipedia.org/wiki/Berlin_Alexanderplatz_(miniseries)

https://emineucarilbuga.blogspot.com.tr/2015/10/rainer-werner-fassbinder-ve-filmi-lili.html

http://mollotof.blogspot.com.tr/2008/10/fassbinderin-gzndeki-apak.html

http://www.sanatlog.com/sanat/lola-1981-rainer-werner-fassbinder/

http://blog.kavrakoglu.com/category/sanat/page/10/

http://reviews.antagonyecstasy.com/2007/11/how-one-is-to-live-if-one-doesnt-want.html

http://homepages.sover.net/~ozus/berlinalexanderplatz.htm

SEÇİLİ ALT YAZI

Not: Altyazı metninde az miktarda kısaltma yapılmıştır. Önemli olan replikler renklendirilmiştir.

 

Birçok kişinin büyük katkılarıyla sunulur: 13 bölüm ile bir son sözden oluşan film Alfred Döblin’in romanından uyarlanmıştır.

Bölüm 1: Cezanın başlangıcı.

****

– Korkuyor musun?

 Korkma.

 Bugünlerde kimsenin durumu iyi değil.

 Sen de arada kaynarsın.

 Geçmişte olanlardan sonra buradan çıkman çok daha kolay.

 Sadece dört yıl, değil mi?

 Dört yıl nedir ki?

 Hiç önemli değil.

 Tanrım, diğerleri daha uzun bir süre hapis yatacak.

 İşte, bu kadar basit.

 Sadece eşikten geçmelisin.

 Basit, değil mi?

 Tamam, şimdi de sen dene.

 Kolay olmasını istiyorsan, dönüp arkana bakma.

 Bunlar batıl inançlardır ama bazen işimize yararlar.

 Ya yardımı olmazsa?

 Kimin yardım edeceğini kim bilebilir?

 Kurallardan biri: Arkanı dönmezsen, geri dönmezsin.

 Gerçekte birçoklarının geri dönmesini bizim gibi meraklı insanlar asla anlayamayacak.

 Tüm bu insanlar şehir dünya ve ben

Sadece başını derde sokma birader.

 İyi olacaksın.

 Nihayet.

 Unutma, arkana bakma.

 Aptal!

 Sorun ne?

 İyi hissetmiyor musunuz?

 Çatalları var onunla da etleri ağızlarına tıkıyorlar.

 Çatalı geri çekiyorlar ve ağızları kanamıyor.

 İyi hissetmiyor musunuz?

 **

 Ne olmuştur ki?

 Çok da kötü olamaz.

 Dibe vurmayacaksın.

 Berlin büyüktür.

 Binlerce hayatın olduğu yerde bir kişi için bir oda vardır.

**

 Mahkumlar gruplar halinde hücre hapsine alınır.

 Hücre hapsindeki bir mahkum, diğer mahkumlardan soyutlanır.

 Hücre hapsinde tutulan bir mahkum, diğer mahkumlarla egzersiz, eğitim ve ibadet için bir araya getirilir.

 Benimle içeri gelin.

 Size bir hikaye anlatacağım.

 Sorun nedir?

 Yer altına inmek yeryüzünün altına ki orası karanlıktır.

 Tanrı aşkına, burada evde değilsiniz.

 Ben burada sadece misafirim.

 Kalkın!

 Sessiz olun, Tanrı aşkına!

 İhtiyar duyacak olursa Birbirimizle iyi geçineceğiz.

 Kimse beni alıp buradan götüremez.

 Kimse beni alıp buradan götüremez.

 Zannowich’in ibretlik öyküsü.

 Sorununuz ne olduğunu söylemeyecekseniz size bir hikaye anlatacağım.

 Neden sızlanıp içini çekiyor?

 Karar verilmeli.

 İzleyeceğin yolu belirlemelisin ama hangi yol olduğunu da bilemezsin, Franz.

 Eski yolundan gitmek istemezsin hücrende sadece inler, saklanır ve hiç düşünmezdin.

 Düşünmezdin, Franz.

 Kendi haline çok kafa yorma.

 Diğerlerine de kulak ver.

 Sana değer verenleri de bir düşün.

 Tanrı kimseyi yüz üstü bırakmaz.

 Şimdi sana Zannowich’in hikayesini anlatacağım.

 Stefan Zannowich.

 Eski pederim, Tanrı onu kutsasın, bize çok hikaye anlatırdı.

 Yedimiz vardık, yedi aç ağız ve o zamanlar hiç yemek yoktu, o bize hikayeler anlatırdı.

 Bu karnını doyurmaz ama unutmana yardımcı olur.

 Sızlanmak çok kolaydır.

 Hasta bir fare sızlanabilir.

 Bu dünyada hayatın tamamıyla iyi, güzel ve eğlenceli olmadığını biliyoruz.

 Kimdi bu Zannowich?

 Babası kimdi?

 Ailesi kimdi?

 Çoğumuz gibi fakirlerdi.

 Bakkallar, işportacılar, tüccarlar, neredeyse açlıktan ölüyorlardı.

 Kartları alıp insanlarla oynamaya başladı.

 Bu onlara çok paraya mâl oldu.

 Yaşlı Zannowich bir dolandırıcıydı.

 Bir hilebaz.

 Ama zekiydi.

 Sonunda kendisine bir arsa satın almıştı.

 Bütün bir köyü.

 Çocuklarını üniversiteye gönderdi ilerlemiş yaşında vefat etti saygı duyulan, dünya ile barışık bir insandı.

 Yaşlı Zannowich’in hayatı buydu.

 Hasta bir deve de inleyebilir.

 Babaları küçük bir bitkiyse, çocukları ağaç olmak ister.

 Babaları taşsa, çocuk dağ olmalıdır.

 Stefan Zannowich’ın oğlu yirmisinde genç bir adam olmasına rağmen iyi bir hatipti.

 Katlanılabilir olsaydı kendisini sevebilirdi.

 Onda şeytan tüyü vardı, erkekler arasında nasıl öne çıkacağını bilirdi.

 Bu genç Zannowich de bir mucize gibiydi.

 Her yerde, insanlar ona akın ederdi.

 Herkesin kalbinin anahtarına sahipti.

 Aptal!

 Ne yapılması gerektiğini anlamadan, ne yaptığını itiraf etmekten pişmanlık duymalısın.

 Sana şunu sormak istiyorum Zannowich nasıl oldu da bu kadar ilerleyebildi.

 Babası ya da oğlu, fark etmez.

 Çünkü onlar zekiydi, becerikliydi, düşün.

 Diğer insanlarda becerikliydi fakat onlar 80’inde ve 20’sindeki Stefan’a yetişemezler.

 Bir kişinin gözleri ve ayaklarından daha önemli ne olabilir ki?

 İnsan dünyayı görebilmeli ve üzerine gidebilmeli.

 Dinle bakalım Stefan Zannowich neler yapmıştı küçük çaplı kişilerin ondan nasıl korkması gerektiğini anlayan insanlar neler görmüş, dinle.

 Onların yollarını nasıl açtığını gör körlere bile yolları gösterdiğini bil.

 Ondan Baron Warta olmasını istediler.

 “Tamam” dedi, “O halde ben Baron Warta’yım.

” Sonra bu ne onun için ne de onlar için yeterli olmadı.

 Baron olabilmişse neden daha fazlası olamasın?

 Hey, dinle küçük adam sana araba filan mı çarptı?

 Belki de biraz kafadan kontaksın.

 Belki de öyleyimdir.

 Öncelikle ben bir aptalım, sonra ise Yahudi budalasıyım.

 Neden burada oturup öküz trene bakarmış gibi bana bakıyorsun?

 Kim burada oturuyor ve kalkmıyor?

 Ben mi?

 Kanepe benim mi arkamda?

 Rahatsız olduysan konuşmayı bırakırım.

 Bu şekilde oturursan daha rahat edersin.

 Zırvalarını kesmeyeceksin, değil mi?

 Nasıl isterseniz.

 Bu hikayeyi birçok kez anlattım.

 İlgini çekmiyorsa devam etmeyeceğim.

 Hayır, hayır, hayır.

 Hikayene devam et.

 Sadece gözlerini açmak istemiştim.

 Stefan Zannowich eline geçirdiği, sana bahsettim yüksek meblağlı para ile Almanya’ya gidebilir ve özgür olabilirdi.

 Zannowich’in hikayesinden alınacak ders onun kendisini ve insanları tanımasıdır.

 Yine de küçük bir kuş kadar masumdu.

 Anlayacağın, katiyen dünyadan korkmamıştı.

 Hikayenin sürpriz sonu ve serbest bırakılan mahkumu hayata döndüren etkisi.

 Uzun süredir sizin gibi böylesi garip bir adama rastlamamıştım.

 Belki de aramıyordun.

 Hala etrafta olanlar var.

 Sizin işin ne?

 Aya karşı ulumak mı?

 Bu güzeldi.

 Şimdi de aydan konuşalım.

 Kim bu adam?

 Onunla ne yapıyorsun?

 Burada ne yapıyorsun, Eliser?

 Kim olduğunu bilmiyorum.

 Bana adını söylemedi.

 Yine hikaye mi anlatıyorsun?

 Seni ne ilgilendirir ki?

 Sana hikaye mi anlatıyordu?

 Konuşmuyor.

 Etrafında dönerek avluda şarkı söylüyordu.

 Öyleyse bırak gitsin.

 Ne yapacağım seni ilgilendirmez.

 Neler olduğunu kapıdan duydum.

 Ona Zannowich’den bahsediyordun.

 – Hep bu hikayeyi anlatırsın.

 – Siz de kim oluyorsunuz?

 İçeriye nasıl girdiniz?

 Onun meselesine neden burnunuzu sokuyorsun?

 Sana Zannowich’i anlattı mı anlatmadı mı?

 Anlattı.

 Kayın biraderim Nahum hep bu hikaye etrafında gider gelir ama kendisine bile yardım edemez.

 Hiç yardımını istemedim.

 Seni huysuz yaratık göremiyor musun kendini iyi hissetmiyor?

 Öyleyse kötü hissediyor.

 Tanrı yardımcı olmanı emretmedi.

 Onu dinle!

 Tanrı bekleyebildiği kadar bekledi, tek başına bir şey yapamazdı.

 Seni huysuz yaratık.

 Ondan sakın.

 Muhtemelen Zannowich’in dünyada nasıl sivrildiğini sana anlatmıştır.

 Yakında gidecek misin?

 İyi niyetli eski dolandırıcıyı dinle.

 Düşündüklerini söylesin bana!

 Burası kimin?

 Onun mu?

 Zannowich ile ilgili ona ne anlattın?

 Derslerde ondan öğrendiklerini mi?

 Bir haham olmalısın.

 Biz sana bakarız.

 Sadakana ihtiyacım yok.

 Bizim de boğazımıza sarılmış bir parazite ihtiyacımız yok!

 Onun Zannowich’inin sonunda ne olduğunu sana anlattı mı?

 Seni huysuz yaratık.

 Bunu sana anlattı mı?

 Hey, kaçmayın.

 Üzülmeyin.

 Bırakın saçmalasın.

 İnsanları Yahudi budalası yapıyor.

 Stefan Zannowich’in sonunun nasıl olduğunu bırak da sana anlatsın.

 Söyleyemez.

 Neden söylemeyecek?

 Sana soruyorum.

 Çünkü sen huysuz birisin, Eliser.

 Senin Zannowich’in ne kadar uzun yaşadı?

 Otuz yıl.

 Şaytani planları yüzünden daha fazlasına izin verilmedi.

 Borcunu ödeyemedi.

 Onu mahkemeye götürdüler.

 Böylece onu kahraman yaptılar.

 Nahum, hapishanedeki kötü sonunu ona anlatsana.

 Damarlarını nasıl kestiğini nasıl öldüğünü.

 Ne güzel bir hayat!

 Ne güzel bir son!

 Bunları ona anlat.

 Daha sonra infaz memuru, hayvanlar için olan bir el arabası getirmiş Zannowich’i onun üzerine koyup, idam sehpasına fırlatmışlar ve şehirden gelen pisliği adamın üzerine boşaltmışlar.

 Bu doğru mu?

 Hasta bir fare de sızlanabilir.

 Peki şimdi nasılsın kayınbiraderim.

 Devam et.

 Doğru olmayanları söyle.

 Hey, bir dakika.

 Doğruysa, adam hakkında ne söyledi de onu hapsedip öldürdüler?

 Öldürmek mi?

 Onu öldürdüler mi dedim?

 Hayır.

 İntihar etti.

 Elbette, intihar etti.

 Peki diğerleri ne yaptı?

 Kimler?

 Kimler?

 Elbette ki orada bulunan diğerleri, Stefan gibiler.

 Ne yapabilirlerdi?

 Sadece izlediler.

 İşte.

 Pantolonuma bakın.

 Eskiden ne kadar da iriymişim.

 Şimdi ne kadar bol geliyor belinden iki yumruğum giriyor.

 Ne açlık ama!

 Hepsi bağırsaklarımdan gitti.

 Kendisi gibi davranmayanların sonu hep böyle olur.

 Bana soracak olursanız, diğerleri de daha iyi değildir.

 Sizi kızdırmak istiyorlar.

 Bir mahkum.

 Ne olmuş?

 Sonra da şöyle dediler: “Tahliye oldun.

” Ama sen yine çamura batarsın.

 Tıpkı daha önce battığın gibi.

 Bu işin şakası yok.

 Şu adama ne yaptıklarını gördünüz.

 İki tekerlekli at arabalı piçler, intihar ettikten sonra onu hapisten çıkarıp ölülerin üzerine attılar.

 Allahın cezası piç kuruları.

 Onu hemen öldürmeliydiler.

 İnsanlara karşı günah işleyenler gibi.

 Ne söylersen söyle.

 Ne söylenebilir ki?

 Geçmişte bir hata yaptık diye artık adamdan sayılmıyor muyuz?

 İnsan hapse düştüğü gibi kurtulabilirde, ne yaptığının önemi yok.

 Pişmanlık niye?

 Eteğindeki taşları dökmek zorundasındır, yeni bir yol izlemek, her şeyi arkanda bırakmak, sonra da sonlandırmak zorundasındır, korkuyu ve her şeyi.

 Sana söylemek istediğim tek şey kayınbiraderimin söylediği her şeye inanman.

 Olaylar her zaman istediğin gibi sonuçlanmaz.

 Gübre yığınının üzerine fırlatılan ve üzerine çöp boşaltılan bir adam için adalet yoktur.

 Ölmüş bir adam için bu yapılan adilane mi?

 Bu iğrenç!

 **

 Söyle.

 Her şeyi söyle Minna.

 Çok mutluyum Minna.

 Çok mutluyum.

 Tekrar bir insanım.

 Peki önlüğümü kim ödeyecek?

 Tıpkı bir erkek gibi.

 Çok aptalca.

 Bir kerecik kendimi düşünmek istiyorum.

 Hayatımda sadece bir kerecik.

 Franz sevgilisini öldürdü, Ida, soyadı önemli değil, hayatının baharındaydı.

 Bu olay Franz ve Ida’nın bir kavgası esnasında gerçekleşti.

 İlkin kadının şuraları yara aldı: Burnunun üstündeki derisi kalktı, sonra kıkırdağıyla kemiği kırıldı.

 Bunlar daha sonra hastanede fark edilip mahkeme tutanaklarına geçti.

 Ayrıca, sağ ve sol omuzu yaralanarak hafif morluklar oluştu.

 Küçük ahşap saplı çırpma telini eline aldı.

 Ida’ya attığı iki tokatla, çırpma telini konuştuğu arkadaşı Ida’nın göğüs kafesiyle buluşturmuş oldu.

**

 Bu şekilde bana bakman.

 Bunu hissettin mi?

 Diğer insanlar da aynısını mı hissediyor?

 Rüya görürlerken ne gördüklerini bilmezler.

 Gözlerini kapatıp uzanırlar ve rüya görürler.

 Bugün ne istediğimi şimdi biliyorum.

 İstediğimi yapmak için herhangi bir bahane arıyordum.

 Şimdi ne olduğunu biliyorum.

 Bunu daha önce de istemiştim ama ne olduğunu bilmiyordum.

 Bir söz vermek istiyorum.

 Namuslu kalacağıma ant içmek istiyorum.

 Namuslu kalacağım ve beni diğerlerinden farklı kılacak Beni diğerlerinden farklı kılacak herhangi bir şey yapmayacağım.

 Bunu yapacağıma yemin etmek istiyorum.

 Yemin ederim ki tekrar namussuzun biri olmayacağım.

 Bunu yapacağıma yemin etmek istiyorum.

 Buna yemin ettim, sen de bunu duydun.

 Ant içtim.

Namuslu kalacağıma yemin ettim.

 Namuslu kalacağıma yemin ettim!

 Ant içtim ve sen de benim şahidimsin.

 Duydun mu?

 Dürüst olmak istiyorum.

 Ant içtim, sen de benim şahidimsin her zaman namuslu olmak istiyorum, her zaman.

 Sonsuza kadar namuslu olmak istiyorum.

 İlelebet namuslu olmak istiyorum

– Günaydın.

 – Günaydın Franz.

 Artık seni beklemiyordum.

 Dünyadaki en güvenilir adam olduğumu biliyorsun.

 Huylu huyundan vazgeçmez.

 **

 Bu arada Bay Biberkopf, Önemli mi bilmiyorum size bir mektup geldi.

 Bir mektup mu?

 Benim için mi?

 Evet, yetkili makamlardan.

 Ama ciddi bir şey değildir.

 “Konu: Franz Biberkopf.

 Tehditkar davranış, mümessir fiil, fiili şiddetle ölüme sebebiyet vermek suçlarından hüküm giymiş olduğunuzdan dolayı toplum güvenliği ve ahlakı açısından tehlike oluşturmaktasınız.

 12 Haziran 1989 ile 13 Haziran 1900 tarihli yasalarda da olduğu gibi 31 Aralık 1842 tarihli yasanın 2. bendi ve 1 Kasım 1867 tarihli serbest dolaşıma ilişkin yasanın 3. bendine uygun olarak, Berlin bölgesini takiben Charlottenburg, Neukölln, Schöneberg, Wilmersdorf, Lichtenberg ve Stralau’nun yanı sıra Friedenau İdari Bölgesi, Schmargendorf, Tempelhof, Britz, Treptow, Reinickendorf, Weissensee, Pankow ve Tegel’den sınır dışı edilmenize karar verilmiştir.

 14 günlük süre içerisinde bu bölgeden ayrılmanızı talep ediyorum.

 Tanımlı bölgeler içerisinde bulunmanıza ya da 30 Temmuz 1883 tarihli Genel Devlet Yönetimi Yasasının 132. bendinin 2. paragrafına uygun olarak belirtilen süre bittikten sonra geri dönmenize ve buna istinaden toplam 100 marklık cezaya çarptırılmanıza, bu miktarın ödenememesi halinde ise 10 günlük hapis cezasına çarptırılmanıza karar verilmiştir.

 Buna ek olarak, Berlin belediyesi civarındaki şu belediyelerde yaşayabilirsiniz: Potsdam, Spandau, Friedrichsfelde, Karlshorst, Friedrichshagen, Oberschöneweide, Wuhlheide, Fichtenau, Rahnsdorf, Carow, Buch, Frohnau, Köpenick, Lankwitz, Steglitz, Zehlendorf, Teltow, Dahlem, Wannsee, Klein-Glienicke, Nowawes, Neuendorf, Eiche, Bornim veya Bornstedt.

 968 numaraya münhasıran ilgili bölgelerden de sürülebilirsiniz.

 Emniyet Müdürlüğü, Berlin.

Bölüm 2: Ölmek İstemeyen Bir Adam Nasıl Yaşamalı?

 

2 mark 50 fenik 60 70 80 90.

 Bu kadar.

 Hepsi bu kadar.

 Ben olsaydım Bir daha sözümü kesme.

 Ben olsaydım belki Yeter!

 Hayır diyorsam hayır’dır.

 Benim için para kazanmanı istemiyorum.

 Sevdiğim birinin kazandığı parayla yaşamak istemiyorum.

 Şanssızlık getirir.

 Anlıyor musun?

 Şanssızlık.

 Ayrıca buna yeminliyim.

 İlk gecede buna yemin ettim Lina.

 **

 

 Ne sosyal yardım alabilirsin ne de fabrikada çalışabilirsin.

 Kazı işlerinde çalışamazsın, hava çok soğuk.

 Ticarete atılmak en iyisi olacaktır.

 İster Berlin’de ister taşrada, orası sana kalmış.

 En azından karnın doyar.

 Neden emekçiler kravat takmaz?

 Çünkü kravatı bağlamasını bilmez.

 Bu nedenle bir de kravat tutucu satın alması gerekir, satın aldığında da tüm parası biter.

 Yine o şeyi bağlayamaz.

 Bu bir dolandırıcılıktır.

 İşte bu, insanları kızdırıyor.

 Bu tip şeyler Almanya’yı, şu anda bulunduğundan da derin dertlere itiyor.

 Niçin insanlar büyük bir kravat tutucu takmak istemiyor?

 Boyunlarını bir faraşın sarmalamasını istemiyorlar.

 Ne erkekler ne de kadınlar.

 Bebeklerin dili olsa, onlar da buna karşı çıkacaktır.

 Gidin Tietz veya Wertheim’dan bir kravat tutucu satın alın.

 Yoksa Yahudilerden almak istemiyor musunuz?

 Öyleyse başka bir yerden alın.

 Ben öz be öz Almanım.

 Büyük mağazalar reklam yapmak için bana ihtiyaç duymazlar.

 Ben olmasam da geçinirler.

 Buradaki kravat tutuculardan alın sonra da sabahları nasıl kravat bağlayacağınızı düşünüp durun.

 Beyler, bu günlerde sabahları kravat bağlamaya kim zaman bulabiliyor ki?

 Kim bir dakika fazladan uyku çekmek istemez ki?

 Hepimiz uykumuzu iyi almalıyız.

 Çünkü ardından çok çalışıp, az para kazanacağız.

 Böyle bir kravat tutucu ile uykunuzu daha iyi alacaksınız.

 Eczanelerle rekabet içindeyiz.

 Benden bir kravat tutucu alın ne uyku ilacı ne de yatak şapkasına ihtiyaç duymazsınız.

 Başka bir şeye gerek duymazsınız.

 Ana kucağındaki bebek gibi uyuyacaksınız.

 Sabahları mücadele vermeye son.

 Tek yapacağınız bu nesneyi yakanıza takmak olacak.

 Paranızı bir sürü değersiz şeye çarçur ediyorsunuz.

Burada birinci sınıf mal satıyorum.

 Malzemesi plastik değildir.

 Hakiki kauçuktan yapılmıştır.

 Tanesi 20 fenik.

 3 tanesi 50 fenik.

 Yolda durmayın bayım yoksa araba çarpacak.

 Bir de onunla uğraşamam şimdi.

 Durun size nasıl kullanacağınızı anlatayım.

 Çok özel bir kullanımı yok.

 Hemen anlarsınız.

 İki taraftan şu şekilde tutuyorsunuz, 30-35 santimetre uzunluğunda ardından birleştirin, ama bu şekilde birleştirmeyin.

 Duvarda ölmüş böcek gibi bir hal alıyor, sanki göğsünüzde kurutulmuş balık var.

 Bir beyefendi bununla çok alımlı görünür.

 İşte orada benim bu küçük aparatımı kullanıyorsunuz.

 Zamandan kazanıyorsunuz, vakit de nakittir.

 Tüm ihtiyacınız olan şey, bu ufacık aparat.

 Bakın!

 İdeal bir Noel hediyesidir.

 Hem hoş bir alet hem de oldukça ucuz.

 Şayet Dawes Planı, elinizde avucunuzda bir şeyler bıraktıysa o da şapkanızın altında bulunan kafanızdır.

 Aklınızın yolunu izlerseniz bu alete ihtiyacınız olduğunu, satın almanız gerektiğini alıp eve götürürseniz rahat edeceğinizi söyleyecektir.

 **

 – O kadın kimdi?

 – O Eva’ydı eskiden tanıdığım bir kız.

 Ama mazide kaldı.

 Hepsi mazi oldu.

 Biliyor musun Lina, ağzım pek iyi laf yapmaz.

 Hatipliğim pek iyi değildir.

 Mallarımı satarken beni anlıyorlar, ama asıl olay o değil.

 Şevk nedir bilir misin?

 – Hayır.

 – Şevk beyindedir, kafatasında değil.

 Konuşan kişi ise sadece bir konuşmacıdır.

 Sen iyi bir konuşmacısın Franz.

 Öyle bir şey söyleme.

 Ben ve iyi bir hatip olmak mı?

 Hayır.

 Kim iyi bir hatipti biliyor musun?

 Gördün mü?

 Ben de hatırlayamadım.

 Ama bu iş bana göre değil.

 Gün boyu düşündüm.

 Ben gazete satmak istiyorum.

 – Gazete mi?

 – Evet, gazete.

 Birden aklıma geldi ve orada kaldı.

 Sanırım doğru olan şey de bu.

 Gazete.

 Bakalım bu konuda neler yapabilirim.

 Sen burada kalıp benim yerime devam et.

 Zaten bu konuda, benden daha iyisindir.

 Görüşürüz.

**

 

 **

 Bu dergide tuhaf bir hikâye var.

 Kel kafalı bir adam bir akşam Tiergarten’da yürüyüşe çıkar.

 Hoş görünümlü bir gençle karşılaşır.

 Çocuk hemen adamın koluna girer.

 Bir saat kadar dolaştıktan sonra kel kafalı adamın içinden çocuğa olan sevgisini dışa vurmak gelir.

 Adam evlidir.

 Daha önceden de böyle şeyler yapmıştır ama bu sefer kesin yapmalıdır çünkü içini o kadar güzel bir his kaplamıştır ki.

 “Sen benim güneş ışığımsın!” der.

 “Hazinemsin!” Çok kibardır.

 Böyle şeyler yaşanır!

 Sonra genç de ona: “Aklıma ne geldi biliyor musun?

 Ufak bir otele gidelim, sen de bana beş mark hatta istersen on mark ver, meteliksiz kaldım.” der.

 Sonra da yaşlı olanı şöyle der: “Senin için her şeyi yaparım, güneşim benim.” Çantasını alıp gence verir.

 Ama otel odalarının kapılarında, gözetleme delikleri vardır.

 Otelin sahibi olayı izler ve karısına haber verir karısı da gelip olaylara şahit olur.

 Otellerinde az önce gördükleri gibi şeylerinin yapılmasına göz yumamayacaklarına karar kılarlar.

 Adam, gence böyle şeyler yaptığı için utanmalıdır.

 Adamı polise ihbar etmekle tehdit ederler.

 Daha sonra kapıcı gelir hizmetçi kızla birlikte gülüşmeye başlarlar.

 Ertesi gün kel adam, iki şişe Asbach konyağı alıp iş icabı Helgoland’a doğru hareket eder.

 Tüm dertlerinden kurtulmak için suya atlayıp boğulmaya karar verir.

 Gemide yola koyulunca iyice içip sarhoş olur fakat yine de canına kıyamaz.

 Günlerden bir gün adam yine uzaklardayken karısı onun yerine bir celp kâğıdı imzalamak zorunda kalır.

 İmzalar imzalamasına da kâğıda göz attığında, her şeyi öğrenir.

 Gözetleme deliğini, çantayı ve sevgili genci.

 Kel adam eve döndüğünde çevresine üşüşüp başının etini yerler.

 Karısı, iki yetişkin kızı.

 Daha sonra celbi adam da okur.

 “Sayın Hâkim, ben ne yaptım?

 Odama geçtim, kapımı kilitledim.

 Kapılarında gözetleme deliği varsa bu benim suçum mu?

 Ben bir suç işlemedim.”

Genç çocuk da bunu onaylar.

 “Peki benim suçum ne?” Kürk giyen kel adam hıçkırıklara boğulur.

 “Hırsızlık mı yaptım? Haneye tecavüzden mi suçlanıyorum?

 Tek çaldığım şey, genç bir adamın kalbidir.

 Bir tek şunu söyledim: ‘Sen benim güneş ışığımsın.’ Gerçekten de böyleydi.” Tamam.

 Belki sen de içinde bu hisleri besliyorsun.

 **

 Franz Biberkopf da, çektiği acının asaletiyle kendini geride tutmaya zorlar.

 Schröder Import-Export sigara dükkânında beklerken hafif bir pusun ardında gelip geçenlerin bu kavgaya olan muhalefetlerinin arttığını gözlemler.

 Mecazi olarak söylersek, kahramanlarımız savaşmaya başlar.

 Birbirlerinin zayıf noktalarını araştırmaktadırlar.

 Huysuz haliyle, Czernowitz’li Lina Przybilla yani iki yarı gelişmiş kızını erken doğumla doğurduktan sonra her ikisine de Lina ismini vermek zorunda kalan Stanislaus Przybilla’nın öz kızı büyük bir hevesle dergileri yere çalar.

 Diğer sesleri, sokaktan gelen trafiğin gürültüsü bastırıyordu.

 “Ne kadın ama! Ne kadın ama!” diye hayranlıkla içinden geçirdi Franz.

 Kargaşanın ortasına, sanki bir yedek güç gibi yaklaştı.

 Ernst Kümmerlich’in içki tezgâhının önünde, zaferi kazanmış, gülümseyen kahraman Bayan Lina Przybilla, dağınık ama mutlu haliyle onu selamlar.

 Tiz sesiyle: “Dergileri verdim Franz!” der.

 Sonra ayakta, göğsüne gömülerek adamın kalbine yaslanmak ister, ama adamın yün fanilasının altındaki göğüs kemiği ve sol akciğerinin üst lobuna denk gelir.

 Kadın başarmıştır.

 “Ölümsüz oldun, artık benimsin! Sevdiğim, ışık saçıyorsun!

 Hamburg’un Prensi’ne selam olsun, Fehrbellin savaşını kazandık!

**

 Altı bin Altı yüz yetmiş üç bin beş yüz seksen iki.

 – Ne dedin?

 Bana, Berlin’de kaç işsiz olduğunu sormuştun.

 – Evet.

 Ben de buldum işte.

 – 673,582.

 – Hayır.

 673,583.

 O nereden çıktı?

 673,582 dedim ya.

 Çok basit.

 Beni saymayı unuttun.

 Yeni durum 673,583.

 Anladın mı?

 Olayları yakından takip etmelisin.

 Tamam, ama Aması yok.

 Berlin’de 10 dakika önce 673,582 işsiz varsa şu anda 673,583’e çıkmış durumda.

 – Sen diyorsan, doğru olmalı.

 – Aynen öyle.

 Bak Lina.

 Serilen kız ne demek bilir misin?

 – Serilen kız mı?

 – Evet.

 Serilen kız şey ne bileyim.

 Serilen kız bir şeyler serer serilenleri kontrol eder.

 – Serilen kız bu işte.

 – Yok Lina, öyle demiyorum.

 Seni itersem ve kanepeye serilirsen, ben de senin yanına uzanırsam işte o an sen serilen kız, ben de seren erkek olurum.

 Anladım, çok isterdin değil mi?

 – Bugün bir ziyafet çekelim derim.

 – Bugünün özelliği ne?

 Çünkü dün geçmişte kaldı, yarın da henüz gelmedi.

 – Anladın mı?

 – Anladım.

 Tamam öyleyse, ardından da Yeni Dünya’ya gideriz.

 Yeni Dünya’ya mı?

 Evet, Hasenheide’deki Yeni Dünya’ya.

 – Haberin yok mu?

 – Yok.

 Böylesi daha iyi.

 Bilmiyorsan öğrenmelisin.

 673,583.

 Bayanlar ve baylar, size gelecekten haber vereyim!

 İçin dostlar, için!

 Tüm dertleriniz evde kalsın!

 Ben de öyle yapacağım.

 – Tüm dertlerimi evde bırakacağım.

 – Şerefe.

 Bir daha!

 Bir daha!

 Haydi Franz, haydi.

 Buraya üzüntü çekmek için gelmedin.

 İnsanlara buraya mutlu olup dans etmeye ve gülmeye gelir.

 Anladın mı?

 Evet ama dünya – “Dünya” ile neyi kastediyorsun?

 Bu senin Yeni Dünyan.

 Gel, bir şeyler içelim.

 Denemek ister misiniz?

 20 fenik.

 Ne kadar güçlü olduğunuzu göstermek adına çok düşük bir ücret.

 20 fenik karşılığında esaslı bir adam olup olmadığınızı anlayacaksınız.

 – Denemek ister misin?

 – Bilmem.

 Boş ver!

 Sen hepsinden daha güçlüsün.

 Gel hadi!

 Sevdiği adamın güçlü olup olmadığını söylemek bir kadının ağzından çıkmayacak tek şeydir.

 **

 Bak ne diyeceğim.

 Alman olduğun için, sapına kadar Alman olduğun için ve işsiz kalmış olduğun için ve dünyanın düzeni böyle olduğu için ve dünyanın böyle bir düzende olmaması gerektiği için sana bir şey söyleyeceğim.

 Ne söyleyeceğimi biliyor musun?

 – Hayır.

 – Nereden bileceksin ki.

 Yaklaş bakalım.

 Ben, Völkischer Beobachter’in Berlin temsilcisiyim.

 Völkischer Beobachter nedir bilir misin?

 – Bilmem, ben – İşte bu.

 Ben de bunu diyorum.

 Bu günlerde duyarlı insanların okuyamadığı bir gazetedir.

 Çünkü benim fikrim böyle, çünkü senin de fikrin böyle olduğu için sana bir şans vereceğim.

 Doğru.

 Hep dediğim gibi:

“Almanya tekrar Almanların eline geçmelidir!”

Haksız mıyım?

**

 – Sağlığınıza.

 – Sağlığına.

 Birinci sınıf sosla hazırlanmış balık salamurası!

 Balık fileto!

 Birinci sınıf sosla hazırlanmış balık salamurası!

 Salatalık turşulu leziz balıklar!

 – İşte.

 Fena durmuyor değil mi?

 – Haklısın.

 İyi görünüyor.

 – Başka bir şey var mı?

 – Nasıl yani?

 Bana öyle bir baktın ki Yok.

 Unuttuğum bir şey var mı diye düşünüyordum.

 Pekâlâ, her şey yolunda gibi.

 Sana bol şans.

 Sağ ol.

 Bak.

 Bir şeyi unuttuğumu biliyordum.

 İşte bunu unutmuşum.

 Bu gerekli mi?

 – Yani bu şeyi takmak – Sorun ne?

 Bu pazubentinden utanmana gerek yok.

 – Bilakis, bu bir onurdur.

 – Peki madem öyle diyorsun Gel bakalım.

 Ben takayım.

 Oldu!

 Çok farklı oldun.

 Daha sağlam biri gibi durdun.

 – Öyle mi?

 Haklı olabilirsin.

 – “Olabilirsin” ne demek?

 İyi oldu, gerçekten iyi görünüyor ayrıca çok tesirlidir.

 Tekrar iyi şanslar.

 Haydi bakalım.

 Völkischer Beobachter.

 Völkischer Beobachter okuyun.

 Fiyatı yalnızca 20 fenik.

 Völkischer Beobachter.

 Cennette bir düzen olmalı.

 Sıcak sıcak sosis geldi!

 – Merhaba.

 – Merhaba.

 – Yeni misin?

 – Evet.

 Völkischer Beobachter.

 Bunların iyi durumda olması lazım ama Farklı şeyler hissediyorum.

 Bunlar Yahudilere karşıydı, değil mi?

 Kişisel olarak Yahudilerle bir alıp veremediğim yok.

 Ama kanunlara uyarım.

 Herkes de bir düzenin olması gerektiğini görmeli.

 Potsdamer Platz!

 Potsdamer Platz!

 Krumme Lanke treni kalkıyor.

 Krumme Lanke yolcuları trende yerlerinizi alın!

 “Hasat bayramındaki Alman yurttaşlara!

 Sizi yanıltmalarına son verip aldatanları cezalandırma zamanıdır!

 Savaş alanından adaletin kılıcı ve parlak kalkanı yükseldiğinde, hasımlarınızı alt edeceğiniz gün gelmiş demektir.

– Bir sıkıntın mı var dostum?

 – Yok bir şey.

 Bence de böyle olmalı.

 Herkesin kendine göre bir mutluluk arayışı var.

 Zaman böyle.

 Umarım senin de şansın açık olur dostum.

 Bol şans.

 Birinci sınıf sosla hazırlanmış balık salamurası!

 Balık fileto!

 Birinci sınıf sosla hazırlanmış balık salamurası!

 Ben Yahudi’yim, biliyor musun?

 Ama içimde kin yok.

 Sana bol şans.

 Sağ ol.

 Sıcak sosisli var!

 Sıcak sosisli var beyler, sıcak sosisli!

 İşte hayat böyledir.

 Sıcak sosisli var!

 Harika sıcak sosislilerim var!

 Sıcak sosisli!

 Hey, Dreske.

 Sıcak sosisli var!

 Öyle geçip gitmek oldu mu?

 İnsan en azından bir merhaba der.

 Bu, Biberkopf değil mi?

 Evet.

 Franz Biberkopf.

 Kolunda da gamalı haç var.

 Koluna niye gamalı haç takmış bu?

 Birinci sınıf sosla hazırlanmış balık salamurası!

 Balık fileto!

 Niye öyle tuhaf tuhaf bakıyorsun?

 Nasıl yani?

 Normal bakıyorum işte.

 Gamalı haç yüzünden değil mi?

 Gamalı haç yüzünden mi?

 Bak, Franz gamalı haç gamalı haçtır, haksız mıyım?

 Haklısın.

 Gamalı haç gamalı haçtır.

 Federalizm de, Yahudi düşmanlığıdır.

 Yahudilere karşı mücadele ayrıca Bavyera’nın özerkliği için verilen bir mücadeledir!

 Yahudilere karşı mücadele ayrıca Bavyera’nın özerkliği için verilen bir mücadeledir!

 Demek benimle dalga geçiyorsun Richard.

 Peki neden?

 Evlendiğin için mi?

 Sen 27, karın da 18 yaşında.

 Sen hayatta daha ne gördün ki?

 Hiç.

 Hatta hiçten de az.

 Pazubendine gelince Dreske.

 İyice bak.

 Burada cevap veremeyeceğim bir şey yok.

 Tıpkı senin gibi, ben de dışarı çıktım.

 Peki sonra ne oldu?

 Koldaki bant ister kırmızı ister sarı, ister siyah, beyaz kırmızı olsun.

 İçtiğin sigaranın tadını değiştirmez.

 Mühim olan tütündür evladım Dıştaki yaprak, düzgünce sarmak ve düzgünce kurutmak.

 Bir de menşei.

 İşte olay buradadır.

 Biz ne yaptık peki Dreske?

 Söylesene.

 Sana baktığımda Franz seni uzun zamandır tanımasam da şunu söyleyebilirim senin gözünü boyamışlar.

 – Pazubent yüzünden mi?

 – Her şey.

 Boş ver.

 Ortalıkta böyle dolaşma derim.

 Çok haklı.

 Böyle yapma Franz.

 Sen karışma Richard.

 İyi birisin ama burada erkek erkeğe konuşuyoruz.

 Seçme hakkının bulunması, seni Dreske ve benimle eşit kılmaz.

 Seni kandırmışlar.

 Enflasyon tavan yapmış milyonlarımız milyarlarımız var.

 Ne et ne de yağ var.

 Hiçbir şeyimiz yok.

 Bir de bize bak?

 Çiftçilerden patates çalacak duruma düştük.

 Devrim mi?

 Bayrağı gönderden indirip bir muşambaya sar sonra da götürüp dolabına kaldır.

 Ayakkabılarını da annen alır.

 Kırmızı pazubendini de çıkar.

 Devrimi ağzınıza sakız yapmışsınız dönüp Cumhuriyet’inize bir bakın.

 Sefil durumda.

 Bir arı, bir eşekarısı ve bir de yabanarısı kışın bu doğal güzelliğinde dolaşıyordu.

 Kendi türündekiler, cinsindekiler veya familyasındakiler hepsi ya ölmüştü ya da henüz doğmamışlardı.

 Bu yalnız yabanarısı, başına nelerin niçin geldiğinden habersiz buzul devrinde hayatını devam ettiriyordu.

 Ama güneş ışığı uzun süredir yoktu.

 Yalnız dışarıdan birisi baktığında, her şey çok olağan ve önemsiz gibi duruyordu.

 X kilometre mesafeden gelip Y yıldızını geçen güneş ışığı Nebuchadnezzar’dan milyonlarca yıl öncesinden Adem ve Havva’nın da öncesinden, balık kertenkelelerin de öncesinden ışıyıp, metro istasyonunun içine kadar uzanıyordu.

 Franz coşkuluydu.

 Tıpkı benim geldiğim Cennet’in havası gibi.

 Ama başaramadık.

 Başaramadık.

 Bunu kabullenmeliyiz.

 Son, o, bu her kimse artık.

 Disiplin diye bir şey yoktu.

 Kimse liderliği üstlenmedi herkes birbirinin kuyusunu kazdı.

 – Ama ihanete uğradık Franz.

 1918-1919 yıllarında kodamanlar bize ihanet etti.

 Rosa’yı ve Karl Liebknecht’i öldürdüler.

 İnsanlar artık el ele verip bir şeyler yapmalı.

 Bir de Ruslara bak Lenin’e Onlar el ele verdi.

 Tek yumruk oldular.

 Siz daha bekleyin!

 Kan akmalı.

 Kan akmalı.

 Nehirler gibi akmalı.

 Hiç umurumda değil.

 Bekleye bekleye dünya yerle bir olacak sen de öyle.

 Bunları bilmek de bana yetiyor.

 Onlar hiçbir şeyi başaramadılar.

 Bu da bana yetiyor.

 Ufacık bir başarıları bile yok.

 Pazubentliler neyi başardı orasını bilmem ama başka bir şey var hem de çok önemli bir şey.

 – Sıcak sosisli var!

 – Völkischer Beobachter!

 Sıcak sosisli var!

 Völkischer Beobachter!

 20 fenik Saka kuşu değil mi?

 – Dişi mi?

 – Evet.

 Minicik bir yaratık!

 Dışarıdaki gürültü patırtı hiç umurunda mı?

 Ne diyorsun?

 Ne kadar harika değil mi?

 Buranın dumanı küçücük akciğerlerini nasıl etkiliyor acaba?

 Burada hep sigara içildiği için alıştı artık.

 Bugün o kadar duman altı değil.

 Bugün ben de sigara içmeyeyim, böylelikle de duman olmasın.

 Pencereleri biraz açabiliriz.

 – Çok cereyan yapmasın ama.

 – Olabilir.

 Kan akmalı.

 Kan akmalı.

 Nehirler gibi akmalı.

 İyi akşamlar Dreske.

 Beş bira ver Max, acele olsun.

 Nasıl bir mekân burası?

 Bayağı bir sessiz.

 – Piyanist yok mu?

 – Kime çalacak ki?

 Parasını çıkaramıyor.

 Neyse.

 Biz de piyano olmadan şarkı söyleriz.

 Zaten genelde piyanosuz söyleriz.

 # Millet, işareti bekleyin!

 # Son savaş yakındır!

 # Devrimciler.

 # Halkın hakları için savaşır!

 Marş hoşuna gitti mi arkadaşım?

 Benim mi?

 Güzeldi!

 Bomba gibi sesiniz var.

 Bizimle söyler misin?

 Önce yemeğimi yiyeyim.

 Yemeğim bitince söyleriz.

 Yalnız başıma da bir şeyler söyleyebilirim.

 Söz verdin.

 Şerefe!

 Sosisli sandviç yiyen bir adam vardı.

 Yedikten sonra bir şey fark etmiş.

 Geri gelip şöyle söyledi.

 “Hardalı unutmuşsun!

” O an adam kötüleşmeye başladı.

 Sosisli iyi yapan şey saf cins evcil hayvandır.

 – Sen gelsene.

 – Dur.

 Bana bırak.

 Unutmadan.

 Bize bir parça söyleyecek misin?

 Tabii.

 Benim ağzımdan laf, bir kere çıkar.

 Soğuktan sıcağa geçtin mi damlıyor işte.

 Burun çekmek de bir işe yaramıyor.

 Pekâlâ Size ne söylesem ki?

 Hayat hakkında bildikleri hiçbir şey yok ama söz verdim bir kere.

 Bir şiir biliyorum.

 Hapisteki birinden.

 Güzel bir şiirdir.

 Bir insan mı olmak istiyorsun?

 Bu dünyada en iyi şekilde mi yaşayacaksın?

 Bilge bir kadın seni doğurmadan önce Bunlarına çaresine bakmalısın.

 Dünya bir ağıt mekânıdır.

 Öncelikle Büyük Memleketin sana

Baştan sona yapacaklarını sıralar.

 Bazı özel şeylerle sana işkence eder

Paragraflarla, yasaklarla seni sınırlar.

 Onun ilk emri: “Borcunu ödeyeceksin!”

İkinci emri: “Diline hâkim olacaksın!”

Böylece alacakaranlıkta yaşarsın

Şaşkınlıkla kaderini izlersin.

 Geçen yıllar üzerinde izlerini bırakır

Ak saçların bunun şahididir.

 Bedenin zayıf düşer

Solan kol ve bacakların zayıflar.

 Beynin lapa olmuş

 Küçücük şeyler büyümüştür.

 Kısacası, o güz geldiğinde

Nefesin son bulup yok olacaksın.

 Evet.

 Bu şiiri hapisteki biri yazmıştı.

 Üzerine çok zaman geçti, ama hepsini hatırladım.

 Güzeldi değil mi?

 Hayat hakkında, acı ama doğru tespitler.

 Öyleyse sen de sadece memleketle ilgili olan yeri unutma:

 “Büyük Memleketin” yapacaklarını sıralar.

 Bunu kalben öğrenmiş olsan da dostum yetmeyecektir.

 Yetmez.

 Ne onların ne de bizim istiridye veya havyarımız yok.

 İnsan parasını biriktirmek zorundadır.

 Zayıf bir iblis için bu zor olmalı.

 Bacaklarının olduğu ve dışarıda olduğun gerçeği seni mutlu etmeye yetebilir.

 Farklı yollarla da para kazanabilirsin.

 Hadi öyleyse.

 Bize şarkı söyleyecek misin?

 Söz verip dönüyorsun.

 Tamam öyleyse.

 Şarkınızı söyleyeceğim.

 Söz verdiysem tutarım.

 

 Şimşeğin gürlemesi gibi bir ses geliyor

 Kılıçların birbirine vurması gibi Dalgalar kıyıya vuruyor

 Davullar savaşı davet ediyor

 Yoldaşım benim yanımda

 Benimle ilerliyor

 Benimle ilerliyor

 Başıboş bir mermi geliyor

 Hedefi sen miydin yoksa ben mi?

 Gelip ona saplandı

 Ayaklarıma yığıldı

 Sanki benim bir parçamdı

 Sanki benim bir parçamdı

 Elimi sana uzatmak istiyorum

 Tıpkı tüfeğimi doldurmam gibi

 Ancak elimi uzatamıyorum

 Öyleyse cennette yerini al

 Güzel yoldaşım benim

 Güzel yoldaşım benim

 Güzel yoldaşım benim –

 Güzel yoldaşım benim – İn şu masadan!

 Şimşeğin gürlemesi gibi bir ses geliyor!

 Ondan daha iyi dost olur mu!

 Ren nehrine, Almanya’ya, Alman Ren nehrine!

 Gardiyanlar, hepimiz sizin malınızız

 Sen rahat ol anavatanım!

 Sen rahat ol anavatanım!

 Güçlü ve gerçekçi ol

 Gerçekçi ol Ren

 Güçlü ve gerçekçi ol

 Gerçekçi

 Ol Ren Burada oturacak başka sandalyeler de olmalı!

 Ne yedin sen?

 Dediğim gibi, bakacak olursan oturacak bir sandalye bulabilirsin.

 Bizim meselemiz o değil.

 Senin ne yediğini merak ettim.

 Peynirli sandviç, seni koca öküz.

 Sana da kırıntılar kaldı, gerzek herif.

 Aldığım kokulara bakarsam dediklerin doğru gibi.

 Buraya bir bakın!

 Burada hır gür istemiyorum!

 Barımda kavga etmeyim.

 Huzuru bozacaksanız dışarı çıkın!

 İkilesene sen!

 Kavga falan etmeyeceğiz.

 Hesabımızı göreceğiz o kadar.

 Bir şey kıracak olursanız, ödersiniz ona göre.

 Teslim oluyorum.

 Bana dokunmadıkları sürece

 Bana dokunmadıkları sürece!

 Benim için mühim değil.

 Ama bana dokunacak olursa ortalığı birbirine katarım.

 Bu ne yavşak bir herifmiş böyle Dreske!

 – Franz!

 Gözünü seveyim.

 – Bırak konuşsun!

 Faşistler, ne söylemeleri gerekiyorsa onu söylemeye hakları vardır.

 Konuşmakta özgürdürler.

 Şu yaptıkların ve şarkınla nelere sebep olduğuna bakar mısın?

 Hayır, ben bu işe bulaşmıyorum.

 Daha önce, burada böyle bir şey yaşanmadı.

Şimşeğin gürlemesi gibi bir ses geliyor Faşist!

 Kasap seni!

 O pazubendi bana ver.

 Sallanma da ver şunu.

 O pazubendi bana ver dedim!

 Ver şu pazubendi.

 Yoksa ben zorla alacağım.

 – Git buradan Biberkopf.

 – Ben burada Lina’yı bekliyorum.

 Her akşam buradayım.

 Ancak bu iki adamı burada ilk kez görüyorum.

 Sen faşistsin!

 Pazubendin de cebinde.

 Sen bir Nazi’sin!

 Sebebini Dreske’ye anlattım.

 Her şeyi ona açıkladım.

 Ama sen anlamak istemiyorsun.

 İşte haykırmanın nedeni de bu.

 “Ren’e bakmak” marşını haykıran da sendin.

 Eğer böyle gürültü çıkarıp masama oturursan, bu dünyaya barış falan gelmez.

 Öyle olmaz.

 Dünyaya barış getirmeliyiz böylece çalışıp hayatımızı devam ettirebiliriz.

 İşçisi, esnafı, herkes.

 Bir düzen olmalı.

 Yoksa kimse iş bulamayacak.

 Peki siz kaba herifler geçiminizi nereden sağlayacaksınız?

 Kelimeler sizi sarhoş etmiş!

 Tek yaptığınız bela çıkarıp başkalarının sizden nefret etmesini sağlamak ta ki niyetlerini bozup sizlerden birini gebertene kadar.

 Başka birinin sizin ayağınıza basmasını ister miydiniz sizi sahtekârlar?

 Ne yaptığınızın farkında değilsiniz.

 Kafalarınızdaki kuruntulu fikirlerden kurtulun!

 Tüm dünyayı rezil ediyorsunuz.

 Dikkatli olun da başınıza bir şey gelmesin.

 Sizi katiller, sizi kalleşler.

 Tegel’de hapis yattım.

 Berbat bir hayattı.

 Tabii hayat denebilirse!

 Şiirimdeki adam, neler yaşadığımı iyi biliyor.

 Neler yaşadığımı o çok iyi bilir.

 İda!

 Onu hiç aklına getirme.

 İda’yı aklına getirme!

 Hiçbir şey söylemeye hakkınız yok!

 Söyleyebilecek hiçbir şeyiniz yok!

 Söyleyebilecek hiçbir şeyiniz yok!

 Hiçbiriniz bana bir şey söyleyemez.

 Sizden daha fazlasını biliyoruz.

 Bizler siperler yalan söylemedik.

 Siz de gelip bizi tahrik edemezsiniz, sizi kışkırtıcılar!

 Huzur içinde olmalıyız!

 Huzur!

 Huzur içinde olmalıyız!

 Sadece huzur içinde olmalıyız!

 Bir şey yapacağım birinin boğazına yapışacağım.

 Yok, yok yere düşeceğim.

 Dünyanın huzur içinde olduğunu, bir düzeni olduğunu sanırdım!

 Ama dünyada yanlış olan bir şeyler vardı.

 Karşımdaydılar, ne korkunç!

 Bunu hissedip kendimi orada görüyordum.

 Cennette iki insan yaşarmış Adem ve Havva.

 Cennette bir de harika bir bahçe varmış.

 Burada kuşlarla hayvanlar oynarmış.

 Bulutlar dağıldı.

 Şükür ki geçti.

 Kalas gibi kodamanlar yetkilerini dayatıyorlar.

 Krupp’un pansiyonerleri aç.

 Bir buçuk milyon işsiz var.

 15 günde 226,000 işsiz daha eklendi.

 Gidiyorum.

 Benim için bir zevkti.

 Aklınızdan geçenlerden ben sorumlu değilim.

 Borcum neyse yarın öderim Max.

 Kusura bakma Dreske, böyle bir şey olsun istemedim.

 Senin zaferini ringa balığı kuyruğu ve patatesle kutlayacağız.

 “Aşağılık, dönek alçakların burjuvaların ve sosyal şovenistlerin desteklediği Sovyetlerin anayasası rezil bir şeydir.

 Bu şey, Avrupa’nın devrimci işçileri ile Scheidemann’ın yandaşları arasındaki uçurumu giderek artırıyor.

 Bunalmış topluluk da bizim tarafımızda.

” Ne oldu?

 Bir şey mi var?

 Aslında hepsi böyle değil.

 Heyecanlarıyla nasıl başa çıkacaklarını bilmiyorlar o kadar.

 Tegel’de yatmış veya böyle bir deneyim edinmiş olsalardı belki kavrayabilirlerdi.

 Lina!

 Lina, hiç gelmeyeceksin sanmıştım.

 Lina, küçüğüm seni ne çok sevdiğimi biliyorsun.

 Sana ne oldu Franz?

 Bir şeyler olmuş gibi.

 Ne olmuş olabilir?

 Seni çok sevdiğimi söyledikten sonra bana ne olmuş olabilir?

 Ne olmuş olabilir?

 Yok bir şey Franz.

 Devam et Franz.

 Senin tarafından ısırılmak

Bölüm 3: Kafaya Bir Çekiç Darbesi Ruhu İncitebilir

 

Bir iki sokak lambası daha koyabilirlermiş.

 Adamın çalışmasına izin vermeyeceklerse insanlar ne beklentisi içindeler?

 Ne oldu, Franz?

 Yok bir şey.

 Az kalsın başıma bela alıyordum.

 Sandalyeyi elime almıştım.

 Şükür, kimseye vurmam gerekmedi.

 İstemedim vurmayı.

 Zaten birine vursam, hatalı taraf hep ben olurum.

 Evet, Benim gibi, birine saldırmış bir adamla beraber olmak böyle bir şeydir.

 Hatalı taraf hep sen olursun.

 Hatalı taraf olmaya mahkûm ettiler beni.

 Bana niye öyle bakıyorsun?

 Ben hiçbir şey yapmadım.

 Hiçbir şey olmadı.

 Yanındayım işte.

 – Svastika yüzünden mi başına bela alıyordun?

 – Evet.

 Eskiden beraber takıldığım bazı arkadaşlarım vardı.

 Kızıllar.

 Bana ne söylerlerse, inanırdım eskiden.

 Bugünlerde, bulabildiğin çoğu işin içinde bir bit yeniği oluyor.

 Völkischer Beobachter satmam lazım, demiştin.

 Kendin dedin bunu.

 Dedim tabii, dedim ve işlerin istediğim gibi gideceğini umdum.

 Ama önünde sonunda bir şeyler olacağını biliyordum.

 Mesele de bu, Lina: Dediklerini bir türlü anlamıyorum.

 Kafam saman dolu sanki.

 Franz, bir fikrim var.

 Şu gazete işini ve Völkischer Beobachter’i falan boş ver.

 Başına bela aldığınla kalırsın.

 Sen öyle diyorsan, boş veririz biz de.

 İşi unut gitsin.

 Şimdi aklıma geldi: Amcam vardı benim.

 Senin amcan mı var?

 Amcan olduğunu söylememiştin.

 Aslında, tam olarak amcam sayılmaz.

 Babamın bir arkadaşı.

 Ben küçükken, ara sıra evimize gelirdi.

 Birkaç kere.

 Ona güvenebiliriz.

 Kesin ne yapacağını bilememe durumundan bizi kurtarmak için aklında bir fikir vardır.

 Yardım eder bize.

**

Ufak Lina!

 Czernowitz’li Ufak Lina Przybilla.

 Ne kadar oldu?

 En aşağı 10 yıl, 12 bile olabilir.

 Evet, doğru.

 On iki yıl.

 12 yıl geçmiş olmalı.

 On iki yıl!

 Elizabeth Teyzeden ne haber?

 Birkaç yıl önce vefat etti.

 Öylece ölüverdi, hiç fark ettirmeden.

 Yanımda öldü.

 Öylece Ölüverdi.

 Lina!

 Bu bay da nişanlın oluyor, değil mi?

 Evet, Franz’la tanış, nişanlım.

 Tegel!

 Evet.

 Dört yıl.

 – İşsizsin herhalde?

 – Öyleyim.

 İki yıldır işsizim.

 İsmim Franz.

 Ben de Otto.

 Baksana, amcanı sevdim.

 Ben de nişanlını sevdim.

 Bir şey içer miydin?

 Biraya hayır demem.

 Mekânımda bir tek bira var desem yalan olmaz.

 Bulaşıcı hastalık gibi sanki: İşsizlik.

 Neden bilmem, ama bulaşıcı işte, haksız mıyım?

 Evet, öyle sanki.

 Gelsene, şuna bir bak.

 “Talihsizken Talihli Olmak”

“Dostunla Yürümek Senin yararına”

Yazan: E. Fischer.

 Çok garip, baş sayfasında şiirler olan bir gazete.

 Yalnız yürümek:

Yürek küt küt atarken İkircikli adımlarla ilerlenen

Taştan bir yolda

Dostunla yürümek senin yararına

Düştüğün zaman Kim destek olur kalkmana?

 Ve yorulduğunda Kim yardım eder sana?

 Dostunla yürümek senin yararına

Sessiz seyyah, bir baştan bir başa Yeryüzü ve zaman boyunca

Rehberlik etsin Kurtarıcımız İsa

Dostunla yürümek senin yararına

Yolu bilen

O Neye ihtiyacın var bilen

O Ağzından çıkanlarla ve yaptıklarıyla

Yardım eder sana

Dostunla yürümek senin yararına

 

Ne hoş, değil mi?

 Bakış açına göre değişir.

 **

Şu an, içki içmeyi yeğlerim.

 Buyur.

 Sağ olasın.

 Şerefe.

 Şerefe.

 İki yıldır işsizim mi demiştin?

 Aynen.

 Neredeyse iki yıl oluyor.

 Ama pek dert etmiyorum.

 Yapacak gereğinden fazla iş var.

 Hem tek başına hem de işsizken nasıl geçinebiliyorsun?

 Nasıl söylesem, ayakkabı bağcıklarıyla ilgili bazı fikirlerim var.

 Bazen başka şeylere de el attığım oldu, ama ayakkabı bağcığı en iyisi.

 Hem hiç zorluk çıkarmıyor, hem de insanların her an ihtiyaç duyabilecekleri türden bir şey.

 Ayakkabı bağcıkları.

 Sen ne düşünüyorsun?

 – Ayakkabı bağcıkları?

 – Ne diyeyim ki?

 – Ayakkabı bağcıkları!

 – Ayakkabı bağcıkları!

 Evet.

 Ayakkabı bağcıkları.

 Dinle Yalnızca soruyorum, o kadar.

 Ayakkabı bağcıklarını kastediyorum.

 Franz için ayakkabı bağcıklarıyla bir şeyler ayarlanabilir mi dersin?

 Neden olmasın?

 Ayakkabı bağcıkları hep alıcı bulur.

 Bir tane az olmuş ya da çok olmuş, hiç fark etmez.

 Ayakkabı bağcıkları, Franz!

**

Kusura bakma.

 Açlıktan ölmek üzere bile olsam, yeminim var.

 Temiz kalacağıma, bir daha yasadışı işler yapmayacağıma, temiz kalacağıma yemin ettim.

 Yeminim var ve bu yeminden dönmeyeceğim, açlıktan ölmek üzere bile olsam.

 Sana yardım edebileceğimi düşünmüştüm.

 Sağ ol, Meck.

 İyiliğimi düşündüğünü biliyorum.

 Ama bir şey için yemin ettiysem, o yeminden dönmem.

 Ayrıca, ayakkabı bağcığı işine giriyorum.

 Belki bu sefer işler yolunda gider.

 – Ayakkabı bağcığı mı?

 – Evet, kapı kapı dolaşarak.

 Tanrım.

 Ayakkabı bağcıkları insanların her an ihtiyaç duyabilecekleri türden bir şey.

 Elbette.

 Darılmaca yok.

 Hoşça kal, Franz.

 Hoşça kal, Lina.

 Hoşça kal, Meck.

 Bize inancım var, Franz.

 Başında beri, bize inancım vardı.

**

Ne mesut adamdır o, pişmanlığı sebep olan şeyleri, aklından çıkaran

**

 Biliyor musunuz?

 Özlem yiyip bitiriyor sizi, ne et ne de kemik bırakıyor insanda.

**

Senin de diğer kadınlardan farkın yok.

 Bir zamanlar harika bir cennetten bahsederlerdi.

 Göller denizler balıkla doluydu.

 Ağaçlar topraktan bitiveriyordu ve hayvanlar oyunlar oynuyordu:

Yeryüzünün mahlukatları, balıklar ve kuşlar.

 Sonra ağaçlardan birinden bir hışırdama duyuldu: bir yılan.

 Bir yılan, bir yılan kafasını uzatmıştı.

 Cennette yaşamış olan bir yılan, tarladaki diğer mahluklardan çok daha kurnaz bir yılan.

 Birden konuşmaya başladı yılan, Adem ve Havva’ya seslendi.

 Otto’nun hâlâ gelmemiş olması çok garip.

 Hep zamanında burada olurdu, her sabah.

 Midesinde sorun olduğunu biliyorsun.

 Yine ağrıları tutmuş olabilir.

 Bazen ağrıları tuttuğu oluyor.

 Ağrılarından bahsetmişti bize.

 Evet, Belki yine mide ağrısı tutmuştur.

 **

 Lütfen.

 Bu sabah bari olmasın.

 Sorun ne, Lina?

 Hoşuna gitti, değil mi?

 Sen de benim kadar hoşlandın, değil mi?

 Evet.

 Elbette ben de senin kadar hoşlandım, ama bazen şeytandan farkın olmuyor.

 Şeytandan farkım olmuyor, ciddi misin?

 Şeytan olmadığımı söylesem, ne derdin?

 Mutlu ve memnun olur muydun o zaman?

 İşte böyle.

 Ama bu sabah, Franz, cidden yorgunum.

 Cidden!

 Peki, bu sabahı es geçebiliriz.

 Kimseyi zorlamak istemem.

 Kişiler özgür olmalı.

 Şimdi ne yapacaksın?

 Tek başına mı çıkıyorsun?

 Başka ne yapabilirim?

 Burada oturup bütün gün bekleyeyim mi?

 Öyle ya da böyle, geleceği yok zaten.

**

 

 Siz de kabul edersiniz ki Bay Biberkopf’ta şeytan tüyü var.

 Evet, şeytan tüyü var, siz ne dersiniz?

 Evet.

 Haklısınız.

 Franz’da şeytan tüyü var.

 Buyrun?

 

Çiçek almam lazımdı, bayan.

 Ama karar veremedim Ne tür çiçek alacağıma karar veremedim.

 Bir de şey var, şu göndermede bulunmaları lazım: “Geçmiş peşini bir türlü bırakmıyor, seni sürükleyip duruyor, geleceğin olmadı bir yere.”

Anlıyor musunuz?

 Evet, anlıyorum.

 Karanfiller işinizi görür.

 – Beyaz karanfiller, bayım.

 – Beyaz karanfiller mi?

 Ama onlar cenazeler içindir, haksız mıyım?

 Evet, bayım.

 Ama siz de cenaze için çiçek arıyorsunuz zaten, değil mi?

**

Ne faydası olacak ki?

 Bu dünyada hiçbir şeyden fayda yok.

 İstifinizi bozmadan üç saattir orada oturuyorsunuz.

 Dalgınlık hiç iyi bir şey değil.

 Hele hiçbir işe yaramıyorsa, uzaklara dalmanın hiç manası yok.

 Ama Franz’ım, dün beni ne kadar sevdiğini ifade etti.

 Ama söyledi işte.

 Ben de ona hırka örüyordum, kahverengi yün bir hırka.

 Bitmek üzere.

 Bir şeyler yemelisiniz, Lina Hanım.

 Yemek yemezseniz, hasta olacaksınız.

 Tek kelime etmeden, beni bırakıp gidiyor, sanki bir kabahat işlemişim gibi.

 Ona bir şey yapmadım ki.

 Yaptım mı yoksa?

 Ona fenalık mı ettim?

 İncittim mi?

 Ona acı mı çektirdim?

 Bir şeyini mi aldım elinden?

 Özgürlüğünden mahrum mu ettim?

 Tanrı aşkına, ne yaptım ben?

 Hiçbir şey yapmadınız.

 Yapmadığınızdan adım gibi eminim.

 Başı belaya falan girdiyse, aceleyle kaçması gerekmiş olabilir.

 Yoo, hayır.

 Franz’ın başı belaya girmedi.

 Bundan eminim.

 Girse söylerdi bana.

 Başı belaya girse, haberim olurdu.

 Hem ayrıca, bir daha kötü bir şey yapmayacağına söz vermişti.

 Söz vermişti ve bunda gayet ciddiydi.

 Franz yanlış bir şey yapmadı.

 Bundan eminim.

 Lina Hanım!

 Bekleyin!

 Lina Hanım!

 Öldürücü Öpücükler

Her şey çok güzel giderken, kaçıp gittin, Franz.

 Franz gitti.

 Bavulunu topladı ve çekip gitti.

 Hele bir sakinleş önce.

 Lina.

 Ağlamayı kes.

 – Ne oldu?

 – Bir şey olmadı.

 Eve geldi, bavulunu topladı ve çekip gitti.

 Hiçbir şey anlamadım.

 Kimse durduk yere çekip gitmez.

 Bir şeyler olmuş demek ki.

 Dün, Lüders bir paket bıraktı, sonra da küçük bir çocuk mektup getirdi.

 Mektup Franz’aydı.

 Mektubu okur okumaz, beti benzi attı.

 Çabuk çabuk bir şeyler söyleyip çekti gitti.

 Mektup mu geldi demiştin?

 – Kimden gelmişti?

 – Hiç bilmiyorum.

 Üzerinde gönderenin adresi yazmıyordu.

 Önde, şöyle yazıyordu: “Franz Biberkopf.

 Zata mahsus.

” Sonra birden garip, kendinde değilmiş gibi davranmaya başladı ve ağzından çıkanları kendi de bilmiyormuş gibi konuştu.

 Yanlış hatırlamıyorsam, “Ceza,” gibi bir şey demişti.

 O mektupta, tek kelime etmeden çekip gitmesini sağlayacak ne yazıyor olabilirdi ki?

 Normalde onun yapacağı türden bir şey değil bu.

 Bir de Lüders ona paket bıraktı demiştin, içinde ne vardı?

 Sanırım sattığı ayakkabı bağcıkları vardı içinde.

 Yalnız bir şey ilgincime gitmişti.

 Bugün öğle yemeği vakti, Lüders geldi ve Franz’ın içeride oturduğunu görür görmez arkasından şeytan kovalarcasına fırladı gitti.

 Lüders içeri girdi ve Franz’ı görünce gerisingeri çıktı gitti mi diyorsun?

 İkisi arasında bir şeyler olmuş.

 Ne olduğunu biliyor musun?

 Otto’dan her zaman övgüyle söz ederdi, her lafında övgü vardı.

 “O çok iyi bir dost,” der ve her şeyini onunla paylaşırdı.

 Ama Otto, Franz’ı içeride gördüğünde girdiği gibi çıkınca, bu işte bir bit yeniği olduğu belli oldu.

 Besbelli bir şeyler dönüyor.

 Otto’dan her zaman övgüyle söz ederdi, “O gerçek bir dost,” derdi.

 Lüders’in adresi var mı sende?

 – Evet.

 – Gidelim o zaman.

 Merhaba, Lina.

 Söyle bakalım.

 Gecenin bir yarısı benimle konuşman gereken o önemli konu da ne?

 Franz ortadan kayboldu, Lüders Amca.

 Ben de düşündüm ki, son zamanlarda aranızdan su sızmadığı için belki bir şeyler biliyorsundur.

 Belki sana bahsetmiştir.

 Belki bir şeyler biliyorsundur.

 Her şey olabilir.

 Hayır, bana bir şey söylemedi, bir kelime bile.

 Bana bile söylemedi.

 Ama bir şey olmuş olmalı.

 Ona bir şey olmuş olmalı.

 Bir şey olmuş olmalı, derken?

 Muhtemelen acelesi vardı.

 Başka ne olabilir ki?

 Yoo, hayır, amca.

 Arkadan iş çevirecek biri değil o.

 Franz yapmaz.

 Hiç inandırıcı gelmiyor.

 Franz bir şey yapmadı.

 Hiçbir şey yapmadı.

 Yanlış bir şey yapmadı, çünkü yapmayacağına yemin etmişti, çünkü Franz dürüst bir adam.

 Ben ona kefilim.

 Senin de bir şeyden haberin yoksa, o zaman ben de polise giderim.

 Onu bulmanın yolunu biliyorlardır.

 Yani şimdi Franz kayboldu ve polis de onun izini mi sürecek?

 – Planın bu mu?

 – Ne yapayım peki?

 Ne yapmam gerekiyor?

 Lina, aşk ilişkilerinde olur böyle şeyler.

 Er ya da geç, o gün gelir Bunlar doğru mu, yoksa ben mi haklıyım, Bay Meck?

 Ne dersiniz?

 Tabii, Bay Lüders.

 Tabii.

 Bir bakıma siz de haklısınız.

 Ama şu anki durumda, bana kalırsa, Bay Lüders, şu anki durumda, işin içinde başka bir şey var.

 Söylediğinizi açar mısınız?

 Sizi

Sizi pek anladığım söylenemez.

 Lina, Bir an olaya bir de diğer yönden bak.

 Arkanı dön ve yüzünü duvara ver.

 Sen kal yerinde.

 Ne dolaplar çeviriyorsunuz?

 Niye yüzünü çevirdi?

 Benden ne istiyorsun?

 Bara gitmiştin.

 Franz’ı gördün, sonra gerisingeri dönüp, tabanları yağladın.

 Bunu yapmanın bir sebebi olmalı.

 Yanlış mıyım?

 Evet, ama tamamen bir tesadüften ibaret.

 Bara girdiğim an aklıma gelivermişti

Aslında canım hiç içeri girmek istemiyordu.

 Ben de girdiğim gibi çıktım.

 Ben Yalan attığını sen de biliyorsun.

 Yalan attığını bildiğimi de biliyorsun.

 Böyle yapmanın asıl sebebi neydi?

 Niye ?

 Sana niye yalan söyleyeyim ki?

 Aynen.

 Özellikle de bu yüzden bana niye yalan söylediğini bilmek istiyorum.

 Şunu belirtmezsem olmaz, Bay Lüders, cebimde bıçak taşıyorum.

 Cebimde her zaman bıçak taşırım ve mecbur kalırsam kullanmaktan çekinmem.

 Bu anlaşıldı mı?

 Şimdi size, bir iki tavsiyede bulunacağım.

 Yarın, gidip Franz’ı bulacaksınız.

 Muhakkak bulun onu, aksi takdirde geri gelirim, ama bu sefer bıçağım cebimde kalmaz.

 Anlaşıldı mı?

 İyi günler.

 Biri seni soruyor, Biberkopf.

 – Burada olmadığımı söyle.

 – Çok geç artık.

 İsteğini yerine getirmemiz için, önceden söylemen gerekirdi.

 Merhaba, Franz.

 Kusura bakma, Franz, ama Meck, ve Lina, ve Franz Biberkopf’un büyük bir talihsizlik yaşadığı söylenemezdi.

 Ama yaşamını dürüstçe sürdürme gayesini yerine getirmenin, ne kadar kolay gözükürse gözüksün, aslında çatlaklarla dolu olduğunu fark etmişti.

 Git buradan.

 Cidden, Franz, neyin var anlamıyorum.

 Sorun ne anlamıyorum.

 Ben sana ne yaptım?

 Kafamda olup bitenleri ve ne yapıp da kafamda olup bitenlere sebep olduğunu, basit cümlelerle ifade etmeyi öğrenemedim.

 Öğrenemedim, çünkü öğrenmiş olsaydım bunun yanında başka şeyler de öğrenmiş olacaktım ve yaşananlar yaşanmamış olacaktı.

 Derdin ne bilmiyorum, Lina’dan kaçıyorsun, çok garip davranışlar sergiliyorsun.

 Yemin ederim, seni bu hale sokacak ne yaptım bilmiyorum.

 Çok ilginç.

 Artık yüzüne bakmak zorunda bile değilim.

 Zihnindeki yalanları sesinden duyabiliyorum.

 Niye önceden duyamıyordum?

 Tamam, Franz.

 Düşündüm ki, sana biraz para verebilirim, para verirsem olanları belki unutursun, neler olduğunu anlamasam bile.

 Lüders, o parayı hızlıca cebine sokmazsan, bana istemediğim şeyleri yaptırmak zorunda bırakırsın.

 Seni öldürürüm!

 İşte, Franz, baksana.

 Parayı vermek istiyorum.

 Etrafı tertemiz ediyoruz, Lüders.

 – Etrafı tertemiz ediyoruz.

 – Parayı neden istemiyorsun?

 Geliyor!

 Topraktan yaratıldın Anladın mı?

 Her şey tertemiz olmalı, süpürüldü her şey, temizlendi her şey, süpürüldü her şey.

 İşte.

 Sonuna geldik.

 Artık evler yıkılmayacak, çatılar üzerime çökmeyecek.

 Hepsi geçti artık.

 Kesin olarak, geçti artık.

 Şurayı hep beraber silelim.

 Yoksa aşağıdakilerin kafasına damlayacak.

 Leke bırakacak.

 Ölü.

 Topraktan yaratıldın ve yine toprağa döneceksin.

 “Ellerinle alkışla, alkışla, alkışla.

 Ayaklarınla vur pat, pat, pat.

” Delirmiş.

 Keçileri kaçırmış.

 Franz benim dostumdur.

 Şu saka kuşu var ya, bir tek o yaşayan bir mahluk olduğunun farkında, ne kadar küçük olursa olsun.

 İşte böyle.

 Gördünüz mü, Delirmiş.

 Herkes öyle olduğunu biliyor.

 Zırdeli.

 Kapa çeneni!

 Kadına bir konyak daha getirsene, Max.

 Tamam.

 Şimdi gel bakalım, Lüders.

 Yaklaş.

 Franz güvenmişti sana.

 Seni dostu biliyordu.

 Peki sen ne yaptın?

 Ona ihanet ettin, değil mi?

 Gittin ihanet ettin, değil mi?

 Tamam o zaman, bunu açıklığa kavuşturduk.

 Şimdi, adresi ver bana.

 Fontanestrasse.

 Fontanestrasse 17.

 Defol git!

 Gel, Lina.

 Neyse Diğer adamın gelişinden hemen sonra buradan ayrıldı.

 Yarım saat sonra falan, yarım saati geçmemiştir.

 Şurası, sağdan üçüncü yatak onundu.

 Kendiniz bakın.

 Odanın her yerine su sıçrattı.

 Başka bir şey söyledi mi?

 Başka bir şey mi?

 Ne söylemesi gerekiyordu?

 Gittiğini söyledi, başka bir şey arıyormuş.

 – Ne söylemesi gerekiyordu?

 – Haklısınız, ne söylemesi gerekiyordu ki?

 Ama bir şeyler söylemiş olmalı.

 – Sonuçta insanlar konuşurlar.

 – Hayır, bayım.

 İnsanların hepsinin huyu suyu farklıdır, birbirine benzemezler.

 Birisi susmak bilmezken, birileri vardır, ağızlarını bıçak açmaz.

 Evet, haklısınız.

 Bu yatak onun mu demiştiniz?

 Evet.

 Ama yalan söylemiş olmayayım, gitmeden önce bir şey söylemişti.

 Dedi ki, birileri gelecek olursa onu aramaya çalışmayacakmışsınız.

 “Kimse beni aramaya gelmesin.

” Böyle demişti.

 Kusura bakmayın, hanımefendi, oraya yatamazsınız.

 Yatak daha yeni yapıldı.

 Onları kiraya vermem gerekiyor.

 İçinde bulunduğumuz zamanda, paraya ihtiyaç var.

 Şartlar her zaman böyle değildi.

 Eskiden çok farklıydı.

 – Eski günlerde – Evet, o zamanlar tamamen farklıydı.

 Hadi, Lina.

 Gitsek iyi olacak.

 Affedersiniz.

 Uzanmam gerekti.

 – Üzgünüm.

 – Sorun değil, hanımefendi.

 Belirtmem gereken bir şeydi o kadar, belirtmem gereken bir şeydi.

 Çok sağ olun.

 Hadi, Lina.

 Gidelim.

 Şuradan da çıkabilirsiniz.

 Bekleyin.

 Beyefendi bir şey daha demişti, ama anlamamıştım.

 Çok garip konuşmuştu.

 Sanki öğrenmek istemediği bir şey öğrenmişti.

 Buna benzer bir şeydi.

 Belki ne demek istediğini siz anlarsınız.

 Ama dediğim gibi, neyi kastettiğini anlamadım.

 Olsun, çok teşekkürler, bayan.

 Lafı bile olmaz, bayım.

 Lafı bile olmaz.

 Artık onu aramamalıyız belki de.

 Belki düşünmek için vakte ihtiyacı vardır.

 Belki yalnız kalmaya ihtiyacı vardır.

 Senden çok hoşlanıyorum, Lina.

 Benim evime gelebilirsin.

 Böylece yalnız kalmamış olursun.

 Hem beni de yalnızlığımdan kurtarırsın.

 Seni hep sevmiştim.

 

Bölüm 4: Sessizliğin Derinlerinde Bir Avuç İnsan

Biberkopf, bir şey mi oldu?

 Yok, yok.

 Biram bitmiş.

 Gidip almam lazım.

 Al tabii.

 Nalları dikmeden önce sütüme kavuşabilecek miyim acaba?

 Yine başladı.

 Bütün gün böyle.

 Derdi davası insanın sinirini bozmak.

 Eskiden nasıl da iyi bir kadındı halbuse.

 Bir insan nasıl bu kadar değişebilir?

 İnsanın sinirini bozmaktan başka işe yaradığı yok artık.

 Sütün birazdan hazır olur.

 Merhaba, Bayan Greiner.

 Merhaba, Bay Greiner.

 Bira almaya geldim yine.

 Bay Biberkopf.

 Ne çabuk bitirdiniz öyle.

 İnsanın ihtiyacı olunca böyle oluyor işte.

 Çok haklısınız, Bay Biberkopf.

 Çok haklısınız.

 Şu an bir şişe verirseniz sevinirim.

 Ağzımın pasını alsın.

 Tabii.

 Schnapps kalmamış maalesef.

 Bitip tükendik resmen.

 İhtiyar Greiner’ın da demlenip kestirmekten başka bir şey yaptığı yok.

 Adam işsiz kaldı, n’apsın?

 Bugünlerde çoğu adam aylak aylak geziyor.

 Doğru söze ne hacet, Bay Biberkopf.

 Lafı ağzımdan aldınız.

 Tek anlamadığım şey şuradakilerin geçimini nasıl sağladığı.

 Neredekilerin?

 Şuradaki ayakkabı mağazasındakilerin.

 Dört tane koca vitrin; her şey birinci sınıf.

 Ama içeride müşteri falan göremiyorum hiç.

 Üstüne üstlük altı tane kız çalıştırıyorlar.

 Hizmet edecek müşteri varmış gibi.

 Adam başı ayda 80 mark eder.

 Anca yaşlandıkları zaman belki 100 mark kazanırlar.

 Ayakkabı mağazası yaşlı Bayan Grillmann’a ait.

 Eskiden her şey gayet normaldi.

 Vitrinler bu kadar büyük ve gösterişli değildi.

 Sonra kadın dükkânın müdürüyle evlendi.

 O günden beri kadın geriye çekildi ve kötü günler geçirmeye başladı.

 Adam yakışıklı biri.

 Dükkânı şu anki hâline o getirdi ama daha 40 yaşında bile değil.

 Esas sorun da bu zaten, Bay Biberkopf.

 Bazen adam çok geç geliyor ve kadın onu beklemiş oluyor.

 Sinirinden ne uyuyabiliyor, ne bir şey.

 Kendinden genç bir adamla evlenince böyle oluyor işte.

**

Beslenmede yağın önemi: Yağ, kemik çıkıntılarını kaplar; basınç ve darbelere karşı korur. Bu yüzden zayıf düşmüş insanlar yürürken ayaklarındaki ağrıdan şikâyetçi olur.

 

Buraya gelip-

– Ne demek istiyorsun?

 Bir sorun mu var?

 Bana göz kırptın, değil mi?

 Evet Sana göz kırpmış olabilirim ama İstemiyor musun yani?

 Aman ne güzel!

 Önce göz kırp, sonra da korkup kaç.

 Çok da umurumda!

 İktidarsız puşt!

**

Tüm suç benim olmalı.

 Adama bak, gittiği yere göbeğini de taşıyor.

 Karmaşa.

 Soluk bir köşede.

 Bir fare de yakalamıyorum.

 Su içmek istiyorum.

 Ne yaptığım kimin umurunda?

 Kimin umurunda?

 Uyumak istersem hiç kıpırdamadan öbür güne kadar uyuyabilirim.

 Öbür güne kadar canım aylaklık etmek isterse aylaklık ederim.

 Kimin umurunda?

 Ne yaptığım kimin umurunda?

 Evet?

 Dün gece kustuğunu duydum.

 Sesin çok kötü geliyordu ama gece gece gelsem de bir yardımım dokunmaz diye düşündüm.

 Gelmedim o yüzden.

 Birincisi geri zekâlı sen benimle ne cüretle konuşuyorsun?

 İkincisi 8’den 12’ye bu kokuşmuş delikte kalmak istersem bundan kime ne?

 Merak etme.

 Ben temizlerim.

 Savaş zamanından alışkınım.

 Sıhhiye eriydim.

 Bundan daha kötü şeyler temizlemek zorunda kaldığım olmuştu.

 Beni rahatsız etmez cidden.

 Kalbini doğaya mı kaptırdın?

 Doğaya kaptırmadım.

 Ama sanki Alpin devleriyle yüz yüze olduğumda veya coşkun bir denizin yanındaki sahilde uzandığımda ilkel bir ruh beni alıp götürüyor.

 Evet, bir şeyler kemiklerimde coştu ve kaynadı.

 Kalbim çalkantıdaydı.

 Fakat ben kalbimi ne kartalların yuva yaptığı yere ne de madencilerin gizli cevher damarını bulmak için derince kazdığı yere kaptırdım.

 Öyleyse neye?

 Spora mı?

 Gençlik Hareketi’nin haykırışlarına mı?

 Politik çatışmaların kargaşasına mı?

 Onlara da değil.

 Demek ki hiçbir şeye kaptırmadın.

 Sen yoksa kalbini bir şeye kaptırmayan kendine saklayan onu güzelce muhafaza edip mumyalayan tiplerden misin?

 Ölümün her şeyin sonu olduğunu mu söylüyorsun?

 İnanmak hâlâ mümkün mü?

**

 Salı: İnsanlar kendilerini değiştirebilir mi?

 Çarşamba: Tanrı’nın gözünde kim adildir?

**

 İyi günler, peder.

 Adım, Franz Biberkopf.

 Sıradan bir ırgatım.

 Mobilya taşıyıcısıydım, şu an işsizim.

 Sana bir şey sormak istiyorum.

 Mide ekşimesi, hazımsızlık.

 Mide ağrılarımı nasıl önleyebilirim?

 Bak yine oldu.

 Çok rahatsız edici!

 Çok içmekten oluyor.

 Böyle sokak ortasında sizi lafa tuttuğum için beni bağışlayın.

 İşinizden alıkoyuyor muyum?

 Bu ızdırap verici acıdan kurtulmak için ne yapabilirim?

 Hristiyan hristiyana yardım etmeli.

 Siz iyi bir insansınız ama ben cennete gidemeyeceğim.

 Peki neden?

 Ortada suçlular varsa onların her şeyini anlatabilirim.

 Sadık ve dürüst.

 Karl Liebknecht’e yemin ettik.

 Rosa Lu-emburg’a ellerimizi açtık.

 Ölünce cennete gideceğim.

 Önümde eğilip: “Bu, Franz Biberkopf.

 Sadık ve dürüst.

 Bir Alman.

 Acayip işler yapar.

 Sadık ve dürüsttür.

 Bayrağı kaldır.

 Siyah, beyaz ve kırmızı.

 Ama kendine hâkim oldu.

 Alman olmak isteyenler gibi yurttaşlarını aldatmak isteyenler gibi kendini suça vermedi.

” diyecekler.

 Bir bıçağım olsaydı boğazına saplardım.

 Şimdi hatibe koşma sırası sende evladım.

 Ah evlat ah!

 Devam et; eğlenceli olduğunu düşünüyor ve hâlâ cıyak cıyak bağırabiliyorken.

 Sadık ve dürüst.

 Hiçbir alakam olmayacak, peder.

 Bana göre değil.

 Hainlerin yeri hapishane bile değildir.

 Hapishane bile değil.

 Hapishanede yattım ben.

 İçini dışını bilirim.

 Birinci sınıf eşyalar.

 Harika bir fırsat.

 Başka yolu yok.

 Orası hainlerin yeri değil.

 2 kere 2, 4 eder.

 Başka yolu yok.

 Burada Burada bir adam görüyorsun Affedersin ama benim mide ağrılarım var.

 Kendime hâkim olmalıyım.

 Su!

 Su!

 Su!

 Su!

 – Al.

 – Teşekkür ederim.

Burada 3 gündür böylece yatıyorsun.

 Dövünüyor, bağırıyor hıçkıra hıçkıra ağlıyor, sızlanıyorsun.

 Senden çıkanları keşke bilsen.

 Ter ve çılgınca düşünceler.

 Ne kadardır böyleyim?

 Günlerdir mi?

 Günlerdir.

 Seni alıp götürmeyi ya da bir doktor çağırmayı düşünüyordum.

 Ama her zaman şuna inanmışımdır: Bir kimsenin kendisi için neyin iyi olduğuna yine kendisinin karar vermesi daha iyidir.

 Evet, haklısın.

 Demek günlerdir.

 Zil zurna sarhoş olmuş olmalıyım.

 Bilmiyorum.

 Sadece alkol yüzünden değil.

 Başka bir şey daha var.

 Saçmalık!

 Başka ne olacak?

 Çok içiyorum, hepsi bu!

 Sadece çok içtim.

 Aşağı inip sokaktaki insanlarla haşır neşir olmalı bacaklarımı açmalıyım.

 Bir ayak ötekinin önüne sonra öteki de diğerinin önüne.

 İşte cevap bu!

 Franz Biberkopf, kobra gibi sağlam ama ayakları sarsık

Münzstrasse’deki Yahudilere gitti.

 Adam işleri yoluna sokmak için sorunları çözmek istiyor.

 İşte yine Franz Biberkopf.

 Soğuk ama taze!

 Şimdi kim holde dikilmek tırnakları donmuş sokak satıcısı olmak istiyor?

 Sadık ve dürüst!

 Oturma odasından çıkıp kadınların haykırışlarını duymamak güzel.

 İşte yine Franz Biberkopf.

 Sokakta yürüyor!

 İnsanlar ellerinden geleni yapıyor.

 Evde çocukları var.

 Kuşların gagaları gibi açık aç ağızlar.

 Aç ve yeniden kapat.

 Aç ve yeniden kapat.

 Kapat.

 Aç Aç, kapat.

 Affedersiniz, beyefendi.

 Çok özür dilerim.

 Çatılar çalkalanmaya sallanmaya başlayabilir.

 Kum gibi bir şapka gibi elinizden kayabilirler.

 Çünkü onlar Eğriler, uzun bir sıra boyunca çatı kirişlerinden taşıyorlar.

 Ama bir şey olmaz.

 Çakılmışlar.

 Altlarında sağlam kirişler var.

 Çatı zift ve muşamba ile kaplanmış.

 Dimdik ve metindir bekçi.

 The Rhine’daki bekçi.

 Günaydın.

 Franz Biberkopf!

 Dimdik dururuz.

 Göğüs dışarı, bel dümdüz.

 Bizler Alman vatandaşıyız.

 Gardiyan böyle dedi.

 Günaydın, beyefendi!

 İnsanlar Sokakta sessizce yürürler.

 Arabacı mallarını boşaltır.

 Memurlar evleri denetler.

 Göreve çağrı gelir.

 Fırtınaların gürlemesi, Kılıçlarının çarpışması gibi.

 O zaman burada beraber yürüyebiliriz.

 Kahverengi yün ceketli adam.

 Onu tanıyorum.

 Onu tanıdığıma eminim.

 İşi var.

 Bunu biz de yapabiliriz.

 İşte.

 Sağ elinde tutar havaya kaldırır sıkıca tutarsın sonra da indirirsin.

 Bunlar sizin için çalışan insanlar.

 İşte biz, emekçi sınıfı.

 Sağı kaldır!

 Solu indir!

 Sağı kaldır!

 Solu indir!

 İnsanın kaderi canavarlarınkine benzer.

 Onlar ölünce, o da ölür.

 Koca beyaz bir öküz kesim yerine sürülmüş.

 Her taraf kan, etrafta ise et parçaları ve kesilmiş kemikler var.

 Koca öküzün geniş bir alnı vardır.

 Sopalar ve yumruklarla, arka ayağa baltanın düz tarafıyla vuran kesim yapacak kişiye götürülür.

 Bir çoban ensesinden ve arkasından onu yakalar.

 Hayvan durur, başını aşağı eğer.

 Sanki razı olur.

 Artık her şeyi görür ve anlar.

 Bu onun kaderi ve yapabileceği bir şey yoktur.

 Belki çobanın hareketini bir kucaklama olarak görmüştür.

 Adam çok dostane gözükür.

 Onu çeken çobana başını eğer.

 Başını bir yana devirir.

 Bıçak öküzün boğazına girer.

 Koyu kırmızı kan kesim yapanın koluna ve bıçağın üzerine fışkırır.

 Coşkun, sıcak kan.

 Başkalaşım anı: Kanın güneşten geldi.

 Güneş kendisini senin vücudunda saklamıştı.

 Şimdi yine ortaya çıktı.

 Hayvan güçlükle soluk alır.

 Sanki boğuluyor ve hırıldıyor.

 Job her şeyi kaybedince bir insanın kaybedebileceği her şeyi ne eksiği ne de fazlası lahana yetişen bir toprakta uzandı.

 Job, lahana yetişen bir toprakta uzandın.

 Seni ısıramasın diye köpek kulübesinden yeterince uzakta.

 Dişlerinin gıcırtısını duyabiliyorsun.

Köpek havlar.

 Bir adım yakına gelir.

 Etrafında dönüp ayağa kalkarsan havlar, zincirini koparır, ileri atılır.

 Ağzının suyu aka aka.

 Ağzıyla bir şeyler kapmaya çalışarak.

 Job.

 Bir zamanlar senin olan saray, bahçeler ve araziler var.

 Beni attıkları lahana yetişen toprağı hiç bilmiyordum.

 Ne de sabahları yakınımdan geçen otları çekiştiren onları çiğneyen ve yanaklarını dolduran keçileri.

 Bunların hepsi bana aitti.

 Job, artık her şeyini kaybetmişsin.

 Geceleri bir barakaya sürüne sürüne girebilirsin.

 – Evet.

 – İnsanlar öfkenden korkarlar.

 Göz alıcı bir şekilde topraklarından geçtin ve insanlar etrafına akın etti.

 Şimdi ise burnunun önünde, içinde salyangozların gezindiği tahta bir perde var.

 – Evet.

 Salyangozları inceleyebilirsin.

 Senden korkmayacak tek yaratıktırlar.

 Kabuk bağlamış gözlerin biçaresizliğin.

 Gözlerini ancak arada bir açarsın.

 Sana en çok acı çektiren nedir, Job?

 Evlatlarının ölümü mü?

 – Elinde bir şeyin olmaması mı?

 – Hayır.

 Geceleri soğukta olman mı?

 Yoksa boğazındaki ve burnundaki ağrılar mı?

 Nedir, Job?

 Al!

 Gözlerini elinden geldiğince aç.

 Beni delirtmek, aynı zamanda da düşüncelerimi almak istiyorsun.

 Gözlerini açarsan canın mı yanar?

 İstemiyorum.

 Bitmek bilmez acının kaynağı düşüncelerin olsa da onları kaybetmek istemiyorsun.

 Ben öldüğümde kimsenin bana boş yere dua etmesine gerek yok.

 Ben dünya için bir zehirim.

 Ben göçüp gidince insanlar haykıracak.

 Gözlerini açamıyor musun?

 Gözlerin mühürlenmiş.

 Gözlerin mühürlenmiş.

 Figan ediyorsun çünkü lahana yetişen bir toprakta yatıyorsun.

 Elinde kalanlarsa köpek kulübesi ve hastalığın.

 Takatim kalmadı, hepsi bu.

 Bir şey umut etmeye takatim kalmadı.

 Arzu yok.

 Artık umudum kalmadı.

 Zayıf düştüm.

 Rezil bir hâldeyim.

 En kötü şeydir bu.

 Alnımda yazılı.

 Oyun benimdir.

 Sana en çok açı çektiren işte bu, Job.

 Zayıf olmak istemiyorsun.

 Direnmek istiyorsun ya da delik deşik olmak.

 Aklın kaçmış, düşüncelerin uçmuş.

 Tamamen canavarlaşmışsın.

 73.

 47.

 Elindeyse beni iyileştir.

 İster Tanrı ister Şeytan bir melek ya da bir insan.

 Beni iyileştirsin.

 Birinin seni iyileştirmesini kabul eder misin?

 İyileştir beni!

 Belki de benim ücretim çok yüksektir.

 İyileştir beni.

 Şeytan’ım ben.

 İyileştir beni.

 Ben Şeytan’sam benimle nasıl uzlaşıyorsun?

 Beni iyileştirmek istemiyorsun.

 Kimse beni iyileştirmek istemiyor.

 Ne Şeytan ne de Tanrı.

 Ne bir melek ne de bir insan.

 – Peki ya kendin?

 – Ne olmuş bana?

 – Kendine yardım etmek istemiyorsun.

 – Ne?

 Kendine yardım etmek istemedikten sonra sana kim yardımcı olabilir ki?

 Hayır, hayır, hayır.

 Tanrı ve Şeytan.

 Melek ve insanlar.

 Hepsi sana yardım etmek istiyor.

 Fakat sen reddediyorsun.

 Tanrı, çünkü seni seviyor.

 Şeytan, seni sonradan ele geçirmek için.

 Melekler ve insanlar.

 Çünkü onlar Tanrı’nın ve Şeytan’ın yardımcılarıdır.

 Ama sen reddediyorsun.

 Hayır, hayır!

 Tanrı ve Şeytan, melekler ve insanlar bana yardım mı etmek istiyor?

 Kimse bana yardım etmek istemiyor.

 Hayır.

 Hayır!

 Sakinleş.

 İşte böyle.

 Sen iyi bir canavarsın.

 Bunun gerçekleşmesi gerektiğinin farkındasın.

 Ağıl, mezbaha ve pazar içinde veteriner, denetçi, yetiştirici ve onların asistanları ile daimî çalışanlarının, ırgatlarının olduğu 258 görevliden oluşan bölünmez bir ekonomik birim oluşturur.

 4 Ekim 1900’den süre gelen yönetmelikler genel hükümler, girdi yönetmeliği hayvan yemi kaynakları.

 Ücret baremi: pazar, ağıl ve kesim ücretleri.

 Domuz piyasasından yemlerin ihracı için ücretler.

 17 kere 3, 51 eder.

 Her şey pahalanıyor.

 Hesaplamak ve rekabet etmek git gide zorlaşıyor.

 Bu günde, ilk ağrıları şifa buldu.

 Güneş doğar ve batar.

 Günler aydınlanır.

 Sokaklarda bebek arabaları.

 Şubat 1928.

 Dünyaya olan nefreti ve hoşnutsuzluğu ile Franz Biberkopf içmeye devam eder.

 Ne olacaksa olsun, o elindeki her şeyi içer.

 Adam gibi bir yaşan sürmeyi istedi fakat etrafta çok fazla alçaklık var.

 Artık dünya ile alakası olsun istemiyor.

 Bir berduş olmasına rağmen son kuruşuna kadar içmeye devam eder.

 İkinci katta yaşlı bir adam oturuyor.

 64 yaşında.

 Mobilya cilası işinde.

 Keldir.

 Kızı boşanmış.

 Evi de kendisi çekip çeviriyor.

 Adamı her gün evden çıkarken görürüm.

 Kalbinde sorun olduğu belli oluyor.

 Ara sıra burada bir bardak likör içer.

 Yakında kendisini hastalar listesine yazdıracak.

 “Koroner sertlik.” dedi.

 Bir de “kasdejenerasyokordis”.

 Çok zor da olsalar, bir kelimeyi duydum mu unutmam.

 Benim, Franz.

 Sen?

 Aman Tanrım!

 Işığı söndür, lütfen!

 Lütfen, lütfen, lütfen, lütfen!

 Beni burada nasıl buldun?

 Burada olduğunu uzun süredir biliyorum.

 Nerede olduğu hep biliyordum.

 Ama şimdi düşündüm ki “Bir sonu yok.

” O yüzden sana yardım etmeliyim.

 Kimsenin yardımına muhtaç değilim.

 Kendi kendime yardım ederim ben.

 Tanrım.

 Franz, çok iyi biliyorsun Hâlâ seni sevdiğimi çok iyi biliyorsun.

 Şimdi Ida artık ortalarda yok.

 Neden bana dönmüyorsun?

 Kafan alsın artık.

 Benim yerime para kazanan bir kadın istemiyorum.

 Benim yerime sokaklarda gezen bir kadın istemiyorum.

 Ant içtim.

 Anlamıyor musun?

 Her ne kadar

Her ne kadar ahlaksızlık ve müstehcenlikle dolu olsa da ant içtim.

 Artık alakam yok.

 Lütfen beni anla.

 Tabii ki, Franz.

 Seni anlıyorum.

 Bil ki hep yanında olacağım.

 Peki, Eva.

 Anlıyorum.

 Sorun değil.

 Teşekkür ederim.

 Ama inan bana buradan tek başıma çıkmalıyım.

 Yoksa benim sonum olur.

 Şöyle ya da böyle.

 Başka yolu yok.

 Bırak beni!

 Uslu bir kız ol ve beni yalnız bırak.

 Sana biraz para bırakayım mı?

 Belki Hayır.

 Teşekkür ederim, Eva.

 İyi niyetli olduğunu biliyorum fakat İşime yarayacak olsa da kabul edemem.

 Edemem.

 İşte insanların yaptıkları şeyler.

 Tüm gün boyunca.

 Gece de dâhil.

 Hilekâr oyunlarıyla.

 Bir tane saksı alıp üstlerine fırlatmalıyım.

 Bu adamların burada yaşadığım yerde işi ne?

 Sigorta şirketinden misiniz?

 – Adım Bauer.

 – Ben de Münzer.

 Yapabileceğimiz bir şey yok.

 Temiz bir iş yapmışlar.

 Bu kadarı yeter, Müfettiş Bey.

 Şirkette 18 ayda 5. soygun.

 Bu adamlar öyle arsız ki duvarı yıkmaya çalışmışlar çünkü kapıda alarm var.

 Bu kadarı yeter!

 Duvarlar oldukça ince.

 Tüm bina dayanıksız.

 Dev bir paskalya yumurtası gibi.

 Hiçbiriniz bir şey duymadı ya da görmedi mi?

 O da neydi?

 Bir şey gören oldu mu?

 Bu konuda bir şeyler yapın!

 Artık yeter.

 Elimizden gelen bir şey yok.

 Parmak izlerine bakmalıyız.

 En azından denemeliyiz.

 Talimatları çoktan verdim.

 Çok iyi, Wichmann.

 O çeteyi gördüm ama onları ispiyonlamayacağım.

 Ama buraya yaşadığım yere tekrar gelirlerse oraya bizzat giderim.

 Bundan adımın Franz Biberkopf olduğu kadar eminim.

 Birisi bir şey mi dedi?

 Bana da birisi bir şey dedi gibi geldi.

 – Bir şey duydunuz mu?

 – Hayır.

 Hayır.

 Bir şey duydun mu?

 Hayır.

 Belki de polise bir şeyler söylemeliydin.

 Ben kimseyi ispiyonlamam.

 Böyle serserileri bile.

 Belki de haklısın.

**

 Dünyadaki en garip şey insanlardır.

 **

 

 **

 Şubat ayı, acı soğuk var.

 İnsanlar palto giyiyor.

 Kürklü giysisi olan herkes onlardan giyiyor.

 Kadınlar ince jartiyer giyip donuyorlar.

 Fakat iyi duruyor.

 Buhar makinesi Alexanderplatz’ı dövüyor.

 Bir sürü insanın şahmerdanı izlemek için vakti var.

 Alexanderplatz büyük bir şantiye sahası.

 Parayı nereden mi buluyorlar?

 Berlin zengin bir şehir.

 Biz de vergilerimizi ödüyoruz.

 Reinickendorf, Neukölln ve Weissensee’den işçiler soğuk ya da rüzgâra rağmen erken geliyorlar.

 Bir fincan kahve ve sandviç!

 Köle gibi çalışmalıyız.

 Asalaklar işte orada.

 Başlarını kuş tüyü yastıklara koyup bizim kanımızı emiyorlar.

 Alt tabaka beyaz undan yapılmış ekmeğin katkı maddeleriyle zenginleştirilebileceğini düşünen yalnızca kendisini ve müşteriyi kandırıyordur.

 Doğanın kendi kanunları vardır ve her suistimalin intikamını alır.

 Bugün neredeyse tüm medeniyetlerde görülen bozulmuş sağlığın nedeni değeri azaltılmış ya da yapay yollarla rafine edilmiş yiyecek tüketimidir.

 “Evli çiftlerin cinsel yaşamını düzenlemek adına ” İnanmıyorum.

 Biberkopf!

 Tanrım.

 Birbirimizi en son göreli epey oldu.

 Evet, oldukça zaman geçti.

 Uzun süredir ortalarda yoktun.

 Kötü giden bir şey mi var?

 Hayır, her şey yolunda.

 Ben Biraz yalnız kalmak için huzur ve sessizliğe ihtiyacım vardı.

 Bazen bir adamın buna ihtiyacı vardır.

 En azından benim var.

 Elbette.

 Düşünüp taşınmak için arada sırada herkesin yalnız kalmaya ihtiyacı vardır.

 Düşünüyordum da ilanlara bakıp şansımı bir kez daha deneyeceğim.

 Şu sıralar işler oldukça durgun.

 Artık 65 yaşındayım.

 65.

 Birden bire, bir günde belimde romatizma oluştu.

 Evet, romatizmalar 60’ına gelince oluşmaya başlarlar.

 Evet.

 Fabrikalar artık adam almıyor.

 Yedi ay önce Lichtenberg’te, Hubertus Hastanesi’nde ameliyat oldum.

 Bir hayam gitti.

 “Veremliydi.

” dediler.

 Bir hayamı kaybettim ama acılarım hâlâ sürüyor.

 O hâlde dikkatli olsan iyi edersin.

 Sonra diğeri de gidebilir.

 Alexanderplatz treni.

 Herkes binsin!

 Hadi, hadi.

 65 yaşındasın.

 Bir hayanı kaybettin.

 Belinde romatizman var.

 İşte hayat.

 Bağlantıların olmalı.

 Bağlantılar her şey demektir.

 İyi de bir yerin olmalı.

 Yağmur olunca ıslanır.

 Dünyada ne olup bittiğine de bağlıdır.

 Spor etkinlikleri güzeldir ya da bir hükümet değişimi.

 Ebert ölünce elimizden gazeteleri alıp yırttılar.

 Neden suratını öyle asıyorsun?

 Hiçbir şey göründüğü kadar kötü değildir.

 Bir düşün; kafana bir şey düşseydi dert edecek hiçbir şeyin kalmazdı.

 Ama buradasın.

 “Kiracı koruma kanunlarına ihlal” Zörgiebel cezasını çeker: ‘Prensiplerine ihanet eden bir partide şahsıma yer yoktur.

‘ Amanullah’ta İngiliz denetimi.

 Hindistan’da yeni bir karartma.

 Reichstag’ta kriz.

 Mart seçimleri.

 Orta Almanya’daki mücadele devam ediyor.

 Hakem kurulu toplanacak.

” Bu arada arkadaşın Meck Clemensstrasse’de giysi vb.

 satıyor.

 İyi iş yapıyor.

 Hepsini okuyun!

 Deutsches Tageblatt Gazetesi.

 İnanmıyorum.

 – Franz!

 – Meck!

 Franzy!

 Yemin ederim Eski şeytanlıklarıma geri döndüğümü mü sandın?

 Asla.

 O iş bitti.

 Lina’yı mı arıyorsun?

 Evet.

 Tek başınaydı.

 Yapayalnız hissediyordu.

 Kızgın mısın?

 Saçmalık.

 Aksine sırf ben ortalıklarda yoktum diye üzüntü içinde beklemesinden daha iyidir.

 Şu an nerede?

 Bir gün çekti gitti.

 Evet, hep böyle olur işte.

 İnsanlar karşılaşır, birbirlerini tanımaya başlarlar sonra da bir gün her şey biter.

 Ne satıyorsun?

 Giysi.

 Elbise, etek, pantolon, yağmurluk.

 Bu tarz şeyler işte.

 Malları nereden alıyorsun?

 Ancak bir çocuk bakmak isteyen kızlar malların nereden geldiğini soruyor.

 İşlerini yakalana dek sürdürürsün.

 Sonrasında her şey biter.

 Sana diyorum bak.

Bölüm 5: Tanrı’mızın Gücüyle Ölüm Meleği

Dünyada muazzam miktarda mal israf ediliyor.

 Amerika’da, buğdayın çürümesine bile göz yumuyorlar.

 – Tüm mahsulün.

 Bunu biliyor muydun?

 – Elbette.

 Bunu herkes bilir.

 Avustralya’da durum daha da çılgınca.

 Tarih öncesi kertenkeleleri var.

 Çok büyük olanlardan.

 Çamurlu, bataklık göllerde yaşıyorlar.

 Kimse nereli olduklarını bilmiyor.

 Hiç kimse.

 Şuna bak.

 Şu ensesi kalın olan.

 Burada patron o.

 Hangisi?

 Şuradaki şık giyinişli herif.

 Adı Pums.

 Tuhaf bir isim, ne dersin?

 Yanında duran, kulağına fısıldayan adam da kim?

 O Reinhold.

 Bir şekilde Pums ile çalışıyor.

 Ama kimse kesin olarak bilmiyor.

 Meck!

**

Gel benimle.

 Seninle tanışmak istiyor.

 Bir merhaba demek istiyormuş.

 Elbette.

 Neden olmasın?

 – Bir bira daha lütfen.

 – Hemen geliyor.

 Arkadaşım Meck bana senden epey bahsetti.

 Gerçekten mi?

 Evet, eski dostu Biberkopf’dan sürekli bahseder.

 Söyleyin bana, ne tür bir işle meşgulsünüz?

 Tekrar gazete işine giriyorum.

 Şey, gazeteciliğe bir sözümüz yok ama belki, belki bir ara birlikte iş yapabiliriz.

 Ben daha çok meyve alım satım işindeyim.

 Neden olmasın?

 Kazandığın paraya bağlı.

 Haklısın.

 Oldukça haklısın.

 Kazandığın paraya bağlı.

 Söylemek istediğim de aynen bu.

 Bu adama dikkat et.

 Ve kullandıktan sonra iyi çalkala.

 Kimseyi şüphelendirmeden beyaz bir eşle evlendiğini sanıp da sonra bir zenciyle evlendiğinin farkına varan Amerikalının hikayesini bilir misin?

 “Ne?”

” Sen zenci misin?” diye sormuş.

 Onu dışarı postalamış

 Yedi bira içtim dediysem, yedi bira içmişimdir, sekiz değil.

 Sessizlik!

 Ben de öyle düşünmüştüm!

 Adam çıldırmış.

 Üzülme Max!

 Bize iki duble ver!

 Hemen geliyor.

 İşte burada.

 Şerefe Meck.

 – Onun komünist olduğunu düşünüyor musun?

 – Kimin?

 Şuradaki sarışın herifin.

 Verem olmuş gibi görünüyor.

 Onu bir revire kapatıp etrafta böyle dolaşmasına izin vermeliler.

 Bu arada ne iş yapıyor?

 Bizim yaptığımız işin hemen hemen aynısını.

 Çoğunlukla meyve işi.

 Anladım!

 Başka bir meyveci daha.

 Adamın ne üzgün bakışları var!

 Kesinlikle hapis yatmış!

 Hey!

 Bir dakika buraya gel.

 Git, ne istediğini asla bilemezsin, değil mi?

 Benim de hapis yattığımı düşünüyor.

 Eminim düşündüğü şey budur.

 Evet?

 Senin de hapis yattığına dair şimdi bahse girdim.

 Ve ayrıca beni gördüğünde benim de hapis yattığını düşündüğüne bahse girdim.

 Haklı olabilirsin dostum.

 Dört yıl Tegel’de.

 Artık biliyorsun.

 Buna ne diyorsun peki?

 Üzgünüm hapis yatmadım.

 Bir kere bile değil.

 Bir zamanlar politikayla haşır neşir oldum.

 O zamanlar gençtim tabi.

 Bir gaz fabrikasını patlatmak istedik ama biri bizi ele verdi.

 Beni yakalayamadılar.

 Peki şimdi ne iş yapıyorsun?

 Meyve ticareti desem?

 Meyve işindeyim, aracılık yapıyorum.

 İş yokken, rahatıma bakıyorum.

 Başka bir şey?

 Hayır, hepsi bu.

 Teşekkürler.

 Garip neredeyse buradaki herkes meyve ticaretinde.

 Meyve.

 Ve bu işten iyi para kazanıyorlar gibi duruyor.

 Olay basit: Pums malı bize verir.

 Pums toptan satıcımızdır.

 Hayır.

 Hayır.

 Ben gazeteciliğe devam edeceğim.

 Sen daha iyisini bilirsin.

 Ne yaptığını bilmek zorundasın.

**

Aman tanrım!

 Bay Biberkopf!

 Ne güzel!

 Duydum ki duydum ki eski odamı tekrar geri alabilirmişim.

 Çalışma yerimi.

 Bana Meck söyledi.

 Evet, bu doğru.

 Tümüyle doğru.

 İçeri girin.

 Hiçbir şey değişmedi.

 Hiçbir şeye el sürmedim.

 Her şey bıraktığınız gibi.

 Sadece Bayan Lina geldi ve eşyalarını aldı ama bunun dışında her şey eskisi gibi.

 Çok teşekkür ederim.

 Saçmalamayın!

 Bana teşekkür etmenize gerek yok.

 Şey, belki Tanrım!

 Üç saattir her an gelebileceğini düşünüyordum.

 Ne?

 Üç saat mi?

 Bu konuda üzgünüm.

 Unut gitsin.

 Üzgün olmana gerek yok.

 Burada seni beklediğimi bilemezdin ya.

 Ne budalayım!

 Böyle söyleme.

 Budala falan değilsin.

 Ama her ay kiramı ödediğin gerçeği Buna gerek yok.

 Anlıyor musun?

 Gerçekten gerek yoktu.

 Saçmalık!

 Oda o kadar ucuz ki, farkına bile varmıyorum.

 Ve bu odada seninle çok mutluydum.

 Bu doğru ama aynı zamanda yan tarafta Ida ile birlikte yaşadım.

 Ve burada Ida’ya bağlandım ve onu öldürdüm.

 Ve sonrasında, buraya Lina geldi.

 Burada Lina’yla da yaşadım.

 Linay’la ve Buraya gel Franz.

 Gel bana.

 Yine yapalım, burada.

 Bir kez daha.

 – Hayır!

 – Lütfen!

 Hayır.

 Neden olmasın?

 Geçmişte olduğu gibi değil.

 Sadece eğlencesine çünkü seni unutamıyorum.

 Geçmişte olduğu gibi olmasına gerek yok.

 İstemediğini uzun zamandır biliyordum.

 Artık bir pezevenk olmadığını.

 Bunun önemi yok.

 Ama bu tümüyle farklı.

 Pekala o zaman.

 Oslo’da işçi hükümeti düştü!

 Stuttgart’taki altı günlük bisiklet yarışı sona erdi!

 – Stuttgart’taki altı günlük bisiklet yarışı sona erdi!

 – Eller yukarı!

 Beni korkuttun.

 İkiniz yürüyüşe mi çıktınız?

 Sadece etrafa bakıyorduk.

 Fränze biraz vitrinlere bakmak istedi.

 Onu tanıyorsun.

 Geri döndüğün ilk gece onu görmüştün.

 – Merhaba.

 – Merhaba.

 Elinde paran varsa, vitrinlere bakabilirsin.

 Bu doğru.

 Şayet vitrinlere bakarsan ama elinde paran yoksa işte bu acı verici.

 Bugün oldukça soğuk.

 Evet, bugün oldukça soğuk.

 Bu akşam geliyor musun?

 – Evet.

 – Harika.

 Birlikte bir şeyler içeriz.

 Bu harika olur.

 Hadi şimdi.

 Akşama görüşürüz.

 – Akşama görüşürüz.

 – Hoşça kal.

 Oslo’da işçi hükümeti düştü!

 **

 Tüm kavga kahve yüzünden çıktı.

 Ne istediğini düşünüyordum?

 Bu kahve yıllardır yaptığım kahvenin aynısı değil.

 Bir şey olmuş olmalı.

 Evet.

 Ben de öyle görmüştüm.

 Bir şey olmuş olmalı.

 Ve çok güzeldi, gerçekten çok güzel ve çok çalışkan bir kadındı.

 Sanırım sanırım kapı çaldı.

 Bu Fränze olmalı.

 Aklı başına gelmiş olmalı ve işleri toparlamaya geldi.

**

Tanrı’mızın gücüye, adı Ölüm olan Ölüm Meleği var.

**

Yüce Tanrı’dan aldığı güçle adı Ölüm olan bir Ölüm Meleği var.

 Yakında ektiğini biçecek.

 **

 

Bölüm 6: Aşkın bedeli ağırdır

Ciddiyim Franz.

 Trude’ye tahammül edemiyorum.

 Kesinlikle edemiyorum.

 Anlıyor musun?

 Beni iğrendiriyor.

 Midemi bulandırıyor.

 O yemek yiyişi infilak edermiş gibi.

 Hele ki yutkunuşu!

 Bir de bana aval aval bakışı var.

 Kesinlikle Bilemiyorum.

 Gırtlağını sıkabilirim.

 Bıktım usandım, inan bana.

 Ondan kurtulmalıyım.

 Buna mecburum.

 Hem de bugün kurtulmalıyım.

 Bugün.

 Başka birini buldun öyleyse.

 Evet.

 Evet.

 Başkasını buldum.

 İsmi Nelly.

 Halde çalışıyor.

 Ama ne kadın.

 Öyle bir kadın ki, inanamazsın.

 Şey gibi bir kadın

Şey gibi

Anladım Reinhold.

 Ne demek istediğini gayet iyi anladım.

 Cilly’yi kapı dışarı etmeyeceğim.

 Benimle güzel bir yuva kurdu.

 Edepli bir kadın.

 Bak sana söylüyorum Reinhold doğru dürüst bir adam gibi bu işlerden vazgeç artık.

 Böyle devam edemem Reinhold.

 Dur Franz.

 Beklesene.

 Seni anlamıyorum.

 Ne demek istediğini anlamıyorum.

 Şu kürk boyunluktan dolayı mı?

 Trude’ye sahip olduğunda sana bir şeyler getirir.

 Saat getirir.

 Gümüş bir cep saati.

 Yahut kulaklıklı bir kürk şapka.

 Oldukça işine yarayabilir.

 Hayır Reinhold, böyle olmaz.

 Bu saçmalıkların er geç bir sonu olmalı.

 Üstelik ihtiyacım olursa, bunların hepsini kendim alabilirim.

 Bazı şeyleri düşünüp durdum Reinhold.

 Dün ve bugün, bu meseleyi detaylıca düşündüm.

 Yapılacak en iyi şey, onu bırakmaman.

 Ne olursa olsun Trude’la beraber kalmalısın.

 Buna alışmalısın dostum.

 Yapabilirsin.

 Kadınlar da dahil, hepimiz insanız.

 3 Mark karşılığında terk etmeni umursamayacak bir fahişe tutabilirsin.

 Ancak, aşk ve duyguyla bir kadını ayartmak sonra onu bırakıp birinden diğerine geçmek dersen olmaz Reinhold.

 Ne var şimdi?

 Yok bir şey Franz.

 Trude’yi benden alamıyorsan alamıyorsundur.

 Senden önce de yaşamımı sürdürürdüm.

 Daha iyisin ya hayatım?

 Seni ilgilendirmez.

 İyi olmanı istiyorum Reinhold.

 Seni çok seviyorum.

 Hayır!

 Ne oldu Franz?

 İyi değil misin yoksa?

 Yok bir şeyim Cilly.

 Yok bir şey.

 Rüya gördüm.

 Ter içinde uyandın.

 Öyle mi?

 Rüyanda ne gördün?

 Başta, bir attım.

 Sebze arabasını pazar yerine götüren sıradan bir at.

 Ama at olmak istemiyordum.

 Gecenin soğuğunda etrafta koşturmak istemiyordum.

 O sıcak ahırda olmayı tercih ediyordum.

 Sonra ansızın farkına vardım ki ayak parmaklarım donmuş.

 Ölmek istedim.

 Parmaklarım dondu diye o sıcak ahırda kalmama izin verilmediği için ölmek istedim.

 Tam ölüyormuşum gibi hissederken gerçekten öldüm.

 Öldüğümdeyse dünyayı terk etmedim.

 Ağaçta tünemiş bir kuş oluverdim.

 Birdenbire bir yılan gördüm.

 Ağaca sürünerek tırmanıyor, yavaşça bana doğru geliyordu.

 Uçmak istedim ve şöyle düşündüm: “Sen bir kuşsun, uçup gidebilirsin.

” Ancak uçamadım.

 Bir kuş olmama rağmen uçup gidemedim.

 Hiç mi hiç hareket edemedim.

 Sonra yılan iyice yaklaştı.

 Yaklaştı.

 O an kaçmak istedim.

 Çok uzaklara kaçmak istedim.

 Korkum giderek artıyordu.

 Yılan üzerime geliyordu.

 Ansızın bana ulaştı ve ısırdı.

 Isırdığı anda artık kuş değildim.

 Kendim olmuştum.

 Yılansa Reinhold’du.

 Ama ısırığı duruyordu.

 O zaman anladım ki gerçekten ölmeliydim.

 Özür dilerim Cilly.

 Saçma sapan bir rüya işte.

 Uykundan olmana değmezdi.

 Saçma sapan bir rüya değil.

 Kesinlikle saçma değil.

 Korkmanın nedenini anlayabiliyorum.

 

Nisan ayı başlarında Berlin’de, havada bahar rüzgarları eserken Alex Fränkel adında Rus bir öğrenci 22 yaşındaki nişanlısı Vera Kaminskaya’yı pansiyonunda vurdu.

 Aynı yaşlardaki dadı Tatyana Sanftleben arkadaşı Vera’nın cansız bedeni yerde yatarken onlarla birlikte canına kıymayı planladı ama son anda korkuya kapılıp, kaçtı.

 Derhal karakola koştu polislere, son aylarda yaşadığı korkunç olayları anlatıp Vera ve Alex’in ağır yaralı bulundukları yeri tarif etti.

 Cinayet masası alarma geçti ve olay yerine polis memurları gönderildi.

 Alex ve Vera evlenmek istiyordu ancak ekonomik durumları buna müsait değildi.

 

**

Biliyor musun Meck biliyor musun ne düşünüyorum?

 İnsanlar cidden çok tuhaf.

 Bunu yeni mi anladın?

 Hayır, ben öyle düşünmüyorum.

 Benim düşüncem çok açık.

 Anlıyor musun?

 Madem düşüncen açık, söyle öyleyse.

 Aslen Buyurun.

 Sağol.

 Şerefe.

 Yani Yani, Reinhold’dan söz ediyorum.

 Sevgililerinden çabuk sıkıldığı için onları devralacağıma dair anlaşmıştık.

 Aynen öyle!

 İki sefer devraldım.

 Birincisi Fränze, diğeri Cilly.

 Ama 3. seferde dedim ki: “Olmaz Reinhold.

 Cilly benimle güzel bir yuva kurdu.

 Onu kapı dışarı atmayacağım.

” Şimdi Trude’la yaşamak zorunda kaldı.

 Sahiden böyle bir anlaşma yaptığını sakın söyleme.

 Aynen dediğim gibi.

 Hayatımda duyduğum en manyakça şey.

 Bazen sıkıcı olsa da, biriyle yaşamayı öğrenmek zorunda.

 Bunu anlıyor musun?

 O çocuk hasta.

 Hem arkadaşım, hem de ondan hoşlanıyorum.

 Bu yüzden ona yardım etmeliyim dedim.

 – Şerefe Meck.

 – Şerefe.

**

 Kahkahayla gülmemek ve sonunda gülmekten ölmemek çok zor.

 Gülünecek bir şey değil bu Meck.

 Komik de değil.

 Reinhold benim eğitim objem.

 Benim öğrencim.

 Sıkıca dizginledim onu.

 Wrigley sakızı.

 Sağlıklı dişler, ferah bir nefes ve daha iyi sindirim için.

 Otursana Reinhold.

 Evde durumlar nasıl?

 Her şey tıkırında mı?

 Evet.

 Gördüğün gibi işte.

 Hâlâ Trude ile birlikteyim.

 Eninde sonunda alışırsın.

 Gördün mü Meck bazı şeyleri yoluna koyuyoruz.

 Gayet iyi gidiyoruz, kimse aksini söylemesin.

 Pişmanlık duyan bir günahkar 999 doğrucudan daha değerlidir.

 Sen ne diyorsun?

 Kızlarla yaşadığın o huzursuzlukların bitmesinden memnun değil misin?

 Doktoru mu oynamak istiyorsun?

 Neden olmasın?

 Bu konularda tecrübeliyim.

 Nasıl olmalı bilirim.

 Beni evli bir kötürüme dönüştürüp iyileştirmek mi istiyorsun?

**

 Rab diyor ki: İnsana güvenen, insanın gücüne dayanan yüreği Rab’den uzaklaşan kişi lanetlidir.

 Böylesi, bozkırdaki çalı gibidir; iyilik geldiği zaman görmeyecek.

 Kurak çöle, kimsenin yaşamadığı tuzlaya yerleşecek.

 Ne mutlu Rab’be güvenen insana, güveni yalnız Rab olana!

 Böylesi, su kıyılarına dikilmiş ağaca benzer; köklerini akarsulara salar.

 Sıcak gelince korkmaz, yaprakları hep yeşildir.

 Kuraklık yılında kaygılanmaz meyve vermekten geri durmaz.

 Yürek her şeyden daha aldatıcıdır, iyileşmez.

 Onu kim anlayabilir?

**

 

 Boğuk kara ormandaki su Kirli suyun içinde sessizce uzanırsın.

 Öyle sakin uzanırsın ki ormandaki fırtına hiddetlendiğinde; çam ağaçları eğilir örümcek ağları dağılır ve parçalanma başlar ama kımıldayamazsın.

 Kirli su çukurunda uzanırsın.

 Dallar düşer.

 Rüzgar, ormanı yırtar ama yattığın yerde sana ulaşamaz.

 Ejderhalar yoktur, mamutların zamanı geçmiştir.

 Korkulabilecek hiçbir şey kalmamıştır.

**

 Kirli suda sessizce uzanırsın mıhlanmışçasına sessiz.

 Bitkiler içinde çürür.

 Balıklar ve salyangozlar gezer.

 Başka bir şey yoktur.

 Sadece sudan oluşmana rağmen sende tuhaf bir şey var, kirli su tamamen sakin su.

**

“Hindistan’da çocuk yaşta evlilikler artık yok.

 Hayvanlar için bir mezarlıkla ödüllendirildiler.”

**

Size bunu söylemediler mi?

 Kimse bir şey söylemedi.

 Aşağıda kalıp, gözcülük yapın.

 Burada neler dönüyor?

 Neredeyiz?

 Hırsızlık mı cinayet mi?

 Hırsızlık yapıyorlar.

 Gitmeliyim.

 Buradan gitmeliyim.

 Buzlu bir alan, bir kızak olsa.

 Hızlı bir kaçış için, Alexanderplatz’a kadar su üzerinde gitsem.

 Kaçmalıyım.

 Şu salağın peşinden git.

 Neden kaçıyorsun?

 Kimse sana söylemedi mi?

 Peki madem.

 Artık önemi yok.

 Gel hadi.

 Çekmesene, geliyorum ya.

 Tanrı aşkına!

 Çabuk.

 Pekala.

 Burada dur ve gözcülük yap.

 Emirleri kim veriyor?

 Zırvalama!

 Buna vakit yok.

 Beyinsiz misin nesin?

 Aptal gibi davranma.

 Burada bekle bir şey olursa da ıslık çal.

 Tamam mı?

 – Ama Reinhold-

– Kes artık!

 Demek öyle.

 İşte buradayım.

 Bana pis bir oyun oynadılar.

 Beni kandırdılar.

 Adi herif bana vurdu.

 Reinhold bana vurdu.

 Hırsızlık yapıyorlar.

 Kim bilir ne çalıyorlar.

 Tanrım.

 Ne budalaymışım.

 Meyve alıp sattıklarını sanmıştım.

 Ama hırsızmışlar.

 Tanrım, onlara gözcülük yapıyorum.

 Duyuyor musun Franz?

 Gözcülük yapıyorsun.

 Hücrelerine kapatıldıktan sonra tüm tutuklular yatmak zorundadır.

 Yazın, akşam karanlığına dek kalabilirler.

 Sayacaklarım çete üyesi, Pums da onların lideridir.

 Klöckner, Humboldt, Deutz, Krupp Steel, Mercedes.

 Beni buraya çektiler.

 Haydi Franz, bitirdik.

 Gidelim.

 Her şey yolunda gitti.

 Ne?

 – Sen de mi Meck?

 – Tabii ki Franz.

 Haberin yok muydu?

 Diğer aracın şoförüyüm.

 Yürü hadi.

 Vay be Reinhold.

 O kadar güçlü olduğunu bilmiyordum.

 Koluma vurduğunda canım çok yandı.

 Kapa çeneni.

 Konuşma artık.

 Sessiz ol.

 Takip eden olursa, sinyal çak.

 Duydun mu?

 Takip eden olursa

Yürü, şunları takip edelim.

 – Neden tatlım?

 – Hızlı mısın, değil misin görelim.

 Seni mi kıracağım!

 Takip ediyorlar.

 Daha hızlı sür!

 Yaklaşıyorlar.

 Sen niye gülüyorsun salak?

 Keçileri mi kaçırdın?

 Neden gülmeyecekmişim?

 Gülmemden kime ne?

 Öyle değil mi?

 Yani gülmen beni ilgilendirmez mi?

 İşe yaramaz, beş para etmez kazma!

 Gözümde, çayırda dolaşan bir yılandan farkın yok.

 İspiyoncu.

 İşte sen busun.

 Yanılıyorsun Reinhold.

 Buna sonuna kadar güvenebilirsin.

 Sana asla ihanet etmem.

 Asla etmem.

 Kara ormandaki su tamamen sakindir.

 Öyle sakin uzanırsın ki ormandaki fırtına hiddetlendiğinde; çam ağaçları eğilir örümcek ağları dağılır ve parçalanma başlar ama kımıldayamazsın.

 Rüzgar, yattığın yerde sana ulaşamaz.

 Rab diyor ki: İnsana güvenen kişi lanetlidir.

 Böylesi, bozkırdaki çalı gibidir kurak çöle, kimsenin yaşamadığı tuzlaya yerleşecek.

 Yürek her şeyden daha aldatıcıdır, iyileşmez.

 Onu kim anlayabilir?

 Aşkın bedeli ağırdır

Cilly gün boyunca onu aramıştı.

 Franz eve gelmemişti.

 Tuvalete gidiyorum.

 Franz öldü.

 Ne dedin sen?

 Franz’ın öldüğünü söyledim.

 Bir kaza oldu.

 Olamaz.

 Franz öldü mü?

 Doğru duydun, öldü!

 Anladın mı?

 Öldü!

 Bir kaza oldu.

 – Selam Meck.

 – Öldü.

 Franz’dan haber var mı?

 Eve gelmedi.

 Gelmedi!

 Bekledim durdum, beni yalnız bıraktı.

 Siz arkadaşsınız.

 Nerede olduğunu biliyorsundur.

 Öldü.

 O kadar kötü şaka yapıyorsun ki insanı güldürüyor.

 Şaka yapmıyorum Cilly.

 Franz öldü.

 Bir kaza oldu.

 Öldü mü?

 Tekrar söyle.

 Pis domuz!

 Tekrar söyle!

 Tekrar söyle seni pis domuz!

 Franz’ımın öldüğünü tekrar söyle!

 – Tekrar et!

 – Cilly.

 Franz öldü.

 Öldü mü?

 Bunu bir daha yapma Cilly.

 Bir daha yaparsan affetmem.

 Tamam mı?

 Özür dilerim, özür dilerim.

 Özür dilerim Meck.

 Kendime hakim olamadım.

 Bir anda oluverdi.

 Tamam Cilly, sorun yok.

 Reinhold nerede?

 Reinhold mu?

 Neden sordun?

 Neden mi?

 Reinhold onun arkadaşı.

 Her zaman arkadaş olduklarını söylerdi.

 **

 Ölmüş mü?

 Emin değilim.

 Kan da var.

 Sanırım polis çağırmalıyız.

 Neden çağırıyoruz?

 Bizi burada kimse göremez.

 Gören de olmadı zaten.

 Üstelik kendi suçuydu.

 Arabadan düştü.

 Elimizden bir şey gelmezdi.

 Ama onu burada bırakamayız.

 Ölebilir.

 Dedim ya kendi suçuydu.

 Arabadan düştü.

 

 Sorumlusu biz değiliz.

 Marianne, yardım etme imkanımız olabilir ama bu adam burada ölürse insan bunu nasıl unutabilir?

 Ben asla unutamam.

 Polisi çağırırsak ne olacağını sanıyorsun?

 Sence ne olur?

 Bir sürü kargaşa çıkar.

 Evet, haklısın Marianne.

 Kesinlikle hoş olmaz.

 Dediğin gibi, arabadan düştü.

 Hiçbir şey yapamazdık.

 Yine de polisi aramalıyız.

 Galiba bir şey söylemeye çalışıyor.

 Demek hâlâ yaşıyor.

 Polis olmaz.

 Lütfen polis çağırmayın.

 Beni Berlin’e götürün.

 Polis olmaz.

 Polise haber vermeyin.

 Beni Berlin’e götürün.

 Elsässer Caddesi’ne.

 Duydunuz mu?

 Elsässer Caddesi 26.

 Lütfen.

 Polis çağrılmasını istemiyor.

 Elsässer Caddesi 26 numaraya gitmek istiyor.

 Onu bu adrese götürmeliyiz.

 Sen ne dersin?

 Kendin karar ver Oskar, erkek olan sensin.

 Sen karar vermelisin.

 Evet, en iyisi bu.

 Götürmek en iyisi.

 Gel hadi.

 Yardım et.

 CEHENNEM ve ÇOCUKLARI

Kapa çeneni, biliyorum.

 Reinhold.

 Bu da kim?

 Bu şahsın kim olduğunu söyler misin bana?

 Hayır.

 Cilly.

 Burada ne işin var?

 Bu sevgilim Cilly.

 Peki siz kimsiniz bayan?

 Kim olduğunuzu ve ne istediğinizi sordum.

 Burası bana ait.

 Burada ne arıyorsunuz?

 Seni seviyorum.

 Beklediğim bu değildi.

 İnsan, kelimeleri böyle nasıl kullanabilir?

 Sizin için ne diyorum biliyor musunuz bayan?

 Yaşlı bir domuz olduğunuzu.

 Bunu niye yaptın?

 Ne yapmışım ki?

 Evime geliyorum kendi dairemde yabancı bir kadın buluyorum.

 Sonra da beni sevdiğini söylüyor.

 Başına bir şeyler geldi diye üç gündür endişe içindeydim.

 Kimsenin benim için endişelenmesine gerek yok.

 Kimsenin merak etmesine de gerek yok.

 Anlaşıldı mı?

 Anlaşıldı mı diye sordum!

 Canıma yakma Reinhold.

 Ne olursun canımı yakma.

 Bana zarar verme.

 Lütfen canımı yakma.

 Artık dayanamıyorum.

 Bıktım senden.

 Duydun mu?

 Bıktım senden.

 İğrençsin.

 Midemi bulandırıyorsun.

 Bir daha seni görmek istemiyorum.

 Defol!

 Anladın mı?

 Defol git!

 Aklım almıyor Reinhold.

 Sorun nedir?

 Duydun mu bunu?

 Olanları aklı almıyormuş.

 Aptal fahişenin aklı almıyormuş.

 Tuvalete gitmeliyim.

 Sana söyledim beni hasta ediyorsun.

 İğrenç birisin.

 Hemen buradan defolup gitmezsen seni öldürürüm.

 Duydun mu?

 Canımı yakma ne olursun Reinhold.

 Defol git buradan!

 Seni geberteceğim!

 Geberteceğim seni!

 Yapma!

 Hayır!

 Başardım.

 Onu kovmayı başardım.

 Az önce onu kapı dışarı attım.

 Cilly.

 Birini kovdum.

 Birini kovmayı başardım.

 Kimin aklına gelirdi bu?

 Franz bile bunu yapabileceğimi düşünmezdi.

**

 Güneş doğup da ışığını saçtığında mutlu olmamız çok önemlidir.

 Gaz lambası sönmeli elektrik lambası sönmeli.

 Saatin zili çaldığında insanlar uyanmalı.

 Çünkü yeni bir gün başlar.

 Dünya dönmeye devam etti.

 Güneş doğdu.

 Güneşe neler olduğundan emin değiller.

 Güneş için çok endişeliler.

 Gezegenler sistemimizin merkezinde olmalı.

 Çünkü Dünya’mız yalnızca küçük bir gezegen.

 Öyleyse neyiz biz?

 Güneş doğduğunda mutlu oluruz.

 Gerçekte olduğumuz şey yüzünden aslında üzgün mü olunmalı?

 Güneş, Dünya’dan 300 bin kat daha büyüktür diğer rakam ve sıfırlar sonsuzdur.

 Bu rakamlar da bizim sıfır, yani tamamen bir hiç olduğumuzu gösterir.

 Yine de mutlu olmamız ne kadar da saçma.

 Sokağın ortasında belirir kendini güçlü hissedersin.

 Renkler gün ışığına çıkar insanların yüzleri canlanır.

 Ellerinle kavrayabileceğin bazı şekiller vardır.

 Görebilmemiz ne büyük bir şans.

 Renkleri ve çizgileri görebilmemiz.

 İnsanlar, kim olduklarını gösterdiklerinde bir şey yaptıklarında bir şey yaşadıklarında her daim haz alırlar.

 Birazcık samimiyet bizi hoşnut eder.

 Çiçeklerin açmasından mutlu oluruz.

 Ama diğer hususta bir yanlışlık olmalı.

 Sıfırlarla dolu onca rakamda bir hata olmalı.

 Umutsuzluğa düşmenin gereği yok.

 Bu hikayeye devam ettiğimde acı dolu, korkunç akıbetini anlatırken, şu cümleyi sık sık kullanırım: “Umutsuzluğa düşmenin gereği yok.

Bölüm 7: Unutma:

Bayanlar ve baylar karar vermek için çağrıldığımız o saat yine yaklaşmak üzere.

 Dostumuz Franz Biberkopf ölmemiş.

 O karmaşanın içinde sadece bir kolunu kaybetmiş.

 Çok şanslıymış.

 Tek bir kolla yırtmış.

 Başka bir deyişle; herif sapasağlam ayakta.

 Bizi ihbar edip etmeyeceği ne malum.

 İhbar edecek karakterde biri değildir.

 Etmez mi?

 Emin misin?

 Evet.

 Tamamen eminim.

 Siktir!

 Böyle bir şeyi nasıl yaparsın?

 Kabahat senin.

 Duyuyor musun?

 Ölmezse bizim için tehlike oluşturacağını söylemiştim.

 Endişeniz boşuna.

 Bana güvenebilirsiniz.

 Bizi zor bir duruma sokmayacaktır.

 Sözüme itimat edin.

 Madem o kadar eminsin.

 Kesinlikle Pums bu sandalyede oturduğum kadar eminim.

 Son derece eminim.

 Nasıl bu kadar eminsin peki?

 Söylesene nasıl?

 Bu işi bana bırakmasını söyle ona Pums!

 Söyle.

 Reinhold haklı olabilir.

 Biberkopf birini ihbar edecek türden biri değil.

 Reinhold’un haklı olduğundan şüphem yok.

 Haklıyım.

 Bizi ihbar etmek konusunda fazlasıyla dikkatli olacak.

 Dikkatli hareket edecek.

 Ayrıca bir kol yetersiz geliyorsa, bize bildirmesi kâfi.

 İstediği budur belki.

 Belki kellesini de kaybetmek istiyordur.

 Olamaz mı?

 Yoksa yanılıyor muyum Meck?

 Onu en iyi sen tanırsın.

 Anlaşıldı!

 Onun için endişelenmene gerek yok.

 Gerek yok.

 Herbert, aslına bakacak olursan hapishaneden korkmamalısın.

 Tegel’i hatırlıyorum da deneyim kazanacak, gözlemleyecek çoğu şeyi anlayacak bol bol vaktim oldu.

 Aslında düşününce dış dünyadan hiç farkı yok.

 Yapma canım!

 Muhakkak farklılıklar vardır.

 Kadınlar mesela.

 Kadınlar elbette.

 Doğru söylüyorsun.

 Ama tek fark da bu olabilir.

 Gerçekte herkes birbirinden farklı.

 Çeşit çeşit insan var; kimi önemli, kimi sıradan.

 Kurallar ve kanunlar var kimi itaat ediyor, kimi etmiyor.

 Kimi zaman korkarsın kimi zaman mutlusundur.

 Kimi zamansa ceza alırsın.

 Kadınlar konusuna gelirsek bakış açına göre değişir.

 Benim açımdan nedense hiç özlem duymadım.

 Hadi canım!

 Neden bahsediyorsun Franz?

 Ciddiyim Eva.

 Kadınlara karşı hep zayıf olmuşumdur.

 Bunu sen de biliyorsun.

 Hep zayıftım.

 Ama hapishanede geçirdiğim 4 yıl boyunca onları hiç özlemedim.

 Belki de Ida’dan dolayı özel bir durumdur seninki.

 Sence Ida yüzünden mi?

 Olamaz Herbert.

 Hiç sanmıyorum.

 Zira Ida hoş bir kızdı.

 Bunu hesaba katarsak onu özlemeliydim, öyle değil mi?

 Ama özlemedim.

 Kadınsız geçen 4 yıl.

 Düşünemiyorum bile.

 Sende özel bir şeyler olmalı.

 Olabilir.

 Ama Tegel’de konuştuğum adamlar da benden farklı değillerdi.

 Bende özel bir şeyler olduğuna pek inanmıyorum.

 Herkes gibiyim işte.

 Yine de Ida’ya yazık oldu.

 Harika bir kızdı.

 Ne dersin?

 Öyleydi Herbert.

 Bu yüzden onunla beraberdim.

 Ida’m harika bir kızdı.

 Başına gelenler ne üzücü.

 Çok üzücü.

 Kesinlikle çok üzücü.

 Ölüm erken yaşta geldi.

 Ölüm herkes için erkendir.

 Ama oluverdi işte.

 Niyetim o değildi.

 Bunu sen de biliyorsun, ben de.

 – Gerçekten niyetim o değildi.

 – Hepimiz biliyoruz Franz.

 Biliyoruz.

 Yine de Ida’ya yazık oldu.

 Harika bir kızdı.

 Ama şöyle bir düşününce Ida’da sahte olan bir şeyler vardı.

 – Ne?

 – Ne saçma!

 Sahte bir şeylermiş!

 – Kıskançlık bu.

 – Ne olmuş Kıskanıyordun işte.

 Franz’ı kendine istiyordun.

 Ida onu senden çaldı.

 Sahte olduğunu söylemen çok saçma!

 Pis bir yalan bu.

 Öyle olduğu için söyledim.

 Katiyen kıskanmıyorum.

 Neden kıskanacakmışım ki?

 Tegel’den çıktığımda, evler sallanıyor ve çatılar kayıp düşecekmiş gibi gelmişti.

 Bir avluda şarkı söyleyip, adım Franz Biberkopf olduğu sürece dürüstlükten ayrılmayacağıma dair kendime söz vermiştim.

 Geçmişte olanların üzerine bir sünger çekmiştim.

 Franz?

 Evet?

 Seni arabadan kim attı Franz?

 Dinle beni Franz.

 Onlara karşı tek başına savaşamayabilirsin.

 Ama Berlin’de sana destek olacak bir sürü insan var.

 Boş ver, unut gitsin Eva.

 Bunu konuşmanın hiçbir anlamı yok.

 Boş ver!

 Kolumu geri getirmez.

 Keşke Berlin’den temelli gidebilsem.

 Ama sakat bir halde ne yapabilirim ki?

 Sakat değilsin sen Franz.

 Yaptıkları şeyin yanlarına kâr kalmasına izin veremeyiz.

 Seni arabadan atmalarının cezasını çekmeliler.

 Kolumu geri getirmez ki.

 Ama bedelini ödemeliler!

 Ne dedin?

 Bir sendikaya bağlı olsaydın, bedelini ödemek zorundaydılar.

 Kolun için bir bedel ödemeliler Franz.

 Doğrusu böyle.

 Sana emeklilik parası ödemeliler.

 Başını sallama!

 O herifin kafasını kıracağız.

 Bu yaptığı suçtur.

 Mahkemeye gidemediğimize göre, kendi yöntemimizle halletmeliyiz.

 Öyle de, Franz herhangi bir sendikaya bağlı değil.

 Onlara katılmak dahi istemediğini sen de duydun.

 Yerden göğe kadar haklı.

 Bir insanı ne kadar zorlayabilirsin ki?

 Bizler barbar değiliz.

 Bırakalım zalimliklerini sürdürsünler!

 Hayır, bundan kurtulamayacaklar.

 Sinirlerini harap ettiler.

 İşte bu yüzden kabul etmeyeceksin.

 Biz arkandayız.

 Pums bizim sinirlerimize dokunamadı.

 Herbert her zaman ne der duymak ister misin?

 Berlin’de bir katliam olacak der, insanlar şaşırıp kalacak.

 Garanti ediyorum.

 Her şeye rağmen kolum geri gelmeyecek.

 Kolumdan olduğum çok doğru.

Yeminler bir uzuv gibi kesilebilir.

 Kolum gitmek zorundaydı.

 Sendikada sürekli Biberkopf’tan bahsediyorlar.

 Herbert Wischow adında biri bir grup soysuz olduğumuzu söyleyip insanları bize karşı kışkırtıyormuş.

 Biberkopf’un bize katılmak istemediğini onu bizim zorladığımızı daha sonra da arabadan attığımızı söylüyormuş.

 Palavra.

 Onu arabadan atan olmadı.

 Kazaydı.

 Güzel.

 Ben de kaza olduğunu söyledim.

 Biberkopf’un bizi ihbar etmek istediğini zorlama söz konusu olmadığını ve kimsenin ona dokunmadığını söyledim.

 Ancak sizler de bilirsiniz ki, söylenti bir kez başladı mı Buna izin veremeyiz.

 Ne olursa olsun.

 Sendikada kargaşa çıkmasına göz yumamayız.

 Bunu böyle bilin.

 Bir fikir ayrılığı yaşanırsa elimiz kolumuz bağlanır.

 Hepimiz hapı yutarız.

 – Buna izin veremeyiz.

 – Haklısın.

 İyi niyetli olduğumuzu göstermeliyiz.

 Sağlığına kavuşana dek onunla ilgilenmeliyiz.

 Tıbbi masraflarını da öderiz.

 Ona vermek üzere aramızda para toplayalım.

 Bence öldürmeliyiz.

 Kesinlikle.

 Ama bunu çarçabuk yapacak birini bulamayız.

 Yeterince hırpalanmış, tek kolla etrafta dolaşıyor.

 Dinleyin beyler, bunun başka bir yolu yok.

 Pamuk eller cebe.

 Herkes katkıda bulunursa Bu saçmalık için benden tek kuruş çıkmaz.

 İyi günler dilerim beyler.

**

– Merhaba.

 Franz, anlamıyor musun?

 Herbert’in burada olmadığını bildiği için geldi.

 Ne söyleyeceksen söyle Bruno.

 Benden ne istiyorsun?

 Onu dışarı at.

 At dışarı Franz!

 Kötü şans getirecek.

 Bize kötü şans getirecek.

 Kapı dışarı et onu!

 – Eva’yı dinlesen iyi olur.

 – At onu!

 – Hemen gitmen en hayırlısı.

 – Çık!

 Git!

 Defol!

 Burada tutsak mısın yoksa?

 Hayır, tutsak falan değilim.

 Sizi ihbar etmesinden korkuyorsunuz.

 Tek korkunuz bu.

 Söylesene Bruno, neden geldin?

 Ne istiyorsun?

 – Defol git!

 – Sakin ol Eva.

 Bırak da konuşsun, zarar vermek niyetinde değil.

 Hadi dökül Bruno, beni merakta bırakma.

 – Söylesene!

 – Aslında özel bir şey yok Franz.

 Biz düşündük de Bir araya toplandık ve geçmişte olanları düşündük.

 Herkes fikrini ortaya koydu.

 Tüm fikirler açık ve netti.

 Franz’a bir şeyler vermeliyiz dedik.

 Ona borçluyuz.

 Aramızda para topladık.

 İşte, topladığımız bu parayı sana getirmek istedim.

 Bana para mı vereceksiniz?

 Neden ama?

 İşin içinde bile değildim.

 Yapma Franz.

 Gözcülük yaptın.

 Hayır, asla Bruno.

 Gözcülük falan yapmadım.

 Hiçbir şeyden haberim yoktu.

 Neden orada olduğumu veya ne yapacağımı bilmeden beni oraya diktiler.

 – Ama Aması yok Bruno.

 Senin bilmene imkan yok, orada değildin.

 Öncesinde enselenmiştin.

 Ne kötü bir şansım varmış ki seni tutukladılar, sen de beni Pums’a yolladın.

 Ama gözcülük yapmadım.

 Neler döndüğünden bihaberdim.

 Benden korkmanıza gerek yok.

 Hayatımda kimseyi ihbar etmedim.

 Franz, bak!

 Ateş edecek!

 Tanrım, ne yapacağım?

 Öldürecek!

 Öldürme!

 Bırak!

 Katil!

 Ölmek istemiyorum!

 Beni öldürme!

 Öldürme!

 Franz, acele et!

 Dolabın arkasına saklan.

 Hadi, acele et!

 Beni vurmak istiyor.

 Gerçekten vuracak.

 Gözcülük yaptırdıkları gecedeki gibi.

 Her şey baştan mı tekrarlanacak?

 Tekrarlanmasını istemiyorum.

 Sana söylüyorum, istemiyorum!

 Bir arabanın altında kalmak istemiyorum.

 Bir sandalye kapıp, seni onunla kovalamayım.

 Korkmadan üzerine yürümeliyim.

 Canımızı kurtarabiliriz.

 **

Üzerine Mezbahadaki hayvan mevcudu:

11,543 domuz.

 2,016 baş sığır.

 920 buzağı.

 14,450 koç.

 Bir darbeyle yere serilirler.

 Domuzlar, sığırlar, buzağılar kesilir.

 Bizi ilgilendiren bir durum yok.

 Bir neredeyiz?

 Burada mı?

 Bayılmak, kimi zaman yaşayan bir bedenin ölümü gibidir.

 Ölüme çok yaklaşmıştım.

 Hissettim.

 Neredeyse nalları dikiyordum.

 Derhal gerçek, kesin ve sonuca ulaştıran bir şey yapmazsan Franz sopanı veya kılıcını kaldırıp yere vurmazsan, kaçmazsan eski dostum Franz Biberkopf ilk ve son kez işin bitmiş demektir.

 Tabutunun ölçüsünü hemen alabilirsin.

 **

Aşkım!

 Bil bakalım ne oldu!

 Başardım, bir iş buldum.

 Sahneye çıkabilirim.

 Parası çok olmasa da hiç olmazsa bir başlangıçtır.

 Ne oldu?

 Sevinmedin mi?

 Sevindim.

 Elbette sevindim.

 Bense çok sevinçliydim.

 Eve gelince iş bulduğumu sana söylediğimde, sevineceğini düşünmüştüm.

 Kendimden çok senin için sevinmiştim.

 Ama sense önemsememiş gibi davranıyorsun.

 Saçmalama Cilly.

 Sevinmez olur muyum!

 Sevincimi gösterme şeklim başkaları gibi olmayabilir.

 Herkesin farklı farklıdır.

 Öyle değil mi?

 Hep aynı saçmalık!

 Yine ağlamaya başlama.

 – Lütfen.

 – Ağlamıyorum zaten.

 Ağlıyorsun işte.

Sen hep ağlarsın.

 Bir erkek o kahrolası kafanda hayal ettiğin şekilde davranmalıdır yoksa ağlamaya başlar, bas bas bağırırsın.

 Adama asla huzur vermezsin.

 Huzurunu kaçırmayacağım.

 Seni rahat bırakacağım.

 Özür dilerim.

 Tek istediğim seni mutlu etmekti.

 Mutluyum ben Cilly.

 Bunu sana daha kaç kez söylemeliyim?

 Mutluyum!

 Mutluyum.

 Mutluyum.

 Mutluyum.

 Oldu mu?

 Peki madem.

**

 İstemiyorum.

 İstemiyorum.

 Nalları dikmek istemiyorum.

 Katışıksız endişedir onu yatağından sürükleyen.

 Rahatça uzanamaz.

 Sokak ortasında ölecek olsa bile, yataktan kalkıp dışarı çıkmak zorundadır.

 Kobra.

 Bakın; sürünerek gider.

 Yaralanmıştır.

 Hâlâ aynı kobradır gözlerinin etrafında siyah halkalar olsa bile.

 Kendini sokaklara sürükleyen bu yaşlı dostumuza odasında ölmediği için, bazı şeyler daha nettir artık.

 Ölümden kurtulduğu için bazı şeyler daha nettir artık.

 Bütün olan bitenin ardından, hayattan bir şey öğrenmiştir.

 Evet dostum eskisi gibi yeterince temkinli değilsin.

 Kıymetli hayatın için, dişlerinle ve parmaklarınla bir şeylere yapışmalısın artık, düşmemek için sıkı tutunmalısın.

**

Reşit olmayanlar giremez.

 Özel bir şey mi arıyorsun?

 Özel olan hiçbir şey göremedim ben.

 Önerebileceğimiz özel bir şeyimiz var ama.

 Berlin’de bulunabilecek kalburüstü kadınlar buradadır.

 Deme ya?

 Gel benimle.

 Göstereyim.

 Boş laf!

 Her yer aynı işte.

 Bu sefer değil.

 Peki öyleyse.

 Önerebileceğiniz en iyi ve heyecan verici şey neymiş görelim.

 Böyle buyur.

 Büyük fahişe suyun yanı başında oturan Babil Kadını.

 İşte, kızıl bir canavarın üzerinde oturmuş bir kadın.

 İsimlerinin hepsi küfür içerir.

 Yedi başı ve on boynuzu var.

 Mor ve kırmızı giyer altın, inci ve kıymetli taşlardan oluşan mücevherler takar elinde de altın bir kadeh tutar.

 Anlındaysa sır dolu bir isim yazar: “Büyük Babil dünyadaki iğrençliklerin anası.

” Bu kadın tüm azizlerin kanını içmiş. Azizlerin kanıyla sarhoş olmuş bir kadın.

 Önerin fena sayılmaz. Cidden fena değil ama Buyur!

 Benimle gel de sana mucizeleri göstereyim.

 Gerek yok.

 Şu an göstereceğin ne olursa olsun, beni hayal kırıklığına uğratır.

 Abartılı vaatlerde bulunma hatasına düşme.

 İnsanlar hayal kırıklığına uğrayabileceğini anlar o zaman.

 Fakat bu fikir dostum gerçekten tahrik edici.

 Hakkını vermeliyim fikir cidden tahrik edici.

 Hep o eski mesele.

 Herkesin bildiği hayal gücü ve hazin gerçek arasındaki fark.

**

 Ecnebi bir adam; şişman, iri yarı Rus bir orospuya gider.

 Kalın kumaştan yapılmış eteğine durmadan bakar ve şöyle der: “Amanın, ne güzel de tüylüymüş!” Kadın da cevap verir:

“Niyetin örgü örmek mi, başka şey mi?”

İyi günler.

 Şerefe.

 Ne alırsınız bayım?

 Üç bira, bir kadeh likör.

 Üç bira mı?

 Ne dediğini duydun işte.

 Beyefendi üç bira istiyor.

 Öyle.

 Üç bira ve bir likör.

 Afiyet olsun!

 Teşekkürler bayan ama bunu söylemenize gerek yok.

 Afiyetle içeceğimden eminim.

 Adamın içi yanmış.

 Ayyaşın teki, hemen fark ediliyor.

 Belli ki alkolik.

 Saçmalama, susamış işte.

 Nereden geldin sen?

 Kilerden, arpa ve mayadan yapıldım.

 Buz gibiyim.

 Tadım nasıl?

 Biraz acımsı bunun dışında nefis ve soğuk.

 Evet, seni serinleteceğim.

 Erkekleri serinletir sonra kızıştırır ve lüzumsuz düşüncelerle onları avuturum.

 Lüzumsuz düşünceler mi dedin?

 Evet.

 Çoğu düşünce lüzumsuzdur.

 Yoksa değil midir?

 Peki sen nereden geldin?

 Beni damıttılar ahbap.

 Tabii!

 Affedersin.

 Elbette, özür dilerim.

 Çok keskinmişsin dostum.

 Pençelerin de var.

 Tabii ki, ben sert bir içkiyim!

 Ne zamandır içmedin mi yoksa?

 Hayır.

 Neredeyse ölüyordum ufaklık.

 Ölüyordum.

 Yola çıkmıştım dönüş bileti olmayan bir yola.

 Evet, bana da öyle geldi.

 “Bana da öyle geldi” demeyi bırak, yoksa seni bir dikişte bitiririm.

 Gelsene!

 Manyak mı bu adam?

 Ne olmuş manyaksa?

 Bugünlerde akıllı mı kaldı?

 Herif tam tipin, değil mi?

 – Neden olmasın?

 Harikasın dostum!

 Ateş gibisin.

 Ateş gibi.

 En iyisi biraz ara ver.

 İki bira daha bir likör ve ardından bir de viski içersen, fitil gibi olursun.

 Öyle mi?

 Evet, aynen öyle.

 Sonra nasıl görünürsün biliyor musun?

 Milletin içinde böyle görünmek ister misin?

 Hadi bakalım, bir yudum daha içelim.

 Bir içki daha devireceğim.

 Bunları tekrarlama bir daha.

 Birinin ardından diğeri.

 Her şey sırayla.

 Ya sen?

 Söyleyecek bir şeyin yok mu?

 Aslında senden çok hoşlandım.

 Sana inanıyorum.

 Söylediğin her kelimeye inanıyorum sevgilim.

 Benim minik kuzumsun sen.

 Hadi bakalım, birlikte çayırlara otlamaya gidelim.

 – Bir bira verir misin?

 – Bana sorarsan, keçileri kaçırmış.

 Herkes gibi dedim ya sana.

 Kes şunu, Fritz’i unutma!

 Tek söyleyeceğim bu.

 Ne olmuş yani?

 Oturabilir miyim?

 Buyurun.

 Az önce yaptıklarınızı çok hoş buldum.

 Önceki hayatınızda bira mı yoksa sert bir içki miydiniz?

 Çok özür dilerim bayan, bu hayattan daha öncesi yok.

 Sonrasının da olmadığı gibi.

 – O kadar emin misiniz?

 – Evet.

 Oldukça eminim.

 Dünyada emin olduğum tek şey bu.

 Kolunu nerede bıraktın söylesene?

 Kolumu soruyorsunuz.

 Evde bıraktım.

 Sevgilim gitmemi istemedi.

 Kolumu rehin bırakmak zorunda kaldım.

 – Umarım o da senin kadar komiktir.

 – Kesinlikle.

 Hiç duymadın mı?

 Kolumla bir işe giriştim.

 Tüm gün masanın üzerinde durup kendini nasıl besleyeceğine adamış sadece.

 Aç kalmamaya adamış.

 Kolum tüm gün bu konuda direniyor.

 Giriş 10 kuruş.

 Tonla insan geliyor ve eğleniyor.

 Biralar ne kadar tuttu?

 – 1.80.

 – Buyur üstü kalsın.

 Haydi buradan gidelim.

**

 Bir dostumun burada gazete tezgahı vardı.

 Bakalım hâlâ buralarda mı.

 Madem dostun, hâlâ burada olup olmadığını bilmen gerekirdi.

 Gerçek dostum olmayabilir de.

 Asla emin olamazsın.

 Bak!

 Orada oturuyor.

 Şuna bak, gün ortasında şekerleme yapıyor.

 Yorgun demek ki.

 Büyük ihtimalle.

 Franz?

 İnanmıyorum Franz, dönmüşsün.

 Cenazeni kaçırdığımı sanmıştım.

 Dereyi görmeden paçaları sıvama.

 Seni tekrar görmek ne hoş Franz.

 Gerçekten.

 Ne oldu?

 Koluna ne yaptılar?

 Kolum?

 Boş ver.

 Benim için hep bir engeldi.

 “Tümünden kurtul da, bir daha engel teşkil etmesin.” dedim.

 Güzel.

 Benim de diğer yumurtalığımı kestiler.

 Gördün mü bak, ikimizin de taşıyacağı ağırlık azalmış.

 Şu tarafa bak!

 Dursana Meck!

 İzninizle, hemen dönerim.

 – Merhaba Franz.

 – Ne garip.

 Uzun bir aradan sonra tekrar karşılaştığımızda, birbirimizi ne kadar farklı selamlamıştık.

 Öyle değil mi?

 Neyse Dün dündü.

 Bir kız mutfakta oturur, annesi alışverişe çıkmıştır.

 Gizlice günlüğünü doldurur.

 26 yaşında işsizdir.

 10 Haziran’da son yazdıkları şöyledir: “Dün öğleden beridir kendimi daha iyi hissediyorum.

 Fakat güzel günler artık çok nadir.

 Bu durumum ortaya çıktığında hiçbir şeyin üstesinden gelemiyorum.

 Önemsiz şeyler bile büyük sorunlara dönüşüyor.

 Yanlış bir şey yapıp, bir felakete neden olma düşüncesi yüzünden acı çekiyorum.” 14 Ağustos: “Bir haftadır, yine çok hastayım. Böyle devam ederse, bana neler olur bilmiyorum.

 Sanırım bu dünyada hiç kimsem olmasaydı havagazını açmakta bir an tereddüt etmezdim.

 Ama bunu anneme yapamam.

 Yine de, keşke ciddi bir hastalığım olsaydı da o hastalıktan ölseydim.”

Bugünse bugün.

 Yarınsa yarın, biliyoruz.

 Sorun mu var?

 Sana bir şey mi yaptım?

 Yüzüme bak Meck.

 Böylesi daha iyi.

 Cilly’den haberin var mı?

 Neler yapıyor?

 Pek bilmiyorum.

 İyidir herhalde.

 Hakkında bir şey duymadım.

 Hâlâ Pums’la mısın?

 Evet.

 Şimdilerde neler yaptığımı söyleyeyim mi?

 Bir sürü işim var.

 Elbinger Caddesi’ndeki panayırda çalışıyorum.

 Atlıkarıncada çığırtkanım.

 “Bir tur 50 kuruş baylar ve bayanlar!”

Romintener Caddesi’nin karşısında da, tek kolla dövüşen en güçlü adamım.

 Bir ara uğra da beni izle.

 Daha dün başladım.

 Benimle boks yapabilirsin.

 – Tek kolla mı boks yapıyorsun?

 – Gel kendin gör!

 Bedenimin üst tarafında gizleyemediğimi ayak hakimiyetimle telafi ediyorum.

 Anlıyor musun, ayak hareketleri!

 Söylesene Franz neyin var böyle?

 Neyim varmış?

 Yeni bir başlangıç yapıyorum.

 Neden yapmayayım ki?

 Yoksa itirazın mı var?

 Tek kolumla nasıl boks yaptığımı bir ara uğra da gör.

 Tek kolluyum diye hadım edilmiş mi sandın?

 Talihin kötüymüş Franz.

 Böyle olmalıydı demek.

 Kiminin talihi kötü olacak ki, diğerleri fırsat yakalasın.

 Olabilir.

 Gerçek bu Meck, inan bana.

 Adalet hakkında birkaç şey söyleyebilirim.

 Söylediklerinden bana kızdığını çıkarıyorum.

 Yanılıyorsun Meck.

 Çok yanılıyorsun!

 Neyse, kendine iyi bak.

 Hoşça kal.

 Meck!

 Affedersin, bir şey daha soracağım.

 Baban var mıydı merak ettim.

 Babam mı?

 – Neden sordun?

 – Babanı kaybetmenin nasıl bir duygu olduğunu bilmek istedim sadece.

 Öylesine ilgimi çekti.

 Ne demek istediğini anlamadım.

 Önemli değil.

 Bunu bir düşün.

 Belki günün birinde aklına gelir.

 Ya özgür bir adamım ya da bir hiç.

 Ölüm adında bir orakçı var.

 Pantolonlarımızı çekip, ayağa kalkalım ve Berlin’e yürüyelim.

 Babama ne yaptılar biliyor musunuz?

 Karnından vuruldu.

 Nefes darlığı çekiyor.

 Ama birdenbire sadece sinir hastalığına dönüşüverdi.

 Ödedikleri maaşı düşürdüler.

 Yakın zamanda eline hiçbir şey geçmeyecek.

 Tanrım, kötürümden başka bir şey değiller!

 Her yerde kötürüm dolu.

 Sakatlara tek kuruş bile vermemeliler.

 Öyle diyorsun da savaşa sürüklüyorlar, sonra da para vermiyorlar.

 Oh canıma değsin!

 Diğer budalalıklar için de para alamıyorsun.

 Savaş sırasında belki de yeni doğmuştun.

 Altını bezliyorlardı!

 Bir anlamı varmış gibi.

 Hiçbir anlamı yok.

 Almanya’daki en aptalca şey, onlara maaş vermeleri.

 Ortada dolaşan binlercesi var.

 Hiçbir iş yapmadan para alıyorlar.

 Orada dur bakalım Willy.

 – Sen ne iş yapıyorsun söyle?

 – Hiç.

 Hiçbir iş yapmıyorum.

 Maaş verdikleri müddetçe bir şey yapmamayı sürdüreceğim.

 Ödeme yapmalarını bu yüzden aptalca buluyorum ya.

 – Çenesi düşük biri olmadığını söyleyin.

 – Haklısın.

 Söylesene Franz.

 Tek bir kolun var.

 Ne kadar maaş alıyorsun?

 Kim bilmek istiyor?

 Oradaki adam.

 Konuyla ilgilenen o.

 İşte orada yanılıyorsunuz bayan.

 Hiç mi hiç ilgilenmiyorum.

 Tüm söylediğim; savaşa gidecek kadar aptal olan biri Boş verin.

 Korktu!

 Benden korkmasına gerek yok ki.

 Kolum nerede biliyor musun?

 Şu olmayan kolum?

 İçki dolu bir şeyin içine koydum.

 Evdeki şifoniyerin üst çekmecesinde, bütün gün bana bakıp şöyle diyor: “Selam Franz, seni dangalak!

” Kendi hesabıma konuşursam, savaşa katılmadım.

 Savaş boyunca Sibirya’da bir hapishanedeydim.

 Şu anda annemle birlikte yaşıyorum, romatizmam var.

 Verdikleri yardım parasını benden almaya kalksınlar bir Vallahi, sen delirmişsin!

 Nasıl romatizma oldun?

 Sokak ticaretinde, değil mi?

 Demek ki, zayıf kemiklerin varsa sokaklarda satıcılık yapmayacaksın.

 – Belki de pezevenklik yapmalıydım.

 – Aynen öyle!

 Gülmene gerek yok.

 Dünyada daha beter işler de var.

 İnan!

 Daha beter işler olduğunu Tanrı biliyor.

 Belki günün birinde bilardo oynamayı öğrenirsin.

 Yine de, fazla bir ihtimal vermiyorum.

 Bizlerden 10 veya 12 yaş daha küçük olmana rağmen 100 yaş daha zekisin.

 20 yaşımda iken böyle konuşmaya cesaretim olsaydı şöyle derdim: “Eller cepten çıksın, dik durun!

” Biz de aynını yapıyoruz tek farkı,

kendi cebimizden değil.

 Sayın bayım Sizi ne çok seviyorum

Sizden etkileniyorum

 Her an Her zaman

Sayın bayım

Büyümle zaptetmek için

Size neden bakmalıyım?

 Tanrım!

 Kimin aklına gelirdi ki?

 Ne oldu?

 Yok bir şey.

 Bir zamanlar ona benzeyen bir kız tanırdım.

 Çok benziyor.

 Nedenini bilmiyorum Nasıl bilmiyorum Boş sokaklarda sallanıyorum Ayaklarımın altındaki zemin kayıp Çünkü etkiniz altındayım Evet, öyleyim Etkiniz altındayım Sayın bayım Sebebini söyleyin Ne var?

 Bir şey mi oldu?

 Hayır.

 Yok, bir şey olmadı.

 Reinhold?

**

 

 – Hayır, istemem.

 Sonra beni enseleyip şöyle sorabilirler: “Bu saati nereden aldın?

” – Hırsızlık malından korkuyor.

 – Uzatma!

 Saatimden rahatsız.

 Benim içinse basit bir saat.

 Çalışıyor ve altın.

 Üç marka!

 Size başka bir şey göstereyim.

 Bardağını ver bana.

 Şimdi bunun ne olduğunu söyle.

 – Bardak.

 – Evet, bir içki bardağı.

 Buna karşı çıkamam.

 Peki bu ne?

 Saat.

 Dalga mı geçiyorsun benimle?

 Evet, bir saat.

 Ne bir çizme, ne de bir kanarya.

 Ama arzu edersen ona çizme de diyebilirsin.

 İstediğin her ismi verebilirsin.

 Sana kalmış.

 Anlamıyorum.

 Ne demeye getiriyorsun?

 Birazdan anlayacaksın.

 Bakar mısınız bayan?

 Bana bir iyilik yapar mısınız?

 Etrafta birazcık yürür müsünüz?

 Biraz yürüyün.

 Neden yürüyecekmişim ki?

 Öylesine.

 Canım istemiyor.

 Mazeret uydurma.

 Haydi yürü.

 Evet, bayan ne yaptı?

 Sana böyle dil çıkardı.

 – Başka?

 – Koştu.

 Evet, koştu.

 Koşmadım ki, dans ediyordum.

 Dans falan etmiyordu.

 Kıçını dışarı çıkarmak ne zamandır dans sayılıyor?

 Haklısın.

 Sen çıkarırsan, danstan sayılmaz elbet.

 Koşuyordu.

 Bana göre ise yürüyordu.

 Anladık, ne oldu şimdi?

 Hiçbir şey.

 Kendi kulaklarınızla duydunuz.

 Koştu, dans etti yürüdü; ne isterseniz onu deyin.

 Biri diğerinin saatini aldığında çalıntı olduğu anlamına gelmez.

 Çantadan, teşhirden veya bir dükkandan taşınmış demektir.

 Çalıntı mı?

 Neden öyle densin?

 – İnanın ben öyle demiyorum.

 – Ne diyorsun peki?

 Duydun ya.

 “Taşınmış.

” Sahibi değişmiş.

 Ben böyle diyorum.

 Sen, tek kolunla Prusyalılara katılmak zorunda kaldın.

 Savaşta bulundun.

 Benim kanaatim özgürlüğünden yoksun kılmadır bu.

 Ama mahkemeler ve polis onlardan yanaydı.

 Böylece seni susturdular.

 “Özgürlüğünden yoksun kılma” birdenbire askerlik hizmeti oluverdi.

 Vergi öder gibi, buna da mecbursun.

 Böyle nereye gidiyorlar?

 Politika konuşmaya başlamayın.

Bölüm 8: Güneş Deriyi Bazen Isıtır Ama Bazen de Yakar.

Seni uzun zamandır görmedim Franz.

 Üzgünüm Max.

 Bir kursa devam ediyordum.

 Özel ders mahiyetinde bir şey.

 Yaşam hakkında öğrenecek çok şeyim varmış.

 Bana bir bira ver ve de azıcık çerez.

 Ruhr bölgesinde korkunç bir aile trajedisi.

 O kadar komik olan ne?

 Şunu dinle Max.

 Baba üç çocuğunu suya atıyor, hepsini aynı anda.

 Herif gırtlağına kadar belaya bulaşmış.

 Ama güvenebileceğin birisi.

 Dur biraz.

 Karısıyla ne yapmış bakalım?

 O da ona bir şey yapmış olmalı.

 Hayır.

 Ne biliyorsun ki?

 Bunu kendi yapmış bir başına, önceden.

 Ne mesut bir aile Maxie!

 Yaşamayı iyi biliyorlar.

 Ailede uyum söz konusu değil.

 Kendi kanalda, kocası da halatla.

 Ona kendini asmasını ve çocukları suya atmasını söylüyor.

 Adam sağır olmalı.

 Aman tanrım!

 Maxie, böyle bir evlilik olmaz.

 Buna nasıl gülüyorsun anlamıyorum Franz.

 Acıklı bit hikâye.

 Böyle bir şeyi sinemada izlediğinde, gözlerinden yaş gelir.

 Böyle bir şeye ağlamak mı?

 Neden?

 Kadın ve üç çocuğu.

 Yapma.

 Bence komik.

 Herifi sevdim.

 Çocuklara yazık olmuş belki ama tüm aileyi tek seferde öldürmek Buna saygı duyulur.

 Ver bakayım.

 Al bak işte.

 Adam hâlâ yaşıyor.

 Onu yakalamışlar.

 Onların yerinde olmak istemezdim.

 Kim bilir?

 Belki hücresinde oturmuş sigara tüttürüyordur tabi bulabiliyorsa.

 Hepiniz kıçımı yalayın diye düşünüyordur belki.

 Vicdan azabı bu.

 Hücresinde gözünden yaş gidiyordur.

 Tek yapabileceği bu, gözüne uyku da girmiyordur.

 Sana hiç katılmıyorum.

 Kütük gibi uyuyordur.

 Eğer öyle sert biriyse, rahat uyuyordur.

 İçeride dışarıda olduğundan daha iyi yiyip içiyordur.

 Bunda şüphe yok Maxie.

 Franz, bunu sevdiğini bilmiyordum.

 Bilmediğim bir yanın daha.

 Anlamıyorum.

 Kes saçmalamayı Maxie.

 Bezelyeli birkaç domuz kulağı getir bana.

 Gömleğinde ilk delik açıldığında yeni bir takım almanın vakti geldiğini bilirsin.

 Hiç düşünmenden dosdoğru geniş tezgahların olduğu, sıra sıra dizilmiş mağazalara git.

 Orada ihtiyacın olan tüm giysiler sana sunulacak.

**

 Söyleyin Bayan Bast bir kolunu, sağ kolunu kaybetmiş bir adamın işi nasıl bitmesin?

 İnkâr edilemez.

 Bu zor, ama şikayet etmenize ve böyle surat asmanıza gerek yok.

 Ama tek kolla ne yapabilirim?

 Sosyal yardıma başvurun ya da küçük bir stant açın.

 Ne tür bir stant?

 Gazete ya da kıyafet standı olabilir ya da Tietz dışında jartiyer veya manşon sat.

 Peki meyveye ne dersin?

Bunun için çok yaşlıyım Bast.

 Meyve satmak için daha genç olmak zorundasın.

 Meyve satmak için daha genç olmak zorundasın.

 Yanınıza yine bir kadın lazım Bay Biberkopf.

 Sizin gerçekten bir kadına ihtiyacınız var.

 Her şeyi konuşabileceğiniz zor günlerde yanınızda olacak arabayı çekmenize size yardım edecek ya da siz yokken standınızda satış yapabilecek birine ihtiyacınız var.

 Birini mi bekliyorsunuz?

 Aslında beklemiyorum.

 Gidip bakayım.

 bugün var olan on yayın kuruluşundan sadece iki ya da üç tanesi kâr yapabiliyor.

 Diğer hepsi zorluklar içinde bile Biri sizin için gelmiş.

 Sizinle konuşmak istiyormuş.

 Biri mi?

 Evet, oldukça genç bir bay.

 İçeri girin.

 **

Merhaba Willy.

 Merhaba.

 Seni bulmak kolay olmadı.

 Gel, gel buraya Bayan Bast.

 Bize birkaç dakika izin ver.

 Müsaade edersen, hassas bir noktayı görüşmek zorundayız.

 Dürüst olmak gerekirse, geleceğinizi hiç beklemiyordum.

 Ama geldiğinize sevindim.

 Şey bana adresinizi verdiğinizde bir nedeni vardır diye düşündüm.

 Bu yüzden uğrasam iyi olur dedim.

 Belki size yardım edebilirim ya da bir şeyler ortaya çıkar.

 Otursana.

 – Biraz kahve alır mısın?

 – Hayır, teşekkürler.

 Gelmeden içtim.

 Pekâlâ, açık konuşalım.

 Aklından neler geçiyor?

 Benim için hiç kolay değil.

 O kadar sık oluyor ki nereden başlayacağımı bilmiyorum.

 Şey mesela saat.

 Taktığın altın saat ve daha önce söylediğin şey.

 Düşündüm de belki bir işe girebilirim bir şekilde ben de başlayabilirim.

 Gerçekten katılmayı çok istiyorum.

 Anlıyor musun?

 Bildiğin gibi tek kolla yapacak çok şey yok.

 Ne demek istediğim anlıyorsun ya?

 Evet, yapabileceğin çok fazla şey yok.

 Ama kafanı kullanırsan yapabileceğin bir şey var.

 Eğer her gün sana satman için el altından gizli bir şeyler versem İyi dostların var.

 Hepiniz ağzınızı kapalı tutabilirsiniz.

 Malı teslim edip iyi para kazanabilirsiniz.

 Öyle değil mi?

 İşte bu.

 Yapmak istediğin iş kesinlikle bu.

 Kendi ayakların üzerinde dur ve kolay yoldan köşeyi dön.

 İş tam bir saçmalık.

 Ya gazetelere ne dersin?

 Hepsine tüküreyim.

 O ahmaklara, gazete satanlara öylece bakmak beni deliye çeviriyor.

 Bir adam nasıl bu kadar salak olabilir?

 Üstelik yanından geçen arabalara kendini ele verirken.

 Hayır, unut gitsin.

 Bu iş burada biter.

 Tegel.

 Tegel’in etrafında dolaşmak koyu ağaçların olduğu bir cadde evler kayıyor, çatılar sanki başına düşecek gibi bakıyor ama namusumla yaşamalıyım.

 Enteresan.

 Franz Biberkopf doğru yoldan ayrılmamalı.

 Buna ne dersin?

 Seni havalı gösteriyor, değil mi?

 Tanrım.

 Hapishane zihnimi bulandırmış olmalı.

 Manoli, sola dön.

 Biraz paraya ihtiyacım var.

 Para kazanılmalı.

 Adamın birine para lazım.

 Nitelik göz önünde tutulduğunda, birkaç milyon mark kâr için radyo ücretlerini arttırarak böyle bir antisosyal önleme başvurmayacağını herkes düşünebilir ki bu da postane gelirlerinin çok az bir bölümünü kapsayacak ve kesinlikle bir ekonomik fayda sağlamayacaktır.

**

 Bir kadın görüyorsun, mor ve kızıl elbiseli altın, değerli taşlar ve incilerle süslenmiş ve elinde altın bir kap var.

 Gülüyor ve alnında bir isim yazıyor bir gizem “Büyük Babil” tüm fahişelerin ve yeryüzündeki tüm zulümlerin anası.

 Tüm azizlerin kanını içti.

 Azizlerin kanından sarhoş oldu.

 Babil’in kaltağı orada oturuyor, azizlerin kanını içti.

 Affedersin dostum, aynı saçmalığı her gün tekrar ediyorsun.

 – Her gün aynı saçmalık.

 – Evet.

 Bundan ne umuyorsun?

 Bundan ne umuyorsun?

 Zevk.

 Gerçek zevk dostum.

 Tüm azizlerin kanını içen Babil’in en büyük kaltağının aşkı.

 Onu öylece elinin tersiyle itebilir misin?

**

 – Merhaba Franz.

 – Merhaba Willy.

 – Seni gören oldu mu?

 – Hayır.

 Kimse beni görmedi.

 O zaman gir içeri.

 Leipzig’den bir kürk sevkiyatı geldi.

 Böyle bir şey ilgini çeker mi?

 Hayır Willy.

 Kürkler benim için fazla riskli.

 Ben de öyle düşünmüştüm.

 Biraz kahve alır mısın?

 Hayır teşekkürler.

 Dün yine sarhoş muydun?

 Olabilir.

 Büyük ihtimalle öyleydim.

 Bir yerden sonra hiçbir şey bilmiyorum.

 Hayır, hayır Willy.

 Unut gitsin.

 Kürkler çok riskli.

 Ufak şeyler, altın bir saat ya da benzeri şeyleri alsam daha çok sevinirim.

 Şu an elimde yok.

 Sadece Leipzig’den gelen kürkler var.

 Dün nasıl uyandın?

 Düzüyordum.

 Baktım ki şişman bir sarışın yatağıma girmiş.

 Montaj için kocası uzaklardaymış.

 Ona nasıl vuruldum da eve gittim bilmiyorum.

 Aklımda başka bir şey olmuş olmalı.

 Ama ne düşündüğümü biliyor musun?

 Sanırım bel soğukluğu vardı.

 Endişe etme.

 Git muayene ol.

 Beş iğneden sonra unutursun bile.

 Tabi aşı olmaktan korkmuyorsan Ama buna da alışırsın.

 Kafanda bir delik var diye dünya duracak mı sanıyorsun?

 Hayır, böyle düşünmüyorum.

 Tabi öyle olsa fena olmazdı.

 – Sen de öyle düşünmüyor musun?

 – Elbette, makul olan ne?

 – Yine sen haklısın.

 – Elbette.

 Sizi görmek isteyen biri var.

 Eva.

 Tanrım, Eva.

 Merhaba Herbert.

 Dostum.

 Harika görünüyorsun.

 Artık bir elin yağda bir elin balda sanırım.

 Herbert.

 Şu görünüme bak.

 Anlıyor musun?

 Söyledim gibi, bir eli yağda bir eli balda.

 Sadece 20 mark.

 Mükemmel.

 Sadece 20 dolar, sana söylüyorum.

 Özel durumlarda, kolumu meşru göstermek için gazilik madalyası takıyorum.

 Buna ne diyorsunuz?

 Tanrım, Franz.

 Biz de oturmuş Franz neyin peşinde diye düşünüp duruyorduk.

 Gerçekten çok endişelendik.

 Saçmalama Eva.

 Beni merak etmenize gerçekten gerek yok.

 Ne diyorsun Herbert?

 Asla emin olmazsın yine de.

 Neyse, geçin oturun.

 Hadi oturun.

 Otur Herbert.

 Bu benim en sevdiğim plak.

 Yepyeni.

 Daha yeni aldım.

 Tüm gün dinleyebilirim.

 Biraz konyak alır mısın?

 Viski de var.

 Bir konyak lütfen.

 Ya sen ne alırsın?

 Evimde bir şeyler içmenizi çok uzun zamandır bekliyordum.

 Bu anı gerçekten sabırsızlıkla bekliyordum.

 Franz.

 Sana nasıl da yakışıyor!

 Bizi şaşkına çevirdin.

 Bir şeye içelim.

 – Eva, Herbert, şerefe.

 – Şerefe.

 Pekâlâ, Zappot’ta işler nasıldı?

 Her şey yolunda gitti mi?

 Şey, oldukça tuhaf şeyler oldu.

 Ama Eva’nın erkek arkadaşı biraz şanssızdı.

 Kumarda şansı yaver gitti.

 Süperdi, ama bankadan 10,000 mark çektiği gün otel odasında soyulmuş.

 – Olamaz.

 – Eva ile akşam yemeği yerken.

 Hayır.

 Buna inanabiliyor musun?

 Benim de söylediğim bu.

 Oda zorlanmadan yedek bir anahtarla açılmış.

 Altın saati ve yatak masanın çekmecesine bıraktığı 5,000 mark gitmiş.

 Onun açısından tam olarak bir ihmalkârlık sayılmaz.

 Böyle bir şeyi kim düşünebilirdi ki?

 Birinci sınıf bir otelde hırsızlar nasıl böyle gizlice içeri girebilir?

 Sonra adamın beynine kan sıçramış ve Eva’ya bağırmış çünkü onu akşam yemeğine acele ettirmiş.

 Gerçekten ona bağırdı.

 Ben de yüzüne karşı “Bal peteğim” dedim.

 Bana bu şekilde davranman hiç hoş değil.

 Benim hatam mı?

 Çok üzgündü, derhal eve gitmek istedi.

 İkimiz için de olabilecek en iyi şey buydu.

 İşte böyle Franz.

 Gördüğün gibi dünyada böyle trajik şeyler olur.

 Evet Herbert.

 Bizi bekleyen kaderi görüyorsun.

 Gülmekten öleceğimi sandım.

 Ölmenin daha kötü yollarını bulabilirim.

 – Evet ben de.

 – Ben de.

 Kes şunu.

 Gülme artık.

 Dayanamıyorum.

 Onu bırakın da, bir savaş kahramanı olarak nasıl görünüyorum sizce?

 Çizgili bir takım elbisede bir savaş kahramanı, nasıl ama?

 Bana göre iyisin.

 Her zamankinden daha iyi görünüyorsun.

 Şu anki halinden çok mutluyum.

 Ben de.

 Franz, şimdi kiminle çıkıyorsun?

 Çıkmak mı?

 Anlıyorum.

 Hayır, hayır.

 Bunun burada olduğundan dolayı mı yoksa?

 Hayır, bu başka bir şey için.

 Şu an kimseyle çıkmıyorum.

 Ben Ben kendi başımayım.

 Tanrı’ya şükür Franz.

 Senin için birini buldum, doğru birini.

 Benim için kimi buldun?

 Bir kız.

 Sana bir kız getirdim.

 Madem yalnızsın, bir kıza ihtiyacın var.

 Kim olsa bunu bir mil öteden fark edebilir.

 Bu yüzden senin için bir tane buldum.

 Ben aradığımda kesinlikle bulurum.

 Şu an hizmetinde hazır.

 Bu nasıl olacak Eva?

 Kızı tanımıyorum bile.

 Belki benden hoşlanmayacak ve kolumu belki bunu itici bulacak.

 Saçmalık.

 Seni sevecek.

 Kesinlikle sevecek.

 Herbert’a sor.

 Evet, sevecek.

 Onu tanırım Franz.

 Onu nereden tanıyorsun?

 Berlin’de çok kalmadı.

 Bernau’da yaşıyor.

 Her sabah Stettiner İstasyonu’na gelirdi.

 Onunla tanıştığım yer de orası ve sonra ona dedim ki: “Eğer bundan vazgeçmezsen çocuk, sonun kötü olacak.

” “Her zaman Berlin’e geliyorsun ama bir dikiş tutturamıyorsun.

” Ama sadece güldü ve dedi ki: “Ben sadece biraz eğlence arıyorum.

” Sadece biraz eğlence arıyormuş.

 Kız haklı.

 Bernau’yu bilirim.

 Gece kapkaranlıktır.

 Biliyorum Franz.

 Bu yüzden kızı korumam altına aldım.

 Artık Stettiner İstasyonu’na gidemez.

 Orada bir isyanda yakalandı, anlıyorsun ya.

 Eğer kafanı kullanırsan Franz bu kızdan gerçekten istifade edebilirsin.

 Onu gördüm.

 Çok güzel.

 Biraz genç, ama güzel ve sert kemikleri var.

 Hadi gel.

 Dans edelim.

 Hadi.

 Üzgünüm Eva.

 Kolum yüzünden.

 Henüz tek kolla dans etmeyi öğrenemedim.

 Ama öğreneceğim.

 Özür dilemene gerek yok.

 Benim de hatam var.

 Üzgünüm.

 Onunla ne zaman tanışacağım dersin?

 Uzun zamandır beni tanıyorsun ve hâlâ böyle sorular soruyorsun.

 Bu ne anlama geliyor?

 Oldukça basit sokakta bekliyor, pencereyi açıp el sallarsam buraya gelecek.

 Ne?

 Sokakta mı bekliyor?

 Nerede olacak peki?

 Beni el sallarken görmeli.

 Mantıklı, değil mi?

 Evet, sanırım mantıklı.

 Pekâlâ o zaman, ona el sallayacağım.

 Bir saniye bekle.

 Belki Sorun ne?

 Utangaç falan mısın?

 Hiç utangaç değilim.

 Utangaç olmadım.

 O halde sorun ne?

 Düşünüyordum da Bırak ben düşüneyim.

 Onu tanırsın Franz.

 Kafasına bir şey taktı mı Evet onu tanırım.

 O halde hiç şaşırmaman gerekir.

 Hadi gel bebeğim.

 Buradan gidiyoruz.

 Hey, durun biraz.

 Beni burada bir başıma bırakamazsın.

 Bakıcı lazım mı?

 Hayır Eva, elbette lazım değil.

 Pekâlâ o zaman.

 – Gidiyor musunuz?

 – Gitmek zorundayız.

 Ama kapıyı açık bırakın.

 Bay Biberkopf’u görmek isteyen başka bir ziyaretçi daha var.

 Sizin için başka bir şey yapabilir miyim?

 Hayır, hayır.

 Çok teşekkür ederim.

 Merhaba.

 Merhaba.

 Kapıyı kapatayım mı?

 Evet, lütfen kapıyı kapatın.

 Sanki güneş doğuyor gibi.

 Affedersiniz?

 Önemli bir şey değil.

 Bunu yapma.

 Buraya gel.

 Kucağıma otur.

 Adın ne?

 Şey, aslında benim adım Emilie Karsunke, ama bana Sonia denmesini tercih ederim.

 Eva bir kez beni böyle çağırdı, çünkü elmacık kemiklerim Ruslar’ınkine benziyor.

 Eva onun gerçek adı değil.

 Onun da adı Emilie, tıpkı benimki gibi.

 Bana kendi söyledi.

 Bir gün, kendine birden Eva demiş ve sonra adı Eva olmuş.

 Evet, ona ilk kez Eva diyen adamı tanıyorum.

 Ne?

 Evet, o bendim.

 Bir zamanlar benimdi.

 Ida ile tanışmadan önce benimdi.

 Şimdi ise burada seninim.

 Evet.

 Şimdi burada benimsin.

 – Sadece – Evet?

 Hiçbir şey.

 Yok bir şey.

 Ben sadece bu yabancı adlara dayanamıyorum.

 Eğer Bernau’dansan farklı bir ismin olabilirdi.

 Pek çok kadına sahip olduğumu biliyorsun.

 Senin de bileceğin üzere daha önce Marie adında bir sevgilim olmadı.

 Aslında olmasını da isterdim.

 – Marie mi?

 – Evet.

 Marie.

 Sanırım güzel bir isim.

 Ama sana Marie dememe gerek yok.

 Sana sadece Mieze deyeceğim.

 Bunu sevdin mi?

 Mieze mi?

 Evet.

 Güzel.

 Mieze.

 Mieze.

 Miez, Miez, Miez.

 Orada bir şey yapmadan otururken düşünüyor mu?

 Peki ya ne düşünüyor?

 Soru sorduğunda, kız gülüp geçiyor.

 Hiçbir şey düşünmüyor.

 Tüm gün düşünmezsin.

 O da böyle diyor.

 Böyle tek kolla kürek çekmek

Bu şekilde yapman

Başka ne seçeneğim var?

 Eninde sonunda, her şeyi tek kolla yapmayı öğrenmeliyim.

 Ve bunu senin için yapmak iki kat daha eğlenceli.

 Bana inanıyor musun?

**

 Yatakta tüy kadar narin sessiz, hassas ve başlangıçtaki kadar mutlu.

 Ve her zaman biraz ciddi.

 Onu asla tam olarak anlayamaz.

**

 Franz.

 Canım Franz kendimi mi incittin?

 Tanrım, kanıyorsun.

 Küçük bir kam damlası Mieze, üstelik hiç de acıtmıyor.

 Daha dikkatli olmalıydım.

 Beni hatamdı Mieze.

 Neden bana o kadar üzgün bakıyorsun?

 Mieze.

 Bebeğim.

 Sorun ne?