OKUNMALI

 

BIRAKTIĞIMDA…

01 Mart 2017
Violet ALALOF
Köşe Yazısı

 

Bu yaşamda her şey kendimiz olmaya dayanıyor bence… Ne kadar kendimiz olabildiğimiz ise neleri bırakabildiğimiz ile doğrudan ilintili…

Bu hafta size A.Pieroth adlı bir yazarın ‘Kendimiz olmamayı bırakmak’ başlıklı makalesinden alıntılar yapmak istiyorum:

‘Kendim olmamayı’ bıraktığımda, sadece kendim olabileceğimi anladım… Kendim olabilmek ise hem ruhuma, hem dünyaya en büyük sorumluluğum…

Dünyanın gürültüsünü dinlemeyi bıraktığımda, en güzel sesin ruhumdan geldiğini duymaya başladım…

Niyetlerimi, ruhumun çağrısını sorgulamayı bıraktığımda; soruların hep cevap aradığını ve belki de cevapları bildiğimi görmeye başladım.

Zorlamayı, itmeyi ve zor yolda durmayı bıraktığımda; bu zor yolun başka bir yolu seçmem için verildiğini anladım…

Dikkatimi dağıtanları, reddettiklerimi, küçük bağımlılıklarımı bıraktığımda; gerçek gücün odaklanmak ve kendine söz vermek olduğunu anladım…

Her gün ruhumdan gelen çağrıları takip etmediğimde ve onlarla ilgili bir şeyler yapmadığımda; bir süre sonra ruhumdan bir parça götürerek öldüklerini anladım…

Başkalarını memnun etmeyi bıraktığımda, zaten hiçbir zaman edemeyeceğimi anladım…

Kendimi sorgulamayı bıraktığımda; kalbimin doğruyu bildiğini ve onu takip etmeye ihtiyacım olduğunu anladım…

Kendimle savaşmayı ve kendimi değiştirmeyi bıraktığımda; dünyanın zaten kendim olmamam için yeterince zorladığını, benim buna ayrıca zorluk eklememem gerektiğini anladım…

Özür dilemeyi ve kendimi küçültmeyi bıraktığımda; kabul edilmeye çabalamak yerine kendi ışığımı yakmanın başkalarına da ilham olacağını anladım…

Sadece ortak geçmişimiz üzerine kurulu dostlukları bıraktığımda; birlikte büyüyemeyen, gelişemeyen, aynı yolu paylaşamayan dostlarla yolları ayırmanın her iki tarafa da hizmet ettiğini anladım…

Kalabalığın gittiği yolu takip etmeyi bıraktığımda; kalabalıkları takip ederek ödeyeceğim bedelin çok yüksek ve ruhuma ihanet olduğunu anladım.

Güvenememeyi bıraktığımda; güvenmemem gereken kişilere güvendiğimi, en çok güvenebileceğim kişinin kendim olduğunu anladım…

Yorgun olmayı bıraktığımda; yorgunluğumun bana neşe vermeyen, ruhumu beslemeyen işler yapmaktan kaynaklandığını anladım…

Anlaşılma ihtiyacımı bıraktığımda; anlaşılmak yerine kendimi anlamanın daha önemli olduğunu kavradım.

Aşkı aramayı bıraktığımda; en doğru aşkın kendime duyduğum kabul ve sevgi olduğunu anladım…

Kendimi başkalarıyla kıyaslamayı bıraktığımda; onların hayatlarını aynalamaktansa kendi aynamı kendime tutmanın hayatıma ışık getirdiğini anladım…

Dünyada kendimi evimde hissedememeyi bıraktığımda; kendimi hiçbir zaman dünyada evimde hissedemeyeceğimi, ruhumda evimde hissetmenin yeterli olacağını anladım…

Öfkeli olmayı bıraktığımda; öfkenin altında yatan korkuyu görerek artık ona tutunmanın gereksizliğini anladım…

Hayırlı bırakışlar olsun…

http://www.salom.com.tr/haber-102262-biraktigimda.html

**

GEVEZELER

01 Mart 2017
Avram VENTURA
Köşe Yazısı

İnsanı, insan karakterlerini anlatan kitaplar her zaman ilgimi çeker. Bu nedenle Alain, Zweig, Bacon, Canetti, Montaigne gibi yazarlar beni sürekli kışkırtır, okudukça zenginleştirirler. Günümüzden nerdeyse iki bin yıl önce yaşamış Plutarkhos’u da onların bir öncüsü olarak anmamız gerekiyor.

Plutarkhos, Yunanlı bir tarihçi, deneme ve yaşam öyküsü yazarıdır. Onun en bilinen yapıtı olan Paralel Hayatlar’da Yunanlı ve Romalı ünlü kişileri bir araya getirerek özellikleriyle anlatmıştır. İçlerinden bir kısmını bu yazarın kaleminden daha ayrıntılı olarak tanıdığımı söyleyebilirim. En son yayımlanan Gevezeler ve Meraklılar kitabını da diğerleri gibi keyifle okudum. İçeriği bir yana, öncelikle şunu söylemek istiyorum:

Bu kitabın yazılmasından bu yana, iki bin yıla yakın bir zaman geçmiş. Bakıyoruz, anlatılan insanların davranış özellikleri bize hiç yabancı gelmiyor. Bu geçen süre içerisinde insan karakterinde hiçbir değişiklik olmadığını, yazarın tüm söylediklerinin her dönemde güncelliğini koruduğunu görebiliyoruz. Kuşkusuz bu kanıya varmak için bu kitabı örnek göstermiyorum. Çok daha eskiye gidersek, kutsal kitaplarda yer alan öykü ve alegoriler, sözlerimizi güçlendirmek için yeterlidir sanırım.

Plutarkhos, kitabının daha ilk satırlarında, gevezeliği iyileştirmenin ne denli güç olduğunu söyler. “Onlar der, devamlı konuştukları için kimseyi dinlemezler. Sanırım, iki kulakları varken tek dil verdiği için doğaya sitem eder bu sağır kişiler.”

Çok konuşmanın getirdiği en büyük sakıncalardan biri de, bu insanların başkalarının söylediklerine kulak vermeyip, çevrelerine karşı tümüyle sağır olmalarıdır. Kısacası, konuşmaktan dinlemeye bir türlü fırsat bulamazlar.

Gevezenin biri Aristotales’e çok uzun bir konuşmadan sonra, “Sizi sözlerimle çok yordum, galiba” deyince, ünlü düşünür şöyle yanıt vermiş:

“Hayır, hiç yormadınız, dinlemedim ki!”

Yazar, Homeros’un Odysseia’sından bir alıntı yapar:

“Ben bir daha anlatmasını hiç sevmem / Uzun uzadıya bir kere anlattığımı”

Bir gün Atina’nın önde gelenlerinden biri, masasında başka bir ülke kralının elçilerini ağırlıyormuş. Elçilerin isteği üzerine şehrin en tanınmış filozofları masaya davet edilmiş. Her filozof sohbete katılıp bilgisini ve zekâsını gösterirken, yalnızca Zenon tek bir sözcük etmemiş. Yabancılar onun bu suskunluğu üstüne dostça sormuşlar:

“Zenon, krala seninle ilgili ne söyleyelim?”

“Hiç, demiş. Atina’da herkes içerken susmasını bilen bir ihtiyar vardı dersiniz.”

Herkesin konuştuğu bir ortamda suskunluğunu korumak için gerçekten bilge olmak gerekiyor.

Plutarkhos en geveze zümre olarak berberleri gösterir, onlarla ilgili kısa özlü öyküler aktarır. Bunlardan biri de şöyle: Kral Archelaus, havluyu boynuna koyarken ona, “Nasıl keseyim?” diye soran geveze berberine şöyle demiş: “Sessizce!”

Aslında gerek bu ünlü yazarın söylediklerine ya da günlük gözlemlerimize dayanarak bu tür insanlarla ilgili her birimizin sayfalar dolusu anlatacakları olacaktır. Bu kadar gevezelikten sonra, özetle şunu söylemek istiyorum:

Suskunluğun erdemini bilmeyen insanlarla olan birliktelikler, hem zamanımızı boşa harcamak hem de gereksiz sözlerin ağırlığını omuzlarımızda taşımak zorunda bırakmaktadır.

http://www.salom.com.tr/haber-102269-gevezeler.html

DÜŞLEMLER VE GERÇEKLER

18 Ocak 2017
Avram VENTURA
Köşe Yazısı

Yedek subay öğrenci olduğum dönemden bir arkadaşı anımsıyorum. Dinlenme aralarında bizi çevresine toplar, yaşadığı kasabada başından geçtiğini söylediği öyküler anlatırdı. Hele o gönül ilişkileri! Duyan onu çağımızın Casanovası sanırdı. Ama o günlerde ailelerinden, sevdiklerinden uzakta, hasret içinde olan bizleri, renkli düşlemlere sürüklediğini söylemek isterim. Bilirdik tüm anlattıklarının hayal ürünü olduğunu; ama sözleri o denli içten ve tümceleri öyle süsleyerek dile getirirdi ki, hepimiz onu dikkatle ve bıkmadan dinlerdik.

Benzer bir konu, Sabahattin Kudret Aksal’ın bir denemesinde geçiyordu. O yazıda Nurullah Ataç’tan bir öyküyü aktarıyor. Öykü şöyle:

Küçük bir kasabada, delikanlının biri, bir kıza tutulmuş. Bu kızla hiç tanışmadığı gibi, bir araya gelmek yürekliliğini de gösteremiyormuş; ama o, sürekli aklındaymış. Her gün görüştüğü yakın arkadaşlarına, kızın, ona karşı olan sevgisinin sözünü edermiş. Günler geçmiş böylece. Bu durumdan bıkan arkadaşları, bakmışlar ki olmayacak, gidip kızla konuşmuşlar, ne denli sevildiğini, günlerden beri aralıksız onun sözünü dinlediklerini anlatmışlar. Hoşuna gitmiş kızın, belirli bir buluşma yeri, saati söylemiş, bekliyorum onu gelsin, demiş. Durum delikanlıya anlatılınca uçmuş sevincinden, sevdiğiyle buluşacak olmanın coşkusuyla. Arkadaşları da bezdikleri bir konuyu artık dinlemekten kurtuldukları için daha çok sevinmişler. Buluşma günü kahveye oturmuşlar, “oh demişler, kurtulduk, şöyle ağzımızın tadıyla bir kâğıt oynayalım bugün.” Nedense tam buluşma saatinde delikanlı çıkagelmiş. “Buluşmaya gitmeyeceğim, vazgeçtim demiş, size anlatmak daha çok hoşuma gidiyor.”

Düşlemler bazen gerçekleri aşıyor! Belki günlerce, aylarca kurduğumuz kimi düşlemleri gerçek yaşamda bulamama kaygısı, belki de yüzleşme korkumuz, onların gerçekleşmesini engellemiş oluyor.

Çevremizde karşılaştığımız insanlar kadar, en iyi birer anlatıcı olarak, yazarlar için bir parantez açmak gerekir:

Yazar, bir öyküyü ya da bir romanı önce düşleminde kurar, tüm ayrıntılarıyla kurgular, sonra da onu kendi biçemiyle anlatır. Yazdıkları okuyucuya gerçek göründüğü oranda başarılı sayılır. Yazarın düşlemleri, okuyucunun gerçeği olabileceği gibi; yazarın gerçek diye anlattıkları, okuyucuya tümüyle birer düşlem ürünü olarak görünebilir. Aslında bunun bir önemi var mıdır, bilmiyorum; asıl olan yaratılmış olan yapıttır, onun üstümüzde bıraktığı etkidir. Yoksa yazarın kimliği, olayların ya da insanların gerçek olup olmadığı, bizi, yalnızca merakımızı giderecek kadar ilgilendirir.

Goethe, Werther’i yazarken, masasının üstünde bulunan sivri bıçağın ucunu, kim bilir kaç kez göğsünde dolaştırmış. Onun, Genç Werther’in Acıları’nı okuyup da canına kıymak isteyenlerin sayısı ise bilinmiyor. Roman yayımlandığında, benzer aşk acılarını çeken o denli çok genç varmış ki, öyküsü etkileyici olabilmiş.

Son noktayı koymadan, kitaplar kadar, günümüzde belki bizi daha çok düşlemlere sürükleyen sinema ve televizyon filmlerini de gözden uzak tutmayalım diyorum.

http://www.salom.com.tr/haber-101799-duslemler_ve_gercekler.html

 

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorumda sahte e-posta yazanlara cevap verilmez.

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s