GNOSTİK JUNG

 

Görüldüğü gibi çok sayıda entelektüel, Madam Blavatsky’den etkilenmiştir, ancak onun özellikle de spiritüel anlamda bir halefi varsa eğer o da İsviçreli psikolog Carl Gustav Jung’dur. 1912 gibi çok erken bir tarihte dahi gnoslisizme ilgi duyduğu bilinen Jung, Freud’a yazmış olduğu bir mektupta, psikanaliz sayesinde Gnostik Sophia’nın Batı kültüründe eskisinden çok daha önemli bir figür olacağına inandığından bahseder. Freud ise onunla aynı heyecanı paylaşmaz, hatta cevap olarak yazdıkları son derece heves kırıcıdır, kısa bir süre sonra da bu iki bilim adamının yolları ayrılır. Freud’a bu mektubu yazmasından yaklaşık dört yıl sonra Jung, son derece gnostik karakterli olan ruhsal bir krizin içine girer.

1916 yılına gelindiğinde ise Jung son derece atalet ve tıkanmışlık içindedir. Zamanla bu ruh hali bir perili evi andıran evine de yansır. Sabrının sonuna geldiğinde öfkeyle haykırır:

Allah aşkına bu dünyada neler oluyor?’

 Jung evin salonunda kimse olmadığı halde, kendisine bir grubun koro halinde cevap vermesiyle irkilir:

‘Kudüs’ten, aradığımızı bulamadığımız o şehirden elimiz boş döndük.’

Yaşadığı bu olayın etkisiyle, üç gecede tamamladığı ‘ölüler İçin Yedi Vaaz’ isimli ünlü eserini yazar. Düz yazı formunda ilerleyen bir şiir olarak görülebilecek eseri, Basilides’in Yedi Vaaz isimli eserini de çağrıştırmaktadır. Basilides’in bu vaazları İskenderiye’de yazdığını söyleyen Jung’a göre bir anti-Kudüs, Anti-Roma olarak nitelenebilecek İskenderiye ‘doğu ile batının buluştuğu’ gerçek bir Gnosis kentidir.

Jung daha sonra bu yazıların ‘gençliğin çiğ boşboğazlığı’, ile yazılmış metinler olduğunu söyleyerek yayınlamaktan vazgeçer, yalnızca birkaç kopyasını bastırarak arkadaşlarına dağıtmakla yetinir. Yine bir takım bağnazların düşmanlığına hedef olmaktan da çekinmiş olabilir, nitekim eserin kopyalarından biri tanrıbilimci Martin Buber’in eline geçmiş ve Buber onu bir ‘sapkın’ olmakla suçlamıştır. Eserlerinde batı Ezoterizmi ile ruhbilim arasındaki ilişkileri açımlamaya çalışan ve özellikle de simya üzerinde duran Herbert Silberer’in başına gelenler de yine Jung’u caydırmış olabilir. Silberer 1914 yılında incelemelerinin bir taslağını Freud’a göstermiş, Freud ise hiç ilgilenmediği gibi dosyasını herkesin gözleri önünde yırtıp çöpe atmıştır. Freud’un çok etkili olduğu Viyana psikanaliz çevresinden dışlanan Silberer bunalıma girmiş ve 1923 yılında da kendini asarak intihar etmiştir.

Bu ilk yazıları beğenmese de ‘aslında tüm yaratıcı hayatını ‘Yedi Vaaz’da ortaya koyduğu tasarımlara ve projeksiyonlara borçlu olduğunu, hatta orada geçen her şeyi, hayatının sonraki evrelerinde deneyimlediğini’  samimi dost sohbetlerinde itiraf etmiştir. 1975 yılında organize edilen Jung konulu bir konferansta ‘Yedi Vaaz’ın gerçekte Jung’un toplamda ortaya koyduğu tüm çalışmanın ‘özü ve orijini’ olduğu öne sürülmüştür.”’’ Vaazların her biri, ölülerin Basilides’e özel bir konuda sorular sorması ile başlar. Basilides de Dünyânın doğası,

Gerçek Tanrının doğası, kilise ve topluluk, insanın doğası gibi çeşitli konularda ölülerle konuşur.

İlk Vaazda Basilides ölüye, hem dolu, hem de boş olan ve aslında her birimizin içinde varolan Pleroma’yı anlatır. Pleroma’nııı niteliklerini ancak tezat çiftler anlatabilir: ‘doluluk ve boşluk, ayrılık ve aynılık, karanlık ve aydınlık, sıcak ve soğuk, madde ve enerji, iyi ve kötü, güzel ve çirkin, çokluk ve teklik. Pleroma hepimizin içinde olduğundan her birimiz içimizde bu zıtlıkları taşırız. ‘Sadece iyi ve güzelin peşine düştüğümüzde ise öz doğamızın ayrımlaştığının farkına dahi varmayız’”’  ki asıl sorun da burada yaşanır. Başka bir deyişle iyinin ve güzelin peşine düştüğümüzde kötü ve çirkin de onun peşi sıra gelecektir, karşıtı olmaksızın yalnızca birine sahip olmak mümkün değildir. Dolayısıyla ‘Kurtuluşa ermenin tek yolu her birimizin özünde tezat çiftlerden meydana geldiğini kabullenmektir.’”’” Kendimizi doğru tanıyabilmek için içimizdeki tüm bu zıt unsurların birbiriyle özgürce kaynaşmasına, iç içe geçmesine izin vermemiz gerekir. Bu sayede tüm bu karşıt unsurlar birbirini çözdürür ve yaşamımızda etkisiz bir konuma gelirler. Tüm evreler toplamda Jungcu ruhbilimin temel kavramlarından olan, bireyselleşme sürecini oluşturur.

Ölüler İçin Yedi Vaaz isimli eser 1963 yılına kadar yayımlanmasa da, Gnostisizm’in jung’un üzerinde her zaman belli bir etkisi olmuştur”” Yine Jung’un, Gnostik imge ve kavramları bilinçaltı psikolojisinin süreçlerini aydınlatmak için kullandığı da bilinmektedir: Laldaboath örneğin kendi öz kökenlerinin, başka bir deyişle ‘kendi bilinçaltının özgül bütünlüğünün’  bilincinde olmayan ‘yabancılaşmış ego’ karşılığında kullanmıştır. Bizi kendi öz varlığımızdan kopararak psikolojik gelişim, duygusal olgunluk ve mutlu olma imkanından mahrum eden şey de işte bu yabancılaşmışlık durumudur.

Sh:175-177

Kaynak: GNOSTİKLER-“İLK HIRİSTİYAN SAPKINLAR”SEAN MARTİN,Türkçesi: Eylem Çağdaş Babaoğlu,2006, İstanbul

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorumda sahte e-posta yazanlara cevap verilmez.

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s