DÜŞÜNCELERİME VÜCUT VEREBİLSEYDİM, ONLARA HAYAT VEREBİLSEYDİM

[Kasım 1907]

Öyle düşüncelerim var ki, zaman zaman kendimi delirmiş sanıyorum. Bu düşüncelerin derinliklerinin ne anlama geldiğini bilmiyorum; bunu öğrenmeye çalışacak cesaretim de yok. Yalnızca bunu düşünmek bile beni delirtiyor. Bu düşünceleri analiz etme fikri beni korkutuyor. Çünkü onların tabiatı böyle. Nasıl bir entelektüel baş dönmesi!…

Kinik insan, neşeli bir karamsardır yalnızca. Bu yeter.

Dünkü yemek ne kadar neşeliydi! Amcalar, halalar, kuzenler, erkekler ve kadınlar ne kadar neşe içindeydi; hepsi de ne kadar keyifliydi! Her yerde espri, sevimlilik, içtenlik. Zavallı Kardeş Maurice,  sen de ordaydın; her şey soğuktu, çok soğuk. Zavallı Kardeş Maurice. Deli o. Onunla alay etmeyin.

Kimseyle alay etme, asla kimseyi gülünç duruma düşürme, kalbinin en ücra köşesinde bile yapma bunu. İnsan yaşamı alaya alınamayacak kadar hüzünlü ve ciddidir.

Çocukları eğlendiren basit şeylere, onlarla birlikte gül; ama başka hiçbir şeye gülme!

Düşüncelerime vücut verebilseydim, onlara hayat verebilseydim […], bu düşünceler yıldızlara yeni bir pırıltı, dünyaya yeni bir güzellik, insanların kalbine de daha büyük bir sevgi eklerdi.

Sh:20

**

5 Eylül 1908

Çılgın gibiyim. Her şeyi anlamak, her şeyi öğrenmek, her şeyi yapmak, her şeyden zevk almak, her şeyden acı çekmek istiyorum, evet, her şeyden acı çekmek. Ama bunların hiçbiri yok, hiç, hiç. Sahip olmak, yapabilmek, hissedebilmek istediğim şeylerin fikri beni mahvediyor. Hayatım uçsuz bucaksız bir düş. Kimi zaman bütün suçları, bütün ahlaksızlıkları, güzel, soylu ve yüce olan bütün fiilleri işlemek, güzeli, doğruyu, iyiyi su gibi bir çırpıda içmek ve sonra da Hiçliğin dingin bağrında sonsuza dek uyumak istiyorum.

Bırakın ağlayayım.

İşte, oturmuş masamda yazıyorum, kalem elimde, vb. ve aniden evrenin gizemi paldır küldür üzerime çullanıyor, duruyorum, ürperiyorum, korkuyorum. O an artık hissetmemek istiyorum, kendimi öldürmek, başımı duvarlara vurmak istiyorum.

Derin düşünebilen insanlara ne mutlu! Ama bu derinlikte düşünmek bir lanettir. Bunu nasıl tarif etmeli? Dehşet üzerine dehşet.

Müzikte biraz vardır bundan; müzikte bu olumlu bir şey olur, onun dişi parçasıdır.

Hiç durmadan beni kıskacına alan korkudan söz etmezlik edemeyeceğim.

Böylece, esrarengiz olan her şey, analize ve esrarengiz olan şeye yönelik tutkumu beslerken, beni ürpertiyor ve korkudan tir tir titretiyordu.

Odamın duvarına yazılı ve henüz fark etmemiş olduğum basit bir kelime odadan koşarak çıkartıyordu beni.

Philosophia prima olan metafizik hariç diğer bütün felsefeler, hoşlandığım inceliklere çok az da olsa yer vermiyorlarsa, onlardaki hiçbir şey beni ilgilendirmiyordu.

Amaçsızca ve özensizce, rastgele bir şeyin üzerine, öylesine yazdım. Yazar yazmaz da korkudan titremeye başladım; yazmış olduğum kelimelerde hangi gizli anlamın olabileceğini düşünüp duruyordum.

Başka yanlarımın normal olduğunu düşünüyorum. Her normal insandan daha az cesur olduğumu sanmıyorum. Toplum içinde utangaç değildim. Yalnızca meçhul karşısında korku hissediyordum ve yalnızca adı olmayandan çekiniyordum.

Tabiatım gereği esrara ve mistifikasyona, karanlığa ve […] yönelsem de, yalana eğilimim olduğu sanılmasın. Hayır, bu karakter özelliklerine rağmen, hakikati samimiyetle seviyordum, […] samimiyetle seviyordum.

Asla bulunamayacak olsa da, hakikate erişmek için en ateşli mücadelenin yürütülmesi benim felsefi arzumdu. Ben bir kuşku-cuydum. Hiç materyalist olmadım, çünkü materyalizm kuşkuyu inkâr eder.

Esrara, gerçekdışına, düşe olan ateşli sevgim, hakikat aşkımla birleşerek, bu dünyanın bütünüyle dışında olan bir şeyi, tamamen öz olan, öz ile özniteliğin […] olduğu şeyi hakikat ve öz olarak tahayyül etmemi sağlamıştı. Ama hakikatin bir yerlerde, hatta burada bulunabilir olması bana mümkün geldiğinde, bu hakikat ne kadar uzak olsa da, korktum ve […].

Bununla birlikte, bu dünyanın bir vahiy, bir tezahür olduğuna ve Dionysos’un  (sic) Tanrı hakkında söylediklerinin doğruluğuna inandım: Dionysos’a göre, her şey bize Onu gösterir. (…)

Tabiatımın böyle olduğunu hemen keşfettim: Günün birinden bir hakikati, metafizik bir hakikati keşfedememekten korkuyordum. Bu kaygı neden? Bu beni şaşkına çeviriyordu.

Skolastiklerin teorilerine hayrandım. Örneğin skolastik felsefede, bir yerlerde şu soru sorulur: “Fahişe, Tanrı’nın lütfü sayesinde bakireliğine tekrar kavuşabilir mi?” Ben ki ne Tanrı’ya ne lütfuna inanırım, bu soru üzerinde uzun uzun ve ciddiyetle ne kadar çok düşündüm! İfade edildiğinde muhteşem gelen, incelendiğinde saçma olan bu soruyu, kendi gözümde asla yeterince gülünç ya da çılgın konuma düşüremedim. Onu, genel hakikatin karşısında, mutlağın içinde de kabul edemedim. Daima nispi şekilde, (hiç tarihçi olmasam da) döneminin bağlamı içinde gördüm. Bana daima şu koşullara tabi gözüktü: Öncelikle, Tanrı’nın lütfunu ve yeryüzündeki etkinliğini, kısacası kilisenin bütün teorilerini doğru kabul etmek ve ardından sorunu bu çerçeveye yerleştirip incelemek.

Ben Heraklitos’u şefkatle sevmedim mi? Şeylerin var olmadıklarını ama ezelden ebede oluştuklarını ilk kez okuduğumda büyük bir sevince kapılmadım mı? Evet! Ama ben. Platon’un Theaetetus’ta bu fikri çürütüşüne de aynı derinlikte ve aynı samimiyetle değer verdim. Hakikat karşısında insan aklının zaaf ve güçsüzlüğünü kanıtlayarak insan aklına karşı ileri sürülen kanıt ve argümanlara hayranlık besledim, onların tadını çıkardım. Bunları neden bu kadar güçlü bir şekilde arzuladım? Herhangi bir Tanrı’yı yüceltmek için mi? İnsana kendi haysiyetsizliğini hissettirmek için mi? Onun başka bir yaşamı, daha iyi bir yaşamı arzulamasını sağlamak için mi? Hayır, hiçbiri değil. Neden o halde? Geç dönem sofistleri arasında yaşamıyordum ve bende Protagoras’ın zekâsı yoktu.

Dünya benim için neydi? Hiç, sıfır. Ama yine de esrar dolu bir sıfır. Bir hiçlik, ama adsız bir hiçlik. Dünya bana böyle belirdiğin-den, onu belirsiz, bilimi ise imkânsız bir şey gibi göstermeyi her şeyden çok arzuluyordum.

Esrar, kimsenin yaşamına benimki kadar derinden, hatta deyim yerindeyse, bu kadar teklifsizce nüfuz etmemiştir. Dünyanın gizemi yalnızca düşüncemi değil, bütün duyarlılığımı da işgal ediyor.

Hayalperest birinin kişiliğinde kimi özellikler saptanır: Örneğin aseksüelliği ya da paraseksüelliği aşikârdır. Şeylerin normalliğine ve gerçekliğine meydan okumadaki yetersizliğini bunlar bariz bir şekilde yansıtır.

[Günümüzün psikoloji bilimi işte insanı böyle tarif ediyor:] “İnsan irrasyonel bir hayvandır.” (…) Psikolojinin bu temel kavramına bu bilimin özel bir bölümü olan psikiyatri iki kavram ekler. İlki -ki bu biyolojiden çıkarsanabilir, ama psikiyatrlar bu durumu biyolojiden bağımsız saptamışlardı-, manevi yaşamda cinselliğin başat önemidir. Gerçekten de psikiyatri, ruhsal bölünmenin neredeyse her zaman cinsel sapmaya eşlik ettiğini ortaya koyar. Neredeyse her zaman mı? En yeni psikiyatri teorisinin bu soruya cevabı, her zamandır. Freud ve öğrencileri, “psiko-analiz” (sic) çerçevesinde, bütün psikozların cinsel kökeni olduğunu ileri sürerler. Bu doktrin doğru olsa da olmasa da, cinselliğin ruhsal olguları fiziksel olgular kadar -hatta belki de daha fazla- yönettiği, bir delinin ya da dejenere birinin zihinsel tezahürleri analiz edildiğinde bunun öneminin açıkça ortaya çıktığı kesindir.

Genel psikolojik kültürün psikiyatriye borçlu olduğu ikinci fikir, ruhsal bir üstünlük saptandığında, buna her zaman ruhsal bir sapmanın eşlik ettiği, her yüksek varlığın hasta olduğu ya da daha açık seçik terimlerle, normal-üstü kişinin aynı zamanda anormal olduğudur. Bu fikir, örneğin [kriminalist] Lombroso’da olduğu gibi, aşın ve saçma yorumlara varmıştır; ama günümüzde bunun öz olarak doğruluğundan ya da uç bir varyasyonun uyumsuzluğa yol açtığından kimsenin kuşkusu yoktur.

Şimdi ne tür bir insan olduğumu söylemem gerek. Adımın önemi yok; keza kişiliğime dair her türlü dışsal ayrıntı da önemsiz. Karakterimden söz etmek istiyorum.

Zihnim baştan sona kuşku ve tereddüt dolu. Benim için hiçbir şey olumlu değil, olamaz da. Her şey etrafımda salınıyor, ben de onlarla birlikte -tam bir belirsizlik içinde- salınıyorum. Benim gözümde her şey tutarsızdır, değişir. Her şey esrardır ve her şey anlam yüklüdür. Her şey “meçhul” dür; Meçhulün sembolüdürler. Sonuç, dehşet, esrar, fazla zekâdan kaynaklı korkudur.

Doğal eğilimlerimin, çocukluğumun geçtiği ortamın, bu aynı eğilimlerin beni yönelttiği öğrenimin etkisi sonucunda, bütün bu nedenlerle, içedönük bir karakterim vardır; kendi içine kapalı ve suskun bir karakter; kendine yeterli değil, daha ziyade, kendi içinde kaybolmuş. Pasiflik ve hülya dolu bir yaşamdı benimkisi. Karakterimi bütünüyle niteleyecek olan şey, önemli eylemlere girişmekten ve fikirleri enine boyuna tasarlamaktan duyduğum tiksinti, dehşet ve imkânsızlıktır. Beni ben yapan her şeye, fiziksel düzlemde de zihinsel düzlemde de bunlar nüfuz eder. Asla özgür irademle bir karar alamadığım gibi, bilinçli bir irade sahibi olduğumu da gösteremedim. Yazdığım hiçbir şey asla tamamlanmadı; tek sınırı sonsuzluk olan olağandışı fikir çağrışımlarının, asla dışlayamayacağını yeni düşüncelerin hep araya girdiğini görüyordum. Herhangi bir şeyi tamamlama fikri karşısında duyduğum tiksintimi aşacak halde değilim. Tek bir şey, yalnızca tek bir şey on binlerce düşünce doğuruyor ve bu on binlerce düşüncenin içinden on binlerce çağrışım filizleniyor… Bunları ortadan kaldırma, kesintiye uğratma veyahut bunlardaki önemsiz ayrıntıların yitip gideceği tek bir ana düşünce halinde toparlama isteğim hiç yok. Bu fikirler beni baştan sona kat ediyorlar; onlar bana ait değil, beni kat ediyorlar. Ben düşünmüyor, düşlüyorum; esinli biri değilim, sayıklıyorum. Resim yapabilirim, ama hiç resim yapmadım; müzik besteleyebilirim, ama tek bir şey bestelemedim. Sanatın üç alanındaki tuhaf kavrayışlar, imgelemin büyüleyici atılımları beynime şöyle bir dokunup geçiyor; ama ben onları eceliyle ve huzur içinde ölene dek beynimde uyuklamaya bırakıyorum, çünkü onlara vücut verecek, onları dış dünyanın nesnelerine dönüştürecek gücüm yok.

Benim öyle bir karakterim var ki, her şeyin başından da sonundan da nefret ediyorum, çünkü bunlar gayet belirgin noktalar.

Felsefenin ya da bilimin en yüksek, en soylu problemlerine bir çözüm olabileceği fikri beni üzüyor; tanrı ya da dünya konusunda herhangi bir şeye karar verilebileceği fikri karşısında dehşete kapılıyorum; en önemli projelerin gerçekleşeceği, insanların günün birinde mutlu olacağı, insanlığın musibetlerine çare bulunacağı fikri bile beni deli ediyor. Yine de kötü ya da acımasız biri değilim; ben deliyim, hem de tahayyül edilmesi güç bir deliyim.

Açgözlü ve ateşli bir okur olsam da, okuduğum kitapların hiçbirini hatırlamıyorum; okuduklarım benim kendi ruh hallerimdi, düşlerdi, daha doğrusu düşe teşviktiler. Olaylardan, dışsal şeylerden bende kalan anı bile muğlaktır, tutarsızdır. Geçmiş yaşamımdan bana ne kadar az şey kaldığını saptadığımda ürpe- riyorum. Ben ki geçip giden günün bir rüya olduğunu söylerim, kendim bu geçici günün herhangi bir şeyinden bile azım.

Bir türlü gerçekleşmeyen ya da gerçekleşmesindeki kusurların bana hiç durmadan eziyet verdiği bu öznel misyondan hiç tereddütsüz ve kaygısız kurtulmayı; ve tamamlanmış bir görevin bilincini -pişmanlıkla özlem arasında- dünyanın bir parçası gibi ruhumda taşıyarak, herhangi bir yerde, bir çınarın ya da sedirin gölgesinde sakin sakin uyumayı ne kadar isterdim.

Ama etrafımda gördüklerim, ruhumun ahlak duyum karşısındaki yeni görevlerini, yeni sorumluluklarım bana günbegün belirtiyor. Hicivler yazan [kalem], benim içimde, bütün öfkesiyle her saat doğuyor. İfade gücüm anbean eksiliyor, iradem yitiyor. Zamanın tehditkâr ilerleyişini anbean hissediyorum. Anbean kendimi görüyorum; başarısızlığa uğramış tanımsız bir özlem içinde atıl halde duran, çoktan ölmüş, çoktan pörsümüş bir kalbi, şarkı söylemeyi bilememiş bir ruhu, hareketsiz ellerim ve kederli bakışlarımla soğuk toprağa doğru götürürken görüyorum kendimi.

Ağlamıyorum bile. Nasıl ağlarım? Çalışabilmek isterdim, hararetle çalışabilmek; böylece bu vatan, sizlerin farkında bile olmadığınız bu vatan, benim onu düşündüğüm andaki duygularım kadar büyük olurdu. Hiçbir şey yapmıyorum. Vatanımı seviyorum, insanlığı seviyorum demeye bile cesaret edemiyorum. Kinizmin doruğu denebilir buna. Bunu kendi kendime söylemekten utanç duyuyorum. Ancak burada, bu kâğıdın üzerinde ifade edebiliyorum; yine de utangaçça, bir yerlerde yazılı olsun diye yalnızca. Evet, vatammı derin […] ve kederli bir aşkla sevdiğim burda yazılı olsun.

Bu böyle söylenmiş olsun, soğuk bir tarzda, madem bir kez dendi, kalsın. Başka bir şey yok.

Daha fazlasını söylemeyelim. Sevdiğimiz şeyleri, gelip onları okşayan duyguları, kalbimizin çelik kasasında, “edep” adı altında kilitleriz. Belagatimizle onların anısına saygısızlık ederiz. Onları sergileyen sanat, küçük düşürür, değersizleştirir. Bakışımız bile hiçbir şeyi sergilememelidir.

En büyük aşkın şefkatli ve temiz sözlerle ifade edilen olmadığım elbette biliyorsunuz. Bakışlarla ifade edilen şey ya da bir elin diğerini okşarken ilettiği şey de değildir. En büyük aşk, iki kişi birbirine bakmadan ve dokunmadan bir arada olduğunda bir bulut gibi onları saran şeydir, onları […]

Bu aşk ne söylenmeli ne de sergilenmelidir. Ondan söz etmemeli.

Eski denizcilerin ünlü bir sözü vardı: “Denize açılmak şarttır, yaşamak değil.”

Bu cümlenin ruhu bana tamamen uyuyor; yine de bana şeye uyum sağlaması için onu dönüştürmek gerek. Yaşamak şart değil; şart olan, yaratmaktır.

Yaşamdan zevk almaya bel bağlamıyorum; aklımdan bile geçmiyor bu. Yalnızca büyük şeyler yapmak istiyorum; bunun bedeli, bedenimin ve [ruhumun ?] bu koru besleyen odun olması bile olsa.

Tüm insanlığın iyiliğini bu kordan elde etmek istiyorum; karşılığında kendi yaşamımı yitirsem bile.

Kanaatim giderek bu yönde şekilleniyor. Vatanımı büyütmek ve insanlığın evrimine katkıda bulunmak yönündeki kişisellikten tamamen uzak niyeti, kanımın ruhsal özüne adım adım yerleştiriyorum.

Irkımızın […] mistisizminin içimde aldığı biçim bu.

Tanrım, sen ki gökyüzü ve yeryüzüsün, yaşam ve ölümsün! Güneş sensin, ay sensin, rüzgâr da sensin! Bedenlerimiz ve ruhlarımız sensin, sen bizim aşkımızsın. Hiçbir şeyin olmadığı yerde sen varsın; her şeyin var olduğu yerde senin mabedin vardır.  Sana hizmet etmem için yaşam ver bana, seni sevmem için bir ruh. Seni gökyüzünde ve yeryüzünde hep görebilmem için gözler; denizde ve rüzgârda seni işitebilmem için kulaklar, senin adına çalışabilmem için eller var bana.

Su gibi saf kıl beni; gökyüzü kadar yüksek. Düşüncemin yolları çamursuz olsun; ne de kuru yapraklar olsun projelerimin göllerinde. Başkalarını kardeşim gibi sevmeyi bileyim, babam gibi hizmet edebileyim sana. İçimdeki sana layık olayım.

Senin adın olan Gökyüzüne ve Yeryüzüne, Bedene ve Ruha, Yaşama ve Ölüme hamdolsun! Ağzım sana şükretsin, ellerim de sana şükretsin!

Yaşamım senin varlığına layık olsun. Bedenim senin tenin olan Yeryüzüne layık olsun. Ruhum evine geri dönen bir oğul gibi çıkabilsin senin huzuruna.

Beni güneş kadar büyük kıl ki içimdeki sana tapabileyim; beni ay kadar saf kıl ki içimdeki sana yakarabileyim; ve beni gün kadar aydınlık kıl ki seni daima kendi içimde görebileyim, sana yakarıp sana tapabileyim.

Tanrım, esirge ve yardım et. Bana ver ki kendimi gerçekten senin hissedebileyim.

Tanrım, beni benden kurtar.  Beni tanrısal […] meshetmek için gel.

Bahçem sana leziz meyveler, bostanım şarap versin.

Ben bir yerden başka yere gittiğimde, giden sen olursun; ben konuştuğumda sen benimle konuşursun; ben bir adım attığımda, yürüyen sensin. Ben durduğumda, benim içimde sen adımını ertelersin.

**

[1912]

Ben kendimin gölgesiyim; o neyin gölgesi, onu arıyorum.

Kimi zaman kendimin kıyısında durup, deli miyim neyim diye ya da gerçekten çok esrarengiz bir esrar mıyım diye sorarım kendime.

Sh:21-30

**

 

[1913 Sonrası]

Okuma alışkanlığımı yitirdim. Hiçbir şey okumuyorum; ara sıra bir gazete ve hafif edebiyat hariç. Kimi zaman da, üzerinde çalıştığım ve yalnızca akıl yürüterek altından kalkamadığım bir konuyla ilgili teknik eserler…

Saf edebiyatı neredeyse tamamen bıraktım. Daha fazla şey öğrenmek ya da zevk için onu okuyabilirim. Ama öğreneceğim hiçbir şey yok; kitaplardan alınabilecek zevkin yerine doğayla temasın ve yaşamı gözlemlemenin verdiği doğrudan zevk rahatlıkla konabilir.

Artık kendimi tamamen yazma sanatının temel yasalarının elinde buluyorum. Shakespeare bana incelikli olmayı öğretemez; Milton da evrensel olmayı öğretemez. Zekâm öyle bir esneklik ve kapsam edindi ki, herhangi bir duyguyu benimseyebilir ve herhangi bir ruh haline iradi olarak girebilirim. Ama hiçbir kitap bunca çaba ve kaygıyla aranan şeye, bütünlüğe erişmekte bize yardımcı olamaz.

Bu benim yazma sanatının zorbalığından kurtulduğum anlamına gelmiyor. Bu sanatı yalnızca kendime tamamen tabi kalarak üstlendim.

Hep elimin altında tuttuğum bir kitap var: Mister Pickıvick’in Serüvenleri. W. W. Jacobs’un eserlerini zaten defalarca okumuştum. Polisiye romanın çöküşü, modern edebiyata girmemi sağlayan kapılardan birini sonsuza dek kapattı.

Yalnızca zeki insanlarla -Wells, Chesterton, Shaw- ilgilenmeye son verdim. Bu insanların fikirleri hiç de yazar olmayan insanlarda da var; eserlerinin yapısına gelince, kesinlikle sıfıra sıfır.

Bir dönem, fayda sağlamak için okuyordum. Beni ilgilendirebilecek teknik konularda bile pek az işe yarar kitap olduğunu anladım artık.

Sosyoloji amma karışık şey! Günümüz Bizans’ında bu tür skolastiklere kim katlanabilir?

Benim bütün kitaplarım referans eserleri. Shakespeare’i “Shakespeare Sorunu” nedeniyle okuyorum, gerisini zaten biliyorum.

Okumanın, kölece bir düş görme biçimi olduğunu keşfettim. Eğer düş göreceksem, neden kendi düşlerimi görmeyeyim?

Çevrenin ayrıntılarıyla tüm bağları koparmak, misyonu bu çevrelerin ayrıntılarını değil dekoru temsil etmek olan yazar-sanatçı için temel önemdedir.

Vaktiyle okumayı biliyordum. Bugün okuduğumda yolumu kaybediyorum.

Metafizik -sonsuzu kapsasın diye yapılmış bu kutu-, günün birinde küçük bir çocuğun yaptığı şu tanımı düşündürtür bana her zaman. Nedendir bilmem, “Kutu nedir, biliyor musun?” diye sormuştum ona. “Elbette,” cevabını verdi, “içinde başka şeyler olan bir şey.”

Son derece ilginç bir problemin kaynaklandığı son derece ilginç bir durumu sık sık düşünürüm: Gerçek adı meçhul ve gizli kalacak bir adamın takma ad altında ölümsüzleşmesi. İyice düşünüldüğünde, böyle bir adam kendini gerçekten ölümsüz olarak değerlendirmeyecek, gerçek ölümsüzün o meçhul adam olduğunu düşünecektir. Ad dediğin nedir ki, diye düşünür; hiç, kesinlikle hiç. Sanatta, şiirde ya da herhangi bir şeyde ölümsüzlük nedir ki, dedim kendi kendime.

Istırap çekenler ve bitap düşenler dinginlik ister; kişisel bir yaşamın uzayıp gitmesi olan bu dehşeti, Hıristiyan amentünün bu yanıltıcı, iğrenç şakasını istemezler.

Herkes huzur ve dinginlik ister. Dinginlik ve huzur mutluluğun koşuludur. Heyhat, madde daimi hareket halindedir.

Bir insan kendini öldürdüğünde, kendi varlığını aynı kişilikle sürdürme umuduyla bunu yapmaz, yapamaz. Böyle söyleyebilir, hatta bu yönde davranabilir; ama zımnen, intihar ederek, kendi kişiliğini dosdoğru sıfırlamayı, ezeli “olmayan-varlığa” erişmeyi ummaktadır. Veyahut, daha iyi bir yaşamı tanımayı umar. Kendi kişiliğinden kaçmak mutluluk vermez.

Benim içimde öyle şeyler var ki, onlarla yüz yüze gelebilmek için onları insan varlığına dönüştürmek istiyorum. O zaman onlara şöyle diyeceğim: “Ben sizin köleniz değili mi” Ama bu şeyler bizim içimizde yaşadığında, ne reddetmek ne cesaret göstermek işimize yarar. Onlara itaat ederken, kendi kendimize itaat ediyoruz; kendi kendimize itaat ederken, onlara itaat ediyoruz. Kötü olan bunlardır.

İsa deliydi, bu doğru. Ama deli nedir? Kimse buna cevap veremez, kimse bunu bilemez. Elimde tuttuğum bu çiçek nedir? Bir zambak. Adlar!

Kâğıda aktardığımı düşündüğüm bütün bu fikirler ve yine de kâğıda aktardığım her şey soylu düşüncelerimin en tepesinden aşağıya yuvarlanıyor sanki!

İnsanın ilmi büyüktür; ama cahilliği sınırsızdır. Hiç bilmediği gökleri dikkatle inceler; bilmediği şeyleri derinleştirir, kelimelerin bile ne olduğunu bilmeden konuşur; böylece yaşar ve ne hayatın ne de ölümün ne olduğunu bilemeden ölür.

Yürekler acısı.

Sh:57-60

Kaynak: Pessoa Pessoa’yı Anlatıyor , Fernando Pessoa, Derleyen ve Çeviren: Işık Ergüden, Birinci Basım: Ekim 2012,İstanbul

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s