OĞUZ ATAY, TUTUNAMAYALAR’IYLA SEVİN SEYDİ

 

“Cennetimizde, Cehennemimizde Havva”

 

OĞUZ ATAY NEDEN İNGİLİZCEDE YOK?

Ali Ünal

19 Mayıs 2012

Türkçe edebiyatın göz nuru, biriciği Oğuz Atay’ın ne yazık ki hiçbir kitabı şu âna kadar İngilizcede yayımlanmadı. Türkçede Tutunamayanlar, Tehlikeli Oyunlar, Korkuyu Beklerken, Oyunlarla Yaşayanlar, Eylembilim, Bir Bilim Adamının Romanı ve Günlükler adlı kitaplarını okuduğumuz Atay’ın, Edirne’den veya Kars’tan ötesine taşınamadığını görüyoruz. Öykülerinden oluşan Korkuyu Beklerken, Fransızca, İtalyanca ve yakın zamanda da Almancaya çevrilirken, Tutunamayanlar‘ın yalnızca ve yalnızca Hollandaca baskısına rastlıyoruz. Bir Bilim Adamının Romanı da 2008 yılında Almancaya çevrilmiş. Tehlikeli Oyunlar? Tutunamayanlar? Oyunlarla Yaşayanlar? Ne yazık ki bu kitapların hiçbiri, dünya dili olarak kabul edeceğimiz İngilizceye çevrilmedi. Peki neden?

Oğuz Atay’ın, neden bir Yaşar Kemal ya da Orhan Pamuk gibi uluslararası edebiyat dünyasına taşınmadığını sormak, yalnızca bir serzenişten öte bir hesap sormadır da benim için. Yusuf Atılgan ve Leylâ Erbil’le birlikte modern Türkçe edebiyatının öncüsü olan Atay’ın, Tutunamayanlar‘ının ya da Tehlikeli Oyunlar‘ının 40 yıl içinde bir İngilizce çevirisinin basılmamış olmaması üzüntü verici bir durum. Bu kitapların yerelliğini ya da çevrilemezliğini gündeme getirmek benim için topu taca atmak anlamına geliyor, zira ne bu yerellik meselesi (ki bu da tartışılır) sadece Oğuz Atay’a özgüdür ne de bilinç akışı tekniği daha önce kullanılmamış bir yazım tekniğidir. “Çevrilmesi elzem yapıtlar” başlığında Türkiye’deki romanları listeleyen UNESCO’nun sayfasında “günlük dil kullanımı ve kalınlığı nedeniyle en yetenekli çevirmenler için bile çok büyük güçlükler barındırsa bile, Türkçe edebiyatı en iyi şekilde temsil eden” kitap olarak tanıtılan Tutunamayanlar‘ı çevirebilmek için ortada herhangi bir teknik engel olduğunu düşünmek bana safdillik geliyor. Kaldı ki elimizde halihazırda bir çeviri bile varken.

Oğuz Atay’ın, Tutunamayanlar‘ı ve Tehlikeli Oyunlar‘ı ithaf ettiği Sevin Seydi’nin, Maurice Whitby ile birlikte Tutunamayanlar‘ın İngilizce çevirisini yaptıklarını biliyoruz. Öyle ki bu kitapta yer alan DÜN, BUGÜN, YARIN isimli şarkıların çevirileriyle bu iki çevirmen, 2007 yılında Britanya Karşılaştırmalı Edebiyat Birliği’nin Dryden Çeviri Ödülü’nü almışlar. Ancak ödül açıklamasında dikkat çekildiği üzere bu çeviri, telif hakları sebebiyle Birlik tarafından yayımlanamamış. Tam çeviri eserin de var olduğu ve yakın gelecekte basılmasının umulduğu söylenen bu açıklama, aynı umudu bizde de doğuruyor. Yıldız Ecevit’in kapsamlı Oğuz Atay kitabı Ben Buradayım‘da, çevirinin Oğuz Atay’ın kitabı yazarken aynı anda Sevin Seydi tarafından yazıldığı, çeviri bittikten sonra da bir İngiliz yayınevine gönderildiği, ancak hiç tanınmayan bu yeni yazarın romanının uzun bulunarak reddedildiği yazıyor. Acaba, telif hakları konusunda dile getirilen bu açmazın, Oğuz Atay’ın vasiyeti ya da Sevin Seydi’nin isteğiyle bir ilgisi olabilir mi? 40 yıl içinde İngilizce baskısının olmamasını, bütün naifliğimle buna bağlamak istiyorum, zira Oğuz Atay insanlarını herkesin tanıyıp okumasını büyük bir sabırsızlıkla istiyorum.

Teknik ya da telif hakkı meseleleri haricinde, Oğuz Atay’ın yerelliği sorununa nasıl bakmalı peki? Yerel olunmadan evrensel olunamaz, sözünün ışığında yaklaştığımız Oğuz Atay karakterlerinde, bir Amerikalı’ya ya da bir İngiliz’e hitap etmeyen herhangi bir şey bulabilir miyiz? Bana kalırsa bu tür soruları yanıtlamadan önce, Atay’ın insanının özelliğini anlamak gerekiyor. Bu da bizi “insan” meselesinin ortasına bırakıyor. Tutunamayanlar ilk yayımlandığında, kitapla ilgili yapılan ağır eleştirilerin birinde, kitapta insan olmadığı eleştirisinin kırk yıl sonra katılaşıp yoğun bir ironi hâline geldiğini görmek, Atay’ın insanlarındaki somutluğu ve kanlı-canlılığı da bize bir ders gibi anlatıyor. Atay, çünkü, bundan 40 yıl önce de olsun 40 yıl sonra da olsun, her toplumda ve her zamanda kendi varoluş sıkıntılarını birer hayat meşgalesi hâline getirip un ufak olmaya yazgılı vatandaşları anlatıyor. Bu insan ister üç yanı çevrili bir yarımadada yaşasın, ister tek bir tepenin bile olmadığı dümdüz Hollanda ovasında. Herkes kendi yalnızlığının yüksekliğinden düşse de, bu irtifa insanlara hep aynı şeyi anlatıyor.

Tarkovski, Mühürlenmiş Zaman’da mealen der ki: “İki insan, ömürlerinin bir ânında, tek bir lahza dahi olsa aynı şeyi hissederlerse, birbirlerini tümüyle anlayabilirler. İsterse biri tarihin başlangıcında, öbürü sonunda hüküm sürsün. Biri atom çağında, diğeri buzul devrinde yaşasın. Tümüyle. Mümkündür.”

Oğuz Atay hangi insanı anlatıyor?

Oğuz Atay, kendisinin çizmediği resimde renksiz birer evcil hayvan gibi dolaşmakta yazgılı insanı anlatıyor. Evinden çıkıp işine giderken, bir tutsaklıktan diğer bir tutsaklığa yer değiştiren birikmeyi anlatıyor; birden fazla zorunluluk arasında kendi yaşamını anlamsız kılan yığınlar arasındaki insanın birikimini. Bunu bir Raskolnikov’da ya da Samsa’da görebiliyorsak, bunu Işık’ta da Benol’de de görebiliyoruz. Konuştukları dil farklı olsa da, anladıkları dil hepsinin aynı. Bugün Suç ve Ceza‘yı en büyük romanlardan biri sayan dünya edebiyatı, Tutunamayanlar‘ı ya da Tehlikeli Oyunlar‘ı bu mertebeye yükseltmemişse, bunun suçunu dünya edebiyatına değil bize yüklemek gerekitiğine inanıyorum. Bundan 40 yıl önce insanı (ve elbette Oğuzcuğum Atay’ı) anlayamamış olmamızın utancıyla hareket edip, bu kitapları (ve elbette Oğuzcuğum Atay’ı), sanki geç kalmış bir özür gibi dünya insanlarına anlatmak gerektiğini düşünüyorum. Bu konuyu tartışırken arkadaşımın dediği gibi, “Atay yalnız insanı anlatıyor,” ve yalnız insan, her yerde aynı etkiyi bırakıyor. Oksijen alıp karbondiyoksit çıkaran insanın yerelliğini sorgulamaya kim cüret edebilir ki, Benol’un gecekondu evinin evrenselliğine taş koysun! Avarelik.

2005 yılında Türkçe eserlerinin yurtdışına açılmasını kolaylaştırmak için Kültür Bakanlığı bünyesinde kurulan TEDA (Türk Kültür, Sanat ve Edebiyatının Dışa Açılma) Projesi o tarihten bu yana 800’e yakın eserin Türkçe dışındaki bir dile çevrilmesinde/yayımlanmasında katkıda bulundu (Aslında burada bir düzeltme yapmak gerek, zira 800’e yakın eserin içine aynı romanın farklı dillerdeki çevirileri de dahil). Peki bu proje kapsamında Oğuz Atay’ın dünya edebiyatına kazandırılması düşünülmüş mü? Evet. Tutunamayanlar ve Korkuyu Beklerken bu projede yer alan iki kitap. Tutunamayanlar, Hollanda’da 2011 yılında Het leven in stukken (Parçalı Hayatlar) adıyla yayımlanırken, Korkuyu Beklerken de önce 2010 yılında Fransa’da, sonra da 2011 yılında İtalya’da okurlara ulaştı. Bu yılın başında da iki kardeş, Selma Wels ve İnci Bürhaniye Almanya’da Pinooki isimli bir yayınevi kurarak, Warten auf die angs adıyla bu kitabı Almanca olarak bastılar. Ancak bu kadar. Aradan 40 yıla yakın bir süre geçmiş olmasına rağmen, Atay’ın kitaplarını çevirmek ancak 2010 yılında aklımıza gelmiş! Kaldı ki, Tehlikeli Oyunlar‘ın herhangi bir dile çevrilmesi söz konusu bile olmazken, Tutunamayanlar‘ın, dünyaya yayılması için neredeyse şart olan İngilizcede herhangi bir baskısı yok. Almanca, İspanyolca veya İtalyancada bile yok. Bunu sadece ilgisizlik olarak görebilir miyiz acaba?

Yurt dışına kitap ve yazar “pazarlamak”, meşakkatli bir iş. Orhan Pamuk ve Elif Şafak bunu son zamanlarda oldukça başarılı bir şekilde yapan iki yazarımız. Sema Kaygusuz da son dönemde yıldızı daha da parlayan uluslararası yazarlarımızdan biri. Tabii İngilizce edebiyat dünyasına girmek için ille bir Nobel Ödülü’ne sahip olmanız ya da soyadınızı İngilizce okunuşa göre revize etmeniz yetmiyor, iyi bir tanıtım ve kulis de olmazsa olmaz arasında. Shafak, kitaplarını zaten İngilizce yazdığı için bu konudaki birincil sorunu kendisi çözmüş oluyor. Onun kitaplarını bizim okuyabilmemiz için önce “bize” çevrilmesi gerekiyor. Sema Kaygusuz, son iki kitabını Avrupa’daki yazarevlerinde, aldığı burslarla yazıyor. Orhan Pamuk, tüm dünya dillerinde toplam on milyondan fazla kopya satan, Türkiye’nin en çok satan yazarı. Dolayısıyla buradaki trenler raylarında ilerleyip gidiyor, Türkçe edebiyatı dünyaya duyuruyor. Sevgi ve saygıyla izliyorum, ancak hep bir burukluk duyuyorum: Selim Işık’ı neden sadece ben biliyorum? Neden Hikmet Benol’ü sadece ben okuyorum? Bu daha ne kadar devam edecek? Bunu büyük bir içtenlikle bekliyor ve istiyorum çünkü,

Oğuz Atay’ın okuyucusu sadece burada değil, orada da!

http://www.on8kitap.com/blog/oguz-atay-neden-ingilizcede-yok

**

EDEBİYAT DÜNYASININ YALNIZ ADAMI

6 Temmuz 2009 Pazartesı

 

Uzun bir zaman sonra tekrar günlük tutmaya karar verdiğimde şu cümlelerle başlamıştım yazmaya:

“Kimse dinlemiyorsa beni –ya da istediğim gibi dinlemiyorsa- günlük tutmaktan başka çare kalmıyor. Canım insanlar! Sonunda, bana, bunu da yaptınız.”

Oğuz Atay’ın 25 Nisan 1970’de günlüğüne yazdığı ilk satırlardan biriydi bu. Belki hırsızlık diyebilirsiniz siz benim yaptığıma. Oysa Oğuz Atay, o kadar güzel anlatmıştı ki bir günlüğe sığınma ihtiyacını benim diyecek fazla bir lafım kalmamıştı. Aslında birçok şeyi çok güzel yazmıştı Oğuz Atay. İlk kez “Tutunamayanlar” kitabıyla tanıdım Atay’ı. Kitabı okumamın üzerinden çok zaman geçti ama fikrim değişmedi:

“Okuduğum en güzel kitaplardan biri.”

Okuduğum her yapıtı, adına yazılmış her şey beni alıp başka yerlere götürdü.

Bu yazıyı yazarken şunu sordum hep; “Şart mıydı bu kadar erken gitmek?” Şunu soruyorum size; “Tanımadığınız bir insanı ne kadar sevebilirsiniz?” ve “Olmayan bir insan ne kadar yakın olabilir size?” Olmayan bir insan kim mi? Selim… Selim Işık… “Tutunamayanlar’ın baş karakteri. Aslında Selim karakterinde Oğuz Atay’dan öyle çok iz var ki…

Mesela Oğuz Atay, günlük tutmaya başladığında kendini Tutunamayanlar’ın kahramanı Selim Işık’a benzetir ve “Sonumuz hayırlı değil herhalde onun gibi” der. Tutunamayanlar’ın Selim’i de günlük tutuyordu. Selim’in sonu hayırlı olmamıştı çünkü intihar etmişti romanda. Selim bazı özellikleriyle Oğuz Atay’a ve Oğuz Atay’da bazen yarattığı karakter Selim’e benzemişti.

1934 yılında doğan Oğuz Atay, İstanbul Teknik Üniversitesi inşaat mühendisliğinde okudu. Oysa Atay, mühendislik yapmayı hiç istemedi. Oğuz Atay, Tutunamayanlar’da kendisi yerine Selim’i konuşturur: “Lisede iyi bir öğrenci olduğum için zor bir meslek seçmeliydim. Bu nedenle mühendis olmaya mecburum.”

Oğuz Atay’ın ömrü boyunca büyük ilgi duyacağı bir yazar vardır. Tutunamayanlar’ın Selim’i de aynı yazara karşı büyük bir sevgi beslemektedir: Dostoyevski. Atay, Selim ve Dostoyevski’nin ortak bir yönü vardır; mühendis olmaları. Oğuz Atay, kendi düşüncelerini yine Selim’le dillendirir: “Bütün ümidi, Dostoyevski gibi mühendis olduktan sonra istifa etmekti. Babasıyla hergün kavga ediyordu. Üniversiteye girişinden onu sorumlu tutuyordu. ‘Dağlara kaçacağım’ diye bağırıyordu babasına: ‘Hepinize bu üniversiteyi bitireceğimi, hem de kırıntılarımla bitirebileceğimi göstereceğim.”

Oğuz Atay’da mühendisliği babasının isteği üzerine seçmişti ve gençlik yıllarında babası ile tartışmaları olmuştu. Oğuz Atay’la Selim arasında daha nice benzerlikler vardır.

Ancak, Selim sadece bir kişi değildir. Selim Işık tutunamayanların bir bileşkesidir. Selim karakterinde Oğuz Atay’ın üniversite arkadaşı Ural Özyol’un da katkısı vardır. Atay bunu şöyle açıklamıştır:

“İntihar eden bir arkadaşım, Ural var; ama bütünüyle Selim Işık o kadar değil.” Oğuz Atay, “Tutunamayanlar”ı Ural Özyol’un anısına ithaf etmiştir.

Oğuz Atay’ın yaşadıklarını kitaplarına yansıtmaları “Tutunamayanlar”la sınırlı değildir elbette. “Tehlikeli Oyunlar” romanının dokusu içinde Oğuz Atay’ın evlilik yaşantısından anı parçacıkları sıkça yer alır.

2 Haziran 1961 yılında evlendiği Fikriye Fatma Gündüz ile olan tanışmasından izler taşır “Tehlikeli Oyunlar”. Romanın iki kahramanı Bilge ve Hikmet’in tanışması şöyle yansır romana:

“Bilge ile tanışmamak için direnmiştim. Bir pastanede buluşacaktık. (…) Beni görünce, siz Hikmetsiniz değil mi? dedi hemen. Bir aksilik hissettim içimde. Nazmi bu buluşmayı düzenlememeliydi; benden çekinmeliydi. Bilge beni tanımıştı; demek ki, Nazmi beni anlatmıştı ona. Bilge’yi de bana tarif etmişti ama unutmuştum. Neden gülümsüyordu Bilge? (…) Sanki benimle buluşmaya gelmiş; benden başka beklediği yokmuş gibi gururlanmıştım; oturmadan çevremi süzmüştüm. Bu kadınlar, insana ne aptallıklar yaptırır. Aslında heyecanlıydım, çevremi filan gördüğüm yoktu.”

Fikri’ye Oğuz Atay’dan beş yaş büyüktür, terzilik yapmaktadır. Oğuz Atay’ın annesi Muazzez Hanım, oğlunun beş yaş büyük biriyle evlenmesinden hoşlanmaz ve bu evlilik aile çevresinde olumlu yankılar almaz. Sadece aile değil, Atay’ın çevresi de bu ilişki hakkında pek iyi yorumlar yapmaz. Endişelerin nedeni ise “sessiz” Fikriye ile “kitap kurdu” Oğuz’un ilişkilerinin birlikteliği ile ilgilidir.

Fikriye ve Oğuz çiftinin evliliklerinden bir yıl sonra, 1962’de, Özge isimli kızları dünyaya gelir.

Çiftin arasında kızları doğduktan beş yıl sonra ayrılılık üzerine bir konuşma geçer.

“1967 yılı içindeydi. Bir gün Nişantaşı’nda karşılaştık, birlikte eve doğru yürüyoruz. Bir şeyler söylemek istiyor gibiydi. ‘Ben başkalaştım’ dedi. Ne demek istediğini sormaya çekindim. Bir terslik vardı. Değişmişti, sanki bir karakter değişikliği yaşıyordu. Bir süre sonra, ayrılmak istediğini söyledi. Bu konudaki ilk ve son konuşmamız bu oldu. Ne yanlış yaptığımı sorduğumda, ‘sen bir şey yapmadın, ben değiştim’ dedi: ‘Değişen benim.’”

Fikriye, Atay’la aralarında geçen konuşmayı işte böyle aktarmıştır.

Atay, Fikriye ile olan evliliği içinde, 1962 yılında, Betonar Kolektif Şirketi’ni Uğur Ünel’le birlikte kurar. Atay, “Tutunamayanlar”ın Turgut Özben’ine benzer burada. Ankara’da bürokratik işlemlerle uğraşır, iş peşinde koşar. Betonar, 1967 yılında fiilen sona erer.

Atay’ın evliliği ve işi bitmiştir, kendini yazmaya verir. Oğuz Atay, 1968’den öldüğü 1977 yılına kadar olan hayatının orta noktasında yazma vardır.

Atay’ın hayatında yeni bir kadın vardır artık; Sevin Seydi. Sevin, Oğuz Atay’ın “büyük aşkı” olarak tanımlanır dostları tarafından.

Sevin Seydi, 1956 yılında Oğuz Atay’ın hayatına girer. Atay’ın yakın arkadaşı Uğur Ünel’le nişanlanan Sevin Seydi, sıradışı özellikleriyle adım atar yaşamlarına. 1967 yılında farklı nedenlerle Oğuz Atay da Sevin Seydi de eşlerinden ayrılırlar. Aynı dönemde yaşadıkları yalnızlık ve mutsuzluk bir süre sonra bu iki insanı bir araya getirir. Oğuz Atay’ın yaşamının bundan sonraki on yılında Sevin Seydi hep en önde varlığını sürdürür.

Oğuz Atay, “Tutunamayanlar”ı Sevin Seydi ile birlikte olduktan sonra yazmaya başlar. Sevin Seydi “Tutunamayanlar”ın başarılı olacağından o kadar emindir ki kitabın yazılan sayfalarını İngilizce’ye çevirmeye başlar. Ancak kitabın İngilizcesi’ni basacak yayınevi bulunamaz.. Sevin Seydi, kitabı İngilizce’ye çevirmekle kalmaz. Ressam olan Sevin, Oğuz Atay’ın kitaplarının kapak resimlerini de çizer. Sevin, Atay’ın bir roman karakterini de yaratmasına yardımcı olanlardan biridir; “Tehlikeli Oyunlar”ın Bilge’si.

“Tutunamayanlar” Sevin ve Oğuz’un aşklarının pırıltısıyla (Selim ve Günseli), “Tehlikeli Oyunlar” ise (Hikmet ve Bilge) ayrılıklarının hüznü ile bezelidir:

“Bilge gitti albayım. Biliyorum, bir daha geri dönmez. Her şey benim yüzümden albayım. (…) Biraz hava mı alayım dışarıya çıkıp? Peki albayım. Belki Bilge’ye de rastlarım bu arada. Tam gitmiş olamaz, değil mi? Hiçbir şey böyle bir anda kaybolamaz, değil mi? Bilge, Bilge, neden beni yalnız bıraktın? Fakat bizim sokakta göremiyorum onu albayım. Belki hızlı koşarsam yetişirim ama, değil mi? Bilge, Bilge! Köşeyi dönmüş galiba. Başım dönüyor, biraz dinleneyim. Beni neden bıraktın Bilge? Şimdi hiç dönmeyecek misin yani? Seni artık hiç göremeyecek miyim? İmkansız mı? Albayım, albayım bu oyun çok ciddi, bakın ben bile ağlıyorum albayım. İmkansızlık duvarının dibinde ağlıyorum. Bu duvar beni çıldırtıyor albayım. Başımı bu duvara vurup parçalamak istiyorum.”

Sevin Seydi, Londra’ya gider. 1970’den 1973’e kadar bir ayağı Londra’da bir ayağı İstanbul’da yaşar. Oğuz Atay mutsuzdur, yalnızdır. Atay, Günlük tutmaya başlar. Yalnızlığını günlüğü ile paylaşmaya karar vermiştir.

“Artık Sevin olmadığına göre ve başka kimseyle konuşmak istemediğime göre, bu defter kaydetsin beni; dert ortağım olsun.”

Sevin’in gidişi Oğuz Atay’ı çaresiz bırakmıştır. Herşey Sevin’i hatırlatmaktadır. Atay, Günlük’üne şunları yazar;

“Joseph Losey’in Secret Ceremony adlı bir filminin seyrettim. Yordu beni. Londra’yı, kırmızı iki katlı otobüsleri görmeye dayanamadım. Garip bir şey: Londra’yı Sevin’le bir tutmaya başladım.”

Oğuz Atay’ın Sevin Seydi’ye sevgisi, biçim ve renk değiştirerek yaşamının sonuna değin sürer. Ayrılık döneminde çok üzülmüş olan Atay, farklı şekillerde Sevin’le birlikte olur. Maurice Whitby ile birlikte yaşamaya başladıktan sonra, yaşamı boyunca hiç kopmayacağı en yakın dostuna dönüşür Sevin Seydi. Nasıl onunla aynı evi paylaştığı dönemde, ayrıldığı kocası Uğur Ünel’le dostlukları hiç yara almadan sürdüyse, bu kez Maurice Whitby ile yakın bir dostluk ilişkisi içine girer Atay.

Atay’ın hayatına başka bir kadın girer; Yeni Ortam gazetesinde sanat muhabiri olan Pakize Kutlu. Sevin Seydi’nin bıraktığı acılar Pakize ile azalır. Pakize ve Oğuz 26 Nisan 1964’te evlenirler.

Atay, 1976 kasım ayında grip olur, ateşi yükselir, kullandığı ilaçlar baş ağrısını geçirmez. Yapılan iğneler sonuç vermez. Bu basit bir ağrı değildir. Yürürken ayakta bir sekme başlamıştır. Bir sabah çift gördüğünü söyler. Aile dostu Dr. Cezmi Kazancıgil için artık şüpheye yer yoktur, İngiltere’ye gitmek gereklidir. İngiltere’ye giderler.

Oğuz Atay, 1976 aralığında Londra’ya Royal Marsden Hospital’e gider ve 22 Aralık’ta hastaneye yatar. Ameliyat 24 Aralık’ta gerçekleşir. İki tümörden yalnız biri alınır, diğerine dokunulamaz. Bu tümör daha sonra büyür ve Atay’ın ölümüne neden olur. Radyoterapi yapılır. Hastalığın baş göstermediği ekim ayına kadar her şey normaldir.

13 Aralık 1977 günü arkadaşı Altay Gündüz’lerin evine gider. Oğuz Atay bir süre onlarla oturduktan sonra uzanmak için arka odaya gider. Pakize bir şeylerin ters gittiğini anlamıştır. Oğuz Atay, daha sonra banyoya gider ve Selim gibi kendini banyoya kilitler. “Tutunamayanlar”ın Selim Işık’ı, “İlaçlarımı alıp banyoya kapanıyorum. Durumumu kimse görmesin diye kapıyı kilitliyorum” demektedir. Oğuz Atay, banyoda fazla zaman geçirince huzursuz olurlar, Altay Gündüz kapıyı kırar;

Oğuz Atay ölmüştür!

Atay’ın cenazesi Sultanahmet Cami’nden kaldırılır. Akademide tören yapılması da tartışma konusu olur. İdareyle sorunlar yaşamış olan Atay için tören düzenlenmek istenmemektedir ama bu inat kırılır.

Kimilerine göre Oğuz Atay öleceğini hissetmişti. Art arda bu kadar eser vermesi kimilerine göre bu nedenleydi. Günlük’ünde bir yere rüyasını şöyle yazmıştı: “Dün gece bir rüya: saatim patlıyor, sonsuz küçük çarklar, dişliler ortalığa yayılıyor, toplayamıyorum, saat camı bir basınçla şişiyor, dağılıyor.” Bu rüyanın yorumu ölüme işaretti.

Oğuz Atay’ın değeri öldükten sonra bilinmişti.

“Tutunamayanlar”da Selim şunları söylüyordu:

“Romancılar için bulunmaz bir okuyucuyum, birinci sınıf bir okuyucu. Kitaplarının böyle okunduğunu bilselerdi fakirler, kim bilir ne kadar sevinirlerdi. Durmadan yazarlardı; bir türlü ölemezlerdi.”

Oğuz Atay da kitaplarının böyle okunacağını, baş tacı edileceğini bilseydi, bu kadar çabuk gitmeye karar vermezdi belki de.

Kaynak: Ben Buradayım… / Yıldız Ecevit

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

Günlük / Oğuz Atay

 

KAYNAK:http://www.izedebiyat.com/yazi.asp?id=42241

EK OKUMA

KURULUŞ SONRASI İLK DEFA SAYIN LOCALARA NUMARA VERİLMESİ VE DÜZENLENEN İLK DİPLOMALARIMIZ

 

1968 yılında localara numara verilerek Büyük Locanın kuruluş beratı ve mühürleri, yeni şekilleri tespit edilmek suretiyle hazırlanıp bastırılmıştır. Loca numaraları ise şöyle düzenlendi; Bir numara Feza Locasına, iki Namık Kemal Locasına, üç Helikon Locasına, dört Ar Locasına, beş Nar Locasına, altı Özgür Locasına ve yedi Murat Locasına verildi

Büyük Üstat Osman Edip Seydi kardeşimizin kızı, değerli ressamlarımızdan Sevin Seydi tarafından grafik dizaynı yapılarak yeniden düzenlenen ve bastırılan üstat diplomaları, dağıtılmak üzere localara gönderildi.

http://masonlocasi.blogspot.com/2015/04/tarihimizden-sayfalar.html

**********

 

http://www.mamatikoleksiyon.com/osman-edip-seydi-sigortada-40-yil-kibritlik-j2

Birkaç Sahifede Türkiye`de Franmasonluk 1909-1972Birkaç Sahifede Türkiye`de Franmasonluk  1909-1972

Yazar: Osman Edip Seydi

Sayfa:99 p

Yayın Yeri: İstanbul

Yayın Yılı: 1972

 

07 no.lu Murat Muhterem Mahfili       31 Mayıs 1966

Üstadı Muhterem         Osman Edip Seydi

http://www.mason-mahfili.org.tr/masonlugun-tarihcesi/kurumsal-olusum-1966/

 

http://www.insanokur.org/ben-buradayim-oguz-atayin-biyografik-ve-kurmaca-dunyasi-yildiz-ecevit/

İNGİLİZCE KİTAP İÇİN MÜRACAAT

Olric Press

olricpress@gmail.com

The translation of Tutunamayanlar by Sevin Seydi has been published as “The Disconnected” by Olric Press in an edition of 200 copies only, ISBN: 978-0-9955543-0-6

**

Sevin Seydi tarafından Tutunamayanlar çevirisi ISBN 200 kopya yalnızca bir baskısında Olric Press tarafından “Disconnected” olarak yayımlanmıştır: 978-0-9955543-0-6

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s