FERNANDO PESSOA -ŞİİRLERİ

Hzl: CEVAT ÇAPAN

Fernando Pessoa

Günümüzde Portekiz’in XX. yüzyıldaki en ünlü ve en önemli şairi sayılan Fernando Pessoa, gerçek değeri ve önemi kendi ülkesinde bile ancak ölümünden sonra anlaşılan ilginç bir insan. Onunla ilgili bir yazısında Octavio Paz, “Şairlerin yaşamöyküleri olmaz. Onların yaşamöyküleri yapıtlarıdır,” diyor. Kendi adının dışında Alberto Caeiro, Alvaro de Campos ve Ricardo Reis gibi üç değişik adla şiirler yazan, her biri için özel bir dünya ve biçem yaratan Fernando Pessoa’nın yaşamöyküsünü bu şairlerden hangisinin yapıtlarına bakarak çıkaracağız?

İmgeleminin yarattığı birçok kimlikleri ve imzaları olan Pessoa, 1888’de Lizbon’da doğdu. Adalet Bakanlığı’nda çalışan ve zaman zaman dergilerde müzik eleştirileri yazan bir memur olan babasını 1893’te kaybetti. İki yıl sonra annesi Portekiz’in Durban Başkonsolosu Joao Miguel Rosa’yla evlenince Fernando da annesiyle birlikte Güney Afrika’ya gitti ve üniversite öncesi öğrenimini oradaki İngilizce eğitim yapan okullarda tamamladı. Daha lise yıllarındayken İngilizce şiirler yazan Pessoa, yükseköğrenim için 1905’te Lizbon’a döndü. Bir yıl aradan sonra girdiği Lizbon Üniversitesi’nde edebiyat okumaya başladıysa da, ertesi yıl çıkan öğrenci olayları yüzünden öğrenimini yanda bırakmak zorunda kaldı. Daha sonraki yıllarda geçimini değişik şirketlerde İngilizce ve Fransızca iş mektupları yazarak sağladı. Bu arada, şiir ve yazılarını değişik imzalarla Portekiz’in öncü dergilerinde yayımlıyordu. Ancak, 1935’te sirozdan öldüğü zaman hemen hemen hiç tanınmayan ve pek az yapıtı yayımlanmış bir şairdi.

Ölümünden belli bir süre sonra yalnız kendi adıyla değil, Alberto Caeiro, Alvaro de Campos ve Ricardo Reis imzasıyla yazdığı şiirler ve Bernardo Soares imzasıyla yazdığı denemeler, hem Portekiz’de hem de birçok yabancı dile çevrilerek başka ülkelerde de öneminin anlaşılmasını sağladı.

İlk şiirlerini, Güney Afrika’da İngilizce yazan Pessoa, Lizbon’a döndükten sonra da bu dilde yazmayı sürdürdü. O yıllarda Milton, Shelley, Keats ve Poe gibi şairleri okuyordu. Daha sonra Baudelaire’i keşfetti ve bir süre de adı sanı pek bilinmeyen birtakım Portekizli şairlerle ilgilendi ve Portekizce yazmaya başladı. Portekiz Rönesansı’nm sözcüsü sayılan A Aguia adlı dergide 1912’de çıkan ilkyazdan, Portekiz şiiriyle ilgili eleştirel denemelerdi. Bu yazılardan biri, “Yabancılaşmanın Ormanında” başlığını taşıyordu. Pessoa böylece yabancılaşma ve kimlik arayışı serüvenini açıklamış oluyordu. Nitekim Preserıça dergisinin genç şairlerinden arkadaşı Adolfo Casais Monteiro’ya yazdığı bir mektupta, değişik adlarla yazdığı şiirlerin ve bu şiirlerin şairlerinin nasıl ortaya çıktıklarını şöyle açıklıyor:

1912 yılında birtakım pagan nitelikli şiirler yazmayı düşündüm. -Alvaro de Campos’un biçeminden değişik- Ölçüsüz uyaksız bir şeyler karaladım ve sonra bundan vazgeçtim. Gene de, o bulanık alacakaranlıkta bunları yazan birinin belli belirsiz bir görüntüsü ortaya çıktı (böylece ben farkına varmadan Ricardo Reis doğmuştu). Bir buçuk-iki yıl sonra, Sâ-Carneiro’ya bir oyun oynamak geçti içimden. Kişiliği biraz karmaşık pastoral bir şair yaratmak ve onu, Sâ-Cameiro’ya gerçekmiş gibi tanıtmak istedim. Birkaç gün bu işle uğraştımsa da, bir yere vara- madım.Tam vazgeçmek üzereydim ki, bir gün -8 Mart 1914 günüydü bu- çekmeceleri olan yüksekçe bir dolabın önünde bir tomar kâğıt alıp (her fırsatta yaptığım gibi) ayakta yazmaya başladım. Nasıl olduğunu açıklayamayacağım bir coşkuyla art arda 30 kadar şiir yazdım. Hayatımın zafer günüydü bu; bir daha da böyle bir günüm olacağını sanmıyorum. Önce bir başlık koydum yazdıklarıma: “Sürülerin Çobanı”. Bunun ardından hemen Alberto Caeiro adını verdiğim biri belirdi içimde. Deyimin saçmalığını bağışla ama böylece içimdeki ustam ortaya çıkmış oldu, ilk duyduğum heyecan buydu. 30 şiiri tamamladıktan sonra da, başka bir kâğıda hiç ara vermeden Fernando Pessoa imzasıyla “Eğik Yağmur”u yazdım. Hemen o anda ve eksiksiz olarak.

Fernando Pessoa-Alberto Caeiro’nun Femando Pessoa’nın kendisine dönmesiydi bu. Ya da daha doğrusu, Fernando Pessoa’nın Alberto Caeiro olarak var olmayışına bir tepkiydi… Alberto Caeiro ortaya çıkınca doğal ve içgüdüsel olarak ona birtakım tilmizler bulmaya çalıştım. Henüz tam olarak ortaya çıkmamış olan Ricardo Reis’i sahte paganizminden kurtarıp ona kendi adını ve kişiliğini kazandırdım; çünkü heyecanımın doruğuna ulaştığım o anda onu görebiliyordum. Ve birden Reis’e karşıt bir kaynaktan bir başka kişi korkusuzca belirdi. Bir darbede ve hiç ara vermeden Alvaro de Campos’un “Zafer Şarkısı” önümdeydi. O adlı şiir ve o adı taşıyan şair

Pessoa sözcüğünün Portekizce “kimse” anlamına gelmesi, aynı zamanda Latincedeki persona, yani “maske” ya da “oyun kişisi” ile eşanlamlı olması, Pessoa’nın şiirine tutarlı ve ilginç bir içerik kazandırıyor.

Denilebilir ki, Pessoa’nın insan kimliğiyle ilgili saplantısı, belki de bu değişik kimlikteki şairleri yaratmasındaki başlıca etkendi. Bu şairlerin her biri, sanki Pessoa’ nın yazdığı ve oynatmaktan hoşlandığı bir oyunun kişileriydi. Pessoa bu oyun kişilerinin her biri için de birer yaşamöyküsü tasarlamıştı. Alberto Caeiro, 1889’da Lizbon’da doğmuş ama ömür boyu köyde yaşamış; 1915’te ölmüştü. Ne bir mesleği ne de eğitimi vardı. Doktor olan Ricardo Reis, 1887’de Oporto’da doğmuş, bir Cizvit okuluna gitmiş, Latince öğrenmiş, tıp öğreniminden sonra, 1919’da kralcı olduğu için Portekiz’den ayrılarak Brezilya’ya yerleşmişti. Alvaro de Campos ise 15 Ekim 1890’da Tavira’da doğmuş, ortaöğreniminden sonra Glasgow’a giderek makine ve gemi mühendisliği okumuştu. Tatillerden yararlanarak Uzakdoğu’da ve Avrupa’da yolculuklara çıkmış olan Campos, Lizbon’da oturmaktaydı.

Pessoa’nın pastoral bir şair dediği Caeiro, görünüşte modern şehir hayatının karmaşıklığına karşı doğanın yalınlığını savunan geleneksel görüşleri dile getiren biriydi. Panteist tutumuyla Tanrı’nın niteliklerini ağaçlarda, çiçeklerde, dağlarda, güneşte ve ay ışığında gören Caeiro, kavramsal düşünce karşısındaki kuşkuculuğu yüzünden şiirlerinde somut olgulara daha çok yer veriyordu. Şiirlerini, Caeiro gibi ölçüsüz ve uyaksız koşuk tekniğiyle yazan Alvaro de Campos ise Walt Whitman’ ın ve Marinetti’nin fütürist görüşlerinin etkisi altında şaşırtıcı bir dinamizmin örneklerini veriyordu. Ünlü “Denize Övgü” şiirinde bir yandan makinelerin düzenli işleyişiyle çağdaş uygarlığın akılcılığını, bir yandan da bilinmeyen ülkelere yaptığı yolculuklar ile gene çağdaş insanın bilinçaltı özlemlerinin karmaşıklığını dile getiriyordu. Pessoa, gene düşsel bir oyun kişisi olarak yarattığı Ricardo Reis’in kardeşi Frederico Reis’in ağzından onun şiirinin temelindeki felsefenin hüzünlü Epikürcülük olduğunu söylüyordu. Ölçülü fakat uyaksız şiirlerinde Ricardo Reis’in, paganizmi bir ahlak öğretisi olarak benimsediği ve bu konuda ustası Caeiro’ya, Pessoa’nın kendisinden daha yakın olduğu söylenebilir. Pessoa kuşkucu zekâsını, kişisel poetikasını özetleyen aşağıdaki şiirde olduğu gibi, hemen hemen kendi imzasıyla yazdığı bütün şiirlerinde gösterir.

Özruhsal öykü

Numaracı biridir şair.

Öyle ustaca numara yapar ki,

Gerçekten acı çekerken bile

Rol yapıyormuş gibi görünür.

Ve yazdıklarını okuyanların

İyice hissettikleri,

Onun çifte acısı değil,

Sahte acılarıdır kendilerinin.

Böylece döner durur raylarda

Eğlendirmek için aklımızı

Kalp adını verdiğimiz

O küçük oyuncak tren.

(1931)

Pessoa’nın “Mensagem” (Mesaj) ve “Cancioneiro” gibi lirik ve dramatik şiirleri, karşımıza, yarattığı öbür üç düşsel şairden anlaşılması daha güç bir şair çıkarır. Büyük şairlerin şiirlerinin gerçekten anlaşılmaları için gerekli olan duygu özdeşliği ya da ruh kardeşliği elbette Pessoa’nın şiirleri için de gereklidir.

CEVAT ÇAPAN

ALBERTO CAEIRO –ADIYLA

Sürülerin Çobanından

HİÇ KOYUN GÜTMEDİM BEN

 

Hiç koyun gütmedim ben,

ama onlara göz kulak olmuş gibiyim.

Ruhum bir çoban gibi,

Rüzgârı ve güneşi bilir,

Ve ele ele yürür Mevsim’lerle

Onları izlemek ve dinlemek için.

İnsansız Doğa’nın olanca dinginliği

Benimle yan yana oturmaya gelir.

Ama hüzün içindeyimdir ben,

İmgelemimizdeki günbatımı gibi,

Hani karşı ovanın dibine bir serinlik iner de

Pencereden içeri giren bir kelebek gibi

Gecenin geldiğini hissedersin.

 

Ama huzur vericidir hüznüm,

Çünkü doğaldır, yerindedir,

Ruhun var olduğunu düşündüğünde,

Ellerin ne yaptığını düşünmeden

Çiçek toplaması gibi

Ruhun hissetmesi gereken bir duygudur bu.

Yolun dönemecinde

Çalan koyun çanları gibi

Mutludur düşüncelerim.

Yalnız ben üzgünümdür

onların mutluluğunu bildiğim için,

Çünkü, eğer ben bunu bilmeseydim,

Hem mutlu hem de üzgün olacaklarına,

Mutlu ve sevinçli olacaklardı.

Rüzgâr hızlanıp yağmurun şiddetleneceğini haber verdiğinde nasılsa,

Düşünmek de tedirgin edicidir yağmurda yürümek gibi.

Tutkum ve isteklerim yok benim.

Şair olmak bir tutku değil benim için.

Bu benim yalnız olma yolum.

 

Ve eğer zaman zaman hayalimde bir kuzu olmak

[Ya da bütün bir sürü olup bütün yamaca yayılmak

Ve aynı anda bir çok mutlu şey olmak) istiyorsam,

Gün batarken yazdıklarımı hissettiğim

Ya da ışığın üzerinden bir bulutun eli geçtiği

Ve otların üzerinden bir sessizlik akıp gittiği içindir bu.

Bir şiir yazmak için oturduğumda

Ya da caddelerde ve sokaklarda dolaşır,

Kafamdaki dizeleri kâğıda geçirirken

Bir çobanın değneğini hissederim elimde

Ve kendi gölgemi görür gibi olurum

Bir tepenin yamacında,

Sürümü dinler, düşüncelerimi seyrederken

Ya da düşüncelerimi dinler, sürümü seyrederken.

Söylenenleri anlamayan biri gibi belli belirsiz gülümsüyor

Ve anlıyormuş gibi görünmeye çalışıyorumdur.

Beni okuyacak olan herkesi selamlıyorum

Geniş kenarlı şapkamı onlara eğerek

Beni kapımın önünde gördüklerinde

Ve otobüs, tepenin doruğuna tırmanırken.

Onları selamlayıp güneşli günler diliyorum,

Yağmur gerekiyorsa yağmur ve evlerinde,

Açık bir pencere önünde oturup

Şiirlerimi okuyacakları en sevdikleri koltuğu diliyorum.

Benim şiirlerimi okurken de,

Doğal biri olarak düşünsünler beni-

Sözgelimi, çocukken oyundan yorulduklarında

Gölgesine çöküp oturdukları ve sıcaktan

Terli alınlarını çizgili gömleklerinin

Yeniyle sildikleri yaşlı bir ağaç olarak.

 

ALVARO DE CAMPOS-ADIYLA

TANIMAYA BAŞLIYORUM KENDİMİ.

BEN YOKUM

Tanımaya başlıyorum kendimi. Ben yokum.

Olmak istediğimle başkalarının gözündeki

ben arasındaki boşluğum ben.

Ya da o boşluğun yarısı, çünkü orada da hayat var…

Sonunda ben oyum işte…

Işığı söndür, kapıyı kapa, son ver koridorda

terliklerini sürüklemeye.

Rahat bırak beni odamda tek başıma.

Aşağılık bir yer bu dünya.

 

TOPLA PILINI PIRTINI BİR YERE

GİTMEMEK İÇİN

 

Topla pılını pırtını bir yere gitmemek için!

Yelken aç her şeyin her yerde rastlanan olumsuzluğuna

Görkemli bayraklarla donanmış o düşsel,

Çocukluğunun o renk renk minyatür gemileriyle.

Topla pilim pırtını Büyük Yolculuk için!

Fırçaların ve makaslarınla ulaşılamayan

O çok renkli uzaklığı da unutma.

Topla pilim pırtını bir daha dönmemek üzere!

Sen kimsin toplumda boşu boşuna var olduğun

bu yerde,

Ne kadar yararlıysan o kadar işe yaramaz,

Ne kadar gerçeksen o kadar sahte?

Sen kimsin burda, kimsin hurda, kimsin burda?

Yelken aç, bir şey almadan yanına, değişik kimliğinle.

Bu insanlarla dolu dünyanın ne ilgisi var seninle?

2 Mayıs 1933

 

GÜLÜNÇTÜR BÜTÜN AŞK MEKTUPLARI

 

Gülünçtür

Bütün aşk mektupları
Aşk mektubu olmazlardı
Gülünç olmasalardı.

Ben de aşk mektupları yazmıştım eskiden.

Onlar da elbet

Gülünçtü.

Aşk mektupları, eğer aşk varsa,

İster istemez
Gülünçtürler.

Ama aslında,

Yalnızca aşk mektubu

Yazmayanlar

Gülünçtür.

Bir dönebilsem

Aşk mektubu yazdığım günlere
Bunun ne kadar gülünç olduğunu
Düşünmeden.

(Bütün üç heceden uzun sözcükler
Anlaşılmaz duygular gibi
Doğal olarak
Gülünçtür.)

31 Ekim 1935

RICARDO REİS-ADIYLA

GÜLLERİ YEĞLERİM, SEVGİLİM

 

Gülleri yeğlerim sevgilim, vatana

Ve ünden de, erdemden de

Daha çok severim manolyaları.

 

Hayat içimde aksın isterim

Beni yormadıkça.

Yeter ki ben değişmeyeyim.

 

Kimseyi ilgilendirmez, kimin

Ne kazandığı, ne yitirdiği,

Şafağın her zaman ışıyıp ışımadığı,

 

Yaprakların her yıl

İlkbaharda yeşerip yeşermediği,

Sonbaharda dökülüp dökülmediği.

 

Gerisine gelince insanların

Hayata bütün o kattıkları

Ne katar benim hayatıma?

 

Hiç, yalnızca bu ilgisizlik isteği

Ve bu yarım yamalak güven

Bu kaçış saatinde.

 

TANRIDAN TEK DİLEĞİM

 

Tanrıdan tek dileğim

Onlardan bir şey istememeyi bağışlamalarıdır bana.

Mutluluk bir yüktür. Talih bir boyunduruk.

İkisi de fazla rahat bir durumun göstergesi.

Ne telaşlı, ne telaşsız, yaşarım ben

Aldırmadan sevinçlere, acılara.

 

TEK DİLEĞİM TANRILARDAN BENİ

UNUTMALARI

 

Tek dileğim tanrılardan beni unutmaları.

Ne üzgün, ne de hoşnut, özgür olmak,

Bir hiç olan havaya can veren

Rüzgâr gibi özgür.

Sevgi de, nefret de arar bulur bizi.

İkisi de baskıyla, her biri ayrı ayrı.

Tanrıların hiçbir şey

Bağışlamadıkları kişi özgür olabilir ancak.

(1932)

SAYISIZ VARLIKLAR YAŞAR İÇİMİZDE

 

Sayısız varlıklar yaşar içimizde,

Düşünsem de, hissetsem de, bilemem

Kim ne düşünür, ne hisseder.

Yalnızca hissedilen ve düşünülen

Bir mekânımdır ben.

 

Bir ruhtan başka ruhlar vardır içimde,

Bir “ben”den başka “ben”ler olduğu gibi.

Gene de yaşarım ben

Hiçbirine aldırmadan.

Hepsini susturur, kendim konuşurum.

 

Kesişen içgüdüleri

Hissettiklerimle hissetmediklerimin

Tartışırlar içimde.

Ben tanımam onları. Onlar da bir şey demez

Ben olan “ben”e. Ben yazarım.

(1935)

FERNANDO PESSOA –ADIYLA

O GEÇERKEN

 

Pencerenin yanında otururken,

Kardan buğulanan camdan,

Güzel hayalini görüyorum onun,

Geçer… geçer… geçerken

 

Yas peçesini attı üzerime

Bu dünyadan bir varlık değil de,

Daha çok bir melek gökte.

 

Pencerenin yanında otururken,

Kardan buğulanan camdan

Sanırım o hayali görüyorum, onunkini,

Şu anda geçmeyen… geçmeyen.

(1902)

 

SUSKUN HAVUZU DÜŞÜNÜYORUM

 

Suskun havuzu düşünüyorum

Sularını bir meltemin ürperttiği.

Ben mi her şeyi düşünüyorum,

Yoksa her şey unuttu mu beni?

 

Havuz hiçbir şey söylemiyor bana.

Meltemi hissedemiyorum.

Bilmiyorum mutlu muyum,

Yoksa mutlu olmak mı istiyorum?

 

Ey sularda uyuyan çekingen

Gülümseyen dalgacıklar,

Neden biricik hayatımı yalnızca

Düşlerden bir hayat yaptım ben?

 

4 Ağustos 1930

 

HAYIR, HİÇBİR ŞEY SÖYLEME!

 

Hayır, hiçbir şey söyleme!

Ne söyleyeceğini kestiren-

Kapalı ağzın- Şimdiden

Duyuyor söyleyeceklerini.

 

Daha iyi duyuyor

Senin söyleyeceğinden.

Ortaya çıkmayacak ne olduğun

Sözlerinden ve günlerinden.

 

Kendinden daha iyisin sen.

Hiçbir şey söyleme: sade ol!

Bedenin çıplak inceliği

Görünür görünmeden.

(1931)

 

ÖZRUHSALÖYKÜ

 

Numaracı biridir şair.

Öyle ustaca numara yapar ki,

Gerçekten acı çekerken bile

Rol yapıyormuş gibi görünür.

 

Ve yazdıklarını okuyanların

İyice hissettikleri,

Onun çifte acısı değil,

Sahte acılarıdır kendilerinin.

 

B öylece döner durur raylarda

Eğlendirmek için aklımızı

Kalp adını verdiğimiz

O küçük oyuncak tren.

(1931)

 

BULUTLAR KARANLIK

 

Bulutlar karanlık.

Ama güneye doğru

Göğün bir parçası

Hüzünlü mavi.

 

Aklım da öyle

Yanıt bulamadığımdan.

Bir parçası hatırlıyor

Kalbin varlığını.

 

İşte o hatırlayan parça,

Her şeyin ötesinde, bizim

Ölümsüz güzelliğin

Gerçeği diye bildiğimiz şey.

5 Nisan 1931

UYUYORUM. DÜŞ GÖRÜRSEM BİLMİYORUM UYANDIĞIMDA

 

Uyuyorum. Düş görürsem bilmiyorum uyandığımda

Gördüğüm düş neydi.

Uyuyorum. Düş görmezsem tanımadığım

Açık bir yerde uyanıyorum,

Çünkü henüz bilmiyorum

Uyandığım yer neresi.

En iyisi ne düş görmek ne görmemek.

En iyisi hiç uyanmamak.

(1933)

 

YOLA ÇIKMAK! YİTİRMEK ÜLKELERİ

Yola çıkmak! Yitirmek ülkeleri!

Bir başkası olmak süresiz,

Yalnız görmek için yaşamaktır

Köksüz bir ruhu olmak!

 

Kimseye ait olmamak, kendime bile!

Durmadan gitmek, sonu olmayan

Bir yokluğun peşinde

Ve ona ulaşma isteği içinde!

 

Böyle yola çıkmaktır yolculuk.

Ama ben açık bir yol düşünden öte,

Bir şeye gerek duymuyorum yolculuğumda.

Gerisi sadece gök ve toprak.

(1933)

 

DUYULAN GÜLÜMSEYİŞİ YAPRAKLARIN

 

Duyulan gülümseyişi yaprakların,

Yalnızca bir esintisin sen.

Ben seni seyrediyorsam, sen de beni,

Kimdir ilk gülümseyecek olan?

Gülüyor şimdi ilk gülümseyen.

 

Gülüyor ve hemen bakıyor

Baktığı belli olmasın diye

Aralarından rüzgârın estiğini

Hissettiğiniz yere. Bir rüzgâr

Bütün bunlar, bir gizlenme.

 

Ama o bakış, o uzun uzun bakış

Bakmadığın yere, geri geldi;

Ve biz durmuş konuşuyoruz

Hiç konuşulmamış olanı.

Bir son mu bu yoksa bir başlangıç mı?

(1932)

 

GÜLÜMSEYEREK YAVAŞ YAVAŞ

 

Gülümseyerek, yavaş yavaş

Süzülüp esti geçti o sokaktan.

Aklıyla hisseden ben, hemen

Yazdım yazılması gereken şiiri.

 

Oysa ondan söz etmiyor şiir.

Ne de büyümüş de küçülmüş bir kız gibi,

Nasıl yitip gittiğini sokağın

Ölümsüz köşesinden.

 

Denizden söz ediyor şiir;

Köpüğü, acıyı anlatıyor.

Yeniden okumak o amansız

Köşeyi, suları hatırlatıyor bana.

14 Ağustos 1932

 

BİR PUS GİBİ İÇİMDE

 

İçimde beni saran

Ve hiç olan

Bir özlem var hiçliğe.

Bir istek belirsiz bir nesneye.

 

Sanki sis gibi

Sarıp sarmalamış beni

Ve küllükteki cıgaramın ucunda

Parıltısını görüyorum son yıldızın.

 

Duman duman tükettim hayatımı.

Ne kadar belirsiz gördüklerim, okuduklarım.

Bilinmeyen bir dilde bana gülümseyen

Açık bir kitap dünya.

16 Temmuz 1934

 

SOKAKTA GÜLEN ÇOCUK

 

Sokakta gülen çocuk,

Rastgele duyduğun şarkı,

Şu saçma resim, o çıplak heykel,

Sının olmayan iyilik –

 

Aklın eşyaya yüklediği

Mantığı aşıyor bütün bunlar,

Hepsinde sevginin payı var

Bir dili olmasa da sevginin.

4 Ekim 1934

 

BİR KAÇAĞIM BEN

 

Bir kaçağım ben.

Doğduğumda

Kendime hapsettim

Kendimi. Sonra kaçtım.

 

İnsan sıkılırsa

Aynı yerde yaşamaktan

Ben neden hep aynı

Derinin altında

Sıkılmadan yaşayayım?

 

Ruhum peşime düşmüş

Ama ben saklanıyorum,

Umarım ne yerde, ne de gökte

Bir türlü bulamaz beni.

 

Yalnız kendim olmak

Ya zindana kapanmak

Ya da hiç olmak demek.

Ben de kaçak yaşarım.

Pekâlâ yaşıyorum işte.

 

MACELLAN

 

Vadide alev alev bir yangın.

Bir dansla sarsılıyor yeryüzü

Vadinin karanlık kayranlarında

Dolaşan çarpık ve belirsiz gölgeler

 

Birden görünüp yamaçlarda

Kayboluyorlar karanlıkta.

Kimin dansı bu gecenin içinde?

Titanlar bunlar, Yer’in oğulları,

 

Mezarı uzak bir kıyıda olan

Ananın cesedine herkesten önce

Sarılmak isteyen denizcinin

Ölümü yüzünden dans ediyorlar.

 

Bilmeden dans ediyorlar o ölünün

Korkusuz ruhunun hâlâ kumanda

Ettiğini ve gövdesiz bileği dümende,

Dünyanın bir ucuna gemiye yön verdiğini

 

Ve yokluğunda bile tüm yeryüzünü

Kucaklayabileceğini. O ırzına geçmiştir

Yeryüzü’nün, ama onlar bundan habersiz,

Dans ediyorlar kendi başlarına.

 

Çarpık ve belirsiz gölgeler de

Kaybolup gidiyorlar ufukta,

Tırmanarak vadinin yamaçlarına

Sessiz dağların arasında.

 

PORTEKİZ DENİZİ

Ey tuzlu deniz, tuzunun ne kadarında

Portekiz’in gözyaşları var?

Denize açılalım, diye kaç ana ağladı,

Kaç oğul boşu boşuna yakardı!

Tek sen bizim olasın diye, ey deniz!

Kaç nişanlı kız ölene dek kocasız kaldı?

 

Değer miydi bunca çabaya? Her şey değer,

Ruh küçük değilse eğer.

Ümit Burnu’nu dönüp geçeceksen,

Göze al aşmayı engelleri, kaçış yok.

Tehlikelerle donatmış Tanrı denizi,

Ona derinlik vermiş ama aynasında da gökleri göstermiş.

 

PORTEKİZ KRALI DON SEBASTIO

 

Deli, evet, deli çünkü büyüklük istiyorum ben

Yazgının kimseye vermediği.

Bastırmak yok içimdeki özgüveni;

Bu yüzden, benim eski benliğim

Çölün kumlarında kalan, yaşayan benliğim değil.

 

Bu benim deliliğim, kabul et olduğu gibi,

Korkmayan karşı çıksın sonuçlarına.

Deli değilse hem, nedir ki insan,

Midesine düşkün bir hayvan,

Yan canlı ve doğurgan bir cesetten başka?

 

Kaynak: FERNANDO PESSOA, Uzaklıklar, Eski Denizler-ŞİİR, Türkçesi: Cevat Çapan 2.basım: Kasım 2011

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorumda sahte e-posta yazanlara cevap verilmez.

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s