DİLİMİZ ÜSTÜNE KONUŞMALAR -MELİH CEVDET ANDAY

 

Not:
Dil konusuna meraklı olan kardeşlerime
bilhassa gençlere bu kitabı tavsiye ederim.

“Yazı karışık kısa alıntılar halindedir”

 

Dilimiz üzerinde konuşacağız. Anadili sözü, daha küçükken, okula gitmeden öğrendiğimiz dili anlatmak için bulunmuş çok güzel bir söz. Anamızdan, babamızdan öğreniyoruz onu. Bildiğimiz en iyi dil, anadilimizdir kuşkusuz, yanlış yapma korkusunu duymadan konuşuruz anadilimizi. Ama bundan ötürü herkesin anadilini tam olarak bildiği söylenebilir mi? Öyle olsaydı, ayrıca anadili öğrenmeye hiç bir yerde gerek duyulmazdı. Kuşun hangi nota üzerinden öttüğünü bilmemesi gibi, anadilinin eğitiminden geçmemiş olanlar da, bilmezler kullandıkları dilin özelliklerini, kurallarını.

Yıllar önce Paris Üniversitesi’nde geçmiş bir olayı anlatayım size. Orada temel dil Fransızca olduğu için, Üniversite, öğrencilerden bir yabancı dil bilmelerini de istiyor. Bizim Türk öğrencileri, düşünmüşler taşınmışlar, ikinci dil olarak Türkçeyi seçtiklerini bildirmişler Üniversiteye. Bunun üzerine de Üniversite, bu Türk öğrencilerin Türkçeden sınava girmelerini istemiş. O zaman orada Doğu Dilleri Enstitüsü’nde Profesör Jean Deny vardı, Türk dili uzmanı. Türkçenin en iyi gramerlerinden birini yazan odur. İşte Türk öğrencilerini bu Profesör Jean Deny’nin karşısına çıkarmışlar. Bana anlattıklarına göre, öğrencilerimizin çoğu o sınavda başarı kazanamamış. Demek anadilimizi konuşmak başka, bilmek başka.

Söyleşimizin başında hemen belirtelim ki, biz bu programda Türk dili öğretimine kalkacak değiliz. Dilimizin geçirdiği gelişme evrelerini, onu başka dillerden ayıran özellikleri ve asıl önemli olarak da, yıllardır toplumumuzda en güncel konu olma durumunu sürdüren dilde özleşme akımını, şurasından burasından göstermeye çalışacağız.

**

Yunus Emre’nin ..birçok şiirine bir bakalım, orada bugün kullanılmayan Türkçe sözcüklerle karşılaşacağız. En başta “bencileyin” sözcüğü var, “benim gibi” demek. Yeni ozanlarımız, yazarlarımız arasında bu sözcüğü canlandırmak isteyenler oldu, bu çaba şiir bakımından belki çok yaygın bir sonuç vermedi, ama kulağımız alıştı o sözcüğe, artık kim söylese “Ne demek?” diye sormayız. Oysa diyelim elli yıl önce durum böyle değildi. Türkçe sözcüklere istek yoktu o zaman. Bir şiirde, bir yazıda Farsça, Arapça, Fransızca sözcükler ne denli çok kullanılırsa, o şiir, o yazı o denli güzel olur, beğenilir sanılıyordu. Şunu da sırası gelmişken ekleyeyim, bizim Tanzimat dönemindeki, Servet- i Fünun dönemindeki ozanlarımız Yunus Emre’yi okumazlar, onu küçük görürlerdi. Namık Kemal, Sahaflar çarşısında Yunus Emre’nin birkaç şiirini içeren bir kitapçık bulduğunu ve onu elinden attığını anlatır bir yazısında.

Sonra “Bağrı başlı…” demiş Yunus Emre, “Bağrı yaralı” demek. O sözcük de unutulmuş. Daha böyle unutulmuş başka sözcükler var o şiirde: Örneğin “od” sözcüğü var, “ateş” anlamına. “Hasret oduna yanmasın” diyor Yunus. “Hasret ateşine yanmasın” demek. Gene Yunus “mezar” demiyor da “sin” diyor.

Bizim eski ozanlarımızı bu açıdan incelemek çok ilginç karşılaştırmalara yol açıyor, hele o ozan Yunus Emre gibi büyük bir ozan olursa, yararımız sadece dil karşılaştırmalarına olanak vermesinde kalmaz, dilimizin güzelliğini, uyumunu görüp tatmada herkese büyük kolaylık sağlar. İlk okuyuşta anlarız Yunus Emre’nin ne dediğini ve bugün yazılmışçasına tat alırız ondan.

Ama Yunus’tan sonra dilimiz yavaş yavaş bozulur, “od” kalkar sözgelişi ortadan, onun yerini “ateş” gibi yabancı bir sözcük alır. O “od” sözcüğü bugün sadece “odun” sözcüğünde yaşıyor. Ama bilenimiz çok mudur dersiniz “odun” sözcüğünün içinde “ateş” anlamına gelen bir “od” sözcüğünün bulunduğunu?

“Ne yapalım, olmuş bir kez, unutalım od’u, ateş var ya, onunla görürüz işimizi” denebilir. Nitekim öyle yapıyoruz. Ama bu düşünce doğru mudur değil midir, şu anda çözümlemeye kalkmayalım derim. İlerde sıra gelecek böyle bir tartışmaya. Ancak şuncasını söylemek şimdi yerinde olacak; demek bizim sözcüklerimizden birçoğu zaman içinde yitip gitmiş, onların yerlerini yabancı sözcükler almış. Benim bugünlük, hele şu Yunus örneği ile anlatmak istediğim buydu.

Ama dilimizin başından bir olay geçmiş, “od” gitmiş, onun yerini “ateş” almış diye biz bütün buna benzer olayların karşısında edilgen mi kalacağız? Birimiz de çıkıp “Koruyalım dilimizi” dese yanlış mı olur? Bu gibi olaylar karşısında kollarımızı bağlayıp kalmak, dilimiz her gün biraz daha güçsüz bırakmaz mı? Onun tadını unutturmaz mı? Bakın, bugün Fransızlar, dillerine giren İngilizce sözcükleri atmak için savaşıyorlar. Bu iş için bizim Dil Kurumundan sorup öğrenmeye kalktılar ne yaptığımızı.

**

Ama Yunus Emre’ye dönersek, onun demin okuduğumuz şiirinde bir de şu “kamu” sözcüğü var. “Bütün”, “hep” anlamına gelen bu sözcüğü, bildiğiniz gibi bugün canlandırmış durumdayız, kullanıyoruz. Eski bir Türkçe sözcük “kamu”. Atatürk, dilde özleşme akımı hızlandığı sıralarda onu “Büyük Millet Meclisi” karşılığı olarak “Kamutay” biçiminde ortaya atmıştı. O gibi girişimler, sonradan birtakım siyasal güçlerce yozlaştırıldı.

..

 Demek ki, diye düşünebiliriz, bir dilde kimi sözcükler, kimi etkilerle yitebilir, onların yerini almış olan yabancı sözcüklere alışmışsak, onları benimsemişsek, ortada yakmacak bir durum yok demektir. Nitekim işte “mezar” sözcüğünü atıp onun yerine eski “sin” sözcüğünü almak, “sin”i diriltmeye kalkmak artık olacak işlerden değildir.

**

bir örnek üzerinde duralım: “Tayyare” sözcüğü Arapça’dır, ama Türkiye’de uydurulmuştur. O zaman yeni çıkan bu hava aracına bir ad takmak gereğini duyan Türk aydınları, demek ki Arapça ile yetişmiş olan Türk aydınları, Arapça “tayara” kökünden yapmışlar o “tayyare” sözcüğünü. Peki, Araplar ne diyorlardı dersiniz? Eskiden “El avion” diyorlardı, şimdi “tayyar” diyorlar. Gerçekten tuhaf bir durum! Arap, kendi sözcük köklerinden biriyle yapılmış olan bu yeni sözcüğü bizden alıp kullanıyor. Tuhaf, ama görülmemiş bir olay değil. Batılılar da terimlerini Yunanca, Latince köklerden yaptılar. Sözgelişi, telefon, telegraf, teleskop, telefoto… sözcüklerindeki o “tele” öneki uzak anlamına gelen bir Yunanca sözcük, ötekiler de sırası ile “ses”, “yazı”, “görünü”, “resim”… anlamlarına geliyor ve böylece bu uydurma sözcükler sırası ile “uzak-ses”, “uzak-yazı”, “uzak-görünü”, “uzak-resim”… gibi anlamları veriyor bize. Gerçekten benzerlik çok o bizim uydurduğumuz “tayyare” sözcüğü ile bunlar arasında. Demek bizim aydınlar da Arapçayı bir ölü dil gibi kullanmışlar.

**

Dil bilginleri, çeşitli diller arasmdaki benzerlikler üzerinde durarak, bunlarm aynı bir dilden geldikleri varsaymamı, kurammı ortaya atmışlardır. Gerçekten de, birbiri ile ilgisiz, birbirine uzak bulunan diller arasmdaki kimi benzerlikler şaşırtıcıdır. Sözgelişi, İran nerde, İngiltere nerde! Ama Farsça ile İngilizcenin benzerliği göze batacak gibi. Örneğin Farsçadaki “peder”, İngilizcede “father” olmuş çıkmış, “birader”, “brother”, “mader”, “mother” olmuş… Dahası var, Farsça “tu”, “sen” demek, Fransızcada da öyle, ufak bir söyleyiş ayrımı ile Fransızlar “tu” diyorlar. Farsçada “tu est”, “sensin”, Fransızlar ise “es”i “e” okuyarak “tu es” diyorlar. Şu “est” “dır” cevher fiili, İngilizcede “is”, Almancada “ist” olmuş.

İşte sayın dinleyiciler, dil bilginleri bunun gibi benzerlikler üzerinde durarak bu dillerin aynı kaynaktan doğup dallanmış, çeşitlenmiş diller olacağı kanısına varmışlar ve bu dillere “Hint-Avrupa dilleri” admı takmışlar. Sanskritçeden tutun da, Hindistan’da konuşulan eski ve yeni diller, İslav dilleri, Yunanca, Latince ve Latinceden çıkma diller bu aileye giriyor, bugünkü Avrupa dilleri.

Bu diller arasındaki bir başka benzerlik üzerinde daha duralım: “Sad” Farsçada “yüz” demek. Fransızcada “çent”. Dil bilginleri bu iki benzer sözcüğü temel alarak Hint-Avrupa dillerini “satem” dil topluluğu ve “centum” dil topluluğu diye ikiye ayırmışlar. Böy- lece dallandırmışlar Hint-Avrupa dil ailesini. Hint dillerini, Farsçayı, İslav dillerini birinci topluluğa, geri kalan Batı dillerini öteki dil topluluğuna sokmuşlar.

Başka bir dil ailesine geçelim, Arapça ile Yahudi dillerine bakalım. Onların arasında da göze çarpan benzerlikler var. Sözgelişi, Araplar “selâm” diyorlar, Yahudiler “şalom”, Araplar “Allah” diyor, Yahudiler “Eli”. Arapların “elif” dedikleri alfabenin ilk sesi’ ilk harfi, eski bir semitik dil olan Fenike dilinde “alefdir, “öküz” anlamına gelir, o harfin biçimi öküzün başından alınmadır. Eski Yunanlılar bu alfabe işaretini Fenikelilerden alarak ona “alfa” demişler. “Beta” da öyledir. Fenike alfabesinden almmadır. Yakm Doğu’da, Önasya’da konuşulan eski ve yeni diller-Sümerce bir yana bırakılacak olursa-hep bu dil ailesindendir. Habeşçe de öyle. Bunlara “Ivrit dili” (Yahudi dilleri) yahut “Semitik diller” deniyor. Semitik dillerle akraba olan “Ham” dilleri, bugün Kara Afrika’da konuşulan dilleri içerir.

Görüldüğü gibi Türkçe bu iki aileden de değil. Dil bilginleri, buna bakarak, Hint-Avrupa dillerinden de, Semitik ve Hâmi dillerden de ayrı bir “Türk dilleri” ailesinin bulunduğunu saptamışlar. Buna “Türk-Hun dilleri” de denir.

Konuşmamm başmda da söylediğim gibi, Avrupalılar, birer ölü dil olarak kullandıkları, kendi terimlerini ürettikleri Yunanca ve Latince ile dil akrabalığı içindedirler. Oysa bizim dilimizi, Türklerin İslâm olmalarından sonra var gücü ile doldurmuş bulunan Arapça ile Türkçe aynı dil ailesinden değil.

Bu ayrılık, dilimizin ses ve söz yapısmda yığınla uyuşmazlık doğmasına neden olmuştur. Hele okullarımızdan Arapça öğretimin kalkmasından sonra bu uyuşmazlık birtakım söyleyiş güçlüklerine yol açmış bulunuyor. Bugün özellikle gençlerimizin yaptığı birtakım söyleyiş yanlışlarının çoğu, dilimizde kalmış olan Arapça sözcüklerle ilişkilidir. Bir örnek üzerinde durayım: Gençlerimiz şu “hatıra” sözcüğünü, son hecesini uzatarak “hatırâ” diye söylemektedirler. Oysa “hatıra” sözcüğünün ilk hecesi uzun, öteki heceleri kısadır. “Hatırâsına” değil, “hatıratasına” dememiz gerekir. Ama bu güçlüğü ortadan kaldıracak en kestirme yol, en köklü çare, o ” hatıra” sözcüğünü bırakıp “anı” demektir. İki hecesi de kısa bir sözcük “anı”.

**

Daha tuhafı, Arapça sözcüklerle, Batı dillerinden gelme sözcüklerin karıştırılmasıdır. Size bunu gene bir örnekle anlatayım:

Yıllar önce çalıştığım bir gazetedeki genç bir arkadaşım, Fransızca “etoile” sözcüğü ile Arapça “etfal” sözcüğünü karıştırmıştı. O zaman İstanbul’da Beyoğlu’nda bir “Etoile” sineması vardı, bu sinema sonra admı değiştirdi, Türkçeleştirdi, “Yıldız” sineması oldu. Fransızca “etoile” sözcüğü, bilindiği gibi, “yıldız” demektir. Bir de “Etfal” hastanesi vardı, şimdi onun adı” Çocuk Flastanesi” oldu. İşte o genç gazeteci arkadaşım, bu iki sözcüğü birbirine karıştırmış, “etoile” diyeceği yerde, “etfal” demişti. Yanı sinemaya “çocuklar” adını takmıştı bilmeden. Arapça “tıfl”, “çocuk” demektir. Arapça bükünlü dillerden olduğu için, demek ki Arapça köklere önek getirildiği için, “tıfl’ın çoğulu “etfal” oluyor, “çocuklar” demek. Sinemanın da, hastanenin de adını değiştirip, birine “yıldız”, ötekine “çocuk” denilince bu yanlışlık ortadan kalkmış oldu. Şimdi gelip de bize, “Güzel Türkçemizi bozuyorsunuz” demenin bir anlamı var mı?

Arapçayı baş tacı eden eskiler, Türkçeyi aşağı görmekte öylesine ileri gitmişlerdi ki, onlar için Türkçe diye bir dil yoktu nerdeyse, onu kaba, bilgisiz insanlar konuşurlardı, en saygın dil Arapçaydı onlar için. Sözgelişi “ev” demezlerdi de, “hane” derlerdi, “kız kardeşim” yerine “hemşirem”, “erkek kardeşim” yerine “biraderim”, “eşim” yerine “refikam” hatta “refikam cariyeniz” demeyi daha güzel bulurlardı.

Dilimizi aşağı görmek alışkanlığı, sonradan Batı dilleriyle ilişki kurulunca da sürüp gitmiştir saym dinleyiciler. Örneğin bir ünlü ozanımız, Servet-i Fünun ozanlarından Cenap Şahabettin’in bir şiirinde şöyle bir dize vardır:

Na’şı evrak ile dolmuş lâklar

Buradaki “lac” sözcüğü, bilindiği gibi, Fransızcadır, “göl” demektir. Ozanımız, yarı Arapça, yarı Fransızca ile şunu söylüyor: “Göller yaprak ölüleriyle, cesetleriyle dolmuş”.

“Na’ş” cenaze demek, “evrak” ise Arapça “varak” sözcüğünün çoğulu, “yapraklar”. Gene bir önek almış Arapça bir sözcük. Düşünün ki, ozanımız, Arapça bir sözcüğü Türkçe kurala göre çoğullandırmıyor, çoğul yapma işinde Arapça kurala uyuyor. İşte dilimize Arapça, yalnızca sözcükleri ile değil, kuralları ile de girmiş derken bunu anlatmak istiyoruz. Bunun yanına bir de Fransızca “lac” sözcüğü getirilince, o dize büsbütün gülünç bir duruma giriyor. Bana sorarsanız, “etoile”e “etfal”, ”teyakkuz”a “takayyuz” demek değildir gülünç olan, okumuş yazmış, Arapça, Fransızca bilen aydınlarımızın, Türkçemizi içine soktukları bu durumdur.

Geçen konuşmamda Yunus Emre’de gördüğümüz “od” sözcüğünün unutulup, onun yerine Farsça “âteş”in alındığından söz etmiş ve diller arasmda bu gibi alışverişlerin olabileceğini söylemiştim. Ama yabancı dillerin bizim dilimiz üzerindeki etkisi böyle birkaç sözcükte kalmamış, hatta sözcüklerde kalmamış, dilimizin sözcük dağarcığı ve kuralları tümden siline yazmıştır. Buna elbette bir gün “Dur!” denecekti. İşte, aşağı yukarı elli altmış yıldır Türk aydınlarının gerçekleştirmek için çabaladıkları iş budur.

Eskiler okullarımızda Arapça öğrendikleri ve o zaman yazımızda Arap alfabesi kullanıldığı için, bu yabancı dilden alınma sözcükleri anlıyorlar, kullanabiliyorlardı. Dahası o Arapça sözcük köklerinden yeni sözcükler türetebiliyorlardı. Ama okullarımızdan Arapça kaldırıldıktan sonra, daha bir süre Arap alfabesiyle öğrenim görenler, sayısız yanlışlar yaparlardı. Bu yanlışları, Arap yazısını bilmeyen yeni kuşaklara anlatmak olanaksızdır. Belleğimde kalmış bir örneği anlatıvereyim: Eskiden, şiirlerde de geçen bir “fevç” sözcüğü vardı, “bölük” demektir. Bizler bunu “foç” diye okurduk.

Hani Yahya Kemal Beyatlı’mn “Mahurdan Gazel” adlı şiirinde geçer:

Halk-ı Sa’dâbâd iki sahil boyunca fevç fevç

Va ’de-i teşfifine alkış tutarken dûrdan

Cedvel-i Sim ‘in kenarından bu âvâzın Kemal

Koptu birfevvare-i zerrin gibi mahurdan

Çünkü Arapçada doğru okumaya yarayan sesliler yoktur. Demek ki, biz o zaman, dilimize germiş yabancı bir sözcüğün doğru okunuşunu ancak kulaktan, ya da birtakım işaretlerden öğrenebiliyorduk. Düşünün, anlamını bilmediğimiz, günlük dilde kullanmadığımız bu ve buna benzer sözcükler yüzünden ne durumlara düşüyorduk o zaman!

Türkler tarih boyunca çeşitli alfabeler kullanmışlardır. Bunların içinde kendi yarattıkları Kök-Türk alfabesi olduğu gibi, yabancı dillerden aldıkları alfabeler de vardı. Ama bunların tümünde Türkler, seslilere büyük önem vermişler, aldıkları yabancı alfabelere kendi seslilerini sokmakta çok titiz davranmışlardır. Bu iş Arapçada da oldu. Biz Arap alfabesiyle sıkıntı çektiğimizi görünce, onu “sesliler” bakımından zenginleştirmeye kalkmışızdır. Elbet son dönemlerde olmuştur bu iş. Ama Arap’ın alfabesinde de değişiklik yapılmasına karşı duranlar buna kızmışlar, “Olamaz!” demişlerdir. Bunu bir örnekle anlatayım. Arap alfabesiyle “Türk” sözcüğü, eskiden “terk” gibi yazılırdı. “Terk etmek”, “bırakmak” demektir, bildiğiniz gibi. Böyle bir yanlışlığı önlemek için, o sözcüğün başındaki “t” den sonra bir “vav” getirerek “Türk” okunmasını sağlamak isteyenleri, Arapça düşkünleri “Vavlı Türk” diye alaya almışlardır.

**

Sonra şu “dahi” sözcüğünü alalım Ancak “dahi”yi incelemeye girmeden, şuracıkta aklıma geliveren bir konuya dokunayım. Belki bütün konuşmalarımda sık sık geçen “sözcük”, kiminizi düşündürmüştür. “Kelime” karşılığı olarak kullanıyorum onu. “Neden”, diyeceksiniz, “kelimeyi atıyoruz da, yerine sözcük diyoruz?” Yukardan beri anlattığım nedenlerden O “kelime”yi de, Arapça okumamışlar, Arap yazısı öğrenmemiş olanlar, ikinci hecesini uzata uzata “kelime” diye söylüyorlardı çoğun. Sonra o sözcüğün ailesinden olan “tekellüm”, “mütekellim” de dilimizden gitti. Bir dilin sözcükleri tek tek öğrenilmez, “kelime”yi bırakacak, yerine Türkçesini kullanacaktık elbet.

Biz şimdi dönelim o “dahi” sözcüğüne. Bunu da çoğunlukla “dâhi” diye söylüyorlar. Örneğin, “Ahmet dâhi gelmedi” diyorlar. Yanlış. Bu sözcüğün de ilk hecesi kısa, ikinci hecesi uzun okunmalı. Arapça “dahî” dilimizde ayrı yazılan de-da bağlacı ile karşılanır: “Onun da hakkı var” tümcesinde olduğu gibi. Ancak sayın dinleyenlerim, bitişik yazılan de-da’lar “kalma” durumunu gösterir, bizim konumuz olan “dahî” ile bir ilintisi yoktur. “Bahçede oturdum” gibi. Ancak biz “dahî” ile “dâhi”yi karıştırırsak, çoğu zaman anlatmak istediğimiz konuyu Arap saçına döndürebiliriz: “O dâhi gelmedi” dersek, karşımızdakinde gelecek adamın bir “dâhi”, bir üstün kişi olduğu sanısı uyanır. Onun için kullanacaksan doğru kullanalım, “dâhi” demeyelim, “dahî” diyelim son hecesini uzatarak, ilk hecesini değil. Banan sorarsanız, “O dâhi gelmedi” diye yanlış söyle olasılığı bulunan tümceyi, “O da gelmedi” biçiminde söylemek en iyisidir. Başımıza ne geliyorsa hep yabancı sözcüklerden geliyor. Konuşurken olsun, yazarken olsun, Türkçe sözcüklerde yanlışa düşmeyişimiz, ya da düşülen yanlışların çok az oluşu ne öğreticidir! Giderek biz okuması yazması olmayan yaşlı bir insanımızdan, kimi sözcüklerin en doğru söylenişini öğrenebiliriz. Çünkü Türkçe bizim anadilimizdir. Kurallarını, özelliklerini bilmeyebiliriz, ama onun sözcükleri bize yabancı değildir.

**

Eğitim Terimleri Sözlüğü ‘ne şöyle bir göz atalım:

En başta “abece” sözcüğü yer alıyor. Bildiğiniz gibi, bunun Fransızcası “alphabet”, İngilizcesi ise -yazımı aynı olmak üzere-“alphabet”dir. Bizdeki eskiden “elifbe” ya da “elifba” denirdi. “Elif” sözcüğü ile “alfa” sözcüğü birbirlerine benziyor. Gerçekte de onlar aynıdır, ikisinin kökeni birdir. Fenike dilindeki “Alf’dan gelir bunlar, “Alf” o dilde “öküz” demekti, Fenikeliler öküz başmm resminden kalkıp, tek sesi karşılayan bu harfi bulmuşlardır ve böylece konuşma seslerinin belli başlılarını gösteren işaretler bir araya getirilerek abece, elifba, alfabe ortaya çıkmıştır. Alef’e Araplar “elif”, eski Yunanlılar “alfa” demişlerdir. Bugün Batı dillerindeki alfa buradan gelmektedir işte. İkinci harf olan b ise eski Yunancada “beta”dır. Arapçada b, Latin alfabesinde de öyle. Demek biz bugünkü abecemizi adlandırırken onun ilk üç harfini sıraya dizmiş oluyoruz. Hiç de fena etmiyoruz böyle yapmakla saym dinleyiciler. Alfabe yerine, abece diyelim.

Bakm, bunun hemen altında bir terim var ki, eskiden bizde böyle bir kavram bulunmadığı için doğrudan İngilizcesine ve Fransızcasma karşılık aranarak bulunmuştur. “Abece öğretimi” bu terim. İngilizcesi: literacy training. Çocuklara ya da yetişkinlere okuma yazma ile ilgili ilk ve temel becerileri kazandırmak amacmı güden öğretim, demek. Beceri sözcüğü de, ustalık, maharet adlarına kullanılıyor. Becermekten.

**

Şimdi tartışmalı bir terime geliyoruz. O da “akıl” karşılığı olan “us” sözcüğüdür. “Akıl gibi her gün, her saat dilimizden düşmeyen bir sözcük hiç atılır mı? Hem niçin atıyorsunuz? Ona alışık değil miyiz? Yadırgıyor muyuz hiç onu?” Böyle diyorlar ve bir bakıma hakları var böyle diyenlerin. Üstelik “akıl” sözcüğü ses bakımından da tam Türkçe bir sözcük gibi, söylenmese kimse anlamaz onun Arapça olduğunu. Kaim bir sesli ile başlıyor, kaim bir sesli ile bitiyor. Dahası, o sözcükle yapılmış ne çok deyim vardır: “Aklını başına topla”, “akılsız başın cezasını ayaklar çeker”… gibi. Bu deyimlerde “akıl” sözcüğü yerine “us” koyarsak olmaz. Elbette böyle düşünenler haklıdırlar. Dilde bir işlevi olan sözcük yaşar. Akıl da öyle, yaşadığınca yaşayacaktır. “Peki”, diyeceksiniz, “öyleyse ’us’un işlevi ne?”

Ama bir de deyimlerin dışında, felsefe terimi olan, bir “akıl” daha var. Biz o deyimlerdeki sözcüğü kullanarak, diyelim sevmediğimiz biri için, “akılsız adam” diyebiliriz; ama felsefe terimi olan “akıl” insanı hayvanlardan ayıran bir öznitelik olarak herkeste vardır. İşte bu ikinci anlam için, yani terim yerinde kullanıyoruz “us”u. “İnsanlara özgü, onlarm tümel ve zorunlu ilkelere hiç bir güç harcamadan uymalarını sağlayan bilme, düşünme, önlem alma yetisi.”

Sayın dinleyiciler, bu “us” terimine bağlı başka terimler de var. Bunları şöyle bir sıralayalım: “Usavurma”, “usçuluk”, “usdışı”, “us- dışıcılık”, “ussal insancılık”… Eğer bu terimi yine “akıl” diye bıraksaydık, onunla ilgili yukardaki terimler için sırayla şu Arapça sözcükleri öğrenmek zorunda kalacaktık. “Muhakeme”, “akliye”, “gayr-i aklî” “gayri meş’ur”… “Ussal insancılık” için eskiden bir terim bulunmamıştı.

Usavurma, “bilinen ya da doğru olarak kabul edilen belli önermelerden başka önermeler çıkarmak.” Usçuluk, “doğruluğun ölçütünü duyularda değil, düşünmede ve tümdengelimli çıkarımlarla bulan öğretiler”in genel adı. Ussal insancılık, “bireyi belli bir toplumun üyesi olarak düşünmeyip onu yalnızca insan olarak ele alan ve eğitimin asıl kaynağı sayan felsefe” anlamına geliyor.

**

“Dilimiz” programı ile ilgilenen biri sordu bana geçende: “Kupür mü, küpür mü?” diye. Bir de “Bu işin mali portresi, diye bir söz söyleniyor, ne demektir?” dedi.

“Kupür”, Fransızcada “couper” (kesmek) mastarmdan yapılma bir ad. Gazete makale ve fıkralarından saklamak üzere kestiğimiz parçalar için kullanılıyor çokluk. “Küpür” demek yanlıştır, doğrusu “kupür”. Yanlışlık, sanıyorum, “kupür” sözcüğünde bir kaim ünlü bir ince ünlünün bir sırada bulunmasından doğuyor. Türkçede dil benzeşmesi kuralı diye bir kural var ki, bir sözcük kaim ünlü ile başlarsa kaim ünlülerle, ince ünlü ile başlarsa ince ünlülerle sürüp gider. Çok işlek bir kuraldır. Yabancı sözcükler için bu kuralın geçerli olması elbette istenemez, beklenemez. Ama her ulusta olduğu gibi, bizim ulusumuzda da yabancı sözcükleri ses bakmamdan anadile benzetmek eğilimi vardır. O yüzden “kupür’u, “küpür” yapıyorlar.

Ama burada sorabiliriz: Niçin “kupur” yapmıyorlar? diye. Gerçekten saym dinleyiciler, o sözcüğün ilk hecesinde kaim bir ünlü olduğu için, ondan sonraki hecenin ona uydurulması akla daha yakın gelirken bunun tam tersi yapılmakta. Yine benim sandığıma göre, buradaki değiştirme, Türkçeye benzetmek değil, Fransızcaya benzetmek amacını güdüyor. Söyleyeceksek doğrusunu söyleyelim, “kupür” diyelim, ya da onun Türkçe karşılığından yeni bir ad bulalım, sözgelişi “kesik” diyelim. “Gazetede okuduğum romanı her gün kesiyorum. Kesikleri istersen sana da vereyim” tümcesinde olduğu gibi.

**

Türkçecileri, sadece Arapçaya, Farsçaya karşı olup, Batı dillerinden gelen yabancı sözcüklere göz yummakla suçlayanlar da vardır. Bu suçlamanın yersiz olduğu sanırım yeterince anlaşıldı. Ancak şunu da söylemek gerekir ki, bu suçlamayı yürütenler, gerçekte, Arapça ve Farsça sözcüklerin alıkonulmasını, ama Batı dillerinden giren sözcüklerin atılmasını isteyenlerdir. Türkçecilik akımının amacı ise yabancı sözcükler yerine Türkçeleri varsa onları kullanmak, yoksa türetme yolunu işleterek Türkçe kök ve eklerden yeni sözcükler türetmek, bileştirme yolu ile yeni sözcükler elde etmektir.

**

Kaynak: Melih Cevdet Anday, Dilimiz Üstüne Konuşmalar / Kendi Seçtikleri, Ocak 1996, İstanbul

 

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s