CANSIN

 

Alıntı Kaynak:
ŞULE GÜRBÜZ-Zamanın Farkında

 

Cansın’ın dünyaya gelişinden bu yana tam yirmi dört yıl geçti, yirmi dördüncü yaşım daha geçenlerde kutladı. Ocak’ın 21’i miydi, 22’si miydi, her neyse, nasıl olsa pek tatsız tuzsuzdu. Bir şey beklememesi tevekkülden değil can sıkıntısından iken bir de bulamamak ve bu bulamamayı defalarca tekrarlamak, yanılmadığı tek şeyin hayal kırıklığına uğramak olması söylenegeldiği gibi bir iç zenginliği falan da getirmemişti. “Yok”tan bir zenginlik bulabilmek için önceleri çok başka şeylerle zengin olmuş olmak gerekliydi. Annesi bir saat almış, babası ehliyet kursuna kaydını yaptırmıştı. Bu hediyelerle zaten karanlık olan Cansın’ın içi büsbütün karardı. Ölmek istedi. Bu fikrin parıltısına bir an kapıldı, kasıldı, kasıldı, yüreğinden bir bölüm sertleşti, kurudu, parçalandı, düştü. “Bu, anne babama duyduğum sevgiydi,” dedi Cansın. Bilmem doğru muydu? Ama öyle hissettiği ve öyle olmasını istediği doğru.

Malum okullardan birinden mezun, tüm benzerleri gibi evlerinde Penguin klasiklerinden üç-beş kitap, Roget’s’in meşhur Thesarus’u, gazetelikte altı ay öncesine ait bir Independent gazetesi, yüzlerinde hafiften alaylı, çokça donuk, duyarlılığı ile yalnızca kendilerine yapılan bariz kabalıkları sezebilen, sınırlı bir akılla her şeyin üstesinden gelen, başkalarına, bir benzeri olması koşuluyla değer veren, verilen şeyin de değer değil otuz sene öncesinin şu an sahafların raflarını çökerten sığ reçeteli kitaplarının olduğu, modern, hoşgörülü “anlamaya çalışıyorum”u ifade eden kalkık kaşlarıyla tembelliğin, düşüncesizliğin, hayata aşırı bağlılığın ve her an zevk alma isteğinin çevikliğiyle hayranlıkları ve tiksintileri abartılı şu yüzlerce nasipsiz çiftten birinin talihsiz çocuğuydu Cansın. Bu ad ise soğuk damgası. Ana babası düşünmüş taşınmış, hatta evlenmeden önce uzun isim arama sohbetlerine girişmiş ve sonunda Johnson’ı andıran, dahası o olan, ama tam da belli etmemek için “Canımsın, Canımızsın anlamındaki Cansın’ı herkesin Can’ı olması için koyuyoruz,”demişlerdi. İşte Cansın bu kimin olduğu belirsiz, insanın kaderini elinden alan isimle, gizli beğeni sahiplerinin, dişlek kızların, dekadans meraklılarının ilgisini çekerek büyümüştü. Büyümüştü ya huzur nedir, ne yapması neye ağırlık vermesi gerekir, neye değer vermesi gerekir hiçbir fikri bile olmamıştı, içinde tarifsiz bir sıkıntı, boğulma hissi, değersizlik duygusu ama başka şeylere de bayılamama gerginliği ile şaşkın ve hareketsiz ama mutlak sıkıntılı kalakalmıştı. Üstelik kolej imtihanını kazanamayarak evdeki tek değerli şeye de ortak olamamıştı. O kurs senin bu kurs benim dolaşmış durmuş, bunalmış, ite kaka upper intermediate seviyeye ancak gelebilmişti. Üstelik bazı başka kursların sınavlarında lower intermediate çıktığı da oluyordu. İngilizcenin başlangıcını seviyordu. İngilizce ilerledikçe Cansın’ı küçümsemeye, kendinden uzaklaştırmaya, anlaşılmazlığı hüner saymaya başlıyordu. Cansın’ın o zaman duyguları, eskiden sokakta, bahçede gülüp oynadığı ama başka hayat şartlarına, başka okullara geçip birden değişen hali, tavrı yaşantısı ile üzerine buzlu sular fışkırtan bazı arkadaşları gibi oluyordu. Sanki üç ay önce diyalog çalışmalarında “Glad to see you,” [seni gördüğüme memnun oldum, burada] diyen o değildi, sanki daha geçen gün yaptığı alıştırmada “Would you like to go to the cinema?” [benimle sinemaya gitmek ister misin?,…] diye soran, Cansın’a da zorla “Yes,” dedirten o değildi. Artık ne ısırarak meyve yemek, ne hayaller, ne gülmeler kalıyordu. Ama bunu ana babasına anlatamıyor daha ağzını açmadan: “Passage to India ‘stage altı’ [Hindistan’a geçiş, Hindistan’a açılan kanal, E. M. Forster tarafından 1924 yılında yazılan roman (ayrıca filmi de yapıldı)  ] kitabını bitiremedin mi hâlâ Cansın, ee pes doğrusu. Şekerim, biz bunu okuduğumuzda preb 1’de miydik, on bir yaşında mıydık, on iki mi?” diyorlar, üzerlerine yeni, diri bir ışık geliyor, lafın gözüne veriyorlar, Cansında biraz daha soluyordu. Kimsenin gözüne girememiş, hiç beğeni kazanamamış, ciddi bir hikâye kitabı bile okuyamamıştı. Bilmediği kelimelerin çokluğundan bunalıyor, üç-beş sayfa okumak için direniyor, temiz bir deftere bilmediği kelimeleri yazıyor ama her şey birkaç ay sonra tekrarlanmak üzere öylece kalıyordu. Sadece ilk beş-on sayfasına kelimeler yazılı defterlerden belki masasında onlarca vardı. Hepsi ayrı bir başarısızlık ve vazgeçiş timsali bu defterler Cansın’ın gözüne battıkça batıyor, eline değdikçe kıymık batmış gibi beceriksiz, yaralı, elsiz ayaksız bırakıyordu. Öyle bir şeydi ki bu İngilizce, cümledeki, her kelimeyi bilse yine gizli, anlamı gene saklıydı. Bir keresinde de annesinin bir arkadaşı bir kitabı eline alıp, anlayıp anlamadığına bakmadan inatla okumasını, o inat ettikçe İngilizcenin inadının kırılacağını, kitap bitince birden kitabı anladığını fark edeceğini söylemişti. Bu fikir, Cansın’a hem imkânsız, hem de olursa tam istediği gibi bir “birden gelen” sağlayacağı için pek cazip görünmüştü. Gidip ne alayım da her şeyin bana aşikâr olduğu bir ilk kitap olarak bu şerefi kazansın diye bakınırken, bu işe Dostoyevski’yi layık görmüştü. Fazla kalınlardan kaçarken Netoçka Nezvanova diye bir şeye rast gelip, onu almıştı.

[Netoçka Nezvanova (Rusça: Неточка Незванова), Fyodor Dostoyevski’nin 1849 yılında yazdığı ama tamamlayamadığı ilk romanıdır. İsimsiz Hiç kimse anlamına gelir. Kitabın tamamlanan ilk bölümü 1849 yılının sonunda yayınlandı. Romanın devamının gelmemesinin sebebi ise Dostoyevskinin devrimci aktivitelere katılma suçundan tutuklanıp Sibirya’ya sürülmesidir.1859’da Dostoyevski Sibiryadan dönmesine rağmen tekrar bu romanı ele almadığından mütevellit bu hikaye sonsuza kadar yarım kalmıştır.]

Kasaya elinde hem İngilizce, hem de bir Dostoyevski kitabı ile yürürken sanki kasaya değil de bir olması gerekene doğru yaklaşıyormuş intibaına kapılmıştı. İlk gün okurken henüz beşinci sayfaya gelmeden içine bu işin oluru ile ilgili şüpheler çökmüş, öfkeyle karışık ve hep kol kola gezen sıkıntısı alttan alttan vurmaya başlamıştı. O gün daha fazla devam edememiş ertesi ve daha ertesi günler de sıkıntı ve sinirden iki büklüm olarak gözleri çakmak çakmak kitabı elinde gezdirmişti. Çay içildiğini, küçük kızın ağladığını, bir yerden bir yere gidildiğini anlamış, bu anladıklarından da iğrenmişti. Hele iki kız tuhaf tuhaf konuştukça, hem intihar, hem cinnet, hem delirip kaçma, kaybolma, içerki odaya gidip kendini asma, tek kurşunla kendini vurma, vurulmuş bulunma gibi şeyler bekleyen ve bu bekledikleri, içinde İngilizce olarak daha derin ve çiğlikli çınlasın isteyen Cansın kitabı cildinden içeri doğru sinirinden büküp durmuştu. Birkaç gün içinde kitap masanın üstünde dururken bile rulo şeklini almıştı. Otuz dördüncü sayfaya geldiğinde ki kitap altıncı sayfadan başlıyordu, bir hafta olmuş ve Cansın artık kitabı eline aldığında boru gibi ağzına götürüyor üfleyip bağırarak en yüksek sesi yakalamayı sanki asıl gaye edinmiş bulunuyordu. Ertesi hafta salondaki parkelerin bir kısmı su alıp da eve ustalar gelince zaten sinirli olan Cansın hafifçe titremiş, ustaların çalışmasını bir müddet seyrettikten sonra aniden odasından getirdiği Netoçka Nezvanova’yı ustalardan birine vererek parkelerin altına yerleştirmesi için ısrar etmişti. Israrıyla ustayı yıldırmış, adamcağız ite kaka, yüksekliğini almak için uğraşa uğraşa nihayet üstünün parkelerini de koyup kapatmış, ufak bir ciladan sonra canını dar atarak evden çıkmıştı. Cansın arada salona giriyor, kitabı gömdürdüğü yerde zıplayıp duruyordu. Kitabın da, içindekilerin de üstüne çıkmanın yolunu bunda bulmuştu… Annesinin Cockney aksam olduğunu iddia ettiği aksam ile mutfakta pratik yapma girişimleri Cansın’ı utançla canından bezdiriyordu. Independent ise felaketti. Gerçi anne babası da gazeteyi sık sık ellerine almakla beraber sadece arada “Sindie sende mi hayatım, nereyi okuyorsun, ha, evet çok hoş, gerçekten harika,” diyerek geçiştiriyorlardı. Gazete de dipdiriydi hâlâ, bir türlü parçalanıp, lime lime olup çekilip gitmiyordu. Resimlerindeki dişlekleri, beygir suratlı protestocuları… gözünün ucuyla baka baka ezberlemişti. Üstelik pazar günü gazetesi olduğundan bir dolu eki keki vardı batasıcanın. Onun sonsuza dek orada duracağını anladı Cansın nihayet, umutsuzluğu koyulaştı.

Bunaldıkça bunaldı. Çünkü yapabileceği daha iyi bir şey yoktu. Hiçbir elin üstünde uğraşmadığı yabani bir ot gibi büyümüştü, kendiliğinden. İyi bir çocuktu ama ne iyiliğini sergileyebileceği bir şeyi, ne de yapabileceği bir kötülük vardı. Her ikisi de olabilirdi, ikisi de pek uzak değildi. Ufak bir dokunuş hareket almaya hasret Cansın’ı bir tarafa doğru hızla meylettirebilirdi. Ama artık nereye olursa olsun aldırış etmediği o dokunuş bile yoktu. Biraz sanki iyiymiş gibi hissediyordu ama o kadar silikti ki buna kendini hangi dayanakla inandıracaktı? Öyle büsbütün rahat, gamsız ve kendiliğinden de değildi. Bunalıyordu. Anne babası ne şanslıydılar; onların hiç tükenmeyecek bir ahmaklıkları ve İngilizceleri vardı. Birbirlerini de pek beğenirlerdi. Bu da kendini beğenmenin en şiddetli biçimiydi gel gör. Sıkıntı yoktu yani. Cansın’a bu yaşından sonra söylenen ise mutlu olmasıydı. “Mutlu ol Cansın, sofistike merakların olsun, gözlerin parlasın, gençsin, öyle ölük ölük durma, mutlu ol, bir kiraz sapı, taze ekmeğin tuşesi…”

Zengin olmak vardı Cansın’ın aklında bir tek. Bu sıkıntısına iyi gelecekti. Başka çaresi yoktu. Şık bir araba, kendine ait bir ev vesaire değildi derdi. Hareket. Para bu hareketi sağlayacaktı. Binecekti uçağa, gidecekti Norveç’e, Boden’de karlara basacak, o sesi içine çekip saklayacak, dört gün sonra Tunus’ta olacak, oradan Perugia’ya, oradan tekrar eve. Sanki dün Peruggia’da yokuşa aşağı bambaşka duygularla yürüyen kendisi değilmiş gibi, bir sır saklamanın suçluluğuyla başı hep eğik, hayata hep bugün başlamış gibi, öncesi hep bulanık, yaptı mı yapmadı mı belli değil. Bakkal bu zenginliğin nereden geldiğini anlamayacak, bu yüzden “İyi çocuk!” diyecekti onun için. Bir şey, bir nitelik kazanacaktı. Fener’den Atlamataşı’na gidecekti taksi ile taksici onu merak edecekti ve saygı duyacaktı taksimetre aracılığı ile de olsa. Oradan bir kilo üzüm alıp aynı taksi ile Galata’ya gidecek, oradan hızla eve dönecekti. Ama boş değil. Bir belgeselde Ren geyiği görmüştü geçenlerde, Sibirya’ya ona dokunmaya gidecek, hazır gitmişken kurnaz Sibirya kunduzunu da şöyle bir yakından görecek, gördüğü her şeyi en sanatsız haliyle zihninde biriktirecek ve onlardan hiçbir şey ummayacaktı, sıkıntının dağılması ve biraz genişlemekten başka. Oysa annesi o zamanı unutmak isterken ona bir saat almış, babası ise hayalinde on binlerce kilometre yapmış, ne badireler atlatmış, artık bunlara alışmış oğluna araba kullanmayı öğrensin diye ehliyet kursu kaydı yaptırmıştı. Nerdeyse usanmaya döndüğü şeye yeni başlayacaktı, hem de hiçbir şey bilmeden.

Sıkıntı ve bezginlikle geldi eve Cansın. Ayaküstü bir şeyler konuştu evdekilerle, terliklerine baktı. Banyoya doğru yürümeye başladı.

“Cansın!” diye seslendi annesi

“Efendim!” diye cevap verdi Cansın.

“Hiç, sana böyle seslenmek hoşuma gidiyor.”

Banyoya girip kapıyı arkasından kilitledi. Bir de kontrol etti. Banyonun camı arkadaki küçük bahçeye bakıyordu. Herhalde ölmek üzere olduğu için kozalak dolu bir çam ağacı, bir de adını bilmediği sarı püskülleri olan bir ağaç bahçenin hepsi topu bütün ağaçlarıydı. Banyoda, lavabonun hemen yanında duran küçük, çekmeceli, ahşap dolaba gözü ilişti. Banyoya bir incelik, bir zarafet katsın diye dahası kılık, kişilik, geçmiş değiştirsin diye oraya yerleştirilmiş zavallı dolap daracık omuzları, sonradan hem de eski cilası tam çıkarılmadan yapılmış kötü kabarık cilası ve üzerine konmuş Bacon’ın denemeleri ile bu zor ve nafile görevi görmeye çalışıyordu. İşin iyi tarafı başarısına bakan yoktu, kötü tarafı başarısızlığına bakan da yoktu. Ölü bir dolaptı, ama öldüğünü kimseye söyleyemiyordu. Canlıyla ölüyü ayırt edebilen yoktu. Ölülere ruh derler ya burada ölüler canlılar kadar ruhsuz, diriler ölüler kadar umutsuzdu. Yine de Penguin Classics dostlarından olup da banyoya elini falan yıkamaya girenleri yakalayacak bir şey vardı: Essays, Everyman Library, 1968, F. Bacon.

Gözlerini kapadı. Annesinin görüntüsü, banyoda Bacon’ın denemeleri elinde:

“Bacon and eggs,” dedi anne.

“Steak and kidney pie,” diye yanıtladı baba.

Gülüşüp sarıldılar. Hırsla gözlerini açtı Cansın. Bacon’ın denemelerini eline aldı. Karıştırmaya başladı, elbet ilk karıştırışı değil. Hemen her banyoya girdiğinde şunları bir okuyabilsem, diye içinden geçirirdi. Bazı cümleleri anlar gibi olur daha doğrusu aslında hepsi bildiği kelime bile olsa cümlelerin, ifadelerin ne demek istediğini anlayamayışına daha da şaşar ve içerler, İngilizce ile arasına sanki okyanus girerdi. Okyanusu aşacak hali yoktu, sadece seyredecek zevki yoktu, balık tutup bulduğuyla yetinecek bir şeyleri de yoktu. Bakarken boğuluyordu. Küvetin suyunu doldurmaya başladı, su fazla sıcak olmasın diye eliyle ılıştırdı. Fazla sıcak suya girerse birkaç dakika sonra içinde cinnete benzer bir duygu kabarıyor, canını dar atıyordu. Soyunup küvete girdi. Küvete soktuğu vücudundan iğrendi, su sanki bir anda grileşmişti. Tekrar Bacon’ın denemelerini eline aldı. Az evvel aklının takıldığı yere anlayacakmış gibi baktı. Az evvel siluetini olsun sezdiğini zannettiği cümle ondan daha da uzaklaşmıştı, İngilizce olmuştu. İngilizce demek ondan şakası, ciddiyeti, felsefesi, lafazanlığı, dalgası ile uzak şey demekti. Bir tek çok öfke ile çok gözyaşı İngilizce filmlerde ona aşina idi. Bir tek o bildik cümleler, feveranlar anlaşılırdı. Bir kız bağırarak bir oğlana “Senden nefret ediyorum,” dediğinde Cansın o kızı seviyordu, o anlaşılır, ne dediği belli bir kızdı, ya da “Beni bırakma,” diye ağlayan bir kız anlaşılırdı, hiç bırakılır mıydı böyle kız. Bazen aklına Netoçka Nezvanova geliyor, acaba sabredip sonuna gelebilseydi gerçekten her şey birdenbire anlaşılır olacak mıydı, yoksa anlamama ramak mı kalmıştı diye düşünüyor, bu ihtimal de onu delirtiyor, gidip parkelerin üstünde daha şiddetle zıplıyordu. Bu arada Bacon’ın denemelerinin nemden, hafifçe sıçrayan sulardan ıslanıp kabarmış olduğunu gördü. Kitabı nereye bıraksam diye hafiften doğrulmaya çalışırken, kitabın böyle kabarıp adeta kalınlaşmasının anne babasının hoşuna gideceğini düşündü. Eliyle küvetten aldığı suları hafif hafif kitabın sayfalarına serpiştirdi. Annesinin sesini duyar gibi oldu:

“Şu koca kitabı okudun mu hayatım?”

“Tabii, tabii, koca olduğunu fark etmedim bile, evet kalıncaymış, fark etmez.”

Sırtını küvetin kenarına yasladı. Rahat değilken rahatmış pozu aldığı hallerden birinde olduğunu düşündü. Küvetin kenarı sırtına batıyor, başı acıyor, ayakları tam sığmıyordu. Küvete böyle giremeyenlerden küvet onlar adına sanki intikam alıyordu. Güzel kızlarla beraber olabilen oğlanlardan güzel kızların hercai hali, olamayanlar adına intikam alıyordu; pahalı yemeklerin hayal kırıklığı yaratan tadına kuru biber dolmasının ahi sebep oluyordu, zenginlerin gözaltı torbaları, sefahat kocamışlıkları ve sertleşmiş ciltleri, sakin ve sıkıcı yaşayan ama rahat uyuyanların diyeti idi; bekâr yaşlı kızların parlak ciltleri evliliğin solgunluğunu onlara müjdeliyordu., belki her şey aslında doğruydu ve hakkaniyetliydi de işte bilinemiyor muydu, neydi. Bu kitap, bu zavallı kitap belki yirmi senedir bu banyodaydı. Cansın onu zaten dünya ile aynı anda görmüştü. Yirmi senedir burada ikamet ediyordu. Cansın kitabı biraz daha karıştırdı. Bilmediği kelimelerin altını hep çizmişti, hem de ucu çok sivri çizerken sayfayı da adeta sıyıran, yaralayan bir kalemle. Annesinin klozetin hemen kenarına koyduğu aslında mimarların kullandığı bir çizim kalemi vardı. İngiliz malı. Kalemin ucu ince ve çok sert rengi de kan kırmızıydı. Hep orada durur, annesi banyodayken Bacon’ın denemeleriyle bu kalemi aynı anda eline alır, bazen bazı kelimelerin, bazı cümlelerin altını çizer, bazen de sayfa kenarlarına düşüncelerini yazardı. Cansın da bazı kelimelerin altım çizmişti ama hem ne olduklarını tekrar unutmuş hem de annesinin çizdikleri ile karışmıştı. Annesi kelime çizmekten aslında çekinir, Cansın ile karıştırılmaktan korkardı. O daha çok, beğendiği ya da uzun bulduğu cümleleri çizer, kenar köşesine bir şeyler karalardı. Babası annesinin bu karalamalarına da hayrandı; “Bacon bir ise, sen de ikisin,” derdi. Annesi bu iltifatı da çok olağan karşılar, babasına, hizmet eden garson aşinalığında bakardı. Annesi nedense lütuf, sadakat, sakınma, merhamet, bilge görünmek gibi kelimelerin altını çizmiş, kitabın önsözünde Bacon’ın yazdığı İngilizceyi kaybolacak bir dil olarak görüp ölümsüz dilin Latince olduğuna duyduğu inanca ok çıkararak “Aptalmışsın Bacon, İngiliz olmuşsun, sir olmuşsun ama bu kadarcığı akledememişsin,” diye İngilizce olarak yazmıştı. Bu kelimeler, cümleler kırmızı kırmızı o kanamış, kanırtılmış halleriyle insana açık ve asla iyileşmeyecek bir yara gibi bakıyorlardı. Cansın’a bir sıkıntı geldi, zaten hep sıkılırdı, olur da biraz sıkılmasa bundan da sıkılırdı. Önündeki zamanı düşündü, sıkıntı şiddetlendi. Nasıl vakit geçirecek, ne ile yaşlanacak, yaşlılığını ne yapacaktı? Acaba yaşlanınca daha da fazla mı sıkılırdı, yoksa sıkıla sıkıla bir bez gibi kurur buruşur muydu? Şimdiki yaş, salyalı sıkılması o zaman kuru, bekleye bekleye bayatlamış, ekşimiş başka bir sıkılma mı olurdu? Çok eskiden, çocukluğunun en eski hatıralarında parklarda delikli, fileli, pantolonun üzerine bırakılmış, cekete benzer şömiz yakalı bej, gri, açık kahverengi gömleğe benzer, hiçbir şeye benzemez bir şeyi hep giyen yaşlı adamlar vardı. Onlann giydikleri bu şey, işte sıkıntıydı. Sıkıntının parklarda oturan ihtiyar adamlara giydirilmiş forması, resmî kıyafeti buydu. O vakit kaydırağa veya salıncağa binerken gördüğü ince dudakları sımsıkı kapalı, gözleri ne renk olursa olsun solgun ve durgun hep aynı renkmiş gibi duran ve aynı şeyleri görmekten sabitlenmiş ve belki artık başka şey gören ama dalgalı, puslu, sisli açık kahverenginin perdelenmişi gibi duran bu gözler, dizlere konmuş damarlı ve açık kahverengi eller, mat ve yaşamadığı belli seyrek saçlar, çökük avurtlar bu gömlekle, bu sıkıntının gömleğiyle tanımsız bir yakınlık içindeydi. Üzeri tüylü çağla bademi baharlar varla yok arası böyle gözlere bir fer getirir ama bu gömlek onu hemencecik yangın görmüş gibi söndürürdü. Belki de yangın görürdü kim bilir? Cansın bazen kendini bu gömleğin içinde görürdü. Rüyada değil, otururken, yatarken, özellikle sıkılırken birdenbire üzerinde bu yazın ihtiyarlan terletmeyen fileli, şömiz yakalı gömlekle görürdü kendini. Göz kapakları hafifçe düşük, gömleğinin irice düğmeleri kapalı, fileli kumaşın deliklerinden parkta ağacın altında bazen hafif bir rüzgâr içine giriyor ama hayır üşümez, atleti de var. Dikkatli bakınca gömleğinden izi görünüyor. Böyle görürdü kendini ve rüzgâr içine kaçmış da temmuz sıcağında donmuş gibi şöyle bir gömleğini düzeltir, giren havayı çıkartırdı. O zaman Cansın, o zaman işte sıkıntıyı canlı, sabit, ölen ama dirilen, öldüren ama ölmeyen elbiseli, gömlekli, puslu gözlü biri olarak tanır ve onu bu kadar yakından tanıyışına anlam veremezdi. Bir şeyle ürperirdi sadece; acaba o ben miyim?

Şimdi suyun içinde yine derin bir sıkıntı her yerini kapladı. Başında bir ateş, gözlerinin önünde gelmemiş günlerin korkusu, geçmemiş acıların ön ıstırabı, henüz işitip aşağılanmadığı sözlere bulamadığı karşılıklar kaparo verip istemeden de olsa aldığı şimdiye kadarki hayatının bakiyesi olarak gözünün önüne geldi. Zaten hayatı hep gözünün önünde yaşardı ve bu yaşadıklarından o kadar ürperirdi ki bir de inip yaşamaya cesareti hiç olmazdı. Üzerinde hep bir yorgunluk, hep bir usanç, geçmemiş günlerin ağırlığı ile en iyi halle sıkılır, en fena halle halden hale girerdi. Şimdi suyun içinde bir işe girdiğini düşündü; düşünürken fena oldu. Çalışmak, bir şeyin, bir yerin parçası olmak düşüncesi içini allak bullak etti. Bastı istifayı. Evlendiğini düşündü, hoş bir kız, sakince bir hayat hayal etti azcık rahatlar gibi oldu. Ama kız daha dün bir bugün iki; kültür turları, mavi yolculuk, fotoğraf kulübü falan gibi Cansın’ın duyunca ya ölüm uykusu şeklinde duyduğunu unutma uykusuna ya da sinir krizi geçirip neft yağı sürülmüş amok [çılgın, sapıtmış, deli gibi]  koşucusuna döndüğü şeyleri söylemeye başladı. Cansın karısından utanıyordu. Derken çocuk yüzünden de kızla tartışmaya başladı. Karısı çocuk olsun, adı da Cansın’ınki gibi bir şey olsun istiyordu. Üstelik Cansın’ı adı yüzünden beğendiğini de ağzından kaçırmıştı. Arkadaşları “Kocan Amerikalı mı, Ingiliz mi?” diyorlar, o da “Aman canım ne fark eder,” cevabını veriyordu. Koşarak adliyeye gitti, boşanma dilekçesini de kapıda oturan daktilolu ihtiyara yazdırdı. “Cansın benim karım…” diyor, ihtiyar arzuhalci “Şiddetli geçimsizlik yazalım, hakim anlamaz,” diyordu. Usandı Cansın. Annesi “Damat kayınpeder toprağından, gelin kayınvalide toprağından halk edilmiştir, bizimki de tam öyle oldu değil mi sweatheart,” diyordu. Cansın kaşıntıdan boğulacak gibi oldu. O da ne? Üstelik kız boşanmıyor onu perişan ediyordu; mahkemeler kadınlardan yanaydı. Çıldıracak gibi oldu. Çocuğunu hayal etti elinde psp ile gece gündüz oynayan bir oğlan, çocuğun saçma bile dokunmamaya karar verdi; iyice sıkıldı. Açılmak, gördüğünü unutmak ve bu korkunç hayal dönmeze gitsin diye gözlerini kocaman açtı. Su sanki daha da ısınmış, nerdeyse onu haşlayacak hararete gelmişti. Ağır bir cinnet duygusu her yerini sardı. Bir karımla, bir de oğlum olsaydı, bari şu an onları keserdim de rahatlardım diye düşündü. Kendini elinde bir satırla ya da elektrikli bir testereyle hayal etti. Testereyi karton bir kutudan çıkarıyor ağır ağır salona ilerliyordu. Boşanmak istemeyen kadın kanepede yanlamış, oğlan hem avaz avaz çizgi film seyrediyor hem halıya yüzükoyun uzanmış psp oynuyordu. Sağda solda adamın ayağına batan pis pis irili ufaklı oyuncaklar vardı. Cam sehpanın üzerinde kenarları simli, püsküllü, iki ucu ve ortası bükülmüş dağınık mı az evvel biri mi boğulmuş da hemen gelişigüzel oraya bürülüp dürülüp konmuş belli olmayan ortasına vazo yerleştirilmiş bir örtü gördü. Ani bir mide bulantısı duydu ama katlini kolaylaştıracak bir sancak gibi algıladı bu gördüğünü. Örtüyü de lime lime kesip sonra kadınla oğlanın üzerine serpeyim diye düşündü. Karton kutuyu hızla alıp içindekini çıkarmaya çalıştı, anlaşılan henüz hiç kullanılmamıştı. Her yerinden plastik bir şeyler, kâğıtlar fışkırıyordu. Kaim bir kâğıt tomarı testereyi çıkarmasına mani idi. Elini atıp kâğıtları hızlıca çekti. Kalın bir kullanma talimatı olduğunu gördü, hem de İngilizce. İçine yeni bir cinnet daha doğdu. Abuk sabuk resimler, şemalar, üstelik hiçbirinde kafa nasıl kesilir gösteren bir şema yok. Okumaya çalıştı “Please do not…” ama ne, neyi yapmayayım derken, derken sayfaların bir ikisini yırttı, attı. Ardiyeden el yapımı hafifçe paslanmış kullanma talimatı, İngilizcesi olmayan babasının Bursa işi baltasını koşup getirdi. Elektrikli testerenin üstüne, altına, sağma, soluna vurmaya başladı. Kadınla çocuk onu görmüş gülüyorlardı. Hedefini şaşırmış, yorgun kaldı. Zaman zaman olduğu gibi aşırı sinirlenip taşlaştığı hallerden birinde kaldı. Su sanki cehennem sıcağına ulaşmıştı, işin tuhafı sudan çıkamıyordu. Çıkamıyordu işte, yapışmış, mıhlanmış gibiydi. Kendini kaybetmek üzere olduğunu sezdi. Buharlar her yeri kaplamış göz gözü görmez olmuştu. Dayanılmaz sıcak suyun içinde Cansın kıpırdayamıyordu. Bacon’ın denemeleri küvete düştü.

Bacon’ın cehennemi

Şimdi yılın kaç olduğuyla yıl nedir bilmeyen ilgilenir, hem de en bilmeyen, en bilemeyecek olan. Ne mutlu ona. Selam sana sade insan, sen dünyanın en zenginisin. Harcamakla bitmez bir hâzineye sahipsin. Bilgi bile tükenir yenisi ile genişlemek, tazelenmek, desteklenmek ister ama senin gabilik [Anlayışsızlık, ahmaklık, kalın kafalılık, bönlük.] hâzinen her an çaba harcamaksızın hatta çaba harcamadıkça daha da semirir, irileşir. O irileştikçe senin rahatın artar. Selam sana iri, cesur, semiz insan. Dünyada olsam şu an sana böyle seslenir, senin gibi olmadıklarını düşünenlere kendimi beğendirirdim. Senin gibiler zaten beni dinlemiyor olurdu. İşte dünyanın faydasızlığına bir örnek. Çok sıradan bir örnek, buna kimsenin ihtiyacı yok. Söyleyenden başka. O da bilinir ki hayran demek zaten gabi demek, gabi olmasa söz kime söylenir.

Şimdi yılın kaç olduğu önemsiz, kaç yıl kaldığını ben de bilmiyorum. Zaten kalan yıl değil, çekeceklerin bitmesi. Çekecekten kastım; anlayacaklar, anlamak zorunda olunanlar. Anlama o kadar sancılı bir süreç, kabullenme o kadar eziyetli bir hal ki anlamak ve kabul etmek, bunu içine sindirmek, bu hal ile bir olmak çekmek anlamına da gelebiliyor. Anlamak öyle bir sancı ki insanın vücuduna bir başka insan daha yerleşiyormuşçasına bir darlık, isyan, bunalma, kabullenme güçlüğü ve daha, çok daha dar bir yerde yaşama mecburiyeti getiriyor. Anlama öyle zor ki, anlayışı ve onunla gerçekten bir olup olmayışı her an, her şeyle sınıyor, hep anlamanın neticelerini istiyor. Ve nihayet gerçekten anlanmışsa, anlama gerçekleşmişse o darlık giderek genişliyor, içinde dönülen bir giysi, koruyucu tılsımlı bir gömlek, başın üstünde görünmez, nereden geldiği belirsiz bir hale gibi dönen ve her şeyi tatlılaştıran bir ışık oluyor. Bunu dünyada yapmayanın, buna yanaşmayanın buraya gelince karşılaşacağı bundan başkası değil. Orada daha kolay olabilirdi diye, orada benden beklenen daha azdı diye hep aklıma geliyor. Zaman ıstırap demek, ıstırabı çok çekmeyeyim diye her şeyin üzerinden en ağırlığıyla geçişine göz yummak, sessiz kalabilmek, gördüklerini görmek ama sadece görmek demek. Zaman, bir algının acısından ve yetersizliğinden başka ve daha derin bir algının acısına uzanan yoldaki yolcunun mevcudiyeti demek, yürüyen, önünü görmeyen, görmesinin imkânı olmayan demek. Önüne çıkanı değerlendiren ama ne çıktığını o gözden kaybolduktan sonra anlayan demek.

Ben Bacon, Francis Bacon yazar, filozof vs. Bir de benden sonra bir ressam çıkmış aynı adda. Benim yaptıklarım, onun da yapmadıkları daha çok herhalde ki onu daha buralarda göremedim. Kendimi tanıtmak tuhafıma gidiyor, böyle bir şey yapacağım hiç aklıma gelmezdi. Acaba bunu denemem bile tuhaf mı? Nasıl ki dünyada burası bilinmezdi, şimdi de orası bilinmiyor, oradan getirdiklerimle buradayım ama orası ne durumda, benim oradaki halim, yaptıklarım ne durumda, bilmiyorum. Sadece bir rüşvetçi olarak mı anılıyorum, bir ele verici mi, yükselmek için her şeyi yapan mı? Yoksa bunlar unutuldu da eserlerim mi kaldı? Hatta eserlerim büyüdü mü, ya da benim yazdıklarımın ötesinde bir değerlendirme ile çok yüksek bir yere mi konuldu, zaman içinde zayıflayıp cılızlaştı mı, sıradanlaştı mı, başkalarının üzerine iki tuğla daha koyup fazla da bir yere çıkamadığı bir seki mi oldu, bana önemli ve bambaşka geleni gerçek bir önemli süpürdü mü, bu gerçek önemliyi keşfeden oldu mu, gerçek yerine başka bin türlü müteşabih mi ortaya çıktı da beni yine de savurdu, bütün bunlar gerçeği daha da mı gizledi, ben de, benden öncekiler gibi sadece sıraya mı girdim, öncekiler ve sonrakiler ve nihayet arasında yerim neresi, anılıyor muyum, tümden unutuldum mu, onu da bilmiyorum.

Bizim Hıristiyan mistikleri lafı çok gevelediklerinden dinleyen de, anlayan da pek yoktur. Bu belki de söylenenin de olmamasından, sarahatsizlikten kaynaklanabilir. Birkaç istisna hariç, rahibe kılıklı kadınların kendileri kadar kuru, haşlanmış tavuk tadında bir öte dünya mistisizmini sunuşları ve bu tatsız tuzsuz yaklaşımları yüzünden dünya tercihe şayan olmuştur. Ama bazı başka yüksek eserlerde insanı dine, günaha, sevaba ve anlayışa yaklaştıran şeyler de vardır. Din için kutsal kitaplar gerekli ise de iman için cehennem gerekli; ya orada ya burada. Tam olmak ve içi dolmak için.

Ben bazılarınca yükselmek uğruna her şeyi yapmış bir adamım. İnce ama adi bir adamım, zaten genelde öyledir, incelik; adilik ya da sığlığın ince bir zarıdır, bilen hemen bu zarı sıyırıverir, bilmeyen bilmeme ilmine devam eder ve “Ehline hiçbir şey zor değil,” der. Bazılarına göre işi yaltaklanmaktan geçen, bilgeliği kuşanmış ama bütün bildiklerini nefsinin bir anlık gafletine toka etmiş ahmak ve yenik düşmüş bir adamım. Bazılarına göre layığını bulmuş, dünyada teker meker yuvarlanmanın ibretlik hah ile sonrakilere gösterilecek iyi bir örneği olarak iyi ki olmuş, bazılarına göre eline İrer fırsat geçenin yapacağını yapmış talihsiz, herkes gibi, herkes kadar zaaflarla malul sıradan bir adamım. Bazılarınca yakalanmakla talihsiz, yakalanmasa şimdiki halinden daha iyi olmayacak vasat ama renkli hayatlı herifin biriyim… İnsanı yaşarken tanıyan yok da öldükten sonra şu tanıma, tanımlama gayretleri, bunu yapanın kendinden eminliği (ölüden emin olmak), şunu şu sebepten, bunu bu sebepten yapmıştı, yapsa ya da yapmasa şöyle olabilecekti… gibi sözler yok mu, dirimin de en az ölüm kadar muamma olduğunu adeta ispat ediyor. Bana sorulacak olursa, herhalde sorulacak; iyiyi de kötüyü de neden yaptığını bilmeyen biriyim. Yaptıktan sonra neden yaptığımı düşünüyor ve neticeye göre bir neden buluveriyorum. Bu yüzden hep haklı mıyım, hep haksız mıyım, bilmiyorum. Buraya bunu öğrenmeye geldim. Ne olduğumu, ne kadar olduğumu, boyumu poşumu, başkalarının ne ve ne kadar olduğunu… her şeyin aslını, ederini, ölçüsünü öğrenmeye geldim; getirildim. Ne yapmam gerektiğini eğer doğru ölçüleri öğrendiysem, zaten biliyordum, yapmıyor, yapamıyordum. Çünkü okuduklarım bana, benim gibilere göre değilmiş gibi geliyordu. Başka türlü bir yol, iz bulamayacaklara, perişan olacaklara göre gibi geliyordu, bunu bu düşünceyi bana bir getiren de vardı ve benim bu geleni memnuniyetle kabulüm. Ben bunları okuyor, anlıyor hatta seviyor, var olmalarından memnuniyet duyuyor ama yapmıyordum. Her şeyi ve her değerlendirmeyi bunlarla elde etmeyi de, edilebileceğimi düşünmüyordum. Bunların, din ve ahlak kurallarının, kötü ve akıl edemeyen yaradılıştakilerin büsbütün zıvanadan çıkmalarına mani olmak, dünyaya bir düzen getirmek, bir tedirginlikle yaşatmak için olduğunu düşünüyordum. Çünkü bütün kötü olarak tanımlanan şeyler de Tanrı’nın halk ettikleriydi. İçime yerleştirilenlerdi. Bunlar satılıyor ya da çaba ile ediniliyor olsalar onlara hiç yanaşmazdım. Ama bunlar, hiçbirine dokunmamam için içime ekilmedi; her birine dokunup, her birinin ilmeğinden geçmek içindi elbet. Aşkı ben icat etmedim. Ama yasak, günah denmese her kızışan aşkı ve yasaklamayan kitabı eline alıp gelecek günlere böyle bir şey bırakmayacaktı. Yasak dendi ki gerçekten onu isteyen göze alsın, gerçekten günaha girsin, gerçekten affedilsin. Bu tırmanma arzusu da benim içimde ekililerdendi. Ne kadar aşağıya bakmaya çalışsam boynumu eğemiyordum. O dururken, öbürüne razı olamıyordum, ben dururken O’na kadanamıyordum. O zaman anladım ki bu kader bana ait. Olacağımı bunların içinde olacağım. En istekli, en aşağılık, en zarif, en bilgili. Bunların sallantısından çıkacağım. Biliyordum; öyle de oldu. Bunları yapmadan perişan olunacağını, ama kişinin bu perişanlıklardan kendi cehennemi vasıtası ile çıkabileceğini, kendi kendini yakabileceğini ve böylece cennetini bina edebileceğini, bunun, yıkık ve yanık cehennem kalıntısı üzerine inşasının cenneti dönüştürmenin yolu olduğunu düşünüyordum.

Rüşveti alırken de, birilerinin ayağını ummadıkları şekilde kaydırırken de, bilgelikten, nezaketten bahsederken de ben aynı insandım, hiç değişik bir şey yoktu. İki halde de kendimde olmayana göz koymuş, onu edinmeye çalışıyordum. Rüşveti alırken daha evvel yüzlerce kez düşündüğüm, yapamadığımda beceriksizliğime kızdığım bir şeyi yapıyordum. Daha fena şeyler de düşündüm; hatta yaptım. Ama bu bilindi; ben de bununla bilindim. Bu yapılan bilinmekle “fena” sıfatını benim dilimde bile kazandı. Hatta diyebilirim ki bu yaptığım ve yakalandığım benim hafif ve masumca bir yanımdı. Öbürleri, bilinmeyenler, benim korkularım onlardır, onların biriktiği bir yer var ise, unutulmamışlarsa, unutulmasın diye onları anan, hatırlatan varsa işte o yığındır beni korkutan. Bilinen ve ifşa olunan benim dünyadaki şeklimi belirledi, bilinmeyenler buradaki şeklimi verecek. Utanmadığımı, küçülmediğimi elbette söyleyemem, ama büyümek için küçülmek elbet lazımdı. Darlığı, sıkışmayı hissetmeyen patlayamaz. Sokakta kendiyle yürüyen onurundan habersizken, aşağılanan onu hatırlar ve paha biçemez. Ama hani insan kendini, başkasını şaşırttığı kadar ve ani de şaşırtamaz. Bunlar insanın içinde zaten o kadar var ve yerleşiktir ki yakalanma olmasa hiçbir şey değişmez; ne bilgeliğe, ne şerefe hayranlığım değişmez. Kendimi, ne olduğumu bilerek az çok beğeniyordum. Başkaları bazı şeyleri anlamadı, sadece olan bir yönü ile onlara aşikâr oldu diye kendimi alabildiğine kınayacak değilim. Tedbirsizliğime yanabilirim, bunu değerlendirişlerine yanabilirim ama bu olduğumu kabul etmem. İnsan kendine çepçevre aşina iken yandan, bir anlık, bir zaman, bir ömür süresince bir kez bakanın gözüne, değerlendirişine kendini nasıl teslim edebilir ki? Benim bundan evvel binlerce başka hallerim oldu, onları kim gördü? Gören neden bana saygılarını sunmadı, neden beni kutsamadı, ya da şimdi niye burada değil, neden beni kurtarmak için bir şey yapmıyor, o da kendi gördüklerinden, bildiklerinden bahsetmiyor, onun hiç mi tanıkları yok, bütün o görüntüler kayıp mı oldu, bütün o güzel yad edişler sonsuzluğun neresinde kayboldu, neden hep onlar kayboldu? Hayat anlık bir görüntünün aksülameli, insan da onun objesi değildir. Bütün görüntülerin, her şeyiyle bir araya gelmesini istiyorum. Her zaman her olanı, nedenleri ve aslıyla ve hakkıyla görmek istiyorum. Biliyorum ki bu bir ıstırap değil. Bu tartıyı kabulüm var. Ama elinde bir anın ağırlığı ile gezip beni bununla öbür kefeye yerleştirip “Bu kadarsın,” diyecek olana acırım. Ahmağın, ölçüsüzün biridir o. Ama ne denilebilir ki dünya ve onun ölçüsü, adaleti de bu ellerdedir. Benim elim de bu sahte, bu hileli tartıyı az tutmadı; bir kefeye insanın vücudu ve her şeyinden ayrılmış, mesela sadece bir eli, öbür kefeye de türlü içsel vicdandan arınmış ağırlık çeken ama içi boş demirleri koyup tarttık ve her defasında çıkan sonuca aslında şöyle bir geri çekilince şaştık. Anın ve hareketin, duygunun ve kaybın ölçüsü hemen oracıkta bir pazaryerinde gibi tartılır ve bu utanç verici hal, biçimlendirme kâfi ve adalet diye görülürdü. Adaletin ölüsü ve ölçülecekken kaçıp bıraktığı kuyruğu ellerde bir terazi gibi tutulur ve bu poz çok beğenildiğinden resme, bronza dönüştürülürdü. Dünyada adalet kelimesini ağzına alana da acırım. Ben de aldım ama söyleyeceğim şu ki; gerçek anlamı ile asla almadım. Gerçek anlamını bilmediğimi, bizlerin buna her anlamda uzak ve imkânsız olduğumuzu hep bildim. Benden yukarıdakilere fazlaca iltifat edip yer kapmaya, dünyada kapladığım yeri genişletip yükseltmeye çalıştığım çok olmuştur. Ama ben bunları yaparken de doğrunun, zarifin izinde olmadığımı biliyordum. Bunu yaptığım, talep ettiğim insanların benden beter olduğunu da görüyordum, onların beni gördüklerini de görüyordum. Yani her şey zaten bildik, tanıdık, aşina bir nahoşluktu. Sonu istediğim gibi olsa da olmasa da bunun bir son değil bir aralık olduğu belliydi. Böyle dinlenenin gün gelip yorulacağı da belliydi, ama nihai bir dinlenme değil. Çünkü biliyordum ki çabam nihai dinlenmenin yorgunluğu değildi. Ama işte yaşamak da biraz böyleydi. Bizim gibilere bakıp, hayatı sonsuz saydığımızı düşünmeleri de safçaydı. Sonsuz değildi, ne o ne ben. Sonsuz olan başkaydı, ama ben Francis Bacon bir sonlunun sonsuz ahmaklığını, sonsuz yanılmalarını, sonsuz aşağılanmalarım, sonsuz hırslarını, sonsuz isteklerini şehvetle, sanki sonsuza kadar benimle olacaklarmış gibi yaşamayı bir sonsuzluk alameti sayarak yaşadım. İşte bu duygum sonsuzluk alametiydi ve ben bir ona hayrandım. Karlar da yağdı, hayallerim de altüst oldu, kendi toprağım da kurudu, ufaldım da, yüreksiz de kaldım. Ne hapse girerken, ne aşağılanırken, ne o zaman, ne bu zaman, derim ki: Tanrı’dan çok ama çok utandım; ama yapıp ettikten sonra hiç ama hiç korkmadım. Bunun sonsuzluğa ait olduğunu bildim.

Nasıl öldüğümü hatırlamıyorum, ama ölecek gibi hissettiğim hiçbir an ölmedim, ölümü yaşadım; ürpertisini duydum. Kendimi tuhaf bir salıncakta korku ile keder arası, utançla mahcubiyet arası duydum. Yaradılışıma göre mi yaşadım, yaşamam gerekenlerde eksik ve yavan mı kaldım, dokunmamam gerekenlere mi dokundum yoksa hepi topu bu, benden beklenen bu ve bu kadar mıydı, hâlâ bilmiyorum. Bildiğim, gayret ve dikkatle daha iyi, daha doğru yaşayabilirdim ama ne gayretimi, ne dikkatimi buna sarf etmedim. Daha doğrusu etmeyerek nereye gideceğimi kendi gözümle takip edip çok uzaklaşmadan hep geri döndüm. Uzak yerleri de görmek, ne taşıdıklarını ve gidenin neyle döndüğünü bilmek bana önemli ve şart geldi. Bu şartı titizlikle yerine getirdim. Bunu yerine getirmekle çok farklı bir bilgi ve duygusal tecrübe kazandım mı onu bilmiyorum. Sıradan ve tek katmanlı insanlardan, bir halden öbür hale geçemeyenlerden, bir hali öbürüne taşıyamayan, bulunduğu halden çıkamayıp boğulanların cenderesinden ve darlığından elbet uzak, geniş ve uzun tasmalı yaşadım. İnsanlar arası fark maalesef ne kadar uğraşılsa çok fazla olamıyor. Çok uğraşı ve farkındalıkla bile az bir şey, farkına zor varılır bir şey ancak var edilip, içe yerleştirilebiliyor. Belki bu az şey çok kıymetlidir onu da daha bilmiyorum. Ölürken kendimden umudum yoktu. Hayatımdan gerçekleştirebildiklerimden, olabildiğim halden memnun değildim. Zaten yaptıklarımdan duyduğum korku, yaptıklarımın doğru olmadığına duyduğum inanç olmalıydı. Bu inanç elbet vardı da ben, bunları ayıran çizgiyi kaybetmekten korkuyordum; çizginin öbür tarafına geçmekten değil. Konuşurken ve yazarken hep kesinliği ve netliği öne aldım. Ama bu kesinlik beni hiç kuşatmadı. Öyle yapılması ve davranılması gerektiğini, insanlara bunun gerektiğini biliyordum. İşlerden ve her şeyden emin olamayınca inanamayan, yaşayamayan, sevemeyen, katlanamayan, fedakârlık yapamayanlara net bilgiler, net imanlar, net kurallar sunulmalıydı; sunduk. Sonra da bunlara tâbi olanları övdük. Bu övgüler ne kadar samimi olabilirdi? Bunlarla övülen insan, bunlarsız dağılan ve her yola çıkmaya hazır hale gelen insan, taşı eline alan insan, insanların muhakkak en zayıfıydı, en tembeli ve en rahat arayanı, ötekini en beğenmeyeni de oydu. O kadar çoklu ki onunla ilgili söylenecekler, kimse bunu göze alamadı. Onunla konuşmayı, ona kendini ve şeyleri göstermeyi ve onun emniyetten uzak durmakla ne hale geleceğini görmeyi göze alamadı. En başta da ben. O dünyadan bi haber gidecek olan, O, işiteceği ve göreceği en çok olan.

Ölürken mutsuzdum ama dönsem de başka türlü çeviremeyeceğim bir kör topaçtı bu. Dönerdim, hem de hemen, ama değil mi ki ben benim, yine yapacağım, olacağım bundan fazla olmazdı. Rüşveti elbet almazdım da, şimdi söyleyemeyeceğim, yakalanmadan, yüzüme vurulmadan yaptığım pek çok şey bunun yerine geçer, ben gene olacağımı olurdum; kusurlu insan.

Şimdi buraya birileri geliyor ha bire, kimse kimsenin umurunda değil, yerimiz umutsuz ama kopkoyu bir umutsuzluğun kuyusu da değil. Ağır bir perişanlık, bir terk, bir vazgeçilmişlik ve vazgeçilenin başına eşya dahi olsa geleceği düşünülen bir tahribat hep sağımızda duruyor. Her cins insan var burada. Çok fena görünümlü ve tavırlılar da ne yalan söyleyeyim zarif ve vakarlı kimseler de var. Görünümler başka başka, burada olmanın da nedenleri başka başka. Bu başkalık kurtuluşa mı, aynılığa mı yaklaştıracak, daha bilmiyoruz. Zaman zaman ortadan uzun süre ya da bize öyle geliyor kaybolan ve biraz değişerek nasıl olduğunu anlatması zor bir değişiklikle dönenler oluyor. Ben de bunlardanım. İkide bir, bir banyoda buluyorum kendimi. Küçük tuhaf bilmediğim tarzda bir banyo. Zaten biz banyo bilmezdik de işte, malum şeylerin hep bir usulü vardır. Ama sonradan gelen öncekilerin bir şey bilmediğini sanır. Ben neyse ki hiç bu kadar aptal olmadım. Bir tuhaf banyoda buluyorum kendimi, karanlıkta otururken tuhaf, gündüz gibi bir ışık kaplıyor her yerimi. Zaten öldüm öleli, süresini bilmediğim bir zaman hep karanlıkta ve hışırtılar, kıpırtısızlık ve yanıma gidip gelen şimdi anlatamayacağım bir tür konuşmalar oluyor. Ben bu konuşmalarda dünyada olduğu gibi sakin ve etkili olmaya çalışarak ve yukarıdakilere yaltaklanmak da âdetim olduğu için onları överek, yüceltmeye girişiyorum. Çoğu zaman ne dediklerini anlamıyorum, kendilerini de göremiyor sadece benimle konuşulduğunu seziyorum. Benim bu çabam da kimseye elbet değmiyor. Azcık yüz bulsam iyice yanaşıp etekleyeceğim ama iğrendirmekten ve başka şeylerden çekindiğim için böyle yapıp duruyorum. Ama yolumun yol olmadığı belli. Bu halde ne kadar durdum bilmiyorum. Diyebilirim ki yüzer ve uyur gibi, uyuyamaz ve uyanamaz gibi, can çekişir de ölemez gibi, anlayacak gibi olur da birden unutur gibi, çok zaman geçmiş sanırken geriye düşmüş gibi, duruyorum zannederken yüzyıl geçmiş gibi… hep uykuyla ıstırap, gerçekle dehşet, hayalle uzun bir ufuk arasında ama hep her şeyimin üstüne basılarak ve bir iz çıkararak, izin kendisi olacakmışım gibi geliyor. Bir gün bir işaret olacakmışım gibi geliyor.

Hayatta iken -ne tuhaf bunu söylemek-en çok aşağılanmaktan, küçük düşmekten korkar ve bu olmasın diye olmadık işler yapardım. Aşağılanınca ben en ufak sözden ya da bir imadan ya da diyebilirim ki aşağılanacağıma dair duyduğum bir korkudan, henüz o yokken içimde bir dağlanma ve varlığımın paramparça oluşunu duyardım. Öyle ki bunu bir daha toplayamazdım. Toplayamayacağımı, beni aşağılayanın ne yapsam benim üstümde ve beni hor görür bakışını başımın üstünde görürdüm. Bu göz, sanki her şeyimi görür, her şeyimi anlar, tartar ve hafife alırdı. Hafife alınmamak için çok şey yaptım, hafife aldığım herkesin takdirini kazandım; diğerlerinin, belli etmemeye çalışarak gözünün içine baktım. İstediğimi göremedim. Anlıyorum ki göz istediğini göremiyor; gerçekten gözlerini kaçırıyor. Kör olduğumu o zaman anladım. Sağır olduğumu da buna benzer şekilde anladıktan sonra bir kör, sağır ve aklen kifayetsiz nasıl yaşarsa öyle yaşadım. İsterim ki bana da böyle davranılsın, densin ki: Sen Bacon bu halinle, bu ellerinle, gözlerinle, kulağında olmayanlarla, perde ve ağırlıklarınla bir insan ağırlığındasın. Böyle yaradılmıştın, kendinden çok şey umdun, herkes kendinden çok şey umar, herkes kendinin hayal kırıklığıdır, umudun kibrindi, aklın ahmakların hayranlığı, sana verilenleri pek de iyi kullanamadın, senden çok iyiler, hayal edemeyeceğin kadar iyiler var, senin işin onlarla. Bana bu denmez; dense, derin bir aşağılanma duyarım, denmese, derin bir özlem duyarım.

Banyoya ne zaman geldim bilmiyorum, bir aklım diyor ki hep buradaydın, bir aklım da bir zaman önce buraya getirildiğimi söylüyor, aslını bilmiyorum. Bu banyoya Cansın diye salak bir oğlan girip çıkıyor. Beni eline alıp duruyor. Sert, sivri uçlu, kırmızı bir demiri var. En saklandığım özelliklerimle -bunu o aklıyla nasıl yapıyorsayakalayıp o dediğimi, bende olmadan dediğimi, varmış gibi yaptığımı, kelime olarak, ince tırpan gibi demiriyle benden sürüyüp çıkarıyor. Benden o an bir kan fışkırıyor. Bunu üstelik o aptal oğlan yapıyor. Bir de anası var ki burada bile benzeri yok. Sanki beni anlar, tanır gibi yapıyor, oğlundan beter kenarıma köşeme ceviz içi kadar aklıyla aslında ne olduğumu yazıyor. Durmadan belli kelimelerin altını oyarak vücudumdan kan fışkırtıyor. Bu kadın, bu cehennem bekçisi, hele kör karanlıkta, üstünde korkunç bir kıyafet, saçları darmadağın, iki kaşının arasında derin bir vadi, beti benzi sapsan içeri dalıp, banyoya o kör karanlığı yırtan bir ışık salıp kendi gözleri de şekilden şekle girerek dalmıyor mu, beni eline almıyor mu, beni dişlerinin arasında tutup, yuvarlak tuhaf yuvarlak bir şeye oturmuyor mu, kenardan demirini almıyor mu, içeriyi bir şelale sesi ile doldurmuyor mu, sonra daha beter ses ve kokular ortalığı kesif bir cehennem çukuruna çevirmiyor mu, işte tam o an gerçekten cehennemde olduğumu anlıyorum. Hem de en korktuğum cehennemde; en beğenmediğimin, bir şeye tutmadığımın, görünce irkildiğimin elinden cezam kesiliyor, kalem onun eline verilmiş. O kadar değersizleşmişim ki değerimi bu kadın ölçüyor. O zaman hem paramparça oluyorum, hem de acaba buraya geldiğinde bu kadınmkini kim ölçecek diye de merak ediyorum. Cehennemin sonu yok demek ki. Bu sonsuz kuyu insanın inebildiği, yapabildiği en adi şeylerin altına inecek derinlikte ve kızgınlıkta. Bu oğlan, sürekli oflayıp duruyor. Her girdiğinde illa beni eline alıyor. Her eline alınışım ayrı bir ceza. Beni, kitabımı elinde şiddetle sallayıp “Seni yakacağım, Allah’ın cezası,” diyor. Beni o korkunç çukurun yanında bazen çok sıcak olan bir demir yığınının üzerine ızgara yapar gibi bırakıyor. Bazen üzerime kaynar sular döküp haşlıyor, ne olduğunu açıkladığım kelimeleri, onları niçin söylediğimi hiç duymamış gibi tekrar tekrar soruyor. Bunları ayrı bir yere yazıyor, gelip tekrar soruyor. Bana asla inanmıyor. Cehennem bekçisi kadının her yaptığında ona yardımcı olan, her yaptığını alkışlayan iri yarı birisi var. Bana kestiği her cezayı, bu iri yarı bekçi alkışlıyor “Sen yok musun sen, daha nelere muktedirsin de yapmıyorsun,” diyor. Her şeye, bu zebani kadına rağmen şu oğlandan daha çok çekiniyorum. Banyoya giriyor, sakin sakin fanilasını çıkarırken birden beni görünce gözleri dönüyor, ağzı köpürüyor, beni eline alıyor, hemen alttan alıp “Mercy me Lord,” diyorum, demirini alıp “mercy me” deyişimi kazıyor ve bağırmaya başlıyor “Mercy ne demek, şimdi de Fransız mı oldun?” Hayattayken bulduğum kaba gerçekleri, tabiatın sırlarını kat kat soyarak onların nüvesini çıkarmayı ve öz sularını keşfetmeyi ve bu bulunanları adeta bir laboratuvar ortamında sergilemeyi çok önemsiyordum. Hatta bu çabamda sona varmama bence ramak kalmıştı ki öldüm. O “ramak” sanırım “amak”mış.

Yine uzun bir süre kaynar suların içinde kaldım. Vücudum şişe şişe kendimin bilmem kaç katı oldu. Kutsal kitaplardaki “Vücutları yakıp derileri yenisi ile değiştireceğiz, tekrar yakacağız, vücutları o kadar büyüteceğiz ki yana yana bitmeyecekler” ifadeleri bende vücut buldu. Demirlerin üstünde yanıyor, kıtırdıyor, tekrar yanıyorum. Sözlerim, doğru söylemediğim sözlerim deşildikçe deşiliyor, kaynar sulara girip çıkıyorum, demirlerle kazılıp oyuluyorum, ne kadar zamandır böyleyim, bilmiyorum. Ben ne kadar zaman böyle yaptıysam galiba o kadar zamandır ben de bu haldeyim. Ah edenin sesi sükuta kavuşunca, beni anmaktan vazgeçince, ya da beni unutup, olur ya affedince bu halden çıkacağım. Böyle bir şey olmazsa biliyorum, sonsuza dek yanacağım, beni sürekli ateşe de hem şu oğlan atacak. Artık olanların izi silinsin istiyorum, sadece benim dimağımda kalsın. İçimde gizli bir cehennem ateşi ile cehennemden çıkayım ama bu ateşi ve onun gözleri alan harlı ışığını da yanımda yine de götüreyim. Olur ya çıkarsam, unutabilirim, bende izi de kalsın, unutabilirim. Ya da burada ben sonsuza kadar unutulabilirim.

Cansın’ın ateşi

Cansın ağır, berbat bir baygınlıkla, haşlanmaktan beter olmuş vücuduyla hâlâ küvetin içindeydi. Sıkıntı ve cinnetten ağlamak, öfkeden suyu, küveti, icat edeni, sıcağı ve her şeyi boğmak istiyordu. Güçlükle çok az doğrulabildi. Bacon’ın denemelerini küvetin içinde boğulup, şişip kıyıya vurmuş bir yaban domuzu iriliğinde gördü. Elini uzatıp aldı, bütün altını çizdikleri kalem izlerinin, kenara yazılmış yazıların silinmiş olduğunu gördü. Birden sanki içi ferahladı. Sözde anlamalar ortadan kalkıp Bacon ve yazdıkları tekrar muamma olunca, onu, o her yerinden bir izler renkler, oklar fışkıran halinden daha rahatlatıcı buldu. Onu kendi sırrında ve gerçek buldu. Hafifçe rahatladı. Artık kendini ona uzak ve dokunmayacak halde hissetti “Ne ise ne,” dedi. Eline alıp küvetin dışına attı. Kendinde müthiş bir güçsüzlük, vücudunda haşlanmaktan gelen korkunç bir sıcaklık vardı. Haşlanırken olmuş mu diye çatal batırılan sebzeler, etler, balıklar tavuklar geldi aklına. Tırnağını kendine batırdı, “Olmuş”, dedi. Bin güçlükle küvetten çıktı, içerisi dumandan görülmeyecek haldeydi.

“Cansın,” diye bir ses duydu, annesiydi.

“Cansın, ne yapıyorsun orda iki saattir, sesin soluğun da çıkmıyor, bir hamamın eksikti. Gençsin, şöyle zarifçe, hafif bir duş al, duş kremleri kok, saçlarını geriye tara, yüzünde yaşamanın zevki, bir edan, bir havan olsun, hiç benim oğlum değilsin.”

Acaba benim annem kim diye düşündü Cansın.

“Anne!” diye seslendi.

“Banyoya girişinde muzır bir havan, çıkarken çapkın bir duruşun olsun, biraz mimiklerin hareket etsin, elinle arada çeneni sıvazla, yoksa gene sabun mu kokuyorsun…”

“Bu değil,” dedi Cansın.

Az önce sanki üzerinden doğrulan ağırlık ve bunaltı tekrar abanmaya başlamıştı. Omuzlarında, göğsünde taş varmışçasına bir yük duydu. Zaten öyleydi ki hani bazı, eskiden daha çok görülen bir hamal tipi vardı; sırtında kemerleri ile asılı kalın, karışık renkli kilim gibi tahtamsı bir sekisi ile dünyayı taşıyacak gibi durur ve gerçekten de dünyayı taşırlar. Öyle ki onları hiç görmez de taşıdıklarını, öyle kendiliğinden yürüyormuş gibi üzerinize gelen dev bir yük olarak görürüsünüz. Seyrek olarak bu hamallar yolun kenarında bu sırtlarından sıyırdıkları ile beraber oturur, dinlenir ya da iş beklerken taşıma şeyleri kendilerinden daha fazla dikkat çeker, daha iri, daha dolu, sanki daha gerçektir. Cansın da kendinde oldubitti böyle kemersiz, halatsız, tahtasız sırtına yüklenmiş bir yük duyar, taşımaktan, üstelik ne taşıdığını, niye taşıdığını, kim için taşıdığını bilmemekten, nereye dökeceğini bilmemekten canı çıkardı. Bazen annesi “Cansın, sırtında küfe mi taşıyorsun, dik dur, taş taşıdın da mı yoruldun?” der, o da “Evet,” diyemezdi. Şöyle içinden içinden gene cinneti gelmeye haşladı. Eliyle banyonun aynasındaki buharları sildi. Kendine baktı. Yüz hatları, gözleri, dudaklarının kenarı bir umut ya da düşünce taşıyan gerginlik ve teyakkuzda değildi. Hep öyle durgun ve hareketsiz kalacaklarmış gibi yüzüne çakılmışlardı. Yüzüne baktıkça kederlendi Cansın, gözleri sislendi, yüzü yine kıpırdamadı. “Yüzümün benden umudu yok,” diye geçti aklından. “Yüzüm acaba bende olan biteni, şimdimi ve geleceğimi benden iyi biliyor olabilir mi?” diye düşündü. İnce kollarına baktı, ince bacaklarına baktı, göğsüne baktı. “Slim ama skinny slim,” derdi annesi, gülerdi. Tekrar bir hiddet duygusu kabardı içinde, göğsü şişti, üzerinden sular damlıyordu, yüzü sıcaktan pancar gibiydi. Hiddetli yüzü, az evvelki durgun yüzünden iyi göründü gözüne. Durgunluk veren şeyler aklına gelince gene şiddetlendi. Bacon’ın denemeleri yerde sularını sızdıra sızdıra yatıyor, yorgun, bitap ve her şeyin sonunda görünüyordu. Cansın ayakta yorgun, bitap ve her şeyin sonunda görünüyordu. Ayakta, Bacon kadar ıslak, Bacon kadar bitik, Bacon kadar hiçbir şey yapamayacak halde. Müthiş bir öfke duydu, kitaba bir tekme attı sonra eğilip yerden aldı. Olanca kuvvetiyle kapıya saldırdı. Banyodan ok gibi fırladı. Annesi babası ilerde oturma odasında oturmuş konuşuyorlardı. Anne “Şekerim Bacon’ı bir şey sanma, adam İngilizce’nin geleceğini bile görememiş de ölümsüz dil Latincedir diyerek Latince yazmış. İngilizcenin kıymetini bilmemiş,” diyordu.

Cansın koşarak odaya ulaştı.

“Cansın, iyice sapıttın, tamam gençsin ama çırılçıplak da dolaşılmaz ki, bir boxer giy, şöyle neşeli, çiçekli olsun…” Cansın babasını kanepede uzanmış, elinde Independent ile gördü. Hemen üzerine saldırıp Independent’ı aldı, gazeteliğe baktı, cenabetin çoluğu, çocuğu cücüğü, çörü çöpü bütün gazeteliği kaplamıştı. Hepsini toplayıp kucakladı.

“Cansın sen daha onu okuyamazsın hayatım, kırk kere dedim, Emily Bronte’yi oku diye, Rüzgârlı Bayır, biz babanla…” Cansın yere düşen bulmaca ekini de eğilip aldı.

“Cansın, anneye popo gösterilmez, sen İndie misin?” Koşarak odadan çıktı Cansın, kucak dolusu gazeteyle ve Bacon’ın denemeleriyle mutfağa geldi. Hepsini yere bıraktı. Bacon’ın sudan şişmiş kitabını “Madem İngilizce yazılmamış, Bacon İngilizceyi küçümsemiş,” diyerek ayağıyla uzağa iteledi. Kibrit, çakmak gibi bir şey aramaya başladı. Çekmeceleri karıştırdı. Bulamıyordu. İyice sinirlendi, kendiliğinden yanan ocağı yakmaya çalıştı, bir iki derken ocak yandı. Hemen Independent’dan bir parça alıp tutuşturdu, tutuşan parçayı yerdeki yığının üzerine bıraktı. Hafif dumanlı, hoş kokulu bir ateş yanmaya başladı mutfağın ortasında. Cansın’ın içi tuhaf, tanımadığı bir duyguyla doldu, bir derdi savuşturmuş, bir derin belayı def etmiş gibi sanki ferahlık duydu. Ateş çıtırdadıkça, sayfalar kıvrılıp, yanıp simsiyah kendilerini bırakınca, yazılanlar ve onların oluşturduğu dünya ortadan kalkınca, hafifledi Cansın. Bulmaca bölümünden bir parça hafifçe uçup ıslak Bacon’a kondu, şöyle biraz didinip söndü, kahverengi tuhaf bir iz bıraktı. Huzur da bir çeşit cinnet miydi yoksa, öbür cinnetin kısa, dalgın bir dinlenme odası mıydı yoksa? Kim bilir, belki geçici şeylerin de bırakabileceği kalıcı şeyler vardır.

Sh:75-102

Kaynak: ŞULE GÜRBÜZ, Zamanın Farkında, İletişim, 5. Baskı, 2015, İstanbul

EK OKUMALAR

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s