GUİŞİNDEN ANLAYANA

bir sinek bir kartalı salladı vurdu yere
yalan değil gerçektir ben de gördüm tozunu

Yunus Emre

Bataklık.

Yeşili gani, sık ağaçların olduğu bu güzel yerde,  sesler yükselir. Ancak herkesin sesi kesilse, onun sesi kesilmezdi. Melekler bile ona hayrandı. O yerini ve haddini bilirdi.

Cenâb-ı Hakk’ı da en çok o zikrederdi.

“Zikrin nerde yerin nerde” denecek kadar kıskanılacak bir durumu varken birgün ah etti. Zamanın padişahı bulunduğu yere, cami yapacağını duymuştu.

Yana yana avazını semalara doğru yükseltti.

 

Subhâne men yusebbehu lehu fî luceci’l-bihâr.

Subhâne men yusebbihu lehu mâ fî’l-ardi’l-kifâr.

Subhâne men yusebbehu lehu alâ ru-usi’l-cibâl.

Subhâne men yusebbehu lehu bikülli şefetin ve lisân.

**

‘Denizlerin dalgalarında tesbih edilen zât’ı

tesbih ederim,

Boş arazilerde (çöllerde) bulunan her şeyin tesbih ettiği zât’ı

tesbih ederim,

Dağların tepelerinde tesbih edilen zât’ı

tesbih ederim,

Her dudak ve dil ile tesbih edilen zât’a

tesbih ederim’

 

Olduğu yer bataklık kalbi kırık canı yana yana Allah Teâlâ’ya niyaz ediyordu.

“Yerim kötü demeden seni zikrettim, kalbim kırılmadı. Ancak bu padişahın yerimi yuvamı yıkmaya geliyor.  Cami yapacakmış.

Zikirse benim zikrim az mıdır?

Sırf adım kalsın diye; saltanatına bakmadan benim garip yurduma neden göz dikti.”

“Seni bilenlere, seni zikredenlere Zâtının, yardım edici olduğunu biliyorum.

Ben garibim; ancak bu kudret sahibinin beni huzursuz etmesine neden razı oluyorsun.

Her yere sahiplenmiş, kala kala bir bataklık yerine mi kaldı?

Ona da göz dikti,”

diye düşünürken başına bülbül gelip başladı nağmeler dökmeye. Ona dedi ki

“ne olur sus, biliyorsun, bizi bilmez gibi;

sana burada olmazsa başka bir yer, dahası padişahın bahçesi olur, oraya da yerleşirsin.”

Bülbül anladı ki; “baltayı taşa vurdum” dedi kaçıp gitti. Nede olsa bir kuş idi.

O, üzüntüyle kıvranırken hep bunu sordu.

“Ben nerede yanlış yaptım, halimi tayin etmedim, durumumuzdan şikâyet etmedim. En çok zikreden ve  şükrederken, bu padişahın sonsuz hırsı neydi, her yere ve herşeye sahip olmak, arzusu”

Canı yanan mazlumun ahı arşı titretirmiş derler. Arş titredi. Bir kasırga esti ve bir hortum çıktı. Sarayı da padişahı da dünyaya gelmemişler arasına kattı savurdu gitti. 

Şimdi sarayın yerinde yeller esiyor. Padişah yok… saray yok, ancak bataklık yerinde duruyor ve o da zikrine devam ediyor.

Bu hikâyeyi okuyan şunu anladı.

Haklı dava yoksa küçük diye görülen şeyler yüzünden, nice kudretliler helak olur. Allah Teâlâ, yeryüzünü geniş yaratmıştır. Yeşil olan yeri olduğu gibi, taşlık  kurak yerleri vardır. Oralar dururken canlılık taşıyan yerlere göz dikip, “ibadethane yapacağım” demek hakkına kimse sahip değildir. Eğer yapılması gerekiyorsa, o yerdeki mahlûkatın eziyet edilmeden başka bir yere nakledilmesi gerekmektedir. Ancak bu da tercih edilen bir husus değildir.

Yüce kudret sahibi Allah Teâlâ bile bu sırra binaen mübarek beytini suyun olmadığı, kurak bir yere yaptırdı. Su canlılık demektir. Yapılmadan önce öyle bir yerdi ki üzerinden kuşlar dahi uçmazdı. Ne büyük bir incelik. Şimdilerde Kâbe’si ile o yerler şenlenmiştir. Hala anılır, harem-i şerifin olduğu yerde otlar misafirler tarafından koparılmaz ve kesilmez.

Allah Teâlâ’nın yapmadığını kullar yapıyorsa,  bilsinler ki; sevaplarından çok hatalarının yazıldığı bu ibadethaneler onlara sorgu ve sual sebebi olacaktır..

“İyilerin sevapları, mukarrebler [yakınlar] yanında günah olarak anılır.”

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s