İÇKİLİ GAZİNOLARDA OKUMAYAN TEK KADIN ASSOLİST: ÂKİLE ARTUN

 

 

 

Akile Artun’un Türk musikisinde apayrı bir yeri vardır. Daha 5 yaşında, Heybeliada’dayken piyanoyla musikimize adım atan sonra da çok değerli hocalardan Türk musikisi dersleri alan; bununla da yetinmeyip yedi, evet tam yedi yıl da Konservatuvarda şan dersleri alan, son derece geniş ve zengin müzik birikimi olan; üstelik de billur gibi pürüzsüz, saf sesi bulunan sanatçı; başka “assolistler”, hatta “solist-altları” kadar bile tanınmamıştır. Bunun da başlıca sebebi; içkili gazinolarda okumayı sürekli reddetmesi; ancak “hayır dernekleri” yararına, içkisiz yerlerde sahneye çıkması ve ayrıca da çok “mazbut” bir âile hayatı olup adının hiçbir “skandal”a karışmamasıdır!…

Türk musikisine gönülden bağlı olanlar, onu ancak radyoda ve İstanbul Konservatuarı İcra Heyeti’nin, aylık konserlerinde dinleyip alkışlayabilmektedirler.

Konservatuarda sık sık karşılaştıgımız Akile Artun’la 1 Mart 1950 ikindisi Nişantaşı’ndaki evinde buluştuğumuzda; sanatçımıza; günümüz bestekârları hakkında düşüncelerini sorduğumda:

–       Maalesef, dedi, klâsik eserlerimiz ayarında besteler yapacak bir bestekârımız yok artık. Onların ayarında kimse yetişmiyor. Halbuki Türk musikisinin özünü klâsik eserler teşkil etmektedir.

–       İçkili gazinolardaki arkadaşlarınızı icra bakımından nasıl buluyorsunuz?

–       Ben, Türk sanat musikisinin ancak Konservatuvarda icra edilebileceğine inanıyorum!…

–       Münir Nurettin için neler düşünüyorsunuz?

–       O hepimizin üstadı. Türk musikisine pek çok hizmeti dokunmuştur. Ayrıca onun kadar musikimize sevgi ve saygı duyan hiçbir solist yoktur. O başlıbaşına bir “ekol”dür. Üstelik bakın, içkili yerlerde okumamak için ne servetleri elinin tersiyle geri çeviriyor!… Öyle bir el ancak öpülür!…

–       Her iki musiki türünde de iyi bir eğitim gördünüz. Hangisini daha tercih edersiniz? Alaturkayı mı, Batı musikisini mi?

Akile Artun, bir an düşündükten sonra:

–       Vallahi, dedi, birini diğerine tercih etmek çok güç. İkisinde de çok güzel, erişilmez derecede güzel eserler, melodiler var.

–       Biraz âilenizden ve musiki hayatınızdan bahseder misiniz?

–       İstanbul’da doğdum. dedem, o zamanlar bir Türk eyaleti olan Bağdat ve Yemen’de yıllarca valilik yapmış olan Münir Ahmet Fevzi Paşa. Babamsa Yemen meb’uslarından Tahir Fevzi Bey’dir..

Ailemizde hemen herkes ya yakından yauzaktan musiki ile uğraşmıştır. Bu yüzden de daha 5 yaşında, Heybeliada’da otururken piyano derslerine başladım. Bir yandan da Fransızca öğreniyordum.. Dokuz yaşında mektep müsamerelerinde şarkı söylemeye başladım. ilkokulu bitirdikten sonra Işık Lisesi’ne girdim. Fakat musiki sevgim yine herşeyin üstündeydi.

Onun için de liseden mezun olur olmaz Konservatuvara kaydolarak bir buçuk sene şan dersi aldım. O sırada evlendim.

Keman üstadı Hakkı Derman’ın teşvikiyle Türk musikisi dersleri aldım.. Bir ara Kadıköy’deki Şark Musiki Cemiyeti’nde çalıştım. Bilhassa bu cemiyette kemençe üstadı Kemal Niyaz Seyhun’dan çok istifade ettim. Daha sonra İstanbul Radyosu’nda çalıştım.. Fakat bu arada eşimin tayini çıkıp “Şark hizmeti” başladığından dört yıl İstanbul’dan uzak kaldım. Siirt’te bulunduğumuz sırada, yıllarca, ortaokulda müzik dersleri vererek kendimi avuttum.

İstanbul’a dönünce, yeniden Konservatuvara girerek Bayan Rosenthal’den şan, Muhittin Sadaktan da solfej dersleri aldım. Harp yıllarında Konservatuar’ın, Türk Musikisi İcra Heyeti’ne ilk kadın sanatkâr olarak kabul edildim.. Halen de bu heyetin içinde bulunmaktayım.

–       Musiki dışında neler yapıyorsunuz? Mesela sporla aranız nasıl?

–       Fırsat buldukça ata binerek güzel manzaralı yerlerde dolaşırım. Yaz Aylarında da deniz sporlarıyla meşgul oluyorum.

-Ya ev işleri?

–       Ev işlerinin hepsi elimden gelir. Yakınlarım çok güzel yemek yaptığımı söylerler. Ayrıca biçki-dikiş en sevdiğim işler arasındadır. Hatta Siirt’te bulunurken ortaokuldaki öğrencilere, musiki derslerinin yanısıra biçki-dikiş dersleri de verdim..

Çaylarımızı yudumlarken içerden gelen piyano sesi üzerine:

–       Kızım Suna, dedi, mektepten gelince hemen piyanonun başına geçer. Sesi de çok güzeldir. Canı isteyince hem çalar hem söyler!…

Her İkisiyle Güzel Bir Karşılaşma

Aradan üç dört yıl geçmişti. Türkoloji’de okurken, sevgili Ali Nihat Tarlan hocamız; artık gelenekselleşen, Şehir Tiyatrosu Komedi Bölümü’nde yapılacak olan “Edebiyat Şöleni” için benim ısrarla Tevfik Fikret rolünü Üstlenmemi istemişti!…

(Oysa ben, uzun boylu, geniş omuzlu Tevfik Fikret yerine; ancak orta boylu etine dolgun Yahya Kematı canlandırabilirdim!) Makyajımı, Hoca’mızın kardeşi, eski aktörlerden Zati Tarlan yaptıktan sonra kulise çıktığımda Akile Artun ve vaktiyle evlerinde içeriki odadan gelen piyano sesini dinlediğim güzel kızı Suna ile karşılaşmayayım mı?.. Akile Artun’un, yalnız “hayır kurum”larının değil, böyle güzel “hayırlı” gecelerin de gönüllü “solist”i olduğunu söylemeyi galiba unuttum!… Üstelik de yol parasını da cebinden ödeyerek! … Onun niye diğer sanatkârlara benzemediğinin, Türk musikisinde apayrı bir yeri olduğunun bir sebebini daha bilmem şimdi daha iyi anlatabildim mi?

Ve o gece Akile Artun, zaman zaman kızını da sahneye çağırarak, Divan edebiyatı şairlerimizin en güzel şiirlerinden bestelenmiş olan parçaları, yine en güzel “biçimleriyle okuyarak dinleyenlerin gönüllerini, haklı olarak fethetti. Daha sonra da oturup eski günleri yâd ettik.

Sh:399-403

 

 

Kaynak: Sermet Sami Uysal, Bakî kalan bu kubbede, L& M, Kasım, 2005,İstanbul

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s