ALFRED DÖBLİN- Berlin Alexander Meydanı ve FİLMİ-2

 

 

Bölüm 9: Birçoğu ve Birkaçı Arasındaki Sonsuzluklar Hakkında

Para kazanmak, ama hakkıyla kazanmak istiyor.

 Ben de kendi paramı kazanıyorum.

 Ona destek olman, kızın hoşuna gitmiyorsa, ki pek destek olduğun da söylenemez, kolunu düşünürsek

Lafı dolandırmadan bunları söyledi.

 O harika bir kız.

 Ona güvenebilirsin, Franz.

 Franz, neyin var?

 Her şeye rağmen, Berlin’de aylardan Haziran’dı.

 Hava hâlâ sıcak ve yağmurluydu.

 Dünya’da olay üstüne olay patlak veriyordu.

 Pilotluğunu General Nobile’nin yaptığı İtalya Zeplini kaza yapmış ve Spitsbergen’in kuzeydoğusundaki yerini telsizden bildirmekteydi, yerine ulaşmak ise meşakkatliydi.

 Başka bir zeplinin şansı yaver gitmişti: San Francisco’dan Avustralya’ya, dur durak bilmeksizin 77 saatte uçmuş ve oraya kusursuz bir iniş yapmıştı.

 İspanya Kralı diktatör General Primo’yla ağız dalaşına girmişti.

 Umalım da, mesele kendi kendine çözülsün.

 Hoşça dokunmuştu, hem de ilk görüşte: Baden ve İsveç’in nişanı.

 Kibritin memleketinden gelen bir prenses Badenli prense abayı yakmıştı.

 Baden’le İsveç’in apayrı yerlerde olduğunu düşünürsek bir de, böyle bir şeyin gerçekleşebilmesi ne müthiş.

 Kadınlar benim zayıf noktam, fânilere has bir zayıflık.

 Bir kadını ilk öpüşümde, aklıma ikinci kadın düşer ve aynı anda üçüncü kadına bir bakış atarım.

 Evet, evet.

 Kadınlar benim zayıf tarafım.

 Ama elimden ne gelir?

 Olmadı mı olmuyor, elde avuçta hiç kadın kalmasa dahi kalbimin kapısına “satıldı” yazacağım.

 Charlie Amberg de şunu ekliyor: “Kirpiklerimden birini koparır, onunla bıçaklayıp öldürürüm seni.

 Sonra rujumu çıkarır, kırmızıya boyarım seni.

 Ama hâlâ, gözümde bir değerin yok, diyemiyorsam, ne yapacağımı biliyorum: Sahanda yumurta sipariş edecek, ıspanak atacağım üzerine.

 Sen, sen, sen.

 Sahanda yumurta sipariş edecek, ıspanak atacağım üzerine.

” Pazartesi, elektrikli tramvay sistemi hizmete giriyor.

 İmparatorluk Trenyolu Komisyonu olası tehlikeler konusunda uyarıyor: “Dikkat.

 Uyarı.

 Tramvaya binmeyin.

 Geri çekilin.

 Suç işliyorsunuz ” Franz?

 Bir şey söyle, Franz.

 Hasta mı oldun?

 Yoo, hayır.

 Biraz midem bulandı, o kadar.

 Gördün mü bak Mieze de kelimesi kelimesine daima aynı şeyi söyler.

 “Kendini fazla yormamalısın,” demişti, “Başından geçenleri düşününce Franz,” Tegel’de de huzur bulamamıştın.

 O rahat etsin diye köle gibi çalıştığın için suçluluk hissediyordu.

 Bilâkis senin için çalışmayı istiyordu.

 Ama sana bundan bahsetmeye cesaret edemedi.

 Öyledir, öyledir.

 Kızın sana ne kadar bağlandığını bilsen şaşırırsın.

 Beni istemiyorsun.

 Yoksa istiyor musun, Franz?

 Hayır, Eva.

 Harika bir kadınsın, ama senin yerin Herbert’in yanı.

 Sana ihtiyacı var.

 Alçakgönüllü bir adam o.

 Pekâlâ, şimdi Mieze’yi bulmaya gitmelisin.

 Kalk bakalım.

 Artık gelmesini istemiyorsan, o da eve gelmeyecektir.

 Tamam, tamam.

 Kendim kalkabilirim.

 Kendim kalkabilirim.

 Peki, öyle olsun.

 Şantiyenin hemen yanındaki Jean-Paul ve Mosesstrasse’nin köşesinde.

 Kaçırman mümkün değil.

 Mosesstrasse, şantiyenin yanında.

 Çok sessizce ve usulca, Franz Eva’nın yanından ayrıldı.

 Bir şeyim yok.

 Ben iyiyim, Franz.

 Ağlama, Mieze.

 Yalvarırım ağlama.

 Ne yapacağım, biliyor musun, Mieze?

 Uzun zaman önce yapmam gereken bir şeyi.

 Bugün yapabilirim.

 Bugün yeterince güçlüyüm.

 8’de evde olurum.

 Dostum, ne var ne yok?

 Bugün yeni hikâyelerin var mı?

 Olsa ne fark eder?

 Zaten beni dinlemeyeceksin, bari müessesemize gelmişken, özel teklifimizden yararlan.

 Bir güzellik yap da hikâyeni bana tekrar anlat.

 İzin ver, tekrar dinleyeyim.

 Pekâlâ.

 Niye bu kadar dert ettim ki?

 Suyun kenarında oturuyordu, fuhuşun ve her türlü iğrençliğin anası, Yüce Babil.

 Al yaratığın üzerine nasıl da oturmuştu, 7 kafası ve 10 boynuzuyla.

 Görmen lazım.

 Attığın her adım ona haz veriyordu.

 Paramparça ettiği azizlerin kanıyla sarhoş olmuştu.

 Hele bir bak, saldırırken kullandığı boynuzlarına.

 Uçurumdan geliyor; Şer yolunda rehberlik ediyordu.

 Yüzüne bak: inciler, ruju, mücevherler, dişler, nasıl da giymiş hepsini!

 Kalın, geniş dudakları.

 Kan o dudaklardan akıyordu.

 O dudaklarla, sarhoş olmuştu.

 Ah!

 Babil Fahişesi!

 Altın sarısı zehirli gözler, şişmiş gırtlak.

 Sana nasıl gülümsediğine bak.

 Pekâlâ, şimdi memnun oldun mu?

 Hoş bir hikâyeydi, ama bende de bir hikâye var.

 Sineğin teki süründükçe sürünmüş ve daha çok sürünmüş, tâ ki saksının birine kapağı atana dek.

 Üzerine gıdım gıdım kum dökülüyor olsa da sinek aldırmamış buna.

 Üzerine dökülen kumları silkelemekle yetinmiş.

 Sonra, siyah kafasını ileri uzatıp oradan sürünerek çıkmış.

 Desene, hikâyem hoşuna gitmedi.

 Yoo, hikâyen o kadar da kötü değildi.

 Ama hikâyeni bir iki detayla süsleyebilirdin.

 Bunu da sonradan öğrenebilirsin zaten: Hikâyeni nasıl anlatacağını.

 Öyle olsun.

 Bir denerim.

 Sol,sağ, sol, sağ, sol, sağ İyi şanslar!

 Yorulduğun aklına gelmesin, Franz.

 Barların önünden geçmeye devam et.

 Demlenme sakın.

 Bakalım, ne olacak.

 Sol, sağ Sol, sağ, sol, sağ.

**

Benden ne istiyorsun?

 Birbirimize ne söylememiz gerekiyor?

 Bendeniz bundan pek emin değilim, Reinhold, ama yakında öğreniriz herhalde.

 Kısa süre önce, üzerinden araba geçince kolumu kaybettim.

 Eskiden dürüst bir insandım.

 Kime sorsan, bunu tasdikleyecektir.

 Şimdiyse, pezevengin teki oldum çıktım.

 Belki, olanlar için kimi suçlayacağımızı tartışabiliriz.

 Elindeki silahı da bırak.

 Benden korkman için bir neden yok.

 Beni içeri almaya ne dersin?

 Tamam.

 İçeri girmeyi çok istiyorum diyorsan.

 Silahı bırakmanı söylemiştim.

 Bu yaptığın hiç akıl kârı değil, Reinhold.

 Başına iş açacaksın, o olacak.

 Otursana, Franz.

 Bir zamanlar, Şark ellerinden gelen 3 tane kral varmış, yanlarında bir o yana bir bu yana sallanan tütsüler taşırmışlar.

 Niye öyle bakıyorsun, Franz?

 Sarhoş musun?

 Hayır, değilim, Reinhold.

 Yalnızca seni görmek istemiştim.

 Aklından ne geçiyor?

 Vidaları mı çevireceksin?

 Yaşananlardan dolayı bana şantaj mı yapacaksın?

 Pekâlâ.

 Ne kadar istiyorsun?

 Ama sen de biliyorsun ki, buna hazırlıklıydık.

 Ayrıca, senin de pezevenk olduğunu biliyoruz.

 Evet, pezevengim.

 Tek kolla ne yapmamı bekliyorsun?

 Tamam.

 Ne istiyorsun?

 Hiçbir şey, Reinhold.

 Bir şey istediğim yok.

 Bu arada, Cilly yanıma geldi yine.

 Geçerken uğramış.

 Var ya, şöyle birkaç ay kendime kadın bulamayayım, onu tekrar elde edebilirim.

 Performans tekrarı denen şey çok garip oluyor, öyle ya.

 Şerefe.

 Senin iki elin var, Reinhold, ve de iki kolun.

 Benimse bir tane.

 Ve o iki elinle, beni arabadan attın, Reinhold.

 Niçin?

 Çünkü hayat böyle.

 Sahiden de seni öldürmem lazım.

 Yani diğerlerine kalsa böyle yapmalıymışım.

 Hiç öyle bir isteğim yok.

 Bunu söyleyen diğerleri.

 Aklımdan hiç öyle bir şey geçmedi.

 Peki, aklımdan geçen ne mi?

 Hiçbir şey bilmiyorum.

 Hiçbir şey gelmiyor elimden.

 Ama mecburum, bir şey bir şeyler yapmaya mecburum.

 Erkek bile sayılmam.

 Ödleğin tekiyim.

 Franz?

 Dinle.

 Franz.

 Üzgünüm.

 Üzgünüm.

 O an aklım başka yerdeydi.

 Unut gitsin.

 Bir önemi yok.

 Şey diyeceğim, eğer mümkünse, yaranı gösterebilir misin?

 Çok çirkin görünüyor.

 Aslında, şimdi daha iyi halde.

 Eskiden daha kötüydü.

 Gömleğinin manşeti daima cebinde mi duruyor?

 Kendin mi sokuyorsun, yoksa oraya dikili mi?

 Hayır.

 Her seferinde, ben kendim sokuyorum.

 Diğer elinle mi?

 Bazen öyle, bazen de böyle.

 Hatta, ceket giydiğim zaman işler iyice zorlaşıyor.

 Dikkat et de, sakın sağ cebine bir şey koyma.

 Çaldırması kolay olur.

 Kimse benden çalamaz.

 Protez kol alamaz mısın?

 Birisi bacağını kaybettiği zaman, yerine sahtesini takar.

 Hem daha iyi görünürdün, yanlış mı?

 Hayır, Reinhold.

 Kaşındırmaktan başka işe yaramazdı.

 Ben olsam, kendime alırdım bir tane.

 Veya manşeti cebimden çıkarırdım.

 Haydi o zaman.

 Bir deneyelim.

 Niçin?

 Sarkık manşetle oradan oraya dolaşmayasın diye.

 Yüz metre öteden, dikkat çekmene gerek yok.

 Bana ne faydası olacak?

 Sadece izle.

 Bir iki çift don ve atlet Göreceksin.

 Reinhold, bunun ne faydası olacak bana?

 Şimdi durduğu gibi durmayacak.

 Sosise benzeyecek.

 Hayır.

 Böyle olmaz.

 Bunun için terzi bulmalısın.

 Böyle daha iyi oldu.

 Sakat gibi dolaşmana da gerek kalmadı.

 Elini cebine sokmuşsun gibi görünecek.

 Sakatlara dayanamıyorum.

 Sakatların kimseye yararı yok.

 Bir sakat gördüğümde, her zaman derim ki, seni ortadan kaldırmak en iyisi.

 Ben de aşağı yukarı böyle düşünüyorum.

 Aslına bakarsan, sen haklısın, Reinhold.

 Bir sakat istediği her şeyi yapamaz artık.

 Belki de gerçekten onu ortadan kaldırmak en iyisidir.

 Benim de dediğim buydu.

 Evet, ve haklısın da.

 Sana şunu söyleyeyim ki, Mieze: Canın ne istiyorsa onu yapabilirsin, ama seni asla bırakmayacağım.

 Asla.

 Bunu belirtmene gerek yok, Franz.

 Seni asla bırakmayacağım.

 Asla.

 Akşama görüşürüz o halde.

 Biraz beklesene.

 Ben de dışarı çıkıyordum.

 Sana eşlik edeyim.

 Bayan Bast.

 Ne vardı, Mieze Hanım?

 Biz çıkıyoruz.

 Sonra pencereyi kapatırsanız çok iyi olur.

 6-6:30 Civarı uygun mu?

 – Olur.

 – Teşekkürler.

 – Güle güle, Bayan Bast.

 – Güle güle.

 Merhaba, Willy.

 Şansın varmış.

 Ben de şimdi dışarı çıkıyordum.

 Merhaba, Franz.

 Ah, çok üzgünüm.

 Tanıştırayım, Mieze, biricik Miezem.

 Bu da Willy.

 Birbirimizi tanımalıyız.

 Beraber çalışıyoruz falan ya.

 – Merhaba.

 – Merhaba.

 Gitmem gerek, Franz.

 – Geceleyin görüşürüz, hayatım.

 – Güle güle.

 Ee, şimdi ne diyorsun?

 Yardım etsene.

 Hatun fena değilmiş.

 Fena değil de ne demek?

 Melek o, melek.

 Diyorum sana, melek o.

 Bakışlarındaki masumiyeti, sevimliliği görmedin mi?

 Görmez olur muyum?

 Hem çalışıp hem de böyle güzel olmasına hayret ettim.

 – Beni sevdiği için çalışıyor.

 – Bak sen şuna!

 Selam, Maxie.

 – Merhaba, Franz.

 – Birader, hava müthiş.

 Bir bira.

 İki tane Kümmel.

 Bira’nın yanına.

 Waldmeister mi, ahududu mu olsun?

 – Waldmeister.

 – Tamam, Waldmeister.

 Merhaba, minik kuş.

 Haydi, önce likörü getir bari.

 Franz, Franz, Ne yaptılar sana?

 Sorun nedir, Maxie?

 Her geldiğimde, vaaz vermeye mi niyetin var?

 Vaaz vermiyorum, Franz, gerçeği söylüyorum.

 Yoksa yanılıyor muyum?

 Dürüst yaşayacağına söz vermemiş miydin?

 Adam oğluna, “Benimle gel,” demiş ve yollara düşmüş, oğlu da peşinden gitmiş dağların içine.

 “Daha ne kadar kaldı, Baba?

” “Bilmiyorum.

 Beni izle yeter.

” İnmişler, çıkmışlar, vadiler boyunca ilerlemişler.

 Yol uzun, vakit öğle vaktiymiş.

 “İşte geldik.

 Etrafına bak, oğlum.

 Şurada bir sunak var.

” “Korkuyorum, Baba.

” “Niçin korkuyorsun, oğlum?

” “Beni erkenden uyandırdın ve evden ayrıldık.

 Koçu kesmeyi unuttuk.

” “Evet, unuttuk.

” “Korkuyorum, Baba.

” “Ben de korkuyorum, oğlum.

 Yaklaş.

 Korkmayasın.

 Bunu yapmamız gerek.

” “Neyi yapmamız gerek?

” “Korkma, oğlum.

 Seve seve yap.

 Yaklaş bana.

 Paltomu çıkardım bile.

 Böylece manşetlerime kan sıçramayacak.

” “Korkuyorum, çünkü elinde bıçak var.

” “Evet, elimde bıçak var.

 Çünkü seni öldürmem gerek, seni kurban etmem gerek.

 Tanrı’nın buyruğu böyle.

 Sevinçle kabul et, oğlum.

” “Kesilmek istemiyorum.

” “Ağlama, oğlum.

 İstemiyorsan, öldüremem seni.

 Severek kabul et.

 Evde seni ilgilendiren ne var?

 Tanrı, bir evden çok daha fazlasıdır.

” “Kabul edemem.

 Evet, edebilirim.

 Hayır, edemem.

” “Yaklaş, yaklaş.

 Bak.

 Bıçak hâlâ elimde.

 Bak şuna.

 Çok keskin.

 Boğazını kesmeye hazır.

” “Onunla boğazımı mı keseceksin?

” “Evet.

” “Böylece kanım dökülmüş olacak.

” “Evet.

 Rabbimiz böyle buyurdu.

 Peki, sen istiyor musun?

” “Henüz olmaz, Baba.

” “Seni öldüremem.

 Eğer öldürürsem, bütün işi kendin yapmışsın gibi olur.

” “Ben, kendim mi?

” “Evet, ve sakın korkmayasın.

 Hayatı, kendi hayatını sevmiyor olabilirsin.

 Hayatını Tanrı için feda edesin.

 Daha yaklaş.

” “Tanrı, Rabbimiz, bunu mu istiyor?

” “Korku duymamalısın.

” “Bıçağı boğazıma daya.

 Bekle.

 Yakamı ters çevireyim de boynum tamamen açıkta kalsın.

” “İçtenlikle istemen gerekiyor, aynı şekilde benim de.

 Beraber yapmalıyız.

 Ondan sonra da Tanrı seslenecek.

 Seslenişini duyacağız: “Dur!

” “Evet.

” “Buraya gel.

 Boynunu uzat.

” “İşte.

 Korkmuyorum.

 Seve seve yapıyorum.

 İkiye ayır beni.

 Gıkım çıkmayacak.

 Sonra, oğul boynunu arkaya yaslamış ve Babası arkasına geçmiş, oğlunu alnından tutmuş ve sağ elindeki bıçağı sallamış.

 Oğlu isteyerek yapmıştı.

 Tanrı seslenmiş ve ikisi de secdeye varmıştı.

 Tanrı ne demişti öyle?

 “Şükürler olsun!

 Bana itaat ettiniz.

 Şükürler olsun!

 Canınızı bağışlıyorum.

 Şükürler olsun!

 Öyle olsun.

 Bıçağı uçuruma at.

 Şükürler olsun!

 Ben Tanrıyım, bana kulluk ediyorsunuz ve daima yalnız bana kulluk etmelisiniz.

 Şükürler olsun!

” Eskiden kokuşmuş bir hayat sürüyordun.

 Kötü yollara düşmüştün.

 Sonra Ida’yı öldürdün ve cezasını çektin.

 Ya şimdi?

 Görüyorsun ya, bir cevabın bile yok.

 Başladığın yere geri döndün.

 Ida’nın yerini Mieze aldı, bir kolunu kaybettin ve yeniden içmeye başladın, eskisi kadar kötü hem de.

 Bu da demek oluyor ki, aynı şeyler sil baştan başladı, ama bu sefer daha kötü.

 Sonra her şey bitecek, Franz.

 Saçmalık.

 Benim hatam mı sanki?

 Pezevenk olmayı çok istediği mi sanıyorsun?

 Saçmalama.

 Ben elimden geleni yaptım: mümkün olan bütün insani şeyi.

 Bunu sen de gördün, değil mi?

 Bir kolumu kaybettim hatta.

 İnsanlar ne söylerse söylesinler.

 Bıktım usandım.

 En iyi hamlemi yapmamış mıydım?

 Sabah, öğle ve akşam dolanıp durmadım mı?

 Sonra birden mesajı aldım.

 Pekâlâ, sen haklısın.

 Niye umurumdaysa Dürüst bir herif değilsem, ne olmuş, pezevenklik yapıyorum, ama bundan utanmıyorum.

 Hepsini geçtim, peki sen nesin?

 Nasıl geçiniyorsun?

 Senin de geçim kaynağın diğer insanlar değil mi?

 Meteliksiz kaldığın bir vakit oldu mu?

 Beni tanırsın, Franz.

 Beni gayet iyi tanırsın.

 Seni sevmesem, seninle böyle konuşmayacağımı biliyorsun.

 Bunu gayet iyi biliyorsun.

 Evet, mümkün.

 Dediğim doğru, Franz.

 Sana şunu söyleyeyim: ya tekrar hapsi boylayacaksın, ya da bıçakla bağırsaklarını deşecekler.

 Tabii, demek bağırsaklarımı deşecekler.

 Bir şey değilmiş.

 Ama diyeceklerimi aklına kazı, Maxie: O herif önce benim bıçağımın tadına bakacak.

 İşte hiç anlamadığım şeylerden birisi, Franz, bunu her seferinde kendine reva görüyorsun, eski tas eski hamam.

 Şu da var, hep buraya gelmişimdir.

 Gördün mü?

 Ben de bunu kastetmiştim: Hep buraya geliyorsun.

 Dönüp dolaşıp yine aynı şeyleri yapmaman çok mühim.

 Anlamıyor musun?

 Pekâlâ, haklı olabilirsin.

 Ama burası benim ikinci evim.

 Sonsuza dek böyle olacak hâli yok.

 Evet, ama- Aması yok, Franz.

 Ama Kulağıma bir haber geldi: Bir buçuk saat içinde, bugün bir toplantı olacak burada.

 Herkes bu konuyu konuşuyor.

 Birlikte gideceğiz.

 Toplantı mı?

 Öğleden sonra mı?

 Evet.

 Neden olmasın?

 Çevredeki işsizlerle birlikte, toplantılarını pekâlâ öğleden sonraları düzenleyebilirler.

 Hâlâ işi olan ama toplantıya katılmak isteyen birkaç adamın da bugün hasta olması gerek.

 Tamam.

 Niye umurumdaysa sanki?

 Alman İmparatorluğu bir cumhuriyettir, ve buna inanmayan herkes boynuna mermiyi yiyecektir.

 Reichstag’takilerin insanları gezintiye çıkarmakta üstlerine yok, ve partiler en iyisini bilir.

 Şu Sosyalistlere bir bakın: Hiçbir şey istemiyorlar, bir şey bildikleri yok ve ellerinden hiçbir şey gelmiyor.

 Reichstag’taki koltukların çoğu onlarda, ama o koltuklarla ne yapacaklarını bilmiyorlar.

 Tek yaptıkları şey rahat koltuklarına kurulup sigaralarını tüttürmek ve bakan yapılmayı beklemek.

 İşte, işçilerin attıkları oylar ve paraları buraya gidiyor, 50 ya da 100 adam onların refahı pahasına midelerini doldurabilsinler diye.

 Sosyalistler siyasal erki ele geçirmediler.

 Asıl siyasal erk Sosyalistleri ele geçirdi.

 Bu yüzden, oy pusulasına elimizi sürmeyeceğiz.

 Artık oy kullanmayacağız, çünkü bu güzel Pazar gününde ülkeyi dolaşmaya çıkmak daha sağlıklı olacaktır.

 Peki neden mi?

 Çünkü yasalar yoluyla, seçmenlerin eli ayağı bağlanmış durumda, ve yasalar demek baskı demektir, yani, yönetici sınıfın uyguladığı kaba kuvvet demektir.

 Devletin aslı yüzünü fark etmekle kimse uğraşmıyor.

 İçerisini dikizleyebileceğiniz çatlak ve yarıklardan bakmak bile zorlarına gidiyor, çünkü, o zaman en aptal insan bile, kendisinin enayi yerine konulan bir seçmen olduğunu fark edecektir.

 Aşağı sınıftan biri olduğunu, yalnızca aşağı sınıftan biri olarak görüldüğünü Bir parçası olduğuna inandığı devletle arasındaki mesafe sanki uçsuz bucaksız.

 Burjuvazi ve Sosyalistler, ve de Komünistler mutlu mesutlar ve bir ağızdan bağırıyorlar: “Bütün lütuflar yukarıdan gelir.

 Devletten, yasalardan, yetkililerden.

 Özgürlük anayasaya bağlanmıştır,” Özgürlüğün bağlanmış olduğu bir hakikattir, hatta öylesine sıkı bağlanmıştır ki, gel zaman git zaman kımıldayamaz olmuştur.

 Bayanlar ve baylar, yakında siz de bunu fark edeceksiniz, özgürlüğün kımıldamamakta inat ettiğini göreceksiniz.

 Ama seçimler yapılıyor, ve ardından bir başka seçim daha, her defasında, işlerin kesinlikle düzeleceğini, neredeyse düzeleceğini söylüyorlar.

 Bayanlar ve baylar, her şeyin ne kadar düzelebileceğini hemen söyleyeyim size.

 Mesela, önce grev hakkını elimizden alacaklar.

 Ama, himayesi altında özgürce hareket edebildiğimiz tahkim kurullarının tartışma bitirme kartı bizim elimizde.

 Hayır, bayanlar ve baylar, çıkartmayın şunu aklınızdan, bütün bunlar ebediyen sürecek körlüğün bir parçası, ve de hiçbir şeyin değişeceği yok.

 Parlamenter sistem işçi sınıfının çektiği sefaleti devam ettirir.

 Mısırlı köleler Firavun’un mezarının yıllar süren inşasında çalışırken, ellerinde makineler yoktu.

 Avrupalı işçiler sırf biraz para biriktirebilmek için yıllarca makine başında emeklerini sattılar.

 İlerleme mi?

 Belki.

 Peki kimin için?

 Yakın zamanda, Essen’deki Krupp, ya da Borsig için çalışmaya gideceğim, böylece ayda bin mark fazladan kazanabilirim.

 Yaşamak istiyorsanız, çalışmaktan başka şansınız var mı zaten?

 Durun biraz.

 Azıcık bekleyin.

 Söyler misin lütfen, Sosyal Demokratlarla sizin aranızda ne fark var?

 Pekâlâ Bunu ciddi olarak mı soruyorsun?

 Elbette ciddi olarak.

 Bak, siz torna tezgahının başında dikilir ve iki kuruş yevmiyeyle evinize dönerken, şirketiniz sizin emeğinizden elde ettiği kâr hisselerini dağıtmakla meşguldür.

 Avrupalı işçiler biraz kenara para ayıracağım diye onlarca yıldır makinelerin kölesidirler.

 – Yanlış mı, doğru mu?

 – Evet, tamam.

 Peki sen ne yapıyorsun?

 Haydi, Franz, ona sen söyle.

 Geç bunları!

 Siyasi tartışmalar ilgimi çekmiyor.

 Siyasi tartışma değil ki bu.

 Yalnızca kendimiz hakkında konuşuyoruz.

 Söyle bakalım.

 Ne iş yapıyorsun?

 Ölüm ismiyle nam salmıştı bir melek Dağlarda gözyaşı döküp ağıtlar yakmalı ve sürülerle birlikte, çölde yas tutmalıyım, yakılıp yıkıldığı için kimselerin gelmediği bu yere.

 Hem semadaki kuşlar, hem de bütün mahlukat ortadan kaybolmuştu.

 Haydi ama.

 Ne iş yaptığını söyle bize.

 Orada burada dolaşır dururum.

 Falan filan işle meşgulüm.

 Benimkine çalışmak denemez.

 Başkalarının benim için çalışmasını sağlarım.

 Demek, çalışanları olan bir girişimcisin.

 Kaç kişi çalıştırıyorsun?

 Ayrıca, kapitalistsen, burada ne işin var?

 Kudüs’ü ve çakalların inini yerle bir etmek ve Yahuda’nın kentlerini yakıp yıkmak istiyorum, böylece kimse yerleşemez oralara.

 Bu sadece bir bahane.

 Ne demek istiyorsun?

 Tek kolum olduğunu fark etmedin mi?

 Çalışmamın bedelini böyle ödedim.

 İşte bu yüzden de dürüst çalışmakla ilgili tek kelime duymak istemiyorum.

 Neden çalışmadığını hâlâ anlamıyorum, dostum.

 Dürüst bir işte çalışmadığına göre, dürüst olmayan bir işin olmalı.

 İşte böyle.

 Nihayet anladı.

 Gel buraya, Willy.

 İşte bu: Dürüst olmayan bir iş.

 Senin dürüst işin kölelik.

 Az önce kendin söylemiştin.

 Dürüst iş böyle oluyor, dersimi aldım artık.

 Pekâlâ, çalışmıyorsun yani.

 Ama refah içinde yaşadığın da pek söylenemez.

 Hayır, söylenemez.

 Her ne kadar üstüme vazife olmasa da şunu sormak istiyorum o halde: Burada bulunma sebebin nedir?

 Ben de bu soruyu bekliyordum.

 Az önce rezil ücretli kölelikten bahsediyor ve hepimizin parya olduğunu söylüyordun.

 Adım atacak yeri olmayan paryalar.

 Evet, ama dikkatli dinlemiyormuşsun.

 Ben çalışmayı reddetmekten bahsediyordum.

 Ama, bunu yapmak için de önce işinin olması gerekiyor.

 Ben de bunu reddediyorum.

 Böyle bir yere varamayız.

 Uyumaya gitsen de olur.

 Grevden bahsediyordum orada, kitlesel grevden, genel grevden.

 Buna da doğrudan eylem mi diyorsunuz yani?

 Tek yaptığın konuşmaktı.

 Konuştun durdun, ama hâlâ işe gidip, kapitalistin cebini dolduruyorsun.

 – Aptal!

 – Ağır ol!

 Onlar için mermi üretiyorsunuz, sonra da o mermileri sizi vurmak için kullanıyorlar.

 Bana ders mi vermek istiyordun?

 Duydun mu bunu, Willy?

 Bir duysan şaşırırsın, birader.

 Ne iş yaptığını tekrar soruyorum.

 Ben de tekrar söylüyorum: Hiçbir şey!

Hiç ama hiçbir şey.

 Sikime kadar yolun var, çünkü senin teorine göre, hiç çalışmamam gerekiyor.

 Kapitalistlere destek verdiğim yok, ve de ne mızmızlanman ne de ağzından eksik etmediğin, bir gün gerçekleşeceği söylenen şu grevler umurumda.

 Bana ne bunlardan.

 Kendi ayakların üzerinde durmalısın.

 Bir şeye ihtiyacım varsa, gider kendim hallederim.

 Ben kendime yeten biriyim.

 Her işi yalnız halletmeyi bir dene bakalım!

 Tek başına, hiçbir şey yapamazsın.

 – Militan örgütlere ihtiyacımız var.

 – Ne?

 Militan örgütler kurmamız gerek.

 Anlıyor musun?

 Önce bunu halletmeliyiz: – Militan örgütleri.

 – Örgütleri.

 Aklından neler geçiyor, bilmek isterdim.

 Cidden bilmek isterdim.

 Bir yandan, bütün sistemlere, her türlü düzene ve örgüte karşı olunmasını vaaz ediyorsun; bir yandan da, militan örgütler kurmak istiyorsun.

 Zihninde bir sorun var, farkında değil misin?

 Göremiyor musun?

 Sana ne desem boş.

 Sağlıklı düşünemiyorsun.

 Düşünme sorunu var sende.

 Proletarya için asıl önemli olan şeyi bilmiyorsun: Dayanışma.

 Senin haberdar olmadığın bir şey yani.

 Merhaba?

 Kimse var mı?

 Tanrım, şöyle korkutma beni.

 Kalp sağlığım için iyi değil.

 Anladım.

 Tâ kalbine kadar çıkıyor, değil mi?

 **

Bu da öyle.

 Herbert burada.

 Anlaşıldı.

 Arkadaşım Willy’le tanışmaya ne dersin?

 – En sevgili arkadaşım Eva’yla tanış.

 – Merhaba.

 Merhaba.

 İçeri geçin.

 Şirket teşekkürlerini iletip bir işbirliğine daha açık olduğunu ifade etti.

 Kim geldi, tatlım?

 Franz Biberkopf denen şu rezil herifin sesini duydum sanki.

 Doğru duydun, general.

 Kulakların hâlâ en iyi çalışan organların.

 Bir uzman olarak, bunu kesin bir şekilde reddediyorum.

 Siz en iyisini bilirsiniz, hanımefendi.

 Herkesin görüşü kendine.

 – Haksız mıyım, yoksa haksız mıyım?

 Selam, Herbert.

 – Selam, Franz.

 – Uzun zamandır görmüyorum seni.

 – Ee, irtibatı kesmiş olmasaydın Birkaç gün Breslau’da kaldım.

 Kibarlığımdan, bir adam nasıl bir iş yüzünden taşraya gider diye sormayacağım.

 Haydi, bir şeyler içelim.

 Gündüz vakti, seni kasabanın Tanrı’nın bile unuttuğu bu kısmına getiren nedir?

 Sokağın başında, bir toplantı vardı.

 – Şerefe.

 – Hep siyaset var bu günlerde.

 Mevcut kargaşa yüzünden, kimsenin neler olup bittiğinden haberi yok.

 – Aynen öyle, hanımefendi.

 – “Hanımefendi,” Bu yüzden, eski kafalı olmamalısınız.

 Willy daha genç olabilir, ama onun yaşındayken aklımıza bile gelmeyen görüşleri ve fikirleri var.

 Yalan değil.

 Zamane gençliği kaptırmış gidiyor.

 Daha çok merak ediyorlar, düşünüyorlar.

 Elbette.

 Daha çok boş zamanları var.

 Tabii ki daha çok boş zamanları var, hepsi işsiz.

 Bizim de kendi zamanımızı kullanmamız lazım, düşünmek ise dünya üzerindeki bedava olan birkaç şeyden biri.

 Peki bir şeyler öğrenebildin mi?

 Öğrendim bir şeyler.

 Mevcut toplumsal düzenin proletaryanın, ekonomik, siyasi ve toplumsal zeminde, köleleştirilmesine dayandığını öğrendim.

 Bu husus mülkiyet hakları ve inhisarcılığı, devlet ve de iktidar tekeli yoluyla kendini belli etmektedir.

 Çağımızda, üretim insanların ihtiyaçlarını giderme amacıyla değil; kâr elde etme Kâr elde etme beklentisiyle yapılmaktadır.

 Bütün teknolojik gelişmeler, nüfusun büyük kesiminin içinde bulunduğu sefaletle arlanmaz bir zıtlık içinde, varlıklı sınıfların zenginliğini ölçüsüz biçimde artırmaktadır.

 Şerefe.

 Ezberden mi söyledin bunları?

 Dürüst ol, bu zırvalığı ezberden mi söyledin?

 Evet, öyle.

 Öyle bile olsa, fikirler gerçekte çok basittirler.

 İşin özü, devlet, yani polis, çoktan mülk zengini olmuş insanların haklarını koruyup kollamaya daha çok yardım etmektedir.

 Diğerlerine gelince, yani asıl işi yapanlara; akıllarından bile geçmiyor nasıl desem, topunun karşısına dikilip harekete geçmeyi, veya Veya haklarını talep etmeyi, falan filan.

 Şerefe.

 Senin dediğine göre, düzen ortadan kalkmalı.

 Aynen öyle.

 Bunlar boş laflar.

 Bu mümkün değil.

 Düzen olmazsa, dünya ne hale gelirdi?

 Kendi görüşüme göre, tek çözüm dediğimden geçiyor.

 Caddede, karşıdan karşıya rahatça geçmeni sağlayacak insanlar olması elzemdir.

 Bravo.

 Doğru fikirlere ulaşmışsın sonunda.

 Ama kendini kandırma:

Çoğu insan aptal yerine konur, Çünkü, nedendir bilinmez, sınırların olması hiç doğal değildir.

 Yeryüzü, ya da adı her neyse, zaten insanoğluna ait.

 Ormanlar ve gördüğümüz her şey.

 Koyulan sınırlamaların hepsi yapaydır.

 Bu yüzden, bir düzenin ve de o düzene uymaya zorlanacak insanların mevcut olması gerektiğini öğrendin.

 Her şey apaçık ortada, çünkü gördüğün şu dünya, öyle ya da böyle bütün her şey ağaçlar, hayvanlar ve büyüyüp gelişen her şey, öyle ya da böyle her şey parçalara ayrıldığında, yalnızca üzerinden kâr elde etmek isteyenlere yararı

 Yararı dokunan her şey.

 Öyle ya da böyle Öyle ya da böyle her şeyin taksim edileceği bir vakit geldiğinde.

 Sonra, her şeyi daha da kontrol altına aldılar, buna halk da dahil.

 Ardından, öyle ya da böyle Nasıl desem?

 Artık daha faydalı oluyorlar.

 Egemenler için daha faydalılar.

 Neyse, artık gitmem gerek.

 Mieze’yle buluşacağım.

 7’de Mocca Fi’ye gelebilir miymiş, sorarsın ona.

 – Sorarım.

 – Willy, gel bir tane daha içelim.

 Çok ilginç yahu!

 İlginç olan nedir?

 Aynı anda, bir şeyin hem lehinde hem de aleyhinde konuşmak mümkün değil.

 Cidden ilginç bir şey.

 Evet, öyle de, hayat böyle.

Bölüm 10: Çılgınlığın Yalnızlığı, Gözyaşları, Çatlakları; Duvarlarda Bile

 Ilse, kahveyi iki kişilik yap.

 – Elbette Madam.

 – Pekâlâ Mieze, şimdi ne diyorsun?

 Daha önce hiç böyle bir şey gördün mü?

 Daha önce hiç böyle bir ev görmedin, değil mi?

 Tanrım, bunlar gerçek maymun.

 Adam benim için o kadar deliriyor ki, bana maymunlarla dolu bir oda ayarladı.

 Ama neden maymun?

 Herbert maymunlara bayılır.

 Eğlenceli olduklarını düşünür.

 Buraya gelince, onlarla oynar.

 Ne?

 Herbert’ı buraya mı getiriyorsun?

 Neden olmasın?

 Ne zararı olabilir?

 Ne de olsa diğer adam Herbert’ı tanıyor.

 Onu gerçekten çok kıskanıyor.

 Kıskanç olması bir bakıma iyi bir şey.

 Bu kadar kıskanç olmasaydı çoktan beni terk edip gitmişti.

 Evet, sanırım öyle olurdu.

 Ne demek “öyle olurdu”?

 Bu doğru.

 Çocuğumuzun olmasını istiyor.

 Bir düşünsene.

 Çocuğu olsun istiyor.

 Onu zorlayabilirdim ama ondan çocuk istemiyorum işte.

 Ondan olmaz.

 Peki ya Herbert?

 O olsun istemiyor mu?

 Fikrim yok.

 Hiç zannetmiyorum.

 Herber’tan çocuğum olsun isterdim ama bir şekilde işler öyle yürümüyor.

 Ben de Franz’dan olsun isterdim.

 Neyin var Mieze?

 Bana mı kızdın?

 Mieze, kes şunu!

 Buraya gel Eva.

 Buraya gel.

 Sana kızgın değilim.

 Franz’dan hoşlandığın için memnunum.

 Bana Franz’ı ne kadar sevdiğini söyle.

 Franz’dan bir çocuk istiyorsun, değil mi?

 Tanrım, o zaman ona söylesene.

 Sen aklını mı kaçırdın?

 Neyin peşindesin Mieze?

 Lafı dolandırmadan söyle.

 Beni Franz’ı yamamak mı istiyorsun?

 Neden böyle düşünüyorsun?

 Onu sahip olmak istiyorum.

 O benim Franz’ım.

 Ama sen de benim Eva’msın.

 Neyinim ben?

 Eva’msın.

 Baksana Mieze.

 Lezbiyen misin?

 Hiç de değilim.

 Senden öylece hoşlanıverdim.

 Daha önceden emin değildim ama az önce Franz’dan bir çocuk istediğini söyleyince birden emin oluverdim.

 Evet.

 Aniden de yabancı oluverdin.

 Yabancı mı?

 Ne demek “yabancı”?

 Boş ver Mieze.

 Unut gitsin.

 Gel.

 Gerçekten Franz’dan bir bebek istiyor musun?

 Senin neyin var?

 Söyle bana Eva, ondan çocuk istiyor musun istemiyor musun?

 Hayır.

 Sadece aklımdan geçti o kadar.

 Bu doğru değil.

 İstiyorsun.

 İstemiyorum diyorsun ama istiyorsun.

 Franz’dan çocuk istemen çok güzel.

 Harika.

 Çok mutluyum.

 Tanrım, çok mutluyum.

 Sen lezbiyensin, değil mi Mieze?

 Hayır Eva, lezbiyen değilim.

 Asla bir kadına dokunmadım.

 Ama bana dokunmak istiyorsun.

 Evet, ama sırf seni çok sevdiğim için ve Franz’dan bir çocuk istediğin için ve

Olacak

Eva: bir bebek benim Franz’ımdan.

 Gel Mieze.

 Sen çıldırmışsın.

 Böyle söyleme.

 İstiyorsun.

 Lütfen, lütfen.

 Bana söz vermelisin.

 – Franz’dan bir çocuğun olacak.

 – Tamam Mieze.

 Şimdi bunu iç.

 Belki insan şimdi seninle daha mantıklı konuşabilir.

 Bunu her zaman yapabilirsin.

 Neyse Mieze, burası hoşuna gitti mi?

 Ne söyleyeyim?

 Güzel ama aynı zamanda çok ilginç.

 Pekâlâ o zaman.

 Gerçekten Franz’ı seviyorsun, değil mi?

 – Evet.

 – Buraya gel bebeğim.

 Benimle otur.

 Demek istediğim, eğer gerçekten Franz’ı seviyorsan o zaman erkeğine iyi sahip çıkmalısın.

 Etrafta sürekli şu Willy denen küçük serseriyle takılıyor.

 Franz’a bir iyiliği dokunmuyor.

 Ama Willy’yi seviyor.

 Peki ya sen?

 Ben mi?

 Onu ben de seviyorum.

 Eğer Franz seviyorsa, ben de seviyorum.

 Çünkü körsün, hâlâ çok gençsin.

 Franz için iyi bir arkadaş değil.

 Herbert da aynı şeyi söylüyor.

 O küçük bir serseri.

 Franz’ın başını belaya sokacak.

 Tanrım Mieze.

 Bir kolunu kaybetmek ona yetmedi mi?

 Ne demek istiyorsun?

 Bir şey mi biliyorsun?

 Bir şey mi olacak, lütfen söyle.

 Çok teşekkürler Ilse.

 Alışverişe gidiyorum Madam.

 Beyefendiler muhtemelen bu gece geri dönecekler.

 Ilse, birkaç dil balığı al yarın için.

 Ne şekilde sevdiğini biliyorsun.

 Çalışırım Madam.

 Tanrım, Eva.

 Beni merakta bırakma.

 Bana neler olduğunu anlat.

 Anlat hadi.

 Mieze.

 Sorun da tam olarak bu ya.

 Neler olup bitiyor bilmiyorum.

 Franz’ı takip edemiyorum, sen de öyle.

 Hiçbirimizin bunun için zamanı yok.

 Ama Franz nereye gittiğini söylüyor mu?

 Elbette bir şey söylemeli.

 Hayır, hiçbir şey söylemiyor.

 Sadece politika ve ben de tek kelime anlamıyorum.

 Görüyorsun ya.

 Komünistlerle, anarşistlerle ve tüm o serserilerle politika yapıyor.

 Onların kıçını kim koruyacak?

 Böyle insanlarla takılıyor.

 Peki bu hoşuna gidiyor mu?

 Bunun için mi çalışıyorsun?

 Franz’a nereye gitmesi gerektiğini söyleyemem.

 Bunu yapamazsın Eva.

 Mieze, sana bir şey söyleyeyim: Bu kadar genç olmasaydın, sana şu anda bir güzel sopa çekerdim.

 Birden söyleyecek şeyin kalmadı.

 Franz’ın başının tekrar belaya girmesini istiyor musun?

 Başı belaya girmeyecek.

 Bununla ben ilgileneceğim.

 Mieze, söylediğim şeyleri dikkate alma.

 O şekilde söylemek istemedim.

 Ama o aptal Willy ile birlikte takılmasına izin vermemelisin.

 Franz’ın ne kadar iyi yürekli bir insan olduğunu biliyorsun!

 Pums’a ve ona koluna mal olan adama gitmeli.

 Anlıyor musun?

 Evet.

 Dikkatli olmaya çalışacağım.

 Biliyorsun Mieze.

 Sana ve Franz’a karşı bir kinim yok.

 Ama başkası olsaydı, olurdu.

 Abrudpanta yakınlarında, haydut çetesi etrafta serbestçe kol geziyordu.

 Ne var ki liderleri Guito, cesur iyi ve asil bir adamdı.

 Ne var ki liderleri Guito, cesur iyi ve asil bir adamdı.

 Her ikisi de bunun kafa patlatan popüler bir şarkı olduğunu biliyordu.

 Ama bittiğinde hâlâ ağlıyorlardı.

 Çünkü bazen hayat duyguların sonsuzluğu için çok kısadır.

 Ve hâlâ söylerim aklı başında olan herkes Nietzsche’ye inanmalı: Sana zevk veren ne varsa onu yap.

 Anlıyor musun?

 Nietzsche.

 Bundan başka her şey saçmalıktır ihtiyar delikanlı.

 Karım hasta.

 Akşam beni evde istemiyor.

 Yalnız kalması gerekiyor.

 Evde hasta bir karın varsa, barlara gitmeye alışırsın.

 Onu hastaneye yatır.

 Hasta bir kadını evde tutmak hiç doğru değil.

 Hastanedeydi ama onu tekrar aldım.

 Yemek hoşuna gitmedi.

 Durumu daha iyiye de gitmedi üstelik.

 Karın çok mu hasta?

 Rahmi kalın bağırsağıyla mı ne birleşmiş.

 Onu ameliyat ettiler ama ona bir faydası olmadı.

 Artık doktorlar sinirsel olduğunu söylüyorlar.

 Az çok onun hayal gücü bu.

 Ama öyle bir ağrısı var ki tüm gün bas bas bağırıyor.

 Buna inanabiliyor musun?

 Yakında onu hasta listesinden çıkaracaklar.

 Siz biraz bekleyin.

 Çünkü sinirsel rahatsızlığı olan biri sağlıklıdır.

 Tekrar politikaya girmiyorsun, değil mi Eddie?

 Konuyu kapatalım, hatta düşünmeyelim bile.

 Politika diğerleri gibi bizi de bir yere götürmeyecek.

 Ben sadece yaşamak istiyorum.

 Anlıyor musun?

 Sadece yaşamak istiyorum.

 Dört tane Kümmels daha, Maxie ve ona da bir bira.

 Geliyor.

 Marksizm umurumda bile değil.

 Lenin ve Stalin ve diğer hepsi.

 Borç alabilecek miyim, ne kadar süreliğine ve ne kadar.

 Bu dünyada önemli olan bu.

 Her şeyi çok net özetledin Max, ama işler o kadar kolay değil.

 Ne Marksizm’e ne de bunun gibi başka şeye ihtiyacım var.

 Her gün yapmaya ihtiyacım olan tek şey parmaklarıma güvenmek.

 Biri bana temiz bir dayak çekerse ne anlama geldiğini bilirim.

 Bugün işin var ama yarın daha fazla sipariş yok diye kovulabilirim.

 Usta da patron da kalır elbette.

 Ama ben sokakta kalırım ve sosyal yardıma başvurmak zorunda kalırım.

 Ve çocuklarım varsa ve en büyükleri raşitizmden bacakları çarpıksa onu başımdan başka bir yere savamam.

 Belki okul onu şehre gönderir, ama belki.

 En kötüsü ise çocuklar sadece bizim öğrendiklerimiz kadar şey öğrenirler.

 Bir düşünsene, sadece bizim öğrendiğimiz kadar.

 Bizim öğrenmediğimiz hiçbir şeyi onlara öğretmiyorlar.

 Böyle her şey nasıl değişebilir ki?

 Şerefe.

 Şerefe.

 Şerefe.

 Ve eğer romatizma şikayetiyle doktora gitmek zorunda kalırsam bekleme salonunda bekleyen bizden 30 kişi olur.

 Doktor sonra bana şöyle der: “Daha önce romatizma şikayetiniz var mıydı?

 Ve “Kaç yıldır çalışıyorsunuz?

” “Yoksa kovuldunuz mu?

” Bana inanmak istemez.

 Sonra beni baş hekime gönderir.

 Devlet sigortası tarafından bir yerlere gönderilmek istiyorsan maaşından her zaman kesinti yaparlar.

 Sana söylüyorum.

 Seni serbest bırakana kadar kelleni koltuğunun altında taşıyacaksın.

 Hayır Max, düşündüğün kadar basit değil.

 Her şey o kadar basit değil.

 Bunu anlamak için kimsenin Karl Marx’a ihtiyacı yok.

 Ama Max, gerçek bu.

 Hadi.

 Kadehlerimizi kaldıralım.

 Şerefe.

 Bir şey söylemeliyim.

 Bu dünyada çarpık bacaklı çok insan var ve kasabaya gidecek paraları da yok.

 Bana sorarsanız çarpık bacaklara sahip olmak o kadar trajik sayılmaz.

 Kimse trajik olduğunu söylemedi.

 Ben sadece çarpık bacaklılardan ve ona sahip olan bir kızdan bahsediyordum ve onun zavallı olduğunu söylüyordum çünkü şehre gönderilemiyor.

 Neyse zengin veletlerde çarpık bacak bu kadar sık görünmüyor nedense.

 Her zaman zengin ve fakir insanlar olmuştur.

 Elbette olmuştur ama sefalet onu isteyenler için vardır.

 Bırak fakir kalsınlar, umurumda değil.

 Sadece beni hesaba katmayın.

 Sonunda, fakir insanların her zaman aynı kişiler olduğunda buna katlanamıyorsun artık.

 İşte Maxie.

 Teşekkür ederim.

 Hey, Franz.

 Nasılsın?

 Şeye gidiyorduk Boş ver Willy.

 Dünkü olay yüzünden erkenden yatmak istiyorum.

 Bana hâlâ inanmıyor.

 Baş hekime gitmek zorundayım.

 Sigortanın beni bir yere göndermesini istiyorsam maaşından her zaman kesinti yaparlar.

 Seni başka bir yere göndermeden önce kelleni koltuğunun altında taşımak zorunda kalacaksın.

 Çocuk tacizi skandalı!

 Çekli Yahudiler 20 çocuğu taciz etti!

 Kimse göz altına alınmadı.

 Çocuk tacizi skandalı.

 Çekli Yahudiler 20 çocuğu taciz etti!

 Kimse göz altına alınmadı.

 Rahmi kalın bağırsağıyla mı ne birleşmiş.

 Onu ameliyat ettiler ama ona bir faydası olmadı.

 Çocuk tacizi skandalı.

 Çekli Yahudiler 20 çocuğu taciz etti!

 Kimse göz altına alınmadı.

 Çocuk tacizi skandalı.

 Çekli Yahudiler 20 çocuğu taciz etti!

 Kimse göz altına alınmadı.

 Skandal.

 Çocuk tacizi skandalı.

 Çekli Yahudiler 20 çocuğu taciz etti!

 Kimse göz altına alınmadı.

 Sorun ne?

 Bir şey canını mı sıkıyor?

 Neden soruyorsun?

 Çok garip davranıyorsun, etrafımda geziniyorsun.

 Derdin varsa çek git!

 Yok bir şey.

 Sadece kendim de gazete satardım.

 Ne olmuş yani?

 Söylemek istediğim buydu.

 Yok bir şey.

 Skandal!

 Çocuk tacizcisi skandalı!

 Ve çocuklar da bizim öğrendiğimiz şeyin aynısını öğreniyorlar.

 Bundan neyin çıkacağını hayal edebilirsin.

 Sinirsel hastalığı olan herkes son derece sağlıklıdır.

 Sinirsel hastalığı olan herkes son derece sağlıklıdır.

 Çekli Yahudi çocuk tacizcisi çıktı!

 Kimse göz altına alınmadı.

 Ve bunun için kimsenin artık Karl Marx’a ihtiyacı yok.

 Ama yine de doğru.

 – Taksi!

 – Çocuk tacizcisi skandalı!

 Çarpık bacaklı biri kasabada ne yapar ki?

 Çekli Yahudi çocuk tacizcisi çıktı!

 Neden politika ve o saçmalıklar umurumda olsun ki?

 Bana faydası yok.

 Tegel’e gidelim.

 Çekli Yahudi çocuk tacizcisi çıktı!

 Kimse göz altına alınmadı.

 Çekli Yahudi çocuk tacizcisi çıktı!

 Kimse göz altına alınmadı.

 Hey.

 Hey, sen.

 Uyan.

 Gece burada uyuyamazsın!

 Yasak!

 Anlıyor musun?

 Kanunlara aykırı.

 Kanunlara aykırı.

 Anlıyorum müfettiş.

 Ben müfettiş değilim, sadece sıradan bir polis memuruyum ve bundan da gurur duyuyorum.

 Gurur duyuyorum, anlıyor musun?

 Anladım.

 Hem sen ne yapıyorsun burada?

 Gece neden bu bankın üzerinde uyuyorsun?

 Evin yok mu?

 Elbette evim var.

 Sadece burayı ziyaret ediyordum.

 Kimi ziyaret etmek istedin?

 Bu çok belli, değil mi?

 Tegel’i ziyaret etmek istedim hapishanemi hayatımın dört yılını geçirdiğim yeri.

 Bu yüzden ziyaret etmek istedim.

 Sonra aniden yere düştüm ve uykuya daldım.

 Baksana.

 Şu hapishane nasıl da orada duruyor!

 Kalbi ısıtan bir manzara, değil mi?

 Senin kafan iyi değil.

 Aklı olan hiç kimse bir hapishaneyi ziyaret edip sonrada düşüp uykuya dalmaz.

 Yorgunum yatmak istiyorum.

 Yatmak istiyorum.

 Sana söyledim.

 Burada uyuyamazsın.

 Bu şekilde devam edersen, oraya düşündüğünden daha çabuk varırsın.

 Nerede kalıyorsun?

 Achim-von-Arnim-Caddesi, numara 32.

 Peki oraya nasıl geri döneceksin?

 – Oraya nasıl mı geri döneceğim?

 – Otobüs için saat çok geç oldu.

 – Yürümek zorunda kalacaksın.

 – Evet, sanırım yürümek zorunda kalacağım.

 Taksi!

 Taksi!

 Anladın mı?

 Neyi?

 Herkes gibi sen de işini yapmalısın müfettiş.

 – Anladın mı?

 – Anladım.

 Achim-von-Arnim-Caddesi.

 Anladım.

 Suçlu!

 Özgürlük ve altın çiçekler ağzında yıkandı çünkü dili yeşil bir domatesten uyuştu.

 Yeni bir saç stilinin anlamı yaşamın özgürlüğüyle alakalıdır.

 Her şey tekrar başlıyor.

 İçmiş.

 Bırakmıştı.

 Bu kadar sık olmaz Bayan Bast.

 Belki yakında tekrar bırakır.

 Ben de o zaman biteceğini düşünmüştüm.

 Sonra Ida’yla tekrar başladı.

 Ida’yla olan çok daha farklı bir şeydi.

 Ve ölüm, ölüm özgürlüktür ve ölüm bir düzen içindedir.

 Ve düzen düzendir.

 Düzen örgütlenmiştir.

 Ve özgürlük ölümdür ve düzendir.

 Ve düzen hiç de özgürlük değildir.

 Ve yeşil çiçekler çiçek açmaz.

 – Onu buraya bu şekilde mi getirdin?

 – Ne yapabilirdim?

 Zili çalmalıydın.

 Ida her zaman çalardı.

 Artık hareket etmiyor.

 Bırakalım uyusun.

 Sık sık koltukta uyuyakalır.

 Buna alışık.

 Franz, dinle beni.

 Uyan.

 Yatağa git.

 Daha rahat edeceksin, Franz.

 Zahmet etmeyin Bayan Mieze.

 Artık faydası yok.

 Bir şeyi bilmenizde yarar var: Bu haliyle daha çok horlar.

 Benim için sorun değil.

 Tam aksine horladığı zaman onu daha çok seviyorum.

 Şey, buna aşk denir o zaman.

 Neyse, iyi geceler.

 Franz.

 Canım, canım Franz, beni duymuyor musun?

 Artık beni duymuyor musun?

 Franz.

 Bir gazetede çok harf vardır ve harfler siyahtır.

 Bir araba siyah ve ağaçlar kırmızı.

 Kan kırmızıdır.

 Ama özgürlük düzen değildir.

 Düzen siyahtır araba gibi siyah.

 Ve siyah araba gibi, gazetedeki harfler de siyahtır.

 Tanrım Mieze!

 Beni azarlama, olmaz mı?

 Bir şey söyle.

Bir şey söylemediğinde, buna dayanamıyorum.

 Sana ne yaptım?

 Dün gece çok geciktim diye mi?

 Söyle Mieze, eve dün gece çok geç geldiğim için mi?

 Hayır Franz.

 Kendini mutsuz yaptığın için.

 Kendimi nasıl mutsuz yapıyorum?

 Sana faydası olmayan insanlara bulaşıyorsun.

 Kastettiğin, kastettiğin Willy mi?

 O sadece biri.

 Tanrım, tekrar yüzüme bak.

 Mieze.

 Franz, politikaya bulaşma.

 Politikaya bulaşmış değilim.

 O toplantılara gitmeyi bırakacak mısın?

 Gitmemi istemiyorsan, anlaştık.

 Söz veriyor musun?

 Bu kadar yeter!

 Bir şey söylediğimde, sözüme bağlı kalırım.

 Üstelik tümüyle haklısın.

 Ben iyiyim.

 Neden umurumda olsun ki?

 Politika neden umurumda olsun ki?

 Eğer insanlar kendileri kullandırtacak kadar aptalsalar bu benim suçum değil.

 Neden mi?

 Neden başka insanları düşüneyim ki?

 Teşekkürler, teşekkürler, teşekkürler.

 Bunun senin için bu kadar önemli olduğunu bilmiyordum.

 – Politika, toplantılar ve hepsi.

 – Ben bir şey söylemedim.

 Ama artık her şey yolunda.

 Sorun ne şimdi?

 Yine orada duruyorsun.

 Birlikte sessizce bir kahvaltı yapacağımızı sanmıştım ama sen yine orada durmuş surat asıyorsun.

Franz?

 Evet?

 – Sana daha önce söyleyemedim.

 – Sen neden bahsediyorsun?

 – Yeterince emin olmak istedim.

 – Tamam başladın.

 Devam et.

 Kötü bir şey yok Franz.

 Sadece – bir adamla tanıştım.

 – Sen ne yaptın?

 Ve daha devamlı bir şey istediğini söyledi Eva’nın sevgilisi gibi.

 Üstelik Eva’nın sevgilisi kadar zengin.

 Evli, ki bu aslında bir avantaj.

 Anlıyor musun?

 Daha devamlı bir şey.

 Üstelik parası var.

 Zengin ve evli.

 Fikrini böyle mi belirtiyorsun?

 Bu işin arkasında bir iş var.

 Bu işin arkasında bir iş var.

 Hayır Franz.

 Bu işin arkasında gerçekten bir şey yok.

 Bu sadece ilk kez oluyor ve sana nasıl söyleyeceğimi bilemedim.

 Sonra benim için küçük bir daire kiralayacağını söyledi ben de gerçekten yapacak mı diye beklemek ve görmek istedim.

 Yaptı da.

 Bu yüzden, sana söylemek istedim ve Hayır Franz, hepsi bu.

 Başka bir şey yok.

 Franz!

 Franz, lütfen, lütfen inan bana.

 Bu işin arkasında gerçekten bir şey yok.

 Gözlerime bak Franz.

 Gerçekten bu işin arkasında bir şey yok mu?

 Tanrım!

 Sen Sen adamın ödünü patlatırsın.

 Çünkü asla bana inanmadığın için.

 Sanırım bir kadın olduğun için.

 Şimdi ne var?

 Neden bu kadar acele ediyorsun?

 Bir şey mi planladın?

 Yok bir şey.

 Sadece daireye bakmak zorundayım.

 Daha henüz görmedim.

 Ve üstelik Evet?

 “Üstelik” ne?

 Üstelik saat 11’de Eva gelecek.

 Ne olmuş yani?

 Sana bunu daha önce söylemeliydim.

 – Neyi Mieze?

 Başka ne var?

 – Sadece Eva ile bir anlaşma yaptım.

 Eva’nın senden bir çocuğu olabileceğine razı geldim.

 Bunu tartıştık, Eva ve ben.

 Çok mutluydum.

 Onu ikna etmesi epey zor oldu.

 Ona yalvarmak zorunda kaldım.

 Ve sonra sonra kabul etti.

 Biliyordum.

 Bu işin arkasında bir şey olduğunu biliyordum.

 – Benden kurtulmak istiyorsun.

 – Hayır!

 Senden kurtulmak istemiyorum.

 Bu işin arkasında bir şey olduğunu görebiliyorum.

 Bir şeylerin döndüğünü görebiliyorum Kesilmeye götürülen bir hayvan gibiyim.

 İşte bu benim.

 Tek kollu.

 Kesilmeye giden bir hayvandan bile daha kötü.

 Ağıla koşulan bir domuzun ne yapacağını hayal edebilirsin.

 Bir domuz insandan daha iyidir.

 Sadece et yığını ve yağ yığını.

 Yeterince yiyecek olursa ona hiçbir şey olmaz.

 En iyi ihtimalle, bir litre daha fazla içer.

 Hayatının sonunda, bıçak var ki bu da hiç heyecanlı değil.

 Yaratık ne olacağını bilmeden önce Ve ne bilebilir ki?

 Ölmüştür.

 Oysa bir insan onun kulakları vardır.

 Onun için dahası vardır.

 Her şey karmakarışık oldu.

 İnsan düşünmekten kafayı yiyebilir.

 Düşünmek zorunda – çünkü böyle korkunç bir kafası var.

 – Kes şunu!

 Böyle konuşma.

 – Ve her zaman ne olacak diye – Kes şunu!

 düşünüyorum.

 Ne demek “kes”?

 Neden, böyle konuşamaz mıyım?

 Sana ne kastettiğini sordum.

 Sana ne kastettiğini soruyorum.

 Oldukça açık bir şekilde diyorum ki söylediklerin doğru değil.

 Senden kurtulmak istemiyorum.

 Tam tersine seni seviyorum.

 Ve inanıyorum ki seni her zaman seveceğim.

 Bir kez Bernau’da ve iki kez de Berlin’de doktora gittim.

 Üçü de aynı şeyi söyledi: Asla, ama asla çocuk sahibi olamazmışım.

 Ve Eva çocuk sahibi olmak istediğini söylediğinde bunun Herbert’le olması mümkün değilmiş.

 Ve o yaşlı adamdan da istemiyormuş, sadece senden istiyormuş.

 Ah Franz, çok mutluydum.

 Sevinçten gözyaşı döktüm.

 Çünkü sonra benim de bir tane olurdu.

 Bu yüzden söylediğin her şey doğru değil.

 İçeri gir.

 Bayan Eva burada Bay Biberkopf.

 Neden onu içeri almıyorsun?

 Madem sordunuz bir dakika önce işler biraz gergindi Sorun yok Bayan Bast.

 Demek sana söyledi.

 Neden gülüyorsun?

 Duruma gülüyorum.

 O kadar sık birlikte olduk ki ama hiçbir zaman bu şekilde olmadı.

 İstiyor musun?

 Arkamdaki düğmeleri aç.

 Yalnız başıma açamıyorum.

 Sonia ve Eva bunun haftalık listeden sıradan bir şarkı olduğunu bilmelerine rağmen, her ikisi de şarkıyı bitirdiklerinde ağlamak zorunda kaldılar.

 Acele et!

 Deli gibi kornaya basıyor.

 Tamam.

 Ben hazırım.

 Hadi, önce ben gideyim.

 Tamam, tamam.

 Geliyorum.

 Eva!

 İşler nasıl?

 Çok kötü sayılmaz.

 Hayat günden güne geçiyor.

 Bugün bir şey geliyor ve onu kaçırıyorsun.

 Yarın başka bir şey geliyor ama unutuyorsun.

 Her zaman sana bir şey oluyor.

 Hayat işleri yoluna sokuyor.

 Herbert, lütfen Dorfmann’ın yanında dur.

 Bir külot siparişi vermiştim.

 Şimdi alabilirim.

 Bir erkeğin canını sıkmasını gerçekten biliyorsun.

 Külot.

 Külot normal bir şey.

 Kişisel bir şey.

 Affedersin.

 Bir yudum ister misin?

 Hayır, teşekkürler.

 Bu kadar çok da içmemelisin.

 Doğru duyamadım.

 Ne dedin?

 Bak, daha önce neydin?

 Bir gazete satıcısıydın.

 Peki şimdi neredesin?

 Bir kolunu kaybettin, ama Mieze’yi aldın.

 Sana bakıyor.

 – Tekrar, içmeye başlamamalısın.

 – Bunda hiç şüphe yok.

 İçmem sıkıntıdandır.

 Otur orada, ne yapacaksın?

 İçeceksin.

 Ve sonra başka bir tane ve başka bir tane daha.

 Neyse, baş edebilirim.

 Dediğin bu: Halledebilirsin.

 Aynada kendine bak.

 Gözlerine bak.

 Gözlerimin nesi var?

 Yaşlı bir adam gibi altlarında torba oluşmuş.

 İçerek kendini yaşlandırıyorsun.

 İçmek seni yaşlandırıyor.

 Tamam, kes artık.

 Konuyu değiştirelim.

 Ne demek “konuyu değiştirelim”?

 İçmekten vazgeçmelisin.

 Neden içmeyeyim Herbert?

 Hepiniz benden ne istiyorsunuz?

 Hiçbir şey yapamam.

 Hiçbir şey.

 Yüzde yüz sakatım ama herkes bende kusur buluyor.

 Biri “İçme” diyor.

 Diğeri “Willy’ye takılma” diyor.

 Başka biri de “Politikaya bulaşma” diyor.

 Politika.

 Onsuz yapamıyorsan, içmek kadar kötü sayılmaz.

 Herbert, bana bak.

 Ben sakatım.

 Hiçbir işe yaramam.

 Abartma o kadar.

 Bunu Eva’ya ya da Mieze’ye söyle.

 Yatak için.

 Ben iyiyim.

 Biliyorum.

 Ama aksi takdirde Bak Herbert, sen önemli birisin.

 Bir şey yapıyorsun.

 Sen ve senin adamların.

 Ya sen?

 Gerçekten istiyorsan, tek kolla bile iş yapabilirsin.

 Bunu söyleme.

 Mieze çalışmamı istemedi.

 Beni kandırdı ve pabucum dama atıldı.

 O halde yeni bir başlangıç yap.

 Peki şimdi yeni bir başlangıç yapayım.

 Dur, başla.

 Küçük bir köpek gibi.

 Masanın üstüne.

 Masanın altına.

 Aşağıya, yukarıya.

 Ben sakatım Herbert.

 Yenime bak.

 İçinde hiçbir şey yok.

 Gece omuzum nasıl ağrıyor biliyor musun?

 Uyuyamıyorum.

 O halde doktora git.

 İstemiyorum.

 Doktorlardan konuşulmasını istemiyorum.

 O zaman Mieze’den seninle Berlin’den uzaklaşmasını iste.

 Hava değişikliği yap.

 Hayır, hayır.

 Alemlere dalmayı tercih ederim Herbert.

 Ida’ya yaptığın şeyin aynısını Mieze’ye de mi yapacaksın?

 Ne?

 O dört yıl sana yetmedi mi?

 Hey, dur bir dakika.

 Sen aklını kaçırmışsın.

 Aklımı kaçırdım.

 Kolay olmadı.

 Önce bulamadılar.

 Sonra sipariş vermediklerini söylediler ve sonra buldular.

 Siz ikiniz ne konuşuyorsunuz?

 Herbert çok içmememi söyledi.

 Gerçekten bunu söyledin mi?

 Evet, gerçekten bunu söyledim.

 Neden içmeyecekmiş?

 Daha önce olan şeyin tekrar mı başına gelmesini istiyorsun?

 Sen kafayı yemişsin!

 Kes sesini!

 Tanrı aşkına şunu kes ve beni eve götür.

 Evde mi?

 Şimdi geldi.

 Mieze?

 Mieze?

 Ne var?

 Mieze, bir tanem, biriciğim.

 Bana şunu söyle: – İçki içebilir miyim?

 – Elbette içebilirsin, ama çok değil.

 İçebilir miyim?

 Elbette içebilirsin, ama çok değil.

 Çünkü sağlığa zararlı, değil mi?

 Ve bir seferde sarhoş olmak istemez misin?

 Seninle olur.

 Mieze, benimle sarhoş olmak mı istiyorsun?

 Ama daha önce hiç sarhoş olmadın, değil mi?

 Elbette oldum.

 Oldun mu?

 Hadi Franz.

 Sarhoş olalım.

 Şimdi.

 Ve orada yanında Franz yatıyor.

 Çok güzel bir kız, çok iyi bir kız.

 Onun yanında ufacık görünüyor.

 Onu cebine bile sokabilir.

 Ona sarılıyor.

 Sol koluyla kalçasını kavrıyor.

 Ve sonra Ve sonra Franz bir saniye gözden kayboluyor.

 Kalçaları etrafındaki kolu kaskatı kesiliyor.

 Zihninde, kolu bir hareket yapmalı.

 Yüzü taş kadar sert.

 Düşüncelerinde küçük odundan bir alet tutuyordu ve onunla Mieze’ye başından bir darbe indirdi, göğsüne vurdu bir kere, iki kere ve kaburga kemiklerini parçaladı.

 Hastane, mezarlık, Tegel Hapishanesi.

 Dediler ki çok içmemeliymişim, politikadan uzak durmalıymışım.

 Öyle dedi.

 Mieze.

 Bu iyi.

 Ah Franz.

 Mieze, Mieze.

 Franz, Franz Affedersiniz, ben Bay Freimut adında bir beyefendi gelmiş sizin için Bayan Mieze.

 – Onu içeri alayım mı?

 – Kim o?

 O adam.

 – Kim?

 – Dairesi olan adam.

 Onu tümüyle unutmuşum.

 – Anlıyorum – Hadi, kalk Franz.

 Bayan Bast,.

 onu içeri gönderin lütfen.

 Girebilir miyim?

 – Evet, gelin.

 – Çok teşekkür ederim.

 O kadar çok bekledim ki!

 Ve sonra düşündüm de, belki.

Tam aşağıya iniyordum.

 Pekâlâ bu Franz.

 Benim kocam.

 Ve Franz, bu George.

 – Merhaba.

 – Merhaba Bay Biberkopf.

 Affedersiniz ama korkarım size sol kolumu uzatmak zorundayım.

 Sağ kol artık aramızda değil.

 Evet.

 Korkunç bir savaş.

 Evet.

 Korkunç bir savaş.

 Eşiniz ne alımlı bir kadın!

 Evet biliyorum.

 Evet, elbette biliyorsunuz.

 Şey kendim için söylemeliyim ki belki bir kadın için en hoş şey giyinirken ki halidir.

 Nasıl yani?

 Evet, kulağa garip geldiğini biliyorum ama bir kadın giyinirken öyle güzel hareketler yapar ki!

 Soyunurken ki halinden bile daha güzel.

 Siz de öyle düşünmüyor musunuz?

 Şey, evet o açıdan bakarsan.

 Elbette, o açıdan bakarsan öyle.

 Mieze ile çıkmak mı istiyorsun?

 Evet, elbette.

 Size söylemedi mi?

 İki ya da üç gün Hayır, hayır, bana bir şey söylemedi.

 Sana söyleyecek fırsatım olmadı.

 – Bize bir dakika verir misiniz?

 – Elbette.

 Dışarı çıkayım mı?

 Hayır, buna gerçekten gerek yok.

 Oturun.

 Teşekkür ederim.

 Eğer işler bu şekilde yürüyecekse bana ne kalacak?

 Ne yapayım?

 Neyin var Franz?

 Yok bir şey.

 Git.

 Franz, neden ağlıyorsun?

 Git!

 Franz, lütfen böyle bağırma.

 Ve ağlama artık.

 Sana git dedim.

 Omuzum çok kötü ağrıyor.

 Neden omuzum bu kadar kötü ağrıyor?

 Kolumu parçaladılar.

 Yani kestiler.

 Gitti.

 O lanet piç kuruları.

 Kolum gitti ve bunu onlar yaptı.

 Onlar yaptı.

 Beni oracıkta yatarken bıraktılar şimdi çok ağrıyor.

 Bütün omuzumu parçalayabilirlerdi.

 Öyle olsaydı bu kadar acımazdı şimdi.

 Ama beni gebertmediler.

 Bunu yapamadılar.

 Benimle şansları yaver gitmedi.

 Ama bu şekilde hiç de iyi değil.

 Artık buraya yatabilirim ve etrafımda kimse olmayacak.

 Bağırsam, kolum ve omuzum acısa kimse beni duymayacak.

 İşimi oracıkta bitirmeleri gerekirdi.

 Şimdi neyim peki?

 Sadece yarım bir adam.

 Buna daha fazla dayanamayacağım.

 İşim bitti benim.

 Ne yapacağım?

 Ne yapacağım tanrının cezası?

 Gidelim.

 Bu benim işim Franz.

 Yapmak zorundayım.

 Yapmak zorundayım.

 Mieze Mieze Mieze!

 Yılan ruhu içinde, bir yılan.

 Bölüm11: Bilgi Güçtür Ve Erken Kalkan Yol Alır

Kimsiniz?

 Benim.

 Ne istiyorsun?

 İçeri gelmek.

 Beni içeri alıp almamayı neden bu kadar uzun düşündün, anlamadım.

 Düşünmedim.

 Düşünmemen çok uzun sürdü öyleyse.

 Sağlığına Burada, senin yanında olmak güzel.

 Yani Franz açık konuş benimle.

 Benden ne istediğini, lafı dolandırmadan söyle.

 Söylesene.

 Neyi açıkça konuşalım?

 Şu araba olayını.

 Konuşacak bir şey yok.

 Konuşmak kolumu geri getirmez.

 Hayır, sorun değil.

 Her şey sonsuza dek böyle gidemez.

 Bir şeyler yapmam gerek.

 Sokak satışından mı bahsediyorsun?

 Evet, o da var.

 Aptallık ettim.

 Beynimin yerinde bir boşluk vardı.

 Artık o boşluk yok.

 Kolun da yok.

 Sol kolum hâlâ duruyor.

 Henüz kafam ve bacaklarım yerinde.

 Ne iş yapabilirsin öyleyse?

 Tek kollu bir adam ne iş yapabilirse.

 Yapabilecek fazla şey yok.

 Pezevenklikten başka tabii.

 Bu biraz sıkıcı değil mi?

 – Ne anlamda sıkıcı?

 Gezer, dolaşırım.

 Yaşarım bir şekilde.

 Bakınırım tekrar bakınır, dinlerim.

 Benim kız, Mieze eskiden Sonia denen kız, iyi para kazanıyor.

 İyi kızdır.

 Onu seviyorum.

 Şikayet edemem.

 Solucanlar toprak yer ve yedikçe çıkarırlar.

 Bir türlü doymazlar.

 Küçük şeytanların acıması yoktur.

 Bugün midelerini tıka basa doldursan bile yarın her şeye baştan başlarlar.

 Şimdi hatırladım.

 Neyi?

 Aklıma getiremediğim bir şarkı vardı.

 Ne şarkısı?

 Askerler tüm şehri Marş söyleyerek geçerken

Kızlar kapıya çıkar Camlardan bakarlar

 

Bu akşam dansa gideceğim.

 Mieze de gelecek mi?

 Hayır.

 Üç günlüğüne destekçisinin yanına gitti.

 Geri döndüğü zaman seninle beraber gideriz.

 Onun da hoşuna gidecektir.

 Öyle mi dersin?

 Hoşlanır diyorsam, hoşlanır.

 Ayrıca, seni ısırmaz korkma.

 Söylesene Eva ile dans ederken aslında iki kişiyi seviyordu.

 Biri o an yanında olmasını istediği Mieze.

 Diğeri ise Reinhold.

 Delirmiş olduğunu yüzüne söyledim.

 Her şey açık.

 Tek kollu bir adam bizimle devam etmek istiyor.

 Belli ki delirmiş.

 Ne dedi sana?

 Ne mi söyledi?

 Sadece güldü, sırıtmakla yetindi.

 Kulaklarıma inanamadım.

 “Tek kolla mı?

” dedim.

 “Neden olmasın?

” diye sırıttı.

 Diğeri yeterince güçlüymüş.

 Silahı taşıyabilir, ve nişan alabilirmiş.

 Gerekirse tırmanabileceğini bile söyledi.

 Denedin mi?

 Söyledikleri doğru mu?

 Böyle bir adamı aramızda ister miyiz?

 Tek koluyla?

 İster misin, Pums?

 Bu işte ona yer yok.

 Gidip ip merdiven almam gerekiyor.

 Sağlam olsun, Pums.

 Berlin’den alma.

 Bunu konuşmuştuk.

 Katiyen Berlin’den olmaz.

 Bunu ben de biliyorum, Reinhold.

 Meck!

 Bruno!

 – Evet, Pums?

 – Tüp işini kararlaştırdık.

 Leipzig ya da Hamburg’dan alın.

 Sakın Berlin’den almayın.

 Tamam, biliyorum patron.

 Nasıl yapacağını biliyor musun?

 – Hallederim.

 – Tamam, sana güveniyorum.

 Bir şey daha var.

 Franz, Reinhold’a uğramış.

 Tekrar bize katılmak istiyormuş.

 Benim düşüncem, olsa olsa bize yük olur.

 Fakat bu konuyu tasa etmemize gerek yok.

 Reinhold o işi halledecek.

 Arabadan atsam o yine gelir.

 Karşıma dikilmiş, öylece sırıtıyor.

 Katılmakta ısrar ediyor.

 Onunla ne yapmak istersen onu yap.

 Belki bizi ispiyon edecektir.

 Ne diyorsun sen, Meck?

 Onu en iyi sen tanırsın.

 Hayır.

 Ona kefil olabilirim.

 Ne olursa olsun kimseyi ispiyon etmez.

 – Belki de kuytu bir köşede birimizi vurup öldürür.

 Doğru söylüyor.

 Belki de Öyle bir adamın kafasından geçenleri kim bilebilir.

 Belki Franz, kolunu Reinhold’dan geri almak ister.

 Belki de kendisinden korktuğumu düşünüyordur.

 Paraya da ihtiyacı yok.

 Beni kandıramaz.

 Kim bilir belki bazı günahlarının kefaretini ödemek istiyordur.

 Doğru.

 Belki de kendisini Kurtuluş Ordusuna dahil etmeliyim.

 Günahkarların bankına geçer.

 En ön sıraya oturup dua eder.

 Ben de kendisini izlerim.

 Neden Franz Biberkopf günahkarlar bankına oturmuyor?

 Oraya ait değil mi?

 Kim demiş?

 haltz Kurtuluş Ordusunun aleyhine kim ne diyebilir ki?

 Kurtuluş Ordusu’nda o kadar insan varken Reinhold ne diye kibirlensin ki?

 Ben bir keresinde ne demiştim?

 Dresden Caddesi’nde en az beş tur koşan bir adam vardı.

 Ne hale gelmişti.

 Kurtuluş Ordusu bu adama yardım etti.

 Adamın dili dışarı çıkmıştı, tedavi ettiler.

 Tabii alçak birine dönüşsün diye değil.

 Şükürler olsun.

 Şükürler olsun, Franz hepsini yaşadı.

 Şarkı, telefon Bıçak gırtlağına dayanmıştı.

 Franz, şükürler olsun.

 Boğazını kaldırır.

 Hayatına, kanına bakmak ister Kanım, öz benliğim.

 Sonunda dışarı çıkıyor.

 Çıkmadan önce uzun bir yolculuk yaptı.

 Tanrım, çok zordu.

 İşte burada işte elimdesin.

 Neden günahkarlar bankına oturmak istemedim?

 Daha erken gelseydim İşte buradayım.

 Ben yaptım.

 Neden Franz günahkarlar bankına oturmasın?

 Felâha ne zaman erecek?

 Ne zaman kendini korkunç ölümün kollarına atıp, agzını açarak diğerleriyle şarkı söyleyecek?

 Girin.

 Bir adam sizinle konuşmak istiyor.

 Kimmiş?

 Söylemedi.

 Sarı saçlı biri.

 Sarı saçlı.

 Merhaba, Bruno.

 – Selam Franz.

 – Hayırdır?

 – Pums gönderdi.

 – Ne için?

 Sana vermem için para gönderdi.

 Almak zorunda olmadığını da ekledi.

 Önemli değil Bruno.

 Para her zaman lazımdır.

 – Al.

 – Sağ ol.

 Ben artık kaçayım.

 Olur mu?

 – Tamam, güle güle.

 – Hoşça kal.

 Ee, Mieze?

 Ne oldu, Franz?

 Hiçbir şey.

 Keyifliyim sadece.

 Franz!

 Gerçekten bir şey yok.

 Senin için seviniyorum.

 Düşündüğün zaman hayatta her şey saçma geliyor.

 Dünyaya bakışım diğer insanlarınkinden çok farklı.

 Onlar, yollarını tutmuşlar.

 Koşuştururlar para kazanırlar güzelce düzenlerini kurarlar.

 Ben bunu yapamam.

 Bu kılıktayım ceketim kolum.

 Ben Ben kolumu kaybettim.

 Durum böyle.

 Ben bunu değiştiremem.

 Kimse değiştiremez.

 Böyle bir şeyi taşırsan nasıl desem Kapanmaz yara gibi.

 Ne bileyim– Ama ben yanındayım.

 Ben de bu yüzden mutluyum, Mieze.

 Bak!

 Bu mangırları kazandım ve sana veriyorum.

 Kazandın mı?

 Evet.

 Çalışmak zorundayım.

 Yoksa biterim.

 Kafayı yerim.

 Bana mı vermek istiyorsun?

 Mieze kimseye bir şey söyleme.

 Pums ve Reinhold’laydım.

 Cumartesi akşamı.

 Bana mı vermek istiyorsun?

 Elbette.

 Başka kim olabilir ki?

 Ama neden bana para vermek istiyorsun?

 İstemiyor musun yoksa?

 Hadi, Mieze.

 Yapma.

 İçimden geldi.

 Bu parayla uzaklara gidebiliriz.

 Evet, haklısın Franz.

 Sıkıntı ne öyleyse?

 Benimle gitmek istemez misin?

 İsterim.

 Hadi öyleyse.

 Seni gidi ufaklık.

 Mink kuşum.

 Hadi.

 Neden ağlıyorsun?

 Benden kurtulmak mı istiyorsun, Franz?

 Yok daha neler.

 İstemiyor musun?

 İstemiyorum, yok öyle bir şey.

 Öyleyse neden çalışıyorsun?

 Kazandıklarım yetmiyor mu?

 Yeterince kazanıyorum, Franz.

 – Ben boş mu durayım?

 – Öyle demedim.

 Ama paraya ihtiyacımız yok.

 Bunu istemiyorum.

 Bunu istemiyorum.

 Ne olur!

 Franz.

 Bunu istemiyorum.

 Yani boş boş oturayım mı?

 Gitme!

 Parayı başka şeye harca.

 Fakirlere ver.

 Ayrıca, Franz bana söz ver bunu bir daha yapma.

 Mesele para değil, Mieze.

 Bekle Mieze, Herbert’e söyleyeyim.

 Franz, Mieze’ye 200 mark getirmiş.

 Nereden bulduğunu biliyor musun?

 Pums’tan mı?

 Evet, kendisi söylemiş.

 Nerede olduğunu söylemiş mi?

 Mieze, nerede olduğunu söyledi mi?

 Hayır, söylememiş.

 İnanacak mısın?

 Onlarla doğrudan görüşüyor artık.

 Ne demek bu?

 İçlerinden birisini çivileyecek.

 Güvenlerini kazanmaya çalışıyor.

 İçlerine girince de – Bum!

 Kimse ne olduğunu anlayamayacak.

 – Buna inanıyor musun?

 Mieze!

 Mieze ne yapması gerektiğini soruyor.

 Kendi haline bırak.

 Para peşinde mi sanıyorsun?

 Dedğim gbi, amacı başka.

 – Fırsat kolluyor.

 – Alo, Mieze.

 Kim var orada?

 İyi günler.

 Siz, Franz’ın arkadaşı Bayan Mieze misiniz?

 Franz Biberkopf’un?

 Evet adım Mieze Franz’ın arkadaşıyım.

 Neden orada bekliyorsunuz?

 – Gelsenize.

 – Neden?

 Sizinle konuşmak istiyorum.

 Franz’ın arkadaşıyım.

 Korkmayın.

 Adım Reinhold, Bayan Mieze.

 Ona iyi bak, Mieze yüzünü incele.

 Bu yüz Mieze senin için dünyadaki tüm yüzlerden daha öemli.

 Eva’nın yüzünden önemli.

 Hatta sevgili Franz’ının yüzünden bile önemli.

 Franz sizi ağzımdan laf almaya mı yolladı?

 – Yoksa – Tam aksine.

 Franz sizinle görüştüğümü bilmemeli.

 O çok duygusal.

 Sizinle konuşmak istiyorum.

 Sakat koluyla, Franz için zor olacak.

 Öğrenmek istediğim şey çalışmaya ihtiyacı olup olmadığı.

 Herkes bunu öğrenmek istiyor.

 Hayır.

 Maddi konuda sıkıntısı yok bildiğim kadarıyla.

 Yardımcı olan tanıdıkları var belki ona yeterli gelmiyordur.

 İnsan çalışmadan duramaz.

 Elbette çalışmalı.

 Fakat biz sıradan işler yapmadığımız için zor olacaktır.

 İki kolu sağlam olanlar bile bazen baş edemiyor.

 Kolların gerçekten de kuvvetliymiş.

 Evet, çoğu insan şaşırır buna.

 Neredeyse öldürecektin.

 Korkma.

 Böyle durumlarda dikkatliyimdir.

 Umarım öyledir.

 Söylesenize beni tanımıyor musunuz, bayan?

 Franz size benden hiç bahsetmedi mi?

 Franz ve ben birbirimizi tanıyoruz.

 Sizden önce de tanışıyorduk.

 Üçümüz Cilly ve– Cilly’i biliyorum.

 Başka birinin olması gayet doğal.

 Benim hayatımda da başka bir adam vardı.

 Ama artık o benim.

 Benim Franz’ım.

 Elbette sizin.

 Onu sizden uzaklaştıracağımı düşünmüyorsunuz, değil mi?

 Bunu yapamam.

 Fakat onunla aramızda farklı şeyler yaşandı.

 Gerçekten, bunlardan bahsetmedi mi?

 Farklı şeyler mi?

 – Ne gibi?

 – Farklı şeyler işte.

 Dürüst olacağım.

 Franz ekibimize girdiyse geçmişimiz sebebiyle ve benim sayemdedir.

 Her zaman birbirimizi elimizden geldiğince kolladık.

 Öyle ki kadınlarımızı bile paylaşırdık Franz’la.

 Buna ne diyeceksiniz?

 Külahıma anlat.

 Kadınları paylaşmakmış.

 Gülünecek bir şey yok, Bayan Mieze.

 Franz’a sorun.

 Çok güzel kadınlardı sanırım.

 Batakhaneden, tanesi 50 pfennig mi?

 Zannettiğiniz gibi değildi.

 Öyle tiplere benziyor muyuz?

 Söylesenize neden bu saçmalıklardan bahsediyorsunuz?

 Altından ne çıkacak?

 Derdiniz ne?

 Yapmayın bayan.

 Ne derdim olabilir ki?

 Yalnızca bilmenizi istedim.

 Aklıma gelmişken, Pums Onu duymuşsunuzdur, eminim.

 bazı özel talimatlar verdi.

 Aman tanrım!

 Affedersinz ama gitmeliyim.

 Siz bilirsiniz.

 Belki bir ara ziyaretimize gelirsiniz.

 Böyle şeyler anlatırsanız gelmem.

 Affedersiniz bayan.

 Bildiğinizi düşünmüştüm.

 Bu arada bu konuşmadan Franz’a bahsetmeseniz iyi olur.

 – Hiçbir şey söylemeyeyim mi?

 – İyi olur.

 Söylemek isterseniz, yapabileceğim bir şey yok.

 Sizin bileceğiniz iş.

 Pekala, hoşça kalın.

 Gitmek zorundaydınız.

 Evet.

 Ne istiyor bu adam?

 Amacı ne olabilir?

 Sen öldün.

 Yere yatsana.

 Kuralları anlatmadın ki.

 Napolyon ne demiş?

 “İleri, ileri, engelleri aş.

 Yukarısı kurudur, aşağısı yaş.

 Aşağı kuruyana kadar, fethedilir Milan.

 Alınır madalya, falan filan.

 Falan, filan, falan, filan.

 İlerliyoruz, yakında oradayız.

 Mutluluk budur, yüce ordudayız” – Merhaba, Meck.

 – Merhaba, Max.

 Merhaba, Reinhold.

 Bir kahve alayım bir de küçük konyak.

 Franz’la eskiden olduğu gibi değilsiniz.

 Evet.

 Kazadan beri değişti.

 Beni affedemedi sanırım.

 Reinhold’u affetti, değil mi?

 – Öyle gibi.

 – Pekâlâ nedenini biliyor musun?

 Hayır.

 Kimse bilmiyor.

 Şu senin hatunun adı neydi?

 Mieze.

 Daha önce söylemiştim.

 Eskiden Sonja derlermiş.

 Haklısın.

 Bizden uzak tutmak istiyorsun onu.

 Bize göre nazik kalıyor, öyle mi?

 Yanımda maskot gibi gezdirmiyorum.

 Destekçisi var.

 İyi para kazanıyor.

 Ama bize hiç göstermiyorsun.

 İşi gücü var.

 Bir kerecik getirebilirsin.

 Oldukça güzel galiba kulağıma öyle geldi.

 – Evet, güzel kız.

 Sana zahmet Bana nasıl düşkün olduğunu görmek ister misin?

 Tepeden tırnağa, bütün kalbiyle yalnızca benim, Reinhold.

 Kızın tek bildiği, sevgi ve bağlılık başka bir şey yok.

 Benim için nasıl çıldırdığını anlatayım mı?

 Kafanda canlandırabilirsin.

 Eva’yı tanıyorsun, değil mi?

 Elbette.

 Elbette, Mieze artık onunla Hayır.

 Hayır anlatamam.

 Yapma şunu.

 Lafa başlayıp da ortasında bırakamazsın.

 Çok adice bir davranış olur.

 Haydi.

 Çıkar baklayı.

 Söyleyemem.

 Hayal edemezsin.

 Böyle bir şeyi asla duymamışsındır.

 Daha önce hiç başımdan geçmedi.

 Mieze ve Eva arasındaki şu meseleyi anlatsana.

 Tamam.

 Ama aramızda kalsın, tamam mı?

 Pekala.

 O yani Mieze benim Eva’yla bebek sahibi olmamı istiyor.

 Bir çocuk İşte beni bu kadar çok seviyor.

 Fizyolojik sorunlar yüzünden kendisi yapamıyor.

 İnanamayacağın kadar tatlı ve sadıktır Mieze.

 Evet, aynen böyle biri.

 – Bunu Mieze hediye etti.

 – Sahi mi?

 Evet.

 Biri böyle bir kuş hediye ediyorsa seni seviyor demektir.

 Birazdan burada olur.

 Neler yaptığımızı iyi izle.

 Çok eğlenceli.

 Sanki bir sirkte gibi.

 Sakın kıpırdama, tamam mı?

 Hayal edemiyorum.

 En iyisi sen yatağa yat.

 Ben onu uzakta tutarım, sen de izlersin, tamam mı?

 Haydi, yat şuraya.

 Bak bakalım.

 Görüyor musun?

 Evet, görüyorum.

 Tanrım.

 – Umarım yanlış şeyler olmaz.

 – Korkuyor musun?

 Farketse de sıkıntı olmaz.

 Tamam, ama yine de farketmese iyi olur.

 Dikkatli ol.

 Geliyor.

 Mieze!

 İçeri gel, bebeğim.

 Gel.

 Yatağı olduğu gibi brak.

 Orada sana bir sürpriz var.

 – Bakmazsam çatlarım.

 – Hayır, dur!

 Önce yemin et, Mieze.

 Yemin et!

 Tanrım, elini kaldırsana.

 Dediklerimi tekrarla: “Sen Sen söyleyene kadar yatağın söyleyene kadar yatağın yanına gitmeyeceğim.

” yanına koşacağım.

 Kıpırdama!

 Baştan yemin edeceğiz.

 “Yemin ederim ki ” Yemin ederim ki yatağa gitmeyeceğim.

 Ben seni yatırana dek.

 Gitmeyeceğim Franz.

 Tamam.

 Neyin var Mieze?

 Benim yavru kedime ne oldu?

 Franz bir şey söyleyebilir miyim?

 Tabii ki söyle.

 Benim ihtiyarın yerinde bir şey oldu.

 Ne oldu?

 Bugün onunla randevum vardı.

 Oraya gittim zili çaldım yerinde yoktu.

 Yeğeni oradaydı.

 Amcasının yarın geleceğini söyledi.

 Sonra Sonra ne?

 Yok bir şey, Franz.

 Endişelenmene gerek yok.

 Bana dokunma.

 Gerçekten yok bir şey.

 – Sadece– – Sadece ne?

 Onun kapıda öylece duruşu Engel olamadım.

 İstemeden İstemeden Tabii ki istemeden.

 Evet, engel olamadım.

 Ne yapabilirdim ki?

 Öylesine genç bir adam ve Neden ağlıyorsun, Mieze?

 Adama aşık mı oldun?

 Aşık mı oldun ona?

 Evet.

 Ne istiyorsun benden?

 Bırak beni!

 Buradayım Franz.

 Bir yere gitmedim.

 Buradayım.

 – Git buradan.

 İstemiyorum seni.

 – Bağırma!

 Ne yaptım ben?

 Seviyorsan o adama git, fahişe.

 Ben fahişe değilim Franz.

 Anlayışlı ol.

 Mümkün olmadığını söyledim ona.

 – Sana ait olduğumu söyledim.

 – Senin gibi bir kadını istemiyorum.

 Ben sana aitim, Franz.

 Bunu ona da söyledim.

 Sonra kaçıp geldim.

 Beni teselli etmen gerek.

 Delirmiş olmalısın!

 – Başkasını seven birini mi teselli edeceğim?

 – Evet, etmelisin.

 Ben hâlâ senin Mieze’nim, beni seviyorsun.

 Mieze, defol!

 Defol!

 Çık git buradan!

 Ona git, seni o teselli etsin.

 – Hemen çık buradan.

 – Hayır.

 – Defol!

 – Olmaz.

 Bu, senin beni sevmediğini ve artık sevmeyeceğini gösteriyor.

 Ne yaptım ki ben?

 Gırtlağını sıkacağım!

 Franz, yapma!

 Ne olur, vurma!

 Yeter artık.

 Vurma lütfen, Franz.

 Tamam.

 Çık ortaya, Reinhold.

 Çık yataktan!

 İşte, şuna bir bak.

 İyice bak şuna sonra da defolup git.

 Şimdi ne var?

 Ne oldu şimdi?

 Neden böyle bağırıyorsun?

 Kapa çeneni!

 Sus!

 Mahalleyi ayağa kaldırdın.

 Sus!

 Geberteceğim onu.

 Geberteceğim onu.

 Geberteceğim onu.

 Geberteceğim onu.

 Geberteceğim onu.

 Geberteceğim onu.

 Tanrı aşkına öldüreceksin kızı.

 Siktir git, ibne!

 Defol git, dedim sana!

 Ayağa kalk.

 Şu kaltağa bak!

 Kime vurmaya çalışıyor bu kaltak?

 Aşağı in, aklını başına almadan da gelme.

 – Defol!

 – Öldüresiye dövdün.

 Franz!

 Seninle geliyorum.

 Hayır, bayan!

 Burada kalıyorsunuz!

 Sizinle ilgileneceğim.

 Tamam.

 Çık dışarı.

 Franz.

 Canım Franz’ım.

 Bekle, yanına geliyorum.

 Burada kalıyorsunuz!

 Dışarı!

 Dışarı!

 Dışarı!

 Dışarı!

 Dışarı!

 Size yardım edeceğim Bayan Mieze.

 Bir şeyler getireyim.

 Size yardım edeceğim.

 Ida ile olanın aynısı gibiydi.

 Korkudan ölecektim.

 Çok şükür, o adam vardı.

 Hangi adam?

 – Adını bilmiyorum.

 – Hangi adam, Mieze?

 Reinhold.

 İnan bana, hayatını kurtardı.

 Aynen Ida’yla olduğu gibiydi.

 Mieze buradaydı, Franz da.

 Cehennem gibiydi.

 Renhold’un burada ne işi vardı?

 Ne arıyordu burada?

 Mieze, yardım etmen gerek.

 Buna kayıtsız kalamayız.

 Bir şeyler yapmak gerek.

 Neden buradaydı?

 Neden burada olduğunu anlamadım.

 Yatakta yatıyordu örtülerin altına saklanmıştı.

 Sen anlayabildin mi?

 Bir adamı neden yatağa saklasın ki?

 Çok garip, değil mi?

 Hayır.

 Garip olduğunu düşünmüyorum.

 Bunun bir sebebi vardı Mieze, kötü bir şey.

 Bunun ne olduğunu bulmaya çalışacağına söz ver, Mieze.

 Bunu bir şekilde öğrenmelisin, Mieze.

 Geçiştirmek için evet deme.

 Çok korkuyorum.

 Yine kötü bir şeyler olacak.

 Bir kolunu kaybetti, yine bunun sorumlusu olan adamların arasına dönüyor.

 Olanlara anlam vermek imkansız.

 Söz ver bana, Mieze bir şeyler yapmaya çalışacaksın çünkü Reinhold da onlardan biri.

 Franz onu buraya getiriyor, yatağa saklıyor sonrasında bunlar oluyor.

 Gözün için endişelenme.

 Pek kötü değil.

 Birkaç güne kadar geçer.

 Tamam, acele edelim küçüğüm.

 Aşağı inelim.

 Franz bekliyor.

 Onunla gitmelisin.

 Affetmezsen üstesinden gelemez.

 Franz.

 Canım, canım Franz’ım.

 Çok utanıyorum, Mieze.

 Utanacak bir şey yok, Franz.

 Geçekten yok.

 Bak, ben seni seviyorum, sen de beni seviyorsun.

 Başbaşa kalabileceğimiz bir yere gidelim mi?

 Evet, Franz.

 Haydi öyleyse.

 Hemen buradan uzaklaşalım.

 Neredeyse seni öldürüyordum, Mieze.

 Seni çok incittim.

 Neredeyse öldürüyordum.

 Bunu düşünme, Franz.

 Yeniden yanımdasın.

 Önemli olan bu.

 – Gerisini boş ver.

 – Ben çok utanıyorum.

 Olanlar çok çılgıncaydı.

 Kendime engel olamadım ve utanıyorum.

 Endişelenme.

 Her şey yeniden yolunda.

 Neden bize bakıp duruyor?

 Tanıyor musun?

 Neden ki?

 Bakıyor da ondan.

 Niye bakmasın ki?

 Gözler başka ne işe yarar?

 Gel haydi.

 Ne oldu sana?

 Mieze, yatakta ne aradığını sormayacak mısın?

 Hayır.

 Merak etmediğinden mi?

 Hayır, doğru olmadığı için.

 Ne doğru değilmiş?

 Beni ona satmak istediğin.

 Ne demek istiyorsun?

 Söylediğimi Bilmek istemiyorum çünkü bildiğim başka bir şey var.

 Yani beni ona satmak istemezsin.

 İşte bunu biliyorum.

 Önemli olan da bu.

 Pekâlâ, Mieze.

 Bunu nereden çıkardın?

 Bunun önemi yok.

 Gerçek olmadığını biliyorum, önemli olan da bu.

 Ne alırdınız?

 Kocaman bir meyveli sundae istiyorum bol kremalı.

 Bir de meyveli turta o da bol kremalı olsun.

 – Peki siz?

 – Weiße mit Schuss.

 Reinhold arkadaşımdır ama kızlara karşı hayvanlaşır.

 Bildiğin hayvandır.

 Bu yüzden ona düzgün bir kızın nasıl olduğunu göstermek istedim.

 Ona düzgün bir kız göstermek istedim.

 – Bir kerecik görsün istedim.

 – Anlıyorum.

 Beni hala seviyor musun yoksa artık sadece müşterinin yeğeni mi olacak?

 Ben seninim, Franz.

 Sana aidim yalnız sana.

 Mizeze kendi başına kaldığında neler düşünüyor olabilir?

 Bunu ona her sorduğunda bir şey düşünmediği cevabını alıyor.

 Gün boyunca insan ne düşünebilir ki?

 İşe burada.

 Aradığımız buydu.

 Neydi?

 Körebe oynadığımız yer.

 Hani düşüp kendini yaralamıştın.

 Evet, kanıyordu ama kimsenin suçu değildi.

 Kaderdi.

 Şimdi ise senin yaralı olman benim suçum.

 Bu sefer hatalı olan– Artık bunu düşünme, Franz.

 Bunu düşünmene gerek yok.

 Değiştiremeyeceğin şeyleri düşünerek, kendini deli ettin.

 Gelsene.

 Ne kadar güzel.

 Ne kadar güzel olduğunu bilemezsin.

 Biliyorum.

 Ne kadar güzel olduğunu çok iyi biliyorum.

 Bir yönden bakınca, olanlardan dolayı mutluyum.

 Artık seninle bir sırrı paylaşıyorum.

 Aramızda daha kuvvetli bir bağ var çok daha kuvvetli.

 Artık Pums’la olan şeylerden korkum yok.

 Artık hiç korkmuyorum.

 Biliyorum ki onlardan seni, ben koruyacağım.

 Biliyorum.

 Yatakta kuş tüyü gibi narindir.

 Her seferinde, baştaki kadar sessiz, uysal ve mutlu ve her zaman ağırbaşlı.

 Anlaşılması zor bir kız.

Bölüm 12 : Yılan ruhunda bir Yılan

Pekâlâ, şimdi sıra küçük Franz’da.

 Yapma Mieze.

 Elbette.

 Söz verdin.

 Seni tepeden tırnağa yıkayacağım konusunda anlaşmıştık.

 Söylediğin gibi, belki tüm omzunu da yıkayabilirim.

 Öylesine söyledim Mieze.

 Onu kastetmedim.

 Bir şey söylediğin zaman, sözüne sadık kalmalısın.

 Pekâlâ o zaman, maden istiyorsun.

 Mieze.

 Ne var?

 Kes şunu Mieze.

 İşimi iyi yapmıyor muyum?

 Elbette yapıyorsun.

 Tek kelimeyle harikasın.

 Öyle olmak zorunda zaten.

 Bitti işte.

 Söyle bana Pums’la yine bir şeyler çeviriyor musun?

 Başka bir iş mi?

 Neden?

 Aklıma gelmişken sorayım dedim.

 Bilmiyorum, olabilir.

 Hayır.

 Hayır, kes şunu Mieze.

 Bu kadar yeter lütfen.

 Gıdıklanıyor.

 Gıdıklanmayı ne zamandan beri sevmiyorsun?

 Böyle değil ama.

 Gıdıklandığı zaman genellikle hoşuna gider.

 Bir kadın tarafından ilk kez yıkanıyorum.

 Senin için yeni bir deneyim.

 Söylesene, neden o adamlarla buluştuğunda ya da bara gittiğinde beni de yanında götürmüyorsun?

 Çünkü sana göre değil.

 Böyle saçmalıklara bulaşmanı istemiyorum.

 Neden olmasın?

 Sen bulaşıyorsan, ben de bulaşabilirim.

 Üstelik, birlikte takıldığın insanları tanımak istiyorum.

 Beni de bir ara götür Franz.

 Lütfen.

 Tamam, madem istiyorsun.

 Hadi sırtımı kaşı.

 Çok kaşınıyor.

 Daha aşağıya.

 Biraz sola.

 Hayır, biraz daha sola.

 Tam orası.

 Hayır.

 Tekrar sağa.

 Biraz aşağıya.

 Evet, işte böyle.

 Daha sert, daha sert.

 Canını yaktım, değil mi?

 Biraz acının zararı olmaz.

 Belki bazen iyi bir şeydir.

 Kız inanılmaz şekilde nazik ve odasında her şey tertemiz.

 Çiçekler, kurdeleler, sanki küçük bir kızın odası gibi.

 Franz, kes şunu.

 Hey.

 İşte sevgilim burası her zaman geldiğim hırsızların yuvası.

 Merhaba Biberkopf.

 Merhaba.

 Merhaba.

 Merhaba Max.

 Merhaba.

 Bu Mieze.

 Ölmeden önce bir kez batakhaneni görmek istedi.

 İşte burası.

 Nasılsın?

 Merhaba.

 Fazla yapma Maxie, başına çarpmasın.

 Bazen onu duymamazlıktan gelmelisin.

 Sizinle tanışmak gerçek bir zevk.

 Teşekkür ederim.

 Mieze.

 Bu Meck.

 Bir zamanlar en yakın dostumdu.

 Bizim tayfada bir tek sağlam o.

 Maxie’yi saymazsak elbette.

 Derdin varsa Meck’e açılabilirsin.

 Her şey söylendiği ve yapıldığı zaman, kendine gelir.

 Merhaba.

 Merhaba.

 Benim adım Mieze.

 Mieze.

 Çok güzel bir isim.

 Mieze.

 Üstelik çok da yaygın değil.

 Franz verdi bu ismi bana.

 Gerçek adım Sonia, ama Franz bana farkı bir isim verdi.

 Artık Mieze’yim.

 Bana bir bira ver Maxie.

 Sen ne alırsın?

 Bir bardak şarap.

 Tamam, elinde iyisinden varsa ona bir damla şarap ver.

 Tatlı bir şey olsun.

 Tatlı şeylere bayılır.

 Kendisinin yeterince tatlı olmadığını düşünüyor.

 Tatlı şeyler de yemek zorunda.

 Yine etrafta gezip duruyor ve sevgilisiyle hava atıyor.

 Sanki bunda özel bir şey varmış gibi.

 Daha geçen gün isyan bayrağını çekmişti Franz onu döverken homurdanıyordu.

 Ama belki onu ondan alabilirim.

 – İşte burada.

 – Teşekkürler.

 – Umarım beğenirsiniz.

 – Beğeneceğimden şüpheniz olmasın.

 – Evet.

 – Oturalım.

 – Şerefe.

 – Şerefe.

 – Bir tane daha ver Max.

 – Tamam.

 Bruno, buraya gel.

 Ne istiyormuş?

 Neden onu bugün yanında getirmiş?

 Daha önce onu hiç getirmemişti.

 Fikrim yok.

 Kendin sor, maden öğrenmek istiyorsun.

 Arkandaki masada oturan hoş adama baksana.

 Pums o.

 Hangisi?

 Tanrım, Reinhold ile oturan.

 Reinhold masada oturmuyor.

 Barda dikiliyor.

 Pekâlâ, Reinhold masada oturmuyor.

 Şakaklarına beyazlar inmiş o kibar bayı mı kastediyorsun?

 Evet, kastettiğim o.

 Merhaba Franz.

 Merhaba Reinhold.

 İyi akşamlar hanımefendi.

 Birbirimizi son gördüğümüzde işler o kadar hoş değildi.

 Ama siz oldukça iyi atlattınız.

 İtiraf etmem gerekirse.

 Şey olduğundan daha kötü görünüyordu.

 Bunu duyduğuma sevindim.

 Pekâlâ, bir el oyuna ne dersin?

 Küçük bir oyun, ha?

 Pekâlâ, madem istiyorsun.

 Git biraz Meck’le konuş bebeğim, biz oyun oynayacağız.

 Senin canın sıkılır.

Meck sana güzel bir hikâye anlatır.

 Git konuş onunla.

 Tamamdır, hadi başlayalım.

 İşte yine ben.

 Ama sizi rahatsız ediyorsam, giderim.

 Size böyle düşündürttüren nedir?

 Tam aksine beni hiç rahatsız etmiyorsunuz.

 Teşekkür ederim.

 Ancak anlamadığım bir şey var.

 Seni bana gönderen o mu?

 Benimle yıllardır konuşmuşluğu yok.

 Evet.

 Ben de anlamıyorum.

 Eski günlerden laf açıldığında sizden hep iyi bahseder ve sizi sevdiğini söyler.

 Ben bir şey bilmiyorum.

 Ne tür sorunlar olduğunu ya da olmadığını bilmiyorum.

 Dürüst olmak gerekirse, Franz hakkında hiçbir şey bilmiyorum.

 Onu seviyorum o kadar.

 Onu sevdiğin için Franz adına sevindim.

 Bunu hakkediyor.

 Franz iyi bir insan.

 Hayatında pek çok şeyi yüzen bulaştırmasına rağmen aslında o iyi biri.

 Baksana tek kolla ne kadar zorlanıyor.

 Evet tek kol.

 Evet tek kol.

 Bu arada, Pums yeni bir şey planlıyor.

 Öyle mi?

 Ne olduğunu tam olarak biliyor musun?

 Hayır ama yakında öğreniriz.

 Uzun sürmez.

 İşte.

 Üzgünüm.

 Bugün olmadı.

 Bir gün tek kolla bile olsa oyun kazanacağım.

 Gel Mieze.

 Başka zaman görüşürüz Reinhold.

 Elbette, başka zaman görüşürüz.

 Şu karıyı bir kez yalnız görmeliyim.

 Bunun benimle ne ilgisi var?

 Sen ayarlayacaksın.

 Onu seninle tanıştırdı ve o artık sana güveniyor.

 Benden o kadar hoşlandığını düşünmüyorum.

 Böylesine çirkin bir oyunla sana yardım etmeyeceğim.

 Hayatta olmaz.

 Gerçekten mi?

Pums’a geçen sefer kayıp mink kürkün nereye gittiğini söyleyeyim mi?

 Sence böylesi daha mı iyi olacak?

 Lavaboya gitmem gerekiyor.

 Hemen dönerim.

 Oturabilir miyim?

 Elbette.

 Teşekkürler.

 An önce dediniz ya Franz hakkında fazla bir şey bilmiyormuşsunuz.

 Şey, düşünüyordum da isterseniz, ara sıra bir araya gelebiliriz ve Çok iyisiniz.

 Gerçekten çok iyisiniz.

 Bir adamla yaşayıp ama hakkında fazla bir şey bilmemek Şey ne dediğimi anlıyorsunuz ya?

 Elbette anlıyorum.

 Ne zaman Ne zaman buluşabiliriz?

 Ne zaman?

 Şey yarın Olmaz.

 Ondan sonraki gün Hayır, o da kesin değil.

 Ama Pazartesi Pazartesi saat 2’de.

 Ve diyeceğim ki Şey Bir şey düşüneceğim.

 Tamam.

 Pazartesi saat 2’de.

 Evinin yanında, Clemensstrasse köşesinde.

 Siyah bir arabam var.

 Oraya park edeceğim.

 Seni bekleyeceğim.

 Demek arkadaş oldunuz?

 Ne çabuk!

 Üzgünüm.

 O iyi bir kız gerçekten iyi bir kız ve bence senin için doğru birisi.

 Bu beni ilgilendirir başka kimseyi değil.

 Seni rahatsız mı ediyordu?

 Hayır, hiç bile değil.

 Bence gerçekten iyi bir adam.

 Evet, iyidir aslında.

 Beni şaşırttı.

 Hayır, hayır.

 Meck’e güvenebilirsin.

 Şerefe.

 Pazartesi, Eylül 1, 1928 Yarım saattir tek kelime bile etmedin.

 Sorun ne?

 İyi biliyorsun ki bana yapabileceğin en kötü şey: benimle konuşmaman.

 Bir şey söyle.

 “Bir, iki, üç” ya da “Amerika çok uzak” de ya da “gece yalnız olmayı kimse istemez” gibi bir şeyler söyle.

 Neden sabahtan beri camdan dışarı bakıyorsun?

 Orada bir şey söylemeden herkes dikilebilir.

 Onun sevmediği bir şeyi yaptığımda benimle konuşmazdı.

 Bir seferinde 20 gün sürdü.

 Neredeyse ölecektim.

 Ve ne hakkında olduğunu da bilmiyordum.

 Sen gittiğinde kendimi çok yalnız hissediyorum.

 Her seferinde, iki üç gün sürüyor.

 Bir başıma ne yapacağımı hiç bilmiyorum.

 Başkalarıyla da olmak istemiyorum.

 Anlamıyorum.

 Her seferinde sana geri döndüm.

 Üstelik, yokluğuma sevinmen gerekir.

 İstediğini yapabilirsin o zaman.

 Başka bir kıza hiç mi ihtiyaç duyduğunu hissetmiyorsun?

 Bu çok garip.

 Herhangi normal bir adam ara sıra başka bir kadını arzular yanındaki kadını sevse bile.

 Birden saçı farklı bir renk kadınla tanışır ya da ne bileyim işte Başka bir şeyle hiç ilgilenmiyorsan bu normal sayılmaz.

 Ne de olsa benim işim bu.

 Bazen yanında beni de götürmek istiyor.

 Bir yerlerde konferans gibi şeyleri oluyor.

 Otel odalarında yan gelip yatmak benim için de sıkıcı ama işler böyle yürüyor.

 Sana yine de bir şey söyleyeyim.

 Bir şey demeyeceksen, çıkmadan güzel bir şey, o halde ben de gitmeyeceğim.

 Bir şey söyle.

 Hadi.

 Bir şey söyle.

 Herhangi bir şey.

 Sessiz gece, kutsal gece.

 Her şey sakin, her şey parlak.

 Ben önemsizim, kalbim saf.

 Sigismund’un elimde değil.

 Yakışıklı.

 Sigismund’un elinde değil.

 Maşuk.

 Cennet’ten yukarıdan selamlıyorum ve yeni bir hikâye getiriyorum.

 Bu acımasızca.

 Bu çok acımasızca.

 Hâlâ beni seviyor musun?

 Gitmeliyim.

 Zaten geç kaldım bile.

 Tekrar geri dönmeyi dört gözle bekliyorum.

 Görüşmek üzere.

 Yılbaşı ağacı!

 Yılbaşı ağacı!

 Üstünde ne güzel rüyalar asılı!

 Dizlerinle ne yapacaksın benim sevgili Franz’ım?

 Dizlerinle benim sevgili Franz’ım, ne zaman dans edeceksin?

 Hoşça kal derken kim ağlayacak diğeri köşe başında bekliyorken?

 Nereye döneyim acı ve ızdırap beni ele geçirmişken?

 Neşemi kimse anlatayım kalbim sevinçten kanatlanırken?

 Sana, sana Babamız.

 Acıyla ve ızdırabla Franz hakkında bahsedecek olman gerçekten çok iyi.

 Gerçekten çok güzel.

 Tam olarak nereye gidiyoruz?

 Freienwalde’ye gideceğimizi sanıyordum.

 Orası çok güzeldir.

 Ne?

 Freienwalde mi?

 Franz’la daha geçenlerde oraya gittim.

 – Öyle mi?

 – Evet.

 O kavgadan sonra.

 Tekrar barışmak için.

 Ama oraya gitmek sorun değil.

 Gerçekten.

 Benim için güzel bir yer.

 Bana Franz’dan bahset.

 Lütfen, lütfen.

 Hakkında daha önce çok az şey biliyorken bunları duymak çok heyecan verici.

 En azından artık bir şey biliyorum ve belki daha çok şey öğreneceğim.

 O zaman Franz’ın gerçekte kim olduğunu öğreneceğim.

 Onu çok seviyorum.

 Ah, şimdi anladım.

 Demek buymuş.

 Bu yüzden beni görmek istedin.

 Sonra da kalkmış Franz’ı sevdiğini söylüyorsun ve onun arkadaşısın.

 Beni yanlış anlamayın Bayan Mieze.

 Sanırım uzun vadede sizin ve Franz’ın yararına olacak.

 Bana gerçeği mi söylüyorsun Meck?

 Evet.

 Gerçek bu.

 Sana inanıyorum.

 Belki haklısındır.

 Kudretli Tanrı’nın gücüyle adı Ölüm olan bir ölüm meleği var.

 Bıçağını biliyor.

 Artık çok daha iyi kesiyor.

 Merhaba.

 Gelin bana katılın.

 Bu Bayan Mieze, Reinhold.

 Birbirinizi tanıyorsun, değil mi?

 Ayak üstü tanışmıştık.

 Çok kısaydı.

 Benim için bir zevk bayan.

 Ben de Meck’e buranın ne kadar güzel olduğunu söylüyordum.

 Buradan hoşladınız mı?

 Evet.

 Berlin’e yakın en güzel yerlerden biri burası.

 Oturalım mı?

 Gelmenize çok sevindim.

 Sizinle tanışmayı dört gözle bekliyordum.

 Gerçekten bekliyordum.

 Çok istiyordum.

 İltifatlar için teşekkür ederim.

 Doğru olmasalar bile, iltifatlar zayıf noktamdır.

 Sonrasında, arzu ederseniz ormanda yürüyüş yapabiliriz.

 Biraz konuşur ve yürürüz Burada ormanda olmak güzel.

 Buraya Franz’la gelmiştim.

 Burada yürüyüş yapmayı seviyoruz.

 Buraya daha önce Franz’la geldin demek.

 Evet, buraya daha önce Franz’la geldim.

 Kremalı ve meyveli kocaman bir dondurma istiyorum.

 Geçen seferki gibi mi bayan?

 Evet, geçen seferki gibi.

 Meyveli dondurma çok iyiydi.

 – Peki ya siz bayım?

 – Bir fincan kahve sadece.

 Kek istemiyorum, teşekkürler.

 Pekâlâ, işte buradayız.

 Bize ne hakkında konuşmak istediğinizi söyleyin Bayan Mieze.

 Havadan sudan konuşmayı severim ara sıra.

 Benim için fark etmez.

 Siz konuşun ama ne konuşursanız fark etmez.

 Asıl önemli şey sizin mutlu olmanız ve yaşamdan zevk almanız.

 KOmik.

 Şu an gerçek bir bilge gibi, bir politikacı gibi hissediyorum.

 Garip, değil mi?

 Evet çok garip.

 Burada Bay Meck adında biri var mı?

 Bay Meck’e bir telefon var.

 Benim.

 Bir dakika.

 Hemen döneceğim.

 Böyle aptalca hilelere gerçekten başvurmak zorunda mısınız Bay Reinhold?

 Hilelere ihtiyacınız olur mu olmaz önceden asla bilemezsiniz.

 Genellikle gereklidirler.

 Bazen Tanrı’ya şükür gerekli olmazlar.

 Ben böyle tercih ediyorum.

 Böylesini daha çok tercih ediyorum Bayan Mieze.

 Benimleyken Bay Reinhold, herhangi bir hileye ihtiyacınız olmaz.

 Benimle doğrudan konuşabilirsiniz.

 Anlıyor musunuz?

 Benimle konuşabilirsiniz tabii nasıl yapacağınızı biliyorsanız.

 Açık konuşun.

 Tamam mı?

 Korkarım yürüyüşünüzde size katılamayacağım.

 Burada bir telefon beklemek zorundayım.

 Bugün önemli bir karar alınıyor.

 Ne yazık!

 Burada bir gezi güzel olur.

 Haklı mıyım Bay Reinhold?

 Tümüyle katılıyorum.

 Burada bir gezi hayal edilebilecek en güzel şeylerden biridir.

 Ağaçlar şarkı söylemeyi kesmez.

 Uzun bir vaaz.

 Her şeyin bir mevsimi vardır.

 Gökyüzü altında her amacın bir zamanı olur.

 Doğma zamanı ve ölme zamanı.

 Dikmek için zaman ve dikileni koparmak için zaman.

 Her şeyin bir mevsimi vardır.

 Öldürmek için zaman, iyileşmek için zaman, yıkılmak için zaman kalkmak için zaman.

 Kalmak için zaman, terk etmek için zaman.

 Ekmek için zaman, biçmek için zaman.

 Susmak için zaman ve konuşmak için zaman.

 Her şeyin bir mevsimi vardır.

 Bu yüzden mutlu olmaktan daha güzel bir şey olmadığını biliyorum.

 Güneşin altında gülmekten ve mutlu olmaktan daha güzel bir şey yoktur.

 Konuşmadan uzun süre yürümek tehlikelidir.

 Elinin her yerinde yara var, dövmen de var.

 Göğsünde de dövme var mı?

 Elbette.

 Görmek ister misin?

 Neden kendine dövme yaptırdın?

 Nereye olduğuna bağlı bayan.

 Ben de öyle düşünmüştüm.

 Franz’dan önce birini tanıyordum.

 Sahip olduğu şeyleri üzerine dövme olarak yaptırmıştı.

 Hayal bile edemezsin.

 Acıtır ama güzeldir.

 Görmek ister misiniz bayan?

 Kapatın önünüzü Bay Reinhold.

 Yakından bak.

 Öp.

 Öpmelisin.

 Bırakın beni.

 Olay çıkarma.

 Gidiyorum.

 Hiçbir şey yapmadım.

 Gömleğimi ilikliyorum.

 Aman tanrım.

 Dana önce mutlaka bir erkek görmüşsündür.

 Saçımı bozdun.

 Ve beni incittin.

 Bir anlıktı, sadece o anlık bir şeydi.

 Hayatta bazı anlar vardır Başımı tutmana gerek yoktu.

 Mızmızlanmayı kes Mieze.

 Tekrar barışalım mı?

 Pekâlâ.

 Ama terbiyenizi takının.

 Anlaştık.

 O kadar kötü değilmiş.

 Havlamamız ısırığımızdan daha kötü.

 Neden orada bir örs var?

 Bazı erkeklerin çıplak bir bayan ya da kalp gibi şeyleri olur.

 Ama bir örs?

 Sen ne düşünüyorsun?

 Hiçbir şey.

 Bilmiyorum.

 Fikrim yok.

 O benim silahım.

 – Bir örs mü?

 – Elbette.

 Çünkü birisi üzerine yatmalı.

 Domuzun tekisin.

 Orada bir yatak olsa daha iyi olurdu.

 Sanırım bir örs gerçeğe daha yakındır.

 Sen bir demirci misin?

 Olabilir.

 Biraz.

 Bir erkek her şey olabilir.

 Ama örsün ne anlama geldiği hâlâ anlamış değilsin Mieze.

 Kimse bana çok yaklaşmamalı yoksa sorun çıkar.

 Sende Pums’ın çetesindeki diğer erkekler gibisin.

 Belki.

 Belki biri ya da diğeri ya da belki başka biri ve de bir başkası belki.

 – Kim bilir?

 – Siz erkekler tam olarak ne yaparsınız?

 Mieze, Franz’a sor.

 Benim kadar o da biliyor.

 Hiçbir şey anlatmıyor.

 Bana hiçbir şey anlatmıyor.

 Sadece şey diyorum her şeyden önce tedbir için.

 Ağzını kapalı tutmak her zaman en iyi şeydir.

 Evet ama bana anlatabilirdi.

 Neden bana söylemiyor?

 Tanrım, ne öğrenmek istiyorsun?

 Siz erkekler ne yaparsınız?

 Bir öpücük alabilir miyim?

 Bana anlatırsan olur.

 Her şeyin bir mevsimi vardır.

 Dikmek için zaman ve dikileni koparmak için zaman.

 Almak zamanı ve kaybetmek zamanı.

 Nefes alamıyorum.

 Bırak beni.

 Kes şunu.

 Çok sıcak.

 O kadar sıkma.

 Beni öldüreceksin.

 Bırak beni Reinhold.

 Sen aklını kaçırmışsın.

 Benden uzak dur.

 Soğuk bir duşa ihtiyacın var senin.

 Bu aptalca.

 Üstün başın kirlenir burada.

 Bekle, ceketimi çıkarayım.

 Yardım et bana.

 Çok düşüncelisin.

 Bana bir şeyler anlat.

 Habersizce sünger gibi emdi.

 Sonsuz mutluluk.

 Şehvet mi?

 Vahşi vazgeçiş.

 Her hareket önceden belli olmuş ve kimse buraya ne gelsin ne burada ne orada bir şeyi durdursun.

 Ne kasırganın ne de çığın engelleyebileceği parçalanmış biri gibiyim.

 Bir top güllesi, havada uçan bir mayın yoluna çıkan her şeyi parçalıyor, bir kenara atıyor.

 Gitgide daha ileri gidiyor.

 O kadar sert değil Reinhold.

 Mieze.

 Evet?

 Reinhold?

 Beni ne için alıkoyuyorsun?

 Hiçbir şey.

 Sadece bana ne yaptığını düşünüyorum.

 Bana şunu söyle: Franz’ı ne kadardır tanıyorsun?

 Senin Franz’ın mı?

 Evet.

 Hâlâ senin mi?

 Başka kimin olabilir?

 Peki ben kimim?

 Ne demek istiyorsun?

 Evet.

 Ben kimim?

 Tamam Reinhold, bırak beni.

 Söyle aşkım gerçekten ne istiyorsun?

 Hiçbir şey.

 Seninle olmak.

 Şey o halde bu beni senin yapmaz mı?

 Evet.

 Reinhold, bana Franz’dan söz et.

 Onu uzun zamandır tanıyorsun.

 Sana hiçbir şey anlatamam.

 Evet anlatabilirsin.

 Hiçbir şey söylemeyeceğim.

 Hayır.

 İstemiyorum.

 Bu kadar inatçı olma.

 Bırak kalkayım.

 Her yerim kirleniyor.

 Peki ya sana bir şey anlatsam?

 Bu harika olurdu.

 Peki o zaman bana ne vereceksin Mieze?

 Ne istersen?

 Ne istersem mi?

 Ne istersem mi?

 Üzerimde çok ağırsın.

 Tamam.

 O zaman sana Franz hakkında bir şeyler anlatayım.

 Geçen kış hâlâ gazete satıyorken onunla o zaman tanıştım.

 Evet.

 O zaman fahişelik işleri vardı.

 Bu gerçekten doğru mu?

 Kesinlikle doğru.

 Ama fikir benden çıktı.

 Bu konuda övünmeye hakkı yok.

 Benim fikrimdi.

 Sakın bir tanesine beni ayarladığını düşünme.

 Bir o ve fahişeleri vardı.

 Hayır, teşekkürler.

 Yolunu bulsaydı Kurtuluş Ordusu’na giderdik.

 Benim işleri yoluna koymak için.

 İşlerini yoluna koyamazdın.

 Hayır.

 Görüyorsun ya bana yardım etmenin imkanı yok.

 Beni olduğum gibi kabul etmelisin.

 Sen ise sen küçük sevimli bir şeysin.

 Her bir parmağında 10 erkek olabilecekken neden tek kollu birini seçmek zorundasın?

 Hey, kes saçmalamayı.

 Şey aşkın iki gözde de kör olabilir ama bu her şeyi vuruyor.

 Beni günahkârlar sırasına göndermek istedi.

 Beni.

 Ama başaramadı.

 Senin Franz’ın.

 Ve bu hâlâ olduğu kişi: Senin Franz’ın.

 O hâlâ senin Franz’ın.

 Hâlâ öyle, değil mi?

 Franz’ı böyle eleştirme.

 Dayanamıyorum.

 Anlıyor musun?

 İnsanlar Franz’ı böyle eleştirdiklerinde dayanamıyorum.

 Senin Franz’ın olduğunu biliyorum.

 Senin sevgili Franz’ın.

 Bunun farkındayım.

 Bu seni üzmemeli.

 Üzmüyor.

 Sana kolu hakkında hiç söz etmedi mi?

 Hayır.

 Ama sen onun bebeğisin.

 En azından öyleydin.

 Buraya gel Mieze.

 Ondan ne bekliyorsun, onun gibi bir budaladan?

 Bu numarayı bende deneme.

 Ondan kurtulmana seviniyorum.

 Peki ben neye sevinmeliyim?

 Artık sızlanabilir.

 Artık onun Mieze’si yok.

 Beni o kadar sert sıkma.

 Demirden değilim ben.

 Hayır sen etten ve kemiktensin.

 Güzel, sık etten.

 Hadi Mieze.

 Sana beni sıkmamanı daha önce söylemiştim.

 Aptalca fikirlere kapılma.

 “Senin Mieze’n” gibi özellikle.

 Ne kadar aptalca?

 Neden bağırıyorsun?

 Bir şey mi yapıyorum?

 Kapa çeneni.

 Seni tek parça halinde bıraktı.

 Dikkatli ol.

 Benime işler farklıdır.

 Bağırmayacağım.

 Böylesi daha iyi.

 Tamam.

 Git şimdi.

 Kadınlara saldırmam.

 Hayatımda bunu hiç yapmadım.

 Beni tekrar kızdırma.

 Anlıyor musun?

 Şu yoldan.

 Bir sakatın kaltağı.

 Ben de öyle düşünmüştüm.

 Sen ise küçük pis bir domuzsun.

 Ne dedin?

 Dedim ki sen küçük pis bir domuzsun!

 Kiminle konuştuğunun farkında olduğunu bilmiyorsun.

 Belki pislik sevgilinle böyle konuşabilirsin.

 Bir danayı boğazlamak istediğinizde, boynuna bir ip dolarsınız onu tezgaha yönlendirirsiniz, danayı yukarı kaldırıp, tezgaha yatırıp acele bağlarsınız.

 Ben ben ne yapacağımı bilmiyorum.

 Yere yat.

 Ben mi?

 Ve tekrar bağırmaya başlama.

 Senden hoşlanıyorum yoksa buraya gelmezdim.

 Ve benimle oyun oynama.

 Bunun kimseye bir faydası olmaz.

 Ne bir adama ne bir kadına ne de bir çocuğa.

 Bu konuda hassasım.

 Franz’a sor.

 Utanmıyorsa belki sana bir şey anlatabilir.

 Ya da ben anlatabilirim.

 Böylece onun kim olduğunu ve ve bana bulaştığında kiminle dans ettiğini öğrenirsin.

 Bir kez onu arabaya almıştım senin Franz’ını.

 O zamanlar vurgunlarımızdan birindeydik.

 Ne kadar namuslu bir adam olduğundan bahsedip durdu.

 Onunla ne yapacağımı bilmiyordum.

 Öyle büyük çenesi vardı ki durmadan başımın etini yiyordu.

 Sonra bu arabayı arkamızda görüyorum ve düşünüyorum: Tamam çocuğum, bütün nezaketiyle Ve birden arabadan uçtu.

 Böyle işte.

 Artık kolunu nerede kaybettiğini biliyorsun.

 Katil seni.

 Domuz.

 Gördün mü?

 Şimdi yola geldin.

 Piç kurusu seni!

 Onu öldürmek istedin.

 Onu bu kadar mutsuz yapan sendin.

 Domuz seni.

 Şimdi de beni istiyorsun.

 Evet seni istiyorum.

 Suratına tüküreyim, domuz seni, sen Yardım edin!

 Katil!

 Franz buraya gel!

 Senin Franz’ın bundan hoşlanacak.

 Bu onu bütün bir hafta meşgul edecek.

 Gitmek istiyorum.

 Evet.

 Gitmek istiyorsun.

 Tek gitmek isteyen sen değilsin.

 Beni ayarttın benden bilgi çaldın.

 Ve şimdi Şimdi “Katil!

” diye bağırıyorsun.

 Çünkü bilmen gereken olan şeyleri artık biliyorsun.

 Evet, artık biliyorsun.

 Benim adım Reinhold.

Mevsimi doğmak ve ölmek her şey için doğmak ve ölmek

Öfke,

Öfke, Yüce Tanrı’nın gücüyle bir Azrail’dir.

Bölüm 13: Dış, İç ve Sırdan Korkmanın Sırrı

Yüzü mahvoldu, dişleri mahvoldu.

 Gözleri mahvoldu.

 Ağzı, dudakları, dili, boğazı, bedeni, bacakları, rahmi mahvoldu.

 Seninim.

 Beni rahatlatman gerek.

 İyi değilim.

 Hadi gelsene.

 Evdeyiz.

 Seninim.

 Ağaçlar sallanıyor, rüzgâr esmeye başladı.

 Gece devam ediyor.

 Bedeni mahvoldu, gözleri, dili, ağzı Had gelsene.

 Evdeyiz.

 Seninim.

 Yol kenarında duran bir ağaç çatırdıyor.

 Fırtına başladı.

 Davul ve flüt sesleriyle geliyor.

 Ormanın üstünü kaplamış durumda.

 Yavaş yavaş alçalıyor.

 Estikçe yere yaklaşıyor.

 Çalılıkların arasından inlemeler duyuluyor.

 Sanki birisi bir şeyi tırmalıyor gibi.

 Kafesteki bir köpek gibi ses çıkarıyor.

 İnliyor, ağlıyor.

 Şu inlemelerine bir kulak verin.

 Birisi tekmelemiş mi ne Yine sustu.

**

 Eva?

 Niçin orada oturuyorsun?

 Orada niçin tek başına oturuyorsun Franz?

 Mieze beni terk etti.

 Beni arayabilir veya yanıma uğrayabilirdin.

 Bayan Bast beni aramamış olsaydı, hiçbir şeyden haberim olmayacaktı.

 Çok utanıyorum Eva.

 Boş ver Franz.

 Mieze geri dönecektir.

 Seni deli gibi seviyor.

 Hiçbir yere gitmez.

 İnsanların içini çok iyi görürüm.

 Biliyorum.

 Hepsini biliyorum.

 Kafama taktığımı mı sanıyorsun?

 Geri döneceğine adım gibi eminim.

 İşte böyle.

 Kesin bir nedeni vardır.

 Belki eski bir arkadaşına rastlamıştır, biraz dolaşıyorlardır.

 Onu senden çok daha önceden tanırım.

 Onun tarzı budur.

 İt ayağı yemiş gibi gezer.

 Belki de.

 Ama yine de tuhaf.

 Bilemiyorum.

 Sana âşık, Franz.

 Franz Baksana.

 Karnıma baksana.

 Dokunmak istemez misin?

 Niye?

 Ne oldu ki?

 Senden Franz.

 O küçük şey var ya Mieze de bunu istiyordu.

 Doğru.

 Mieze onu istiyordu.

 Vay be, Eva.

 Eva.

 Eva, bu imkânsız.

 O geri dönene kadar bekle Franz.

 Suratının alacağı hali düşünebiliyor musun?

 Bak şimdi sinirlerin bozuldu.

 Niye üzüldün?

 Acayip canımı sıkıyor.

 Bu kızı hiç anlayamıyorum.

 Şimdi seni rahat ettirmem gerekecek.

 Yok bir şey.

 Birden sinirlerim gerildi.

 Bebek yüzünden de olabilir.

 Ağlamayı kes artık Eva.

 Mieze gelince gereksiz yere telaşa kapılır.

 Franz, ne yapacağız şimdi?

 Çok değişmiş gibi.

 İlk başta bir şey yok bir arkadaşıyla dolaşıyordur diyorsun.

 Sonra da çok değişmiş diyorsun.

 Ama ben de tam emin değilim ki.

 Tekrar yapabilir miyim?

 Neyi?

 Bebeği dinleyebilir miyim?

 Tabii, gel.

 Gerçi henüz bir şey duyamayabilirsin.

 Yok, ses geliyor.

 Fırtına tekrar bastırdı.

 Gece.

 Orman çok sessiz, yan yana ağaçlar sakince duruyorlar.

 Sanki bir toplulukmuş gibi yan yanalar.

 Ne kadar sık olurlarsa fırtınanın onlara ulaşması o denli zor oluyor.

 Sadece zayıflar ve kenardakiler fırtınaya dayanamıyor.

 Çocuğumdan vazgeçmeyeceğim.

 Herbert kriz geçirse dahi vazgeçmeyeceğim.

 Ne oldu?

 – Herbert bir şey mi dedi yoksa?

 – Hayır.

 Çocuğun ondan olduğunu sanıyor.

 Ama çocuğumu doğuracağım.

 Ben de vaftiz babası olacağım.

 Keyfin yerinde Franz.

 Çok basit.

 Kimse bana bu kadar yaklaşmamıştı.

 Sen de neşelen Eva.

 Ne de olsa Mieze’yi doğru tanımışım.

 Otobüsün altında kalmadı ya!

 Her şey yoluna girecek.

 Sanırım haklısın.

 Hoşça kal.

 Ne oldu ki şimdi?

 Bugün öpücük yok mu?

 Çok keyiflisin Franz.

 Bacaklarımız, dişlerimiz, gözlerimiz, kollarımız var.

 Bırakın birisi gelip bizi, Franz’ı ısırmaya çalışsın.

 Bırakın gelsin.

 İki kolu, iki bacağı var.

 Kasları var.

 Her şeyi çiğneyebilecek durumda.

 Bırakın o kişi Franz ile tanışsın.

 Franz’ın kolay kanan bir yapısı yoktur.

 Bırakın birisi geçmişte başımızdan geçenlere gelecekte başımızdan geçeceklere imrensin dursun.

 Ona içelim.

 İki kadeh, dokuz kadeh içelim.

 Bacaklarımız yok, Dişlerimiz yok.

 Gözlerimiz yok, kollarımız yok.

 Bırakın birisi gelip Franz’ı ısırmaya çalışsın.

 Franz’ın kolay kanan bir yapısı yoktur.

 Kendisini koruyabilir.

 Tek yaptığı şey içki içmek.

 Rüzgârın tek yaptığı şey üfleyip durmak.

 Dikkat edin, nefes alıyor, ardından şu sesle nefes veriyor: Sonra tekrar nefes alıp veriyor: Her nefesi bir dağ kadar sağlam.

 Nefes veriyor: Dağ toparlanıp tekrar yayılıyor.

 Nefes veriyor: Bir ileri, bir geri.

 Mieze gideli üç hafta oldu.

 Ama elimden gelen bir şey yok.

 Kimseye bir şey anlatamıyorum.

 Eva, Meck ve Bayan Bast durumu biliyor.

 Ama kimseye bir şey anlatamıyorum.

 Peki ne yapmalıyım?

 Polise haber mi versem?

 Bana gülüp geçerler.

 Gece oldu.

 Güneş battı.

 Yine başlıyor.

 İşte geldi.

 Artık aşağıda, yukarıda, her yerde.

 Gökyüzü kehribar rengine büründü, tekrar gece bastırdı.

 Kehribar rengi, gece İnlemeler ve uğuldamalar giderek güçleniyor.

 Kenardakiler başlarına gelecekleri biliyor gibiler.

 İnliyorlar.

 Çimenler eğilebilir sallanabilirler.

 Peki kalın gövdeli ağaçlar ne yapsın?

 Birden rüzgâr duruyor.

 Pes etmiş gibi.

 Artık esmiyor.

 Rüzgârın önünde hâlâ sızlanıyorlar.

 Şimdi ne olacak?

 İstediğin kadar saklan Mieze.

 Seni bulacağım.

 Benden saklanamazsın.

 Gün gelecek, tıpkı iki kolumun olduğu zamanlar gibi kürek çekebileceğim.

 Bunu yalnızca senin için yapacağım Mieze.

 Çünkü sen yarım değil, tam bir adamı hak ediyorsun.

 Çünkü benimle gurur duymanı istiyorum.

 Çünkü seni seviyorum.

 Mieze.

 Artık beni merakta bırakma.

 Çık artık ortaya.

 Yoksa benim sana gelmemi mi istersin?

 Hayır mı?

 Hayret bir şey.

Öyleyse sen gel.

 Nefes, ormana ilerleyerek çarpan bir ağırlık, bir küredir.

 Orman, tepelerde toplanmış hayvan sürüleri gibiyken rüzgâr sürüyü çevreler ve içe doğru üflemeye başlar.

 Merhaba.

 Nefes, ormana ilerleyerek çarpan bir ağırlık, bir küredir.

 Orman, tepelerde toplanmış hayvan sürüleri gibiyken rüzgâr sürüyü çevreler ve içe doğru üflemeye başlar.

 – Görüşmeyeli çok oldu.

 – Doğru.

 İçeri gelsene.

 Uzaklardaydım.

 Bol paralı bir kızla tanıştım.

 Beni o davet etti.

 Bir kartpostal yazabilirdin.

 Kartpostal yazmayı beceremem.

 Gerçi, zaten hep unuturum.

 Genelde de yazacaklarım aklıma hiç gelmez.

 Tamam ya.

 Şaka yapmıştım.

 Olan bitenlerle ilgili Pums ile bir münakaşa yaşanıyor.

 Sen oyunu bizden yana kullanırsın değil mi?

 Sen hiç merak etme.

 O konuya benden çok kafa yordun desene.

 Öyle Oyunu bize kullansan iyi olur, çok iyi olur.

 Bir evi yerle bir etmek istiyorsanız, çıplak elle bir şey yapamazsınız.

 Ya şahmerdanla dalarsınız ya da altına dinamit yerleştirirsiniz.

 İyi günler.

 – İyi günler.

 – Bu konu hakkında en ufak bir fikriniz dahi yok.

 İlk başta yapılması gereken şey piyasayı araştırıp alıcıları bulmak olmalıdır.

 Şunu da unutmamalı ki, konfeksiyon malzemeleri satılmazsa kürk veya başka bir alana geçiş yapma durumunda kalınabilir.

 Çok karmaşık bir konu değil ki.

 Doğru.

 Konfeksiyon tutmazsa başka bir alana yönelirsin.

 Bunun neresi anlaşılmaz bir durum?

 Aynen.

 O kadar kafa yormaya gerek yok.

 Pekâlâ, düşüncelerinizi çok iyi anlıyorum.

 Her şey çabucak yapılır sanıyorsunuz.

 Düşünülmesi gereken nokta ekonomi tam kötüye giderken çalışma alanınızı doğru zamanda değiştirmek olacaktır.

 İşte bu konu sizi aşıyor, hem de hepinizi.

 – İstisnasız, hepinizi.

 – Doğru.

 Rekabet konusuyla kim ilgileniyor peki?

 Aslına bakarsanız rekabet konusuna hiç kafanızı takmayın derim.

 Hiç takılmayın.

 Her iş alanında olduğu gibi elbette bu işte de rekabet olacaktır.

 Ancak rakiplerimizi ciddiye almaya gerek var mı?

 Bize hiç sıkıntı çıkaramazlar.

 Hem de hiç.

 Pekâlâ.

 Size göre rekabet önemli değil.

 Ancak problemimiz kendimizi güncel ve zinde tutmak en son teknoloji ürünlere sahip olmak ve önümüzdeki fırsatların farkına varmak olacaktır.

 Bu konular hesaba katılmalı, birisi bunlarla ilgilenmelidir.

 Çok doğru.

 Bu kişi yol yordam bilen birisi olmalı.

 Emin olduğum bir konu varsa, o da Pums olmadan bir hiç durumunda olduğunuzdur.

 Bu işleri hep o yapardı.

 Gazeteleri okur, sizin hiç anlamadığınız konulara kafa yorardı.

 En güncel metotları kullanmak istemiyorsanız ekibin elindeki avantajları kullanması umurunuzda değilse siz bilirsiniz.

 Öyleyse yedi sekiz kişilik bir ekip kurmanın anlamı ne?

 O zaman herkes kendi yağında kavrulsun.

 – Herkes kendi yoluna baksın.

 – Aynen.

 Olayı iyi özetledin, Pums.

 Bu şartlar altında, herkesin kendi başının çaresine bakması herkesin bir kişi için çalışmasından çok daha mantıklı.

 Bilmem anlatabildim mi?

 Reinhold doğru diyor.

 Hepimiz niye bir kişi için çalışalım ki?

 Diğer taraftan bana sorarsanız hakiki bir işbirliği hepimizin çıkarına olacaktır.

 Birlikte çalışmış olmanın meyvelerini hepimiz yiyoruz.

 Aksi takdirde buralara gelemezdik.

 Ancak takım olarak çalışıp her şeyin kontrolünü sadece bir kişiye bırakmak ne kadar mantıklı?

 Böyle bir takım çalışmasında herkesin birbirine güvenmesi gerekir.

 Olmazsa olmaz şarttır.

 Ancak şayet bana güvenmiyorsanız Bir dakika.

 Eğer herkesin bir kişiye güvenmesine dayanan bir sistemde çalışacaksak birçok kişinin o tek kişinin insafına teslim olması gerekir.

 – Saçmalık.

 Bir şeyler çalmakla yükselemeyeceğimizi hepimiz çok iyi bilmekteyiz.

 Malı çalar, ele geçirirsiniz.

 Ancak malı nakde çevirmek için bağlantılarınız olmalı.

 İşte bizde olmayan bu bağlantılar Pums’ta mevcut.

 Çok doğru.

 Hırsızlık yapmanın artık dünyada bir önemi yok.

 Kas gücüyle çalışmakla da bir yere varamazsınız.

 Günümüzde tam bir iş adamı olmalısınız.

 Doğru.

 Bugünlerde iş adamı olmanız gerek.

 Siz de bu nedenle bir sürü ufak tefek işin örneğin kürk işinin ve benzerlerinin sessiz ortaklarındansınız.

 İşte bu nedenle de hepimizin sürekli çalması para için çabalamaması gerekli.

 Haksız mıyım?

 Çünkü Pums, malları kendi dükkânlarında satar.

 – Değil mi?

 – Düpedüz saçmalık.

 Elinizdeki mal para kadar tehlikeli değildir.

 Mal peşinde değil de para peşinde koşmuş olsaydınız böyle rahatlıkla ortalıkta dolanabilir miydiniz?

 Size mantıklı geliyor mu?

 Fikirlerinizin tamamı yanlış.

 Mallar satış öncesi el değiştirir.

 Beş altı kere el değiştirir.

 Bu da paradan daha tehlikeli olduğunu gösterir.

 Doğru.

 Peki sizlere sırtına kuş tüyü yastık koymamız gereken kişinin Pums olduğunu düşündüren şey ne?

 Ne istediğinizi tam anlayamadım.

 Ancak sizi dolandıracağımı düşünüyorsanız dilediğiniz kişiyi beni tetkik etmesi için peşime takabilirsiniz.

 Birbirini sürekli kontrol etmek durumunda kalan bir takım çalışması istemiyoruz.

 Eşit hak istiyoruz.

 Memnuniyetle, ancak eşit yükümlülüklerle.

 Sorumluluğu paylaşacağız.

 Evet, sorumluluk.

 Eşit haklar istiyorsunuz, hatta eşit yükümlülük.

 Ancak sorumluluk almaktan hep korkuyorsunuz.

 Öyleyse.

 Benim kendi adıma bir planım var.

 Planın mı var?

 Neymiş o planın?

 Nasıl bir planı olabilir ki?

 Hadi bakalım, Rudi.

 Açıkla.

 Anlat bakalım şu planını.

 Devam et.

 Anlat bakalım.

 Tamam.

 Stralauer Caddesinde bir sargı bezi fabrikası var.

 Caddenin arkasında.

 Ofislerinde bir kasaları var, içinde de yüklü miktarda para var.

 Bina arkaya baktığı için hiç tehlikesi olmayan bir iş.

 Dahası, kasaları çok eski bir model.

 İçinde de para var.

 Çil çil para.

 Ne domates, ne pantolon ne de saçma sapan kürklerle uğraşmamış olacağız.

 En önemlisi de bu, bu sefer para olacak.

 Malla uğraşmayacağız.

 İşin içinde para olunca, kimse birbirini kandıramaz.

 Parayı altıya, beşe, dokuza bölebilirsiniz.

 Para çok güzel bir şekilde bölüştürülebilir.

 Tek söyleyeceğim şey, benim buna olur vermeyeceğimdir.

 Bence de çok ahmakça bir fikir.

 Rudi’nin her şeyi eksiksiz bir şekilde ayarladığını nereden bileceğiz?

 Ciddi ciddi hesaplamalardan bahsediyorum.

 Nereden bileceksiniz?

 Biliyoruz, çünkü kendisine bu konuda yardımcı olduk.

 Bence iş çok basit.

 Yine de karşıysanız bir oylama yapabiliriz.

 Oylama mı?

 Uzun süredir duyduğum en saçma şey.

 Oylamaymış.

 Fakat kabul.

 Oylayalım.

 Ne gerek var ki?

 Cidden ne gerek var?

 Kendilerine bir şans verelim.

 Pekâlâ beyler, Rudi’nin planını doğru bulanlar ellerini kaldırsın.

 Bence Franz’ın oyunu da göz önüne almalıyız.

 Haksız mıyım?

 Aynen böyle oldu Ne davul sesi, ne ıslıklar Ağaçlar bir sağa bir sola sallanıyor.

 Ama sesleri devam ettiremiyor.

 Ağaçlar sola doğru sallandığında Soldakinin üstüne yatıyor.

 Çatırdıyor, dokunuyor, sallanıyor kırılıyor, kopuyor, yere yığılıyorlar.

 Bırakın ben halledeyim.

 Sen kendi işine bak.

 Yine de denemek istiyorum.

 Ben de olmaz diyorum.

 Öyle yapamazsın.

 Nasıl yapacağını bilmen gerek.

 Hadi artık.

 Bekçi her an gelebilir.

 Hadi.

 Çıkalım.

 Seni geri zekâlı.

 Senin gibisini görmedim ben.

 Son şansımızdı.

 Sen de işin içine ettin.

 Sen tüm kozları eline verdin.

 Hem de hepsini.

 Sen de içine ettin.

 Ahmak.

 Geri zekâlı seni.

 Fırtına geliyor.

 Sola gitmen gerek.

 Geri dön, her şey bitti.

 Geçmişte kaldı.

 Doğru anı kollaman gerek.

 İşte yine geliyor.

 Dikkatli ol.

 Bunlar bomba.

 Bütün ormanı yerle bir etmek istiyor.

 Bütün ormanı mahvetmek istiyor.

 Geri zekâlı.

 Her zaman dediğim gibi malla çalışmak daha iyidir.

 Diğer işler için uzmanlık gerekir değil mi Meck?

 Aptal.

 Çok iyi biliyorsun ki herkesin başına gelebilirdi.

 Olabilir, ama bugün olmamalıydı.

 Bugün veya yarın, en iyisi malla çalışmak.

 Ağaçlar sallandıkça sallanıyor.

 Çatırdıyor, kırılıyor, eğiliyorlar.

 Hayat büyük risk altında.

 Güneş gitti.

 Battı.

 Gece.

 Seninim.

 Gel.

 Az sonra orada olacağız.

 Seninim.

 İçeri gir.

 Bayan Bast.

 Efendim?

 Uyumuş muydunuz?

 Evet.

 Kusura bakmayın.

 Bandaj ve merhem var mı diye rahatsız etmiştim?

 Pudra daha iyi olur aslında.

 Bir arkadaşım elini yaktı da.

 Dur bir dakika.

 Bakayım.

 – Saat kaç?

 – Bilmem.

 3 veya 4 olmalı.

 Çok soğukkanlısınız.

 Şu kutuda bir şeyler olacaktı.

 Ben biraz içtim kadınım çoktan çığlık atmaya başladı.

 Yoksa yılbaşı gecesinde eve geldim de kendisini evde bulamadım mı?

 Eve saat 7’den önce gelmez.

 Başka bir erkekle yattı.

 Beni aldattı.

 İşimden oldum.

 Şimdi de karımdan Franz ise Mieze ile Reinhold domuzun teki.

 Tamam Bayan Bast.

 Siz artık yatın.

 Benimle gel Meck.

 Şöyle otur.

 Elini uzat.

 Tamam biraz acıyacak, ama o kadarına da hazırlıklı olman gerek.

 – Daha iyi ya?

 – Evet, iyi.

 Bu şeyin bugün başımıza gelmesi ne salakça.

 Yenilgilerini kendin seçemezsin.

 Öyle derler.

 Doğru da Aslında pek de bir anlamı yok.

 Dur, dur dokunma.

 Sen hiç karışma.

 Sargı sarmak saranda büyük bir hassaslık ve hissiyat gerektirir.

 Bazen konuşurken saçma sapan şeyler söylediğimin farkına varıyorum.

 Ama yine de severek cümlemi tamamlıyorum.

 Franz.

 Efendim?

 Sana uzun süre önce söylemem gerekirdi.

 Neyi?

 Neymiş o?

 Reinhold’un hakkında bir şey.

 Franz Reinhold kötü bir insan.

 Bak şimdi Meck Tahammül edemediğim tek şey insanların Reinhold’a laf atmasıdır.

 Hiçbiriniz farkında olmasanız da çok ama çok iyi bir insandır.

 Sen körsün Franz.

 Her iki gözün de kör.

 Pekâlâ Meck, bu konuyu kapatalım.

 Kimseyle bu konuyu konuşmak istemiyorum.

 Hatta kendimle bile Eva ile dans etse de ta derinden iki kişiyi seviyor.

 Bir tanesi sevgili Mieze’si, diğeri ise Reinhold.

 Ben gidiyorum.

 Sana her şeyi anlatmadım.

 Anlatmak istediğim ve anlatmak zorunda olduğum şeyleri anlatmadım.

 Umarım beni bir gün affedersin.

 Saatten haberin var mı?

 Var.

 Bana bir içki daha verir misin?

 Olur, ama çabuk iç.

 Çok fena uykum var.

 Eline ne oldu?

 Yok bir şey, yandı.

 Demek yandı.

 Max, yasa dışı işlerden az çok anlarsın sen.

 Sana bir şey sormak istiyorum.

 Sorusuna göre değişir.

 Avukat değilim sonuçta ama belki elimden bir şeyler gelir.

 Aslında merak ettiğim şey bir cesedin gömülmesine yardım etseniz cezanız ne olurdu?

 Cesedin gömülmesine mi?

 Ne demek şimdi bu?

 Bir ceset bulup gömersiniz ya, o işte.

 Yoksa polisin vurduğu bir arkadaşını gömmek falan mı istiyorsun?

 Neyse.

 Önemli olan o kişiyi sizin öldürmemiş olmanız ancak cesedin ele geçmesini de istemiyorsunuz.

 Bundan sorumlu tutulabilir misiniz?

 Ölen kişiyi tanıyorsan onu gömmekle bir çıkar elde ediyorsan olabilir.

 Çıkar mı?

 Çıkarım falan yok.

 Dostluğumuz adına yaptım.

 Yardımcı oldum.

 Can vermiş, öylece yatıyordu Bedeninin bulunmamasının daha iyi olacağını düşündüm.

 Polisin eline geçmesini mi istemedin?

 Delilleri gizleme kapsamına girer.

 Ancak kişinin nasıl öldüğüne de bağlıdır.

 Bilmiyorum.

 Yanında değildim ki.

 Başkalarının işlerini yapıyorum.

 Suça ortak olmadım.

 Konuyla ilgili hiçbir bilgim yok.

 Ölmüş öylece uzanmıştı.

 Sonra birden, “Yardım et de gömelim.

” diye bir ses işittim.

 Kim söyledi?

 Kim mi söyledi?

 Bana o cümleyi kim söyledi?

 Birisi.

 Başımdan geçen şeyin ne olduğunu öğrenmek istiyorum.

 Onu gömmeye yardım etmekle suç işlemiş oldum mu?

 Anlattıklarına göre suçun yok gibi.

 Çok ciddi bir suçun yok diyelim.

 Tabii cinayeti işlemiş veya bundan çıkar sağlamışsan iş değişir.

 Niye kendime soruyorum ki?

 Cinayete ortak oldun mu?

 Ben sadece yardımcı oldum.

 O da dostluğumdan.

 Cinayete bulaşmadım ben.

 Ama bir önemi yok.

 Yapılacak bir şey yok.

 Sonuçta ne kazanacağım ki zaten?

 Dünyada tüm dünyada her yerde huzur ve sükûnet var.

 Bazı kişilerle her istediğinizi yaparsınız bunlar hep dört ayak üzerine düşerler.

 Böyle kişiler hep vardır.

 Kadının üzerinde ne vardı?

 Koyu renkli bir etekle pembe bir bluz.

 İpek mi?

 İpek olabilir.

 Ama uçuk bir pembeydi.

 Başka?

 Saçına da kurdele gibi bir şey vardı.

 Kurdele mi?

 Komiserim.

 Müsaadenizle.

 Şöyle bir şerit bulduk.

 Toprağın kazılı olduğu yerde bulduk.

 Yanına da bir ağaç devrilmişti.

 Böyle bir kurdele mi?

 Evet.

 – Siz işinizin dönün başına memur bey.

 – Emredersiniz.

 Şimdi siz geldiğinizde kadın çoktan ölmüş müydü?

 Evet.

 Bunu nasıl kanıtlayacaksınız?

 O nereden çıktı?

 Yani şu sizin Reinhold cinayeti üzerinize atarsa veya yardım ettiğinizi iddia ederse Ben taşımaya yardım ettim.

 Kızı niye öldüreyim ki?

 Onunla aynı sebeple öldürmüş olabilirsiniz.

 Yani iddia edilebilir.

 Fakat ben kızla birlikte bile değildim ki.

 Öğleden sonra birlikteydiniz ama.

 Ondan sonra görüşmedik.

 Öyleyse öğleden sonra halen hayattaydı.

 Bunu mazeretten saymaları zor.

 Reinhold’la bu işi yaptıktan sonra bütün akşam ve bütün gece neredeydiniz?

 – Şehir dışındaydım.

 – Şehir dışı.

 Bana pasaportunu verdi.

 Ben de sıvıştım.

 Böylece olay aydınlanırsa geçerli bir mazeretim olacak.

 Çok tuhaf.

 Peki bunu niçin şimdi söylüyorsunuz?

 Daha önceleri çok iyi iki arkadaş mıydınız?

 Hayır, benim açımdan değildik.

 Ama Franz öyleydi.

 Bir şey buldular sanki.

 Bernau’da oturan bir tramvay şefinin kızıydı.

 Annesi kocasını terk etmiş.

 Kız bazen Berlin’e gider gelirmiş.

 Birkaç kez de otele erkekle girerken görülmüş.

 Sonra çok geç kalındı, eve gitmeye cüret edemedi.

 Berlin’de kalarak Eva ile tanıştı.

 Vesaire.

 Nihayet düzgün bir eş bulmuştu.

 Mieze güçlü kuvvetli, tek kollu adamdan hemen hoşlanmıştı.

 Sonuna kadar da adama sadık kaldı.

 Mieze’nin başına çok fena, çok üzücü bir son gelmişti.

 Peki neden?

 Nerede yanlış yapmıştı?

 Berlin’in debdebesine kendini kaptırmış, bu haliyle elbette masum olamazdı.

 Ancak o adamı çok önemsedi.

 Çocukça bir sevgiyle, bastırılamaz bir aşkla bağlanmıştı.

 Adama omuz verdiği için mahvolmuştu ya.

 Hayat böyledir.

 İnsanın aklı almıyor.

 Arkadaşını korumak adına Freienwalde’ye gitmiş ve orada boğularak öldürülmüştü.

 Evet böyle.

 Hayat böyledir.

 Dönüp baktığımda güneşin altındaki her şeyde adaletsizliğin olduğunu görüyorum.

 Job deneyim kazanmadan önce çok sıkıntı çekmişti.

 Job elbiselerini sattı, yiyecek bir şey bulamadı.

 Saçı döküldü, dünya üzerine geliyordu.

 Yine de yetmiyordu.

 Job’un bacağını ayak tabanından kalçasına kadar yaralar sarmıştı.

 Kuma oturunca bacaklarından irin boşaldı.

 Eline bir çömlek parçası alıp bacağını kazıdı.

 Efendim?

 Bayan Eva geldi, Bay Biberkopf.

 Eva.

 Hoş geldin Eva.

 Evet nasılsın bakalım?

 Bir şey var sanki.

 Ne zaman böyle baksan ardından bir şeyler çıkar.

 Bir şey mi oldu?

 – Ters bir şey yok ya?

 – Yaklaşma bana.

 Lütfen, Eva.

 Sıkıntını anlatabilir misin?

 İçeri gel.

 Herbert ile ilgili bir şey mi oldu?

 Sana vurdu mu yoksa?

 İçeri girmeyeceğim.

 Girmeyeceğim.

 Girmeyeceğim.

 Nesi var bunun?

 Ben bir şey yapmadım ki.

 Sizi ahmak kadınlar.

 Yaygara koparmayın hemen.

 Beni parmağınızda oynatacağınızı mı sanıyorsunuz yoksa?

 Çok üzgünüm, Bayan Eva.

 Sizin için de elbette Mieze için de üzgünüm.

 Ama en zoru da Franz’ın durumu değil mi?

 Benden bahsediyor.

 Benden ve Reinhold’dan.

 “Freienwalde’de fahişe cinayeti.

 Berlinli Emilie Karsunke Berlinli Emilie Karsunke ” Ne demek bu?

 Ne demek şimdi bu?

 Cinayet.

 Mieze?

 Gazetede benim fotoğrafım var Benim fotoğrafım.

 Ben, Reinhold ve cinayet.

 “Berlinli Emilie Karsunke.

” Ben, Reinhold ve cinayet.

 “Freienwalde’de Berlinli Emilie Karsunke ” Hayatı Freienwalde’de nasıl sona erer?

 Ben ve Reinhold.

 Peki, Franz buna ne diyeceksin?

 “Freienwalde’de cinayet.

 Bernaulu Emilie Karsunke Doğum: 13 Haziran 1904.”

Ölmüş.

 Meğer bu yüzden ona ulaşamıyormuşuz.

 Gazetede senin fotoğrafının işi ne?

 Tanrı aşkına, nereden bileyim.

 Ne demek şimdi bu!

 Gazeteye niçin verdiklerini de bilmiyorum.

 Çok tuhaf.

 Peki, ne olmuş ki?

 Ölmüş.

 Başına bir iş gelmiş olmalı.

 Artık bir şeyden eminiz.

 Beni terk etmedi.

 Birisi onu öldürmüş.

 Eva.

 Mieze’mizi birisi öldürmüş.

 Mieze’m benim.

 Eva.

 Sen de okudun mu?

 Birisi Mieze’yi öldürmüş.

 Mieze’yi öldürmüşler, bizim Mieze’mizi.

 Kaçmamış.

 Beni terk etmemiş.

 Meğer başına bir iş gelmiş.

 Beni terk etmemiş.

 Prag’daki trajediden 21 kişi kurtuldu.

 150 kişi yıkıntıların altında kaldı.

 Hemen yakınlara düşen öbek öbek molozlar neredeyse yedi katlı bir bina yüksekliğine ulaştı.

 Şu an çok daha fazla sayıda insan ölmüş veya yaralanmış durumda.

 880 tonluk betonarme binalar yerin iki kat altına göçtü.

 Binanın çatladığını fark eden bir polis memuru yayaları uzaklaştırdı.

 Büyük bir özgüvenle, yaklaşan tramvaya atlayıp el frenini kendisi çekti.

 Atlantik üzerinde şiddetli fırtınalar görülüyordu.

 Bergmann vicdansız bir ekonomik parazite, bir halk düşmanına değiniyordu.

 Alman Zeplini Berlin semalarına ulaşıyordu.

 Bu zeplin, Friedrichshafen’dan yıldızlı bir gece yarısı saat 2:17’de havalandı.

 Orta Almanya’daki kötü hava şartları nedeniyle Stuttgart, Darmstadt Frankfurt, Main, Giessen, Kassel, ve Rathenow rotasını takip etti.

 Sabah 8:35’te Nauen’de 8:45’te Staaken’deydi.

 Saat 9 olmadan önce zeplin şehrin üzerinde belirdi.

 Yağmurlu havaya rağmen, halk çatılara akın etti zeplini alkışlıyor, tezahürat ediyorlardı.

 Bu esnada zeplin, kentin doğu ve kuzey yönüne doğru bir eğri çizdi.

 Saat 9:45’te, ilk demirleme ipi Staaken’e sallandırıldı.

 Ne gülüyorsun?

 Ne gülüyorsun dedim.

 Gülecek ne var?

 Söylesene neye gülüyorsun!

 Niye mi gülüyorum?

 Niye güldüğümü gerçekten merak ediyor musun?

 Öyleyse niçin güldüğümü kendine sor.

 Niye gülüyorum?

 Çünkü Mieze öldü.

 Çünkü beni terk etmemiş, çünkü birisi onu öldürmüş.

 Çünkü Mieze beni terk etmemiş.

 Anladın mı?

 Hayır, Franz.

 Anlamadım.

 Hayır.

 Hayır, hayır, hayır.

 İsmi Ölüm olan bir orakçı var.

 İnsanın yanına gelir baltası ya da bıçağıyla.

 Küçük bir flüt çalar.

 Ardından ağzını kocaman açar ve borazanını çıkarır.

 Borazanı çalacak mıdır?

 Davula vuracak mıdır?

 Korkunç siyah şahmerdan gelecek midir?

 Sakince.

 Hayır!

 Daha sonra arabanın altına uzandım.

 Şimdiki gibi.

 Orada bir değirmenle bir de taş ocağı vardı.

 Üzerime toz gelip duruyordu.

 Kendimi toparladım.

 Fakat ne yaptıysam bir işe yaramadı.

 Sonumu hazırlamak istiyordu.

 Demirden bir direk olsam dahi beni ezecekti.

 Evet, bir şeyler olacak.

 Ne olacak?

 Dikkatli ol, Franz.

 Peşindeler.

 Franz?

 Yeni bir şey var mı?

 Herbert.

 Herbert, sen de okudun mu?

 Ben sözde Mieze’yi öldürmüşüm.

 Ben.

 Ben Onu iyice saklamış olabilirim.

 Benim öldürdüğümü düşünüyorlar çünkü Ida’yı da öldürdüm ya Bana bak, Eva.

 Bende bir tuhaflık mı var?

 Bana bak dedim.

 Bende bir tuhaflık mı var?

 Hayır.

 Yüzüme bakıp bende tuhaf bir şeyin olup olmadığını söyle.

 – Yok.

 – Ama olmalı!

 Ne yapayım ben?

 Meck de Freienwalde’deydi.

 Mieze’yi orada bulmuşlar.

 Öyleyse Reinhold kaba kuvvetle yapmış olmalı.

 Reinhold niçin yapmış olsun ki?

 Beni arabanın altına itmişti.

 Sen de biliyorsun Reinhold bunu yaptı.

 Ama önemli değil.

 Bu yüzden ona kırgın değilim.

 Ama böyle bir şeyi öğrenince İnsan bazı şeyleri iyice düşünmeli Düşünmezse, bir daha asla bir şey öğrenemez.

 Dünyadan bihaber angut gibi ortalıkta dolaşırsın.

 Ona kırgın değilim.

 Beni evime yolladı.

 Beni çantada keklik sanıyordu.

 Ama çantasında değildim.

 Beni çantasına koyamadı, bunun farkına da vardı.

 Mieze’yi benden uzaklaştırmasının nedeni de bu.

 Ardından kızı öldürdü.

 Ama bu Bu Mieze’nin suçu değildi.

 Neden?

 Neden?

 # Çünkü # Çünkü yaygara koptu.

 Yaygara koptu.

 # Çünkü yaygara koptu.

 Yaygara koptu.

 Ama beni hiç ürkütmüyor.

 Artık hiç korkmuyorum.

 Neden Mieze’ye bunlardan bahsetmedin?

 Benim bir suçum yok.

 Kimsenin elinden bir şey gelmez.

 Adamın evindeyken beni vurup öldürebilirdi.

 Demem şu ki kimsenin elinden bir şey gelmezdi.

 Bir şeyler söylemiş olsaydın Mieze bugün hayatta olurdu.

 Tek kelime etmiş olsaydın şu an hayatta olurdu.

 Şu diğerine gelince artık kelle koltukta olacak.

 Benim bir suçum yok.

 Birisine ne yapacağını söyleyemezsin.

 Kim bilir şimdi neler yapıyor?

 İşler böyle yürümez.

 Emin ol ben öğreneceğim.

 Bekle gör.

 Ona bulaşma Herbert.

 Ben de çok korkuyorum.

 Bu işi bana bırak.

 Saklandığı deliği bulursam yarım saat içinde polisleri kapısına dikerim.

 Ona dokunma, Herbert.

 O sana ait değil.

 O benim Benim.

Franz Biberkopf’un dünyevi yolculuğu sona yaklaşıyor.

 Zaman onu bitirmek için bekliyor.

 Bu adam bitti.

Bölüm 14 : Bir Çocuğun Ölümü ve Yararlı -Bir İnsanın Doğumu Ne var?

Neden Franz’ın yanında iki melek yürüyor?

 Nasıl bir oyun bu?

 1928 yılında Berlin Alexanderplatz’da iki melek bir adamın yanında yürüyor.

 Geçmişte bir katil, şimdiyse hırsız ve pezevenk olan bir adamın.

 Franz Biberkopf’un hikayesi; bunaltıcılığına rağmen sahici ve aydınlatan varlığıyla bu aşamaya geldi işte.

 Franz Biberkopf’un kıvranışları ve köpürmeleri arttıkça her şey daha şeffaflaşır.

 Her şeyin aydınlığa kavuşacağı an yaklaşır.

 Bakın, kolu takma.

 Henüz oyunu bırakmamış.

 Fark edilmek istemiyor.

 Bay Biberkopf.

 Bu seçkin beyefendi pek çok yaramazlık yaptı.

 Kendisi pişkin bir suçludur.

 Hapishaneye atılıp ömür boyu orada kalmalı.

 Bir kadın öldürdü, bir şeyler arakladı soygun yaptı, ardından bir kadın daha.

 Bunlar için de suçlanmalı.

 Ne bekliyor ki?

 Sen ne diyorsun Sarug?

 Bu adam kendi kaderine bırakılmış olsaydı ne olurdu?

 Pek bir fark olmazdı.

 O zaman bize gerek yok mu?

 Sanırım biraz var.

 Çünkü onu buradan tamamıyla götüremeyiz.

 Bu adamı buradan götürseydik başka bir yere bıraksaydık, örneğin başka bir yaşama Burada yapacaklarını bitirdi mi?

 Bilmiyorum ki.

 Ama çok sıradan biri.

 Onu neden koruduğumuzu anlamıyorum.

 Sıradan, sıra dışı Bunların anlamı nedir ki?

 Sıradan bir dilenci mi, yoksa sıra dışı zengin biri mi demek?

 Zengin olan biri yarın bir dilenci; dilenci olan da zengin olursa?

 Fazla böbürleniyor.

 Masum ve saygın rolü oynuyor.

 Şu hergeleye bakın siz.

 Bir polis gelene dek bekleyin ama.

 Tekerine çomak sokacak!

 Böyle bir adamın yaşaması için sebep var mı?

 Ben de öldüm.

 Ondan daha gençtim üstelik ve ondan önce öldüm.

 Artık esamem okunmuyor!

 Çıkar şapkanı seni maymun!

 Gazeteci misin sen ahmak!

 Alfabeyi bile bilmiyorsun.

 Seni de götürecekler göreceksin.

 Rahat bırakın artık.

 Adam kafadan çatlak.

 Bir tahtası eksik.

 İşte bakın, yanında iki melekle dolaşıyor.

 Sevgilisinin cesedi polis merkezinde.

 Tamamen hapı yutmuş.

 Bu durumdaki birine bağırmamalısınız.

 

Hayatım sona erdi.

 Tükendim, bittim.

 Burası hangi şehir?

 Hangi muazzam şehir burası?

 Nasıl bir yaşantının içine girdim ben böyle?

 Gerçi Mieze’yi ben öldürmedim.

 Bunu yapmadım.

 Bütün bunlar neden oldu bilmiyorum.

 Ama öldüğünde senin adını verdi.

 Büyük ihtimalle buraya çoktan ulaşmıştı.

 Düşündüğünden daha hızlı gelirsin çünkü.

 “Daha fazla yaşayamam.

 Aileme ve çocuğuma benim adıma veda et.

 Hayat çekilmez oldu.

 Sadece Reinhold’ın vicdanındayım.

 Bırakın keyfine baksın.

 Beni oyuncak gibi kullandı, soyup soğana çevirdi.

 Ahlaksız, beş para etmez serseri.

 Tâlihsizliğimin sorumlusu oydu.

 Hiçbir şansım kalmadı.

” Sevgilim Mieze burada mı?

 Üzülmeyin.

 Üzülmenize gerek yok.

 Küçük Mieze’m nerede peki?

 Oğlum, seni rahatsız eden nedir?

 Söyle hadi, canını sıkan ne?

 Tek istediğim Mieze’mi görmekti, kendimi burada buldum.

 Dinle bak, zaten ölüyüm.

 Hayatı o kadar ciddiye alma.

 Hatta ölümü bile.

 İşleri kendin için kolaylaştırabilirsin.

 Hastalıktan usandığımda ne yaptım dersin?

 Yatak yaraları oluşana dek bekledim mi sence?

 Niye bekleyeyim?

 Morfin şişesini yanıma koydum.

 Sonra şöyle dedim: “Müziği açın.

 Piyano, caz ” Eflatun’dan okumalar yaptılar bana.

 “Sempozyum” eserinden.

 Muhteşem bir diyalogdur.

 Battaniye altında kaldığım süre boyunca kendime gizlice iğne yapıp durdum.

 Saydım da.

 Üç kez ölümcül doz zerk ettim.

 Piyanonun tınlamasını duyabiliyordum.

 Çok eğlenceliydi.

 Okuyan kişi bana Sokrates’ten bahsetti.

 Zeki insanlar var.

 Zekası az olanlar da tabii.

 Gelin, acele edin!

 İndirin onu!

 Mezarında durmak istemiyor.

 Sürekli ağaçlara tırmanıp orada asılı duruyor.

 Sahi mi?

 Ama neden?

 Uzun süredir hastaydı.

 Yapılacak bir şey yoktu.

 Başka yere göndermek de istemediler.

 Sadece numara yaptığını söylediler.

 O da elinde bir çekiç ve çiviyle mahzene indi.

 Çekiç seslerini duyabiliyordum.

 Ne yaptığını merak ettim.

 “Boş boş oturmasındansa, çalışması ne iyi” diye düşündüm.

 “Tavşan kafesi yapıyor olabilir” dedim.

 Ama tek yaptığı tavana kalın bir çivi çakmaktı.

 Sağlamlaştırmak istemiş.

 Ne oldu, iyi misiniz?

 Bir sorun mu var genç adam?

 Neden ağlıyorsunuz?

 Siz de mi intihar etmek istiyorsunuz?

 Hayır.

 Sevgilimi öldürdüler, cesedi nerededir bilmiyorum.

 Öyleyse şu arkaya bakın, yeniler oradadır.

 Tanrım.

 Neden yerde kalamıyorsun?

 Niye sürekli ağaçlara tırmanman gerekiyor?

 1927 yılında Berlin’de 48,742 kişi öldü.

 Ölü doğanlar da hariç.

 Tüberkülozdan 4570 kişi.

 Kanserden 6443.

 Kalp rahatsızlığından 5656.

 Damar hastalığından 4818.

 Felçten 5140.

 Zatürreeden 2419.

 Boğmaca öksürüğünden 961.

 Difteriden 562.

 Kızıl hastalığından 123.

 Kızamıktan 93.

 Toplamda 3640 çocuk ölümü ve 42,696 doğum oldu.

 Mieze!

 Mieze, suçumuz ne bizim?

 Bunu sana neden yaptılar?

 Sen bir şey yapmadın ki Mieze.

 Şuradaki adamın yaşam yörüngesi her nasılsa sıradanmış gibi görünebilir.

 Ama sıradan insanlardan bir noktada ayrılır.

 Onu sıradan insanlardan farklı kılan ne olabilir?

 Söylediğiniz “sıradan-sıra dışı” açıklaması çok manasız.

 Yetişkin olmayı, farkında olmadan becerememiş Sarug.

 Ama öğrenmek üzere.

 Bir de şu var bu talihsizlikten muzdarip herkes aynı eğilimdedir.

 Görme ve hissetmenin eşiğine geldiklerinde bu anlayışı elde etmek için kaçar ve ölür.

 Bu istisnai zorlama bedenini ve ruhunu tüketmiş.

 Anlıyor musunuz?

 Evet, buraya kadar sorun yok.

 Hayatını kurtardığımızı farz edersek yani bedenini ve ruhunu bitiren hayatını o zaman nasıl bir hayat olur bu?

 Sıradan bir hayat.

 Ne fazlası, ne eksiği.

 Bu zahmet, bu emek neden öyleyse?

 Böyle bir hayatı korumak kimin ilgisini çeker?

 İşte bu tamamıyla sır.

 Görüyorsunuz ya Sarug benimle yürüyen ve diğer varlıkları koruyan bu kişi haline nasıl geldiğinizi siz de bilmiyorsunuz.

 Haklısınız Terah, bilmiyorum.

 Aslında kimse güçlü değildir yaratılışı öyledir.

 Bazı tecrübeler edinmek lazım.

 Güç elde edilmeli.

 Nasıl elde ettiğini bilmeden.

 Bir bakmışsın o seviyeye gelmişsin.

 Diğerlerine ölümcül gelen şeyler, artık senin için tehlike arz etmez.

 Mieze.

 Mieze!

 Elimden ne gelir?

 Böyle bir mezara neden atmadılar beni?

 Daha ne kadar sürecek bu?

 Bir kez daha çıkmak için

Bu meydana Tanrı’nın gücü kılavuzluk etsin bize

Onun yolunda savaşırken Eğmeyiz boyun

Ta ki kazanılana dek zaferi Tanrı’nın

Tanrı’nın gücüne inancı olan

Her zaman zafer kazanır

Tüm kötülük ve cehaletten geçerek

Ruhu arınmış ve özgür olur

İblis isterse zarar vermek ruhuma Yine de korkmayacağım

Tanrı’ya ulaşmaktır değişmez amacım Ve ona tapacağım

Tanrı’nın gücüne inancı olan

Her zaman zafer kazanır

Tüm kötülük ve cehaletten geçerek

Ruhu arınmış ve özgür olur Lüders!

 Bunu başlatan domuz sendin.

 Adi, aşağılık, pis domuz ilk sendin.

 Yok olmama neden olan yiyip bitiren mahveden ilk sendin.

 Her şey seninle başladı.

 Kasım’ın 22’sindeyiz, üşütmek mi istiyorsun?

 Sevgili barına gidip bir içki içsene sen.

 Reinhold’u teslim et!

 Tımarhaneye aitsin, sinir bozukluğu var sende.

 Bırak kurtulsun seni kuduruk köpek!

 Cesaret edemiyor musun yoksa?

 Cevap vermeyen birine niye sesleniyorsun?

 Burada olmayan birine sesleniyorsun.

 Hiç kimse aradığın yerde saklanacak kadar aptal olmaz.

**

 Polis!

 Polis!

 Aman Tanrım!

 Franz?

 Yerde ne yapıyorsun?

 Niye?

 Herkes tek kollu birini arıyor.

 Bulmamış olmaları bir mucize.

 Bir şeyler öğrenebildin mi?

 Elimden hiçbir şey gelmiyor.

 Ama dayanmak zorundayım.

 Beni ortadan kaldırabilir.

 Kızı öldürdü.

 Bense burada salak gibi duruyorum.

 Sana inanıyoruz Franz, ikimiz de inanıyoruz.

 Parçalayana kadar durmuyorsunuz.

 Yeterince dayandım gayret ettim.

 Daha fazla sürdüremem.

 Kendimi savunmadığımı hiç kimse söyleyemez.

 Bardağı taşıran son damla oldu bu.

 Reinhold’u öldüremiyorsam, kendimi öldürürüm.

 Bando mızıka eşliğinde cehenneme giderim.

 İşte bu adam.

 Bando mızıka eşliğinde cehenneme gideceğiz.

 Bu dünyayla işimiz bitti.

 İçindekilerle birlikte cehenneme gideceğiz.

 Altındakilerle, üstündekilerle tüm insanlarla kadın ve erkeklerle, o cehennemlik ayaktakımıyla.

 Kimseye güvenilmiyor.

 Küçük bir kuş olsaydım, yerden çerçöp alır iki ayağımla arkama atar, uçup giderdim.

 Tanrı varsa şayet, içimizdeki kötülük ve iyilik sebebiyle bu adamdan farkımız yok.

 Hepimizin farklı bir doğası, farklı bir yaşamı vardır.

 Bir şekilde geçmiş ve geleceğimizde farklıyızdır.

**

 Hayrola Andrei?

 Kendimden utanıyorum.

 Anlamıyorum.

 Kendinden niye utanıyorsun?

 Senden dolayı.

 Benden mi?

 Neden ama?

 Seni sevdiğim için.

 Saçmalama ya!

 Burada normal bir şey bu.

 Buralarda herkes birbirini sever.

 Ama dışarıda her şey farklıdır.

 Takma kafana.

 Konu da bu ya!

 Kafaya taktığım da bu.

 Buradaki herkes için bunun normal olması.

 Herkes için normal ama benim için değil.

 Bana göre tek kelimeyle anormal.

 Aptal aptal konuşma Andrei.

 Buraya ilk kez girmenden kaynaklanıyor bu.

 Çoğu kişi aynını hissediyor.

 Utanıyorlar.

 Ama tekrar dışarı çıktıklarında her şey eskisi gibi olduğunda, buna gülüp geçiyorlar.

 “Aman canım, biraz eğlendik işte.

” diyorlar.

 Hiç eğlenmemekten iyidir, anlıyor musun?

 O kadar basit değil.

 Başka bir konu daha var.

 Hayatım boyunca kadınlar için çıldırmışımdır.

 Aynı zamanda, onlardan bıkmış ve nasıl kurtulacağımı bilememişimdir.

 Hep bu gerçeğin acısını çektim.

 Onlara katlanamazdım onlar da bırakıp gitmezdi.

 Tüm hayatım boyunca böyleydi.

 Ama şimdi seni saldıklarını benim de burada kaldığımı hayal ediyorum da Hayatımda ilk kez kendimi anlayamıyorum.

 Kesinlikle anlayamıyorum.

 Yarından sonra seni bıraktıklarında o zaman Geçmişte olsa, çok farklı olurdu.

 Tamamen farklı.

 Bir aptallık yüzünden dört yıl daha burada kalmak zorundayım.

 Dört yıl dediğin nedir ki?

 Sen de yoksun.

 İçki nereden alınır onu bile bilemezdim.

 İşe yaramaz adamın tekiyim.

 Bir süre daha kaldıktan sonra bütün kurnazlıkları öğrenirsin.

 Dünyadaki tüm içkileri de götürürsün.

 İstemiyorum!

 Daha fazla gücüm yok.

 Bu şekilde yaşayamam.

 Şimdi de isyan çıkaran Polonyalı başımda.

 Nasıl baş edeceğim.

 Andrei, o ne istedi sahi?

 Boş ver.

 Artık önemi kalmadı.

 Nereden bilirdim ki?

 Tanrım, dört yıl!

 Dört yıl verecekleri aklımın ucundan bile geçmedi.

 O Polonyalıyla aranızda ne var?

 Sen de mi Polonyalısın yoksa?

 Ona karşı neyin var?

 Polonyalı değilim.

 Polonyalı olup olmadığımı öğrenmek istemiş.

 Anlayamıyorum.

 İsminin Andrei Moroskiewicz olduğunu sanıyordum.

 Polonyalı adı değil mi bu?

 Şunu unutma: İsmim Andrei Moroskiewicz veya benzeri bir şey değil.

 Bunu böyle bil.

 Ona teslim olana kadar bana baskı yapmaya çalışıyor.

 Limon gibi sıkıp suyumu çıkarmak istiyor.

 Beni avucunun içine aldı.

 Adın bu değilse, neden Polonyalı pasaportu taşıyorsun?

 Tanrım.

 Bu pasaportu niye mi taşıyorum?

 Cevabı basit.

 Gerçek bir ukala olmak istemiştim.

 Bir tramvay durağına gidip bir kadının çantasını kaptım.

 Kendimi tutuklattım.

 Mahkemeye çıktığımda pasaportun aranan birine ait olduğu ortaya çıktı.

 Seni çok seviyorum.

 Kadın olmamana rağmen sana dokunmak hoşuma gidiyor.

 Tenin çok güzel.

 Gittiğinde hapı yutmuş olacağım.

 Benim için her şey bitecek.

 Adınla ilgili anlattığın hikâyeyi hâlâ anlamış değilim.

 Tanrım.

 Aslında çok basit.

 Bir kadın öldürdüm.

 Duydun mu beni?

 Kadının birini geberttim.

 Bana öyle bakma.

 Bakmanı istemiyorum.

 Oldu bir kere.

 Gel buraya.

 Gel.

 Reinhold’un başına 1000 Mark ödül konmuştu.

 Ne yapılmalı?

 İşsizlik parası almaya devam edip 1000 Mark hakkında uzun uzun düşünmeli mi?

 Böylece onu yakalayıp kodese tıktılar.

 

 Feci yaralanmış.

 Hastaneye götürmek lazım.

 Saçmalama!

 En iyisi ondan kurtulmak.

 Üzerinde biraz daha gezer, sonra da hendeğe atarız.

 Hapishanedekiler ilk başta, tehlikede olduğunu bilerek Franz Biberkopf’un deli numarası yaptığını sandılar.

 Daha sonra doktorlar mahkumları muayene ettiler.

 Onu Moabit’teki hastaneye götürdüler.

 Ama orada da ağzından tek kelime alamadılar.

 Adam cidden deli görüyordu.

 Ceset gibi yatar, arada bir gözlerini kırpıştırırdı.

 İki gün boyunca verilen yemeği geri çevirince onu Buch’taki kapalı bir akıl hastanesine götürdüler.

 Yapılacak en doğru şey, bu adamın gözetim altında tutulmasıydı.

 Hayır!

 Yapma!

 Babil Kadını suyun yanında oturur fahişelerin ve dünyadaki iğrençliklerin anası.

 Yedi başlı, on boynuzlu kızıl bir canavarın üzerinde oturur.

 Görülecek bir manzara!

 Attığın her adımdan zevk alır.

 Lime lime ettiği azizlerin kanıyla sarhoş olmuş.

 Boynuzlarına dikkatle bak.

 Cehennem çukurundan geliyor ve cezalandırılacak.

 Bak ona; incilerine, mor ve kırmızı renklere.

 Dişlerini nasıl da çıkarmış, dudakları şişmiş!

 Kan dudaklarından süzülüyor.

 Kanla sarhoş olmuş.

 Babil Kadını; altın sarısı fesat gözleri ve şişkin gırtlağıyla sana nasıl da gülüyor!

 İlk başta Franz’ı müşahede odasına koydular, çünkü örtünmeden anadan doğma yatıyor ve geceliğini parçalıyordu.

 Haftalardan beri Franz Biberkopf’un verdiği ilk yaşam belirtisiydi bu.

 Gözlerini sımsıkı kapatıyordu.

 Beslenmeden ceset gibi yattığı için onu zorla beslemek zorunda kaldılar.

 Haftalar sonra süt, yumurta biraz da konyak içti.

 Fazla abartılı bir tıbbi bakım.

 Hemen hemen zorla besliyorlar.

 Öğrenmek zorunda.

 Olacağı buydu.

 Evet, olacağı buydu.

 Von Hardenberg, kapıyı açın!

 Aklım almıyor Biberkopf.

 Neden yardım etmemizi istemiyorsun?

 Sana yardım etmek istiyorum.

 Von Hardenberg, kapıyı açın!

 Tanrı aşkına aç gözlerini!

 Beni duyabilirsin.

 Ben de numara yapıyorum.

 Evim güzel evim.

 Anlarsın ya.

 Güzel evim.

 Benim için toprağın altında.

 Evimde olmayacaksam, toprağa gömülmeyi tercih ederim.

 O küçük beyinliler beni ilkel birine dönüştürmek istiyorlar.

 Mağara adamına.

 Bu mağarada yaşamam anlamına geliyor bu!

 İlkel insan ne demektir biliyor musun sen?

 Biziz.

 “Uyanın artık yeryüzünün sefilleri!

 Sürekli açlığa mecbur edilen siz.

 Siz kurbanlar savaşırken öldünüz insanların kutsal sevgisinde.

 İnsanlık için en büyük gayreti gösterdiniz.

 Yaşam mutluluk ve özgürlük verdiniz.

” Biziz bu.

 Hey anlamıyor musun?

 Biziz.

 İhtişamlı odalarda ziyafet çeker o zorba dağıtır tedirginliğini şarapta.

 Ama bir elin, tehditkâr ifadeleri kâğıda dökmesi zaman alır o görkemli masada.

 Kendi kendimi eğittim.

 Hapishaneler hakkında ne öğrendiysem kendim öğrendim.

 Şimdi beni buraya kilitliyorlar.

 İnsan haklarını hiçe sayıyorlar.

 Beni halk için bir tehlike olarak görüyorlar.

 Evet öyleyim.

 Özgür düşünceliyim.

 Bunu söyleyebilirim.

 Bakın burada oturuyorum dünyadaki en sakin insanım.

 Olur da bir kızdırılırsam !

 O günler de gelecek.

 İnsanlar gözünü açacak kudretli, güçlü ve özgür olacak.

 O zamana dek dinlenin kardeşlerim.

 Mertçe, görkemli bir şekilde kendinizi bizim için feda ettiniz.

 Franz Biberkopf’un hastalığının psikojenik olduğuna inanıyorum.

 Bu sertliğin kaynağı aklında.

 Patolojik durumu, engelleme ve kısıtlamalardan kaynaklanıyor ki bu, analizlerle açıklığa kavuşturulabilir.

 Zihinsel durumunu baskılamak amacıyla bir regresyon analizi yapılabilir, şayet Buradaki “şayet” büyük anlam taşıyor.

 En üzücü sözcük “şayet”, çok yazık.

 Ama o sözcük büyük bir problem.

 Franz Biberkopf konuşacaksa gelin bize katılın çekişmesini bertaraf etme konusunda birlikte çalışalım.

 Yakında, felcin psikolojik olduğuna inanmaya başlayacaksınız.

 Spiroketlerin de adamın beynindeki bitler olduğuna.

 Akıl!

 Duyguların modern kutusu.

 Hekimlik şarkının kanatlarında!

 Yerinizde olsam elektrik vermeyi denerdim.

 Pek yardımı dokunmasa da bu saçma sapan konuşmalardan iyidir.

 Aslında çok da saçma.

 Düşük akım kullanırsanız, işe yaramaz.

 İyi bir sonuç almak istiyorsanız, yüksek akım kullanın.

 Savaş zamanındaki gibi.

 Yüksek voltajla tedavi.

 İnanılmaz!

 Gerçi burada yasak.

 Adına modern işkence diyorlar.

 Pekala.

 Franz Biberkopf gibi bir hastaya size göre ne yapmalıyız?

 Öncelikle teşhis koyun.

 Mümkünse doğru teşhis olsun.

 Sakat bir kol, tatlı tatlı konuşarak iyileşmez.

 Piyano çalabilirsiniz ama bu da onu iyileştirmez.

 Kemikleri yerine oturtup atelle sabitlemelisiniz.

 O zaman iyileşir.

 Nasırdan farkı yoktur.

 Üzerine losyon sürmelisiniz veya daha iyi bir çizme alırsınız.

 İkincisi daha pahalıdır ama daha tesirlidir.

 Biberkopf’un durumunda ne yapmalıyız peki?

 Tekrar soruyorum.

 Dr.

 Proll, sizin görüşünüz nedir?

 Duydunuz ya.

 Doğru teşhisi koyun.

 Bu vakada geçmişteki teşhislerime uygun olarak katatonik uyuşukluk var.

 Arkasında önemli organsal sebepler yoksa tabii ki.

 Orta beyinde bir tümör mesela.

 Katatonik uyuşukluk demek.

 Evet.

 Ceset gibi yatması terlemelerin baş göstermesi gözlerini ara sıra kırpıştırması bizi fark etmesine rağmen bir şey söylememesi ve hiçbir şey yememesi.

 Ancak er ya da geç, yalancı hastamız veya bir psikojen kendinden geçer.

 Açlıktan ölür mü?

 Hayır!

 O raddeye gelmesine izin vermeyiz.

 Bu teşhis adamın işine yarar mı?

 Hiçbir faydası olmaz.

 Kıdemli bir doktor olarak düşünceniz nedir?

 Problem sözüm ona beyninde olsaydı çok önceden bu fırsata balıklama atlardı.

 Hilekâr biri onun gibi suçlu bulunduğunda karşınızda bir beyefendi belirir, kimse hakkında bir bok bilmez.

 Özür dilerim ama biz bizeyiz.

 Kendini inanç şifacısı sanır.

 Onun için büyük bir nimetsinizdir.

 Ona göre hava hoştur.

 Ne yaptıysa zaten çoktan yapmıştır.

 İşte sayın meslektaşlarım adam ince bir zekâya sahip olsaydı Öyle zaten.

 Dizginlendi.

 Bence bazı kısıtlamaların sonucu bu.

 Ancak sebep olan şey zihinsel etkenler: Gerçeklikle bağının kopması, hayal kırıklığı, inkâr.

 Gerçeklikte çocuksu, tepisel istekler yeniden bağlanmak için başvurduğu başarısız girişimler.

 Saçmalık!

 Zihinsel etkenlermiş!

 O zaman farklı zihinsel etkenlerle karşılaşırdı.

 Bu durumda, engelleme ve kısıtlamaların üstesinden gelirdi.

 Size Noel hediyesi olarak sunardı.

 Bir haftada yardımınızla ayağa kalkardı.

 Tanrım, ne büyük bir inanç şifacısısın!

 Bu yeni terapi için şükürler olsun sana!

 Viyana’daki Bay Freud’a hürmetkâr bir telgraf gönderin.

 Bir hafta sonra yardımınızla koridorlarda yanınızda yürür.

 Mucize bu!

 Şükürler olsun!

 Sonraki hafta bahçede yürüdüğü yolu tanır cömert yardımınıza teşekkür eder.

 Bir hafta sonra da haberiniz olmadan şükürler olsun ki gitmiş olur.

 – Anlamıyorum.

 Bir kez daha denemeliyiz.

 – Buna inanmıyorum doktor.

 – Ben inanıyorum.

 Zamanla öğreneceksiniz.

 Biraz tecrübeye ihtiyacınız var.

 O yüzden, adama artık işkence etmeyin.

 İnanın ki bunun bir anlamı yok.

 “Bazı şeyleri Tanrı’ya bırakın.”

Tımarhanedekilerin sorduğu tek bir soru vardı: “Franz’ımıza bugün ne enjekte edilecek?”

Doktorların arkasından onlara gülerler zira hiçbir şey işe yaramıyordur.

 Onu tüketemezler.

 Çünkü dayanıklı bir müşteri.

 En dayanıklılarından biri.

 Bunu herkese gösterecek.

 Ne istediğini biliyor.

 Bu yalancı herif kim?

 Biberkopf!

 Tam bir ibibik!

 Esaslı bir guguk kuşu!

 Büyük ihtimalle kar yağmasını bekliyor.

 Kar yağınca gidip bir daha dönmeyeceğimizi sanıyor.

 Şu aklından geçenler!

 Bunun gibi biri düşünemez.

 Kafasının içinde beyin yok.

 Burada uzanıp sadece somurtmak istiyor galiba.

 Canına ot tıkayacağız onun.

 Demir gibiyiz.

 Çözün.

 Bir sayı daha!

 Bu sayı hırpaladı.

 Alın.

 Sayı olmadı.

 Boş delik.

 Oflayıp puflamayın.

 Sakinleşin beyler.

 Bu adamla harcanan emeğe yazık.

 Geriye pek bir şey kalmamış zaten.

 Ne eti ne budu var.

 Yakında nalları dikecek.

 Yatağına sıcak su torbaları koyuyorlar.

 Kanının çoğunu aldım.

 Çok az kanı kaldı.

 Artık bununla da övünemez.

 Söylediğim gibi sakinleşin beyler.

 Lütfen Lütfen benim için duvarda bir delik açın.

 Böylece dünyanın öbür ucuna kaçabileyim.

 İnsanoğlu çirkin bir hayvandır tüm düşmanların düşmanı yeryüzündeki en iğrenç yaratıktır.

 İnsan bedeninde yaşamayı pek beceremiyorum.

 Toprağın altında büzülmeyi tercih ederdim.

 Tarlalarda koşup bulduğumla beslenirdim.

 Rüzgar eser yağmur düşer ve soğuk gelip geçer.

 Böylesi daha iyidir insan bedeninde yaşamaktansa.

 Az kaldı başaracaksınız.

 Durmayın!

 Birazdan o delik, çıkabileceğim kadar büyük olacak.

 Kabuğumdan çıkabilecek kadar.

 Mieze!

 Franz, bana inanmalısın.

 Ben istemedim.

 Bana saldırdı dua etmem gerektiğini söyledim.