KİRKOR CEYHAN, SEFERBERLİK TÜRKÜLERİYLE BÜYÜDÜM-ÖYKÜ KİTABINDAN

KİRKOR CEYHAN

Ben oyunlar ve çocuk kederlerim içinde debelenirken, günler ne çabuk geçiyordu. O yıl sanki gök delinmişti, yağmur hiç kesilmiyordu. Şu, ayakkabısı olmayanların çamurlar içinde dal paça dolandığı, yakacak odununu, yiyecek kışlık ununu hâlâ becerememişlerin derin ve umutsuz düşüncelere daldığı mevsimdi başlayan. Benim tek derdim ise oyun ve arkadaşlarımda Ha, bir derdim daha vardı: ta baharda babamın aldığı üstten tokalı sandallarım oyundan paramparça olmuştu. Çamur deryasına dönmüş kasabada yürümek için ara ki bir taş bulasın, sıçraya sıçraya öteye varasın. Ne sokaklarımız, ne de çarşının içi yapılıp da biraz olsun çamurdan kurtarılmıştı. Sanki bir tarlaydı dolaştığımız.

O yıllarda on sekiz yaşını bitirmiş her Türkiye Cumhuriyeti erkek vatandaşından altı panganot yol vergisi toplanırdı. Ama bu paralar kasaba içi yollara değil, şehirlerarası yolların yapım ve tamiratı için harcanırdı. Biz çocuklar bu alaverelerden habersiz, diz boyu çamur içinde debelenir, yer yer de birbirimizle cebelleşirdik. Kimin gücü kime yeterse, ötekini “Allah yarattı” demeden basardı çamura. İş orada bitse ne âlâ. Ağlaya sızlaya evi zor bulurdun; bir de seni gören ananın vay haline… Cin başına sıçrar, üstündekileri kapıda soyarken, evire çevire, menestür keteni gibi döver, [-menestür keteni gibi dövmek: [Manastır şehrinde(ö veya manastırlarda(?)l Dokunduktan sonra iyice dövüldüğü için nitelikçe makbul olan ketenden benzetmeyle, adamakıllı dövmek.] selini sümüğüne katardı. Bu çamurdan, kötekten sonra iyice yumuşar, yer minderinde birkaç saat sıçraya sıçraya yatardın. Uyandığında, sanki hiçbir şey olmamışçasına, biraz suçlu bir ifadeyle de olsa, bıraktığın yerden devama zorlardın. Anan “şu yediğin dayağı unutmazsın inşallah” tehdidini kulağına küpe misali assa da, bunu o yaşlarda nasıl anlayacaksın, mümkün değil anlaman!

Erken yağmurlar arkası kesilmeden sürüp, çocukların keyfi hepten kaçtığı o sıralar mahallenin büyüğü Kel Arif “ooh, ooh, maşallah ve suphanallah eyyam iyi başladı, iyi rahmet düşüyor; bu sene çift erken çıkacak,” diye ellerini yüzünden sıvazlayarak geçirir, yaşlı Artin Emmi sağ elinin üç parmağını bir araya getirip havada büyük bir daire çizerek alnına götürür, park diroçı, park diroçı [park diroçı: (Ermenice) Tanrı’ya hamd olsun.] diye diye haçını çıkarırdı. Gel gör ki ben onların duyduğu keyfi ne anlayabilir ne de sevinebilirdim. Bizim kasabamızın tarımı yağmura bağlı olduğundan, gökten yağmur değil de altın düşermiş meğer. Güzlük ekilirse ve koşullar da uygun giderse, gelecek yıl bolluk olur, fakir fukaranın yüzü gülermiş. Mesele bu imiş, bu da az bir lütuf değilmiş. İyi, yağsın bakalım…

Bununla da kalmadı, o günlerde bir de mektep meselesi çıktı. Herkes çocuğunu okula gönderecek. Gördün mü şimdi şu çocuk başıma gelenleri! Babam daha önce kış günlerinde “Allah izin verirse ben oğlumu mekteplere göndereceğim ki, okuyup öğrensin de büyük adam olsun der, başımı okşardı da, o günlerin böyle çabucak geleceği hiç aklıma gelmezdi. Büyük adam olma günlerim gelip çattı ansızın, yağmurlar ve çamurlarla beraber.

Bir haber yayıldı bizim sokakta: Koç ile Seneker’i babaları okula yazdırmışlar.

 “Deme! Essah mı?”

“Vallaha da billaha da. inanmıyorsan gider sorarsın oğlum.”

“Belli, belli, yürüyüşü değiştirdiler dürzüler. Ellerinde ufak bavul biçimi bir çanta, terbiyeli edepli de değil, şöyle başlarının üzerinde çevire çevire, birbirleriyle çakıştıra vuruştum gelişlerinden belli. Hele deyyuslar, hele..!”

Bu okul haberi çıktı çıkalı benim neşem büsbütün kaçtı. İstemiyorum ki bir kimse okul lafı konuşsun. Tuu… Allah belanı versin, bu da nereden çıktı, ne çabuk geldi buldu mahalledeki ümmet-i Müslimin dölleriyle Ermeni dibalarını. Ne güzel oynuyor, ne güzel akşamlara kadar boğuşuyorduk arkadaşlarımızla.

Ben bu kez hep Dalaklıgil’in çocuklarıyla Yukarı Dere’de oynamaya başladım. [Yukarı Dere: Zara’da kentin Demirsırık Tepesi’ne yaslandığı kuzey bölümünde sel sularıyla açılmış bir sokak.] Evimizin önünde oynayıp da, Seneker ile Koç’un okul dönüşlerini hiç mi hiç görmek istemiyordum. Dalaklıgil’in çocukları, birkaçı benim akranım, birkaçı da benden büyüktü. Yazın sığır güderler, bazıları da yaylalarda sürü otlatan başçoban Hamdi’nin yanında pöçükçülük yaparlardı. Yaz bitip de sığırların, sürülerin içeri çekileceği zamanı hep aklı erenlerden sorar, dönüş günlerini parmak hesabı bir bir sayardım.

Bir sabah işitirdim ki, Mehmet Ağa, Kösedağ’dan gelmiş, yahut Ömer Ağa, sığırı artık bırakmış. [Kösedağ: Zara’nın kuzeydoğusunda, Zara-Suşehri yönünde kuş uçuşu 15 km mesafede, denizden 2800 m yükseklikte bir dağ. Anadolu’da egemenliğin Anadolu Selçuklularından Moğollar’a geçtiği ünlü savaşa (1243) sahne olan dağdır.] Koşa koşa evlerine gider, üttüğüm aşıkları, bilyeleri torbayla gösterirdim. Onlar yokken, mahallemizde kim kimle kavga yaptı, kim hangi mahalleden kız kaçırdı, hepsini anlatırdım. Daha neler neler! Hangi güvey gerdek gecesi tüm çabasına rağmen bir türlü tutukluktan kurtulamamış; sonra da işitildiğine göre, daha önce kızda gözü olan emmisinin oğlu, meğer elindeki Sivas bıçağını tam o saatte kapatmamış mı? Elbette o çakı yeniden açılmadıkça güvey tutukluktan kurtulabilir mi ki; o işi becersin de, ahaliyi dertten kederden kurtarsın ve de günlerdir güveyin yüzüne mayii mayii bakan kızdan, “ooh, çok şükür yaradana, beni de arlı namuslu kadın tayfasına kattın, ömrüne bereket,” duasını alsın. Hemen bunları Dalaklı Ömer Ağa’ya, Mehmet Ağa’ya ayaküstü anlatırdım. Sonra güveyin anasının, gelinin ablasının, güveyi hiç durmadan soğuk sulardan geçirdiklerini, daha da olmayınca, Tekkeli [Zara’nın 4 km güneyinde, Şeyhmerzuban adıyla da bilinen bir köy.] şeytanların şeytanı Kör Behçet Hoca’ya, suya baktırıp okuttuklarını, Kör Behçet’in kaptaki suya bakarken daha da inandırıcı olsun diye iki eliyle tahta sakalını [Düz tahta gibi, dikdörtgen kesimli, gür sakal.] yukarıdan aşağıya sıvazlayarak derin derin murakabeye daldığını, gözlerini yumup biraz da uyuduğunu, korku ve merak içinde “acep Hoca’nın ağzından ne çıkacak” diye bekleşen güvey ve kız sahiplerine, “Allah’ın bir ismi hakkıçün size bildiriyorum ki, kapatılmış bir çakı görünüyor. Bu bulunup açılmadıkça ne oğlana güç gelir, ne de kızımız içine düştüğü sıkıntıdan kurtulabilir,” fetvasını verdiğini; o anda, kimi kazmayı, kimi küreği, kimi muyluyu, kimi de kazığı kaptığı gibi, ne eşik altı, ne söve üstü, ne duvar deliği, ne çöplük kenarı, ne dam kaşı bırakmadıklarını, ne çare olgörüp çakıyı bulamadıklarını, bulamadıkları için de güveye hal iflah gelmediğinden, kız tarafının, “hayvan oğlu hayvanlar, madem oğlunuzun hali bu idi de, ne halt yemeye düğün dernek kurarsınız da bizi de dile, lisana getirirsiniz; az kalsın çüksüz oğlunuzla bırakıp da turna gibi kızın kanına ekmek doğrayacaktık,” deyip kızı götürdüklerini; kızlarının meğer canı da çok yanık, başı alışık olmalı ki, haftasına varmadan yanlarında çalışan azap ile evden kaçtığını, izine neden sonra Koyulhisar tarafında rastlandığını, kızın iki canlı olduğu haberinin bile geldiğini… soluklanmadan anlatırdım.

Anlattıklarımdan o kadar keyif alırlardı ki, bir yaz boyu yel ve güneşin kavurduğu kızıl dağarcığa dönmüş yüzleriyle gülerlerdi. Onlar çok saf ve temizdiler. Benim anlattıklarımı saatlerce dinler, ne eğrisine, ne doğrusuna bir itiraz etmezlerdi. Bana anlatacakları çok fazla şeyleri yoktu. Kösedağı’ndaki bütün yayla ve eski yurtları taşbetaş bilirlerdi. Ağmaşat’da, Mollahasan’da, Çilohannesin Yurdu’nda [Ağmaşat, Mollahasan, Çilohannesin Yurdu: Kösedağ üzerinde yaylalar. Yöredeki sürüler haziran başında yaylalara götürülür, ağustos sonuna kadar orada tutulurdu. Çil sözcüğü ile Ermeni bir erkek adı olan Ohan- nes’ten oluşan Çilohannes, Zara Ermenileri içinde tanınmış bir ailenin adıdır.] nasıl koyun, gıdik çevirdiklerini, nasıl öğlene kadar yaylanın üstünden sisin dumanın sıyrılmadığını, binlerce koyunluk sürüyü nasıl Kangal itleriyle etrafında kol gezip dört ay kurttan koruduklarını, övünmeden, günlere yayarak, abartısız anlatırlardı. Çünkü kurt dumanlık günü sever derlerdi.

Ayaklarında ham gönden çarık, bacaklarında Adana bezinden zıvga bulunurdu. Yırtık işliklerinden her daim etleri görünürdü. Evleri derede birer göz, tepeye oyulmuş mağara deliği gibiydi ve yüzyıllardır yatacak bir yatak nedir bilmemişlerdi. En fazla geceleri birer telise girer, bir köşeye kıvrılırlardı. Kar kış bastırınca ayaklarındaki ham çarıklar çoktan parçalanmış olur, sonrasını yalınayak geçirirlerdi. O kara kışta, kar ve buz üstünde ceketsiz, yalınayak dolaşırlar, çıplak ayakları mosmor olur, ama üşümezlerdi. Nezle nedir, grip nasıl olur bilmezler, sade suyun gözüne bir avuç bulgur atar, yağsız bulgur aşını kaşıklarlardı. Yüzlerce yıldan beri Müftüzadelerin hanesinde, selamlığında karın tokluğuna hizmet ettiklerinden, babadan oğula bir önlük kadar tarla bile edinememişlerdi. O büyük Ermeni tehcir tartalasında bile, biraz kap kacak, yiyecek talanının ötesine pek geçememiş, ne bir ev, ne de bir bostana konabilmişlerdi. Aç sefildiler ama birbirlerini “ağa” diye çağırırlardı. Babaları oğullarına Mehmet Ağa, Ömer Ağa diye seslenir, ola ki anaları yalnız Mehmet veya Ömer diye çağırsa kan kokutur*, “ağayı niye söylemiyorsun” diye azarlarlardı. “Ağzın mı eğilir yoksa” deyip, ağasız hitap etmenin önüne geçerlerdi.

Bunlar dededen toruna, azap ve çoban olarak yaşam sürmüşler, mektep medrese yüzü nedir görmemişlerdi. Eliçbir zaman da böyle bir kaygı taşımamışlardı. Şimdi ben de okula gitmediğim için gidenleri ne sevebiliyor, ne de yüzlerini görmek istiyordum. Kapıda Koç’u ve Seneker’i beklesem, paya ile partal ile okuldan neler neler anlatacaklar, beni kim bilir nasıl ezeceklerdi. Ben oynadığım aşıktan, üttüğüm bilyelerden ne kadar da söz etsem, onlar için boş şeylerdi bunlar. Ufak bir marştan, bir öğretmenden söz etseler beni hemen silip süpürüyorlar, hepten cahil yerine koyuyorlardı. Bir haftada denge süratle bozulmuştu. Oyunda, koşmacadaki hünerlerim sıfıra inmiş, hiçe sayılmaya başlanmıştı. Bu durum ağırıma gidiyor, içten içe okula da, okulluya da düşman kesiliyordum. Onun için onlardan uzaklaşıyor, Dalaklıgil’e daha bir yaklaşıyordum.

Anam bu gidişe baktı baktı ve bir gün, “Oğlum, başço- ban Hamdi Dayı’ya söyleyelim de, seni de Dalaklıgil’in uşaklarla beraber yaylalarda pöçükçü tutsun. Zaten para mara da istemez, ezberine aldığın kasabamızın tekmil yurduna, yaylasına, örenine çomak vurursun da aşharın belki dolar, daha ötesi yok” dedi.

“Essah mı diyorsun Mayrig,” diyerek anamın boynuna atılışım, yüzünü gözünü öpüşüm görülmeye değerdi. Bir yandan seviniyordum ama “anam acep doğru mu söylüyor” diye içimden geçirmiyor da değildim. “Peki, anamın bu tasarısı samimi ise, acep babam ne gibi bir tavır alır?”… Beni bunun tasası tutmuştu, ama yine de bazen keyiflenip coşuyordum:

“Yaşa Mayrig, sen çok yaşayasın da ömrün uzun ola. Arşak Ağbar’a da tokalı bir Arnavut çarığı diktirip, zıvgamı çekip, belime de dağarcıktan hamançamı bağlayıp, içine bir baş soğan, iki ekmek yerleştirip, pelitten değneği de kaptım mıydı, gör bak sen neler olur… Basarım narayı: ‘Davranmayın dağlar, başçoban geliyor.’ Bir de belime sivri bir kazık takar, dağ taş ne çiğdeme, ne nevruza aman soluk verir, ne de eşmediğim gıldancuk kökü bırakırım. Kösedağı kır bayırdır, emme yolumuz ola ki Tüylü Dere’ye, Avşar Dağı ormanlarına düşerse,[ Tüylü Dere: Kösedağ’ın güneyinde ormanlık bölge.

Avşar Dağı (ormanları): Zara’nın 18 km kadar kuzeydoğusunda, Zara- Şerefiye yolunun doğusunda kalan dağ ve ormanlık bölge.] her dala el atar, toplamadığım alıç, mamuğ, öküzgötü, deriden, şikiraf bırakmam, Mayrig hele dağdaki çördük armudu ne güzel olur…”

Sh:14-21

**

 

8.

Sınıftan atılmamayı bir nevi garantileyince, collik sıramızın en arkasına gidip, ağlaya ağlaya yanladım. Ve lâkin dünyam da, soluğum da epey genişliyor bu arada. Kayıtsız mayıtsız, git gel, artık mevlam sağlık verirse! Ne yağmur, ne yalınayaklık, ne soğuk, ne de çamur, gözümün hiçbir şeyi gördüğü yok.

Ben nereden bilirim, meğer, sonradan konu olunca öğreniyorum ki, o yıl Cumhuriyet’in kuruluşunun onuncu yılıymış. Şarkıya türküye ağırlık verildiği yıl. Ben ona bakarım, onun ötesini nasıl anlarım! Ohoo, bu iş de benim sazım, tamburam. Zaten meraklıyım. Diyarbakırlı Celal’in  en zor türkülerini bile okuyorum. Zaralı Halil’inkileri  ise haydi haydi.

[Celal Güzelses: (1900-1959) Diyarbakırlı halk türküleri sanatçısı, araştırmacı. Askeri rüştiyede okumuş, devlet memurluğu yapmıştır. Diyarbakır Halk Musiki Cemiyeti’nin kurucusu (1943) olup Diyarbakır Halik Türküleri (1938) adlı notah bir derlemesi de vardır. 1931’de İstanbul’a gidip on sekiz plak doldurmuştur. Gırtlak ustalığıyla bir kuşağı büyülemiş, Şark Bülbülü lakabıyla anılmıştır.

Halil Söyler: Zaralı İnce Halil adıyla bilinen, gür ve güzel sesli halk türküleri sanatçısı. Çiftçiydi. Çağdaşı Celal Güzelses’i üstad kabul ederdi. İstanbul’da Zehra Bilir’le sahneye çıkmış, taş plaklar doldurmuştur.]

 Sesim zil gibi çıkıyor. Bu hayhuy içinde dahi sesim ta köşeden öğretmenin dikkatini çekiyor olmalı ki, tatlı ve alaylı sesleniyor: –

Ulan kamçı kuyruk, kamçı kuyruk, sana söylüyorum,

yalın ayak, sana. O köşeden şöyle beri gel hele beri,” diye bana sesleniyormuş. Seneker dürtükledi de ayıktım. Acep yine ne oldu, ne olacak diye ayaklarıma baka baka ilerliyorum. Çok da utanıyorum.

“Köşeden gelen senin sesindi herhal. Bize bir türkü oku hele bakalım,” diyerek kutusundan kemanı çıkarmaya başladı. Ben pek inanamıyor, utancımdan başımı kaldırıp da öğretmenin yüzüne rahatça bakamıyorum. Ama yine de şöyle kaşlarımın altından kaçamak bir bakış fırlatmadan da edemedim. Babacan ve tatlı yüzü bana cesaret verdi. Başımı doğrulttum. Şimdi rahatça yüzüne bakabiliyorum.

“Bize bir türkü söyleyebilir misin,” diye tekrarladı öğretmen.

Ben zaten şarkı türkü okumaya nazlananlardan değildim. Hem bir başlarsam, öyle bir türküyle, bir şarkıyla da durduramazlardı kolay kolay… Başladım okumaya. Okudukça, sesim kulağıma gelip, beni büsbütün coştururdu. O aralar da Urfalı Mukim Tahir’in türküsü çok meşhur:

Kapıyı çalan kimdir?

Aç bakam gelen kimdir.

Yaram derine düştü,

Belki gelen hekimdir.

Bu türküyü makamıyla, usulüyle çok iyi okurdum. Çalgıya malgıya lüzum yok, ben durmadan ötüyorum. Öğretmenin yayı tutup da havaya girmesine dahi fırsat vermeden, ben davulumu dövmeye başlamıştım ki, gözüm öğretmene kaydı. Durmadan gülüyor, hem de bana öyle geliyor ki, beğeniyle dinliyor. Canım zaten yanmış, bahaneyle kesmiyorum.

“Halepli bahçesinden” beytini de bitirir bitirmez, hemen hiç aman soluk vermeden, Urfalı Cemil Cankat’ın sonraları çok güzel okuduğu türküye geçiyorum:

Mezarımın başı Urfa’ya karşı

Baş ucuma koyun yazılı taşı…

Bu türküyü de bir çırpıda çıkartıyorum aradan. Eğer Kâşif Bey kemanın yayıyla beni itip öteye sürmese Diyarbakırlı Celal’ın “silmedim göz yaşını; aşkın ile ağlayanın…”ıyla girip, tekmil Güneydoğu’yu başa çıkacağım.

“Çocuğum, bak, şimdi dersimiz bu değil, bu işler başka zaman,” diye durdurdu öğretmen.

Âlâ. İsmim kayıtlı değil, okul numaram yok, ama durumu türkü sayesinde epey düzelttik. Seneker ve Koç’la her gün sabahtan okula gidip, ikindi dönüyorum. Gamı kasaveti epey dağıttık. Ne defter, ne de kalem. Türkü çağırarak git git gel!

Ve lâkin, sen bakar mısın tersliğe! Babam hâlâ gelmek bilmiyor. Her yıl bu vakitler işi çoktan bitmiş olurdu ya, bu defaki, benim kem talihim. Üstelik kar da erken yağar, babamın çalıştığı inşaat işleri hepten paydos olurdu…

Kar bir yağmaya başlarsa, günlerce kesilmez, zaten tepelerin arasında olan Zara, temelli kara teslim olur. Mart’ın dokuzuna, bazen ise April’in beşine [April: Latince kökenli bu sözcük, Ermenice’ye Nisan ayı anlamında Abril olarak yerleşmiştir. Zara’da Türkçe konuşma diline Aprul olarak da geçmiştir. Genellikle beşinci gününe rastlayan soğuk, şiddetli fırtına, yörede şu geleneksel deyişe yol açmıştır: Sakın Aprul’un beşinden, kömüşü ayırır eşinden!]  kadar bekleyeceksin kı kara toprak yüzü göresin. Kar yağar da yağar, metrelerce. Önceleri herkes dam üstüne çıkar, sürgülerle karı aşağı küreler. Çünkü ilk önce yağan kar tozak olur. Sürgüyü çocuklar bile sürer. Ama kar devam ettikçe, artık değme babayiğidin kârı değildir karı kürümek. Tahtadan yapılmış kar kürekleriyle karlar atılıp damlar temizlenmezse, metrelerce kar üst üste biner, çoğu zaman damı çökertir.

Karı atılan damı da, üstündeki koca loğ taşı ile loğlamalı ki alta su geçip de damlamasın. Zaralının yaz kış çektiği rezilliktir vesselam. Kürenen karlar duvarlara yaslanır, dağlar gibi… Ortada ne ev kalır, ne de ahır, samanlık. İnsanlar çoğu zaman körkösnü gibi tünellerden geçip dönerler evlerine. Ne yol bellidir, ne de iz. Bele kadar kardan çığır açıp çarşıya ulaşılır ilk zamanlarda. Beş on gün sonra kar bekir, artık üstüne adam alır. Yerden bir metre yüksekten aylar boyu git gel!

Babam aklıma düştükçe ağlıyor, anamın amanını kesiyorum. Evet artık okula gidebiliyorum, ama ne üstte var, ne başta. Ne defter var, ne kalem. Ne kitap var, ne çanta. Hani bunların hiçbiri yok! Gerçi birisi elime geçse, ötekilere ağlayacağım. Her tarafımız bozuk…

Anam her gün bir çeşit yalanla beni loğuzlamaya çalışıyordu. Ama ben daha önce söylediği lafları, verdiği bol keseden ümitleri unutmadığım için, her defasında yem birşey üretemez oluyordu artık.

“Oğlum merak etme, baban neredeyse gelecek. Ne kadar yevmiye yaparsa o kadar fazla para kazanır. Sana daha güzel esvaplar alır. Daha süslü olursun.” Anam ara ara böyle dese de, ben yine de her gün “bu Koçhisar da nereden çıktı” diye ayaklarımı yerlere vurup, “bu ne cehennemin dibindeydi,” diyerek debeleniyordum.

Hafik’e o zaman Koçhisar derdik. Zaramızın da eskiden Koçkiri diye anıldığı gibi.

Sh:41-47

Kaynak: Kirkor CEYHAN, Seferberlik Türküleriyle Büyüdüm, Aras, Üçüncü Baskı: Eylül 2008, İstanbul  

BAŞA DÖN

Reklamlar

yorumda sahte e-posta yazanlara cevap verilmez.

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s